
”Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı,
İbrahim, gönlümü put sanıp da kıran kim..”
Güzel bir olacağına inanarak başladığım bir gün.. Bazı günler böyle değil midir, bir şeylere inanarak başlarız güne.. Nasıl başlarsa öyle gitmez çoğu zaman.. Çünkü yön verme iradesine sahibizdir. O iradeyi ne yönde kullanacağımızı etkileyen birçok paradigma olsa bile, çoğu otomatikleşmiş seçimin başrolünde biz varızdır.. İster bilinçli seçelim, ister otomatik pilot devredeyken seçelim fark etmez.. Seçen bizizdir, sorumlusu bizizdir..
Sadece bugüne inanarak başlamadım. Hayatta keyfime eşlik etmek istiyor gibiydi ve bugün dışarıda en sevdiğim hava durumu vardı.. Sakince yağan yağmur, tene şefkatle temas eden hafif bir rüzgar, ve benim varlığımı soluyan sessizlik.. Hiç alışık olmadığım bir sakinlikte duşumu aldım, kremlendim, en sevdiğim yüzüğümü küpemi kolyemi taktım, en güzel parfümümü sıktım, bu havaya layık bir şıklıkta hazırlandım.. Can dostlarımın mamasını özenle koydum torbama, çantama yeni fikirlerime ve araştırmalarıma eşlik etmesi için en sevdiğim kalemimi en temiz defterimi aldım, bir de zihin dehlizlerime eşlik eden defterimi.. Müzik listemi bile hazırladım, kapıdan çıkar çıkmaz çalacak şarkılar hem bana hem hayata bir müzikal edasında eşlik edecekti..
Lakin aşık olduğum bu havayı, çok özel bir buluşmaya gidercesine hazırlanışımın kavuşmasını yaşayamadan bir gerçek sert bir tokat gibi indi yüzüme.. Halbuki yüzümü özenle yıkamış, serumlarla kremlerle yumuşacık yapmıştım.. O eşsiz parfümümün kokusu rüzgarın dansıyla havaya karışamadı bile.. Çünkü sevmek, özenle hazırlanmak, emek vermek, aşık olmak, heyecanla kavuşmayı arzulamak yetmiyormuş.. Bir de o yolları ayaklarını ıslatmadan yürüyebileceğin bir ayakkabıya sahip olmak gerekiyormuş.. Ayacıklarımı sıkıştırmayacak kadar rahat, suyun içeriye sızmasına engel olabilecek kadar sağlam, yürürken yormayacak kadar kaliteli olması gerekiyormuş..
Ve ben bugün ayaklarım ıslanmadan yürüyebileceğim bir ayakkabıya sahip olmadığım gerçeği ile yüzleştim kapıdan dışarıya çıktığımda.. Olsun dedim, ben yine de tadını çıkaracağım bu anın.. Ben yağmuru severim, yağmursa benim çok defa dans edişlerimi hayranlıkla izledi, tenime nezaketle dokundu, ben bu anı yaşamaktan vazgeçmeyeceğim dedim.. Ah şu üzerine gitme hevesim, eskisi kadar güçlü olmasa da hala içimde bir yerlerde sönmemeye gayret eden nadir güzel özelliklerimden..
Ve yine de denedim, yürümeyi hayata o ana karışmayı, zaten denemek için adımımı atmasaydım sokağa bilemezdim ayakkabımın buna uygun olup olmadığını.. Denemiş olmanın eminliği ile heves ettiğim anı yaşayamamanın hayal kırıklığı arasında bir duyguda yürüdüm biraz. Ağır adımlarla yeryüzündeki tüm suyun ayakkabıma dolduğunu hissetsem de durmadım, biraz da böyle yürüdüm.. Saydığım kadarıyla 50 ağaçlık mesafe yürüyebildim sadece ve durdum sonra, bir kaldırıma çıktım önce başımı göğe kaldırdım..
Havanın güzelliği, huzuru kokusu, tenime temas eden yağmur damlaları, parfümümü soluyan rüzgar ve ruhumun derinliğine temas eden bir sır.. Bir süre sadece öyle durdum ve çok geçmeden başımı yere indirdim.. Ayaklarımın ıslanmışlığı, yorgunluğu. üşümüşlüğü, daha fazla bu ayakkabının içinde bulunmak istemeyişi, haykırışları.. Oysa ben bu havayı çok seviyorum, eylül gibi, sonbahar gibi.. Öyle çok severim, severim de peki buna rağmen neden bu havaya uygun bir ayakkabım yok..
Yoksa benim sevgim yeterli değil miydi bu havanın tadını çıkarmaya? Ya da ben layık mı değildim bu havada yürümeye? Yoksa bu havanın tadını çıkarmaya kendimi mi layık görmüyordum? Ya da bu havalar mı beni kendine layık görmüyordu? Bu soruların içerisinde kaybolmayacak kadar tanıdım kendimi. Yanlış sorularla, belirsizliklerle kaybettiğim nice zamanı çaldım ömrümden. Çalınmasına izin verdim, ömrümden.. Bu yetersizlik, değersizlik duygularını üzerime boşaltanların sorumluluğunu taşımama sözü verdim kendime birkaç günbatımı öncesinde..
Yılların alışkanlığı başkalarının sorumluluğunu taşımak o yüzden şimdi, tam da şuan bu alışılagelmiş dilin benimle konuşması normal.. Öyle şıp diye değişmez, dönüşmez bazı şeyler. İşte kendime en çok ezber ettirdiğim gerçek buydu. Aylarca kanatarak, acıtarak, derinlere dehlizlere dalarak çekip çıkardığım yanılsamalar ve illüzyonlar kaftanı yine üzerime geçmek için fırsat kolluyordu.. Yağmurun ıslatışını fırsat bilmişti.. Zaten güçlü olduğunuz anlarda ahlaklı, erdemli, bilinçli olmak en kolayıdır. Asıl mesele, hayatın size kim olduğunuzu sorduğu asıl an en zayıf düştüğünüz andır.. Ve ben güçsüz düşmeyi, insanın düşüşünü bir İkarus masalı gibi yaşayarak öğrenenlerdenim..
Giymedim o kaftanı, zihin dehlizlerimin uğradığı taarruzu bir komutan edasıyla savuşturdum.. Ben bu savaşı kaç kere verdim ömrümde! Artık aynı savaşa gönüllü girmeye ve göz göre göre gönlümün yenilmesine izin vermeye niyetim yok.. Ortalık sakinleşince döndüm kendi gerçekliğime ve asıl soruları sordum varlığımın özüne; bu havaları çok seven biri nasıl olur da kendine uygun bir ayakkabı almaz? Alamadığı için mi, kendini almaya layık görmediğim için mi, yoksa sahip olmaya gücü olmadığı için mi? Yoksa benim bu havaları seviyor olmam, yürümeye cesaret ediyor olmam yeterli diyerek sevgimi kıymetli görüp ayaklarımı görmezden geldiğim için mi?
Şuan gücüm neye yeterli diye düşündüm.. Yağmuru ben yağdırmıyorum, ve bir daha bu hava ne zaman beni bulur onu da bilmiyorum. Bu havanın tadını çıkarmak istiyorum, aynı zamanda hasta da olmak istemiyorum.. Peki ben şuan ne yapabilirim? İşte, işte elimde var olan tek anahtar bu! Ve ben bu hazineyi yeni keşfettim.. Bir zaman önce olsaydı ayakkabıya sahip olamamanın öfkesini duyardım, hayatın hevesimi kırmasından dolayı küser eve dönerdim, muhtemelen de o gün kendi dünyamın karanlığında yaşar kimseye de bir şey demezdim.. Oysa şimdi yeniden seçme şansım var..
Peki şuan olanlar ortada; ayaklarım su içinde, içimde eskilerden tanıdık bir öfke tortusu anı mahvetmeye hazırlanıyor, çocukluğumun ürkek sesi ”biz bu havayı çok severiz, lütfen bizi bu andan mahrum bırakma” fısıltısını duyurmaya çalışıyor, gün geceye kavuşma arzusuyla dünyayı döndürmeye devam ediyor ve yağmur aldırış etmeden tüm bu karmaşaya yağmaya devam ediyor.. Peki ben ne yapabilirim?
Bir su birikintisinin yanına geldim, bizim kızların şarkısını açtım ”başrol sensin”, müziğin sesini yükselttim, kapüşonumu çıkardım, suyun içine girerek başladım dans etmeye.. ”Dert değil düşmek, deneme vazgeçirmeyi” işte bu söz tam da şuan çocuk neşemle gülümsememi ateşledi.. Yoldan geçenlerin bakışlarını gördüm bir an, ama sadece o kadar. Hemen kaldırdım başımı göğe biraz daha devam ettim dans etmeye.. İşte bu benim kendi hayatımda yapacağım devrimin ilk adımıymış, anladım.. Biraz sonra sırılsıklam bir halde durdum, öptüm omzumdan.. Sonra kaldırama geçtim, çıkardım o ayakkabıları ayağımdan,. Zihnim daha ne yaptığımı anlamadan, bilincim fırlatıp attı çöpe ayakkabıyı.. Bana, benim en sevdiğim havaya ve o havanın tadını çıkarmama eşlik etmeyecek bir ayakkabıyı giyerek yürümektense yalın ayak kalmayı tercih ederim bu saatten sonra.. Sonra ne mi oldu..😉
Önce ayacıklarıma onlarca kilometrelik yolları benimle yürüdüğü için teşekkür ettim.. Ve kelimelerimi akıttım buraya, sizlerin kahvesine eşlik etsin diye.. Sizler bu hikayeye okuyarak benim günüme eşlik ederken, ben de sahip olduğum en kıymetli dostumla, kendimle birlikte, hayatın bana sunduğu bu eşsiz havanın tadını çıkaracağım.. Çünkü benimle geçirilen her an çok değerli ve ben varlığımın hayatı doldurmasına izin vereceğim artık.. Hem kim bilir, belki hayat sadece güneşli bir havada değil, her havada bana eşlik edebilecek bir ayakkabıyla kesiştirir yolumu bu defa..
..SEVGİLERİMLE..

Yorum bırakın