..TESADÜF DİYE BİR ŞEY YOKTUR..

Son zamanlarda eline çiçek, yanağına buse kondurulan ve aşkın doyasıya tadına vardıkları yüzlerindeki gülümsemeden belli olan insanlara denk geliyorum yürüyüşlerimde.. Buraya kadar olan kısım normal, ironik olan şu; yürüyüşe saat kaçta çıkarsam çıkayım, ormanın ne kadar derinine kaçarsam kaçayım bu rastlantıya denk gelişim.. Tesadüf diye bir şeyin olmadığına ve hayatın daima fısıldadığına inanan birinin bu durumu nasıl gördüğü hakkında bir bilginiz var mı, bilmiyorum. Yoksa da muhtemelen olacak.. Ya da siz tesadüflere inanarak gelişi güzel yaşamaya devam edebilirsiniz.. Seçimlerimiz ve inançlarımız bizi biz yapar nede olsa..

En derin yaralara aşkla sahip birinin karşısında güçlü aşklar görmesi elbette hayatın mizah anlayışının bir parçası.. Peki ben bu şakayı anlayacak akla sahipken nasıl oluyor da güldürmeyen, hatta yaramı kaşıyan bir konuşma gibi geliyor bana bu şaka? Yani olayın ve sorunun özü şu; aynı mizahla yaptığı şakalara gülüp, hatta çoğu zaman neşeyle eşlik edebiliyorken ne oluyor da konu aşka gelince bir sızı beliriyor ve hayat neden o yarayı kaşıyor? Asıl soru, gerçekten hayat mı kaşıyor o yarayı?

Bu soruya nasıl geldik aslında önce oraya bakmalı, çünkü anladım ki bazı cevaplar sadece yoldayken belirir..

Yürüyüş yapmak benim en eski geleneğim. En gizli rutinim. Hatta öyle ki yürüdüğüm rota, yürürken kapüşonumu takıp takmamam, dinlediğim müzik listelerim, yürüyüş yaptığım saatlere tek tek bakarak benim o yürüyüşümün sonunda kim olacağımı kısmen olsa da anlayabilirsiniz. Gerçi bunun için beni baya derinden tanımanız gerekli ki bu da göründüğü kadar kolay değil.. Çünkü ben kendimi şeffaflıkla ortaya koysam da, kim olduğumu sakınmasam da dünyamdan aklımın dehlizlerini sadece anahtarı hak edenlere açarım.. Son yaşadıklarımdan aldığım bir derste buydu, krallığımın toprağında yeşermekten korkan birine o anahtarı sevgi ve sadakatin bağıyla teslim etmeye niyetlendiğimde onun bir kral değil bozguncu olduğunu göstermesiydi.. Hayatın da kendi hikayesi var diyelim.. Ki en sevdiğim şeylerden biri de bu bulmacayı çözmek için çabalamak, bazen bedelleri ağır olsa bile..

Direksiyonu toparlayalım.. Çünkü bu sene kendime sözümdür, artık savrulmaya izin vermemek.. 2025 yılının son 4 ayı hayli karanlık doluydu; Eylül kırdı, Ekim paramparça etti, Kasım parçalarımı savurdu öyle ki son 15 gününde yaklaşık 9 farklı seyahate çıkmak durumunda kalmıştım, Aralık ise al şimdi kendinle ne yaparsan yap dedi.. Bazı günlerin en büyük başarısı sadece nefes alabilmekti.. O zamanlar yürüyüş için, en kadim rutinim için, kendimi dışarıya çıkarmak için kendimle pazarlık bile yapmak zorunda kalıyordum. Sesler, yüzler, kokular, renkler, gülümseyen aşıklar sanki benim acımı alaya alırcasına bana sadece yaralarımı ve sebep olanı anımsatıyordu.. Peki gerçekten öyle miydi, yani elbette her insan her olay bir hatırlatıcı etkisi görüyordu da neden sadece yaralarıma temas ediyordu? Bir anda Edis çalıyordu, peki o şarkıda espri yapan dans eden ben neden neşeyi değil de kırılganlığı yeniden yaşıyordum? Hayatın adaletine ne olmuştu mesela, terazinin çivisini kim sökmüştü? 

Yine kendimi yataktan zar zor kaldırdığım bir sabah, yürüyüşe çıkarken annemin sokakta yavruları için bana verdiği kedi mamalarını dağıtırken bir şey oldu. Böyle büyük bir an değil, bir mucize değil, yol boyu mamayı dağıtırken mama yemek yerine bana eşlik eden bir kedinin durmadan yüzüme bakış anını. Yolun başına kadar beni geçirmesi, ertesi gün sanki o kediyle randevum varmış gibi mamayı alıp yine indim yine aynı eşlik aynı uğurlama.. Derken bir haftanın sonunda fark ettim ki yolda sadece kedilere dikkat ederek yürümeye başlamışım. Kendiliğinden gelişen küçük bir gelenek haline dönüştü bu rutin, annem sayesinde onun o gün hasta olup sokaktaki yavrularına inememesi sayesinde benim hayatıma bir mana kazandırdı o gün.. Tabi insan her şeyi öyle otomatik yaşıyor ki bazen hayatın armağanının değerini kıymetini onu kaybetmeden anlayamıyor. Halbuki ben kaybetmek ne bilirim, o yüzden kaybetmeden kıymet bilmenin çırpınışlarına girerim hep..

Oysa kıymet bilmek için çırpınmam gerekmiyormuş ki.. Yani aslında ben kedileri beslerken onları doyurdum sanıyordum, oysa onlar benim yaramı paylaşıyormuş. O gün bir şeyi bıraktım; kime iyi geliyorum kime gelmiyorum konusundaki kibri, kim bana ceza kim bana armağan sorgulamalarını.. Öyle sanıldığı gibi kolay olmuyor, burada bir cümlede aktarıldığı kadar basitte olmuyor bu kabulleniş ya da bırakma işleri. Hele de benim gibi hayatta sürekli bir mana arayan, bir anlamı var diye sürekli derinlere dalıp boğulan biriyseniz.. Ne mutlu yüzeysel ve kaçıngan yaşayanlara sanırım onlar tanrının torpilli listesinde olanlar.. Gerçi gerçek inciler derinlerde gizlidir, yüzeyde çoğu zaman yosunlar vardır, o yüzden kim torpilli kim değil tartışılır.. Hayatın bu gizini seviyorum işte..

Ve gelelim bu en eski geleneğime kendiliğinden dahil olan, bu mama dağıtma alışkanlığının günler sonra yine kendiliğinden beni gülümseten, bugün bu yazının yazılmasına sebep olan kısmına.. Bugün günlük rutinlerimi yapıp çıktım yürüyüşüme yine, hevesle mamayı aldım yürümeye başladım, tam mamayı dökerken Edis çaldı ve önümden bir çift aşk buseleriyle ve elinde bir buket çiçekle geçerken gülümsediğimi fark ettim.. Hayatın içinde olan bu küçük an, okuduğunuz zaman kiminize sıradan gelen bu an benim bugünkü zaferim aslında..

Çünkü ben aşkı, hakikatin gerçeği olarak gören biriyim. Çünkü ben hayatın fısıldadığına inanan biriyim. Tesadüflere değil anlara, rastlantılara inanan biriyim. Hayatın mizahı yine fısıldadı o an ve ben aylar sonra ilk kez kalbimle hiç tanımadığım o aşık iki insanın sevgisini paylaştım.. İnsan çocukluğundan yetişkinliğine kadar defalarca yara alıyor; ailesinden, çevresinden, dostlarından, hatta hayatın bizzat kendisinden.. Kimi yaralar en derinlere işliyor, kiminin sadece izi kalıyor, kimininse sızısı bile kalmıyor..

Oysa hayata en çokta o yaraların varlığıyla bakıyoruz. Birini sevme şeklimiz, sadakati güveni verme şeklimiz, birilerini anlama şeklimiz, iletişim dilimiz, hatta bizi sevmelerine izin verme şeklimiz işte hepsinin anavatanı oluyor o yaralar.. Kimi zaman savcı oluyor, kimi zaman dedektif, kimi zaman en azılı düşman, kimi zaman en ürkek çocuk, kimi zaman kaşif, kimi zaman korkak biri. Yara nereye biz oraya anlayacağınız. Peki neden, diyecek olsam da artık bununla ilgili birçok araştırma var merak eden okuyabilir.. Burası benim hem yaralarımın, hem şifamın, hem de yolculuğumun mozaiği.. Gerçi hayatınızdaysam zaten bir şekilde sevgimle yaralarınızı sarma gayretindeyimdir, saramasam bile yanınızda olma gayretindeyimdir.. Olmayanlar içinse kelimelerim kalbimin bir yansıması, dilerim yaranıza şifa olur, olamasa bile yalnız değilmişim dedirtir size..

Ben bu yıla girerken gökyüzüne küçük bir mucize fısıldadım, bir sır niyet ettim.. Geçen yıl bir rüya gibi yaşadığım aşkın bu yıl kök salmasına izin vereceğim.. Korkular, kaygılar, yaralar biliyorum ki yine ben buradayım demeye can atacak. Görünür olmak isteyecekler yine.. Bense onları bir misafir gibi ağırlamaya gayret edeceğim.. Çünkü anladım ki sevgi testten geçmeden gerçeğini ortaya koyamazmış, anladım ki sadakat her gün isteyerek seçilmeyi hak edermiş, ve bazı fırtınalar ne kadar sert olursa olsun o kadar derinden temizlermiş kiri pası..

Ve biliyorum o kırılgan küçük kız çocuğu yine ürkerek saklanmak isteyecek hayat üzerine geldiğinde. Ama biz onunla bir yerlerde temas ettik birbirimize, ben artık bırakmam onun elini, izin vermem artık hak ettiği sevginin ondan sakınılmasına.. Çünkü kabul etmek gerekirmiş, hayat ne bize rağmen ne de bizden bağımsız akıyor.. Kedilerin yoldaşlığı mı, yoksa hiç tanımadığım aşıkların heyecanı mı bunları yazdıran bilmiyorum.. Sadece biliyorum ki, belki de biz izin verirsek hayatta bize bir yeşil ışıkla eşlik etmeye niyet edebilir.. Ve şarkılar neşeli anlamlarını yeniden kazanabilir.. Ve sonunda hayat bizi yeniden dansa davet edebilir, belki, kim bilir..

..SEVGİLERİMLE..

Yorumlar

Yorum bırakın