
Sanmak üzerine düşündüğüm, kendi zanlarımı temizlemeye gayret ettiğim bir süreçteyim.. İnsan kalben neye niyet ederse hayat onu bir şekilde iliştiriyor yoluna aslında.. Bu bizim istediğimiz formda olmayabiliyor, hatta çoğu zaman beklediğimiz şekliyle olmuyor..
Kaygıların ruhumu boğduğu, korkularımın hayatımda hüküm sürdüğü, oksijensiz kaldığım nice ayların sonunda yeniden ve derinden kuşların sesini duymaya başlıyorum..
Ben bugüne teşekkür ederim.. Benim bir kaygım daha temizlenmeyi başardı.. Lakin zihnim hemen yerini yeni bir soruyla doldurmaya kalkıştı.. İşte bu alışık olduğum döngünün sesi.. Artık yenik düşmeyeceğime söz verdiğim bir savaşın son çırpınışları..
Ben niyelerle boğuşurken kendi krallığımda, duydum ki bir başkası fethe gittiği yerlerde aidiyet hissinden mahrummuş, bir diğerini gördüm sonra o da evinde ama artık yuvasında değil, anladım ki hepimiz kendi kişisel sancılarımızın tam ortasında görülmeyi, anlaşılmayı, sevilmeyi bekleyen küçük çocuklarız aslında..
Lakin burada önemli bir çizgi var; birimiz birinin sesini duymayı bekliyor, sesini duymak istediğimiz başkasının ilgisi için çabalıyor, ilgisini beklediğimiz bir başkasının onayının peşinden koşuyor, onayı peşinde koşulan ise başkasının sesini duymayı bekleyenin kendisini görmesini istiyor.. Ve döngüyü başlatanla kapatan kişi aynı kişi olduğunun farkında bile değil..
Herkes birinin sırtına dönmüş yüzünü.. Bugünü yazarak değil yaşayarak, konuşarak değil susup dinleyerek geçirmek niyetiyle çıkmıştım yürüyüşe.. Bir kuşun eşlik etmesi, canımın kahve çekmesi ardından gelen konuşma isteğine kadar.. Ve o konuşmanın beni yazmaya itişine kadar.. Zaten hayat biraz da böyle değil midir, sen kendinden emin planlar yaparken dikiliverir karşına.. 🙃
Yaşanmışlıkken bana yazdıran, yazmaktan alıkoyan da yaşanmışlıklar olmadı mı defalarca?
Ne çok yanlış anlıyoruz birbirimizi.. Bir olayı iki kişi yaşıyor da, o olay ne kadar da farklı tezahür ediyor iki kişinin ruhuna.. Sonrası bulantı, belirsizlikler denizi, sessizlikler yankısı.. Sen çok çabalarsam her şey rayına oturur sanıyorsun, karşındaki çabayı yorucu bulduğu için durmayı seçiyor.. Sonrasında sen emeklerim boşa gittinin yasını tutuyorsun, karşındaki zaten ne yapsam yetersiz kalacaktı vazgeçişi yaşıyor..
Sen uzun uzun açıklamalarla ortak bir doğru buluruz sanıyorsun, karşındaki ise kelime kalabalığından dolayı dinlemekten vazgeçmeye başlıyor.. Yani iki zan bir doğru etmiyor.. Haklısı yok bu işin, suçlusu yok..
Sonra özlemle arayışının arasına sorular giriyor, yanlış sorular doğruya götürecek tek şeyi “özlemi” gölgeliyor.. Sen dakikalarca konuştum özlem giderdim sanıyorsun, karşındaki, eminim onun da kendi zanları yine devreye giriyor.. Sonrası, özlem ziyan oluyor kavuşmak çıkmaza giriyor..
Ben bu hikayede kendi payıma düşen sevgiyi, sadakati, heyecanı, rutinleri, hediyeleri sundum.. Ben benim payıma düşen doğruyu elimden geldiğince yaşattım.. Karşımdaki kendi payını kendince doğru bildiği şekilde yaptı.. Peki niye bir tam sayı edemedik? Niye hep kesirli sayılarda bir altta bir üstte yer aldık lakin sonuç hiç tam olmadı?
Çünkü birimiz güvenle kendini bırakmayı isterken, diğeri ait olmanın ne demek olduğunu öğreniyordu.. Çünkü birimiz sadakatle sevilmenin ne olduğunu nasıl olduğunu belki de ilk kez tadına bakarken, birimiz sevmenin kendinden vazgeçmek olmadığını ilk kez öğreniyordu..
İki küçük çocuk bir oyun alanında bazı oyuncakları ilk kez keşfediyordu aslında.. Birbirleriyle değil, yan yana ama bir başına bir keşifmiş bu.. Oysa bir olsalarmış belki de tüm oyuncakların matematiğini çözer, hatta yenilerini bile yapabilirlermiş.. Zaman, bunu öğreten tek şeydi..
Birimiz köksüz medeniyetine kök salacak tohumlar ekmek isterken, birimiz yolda olmayı deneyimlemek istiyordu.. Aşk vardı, heyecan vardı, sevgi vardı, arkadaşlık vardı, muhabbet vardı saatlerce süren.. Sonra fırtına geldi, savrulmalar yaşandı, sessizlik hüküm sürdü, ve sorulara cevaplar verilmeye başlandı iki tarafında birbirinden haberi olmayan belki de gerçekliğe uymayan cevaplar..
Ben kendimden eminim, ben yokluğa bile sahip çıktım, ben sadakatimi sevgime baki kıldım, dedim durdum. Ben dedim de bu demeler yeterli miydi peki? Eğer yeterli olsaydı, sorular özlemi gölgeler miydi? Konuşurken sustuğum bu gerçeği niye anlatmak yerine yazmayı seçiyorum peki? Artık vazgeçtiğim için mi, anlaşılmayacağıma inandığım için mi, nasılsa hiçbir şey değişmeyecek diye buruk bir kabulleniş içinde olduğum için mi?
Hem hepsi, hem hiçbiri.. Seviyorum, özlüyorum demek ne zamandan beridir dilime ağır gelmeye başladı mesela? Ne zaman öğrendim susmayı, hislerimin sesini kısmayı? Sessizliğe terk edildiğim zaman mı yoksa her anlattığımdan sonra anlaşılamadığım hissiyle uyumak ya da güne devam etmek zorunda kaldığım için mi?
Emin miyim peki anlaşılmadığımdan? Hem de karşımdakini anladığımdan bu kadar eminken.. Peki emin miyim karşımdakini gerçekten anladığımdan? Ya da beni hiç ama hiç anlamadığından, emin miyim gerçekten? İşte ben bugün bir sanma yanılgısını daha buruşturup atıyorum çöpe.. Teşekkür ederim..
Kıymetli olan ÇIRPINMAK değilmiş. Değerli hissettiren ÇABALAMAK’mış.. Çırpınmak sanmaların yanılsamasını besliyormuş.. Oysa çabalamak gerçek olanın suyu, güneşiymiş..
Kendime bir söz daha veriyorum bugün.. Kapüşonumu çıkarıyorum, güneşin sıcaklığını hissediyorum, kahvemden bir yudum alıyorum ve kuşların cıvıltıları eşliğinde kendime yeniden bir söz veriyorum..
Kime iyi gelip gelmediğim konusunda kibri bırakıyorum.. Yazmak benim mabedimdi, kim bilir belki de birilerine bu dünyada yalnız hissettirmeyen bir yankısı vardır kelimelerimin.. O yüzden benim kelimelerim demeyeceğim artık.. Hem zihin dehlizlerimin sır katibi olan defterlerimdeki cümleler bile köksüz medeniyetimin kadim kralına kendini açar belki bir gün kim bilir..
Benim dışımdaki dünyaya benden bir sestir belki de bu cümleler.. Özlediğim sesi duymak için aradığımda sanmalarla kendimi yorduğum sorularımı bırakıyorum bugün, kim bilir belki de beni özleyen sorulara cevap vermekten özlediğini söyleyemeden yorgun düşüp uykuya dalmak istiyordur çünkü..
Aldığım hediyelerin kıymetinin bilinmesini, karşımdakini mutlu etme çabasının karşılığını görmeyi, yazdığım kelimelerin anlaşıldı mı kaygısını, konuşurken kurduğum cümlelerin anlaşılmasını beklemeyi bırakıyorum bugün.. Belki de o hediye zaten sahip olduğu tek şeydir, ya da zaten hediye beklediği kişi ben değilimdir de ona bir şey ifade etmiyordur..
Bilmiyorum, bilmiyoruz.. Kime ne ifade ettiğimizi, kimde neler hissettirdiğimizi.. Kendimizce en doğrusunu yaptık sanıyoruz, en iyi seçimi yaptık sanıyoruz.. Karşımızdakinin sadece suya ihtiyacı olduğunu görmeksizin yaşıyoruz.. Kahve veriyoruz, yemek yediriyoruz “ama benim suya ihtiyacım var” deyişini duymuyoruz.. Sonrası malum ben her şeyi yaptım sana yetmedi diyen bir taraf, ama sadece suya ihtiyacım vardı diyen bir taraf.. Ne yapılan çaba görülüyor, ne susuzluk gideriliyor..
Denge anacım denge.. Artık ne susuz kalmak istiyorum, ne de suya ihtiyacım olduğunu söyleme cesareti gösterdiğim yerde kendi için bir şeyler yaparak beni görmezden gelenin kendisini yormasını istiyorum..
Su berrakmışta biz fazla bulandırmışız aslında.. Sevginin, sadakatin, çabanın, zamanın, hayatın, aşkın anlamına güncelleme geldi bugün benim dünyamda.. Ben artık benim sesimi duymak isteyenin çabasını görmeyi seçiyorum.. Ben artık benim için bir şeyler yapmak istediğinde bana ulaşamamanın öfkesine yenik düşmek yerine daha ulaşılabilir olmanın yolunu arayanı seçiyorum..
Güne güzel başlamanın tadını çıkarmayı, eski tanıdık olan kaygıların sesini kısmayı seçiyorum.. Uçakta beni arayanın değerli hissettirişini seçiyorum.. Aşka cüretkarca kendini bırakanı, çabalayanı ve çabalarımı göreni..
Ben bugün değerli hissetmeyi, sevgimin kıymetinin bilinişini, ait hissetmeyene yuva oluşumun tatminini seçiyorum.. Ben hakkını vermişim be demenin huzurunu seçiyorum.. Beni benim lisanım dışında sevebilmeyi denemiş olanın, aslında bana yeni bir dil öğrettiğini yeni fark ediyorum.. Ve ben yeni bir dil öğrenmeyi seçiyorum bugün..
Bir yoldayız.. Düşüyoruz, kayboluyoruz, yetişmek için koşuyoruz, kimi zaman geç kalıyoruz, kimi zaman erkenden varıp bekliyoruz.. Bunca telaş arasında kimiz, nereye aidiyet duyuyoruz, nereye gidiyoruz farkına bile varmıyoruz..
Diplomalar biriktiriyoruz, statü merdivenlerini çıkıyoruz, topluma karşı bir kimlik inşa ediyoruz.. Bunlar önemsiz demiyorum aksine oldukça önemli şeyler.. Lakin gün geceye varınca asıl önemli olan şeylerin duygusu sarıyor insanı; başarını kalpten kim kutluyor, mum üflerken kim heyecanla dilek tutmanı istiyor, kaybolduğunda kim yıldız oluyor gecene, kim sırrını taşıyacak kadar güven veriyor, kim aidiyetsizlik duygunu paylaşıyor seninle..
Statün, mesleğin, kariyerin yokken kimsin sen? Ve kim seni olduğun gibi görmeyi seçiyor? Ve hayat sesleniyor aslında sana bir kitapla, bir kahve termosuyla, belki bir Edis şarkısıyla, ya da küçük bir kız çocuğunun kendi halindeki duruşuyla, sana fısıldıyor kimin sende ne kadar olduğunu ve senin kim için ne ifade ettiğini..
Bana hediyeler veren küçük kız yeğenlerim bana usulca bir hikaye anlatırken gözleriyle, başka bir yerde kilometrelerce ötede bir şehirde başka bir kız çocuğu kendi dayısına başka bir hikaye fısıldıyor aslında..
Sanmaları, kaygıları, soruları bırakmak zor biliyorum. Keşke sihirli değneğim olsa diyorum bazen.. Ancak olanlar oldu.. Yaşanılan değişmez, bana kalırsa bırakalım değişmesinde. Çünkü sadece hayal kırıklığı yok o zaman dilimlerinde, ayrıca neyi yapmamamız gerektiğinin reçetesi de var orada.. Yaşanılacak olana ise yön vermek bizim seçimimiz..
Sadece kendime değil, sadece sana değil, ikimize birden soruyorum bunu; yoran çırpınmaları bırakıp, dingin bir çabayla huzuru yeşertmek için, yeniden denize girip taklalar atmaya ve dalgalara karşı bir olmaya cesaretimiz var mı?
..SEVGİLERİMLE..

Yorum bırakın