..YAŞAYARAK KURULAN CÜMLELER..

“Sen yaşayarak cümle kurarsın, o duyarak cevap verir..”

Bir parkın güneş vuran salıncağından gökyüzüne doğru saçlarımı savurarak sallanmanın verdiği özgürlük hissiyle yazıyorum..

Ben başardım.. Ben dün kendi karanlığımın bir parçasını daha aydınlatmayı başardım.. Kendimi hırpaladığım anlaşılmak, duyulmak çırpınışlarından biraz daha arındırdım.. Ayy böyle kelimelere dökmek ne kolay, oysa yaşarken canından can ruhundan yaşam akıp gidiyor insanın..

Tesiri olur, mana kazanır diye yazmışım hep, anlatmışım soluk soluğa da evrende boşlukta kaybolmuş sanki. Bir karşılığı olmamış anlaşılmak konusunda sanki.. Hani böyle kelimeler ağzından çıkarda sana bir daha geri dönmez gibi. Anlaşılmamak yanlış anlaşılmak değilmiş, karşındaki kişiye hiç temas edememekmiş.. Bir cevap veren, bir baş sallayan, düşüneceğim diyen biri vardır karşında da ama sen içinde bir yerde bilirsin anlattıklarının oraya ulaşmadığını o kişiye geçmediğini..

Mesela oyunlaştırdığım rutinlerin, çerçevelettiğim resimlerin ya da yazdığım notların küçük hediyelerin benim dünyamda bir hazine oluşunu ve aslında dünyamdan kadim krallığımdan o hazineyi verişimin değerini kelimeler ifade edemez.. Etmesine gerekte yoktur, beni bilen birisi için.. Düşman işgal ettiğinde sahip olsa, bunlar kıymetli ganimetler diyerek baştacı yapar.. Öyle değerlidir işte kelimelerim, oyunlarım, mabedim dediğim yerler.. Lakin ne olacak ya yenisini alırız, bir daha yaparızlarla geçiştirebilene methiyeler dizsem anlamayacakmış zaten o hazinenin kıymetini..

Mesela zaman, ölümü defalarca görmüş olanla sadece “hayatın içinde ölüm var ya” diyenin zaman kavramı da bambaşka olurmuş.. Diyorum ya ben yaşadıklarımla kurdum cümlelerimi, onlar ise duyduklarına cevap verdiler.. Ve bu anlamak, anlaşılmak meselesi derinliğin kadarmış aslında..

Ben hep okyanus ötesini merak ettim, yüzmeyi bilmesem de suya girmeyi denedim.. Kıyıda güvenle yüzmeye alışmış biri benim boğulmalarımı bilemezmiş ki.. Oysa anlaşılmak için çok fazla açık olmaya ihtiyacımız da yokmuş, anlaşılmamak yalnızlık demek değilmiş.. Sadece herkes seni duysa da kendi içinde yer verecek derinliğe genişliğe sahip olmayabilirmiş..

Ve bir de senin sessizliğini tonunu çözen, seni okuyanlar varmış hayatta.. Ve insan gerçekten görüldüğü yerde konuşmaya bile gerek duymazmış.. Hani sessizce eve dönerken saniyelik göz bakışından rotayı lunaparka çeviren gibi.. Çiçeğim soldu üzüntüsünü ağlayarak göstermene gerek kalmadan elinde tohumla gelip biz de yenisini ekeriz diyen gibi.. Ya da dalgınlığının gürültüsüne sıcacık bir kahveyle eşlik etmek için usulca yanına oturan gibi..

Cevabı hep onlarda arardım.. Nedenler, nasıllar, ne yaptınlar vesaire vesaire.. Merak etmeyin, sorgulanma korkusu duymayın çünkü artık sorularım kendime.. Çünkü kimisi kaybetme korkusu olmayışına güvenir, kimisi hayır demeden her ihtiyaca cevap verenin koşulsuz sevgisine sırtını dayar, kimisi kendine benzetme çabasıyla bir gelecek düşler (lakin eninde sonunda olmayışını görür ve gider)..

Dedim ya sorularım artık kendime; ben bu anlaşılamamayı açıklamalarla çırpınmalarla değiştirme anlayışını nasıl ezberledim, kendimi bu kadar anlaşılmazlığın içinde anlamaya çalışmayı ben nereden öğrendim? Duyulmadığım yerlerde kalmayı seçerek yalnızlığı dost edinmeyi niye seçtim? Sonrasında zaten anlayanım yok, kimse anlamıyor hikayelerini ben kimden dinleyerek masallarıma ekledim?

Ben bu kadar derinliği ne zaman kazıdım ruhumda? Ve bu derinliğin içerisinden artık boğulmadan nasıl çıkabilirim? Anlayarak, anlaşılarak, görülerek, duyularak, görerek, duyarak.. Ve en çokta yaşama neşemin rengarenk dansını yeniden sunarak..

Kaç kış geçti 7-8, kaç mevsim değişti kainatta, kaç Eylül kaç yaprak döktüm ömrümden, kaç yaz geçti denize hasret kaldığım? Ve dans edemediğim kaç şarkı modasını yitirdi? Anlamaya çalışarak geçirdiğim kaç geceyi gündüze zor bağladım?

Beni rüyasında gören bir arkadaşım, aceleyle bir yere gittiğimi etrafın suyla kaplı olduğunu yazdı bugün.. Ben hayatın lisanını öğrenmeye anlamaya çalışırken, kendi lisanımda kaçıncı anlaşılamamaya yenik düştüm hikayelerimde bilmiyorum.. Ve doğru, hep bir aceleyle yaşadım çoğu yılları.. Yetişme, anlama, yeşertme acelesiyle.. Oysa acele eden gideceği yere geç kalırmış hep..

İçimde bu Mart’ın bahar esintisi var.. Zihin dehlizlerimde yıllarca defterlerime akıttığım kelimelerin, cümlelerin yankısı var.. Anlaşılmak için anlamaya ihtiyacım yokmuş.. Anlamak için çırpınmama gerek yokmuş..

Su bulandığı kadar durulurmuşta.. Çocuk heyecanım, gönlümün tez canlılığı işte.. Hemen gelsin bahar, hemen yeşersin çiçekler, o çiçeklerden taçlar yapılsın saçlarıma, ve köksüz medeniyetimde ışıklar hiç sönmesin istemişim..

Sonrasında geç kaldığım her dansı hiç durmadan yapmak istemişim, ayaklarımın yorgunluğunu ve dansıma eşlik edecek olanın dansa gönüllü olup olmadığını görmezden gelerek.. Kendi derinliğimiz içinde görülmek, anlaşılmak istiyoruz.. Karşımızdakinin derinliğini ölçmeden.. Sonrası malum hayal kırıklığı, malum heves yıkıntıları..

Oysa her su kabının derinliği kadar yer kaplıyor.. Ve bu işin ne suçlusu var, ne haklısı var.. Ne tatlı su balığına okyanusa gelmediği için kızmak işleri çözüyor, ne de okyanusu evi bilmiş olanı bir gölde mutlu edebiliyorsun.. Küçük kara balığın macerası gibi.. Küçük prensin düşü gibi.. Simyacı’nın arayışının sonunda vardığı yerin kendisi olması gibi..

Düşlediğimiz yol başka, yolda karşılaştıklarımız başka, yolun varmasını istediğimiz yer başka, vardığımız yer bambaşka.. Ben bunu istemiyorum, bu gelmesin, bu olmasın, hayır anlasın, öğrensin, istesin ya da istemesin, gelsin yok ya gitsin, sahip olmalıyım, vazgeçmeliyim, varmalıyım ya da terk etmeliyim gibi gibi dirençler gösteriyoruz her seferinde.. Birçoğu yetişkinliğe erişirken öğrendiğimiz, bize öğretilen kalıplar.. Kimisi yapıştırılan etiketler, kimisi kendi tecrübelerimiz sonucu vardığımız sonuçlar..

Bir söz verdim kendime günler önce.. Dehlizlerimdeki her çamur katmanını temizleyeceğim, köksüz medeniyetime kökü sağlam çiçekler ekeceğim ve bu bahar yeni yaşımda yeniden dans edeceğim.. Kendi krallığımın toprağında, zehirli sarmaşıklardan arınmış şekilde, yalın ayaklarla toprağı hissederek, ektiğim tohumların açan çiçekleriyle, geç kalınmışlığın telaşına aldırış etmeyeceğim şarkılarla..

Elbette hayatın ortaya koyacağı durumlar olacak, benim kontrolümde olmayan.. Elbette koca kainat kendi zamanının dansıyla dönecek.. Elbette güneşin doğuşu kadar ay ben buradayım diyecek.. Gündüz kadar gece de hüküm sürecek..

Bense en güzel elbisemle, kokusunun keyif verdiği ve sıcaklığını artık kaybetmesine izin vermeyeceğim kahvemi yudumlayacağım.. Doğru ya da yanlış diyerek keskin çizgilerle kanatmamaya özen göstereceğim.. Anlaşılıyor muyum endişesiyle kelimelerime baskı kurmayacağım.. Anlattıklarımın cevap vermek için mi dinliyor yoksa gerçekten benim derinliğimi anlamayı mı deniyor sorgusunda bulunmamaya özen göstereceğim..

Korkularla, kaygılarla, sorgulamalarla sınır hattı çizdiğim medeniyetimin duvarlarını bizzat kendi ellerimle yıkacağım.. İçimdeki küçük kız çocuğunu korumak için dikenli tellerle, yaşadıklarımın keskinliğiyle diktiğim duvarları tek tek temizleyeceğim.. Çünkü ben artık korkmuyorum korkmaktan, ben kaygılarımın arkasına saklanan o cılız şefkati görüyorum.. Yıllar içinde bu kızı koruyup koklayarak nasıl büyüttüysem, şimdi o kızı sahnede izlemek için destekleyeceğim..

Sevginin, sadakatin, güvenin, anlamanın her türlüsüne emek verdim.. En zor zamanlarda ödün vermeden çıktım o fırtınalardan.. Şimdi hem sevdiklerimin topraklarına ektiğim bu tohumların, hem de artık kendi kadim topraklarımda ekmeye başladığım tohumların filizlenme zamanı..

İçimde bir bahar esintisi var.. Ruhum kelimelerin efendisi gibi hissetmeye başladı, lakin etrafa çokça cümle saçmaya ihtiyaç duymadan.. Gökyüzü, rakamlar, yoldaki trafik ışıkları, parktaki kuşlar kediler, hayatımdaki insanlar, yıllardır defterlerime yazdığım hikayeler sanki bu baharın gelişini fısıldıyor..

Kendi derinliğimi yitirmeden kendi derinliğimde boğulmadan, karşımdakinin derinliğini yok saymadan, karşımdakini derin sularda boğmadan.. Kahvemizi soğutmadan, yazın gireceğimiz sudan korkmadan..

Ben bu bahar yüzmeyi öğrenir miyim bilmiyorum, ama en azından o suya girip yine takla atacağımı ve içimdeki küçük kız çocuğuyla birlikte çiçeklerden taç yaparak saçlarımıza dans edeceğimi biliyorum..

Kim bilir belki bu bahar konuşmadığımız yerlerden anlaşılır ruhumuzun sesi.. Ve yudumladığımız kahvelerimizin sonunda giderken eve, göz ucuyla baktığımız yerden anlaşılır çocukluk heyecanımız ve yine lunaparka çeviririz rotamızı..

..SEVGİLERİMLE..

Yorumlar

Yorum bırakın