Ve gerçekten öyle oldu.. Hayatıma 2025 Nisan ayında iki şey girdi; biri aşk, ardından limonlu su.. Ve hayatımda tam da şuan iki şey varlığını sürdürüyor; hakikatin dilinin aşk oluşu, ve limonlu su.. Biraz geriye giderek bugüne geleceğiz.. Önce kahvemizi hazırlayalım, sonrada yağan yağmurun eşliğinde mis gibi kokan orman havasını içimize çeke çeke hikayeme başlayalım..
Kendi bütünlüğünü fethetmek.. İşte yolcuğun omurgası biraz buydu.. Okumalar, dinlemeler, kendi üzerimde denemeler, hayatın getirdikleri ve götürdükleri derken her bir paradigma omurganın önce görünür olması ardından da sağlamlaşması içinmiş.. Geçmiş, geçmişte kaldı basitliğiyle bedenimdeki, kalbimdeki, aklımdaki her bir enkazı, karanlığı, kırgınlığı çıkarıp atabilmeyi aynı basitlikte öğrenebilmiş olmayı isterdim.. Benim hayatımdaysa basit olan hep zorlukla donatılmış şekilde geldi..
Sağlık olsun.. Kendi yolumda, hayatın hep bir köşesinde kendisiyle meşgul bir halde yaşamaya gayret ettim. Arkadaşlıkta güven, aşkta derinlik ve sadakat, aile de omuzlayan olacağım diye diye hırpalanmışlıklarla dolu bir çeyrek asrı bitirdim.. Yara kanadıkça, yarayı inatla kaşıyan karşıma çıktıkça, hayat gırtlağıma ellerini doladığında; mutlu eden, neşe saçan, ışıl ışıl dans eden, pembe pijamasıyla hayata kafa tutup, topuklularıyla Uludağ’a tırmanan, hayatı keşfetmek için yollara çıkan o kız çocuğundan geriye bir enkaz kalmıştı..
Zordu, nefes aldırmadı, sevgiye olan inancımı kendime olan sevgimi yordu.. Şimdi bu kelimeleri dökerken hayatın tam ortasına, gözümden süzülen yaşı şefkatle silip kokusunu içime çekerek yudumluyorum kahvemi.. Çünkü yıllarca karanlığın içerisinde yol arayan kalbim sonunda evin yolunu bulmak için küçücük bir umut ışığı buldu.. Zordu çok zordu, ama ben ilk kez başardım.. Herkes gibi bir başarı değil belki benimkisi; eğitimde diplomalar kazanmak, kariyerde terfi almak, dünyayı keşfetmek için uçağa atlamak kadar somut ve herkesin takdir etmek için sıraya geçtiği bir konu da değil bu başarı..
Kendimi bulmanın, kalbimi sakinleştirmenin, ruhumun fısıltısını duymanın, sevgimin ve sadakatimin değerini sonunda anlamamın, çocuksu telaşlarımın, heyecanlarımın meğer rengi kırmızıymış lakin karanlıkta kaldığı için siyahtan farksızmış gibi görünmüş hep.. Gelen ise çatlaklardan sızacak ışığın önünde bir hayalet bir gölge gibi durmayı seçmiş. Onlar seçmiş seçmesine de ben de dememişim ki ışığımı kapatma diye.. Hatta sıkı sıkıya tutmuşum onları orada.. Hayat girince araya e boynumuz kıldan ince ne yapalım.. Işık içeriye girmek için ne kadar çatlak oluşturduysa, ben de karanlıkta kalmak için o kadar direnç göstermişim..
Işık sızmaya başladıkça nasıl korkup kaygılandıysam yummuşum sımsıkı gözlerimi.. Karanlık gitmesin diye.. Alışılmış acı, belirsizlik dolu sevgiden yeğdir demekmiş bu..
Oysa hepimiz kendi küçük dünyasında yaralarını iyileştirmeye çalışan, oyun arkadaşları arayan, görün beni duyun beni diyen birer küçük çocuklarmışız.. Gayret ettim, denedim, her gün biraz daha biraz daha üzerine gittim.. Kimi zaman kanasa da, kimi zaman acıtsa da, nefesimi kesen darbeler bir öncekinden daha sert gelse de yılmadım, pes etmedim..
Geçen nisan ayında başlayan limonlu suyla güne başlayan bir benle, bu sabah limonlu suyla suyla güne başlayan ben arasında öyle çok farklar var ki.. İşte en çokta bunlarla gurur duyuyorum.. Artık sadece limonlu suyla değil, penceremi açıp nefes alarak, bedenimi esneterek, aklımın dehlizlerini kağıtlara dökerek başlıyorum güne.. Her gün kolay olmuyor, her gün zor da olmuyor.. Hatta Ocak ayının ilk günleri heyecanla uyanırken, ikinci haftası daha da büyük hayal kırıklığıyla başladığım da oldu.. Lakin başladım, açtım pencereyi çektim oksijeni ciğerime ve dedim ki ”bu sabahlarında bir sahibi var, korkma geçecek.”
Şimdi 2026 Şubat ayının ilk gününden sesleniyorum.. Ben de hayatımda ilk kez sevgililer günü, ay dönümü, hatta nisan da yıl dönümü kutlarım heyecanı duyarak, hatta kendimce planlar yaparak düşler kurmuştum, şimdilik nasip bu değilmiş, sağlık olsun.. Lakin artık korkmuyorum, kaygılarımın gölgesinde kalmıyorum.. Belki her gün on bin adım atamıyorum kendime, ya da her gün dünyanın en iyisi olacağım eğitimler alamıyorum. Ama her gün bir ağaç mesafesi kadar yol alıyorum kendime, imkanım yok demiyorum elimdekiyle neler yapabilirim diyorum..
Ve ben inanıyorum; geçen sene hayatıma girerek bugünümü değiştiren bir adım, bugünümde attığım bir adımla da yarınımı değiştirecek.. Teşekkür ederim; limonlu su, teşekkür ederim aşk, teşekkür ederim hayal kırıklığı, teşekkür ederim sevgili kainat.. Ve teşekkür ederim canım kendim; vazgeçmediğin için, kusurlarınla hatalarınla bunlar benim diyebilme cesareti gösterdiğin için, sevdiğin ve sadakat gösterdiğin her an için.. Teşekkür ederim..
Ne çok sevenim, ne derinlikli anlayanım varmış. Meğer gözyaşlarımı, zayıflıklarımı ya da herkesin saçmalık diyeceği düşüncelerimi paylaşma rahatlığına sahip olmak ne büyük hazineymiş.. Ben çok şanslı bir kızım..
Yıllar sonra ilk kez bir yıla girdiğim gibi neşeyle, heyecanla devam eden günleri yaşıyorum. Ben bunu içsel olarak çok arzuladığım için midir, yoksa artık gerçek anlamda kök salmamın zamanı geldiği için midir bilmiyorum.. Son yıllarda yaşadığım üst üste kayıplar, kursağımda yer bırakmayan heves kırıklıkları, zihnimi yorgun düşürmüş hayal kırıklıkları, sınav gibi yaşanmış kalp kırgınlıkları derken üst üste gelen darbelerle geçen koca koca seneler.. Geçen sene aşkla inanıp, hayal kırıklığıyla uyandığım üzerine yaşadığım can kayıpları derken debelendiğimi anladığım bir ömürmüş meğer yaşadığım..
Mana arayışları, hakikatin gerçeği aşktır diyerek çırpınışlarım, eğrimle doğrumun denk olmayışları.. Sanki DNA’mın kodu baştan yanlış yazılmıştı da ben o yanlışlıklar zinciriyle boğuluyordum.. İnşa ettiğim tüm emeklerim yıkıldı, aşık oldum her yönüyle hayal kırıklığı yarattı, bir birikim yaptım bir sağlıkla pul oldu.. Ve daha neler neler.. İstediklerim bir yanda ihtiyaçlarım bir yanda, hayallerim bir yanda gerçekler bir yanda, cehennem bir yanda cennetin yüzü silinmiş halde bir yanda.. Kimim ben, neyim, tanrı benimle neyi kastetti, zamanım enerjim bu kadar kolay çöp mü olacaktı demelerim..
Küçük heveslerim, büyüt umutlarım, yaralarımın sızlamasına rağmen inanmaktan vazgeçmeyişlerim, yorgunluğuma rağmen savaşı bırakmayışlarım.. Ah benim haylaz, tez canlı, her şeyi halledebilirim diyen küçük kızım.. Artık kılıcı kınına sokmak zamanı geldi. Biliyorum savaş meydanında olmaya alışmış bir komutanın tatile çıkmak gibi bir huyu olmaz. Üniformasız kendini çırılçıplak hisseder.. At üstünde sefere çıkmaya alışmış olana, doğa yürüyüşünde kendini dinle demenin bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum..
Oysa tek derdi görülmek, sevilmek, anlaşılmak olan küçük bir kız çocuğuymuş göğsünde taşıdığın.. Onu dünyadan sakındın sandıkça yaraları hep senin alışların.. Senin uzun uzun konuşmalarını hayranlıkla dinleyen, neşenin gölgesinde huzur bulan, sevginin kıymetini bilen, sadakatinin değerini gören, başarısızlıklarını başarıların kadar destekleyen, hatalarında okları kendine çevirdiğin an oklarla senin arana giren nice güzel insanlar biriktirmişsin öyle.. İstemişsin ki her sevdiğin o masada otursun, ama öyle olmadı, olmaz.. Olamaz..
Sen masanı özenle kuran, kahveni sabırla demleyen, yemeklerini emek emek yapanken geçerken uğrayanın senin sofranda ne işi var.. Senin yıllarca verdiğin emeği görenle, geçerken açlığını doyurmak için o sofraya uğrayan bir olur mu hiç? Ah senin şu çocuk kalbin, yeter ki aç kalmasınlar diye çırpınışların yok mu, en çokta seni aç bırakmadı mı?
Bak ne güzel şeyler duyuyorsun son zamanlarda; ”iyi ki varsın, sen tanıdığım en kıymetli insansın, senin varlığın bile güç veriyor, ne zaman yalnız hissetsem senin orada olacağını bilmek bana güç veriyor, sevgin çok kıymetli, ya sen hep böyle gülümse kalbi güzelim, beni anlayan birinin var olması çok kıymetli,” ay bir de çok güzel kokuyorsun iltifatı, bunu da eklemem gerek çünkü hiç tanımadığım birinden bunu duymak bana kendimi çiçek gibi hissettiriyor..
Sen nasıl bir hazinesin, bunu yeni yeni hissediyorsun.. Başkalarının savaşında bile en önde koşmanın yorgunluğuyla, kendi savaşındaki yaraların sızısıyla o kadar çok yorulmuştun ki sahip olduklarının ve hayata sunduklarının kıymetini değerini yeni yeni anlıyorsun.. Bir de senin yoluna gönüllü eşlik edenler var onların hakkını yemek, bir kocaman teşekkür ise onlara..
Aşkıma, sadakatime, dostluğuma, sevgime kıymet verdikleri için. Onlar için çabalayışlarımı, emeğimi ve enerjimi verişlerimi, zamanımı ayırmamın kıymetini, uykumdan ve kahvemden zaman ayırışlarımı, kendimden öne koyuşlarımın kıymetini bildikleri için.. Bugün en büyük teşekkür bir de kendime.. En zayıf anlarımda bile ihaneti değil sadakati seçtiğim için, yaralamalarına rağmen sevmekten vazgeçmediğim için, travmaları bahane etmek yerine daima çözmek için yüreğimi ortaya koyduğum için, düşene el uzattığım için, yorgunluklarıma rağmen çabaladığım için, anlamak için çırpındığım için ve daha niceleri için..
Ben çok şanslı bir kızım. Ve ben bugün yağmurda dans eden, yalın ayak toprağa basan, nergisler karanfiller alan, kahvesini keyifli sohbetlerle içen biri olmayı seçiyorum.. Şanslıyım ki yağmur var, şanslıyım ki beni görmek için can atanlar var, şanslıyım ki nergis alanım var.. Ve ben bugüne kocaman bir teşekkür ediyorum..
Kalbin mucizelerle dans ettiği bir gün olması dileğiyle..
Bazı durumlar, bazı insanlar, bazı olaylar midemizde kelebeklere sebep olduğu kadar bir zaman sonra bulantının ana sebebi de olabiliyor.. Yani midemizin sesine güvenmeyi de öğrenmeliyiz zaman zaman.. İronik olansa şu; geçen sene bir evli çiftle ilgili kadının yaşadığı bir olay sonucu mide bulantısı yaşadığı söylendiğinde ”bak dedim kadın yalnız ve anlaşılmamış hissedince midesine vurmuş, kocası gözünün önündekini bile görmemiş, ne üzücü” dedikten sonrasında bizzat kendimin göz önünde mide bulantısı yaşamam ve bu ironik hikayeye sebep olan iki erkeğin yakın arkadaş olması.. Tesadüf mü sizce, hayır. Ki ben tesadüflere inanan biri değilimdir..
Ben hayatın, gökyüzünün fısıltısını duymaya çalışan biriyim. Astrolojik olarak diyorlar ki Satürn koç burcuna geçecek koçlar hazır mısınız! Geçen sene 2 aylık bir süreçte Satürn koç burcuna geçtiğinde hem aşkı bulmuş, hem tatilde suda taklalar atmış, doya doya bahar yaşamış biriydim. Elbette hazırım.. Hatta öyle ki hayatımda ilk kez 14 şubatı kutlama heyecanı duymaya bile başladım.. Mesela ben hayatımda hiç sevgilisiyle 14 şubat yaşamış, ay dönümleri kutlamış biri olamadım, Canım ailem ve arkadaşlarım dışında doğum günümde sevgilimle olamadım.. Aslına bakarsanız doğum günüm dışında da öyle özel günler, ay dönümleri falan kutlayan ya da bunlara hevesi olan biri değildim pek..
Sonrasına olansa şu, bana ne istediğimi hatırlatmakla kalmadı, sevince kendimi ne kadar feda ettiğimi de açık bir şekilde gösterdi.. Herkes bu konuda kendinden fazla veriyorsun dese de kimseyi dinlemedim. Çünkü bana göre aşkta ne eksiklik ne fazlalık yoktur.. Ama burada kritik nokta şuymuş; bunun değerini bilecek, sana senin verdiğin sadakati sevgiyi zamanı verebilecek netlikte olmalıymış. Yoksa harcanan senin düşlerin, enerjin, zamanın oluyormuş..
Birinin yarasını gördüğümde, onun çocukluğunu gördüğümde buradayım diyebiliyorum hemen.. Ben varım karanlığa da aydınlığa da.. Ama gördüm ki bunu benim için diyen hiç olmamış.. Benim hep arka bahçemi merak etmişler, benim ışığımı görüp gelmişler.. Halbuki ışık ne kadar büyük ve büyülüyse karanlığı o denli derindir, bunu hiç hesaba katmamışlar. Belki de katmak istemediler.. Ben çocukluğumun en acı hikayesini paylaşırken duyarsızca bana eski sevgilisinin üniversite anlarını anlatmaya başlayan birinden empati beklemek benim hatamdı.. Ben yokluğuna bile sadakat beslerken, bunun kıymetinin bilinmesini beklemek benim hatamdı..
Ay aman ya kısaca durum şu sevgili okurum.. Herkes sevme kapasitesi, anlama kapasitesi kadar vardır.. Richard Feynman şöyle der: “Eğitim ile zekayı asla karıştırma” devamını google’dan bulabilirsiniz.. Yarası olanın kaşıntısının tutacağı, kendini bileninse benim hatam, yanlışım ne olabilir ki diyeceği bir gerçeklik bu.. İşte ben bu konuda çifte standart yapmanın bedelini ödeyenim.. Çünkü hayatla sevdiğim insanın arasına girerek gerçeği görmesi için çok çırpındım..
Peki ben kimim ki bunu yapmaya cüret ettim! Benim sınavlarıma, karanlıkta kaldığım anlara, yalnız başıma verdiğim onca savaşa kim gönüllü bir şekilde eşlik etti ki ben hemen herkesin savaşında ön cephe de koşturmaya kalkıştım! Hem de daha kendi savaşımın yaraları tazeyken! İşte olan süreç aslında beni illüzyon dolu konularda enkaz altında bıraktığında, tek başıma o enkazdan kalkabilmek için çabalamak zorunda kaldığımda gerçeğin en sert yüzüyle bir kere daha göz göze gelmiştim..
Karşılıklı canımız sağ olsun.. Biliyor musunuz hayat pekte karışmıyormuş; siz baş tacı mısınız, yoksa ayak altında mısınız hayat için çokta fark eden bir şey yokmuş.. Çokta adil gelmese de kulağa, hala içimi bulandırsa da bu gerçek olan bu.. Ben gerçeği istedim hayattan, hayatta yorumsuz bir şekilde gerçeği verdi bana. Gerisi benim zihnimin yorumlarıydı.. Oysa güneş kendi için doğmazken, yağmur kendini ıslatmazken, yani her şey bir bütün için ve birlik içindeyken olayları biraz da bir karmaşık hale getiriyoruz..
Yavaş yavaş ışık sızmaya başladığından beri daha net görmeye başladım aslında bunlar.. Özel gün kutlamaları, küçük jestler, rutinleşen güzel anlar, kimi zaman uykudan kimi zaman kahve vaktinden yapılan fedakarlıklar, hatta sadece tarihlerden ibaret olan değil de karşılıklı yaratılan özel günlerle dolu anlar.. İşte artık kalbimin en çokta arzuladığı bu.. Ve aslında en çokta bundan dolayı teşekkür etmeyi seçiyorum.. Her şeyi hallederim, ay aman ben yaparım, bir çaresini bulurum demelerden arınmam gerektiğini öğrenmeye başladım..
Birilerinin de benim için güzel şeyler yapabileceğini, benim için uykusuz kalabileceğini, özel günlerde hediyeler jestler yapabileceğini, beni güzel notlarla mesajlarla uyandırıp, hiç kırgın uyumama izin vermeyeceğini tatmak istediğimi de anlamamı sağladı.. Yani midemde kelebekler uçuşmadan, midemi de bulandırmadan beni ben yapan her bir hücremin kıymetinin bilinebileceğini de öğrenmeye başladım..
Ne tuhaf bir fark ediş zamanı aslında.. Yıllarca zihin, benden, ruh bütünlüğü üzerine okumalar yapmış, öğrendiklerini kendi üzerinde uygulamış biri olmama rağmen hala daha kendime dair yeni şeyler keşfediyorum.. Ben sabah kahvaltısında kaymağını severim mesela, lunaparkta çocuk gibi olurum hala, bir salıncağa çocuk neşesiyle koşar binerim. Bunların yanında kahveyle uyandırılmayı, bir yürüyüş esnasında yol kenarından bir çiçek alınmasını, güzel bir mesajla güne başlatılmayı, uyumadan önce en son seni görmek istedim aramalarını ve birçok şeyi daha seviyormuşum aslında.. İnsan yaşayarak anlıyor biraz da; seviyorum, sevmiyorum, istiyorum, istemiyorum demelerinde çokta katı olmaması gerektiğini..
Kalbi hayata açmak, hele de bu kadar ihanetin ve kibrin olduğu zaman dilinde bunu düşünmek bile korkutucu geliyor biliyorum.. Ben de ihanetler, yalanlar, bile isteye yaralayanlarla dolu yolları yürüdüm. O yüzden inanın korkunuzu, kaygınızı biliyorum.. Bir şeyi daha öğrenmeye başladım bunların aksi yönünde olanlar da var.. Her şeyden önce mesela ben öyle biriyim.. Sadece lafta değil hayatta da sadakatle, sevgiyle, şeffaflıkla, yaralara rağmen kalbini açmakla yaşama varım demeye gayret edenim.. E bu dünya da bunları yapan tek kişi olamam ya.. Ve artık inanıyorum hayat yaralayanların varlığını bile hatırlatmayacak kadar derin bağlar kurabileceğimiz insanları, işleri, fırsatları çıkaracak karşımıza..
Ve bir sabah uyandığımızda o şeye sahip olmanın hafifliği saracak etrafı. Kışın, baharı simgeleyen nergisler gibi.. Dilerim 14 şubat, doğum günleri, ya da herkes için sıradan olan bir anı özel kılacak anılarla yaşarsınız.. Dilerim sadece mideniz değil, kalbiniz de dengini bulur.. Ve herkes kalbinin ekmeğini yer, afiyetle..
Hadi kahvelerinizi hazırlayın, bugün biraz da keyifli şeylerden konuşacağız.. Yani beni artık biliyorsunuz illa ki canımızı yakanlara, kalbimizi kıranlara taş atacağız çünkü gerçekler biraz da acıdır. Bizse bugün o acı tadı kahvemizle yumuşatacağız.. Bitter çikolata, kahve ikilisi tadında bir sohbet olacak anlayacağınız..
Öncelikle tam 24 gündür sessizlik içerisinde kendi üzerimde denemeler yaptığım, hayatı gözlemlemeye gayret ettiğim, okuduğum öğrendiğim her şeyi ayıklamaya gayret ettiğim birçok şeyin sonunda tohumları filizlenmeye başladı.. Ocak ayı toprağı havalandırma ayıydı benim için, kendime bir söz verdim ve ben bir söz verirsem onu tutarım.. Hep olduğum gibi tez canlılıkla, dürtülerimle, beni kanattıkları yaralarımla hareket etmek ve onları anlamak yerine durmak ve kendimi anlamakla geçen bir 24 gün.. Yani kökleri çocukluğumuza dayanan inançlarımız, tutumlarımız, yara ve travmalarımızın ışığında büyüyor ve bir hayat inşa ediyoruz. O yüzden bunları ayıklamak, ayıklarken kendi gerçeğini bulmak oldukça zor bir süreç biliyorum.. Kısaca o tarafı biliyorum, artık diğer tarafı da keşfediyorum. Aslında önemli olan nokta bu..
Öyle ki; geçmişin hayaleti yeniden ben buradayım dediğinde neredeyse ona kocaman sarılacak bende yarattığı enkazı tek başıma temizlemenin mücadelesini görmezden gelecektim. Öyle ki seviyorum cümlesine neredeyse inanacak yine o çocuksu heyecanımla koşa koşa kucak açacaktım. Neyse ki hayat benden önce davranıp gerçeği görmemi sağladı, gördüğümü anlamayı seçmekse benim payıma düşen kısmıydı.. Biliyorum kalbinize aldıklarınızın gerçekte kim olduklarını kabul etmek zor, hele de benim gibi kendi krallığının tahtına oturtacak kadar cüretkarsanız, daha da zor. Yine de işgale uğrayan topraklarımı önce zehirli ve çürümüş olan her şeyden arındırmak, sonra da köklü tohumlar ekmek için çok emek verdim.. Zaman zaman sevgim illüzyon yaratacak gibi olsa da toprağım, kalbim bana gerçeği usulca gösteriyor..
Öncelikle şu ayma halime, o halime beni getiren küçük rutinlere gelelim.. Her sabah gözümü açar açmaz limonlu suyumu içiyorum, köpeğimle hemen parka iniyorum, mini bir atıştırmayla midemi rahatlatıyorum, ardından duvar tenisiyle kendimle bir maç yapıp hemen eve gelip kahvemi demleyip oturuyorum ve başlıyorum yazmaya. Her yazdığımı yayınlamıyorum elbette, ya da her gün gülümseyerek inemiyorum parka. Zihin öyle köklü ve güçlü inançlara sahip ki, hele de benim ki gibi hiç durmayan bir dehlizle doluysa ohooo neler geliyor neler geçiyor o zihinden.. Olanlar, olmayanlar, olma ihtimali olan güzelliklerin ihtimal kısmını bile çirkinleştirenler, daha neler neler.. Burada da kendime bir küçük hile geliştirmeye başladım. Yüzümü yıkarken aynaya bakıyorum, gülümsüyorum ve aklımdan geçen düşüncelere açıklama yapmamaya, o düşüncelerle savaşmamaya gayret ediyorum.. Meğer sürekli kendimi açıklamaya çalışan, yanlış anlaşılmaktan çok korkan, yaptıklarımın değersiz görülmesinden ürken biriymişim..
Oysa yeni yıl bir hediye getirdiği gibi, bir mucizeyle geri sayım yaparak başladığı kadar bir gerçeği de hemen getiriverdi önüme.. Arkasını dönenin yarattığı boşluğa ve sebep olduğu acıya bile sadakat duyan bir ben var. İçimdeki sevgi bitmeden geçici olanlarla oyalanmayacak kadar kendini bilen bir ben var. Can acısından nefessiz kaldığım onca geceyi ağdalı bir sancıyla sabah ettiğim çok gün var.. Ve daha neler neler var. İşin özün sevgi, sadakat, güven konusunda karşımdaki ister kıymet bilsin ister bir çırpıda kıymetsiz kılsın sevgisine sadakatine sahip çıkan bir ben var.. İşte bu durum ben de iki şey yaratmış; ben yapabildiysem karşımdaki de yapmalı, ben kıymet bildiysem o da bilmeli.. Halbuki hayat öyle bir yer değil, her insan bir değil.. Bir diğeriyse karşımda bunu yapmamış olunmasına rağmen benim bunları yapmış olmanın kıymeti bilinsin istemek. Yahu kıymetini bilmediği gibi üzerine bir de kendi suçluluğunu bastırmak için kusur arayanlar var bu hayatta.. Sırf kendi kalbinin çirkinliğiyle yüzleşmemek için sendeki güzellikleri sorgulayıp, baktı çirkinlik bulamadı kendi çirkinliğini yansıtanlar var..
İşte bunu kabul etmek oldukça zordu.. Kendi yetersizliği, kendi değersizliği, kendi suçluluğu içinde ufacık bir pişmanlık duyabilse karşımızdaki içinde biriken irin yavaş yavaş akacak. Hepimizin yetersiz hissettiği, duygularının bir kısmından korkup kaçtığı konular durumlar oluyor. Eğer benim gibi derdi kendiyle olan biriyseniz yol uzun ve zor, biliyorum. Ama sonunda bir sabah uyandığınızda anlıyorsunuz ki herkes kendi hikayesinde yazdığı kadarıyla başrol oluyor. Bense artık kendi hikayemde hasır altına atılan, kaçılan, korkulan, yetersiz ve değersiz hissettirenleri geçmiş hikayelerde bırakmaya gayret ediyorum.
Bir insan bir şeyi devam ettirmek istiyorsan inanın bana zaten devam ettiriyor. Hatta tüm hata sizde olsa bile inanın bana işin bir yerinden tutmaya çalışıyor. İşte bu gerçeği tam da kendimden biliyorum.. Yetersizlikler, hatalar, sorunlar karşısında bile orada olmayı seçtiğimden biliyorum. Hayatımdaki insanlardan kolay kolay vazgeçmeyişlerimden biliyorum. Ve sonunda inanın gidecek olan gidiyor, hatta bir zaman sonra anlıyorsunuz ki o kadar çırpınmanıza bile gerek yokmuş. Mesela benim için çırpınmalarına izin vermedim hiç kimsenin. Çünkü zaten geçinmeye gönlüm varmış, yormamışım ki. Ama çok yorulmuşum bazı bağlar kopmasın diye.. Çok çırpınmış hatta kalkmam gereken masalarda defalarca kalmışım, belki dürüst olur, belki anlatır, belki geçmişin korkusuna rağmen benden gelen sevgiyi güveni alabilme kapasitesi vardır diye..
Herkesin derinlerinde yaratan bir karanlığı var, bense kendiminki de dahil sevdiğim herkesin o karanlığına korkusuzca dalabilmeye gayret ediyorum. Sırlarını kalbimde taşıyorum, sevgilerine ihanet etmiyorum. Ve hayatımda karşımdakiler için kurmaya gayret ettiğim derin bağları artık kendimden de sakınmamaya gayret ediyorum.. Öyle filmlerdeki gibi olmasa da hayatın kendi akışı içinden küçük küçük güzel dönüşler olmaya başladı bile.. Her sabah aynaya biraz daha gülümsüyorum, köpeğimle gittiğim parkta biraz daha fazla oksijen çekiyorum içime, ve bana gülümseyen yeni yüzleri keşfediyorum..
Meğer kalbimi koşulsuz bir sevgiyle ortaya koyarken, kalbime denk olanları da çemberin dışında tutmuşum bunca zaman.. Ne için kim için? Yahu ben değil miyim hayatla oyunlar oynamayı seven.. Trafik ışıklarına anlamlar yükleyen, kalabalık bir deniz kenarında park yeri bulacak enerjiye sahip olan, arabada şarkılarla dans ederek kendi konserini veren, her güne yeni malzemelerle salatalar yaparak akşam yemeğine renk katan, küçük yazıları sevdiğinin cüzdanına iliştirip sevgim hep seninle deme yollarını bulan, mabetleri olan o mabetlere el değirmeyen, sıradan bir günü bile mumla müzikle ve esanslarla güzel bir ana dönüştüren, balkonda kahvesiyle hayatta sohbetleriyle neşe saçan, rakamlarla gökyüzüyle hayatı okumaya gayret eden.. Ben sevgimden, sadakatimden eminken kendinden emin olmayanın beni sorgulamasına izin vererek en büyük haksızlığı kendime yapmış olmak ne acı..
Artık toprağım havalanmaya, toprağa ekmeye başladığım bazı tohumlar filiz vermeye başladı.. Kendi kırgınlıklarımı, yaralarımı, acılarımı tek başıma iyileştirmeye aşmaya gayret etmiş biri olarak bugün açık yüreklilikle bir söz de sana, size veriyorum.. Karanlığınızda, kırgınlığınızda, yaralarınızın sizi nefessiz bıraktığı anlarda, kendinizi yetersiz ve yalnız hissettiğiniz anlarda bu hayatta size inanan bir ben hep olacak.. Belki bir telefon kadar yakınım, belki de sadece yazılarım size eşlik edecek bilmiyorum.. Hayatla oyun oynamayı seven, ve artık hayatın dansa davetini kabul eden bir ben var.. Eğer kök salsın istediğiniz tohumları ekmeye gönüllüyseniz ben buradayım..
Ben köksüz medeniyetimin kadim krallığının bu sene kök salmasına gayret edenim.. Sevgiyle ve emekle geçinmeye, rengarenk tohumlar ekmeye gönlü olana toprağımda her zaman yer var.. Zehirli, kibirli, bencil olanları değil de sevgiyi, emek vermeyi, zamanını vermeyi seçenlerle kahvemi yudumluyorum bugün.. Fırtınalar çıkabilir, bazen bulutlar kaplar gökyüzünü ve güneş görünmez olabilir, yağmur bazen iliklerinize kadar ıslatabilir. Hayatın mevsimlerini, çekirdeklerini ayıklayamayız.. Oysa ne bulut yoğun diye güneş doğmaktan vazgeçer, ne de yağmur mevsimleri geciktirir..
Her mevsimde, açacak bir çiçek elbet vardır.. Bu kız bugün kahvenizle hikayesine eşlik ettiğiniz için teşekkür ediyor.. Dilerim bugün bir tohum da siz ekersiniz toprağınıza.. Ve kim bilir belki bu bahar, geçen bahardan daha köklü ve daha renkli çiçekler sarar medeniyetimizin kadim krallığını..
Belki de ben güçlü bir kadın olmaktan ziyade, gücünü erken büyümek zorunda kalarak kazanmış biriyimdir.. Ve sevgiyi mücadele olarak öğrenmişimdir.. Bakıyorum da hayatımda olmayı seçenlere, hayatımda şuan olmasa bile benim için hala değerli olan bazı kişilere sevgi, güven, anlayış konularında mücadele ederek kazanılmamış bunlar. Bunlar karşılıklı emekle ve o emeği vermeye gönüllü olarak seçmekle inşa etmişiz.. Oysa ben her sevdiğimi yakınımda tutmak için nice çırpınışlara girerek kendimi kaybetmeyi göze almışım. İşte bu fedakarlık bedeli en ağır olanmış, hele de sonucunda değmeyecek olanlar için.. Ki zaten anladım, değecek olanların kendimi kaybetmeme izin vermeden hayatımda kalmayı seçen olduklarını.. Benim her yaşım, her yaşadıklarım ve her dönüşümümle sevenleri.. Başarılarımı başarısızlıklarımı, zaferlerim kadar yenilgilerimi de ne denli önemsediklerini..
Kim olduğumla baş başa kaldığım anlardan bu yana ilk defa bu kadar kendimi bulmaya yaklaşıyorum aslında.. Sanırım yeni yaş günümde, doğum günümde alacağım en güzel hediye bu olacak.. Yeni yaşıma sevgime, neşeme, enerjime kalbiyle eşlik etmeyi seçenlerle, aşkla ve bunlar için kendimi kaybetmek değil kendimi seçmem gerektiğini anlamamı sağlayanlarla gireceğim.. Benim güzel küçük kızım, seni bulmak için gitmediğim yol, dalmadığım derinlik, almadığım yara kalmamıştı. Yine de buna değdi çünkü sonunda gerçekten tanışacağız..
Güçlü olacağım, hiçbir şey yıkılmasın diye kontrol etmeye çalışmak, onca emek yitip gitmesin diye çırpınmak.. Kısaca tek başına kainatı omuzlayan Atlas misali, bir başımıza her şeyin altına girme mücadelesi.. Oysa her insan bir yaşamak için yaratılsaydı birbirimizle birlik olacağımız bir dünya var olur muydu? Bir olmak, birlik olmak, birbirimiz için al-ver diyebilmek ne kıymetli..
Kırgınlıkların, yıkılanların, enkazdan biraz olsun nefes almak için burnumu çıkarabilmiş olmanın sonunda az da olsun görebildim gerçeği. Gerçeğimi.. Gerçeğimde olanları, olduğunu sandığım illüzyonları, yanılsama yaratanları.. Her gün günün her anında bir hücremi daha, eskimiş ve iyi gelemeyen ama yıllar içinde kök salmış bir parçamı daha bırakmaya gayret ediyorum.. Hatta son dönemlerdeki en net başarım bu, bunlar.. Kendime, gerçekten ben olan yönlerime temas etme gayreti.. Her temas biraz daha sert, biraz daha yorucu olsa da günün sonunda bir oh çıkıyor göğsümden..
Hayat akıyor, zaman akıyor, dünya dönmeye devam ediyor. Hikayeler başlıyor, bitiyor. Bildiğimizi sandıklarımızla, alışılagelmiş davranışlarımızla, kendimizin sandığımız seçimlerimizle her gün bir şeyler inşa ediyoruz. Peki gerçekten yapan kim, yaptıran kim? Kafayı taktığım, yola çıktığım, merakımla yol aldığım konuların en net sorusu bunlar.. Peki sizin kendinizle baş başa kaldığınız, aynanızda gözünüzün içine bakmaya cesaret ettiğiniz bir şey var mı? Ya da en son ne zaman gerçekten bunu ben mi seçiyorum, alışkanlıklarım mı bana seçtiriyor sorusunu sordunuz?
İnsanların çoğunluğu sormaz, bakmaz, eşmez yaralarını. Onları da anlıyorum, eskiden öfkelenirdim bu anlama haline. Artık o öfkeden azade anlamaya gayret ediyorum. O derinlik karanlık, o derinlikte sahtelik yok, o derinlikte kendini kandıramayacağın kadar çıplaksın.. Yapmaya gayret edenlereyse kocaman sarılıp, bu dünyada yalnız değilsin sana inanan ve başaracağına güvenen bir ben var demek istiyorum. Çünkü ben inanıyorum; kalbiyle seven, emekleriyle güven inşa eden, kırmaktan imtina eden, incitmekten kaçınan, kısaca kendiyle derdi olan insana hayranım.. Ve artık bu hayranlığımı da yüksek sesle dile getirmenin kıymetine inanıyorum..
Her gün yeniden seçebiliriz. Hata yapmanın özgürlüğüyle, telafi etmenin samimiyetini her gün yeniden deneyebiliriz. Anladım ki; birisine sevilmek için ne yaparsan yap sevemiyorsa, verilen emeği görmeye açık değilse, ya da verileni gördüğü an hemen bir karşılık vermesi gerektiğini düşünüyorsa ve korkuyorsa, sen ne yaparsan yap ne verirsen ver o sadece kendi gördükleri kadarıyla anlayacaktır seni.. Kaygılara, korkulara, geçmişte yaşadığı hayal kırıklığına rağmen (rağmen diyorum bu önemli) görmeyi seçiyorsa en azından gayret ediyorsa işte o zaman da siz çırpınmasanız da görecektir zaten..
Kendimize zaman tanımakta gerekli.. Biz bir yola çıktığımızda, bir şeyler denemeye çalıştığımızda, bir sürecin içerisindeyken yanımızda mı durmayı seçiyorlar yoksa yükünüze daha da mı yük olmayı seçiyorlar.. Bu benim için özellikle son 1 yılda en net gördüğüm gerçekti, aynı zamanda en çok kaçtığım gerçekti.. Ben 10 yıllık emeğimi geride bırakmış, temelden bir düzen kurmak zorunda kalmış, bocaladığım, maddi manevi kayıplar yaşadığım bir süreçti.. Bunlara rağmen yanında olmayı, destek olmayı seçtiğimin gün geçtikçe bencilleştiğini, en çok ben dediğini, kırdığı üzdüğü yerden hiç pişmanlık duymadığını hatta daha da sert kırmaya devam ettiğini fark edemedim..
İşin içinde hem kendi hayatımın enkazı hem de özel hayatımın yarattığı hayal kırıklığı görüş alanımı tamamen karanlık bir hale getirmişti.. Sebebi olmadığım yaralarımın şifası olmak zorunda kaldım.. Bu yük öfkemi de, adaletsizliğin yarattığı kızdığında da arttırmıştı.. Görmeli, anlamalı beklentilerimde işin içine girince tam bir kişisel kaos evreninde kaybolmuştum.. Ve sonunda her zamanki gibi tek başıma ayağa kalkmam gereken kısmına geçmiştik hikayenin.. Hep öyleymiş, hep hikayenin sonunda prenses kendini kurtarmak zorunda kalan kısma geçiş yapmış hikayemde..
İşte bu hikayenin de sonuna geldik artık.. Çünkü prenses zaten her seferinde kendini kurtarmayı, bir yol bulmayı yeterince öğrendi.. Bu kız artık hikayesinin hem kurbanı, hem kahramanı olmak işini bıraktı.. Her gün yeniden ve yeniden kendi hikayesinin yazarı olmayı seçiyor.. Ve artık, kendi hikayemin telif haklarından vazgeçmeyeceğime dair kendime söz veriyorum..
Peki ya siz kendinize cesaretle sorduğunuzda; hikayenizin kurbanı mısınız, kahramanı mısınız yoksa yazarı mısınız?
Bugün sindirmesi zor, hayata uygulamaya geçirmesi sindirmesinden de zor bir konuyu kahvemizin yanına eşlikçi yapacağız.. Kendimize ayna tutmakla kalmayacağız, geçmişimizin bugünümüzde olmak istemeyen ve artık ”beni bırak ve özgürleş” diyen yanlarımızı konuşacağız..
Öncelikle bir teşekkür etmekle başlamak istiyorum. İlişki konusunda bu kadar yaralanmış olmasaydım, beni bu denli tetikleyen biriyle yolum kesişmeseydi, kendimi izole ettiğim aylar içerisinden aşkın bana bir öpücükle merhaba demesine evet demeseydim, ya da aşk bir cesaretle beni öpmeseydi bugün bunları konuşuyor olur muyduk bilmiyorum. Bir şeyi biliyorum artık, her nasip vaktine esirmiş ve hayat eninde sonunda seni o aynanın karşına geçirecek yoldan yürütürmüş..
Bugün kaçmayacağız, zaten artık istesem de kaçamam. Hayat rüyalarıma kadar sızdı, yürüyüş yaptığım sokağa kadar geldi.. Kahvelerimiz hazırsa başlayalım..
Ben bu yaraları görüp iyileştirmeyi, kimi zaman yaranın içinde kalmayı, kimi zamansa bunu oyuna çevirmeyi seven de biriyim aynı zamanda.. Kendime yeni rutinler eklediğim son 1 aylık süreçte, zihin dehlizlerimin en karanlığına daldığım anlarda artık boğulmadan kalabilmeyi öğrenmeye başladım.. Kim bilir belki bu yaz yüzmeyi de öğrenirim.. 🙂
İlişkilerimde yaşadıklarımı dilimden geldiğince objektif aktarmaya da gayret ettim. Çünkü benim için şeffaflık en önemli konulardan birisi.. Sevgiye, sadakate, anlayışlı olmaya, güvene ve çözümcü yaklaşmaya öyle derin anlamlar yükledim ki karşımdaki insanlarında bunlara aynı derinlikte değer vermesini bekledim. Aynı zamanda sevgimin, sadakatimin, dürüstlüğümün hep kıymeti bilinir beklentisine girdim. Bir yandan bu çok insani bir şey, hele de günümüz insan ilişkilerine bakınca oldukça da kıymetli bir maden, bu beklentim gayet doğal. Doğal olmayan ve beni yaralayan kısım ise bunu karşımdakinden de beklemek.. Bu hem kendime hem karşımdakine haksızlıkmış.. Sert, acıtıcı ama gerçek..
Hepimiz aynı koşullarda büyümüyoruz, hepimiz sevgiyi güveni aynı derecede konumlandırmıyoruz hayatımızda. Kimimiz ihaneti affederken, ona ihanet etmeyecek olanı kırmayı seçebiliyor ve geçmişinin suçluğunu seven kişiden çıkarabiliyor. Kimimiz çok emek verdim diyerek yıpranmış olana tutunmayı seçebiliyor, kimimiz kolayca yoluna bakarken kimimiz ayakta bile durmakta zorlanabiliyor..
Mesela ben kendimi kaygılı bağlanma stiline sahip biri olarak nitelendirirdim. Ne büyük körlük aslında.. Sadece karşımızdaki insanlara değil, kendimize de etiketler koyup üzerine bir hayat inşa etmeye kalkıyoruz, sonra o inşa enkaza dönünce neye uğradığımızı ve kimi suçlayacağımızı şaşırıyoruz. Hangimiz suçlu bu durumda?
Hiçbirimiz. Ortada suçlunun ya da suçun olmaması bende bir sızı yaratsa da gerçeği isteyen biri olarak, gerçeğin gözüne bakma cesareti göstermeyi seçiyorum artık.. Kendimi her hücreme kadar irdelemeye kalkıştım, kendimden kaçmak kendime ihanet etmek olurdu. Kaçmadım, korkuyor olduğum anlarda bile kalmayı seçtim.. Aslında en temel halimizle küçük çocuklar misali bir parkta oyun arkadaşları arıyoruz, kendimizce birbirimizi uygun görüyor oyun oynamaya başlıyoruz..
Çok güzel bir soru duydum; partnerin seni tetiklediğinde ya olay seni huzursuz etmek değil de büyütmekse? Kırmızı çizgileri aşmış, ihanet etmeyi seçmiş, yalanı lisanı bellemiş insanlar için değil bu yazılar. Yalandan, ihanetten, iki yüzlülükten uzak kalarak seven sevmeyi başarabilenlerimiz için..
Duyduğum soru karşısında epey bir düşündüm; benim kaçtığım, korktuğum, zorladığım konular neler diye. Var mı diye sormadım, olay kendimizi kandırmak değil çünkü, kendimizle tertemiz bir şekilde yüzleşmek ve sarılmak.. Sadakatime, şeffaflığıma, gösterdiğim sevgiye çok güvendiğim için bu konularda en ufak bir sorgulama ya da en ufacık bir şüpheli yaklaşım beni anında tetikliyor mesela.. Bu tetiklenmeyse anında savunmaya geçiriyor beni. Olamaz diyorum, ben her kartımı açık oynarken kendimi her gün biraz daha ortaya koyarken bana haksızlık yapılıyormuş hissi veriyor aslında. Hele bir de karşımdaki zamanında güvenimi kırdıysa, ya da beni incitip hiçbir şey olmamış gibi davrandıysa hemen diyorum ki ”ben senin yaptıklarına rağmen sana güvenmeyi seçtim, önce kendi yaptıklarına bak sonra beni sorgula” modunu açıveriyorum.. Karşımda da anlayabilen, duyabilen birisi olmayınca ne benim çığlıklarım karşılık buluyor, ne sular duruluyor, ne de sorunlar çözüme kavuşuyor. Tam bir Meksika açmazı anlayacağınız..
Böyle çıplak bir şekilde sizinle konuşunca biraz içim ürperdi.. Kendimce haklılığım olsa da aslında anlıyorum ki zamanında incitilen yerden affetmiş olmam, kırgınlığımın geçmiş olduğu anlamına gelmiyormuş. Bunu böyle aktarmak yerine hiçbir şey olmamış gibi davranılmasına izin vermek, kendime haksızlıkmış. Ki zamanla karşımdan en ufacık bir sorgulamada da, ilgisizlikte de aslında o anki ben değil de geçmişte beni kırdığı halimdeki ben direksiyonu ele alıyormuş..
Tabi ben bu hale nasıl geldim, durduk yere olmadı ya. Neyse bunlar da bir haklı çıkma, haklılığım görülsün deme çırpınışı aslında.. Bense haklılıkla dikte edilen yerden, en acı yara benimkisi en çok benim derinliğim kıymetli gibi çığlıklardan azade bir yerden sevmek, sevilmek isteyenim.. Tez canlılığım, hayatla oyunlar oynamayı seven yönlerim, çocuksu neşem ve heyecanım çok keyifli anlar yaratsa da her sorun hemen çözülemeyebiliyormuş. Ya da herkes sorunlarını konuşarak çözemeyebiliyormuş. Hatta bazen çözüm için sadece bırakabilmeyi öğrenmek gerekiyormuş. Yani bazı kodlar en baştan yanlış yazıldıysa o kodun üzerinde günlerce çalışmış olan, emek vermiş olman, enerjini ve heyecanını ortaya koymuş olman kodun çalışmasını sağlamıyormuş.. Bazen harcanan zamanı, emeği, enerjiyi hiçe saymak zorunda kalıp en baştan başlamak gerekiyormuş..
Çok şükür, bir madenime daha sokulan çomağın yerini görebilmiş olmaya. Aslında en derinde, sevilmeyi, anlaşılmayı, değer görmeyi bekleyen küçük çocuklarız hepimiz. Kimimiz duyguları yok saymayı öğreniyor, kimimizse benim gibi derinlere dalmayı. Kimimiz bağlarının kök salmasını isterken kimimiz gününü yaşayıp geçmeyi kar sayıyor. Hayat bizi birbirimizle rastgele olaylar zincirinde karşılaştırdığında kimi zaman mutluluktan uyuyamadığımız geceler huzursuzluktan uyuyamadığımız gecelere de dönüşebiliyor.. Artık daha derinden hissediyorum, heyecanla ya da huzursuzlukla uykusuz kalınan her gecenin bir sabahı var.. Ve bazı sabahlar, gecesinden daha gerçek sevgilerle aydınlanabiliyor..
Ben bugün kendi yolumda, yolculuğumda derinimde görünmek isteyen bir madeni daha, üzerimden sıyrılmak isteyen bir maskeyi daha görmüş olmanın neşesini seçiyorum.. Meğer o küçük kız çocuğunun en derinlerde yatan bir ihtiyacı da buymuş, olduğu haliyle sevilmek ve görülmek.. Yaşamak yazmak kadar kolay değil. Farkına varmak anında dönüştürmek anlamına da gelmiyor çoğu zaman.. Aslına bakarsanız bu telaşı bile bize zorla kabul ettirmişler. Halbuki herkes kendi zamanını yaşıyor.. Yetişmeye çalışmak değil de, yolun ve yolculuğun tadını çıkarmaktır belki de bazılarımız için asıl mesele.. Ve ben bugün kendime bir adım daha yaklaşmanın tadını çıkaracağım..
Kim bilir belki bu seneki baharımız diğer baharlardan daha çiçekli olur. Kim bilir belki de bu bahar köksüz medeniyetimde kök salan ve rengarenk çiçekler açan bir bahar olur.. Ben bugün kendime bir adım daha yaklaştım, ve bu yolun hikayesine eşlik eden her kim varsa dilerim kendine bir adım daha yaklaşmanın sevgisini hisseder..
Bugün yeni ay var ve çoğu astrolog aşktan, derin bağlar kurulacağından ve kalıcı olacak şeylerin tohumlarının atmanın öneminden bahsedince bugünü yazmadan bitirmek istemedim.. Tabi burada beni asıl heyecanlandıran şey şu; yeni yıla girerken aşkla, heyecanla ve hevesle bazı düşler ve niyetler geçirdim içimden. Ve bunlardan birisi de hikaye istasyonum olan bu sayfayı bu sene dağınık bir iç dökme alanından çok kendimi gözlemlediğim, farkına varıp eyleme geçtiğim yönleri ve yolculukları anlattığım bir yol haritasına dönüştürmek oldu. Hatta ilk ayın temasını ”toprağı havalandırmak” yapmıştım. Ve görüyorum ki hayatta usulca eşlik ediyor bu niyetime..
Ağır bir hastalık sürecimden sonra içine girdiğim kendini izlemek, anlamak, dönüştürmek yolculuğum yaklaşık 5 senedir sürüyor. İlk 3 sene elbette bilinçli bir yolculuk değildi. Son 2 senedir olabildiğince ilerlediğim bir konu oldu. Ve özellikle son 8 aydır daha da iyiyim gözlemlemek konusunda.. Ve yaklaşık 20 günlük ben, bundan önceki her bir benden, her yaşımdan, her tepkilerimden daha da derin bir dönüşüm halinde.. İzninizle kendimle bu konuda gurur duyarak başlamak istiyorum..
Ve bir şeyi net anladım ki mesele sadece benim sevgim, sadakatim, şeffaflığım, neşem, anlayışlı olmam, çözüm aramam değilmiş. Karşımda da bunları alabilme kapasitesi olan, bunlara değer ve emek veren, önceliği olan olmasıymış.. Kırılganlığım, yaşadığım hayal kırıkları, kaçan heveslerim, öyle görünür olmuştu ki karşımda hele de aşkla baktığım yerde beni kendimden neredeyse şüpheye düşürecek kadar sorgulamaya iten zehirli bir iletişimin içerisinde çırpınırken buldum kendimi.. Oysa yeni yıla kendime söz vererek girdim, artık böyle tuzaklara düşmeyecek, bunlara sebep olmaya çalışanlarıysa sevgiyle kendi hayat sınırlarında bırakacaktım..
Çünkü ben kendime emek verdim, sevgime sadakatime en zayıf anımda dahi sahip çıktım. İşte insan sevgiyle baktığı yerden bunun kıymeti bilinir sanıyor. Ah bu zan dünyası, sanmak hali en büyük illüzyonlardan birisi.. Anladım ki benim gibi insanları armağan olarak görmekte, sınav olarak görmekte karşı tarafla ilgiliymiş. Bunu kendinden emin söyleyen biriyim artık. Kibir değil de eminlik olduğunu nereden mi biliyorum gelin dürüstçe konuşalım bunu..
Gözümü açar açmaz sevgime koşan, karşımdakilerin zayıf noksanlıklarını görmüş olmama rağmen en öfkeli halimde bile oralardan vurmayan, mümkün olduğunca sorunları çözmek için iletişim kurmaya çalışan, duygulardan ve zor konuşmalardan kaçmadan buradayım diyen, ilişkilerinde gerekli sorumluluğu alan biriyim. Gösterme şekillerim, duygularımı ifade etme biçimlerim elbette yaşlarımla, yaşadıklarımla dönüşüp değişti. Mesela yıllarca seni seviyorum diyemezdim sadece eylemlerle gösteren biriyken, artık hem gür bir sesle seviyorum diyor hem de eylemlerimle göstermekten çekinmiyorum. Çünkü sevme şeklimizi biraz da sevdiklerimize göre dönüştürmek aslında ona değer vermekmiş anladım. Zaman zaman sorgulatsa da insanlar, artık birçok açıdan eminim ki sevgimi göstermekten çekinmeme gerek yok. Sevilmeye açık olan, sevgi kapasitesi genişlemeye müsait olanın hayranlık duyacağı bir sevgi çünkü benimkisi..
Mesela sadakat konusu; ayrılıkta bile içimde birine sevgi varken acısına sadakat duyan biriyim ben. Başkalarına koşmalar, kendimi tatmin etme uğruna insanların ilgisine kendimi açmalar gibi eylemlerim olmadı.. Çok şükür, ve artık anlıyorum ki bu da çok kıymetliymiş elbette kıymetini bilene.. Çünkü hem sözlerimle hem eylemlerimle bunları en zayıf anımda bile seçen oldum ben. Aylar sonra bir şeyi net anladım, ben bunun kıymetini bilen ve bunun değerini anlayan bir kalbe aşık olduğumu sanıyorken meğer asıl önemli olan kendimi bu konuda takdir etmemmiş. Onay arayan, dışarıdan gelen ilgiye aç olan biri olmadım çok şükür. Yine de insan sevdiği kişi tarafından bunların değerli olduğunu duymak, görmek istiyor. İşte artık o beklentimi de aç bırakarak öldürdüm. Asıl önemli olan şu ben kendimden eminim ve bunlardan gurur duyuyorum, değerini bilen bunu armağan olarak görür, bilmeyen kendi suçluluğundan kaçmak için bunları değersizleştirmeye çalışır..
Mesela geçmiş ilişkisinde aldatılan, yüzeysel ilişki yaşan biri için benim gibi insanların sevgisi ve sadakati onlara verildiğinde anladım ki onların seçimi sevgiyi ya yüceltiyor ya da geçmiş korkuları yüzünden çürütüyor. Arkadaşlıkları rekabet, kendilerini kıyaslama ve yalanla doluysa dürüstlüğün ve anlayışlı oluşun onların ya yine korkmasına sorgulamasına sebep oluyor ya da yine söylüyorum ki karşılarına çıkana kalplerini açtıkları için yüceliyor gerçek olan.. Diyorum ya dinamikleri iki kişinin belirlediği şeydir ilişki.. Yaralarınla, sana yaşatılanlarla, korku ve kaygılarınla geçmişinde sana yaşatılanların hesabını bugünündeki insana kesen güzel ve gerçek olanı kaybediyor. Yaralarına, yaşatılanlara rağmen bir durup nefes alıp hesabı bugününe kesmemeye en azıdan gayret eden biriyseniz işte yavaş yavaş dinamikler değişiyor..
Bu konulara ne örnekler biter bende, ne de bana yaşatılanların sonu gelir.. Oysa 20 günlük bir perhiz sonunda şunu gururla söylüyorum; artık varsayarak değil oldukları ve kendilerini gösterdikleri kişileri o da öyle biri diyerek kabulleniyorum. Yaraladıkları yerlerimi kendim iyileştirmeye gayret etsem de, bu kadarına gerek var mıydı demelerim olsa da günün sonunda kendime iyi ki diyorum, iyi ki onlara rağmen onlar gibi olmadım. Bak artık hayatta benimle bir akmaya başladı. Yaralarım yavaş yavaş olsa da iyileşiyor, dilleriyle kırıp pişman olmayanlar kadar sevgisini sunmaktan çekinmeyenler de var ve ben artık hayatımda en çokta buna özen göstereceğim..
İnsan bekliyor elbette gerçek bir pişmanlık görmeyi, eyleme dökülmüş bir özrü, yani ne bileyim yahu insanız işte en bilge halimizle bile sevdiğimiz kişilere karşı ne yaparlarsa yapsınlar o kadar katı kalpli ve yaralayıcı bir dile sahip olduklarına inanmamayı seçmek istiyoruz. İşte biz severken bunu istiyoruz da onlar inatla kendilerinin nasıl biri olduklarını gösterirken görmezden gelmek inanın ki onlara da haksızlık.. Şu affetme işleri, kabullenme işlerine ben günümüz kadar pembe gözlüklerle bakmıyorum.. Beni durduk yere kırmış, sevgime ihanet etmiş, ben çözmek için çırpınırken bunu görmezden gelmiş insanları affetmiyorum. Sadece artık onları hayatımda da taşımıyorum hepsi bu..
Benim sevgim, sadakatim, aşkım, neşem, ruhum ve anlaşılmaya değer özüm kışın ortasında baharı simgeleyen bir nergismiş anladım.. Ve nergis benim çocukluğumun geçtiği sokaklarda her hafta kokusunu aldığım ve beni mutlu eden bir çiçekti, hatırladım.. Ben karanfil severim demelerimin keskinliğini bıraktım artık, çünkü ben artık nergisi sevdiğimi de hatırlamaya başladım..
Kendimle küçük ve tatlı eğlenceler inşa etmeye başladığım, kalbimi kıran cümleler duyup gözyaşıyla uyumama sebep olunan gecelerde bağırıp çağırmak yerine gözyaşlarımı usulca hayata emanet ederek sabahına ‘bugün güzel bir gün olacağına inanıyorum’ diyerek güne başladığım, belirsizlikte bırakanlara dair cevap aramalar yerine net bir tavırla yanındayım diyenlerle yürümeye devam ettiğim, ve en önemlisi kendimle ilgili küçük tatlı rutinlerle kendimle oyunlar oynadığım bir 20 gün geçirdim.. Benim samimiyetle yaklaştığım iletişimde neredeyse kendimden şüphe etmeme neden olacaklara izin verirken çok şükür ki hayat araya girdi, belki o gün kırdı beni ama yine de günün sonunda niyetinde şüphe etme dediği bir 20 gün geçti..
Bugün gökyüzünün verdiği yetkiye dayanarak kendime bir adım daha atıyorum. Köksüz medeniyetimin kök saldığı bir yıl olmasına niyet ederek, toprağıma bir tohum daha ekiyorum.. Ve inanıyorum ki kışın baharı temsil eden nergislerle kalmayacak, baharla birlikte toprağımda karanfiller, papatyalar da yeşerecek..
Ben bugün gerçek olana, şeffaf ve net olana, kalbimin kıymetini bilene, sevgime değer verene merhaba demeye cesaret ediyorum.. Peki ya siz bugün hayatınızda, derin bir bağ kurmak ve baharda tomurcuklanmasına niyet edecek bir tohum ekmek adına küçük bir adım da olsa merhaba demeye cesaret edecek misiniz?
Çok şükür başarıyorum.. Tam 10 ocak akşamı samimi bir özlemle adım atıp, ardından 12 ocak saat 12’ye kadar mümkün olduğunca gözlemleme yapmayı başarabildim.. Tüm suçlama, kırma gayretine karşı kalbimden niyet ettiğim şekilde durabilmeyi başardım.. Hem eylemlerimle hem sözlerimle kalbimden niyet ettiğim şeklide davranabilmeyi başardım.. İzninizle önce kendimle gurur duyacağım..
Tabi zihin susmuyor, kırgınlıklar yaralar kaşınmadan duramıyor. Arkadaşlar ben de insanım, insan. Etten kemiktenim. Yine de kendime verdiğim söz, kalbimde taşıdığım niyet dünün yaralarından, yarına çıkmayacak kaygılardan, sürekli suçlayarak haklı çıkma çabasından daha güçlü artık.. İnsan yaptığı güzellikler görülsün istiyor elbette. Gün boyu emek emek, heves ede ede gösterdiği çaba değer görsün istiyor.. Tabi zihin dürtüyor; yine aynısını yapıyor, bu film aynı diyor.. Oh valla zihin bu habire konuşuyor. Konuşmakla kalmıyor, üzerine bir de kendine göre yorumlayıp kişiye basıyor etiketi.. Utanmadan niyet okuyor, bir de o niyete inanıyor.
Fakat artık o eski yöntemler işe yaramıyor. Niyet kötü olmasa bile eylem zarar veriyorsa, kırıp döküyorsa niyetin iyi olması sonucu meşru kılar mı hiç.. Karşımda aynı tutumları, davranışları görüp karşılığında ben de kırıcı tavırla gitsem elime bir şey geçecek mi hayır. Kimseye aynı kalma borcum yok, kimseye aynı kalma sözüm de yok.. Ben kendini her gün yeniden tanımaya gayret edenim..
Bir şey bugün doğru geliyor diye yarın da doğru olmak zorunda değil. Hem kimin doğrusu en doğru, kim en yanlış ki. Kim öğretti yahu bize bu keskin kalıpları.. Kim karar verici doğrular, yanlışlar konusunda. Yahu koca kainat dönüyor, evren kendini sürekli yeniliyor. Her gün yeni bir gün ve ben inatla aynı kalmayı seçen olmayacağım. Kalbimde kocaman bir sevgi varken, ruhumda sonsuz bir neşe kaynağı varken, özümde aşk varken ve en önemlisi bunları her gün seçme şansım varken üstelik..
Ben niyetimden emin miyim, evet. Bu yeter mi, hayır. Ben kalbimin niyetine uygun mu davranıyorum, çok şükür artık evet. Bu yeterli mi, hayır. Çünkü bir kere yapıp yapılanın değer görmesini bekleyip, kıymet verilmediğini görünce yine hop aynı hırçınlıklara dönersem kimi cezalandırmış olurum, kimi haklı çıkarmış olurum, kime haksızlık yapmış olurum? Kendime, günün sonunda kendime haksızlık yapmış olurum en çokta..
Peki ya dikkatin nerede, kendinden verdiklerinde mi, verme niyetinde mi, yoksa almayı hesap ederek mi veriyorsun? Öyle okumakla, araştırmakla, birkaç meditasyonla olacak iş değilmiş bu.. Yıllar içinde tecrübe ettiklerin, aileden görerek büyüdüğün kalıpların, kendine ait sandığın inançların, hayata karşı takındığın tavır ve tutumların her birini tek tek gözlemleyerek ayıklamak gerekirmiş.. Bunu mağarada yapmak kolay tabi. Asıl mesele kırgın olduğun ilişkiler içerisindeyken, yorgun olduğun ve mana kaybı yaşadığın zamanları yaşarken, inancını zedeleyen hayatın akışındayken yapmakmış..
Yani asırlardır en önemli mesele şu; olmak ya da olmamak! Kim olmayı seçiyorsun, o an kimi sunuyorsun hayata. Kırana, suçlayana, kendi zihniyle sana bakarak sana etiketler yapıştırana karşı sen kim olmayı seçiyorsun? Sen de mi kırıp dökmeyi seçeceksin, sen de mi geçmişin yaralarını bugününde sürekli kanatarak iyileştirebileceğini sanacaksın, seni suçlayanı daha da suçlayarak mı rahatlatacaksın vicdanını? Senden bundan daha güçlüsün güzel kızım. Kalbinin dikkati sevgindeyken, aklının dikkati geçmişin filminde mi olacak sürekli? O filmi seyrederek mi yaşamayı seçeceksin yeni günü, günleri?
Kurban, zorba, kahraman oyunundan çıkmak zamanı geldi.. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum güzel kızım. Ama senin oynamayı sevdiğin oyunla seni içine çektikleri oyun aynı değil. Bu yüzden kaygılanıyorsun, bu yüzden korkuyorsun duygularını açık etmekten, bu yüzden hırçınlaşıyorsun kendini böyle koruyacağını sanıyorsun.. Çünkü seni içinde tuttukları oyunla, senin oynamaya heveslendiğin oyun çok farklı.. Bu farkın tutarsızlığı, yaşamayı istediklerinle yaşadığın arasındaki belirsizlikler senin ruhunu huzursuz ediyor.. Bak bunu görmen çok değerli, ama yetmez.. O oyundan çıkmalısın.. O güzel parklarda, o neşeli olduğun lunaparkta oynamak varken çamurda debelenip durmak yok..
İnsan verdiği emeğin, gösterdiği çabanın, ortaya koyduğu güzelliklerin, içinde büyüttüğü heveslerin kıymeti bilinsin istiyor. Değeri görülsün istiyor elbette.. Sanki sen hiçbir şey yaşamamışsın gibi davranılmasın istiyorsun.. Artık bu da bitti güzel kızım.. Sen deniyorsun, çabalıyorsun, anlamaya gayret ediyorsun. Hayatı suçlayarak, sürekli öfkeni kusarak, yaralarla kırgınlıklarla hırçın davranarak görülmesini istediğin, duyulmasını istediğin, anlaşılmasını beklediğin şeyler var. İşte artık onlar da yok, onları da bırakmak zamanı.. Görülmeye değer bir güzelliği görmeye niyet edince gözler tam da dikkatini oraya veriyor. Sevgiyi hissetmeye niyet edince kalp dikkatini oraya veriyor. Neşeyle bakmaya niyet edince özün dikkatini oraya veriyor..
Bırak ve anla; görmek isteyene göz, duymak isteyene kulak, sevmek isteyene kalp eşlik edecektir.. Gerçek niyetin sevgiyi, neşeyi yaşamak yaşatmaksa sen buradan bakmaya bir sebep bul her gün. Bakmak istemeyene bahaneler zaten çok, senin içinde geçerli bu, bir sürü bahane bulabilir bir sürü sebep sunabilirsin. Asıl erden zaten yapabilme şansın varken yapmamayı seçmek değil midir güzel kızım.. Her an olmasa bile, gün içinde en azından bir an bunu yakala, yakalayabildim de.. Sular her gün durgun olmayacak, kimi zaman fırtınalar eskisinden de sert olacak. Hayatın çekirdeklerini ayıklayamazsın.. O yüzden dikkatini neye verdiğine dikkat et..
Sana teşekkür ederim, seni seviyorum ve seninle gurur duyuyorum.. Bir diyete başladın, bir niyetle özledim dedin.. Ve zihninin söylediklerine, kalbinin kırgınlıklarına, kursağında kalan heveslerine rağmen niyetine sahip çıktığın için.. Geçmişi düşünerek bugünü yaşayamayacağını, insanları suçlayarak travmaların iyileşemeyeceğini, hayata kırgın kalarak yaraların kabuk bağlamayacağını öğrendin.. Şimdi konuşarak, anlayarak, anlaşarak, gözlemleyerek ve hayatın getireceği her mucizeyi gülümseme ve neşeyle kabul ederek bugünü yeniden yaşama günü..
Kim bilir bugün belki bir mucize daha olur, ve hayat bugün bir kere daha dikkatini sevgiye vermen için bir sebep sunar.. Sebep sunmak yerine kim bilir belki de o sebebin kendisi olmana izin verir..
Dün zor bir gündü benim için.. Yazmadım, kimseyle konuşmadım, anlatmadım da. Geceye kadar kendimle kaldım, düşündüm.. Zaten ne zaman gerçekten zor bir gün geçirsem genelde yalnız geçiririm.. Yakın bir zamana kadar içten içe bu beni kırsa da üzerinde çok durmazdım.. Halledilebilirse hallolur, değilse bir yol bulunur, en kötü ihtimalle dağınık kalırdı.. Peki niye, niye zaten zor bir gün geçirirken bunu dile getirmek yaşanılandan daha zor gelirdi ki? Çünkü hep böyle olmuştu, hep kendim halletmiştim, ”sen güçlüsün” cümlesinin ağırlığını taşımakla sorumlu hissederdim..
Peki ya kırgınlık? Kırıldığım için beklediğim özürler, telafiler, en azından bir pişmanlık esintisi? Gelmezdi. Gelen de tam zamanında gelmezdi.. Ya daha derinden kırıldığımda, ya vazgeçtiğimde ya da anlamı kalmadığında gelirdi kimi zaman..
Sevgi diliyle, anlatma anlaşılma dili bir midir mesela insanın? Birini sevme şeklimizle, kendimizi ifade ediş şeklimiz mesela? Benim sevgi dilimin en temelinde; güven, şeffaflık, sadakat, empati, anlar yaratmak, anılar biriktirmek, küçük oyunlarla rutinler oluşturmak.. Peki ya kendimi ifade ediş dilim? Mesela bir şey aklıma takıldığında onu hemen çözmem gerek, yoksa zihnimde inanılmaz bir rahatsızlık yaratır. Bir şey beni kırdığında isterim ki görülsün, telafi edilsin ve mümkünse artık kırılmasın aynı yerden. Anlaşılmazsa, görülmez duyulmazsa o kırgınlığım hırçınlığa dönüşür anlatışım. Neden? Çünkü anladım ki; birincisi kırılganlığımı göstermek zayıflıktı inancımdan dolayı karşımdakine bu zayıflığımı gösterdiğim için anında gardımı alma ihtiyacı duyuyorum. Ve anladım ki birine kırılacak derecede değer verdiğimde bu değere kıymet vermeli..
İçimde birikmiş; telafisi edilmemiş kırgınlıklar, kursağımı doldurmuş heves kırıklıkları, görülmemiş hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş planlar, yarım kalmış sevgiler.. Kimi zaman içinden geçmişim, kimi zaman üstünden atlamışım, kimi zaman içinde öyle kalmışım ki kendiliğinden durulmuş olaylar.. Her yaşım, yaş aldıkça her yaşadıklarım bir şeyler getirmiş ancak birçok şey götürmüş benden.. Benden geriye kalanlar bu, bu kadar aslında son dönemlerde.. Tek başıma geçmişin hayaletleri, geleceğin kaygan zeminleri arasında bugünümden nefes almaya çalışmak çırpınışlarım başlamış..
Küçük jestler, tatlı sözler, bir fincan kahveye tav olan gönlümü paramparça eden ne? Edebilmeye kıyan kim? Büyürken öğrendiklerimiz, yaşarken edindiklerimiz bugünümüzü bu denli etkilerle kurban etmek gerekir mi güzellikleri, aşkı, sevgiyi, neşeyi?
Ben bugün başlıyorum.. Ben bugün kendime kocaman bir meydan okuyorum. Ben bu diyete pazartesiyi beklemeden adım atıyorum.. Çünkü yıllar evvel kendime verdiğim bir sözün fısıltısı ilişti dün kulağıma.. Zor günlerimi tek başıma yaşamayı, anlaşılmak için uzun uzun cümlelerle kendimi yormayı, kırılmış olmama rağmen karşımdakinin pişman olmasını bile görmeden hadi hemen çözelim diyerek kırgınlığıma haksızlık yapmayı, en ufacık şeyde yumuşayan yüzüme bakıp hiçbir şey yokmuş yapmamış gibi davranılmasını artık kabul etmiyorum.. Ben hem kırılganım hem güçlü.. Ben hem uzun uzun yazarım hem de susarım kimi zaman.. Evet çok severim, öyle ki sadakatin ve sevginin sözlük anlamını hayatınızda yeniden yazdıracak kadar hem de.. İşte anladım k ben ne siyahım, ne beyaz.. Ne zayıfım, ne korkak.. Ne eksiğim ne fazla.. Ne yetersizim, ne de geç kaldım.. Hayır efendim, hayır!
Ben aileden miras, yaşadıklarımdan referanslarla konuşarak, seçimler yaparak, korkuları ve kaygıları öne koyarak yaşamayacağım artık.. Çünkü çocukken, büyüyorken seçemiyor olmam artık seçemeyeceğim anlamına gelmiyor.. Ben o fotoğrafların bantla değil çiviyle duvarlara takılmasını, ben özel günlerin hevesle kutlanılmasını, ben sosyal medyada paylaşımların düşünmeden sevinçle yapılmasını, yeniden bir sevme sevilme dili oluşturulmasını, suçlayarak değil anlayarak konuşulmasını, ve bunları yapan değil sadece bunları da yaşatılan olmayı seçiyorum..
Her diyetin reçetesinde peynir, zeytin, avokado, muz yazmıyor.. Bugünün reçetesinde; yapmak var, yapabilmeye gönüllü olmak var.. Bugünün reçetesinde biraz durmak, biraz gözlemlemek, biraz anlamak var.. Bununla da kalmayacak kadar devam eden bir reçete var.. Çırpınışların, bize öğretilen yanlış sevmelerin, anlaşılmak için boğaz patlatmalarının, görülmek için göze batan öfkelerin bugün paydos günü..
Sevmeye, geçinmeye gönlü olan ben buradayım diyebiliyor çünkü.. Anlamak, anlaşmak isteyen konuşmayı seçiyor çünkü.. Telafi etmek isteyen zamana falan bırakmıyor öyle.. Çözmek isteyen geri adım atıp beklemiyor, hadi diyor hadi. Yani sen yorulsan da, sussan da, bazen kaçmak istesen de diyor ki yok öyle tek başına halletmek artık ben varım.. Birlikte hallederiz.. Çünkü benim tüm çırpınışlarımın, anlaşılmak için avaz avaz bağırışlarımın, görü duy fark et dediğim kırgınlıklarımın bir değeri varmış.. Çokça bir kıymeti varmış.. Sevgimin, emeğimin, çırpınarak feda edişlerimin..
Gönlü olmayanın hep bir bahanesi var, hep bir meşguliyeti var.. Madem gerçeği istedin güzel kızım, madem en kıymet verdiğin şey hakikat.. O zaman hakikatini sana sunanı da olduğu gibi göreceksin. Gördüğünü kabul edeceksin. Ve dün olduğu gibi, en kötü günlerinde bile en şık olacaksın..
Yazıldığı kadar kolay değildir yaşamak.. Yaşarken düşersin, şaşarsın, bazen pes eder bazen devam edersin, kimi zaman anlamazsın, kimi zaman anladım dersin, kimi zaman anladıklarının tam bir yanılsama olduğunu fark edersin.. Hayatın cilvesi bu, ironisi bu, mizah anlayışı bu.. Kimi zaman güldürmese de esprisi bu hayatın.. Diyete başlamak bir adım, devam edebilmekse irade meselesi.. Sanırım bu kendinle oynadığın en zor satranç olacak.. Şimdiden başarılar diliyorum..
En zor anında, vazgeçmeye en yakın olduğun anda, hatta oyunu kaybettiğine neredeyse ikna olmaya yaklaştığın o anda bir şeyi hatırla istiyorum; kraliçenin son bir hamlesi daha olabileceğini..
Aslında bugün pek yazmayacaktım. Çünkü yeni yıla kırgınlıkları yazmaktan çok o kırgınlıkları iyileştirmeyi, kadim krallığımın toprağını havalandırmayı düşleyerek girmiştim.. Eski bir hikaye yine kalbimi kırmayı seçtiği için, vedalaşmam gereken bir hayalet yine hayal kırıklığı yarattığı için bunu biraz sindirmeyi istedim. Kendime, kalbime zaman verip öyle konuşacaktım sizinle. O sindirme anlarımı yazacaktım. Çünkü geçen yıllar içinde her an, kalbimi açtığım her hikaye izler, yaralar, kırgınlıklar bıraktı.. Bu sene hayatın getirdiği her ana, hikayeme dahil olan her insana, yaşadığım her güne bir gülümsemeyle eşlik edeceğime söz verdim kendime..
Tabi hayat her an gülümsemek istesek de o konularda bizim kontrolümüzde değil. Bazen bir umut yeşerdi sanıyoruz o hayal kırıklığına dönüşebiliyor, bazen bir hevesle giyinip süslendiğimiz gün yine birisi o günü kursağınızda bırakmayı seçebiliyor, ve bazen de biz sabaha heyecanla telefona sarıldığımız konuşmanın sonunda aynı yerden vurulabiliyoruz.. İşte 2026 yılı başlayalı daha 8 gün olmuşken, hatta yeni yıl bir hediyeyle, benim küçük mucizem diye içimden şükrettiğim bir telefonla gelmişken bugün 8’inci güne gözyaşıyla başladım.. Yeni felsefem şuydu; ”gün kötü başlayabilir yine de öyle bitmek zorunda değil, iyi başlayabilir ve daha da iyi bitebilir..”
Bugün biraz dağınık anlatayım siz toparlayın olur mu, çünkü bugün biraz dağınık başladım güne.. İhtiyacım var demeyi yeni yeni öğreniyorum, ve diyorum ki bugün ihtiyacım var anlaşılmaya.. Dilerim hayat yeni öğrenmeye başladığım yerden kırıp beni daha da duvar örmeye itmez.. İterse de canı sağ olsun, artık olmayanlarla savaşmaya gücüm yok..
Bugün sevdiğim bir arkadaşım dedesini kaybetmiş. Dimdik dedi, dimdik gitti ve tam 7 kere kalbi durdu, 11 numaralı odada dedi.. Şimdi tabi 7, 11 ne alaka gibi dursa da sayılar, kelimeler ve daha bir çok şeyle hayatın benimle bizimle konuştuğuna inanan bir ben olduğunu hatırlayın.. Aslında arkadaşımın yasına bir şarkı yazarak yanındayım demek isterdim, çünkü o benim yasıma bir şarkı yazacak kadar bestekar. Bense hikaye anlatıcısıyım işte.. Kafiyelere dökmek onun işi, hikayesini anlatmaksa benim.. Onun acısı benim bir buçuk ay önceki kayıplarımın yarasına dokundu..
Sevdiğim birine demiştim ki 3 ay boyunca niye bekledin, o da bana 3 ay uzun bir süre değil ki demişti. O zaman için uzun demiştim, 3 ay uzun. Anlayamamıştım onun sevmek ve sevilmek için bu kadar bekleyişini. Şimdi anlıyorum, çünkü ben sevmek, sevilmek, bunu göstermek için 3 ay değil 3 saniye beklemem bekleyemem.. Çünkü hayat bana beklemek için çokta uzun olmadığını arkadaşlarımı, aile büyüklerimi ve köpeklerimi ardın sıra alarak göstermişti. Aynı yerden bakmıyorduk zamana ve hayata.. Benim atmosferimde zaman kolay kolay insanın lehine işleyen bir şey değildi.. Bugün bunu bir kere daha anladım.. Başka şeyleri de anladım bunun yanında..
Sadece düğün gününde değil, sadece günün kolay geçtiği anlarda değil, ortada bir sorun yokken değil ya da sıradan anlarda da değil.. Zor zamanlarda, kötü anlarda, en içinden çıkılmaz günlerde yan yana olmak olabilmektir en derin bağların oluştuğu anlar.. Ben iyi bir insan mıyım bilmiyorum, bildiğim şeyse kimseyi yarı yolda bırakmadığım. Zor zamanında tam da orada olduğum, kendim paramparçayken sevdiğim kişinin savaşından kaçmadığım, fırtınadan korkmadığım.. Bunu bugün bir kere daha anladım aslında.. Sevdiklerimin için kim olduğum, ne ifade ettiğim ve en önemlisi benim kim olmayı seçtiğim..
Bazen kalp acımdan yanımdakileri göremeyecek kadar kör olabiliyorum. Bazen bir hayaletin varlığını hissederken, canlı kanlı hayatımda olanları göremeyebiliyorum. Benimde kusurlarımdan biri budur belki.. Her şeyi herkesi hayatımın bir parçası yapmaya çabalamam. Halbuki çırpınmama gerek kalmadan oluşan derin bağlara sahibim. Bugün kendi acısını benimle paylaşmak için arayan dostum. Bundan bir buçuk ay önce de nasılsın diye aradığında benim de aynı acıyı yaşadığımı öğrenmişti. Sadece benimle konuşmak istediği için aradığı gün yaşadığım en zor günlerden biriydi. Ve o, o gün mesafelere rağmen yanımda olmayı seçendi..
Hayat sevdiklerini ertelemeye gelmez lafı yüzyıllardır söylenir. Ve bu gerçeği sadece gerçekten orada olanlar bilir.. Hayatımızda önemli olan, en önceliklidir. Ve ben bugün bir şeyi kabullenme sözü verdim kendime.. Hepimizin elbette öncelikleri farklı; kiminin aile, kimin iş, kiminin sevgilisi, kimin eğitimi, kiminin sadece kendisi.. Ve kimse haksız değil, yanlış değil. Benim için öncelikli olan hep sevdiğim insanlar oldu, hayatımın her anında.. Uzun bir zaman herkesin öyle olmalı gibi bir inancım da oldu. Tabi bu keskinlik haksız olduğum bir konuymuş, hayatın vura vura öğrettiği bir gerçekti bu.. İşte benim bir huyum da bu; her ne kadar burnumun dikine giden biri olsam da, ”hata yaptık İsmet” diyerek bir adım geri atıp hatasını daha büyük bir zaferle düzeltebilen bir Ata’nın izinde olmaya gayret eden bir küçük kız çocuğuyum..
Hepimizin öncelikleri farklı olabilir, hatta gün gün ya da zaman zaman değişebilir de bu öncelikler.. Ama bazı şeyler net, ve önemli.. Anlamaya çalışmak, zor anlarda orada olmak, sevgimi zamana bırakmamak, hata yapsam da telafi etmek, kırsam da kırgın uyumasına izin vermemek, aynı yerden incitmemeye gayret etmek ve bunun gibi bir sürü şey..
Bugün güne kendimle kalmak üzere, hayatımda merkezimde olması için çırpındığım hayaleti artık serbest bırakmak zamanı diyerek, hayatımda olmamayı seçenlerle vedalaşmak için kendi mabedime gitmek için uyandığım bir sabahtı.. Uyandım, limonlu suyumu içtim, duşumu aldım ve kremlendim, yılbaşı hediyemi giyindim, yağmurun dinmesini bekledim biraz.. O ara bir sıcak kahve alıp yağmuru izlerken müzik dinledim, düşündüm.. Tam yağmur yerini belli belirsiz güneşe bıraktığı an arkadaşım aradı ve onun için zor bir gün olduğunu söyledi.. Onunla da aramızda kilometreler vardı, ama o acısını benimle paylaşmayı seçti.. Beni seçti, yanında olmam için. Hem de ben kendi dünyamda bambaşka bir karanlığın tam ortasındayken..
Telefonun kapanmasıyla yağmurun dinmesi bir oldu.. Bir ayağım eşikteydi, Çıkabilirdim, kendi dünyamı ve kendi kırgınlığımı yaşamayı seçebilirdim. Olmadı, çünkü birini sevmek birine değer vermek birine kıymet vermek lafla sözle olacak iş değildi.. Anladım! Çıksam, arkadaşım değersiz hissetmezdi elbette. Onların gönlüne ektiğim sevgi tohumunun kök salmasına izin verdikleri için orada olmayı seçmişlerdi. Benim sevgimi değerimi sadakatimi bu yüzden sorgulamaz, hatta onlara sırt dönmeyeceğimi bilirlerdi. Bu bilme haline karşı ben de onların hiç gitmeyeceğinden, sevgilerinden emindim. Çünkü derin bağ ile kurulmuş sevgide şüphe yoktur.. Bu şüphe durumu sadece sadakatle ilgili değil.
Gitmeyeceklerini bilmek, en karanlık günlerinde orada olacaklarını bilmek, yutkunamadığın nefes alamadığın anlarda nefes olacaklarını bilmek.. Geçen sene kırıldığım bir konu da buydu, ben düştüğümde orada olmayı seçen değil de ortadan kaybolmayı sessiz kalmayı seçen birini, en çokta o birini beklemiştim.. Çünkü ben dünyayla bağımı kalbimle kurandım. Hesapsız, kitapsız, sadakatle, güvenle, aşkla.. Ve hayat bana bu bağın kıymetini fısıldadı bugün o telefonla..
Uyanır uyanmaz bir hayaletin sevgisini, beklemek yerine zamanın iplerini eline almasını, sevgimize kıymetimize yürekten sahip çıkacağını göstermesini bekleyerek telefona baksam da bugün o telefona gelen arama bir hayaletten değildi. Ama derin bağ kurulmuş olan sevginin fısıltısıydı.. Gerçek şuydu; ben o derin bağı sevdiğim kişiyle kurduğuma olan inancımla bizzat ondan beklerken o hayalet kalmayı seçendi, fakat sevgi baki olduğunu gösterdi, hayatımda olduğunu gösterdi, ve bugün hayat bana sevgiyi bir hayaletten fazlasıyla paylaşmaya layık olduğumu hatırlattı..
Dün yürüyüşte kedileri beslerken bana eşlik eden küçük bir kız çocuğunun, gülümsemeyle bana teşekkür edişini de paylaşmak istediğimdi. Bugün kırgın uyandığımı paylaşmak istediğim de. Ama o sessizce hayalet kalmayı seçendi, bense gürül gürül paylaşmayı seven.. Şimdi bugün olan şey bir gerçeği daha hatırlattı.. Kızmadan, kırgınlıkların kaygısına kapılmadan, telafisiz yaralar açmış olsa da suçlamadan kendi yönümde yürümem gerektiğini.. Yeterince kavga ettik, yeterince sessizliği seçtik ve yeteri kadar hayatın zamanın bizim üzerimizde hüküm kurmasına izin verdik.. Benim dünyamda, benim yaşadığım hikayelerle önemli olan öncelik sevgi.. Ve bunun böyle kalması için her gün sevgiyi, sadakati seçmeye devam edeceğim..
Zor zamanlar, fırtınalar, çözümsüz problemler, çözümü zaman alacak sorunlar, karanlıkta nefessiz kalınacak durumlar, anlaşmazlık olacak elbet.. Bunun yanında da güneşli günler, denizde yüzülen tatiller, arabalarda dans edilerek söylenen şarkılar, sokakta edilen danslar, cesurca yaşanan aşklar, kök salıp derine işleyen sevgiler de olacak.. Ve ben her zamanki gibi sadece ışıkta değil, karanlıkta da orada olacağım. Ben sadece sakin anlarda değil, fırtına çıktığında da elini sımsıkı tutacağım.. Yeni yılda tek bir farkla; aynı şekilde yolu benimle yürümeyi seçenlerle, sevgimi görenlerle, hatalarımı bana bıçak olarak döndürenlerle değil hatalarıma rağmen beni sevmekten vazgeçmeyenlerle.. Çünkü ben vazgeçmedim, pes etmedim, kaçmadım..
Bugün hayat bana yılbaşı gecesindeki mucizeyi yeniden hatırlattı.. Az kalsın kalp kırıklığıyla sitem edeceğim anda hem de.. Az kalsın yine direksiyonu kalbimin sevgisi değil, zihnimin kaygıları ele geçirecekken.. Ben çok güzel sevildiğimi, gerçekten kıymet verildiğimi, hayatıma senin gibi biri bir daha girilmez cümlesini hak ettiğimi hatırladım. Biliyorum ara sıra bunları duysam da eylemlerde de hemen görmeyi beklediğim için bazen hırçınlaşıyorum.. Ve bu hırçınlık sevgimi gölgeleyip kaygılarımı ortaya çıkarabiliyor. Tabi o an belki de en çok sevdiğini söyleyen kişinin susmasını değil daha da sevmesini bekliyorumdur.. Ama hırçınlık işte, ne yapalım hepimizin bir yarası var, kimi zaman en sevdiği görsün istediği yaralar..
İşte bu yüzden bazen, bazendir.. Bazen yorulur insan, görmez neyin değerli olduğunu, sevse de duramaz bazen sırf sevdiği için duramaz hatta.. İşte bugün bir yas haberi bana hayatın her an sevdiklerimizle doya doya sarılmamız gerektiğini hatırlattı.. Bir zaman önce olsa hayat kısa, beni çok kırdınız gerek var mıydı yaralı bir çocuğun kalbini yaralamaya der. Küskün bir çocuk edasıyla sitem ederdim size.. Bugün öyle yapmayacağım. Çünkü hayat kısa. Hayat kırgınlıklarımızla, sevdiğimizi sesli söylemek yerine susmakla, değerli gördüklerimizi kadere teslim etmekle, habire haklı çıkmak için çırpınmakla geçemeyecek kadar da güzel..
Teşekkür ederim sevgili dostum yasını benimle paylaştığın için.. Bazen, sadece bazendir.. O bazenler içinde kim olduğumuzu geçmiş korkularımıza, yaralarımıza, kaygılarımıza dayanarak seçiyoruz işte.. O yüzden bugüne bir şans verelim diye yazdım.. Bugüne bir mucize fısıldayalım diye yazdım.. O yüzden ben bugün kalbimin sevgisini bana hatırlatan hayata bir iz bırakmak için uzun uzun yazdım..
Teşekkür ederim.. Bugün ayın 8’i, her şeye de anlam yükleme demeyin.. Bugüne bir küçük şans verin.. Kim bilir belki hayat hiç beklemeden gelen hediyeyi, yeni yılın gecesinde gerçekleşen mucizeyi bugün de vermek için bir sebep yaratır.. Kim bilir, belki de bugün bir mucize daha olur..
Dün bir yazı gördüm ve elbette uygulanabilir olduğu için hemen denedim.. ”Aşık olduğunuzda sadaka verin; yolunuzu açar, imtihanınızı kolaylaştırır.” Benim hakikatin gerçeği aşktır inancım, kalbimin kırgınlığına rağmen aşkı sönmemiş çocuk kalbim.. Bugün biraz da bizi konuşalım. Yani zaten bizim hikayemizi konuşuyoruz da bu sefer biraz kendimizi ele alacağız..
Güne bir tartışmayla başlamanın verdiği, sonucunda da yine kalp kırıcı biten bir konuşma sonrası kaygıların yükselmeye, stresin artmaya başladı. Niye? Bunu ciddi ciddi konuşalım mı artık, bu madenle yüzleşelim mi artık, zamanı gelmedi mi kalp kırıklığının görünür yüzü olan öfkeni konuşmanın? Çünkü seni anlamak istiyorum. Bir insan sabah 8 gibi uyanıp, heyecanla telefona bakıp bu heyecanını göstermek yerine neden hayal kırıklığını göstermeyi seçiyorsun sabahın 8’inde, hadi gel kahvemizi alalım ve şu dehlizin içine dalalım..
Yaşadığın hayal kırıklıkları, kursağında kalan hevesler, kalbinin sürekli kırgın oluşunu anlıyorum. Zaten sorun burası değil, sorun bu kısmın görülmediğini düşünmen.. Ben seni bu konuda anlıyorum. Ama bun olduğu gibi gösterip anlatmak varken neden kızarak anlatmayı seçiyorsun? Çünkü sanıyorsun ki uzun uzun bunları anlatırsan, karşındaki seni anlar. Sanıyorsun ki sürekli söylersen bir daha kırılmazsın.. Defalarca bunu denemedin mi, defalarca kırıldığın yeri göstermedin mi? Anlattın, yazdın, bak dedin bak tam kalbimin ortası paramparça dedin. Gör dedin, duy dedin, anla dedin. Bil ki bir daha beni aynı yerlerden yaralama dedin.. Tamam de bunları tam olarak böyle söylemek yerine sanki biraz farklı cümlelerle gittin.
Görülmesini istediğin şeyle, bunu gösterdiğin şey aynı olmazsa karşındaki senin kırgınlığını değil öfkeni görür.. Bunu en iyi sen bilirsin. Bunu en iyi sen anlarsın. Peki nasıl oluyor da bu kadar farkındayken, bunları sürekli söylerken asıl sen kendini aynı yerden kırıyorsun? Hadi cevabı biliyorsun, yüzleşmek zor biliyorum, ama korkma ben yanındayım.. Bir nefes al, öfkeni anladığımı bil. Sadece bana öfkenin altında yatan gerçek sebebi söyle.. Korkuyorsun, korkuyorum.. Daha da kırılmaktan, aynı yerden vurulmaktan, yine yaralarınla tek başına kalmaktan.. Tamam hadi bir nefes al, kahveden bir yudum daha al, devam edelim, çok güzel başladık..
Peki sen daha dün demedin mi; seni aldatan ben değilim, güvenini kıran ben değilim, sevgine sevgini göstermene karşı kayıtsız kalıp emeklerini boşa çıkaran ben değilim, geçmişinin yaralarıyla bugününü hırpalama artık, beni hırpalama artık demedin mi! E be güzel kızım, e be benim biricik hırçın kızım sanki aynı şey senin içinde geçerli değil mi bir düşün bakalım.. Evet başkalarının açtığı yaranın hesabını sevdiğin insana sormuyorsun, sormuyorsun da onun da açtığı yaraları o hesaba katıp kırdığı hevesini hınçla dünyaya kusuyorsun. Kustukça rahatlarım sanıyorsun, hırçınlaştıkça kırılmam sanıyorsun.. Biricik kızım, seni kırdıkları için keskinleştiğini, keskinleştiğin için bıçak gibi kestiğini görmüyor musun?
Bak haklısın, kıran görsün istiyorsun, görsün ki artık incitmesin, güzelce sevsin istiyorsun. Ama gel bir bakalım haklı olmak ne demek, kırıldığın yerin görülmesi ne demek.. Haklı olmak demek; her şeyin en doğrusunu ben bilirim demek, en çok ben kırıldım demek, bunu benim yöntemlerimle çöz ki senin sevginden emin olayım demek, sen beni doğru şekilde sevemiyorsun demek.. Peki bu mu, sence bu gerçek olabilir mi, tek bir doğru olabilir mi, hakikatin gerçeği aşksa o hakikat bu kadar kırgınlık ve karanlıkla en doğrusunu ben bilirimlerle güvenli ve huzurlu olabilir mi?
Hadi gel bugüne bir söz daha ver.. Bugüne tepki veren değil, etki yaratan olanı seç.. Evet sabah bunu başaramadın. Evet yine yeniden sen merkezinden kayarak kırgınlığını anlatmaya çalıştın, karşı tarafsa duymak yerine yine kendini kapatmayı seçti.. Kızma, artık buna kırılma. Artık yine yeniden aynı şeyi seçti diyerek suçlama.. Sen kırgınlıklarını, kırıldığın için keskinleştiğini aslında kaybetmekten korktuğunu anlatmaya çabaladın. Ama bunu karşındakini kırdığını fark etmeden yaptın, yaparken tek istediğin onun seni görmeseydi. Bugün günün bu saatinde tam da şuan bunu bırakmayı seçen ol.. Çünkü onun da kırıldığını, kırıldığı için onun da kendince bildiği yolun ve çözüm dilinin bu olduğunu kabul etmek zorundasın..
Eğer şimdi kırgınım ve bu kırgınlıkta çok haklıyım demeyi seçersen, işte asıl o zaman kaybedersin. Çünkü bu durumun haklısı yok. Kırıldın ve hırçınca davranarak sana yapılmasını istemediğin şeyi yaptın. Beni hırpalayarak sevme derken sevgini hırçınlığınla gösterdin.. Kırgınlıkların, hırçınlıkların, görülmeye değer.. Ama onları en önce sen görmelisin, sen anlamalısın, sen öpüp koklamalısın.. Hadi kalk bakalım, şu duyduğun cümlenin hakkını verecek bir dua, yaşadığın aşkın hakkını verecek bir mucize, kırgınlığın ve kırıldığın için bugününden bir özür dile..
Son yudumunu al kahvenden, kediler için mama dökerken gülümseyerek ve aşkla izle mamayı yemelerini.. Aşkla diyorum, çünkü hikayesi olan bir rutin haline dönüşmüştü bu mama olayı.. Kalbimin kırgınlığının, kursağımda yer kalmamış heveslerimin, üst üste yaşadığım hayal kırıklıklarının ve geçen yıl yaşadığım kayıpların karanlığındayken annemin hasta olup sitedeki kedilerine mama indirememesi üstüne benden rica ettiği gün başladı bu rutin..
Yürüyüş gibi en kadim, en eski geleneğime cuk diye oturan bir küçük rutin.. Şimdi o mamaları verirken fısılda hayata; seni seviyorum çünkü sen sevilmeye değersin, lütfen beni affet seni kıran üzen kim varsa bu kadar incinmeyi hak etmedin, özür dilerim senin kırgınlıklarını ve geçmişinin karanlıklarını sana aynaladıysam, ve teşekkür ederim sana yaşatılan ihanetlere hayal kırıklıklarına rağmen sevmeye sevilmeye kalbini cesaret edebildin için..
Bugün başladığı gibi bitmek zorunda değil güzel kızım.. Bugün kırgınlıklarla bitmek zorunda değil, çünkü her an güzel olanı seçebilensin.. Yeter ki bugün kalbinin kırgınlıklarına ve kursağında kalan heveslere değil, kalbinin sahip olduğu aşka ve hevesini heyecanla yaşayabileceğin mucizelere izin veren ol.. Derin bir nefes la ve tekrarla; Seni seviyorum, lütfen beni affet, özür dilerim, teşekkür ederim..
En zor savaşmış insanın kendisine karşı yaşamaya çalışması. En zoruymuş kendi kaygı ve korkularına rağmen sevmeye, güvenmeye, inanmaya çalışması. Hele bir de karşında bunlara nefes olan değil tetikleyen biri, birileri olunca daha da zor oluyormuş üstesinden gelmek.. Hele de tetikleyici unsurlara teşekkür etmek gerektiğini, bunların birer ayna olduklarını, aslında bir durum karşısında o durumun madenimize çomak soktuğunu bilen biriyim.. Durmalı, bir nefes almalı, bu durum bana neyi gösteriyor demeli, madenime dokunduysa hadi buraya bakalım belli ki görülmek isteyen çok şey var demeli ve em önemlisi bundan kaçmadan korkmadan yavaş yavaş temizlemeli..
Temizlemeli ki yürümeyi istediğim yolda, sevdiklerimle, biriktirmeyi düşlediğim anılarıma daha çok yer açılmalı.. Kaygılardan, korkulardan, güven kırgınlıklarından beslenen anlara zaten sahibiz.. Neşeyle, güvenle, huzurla dolu anıları çoğaltmalı artık..
Biliyor musunuz ben çok yoruldum.. Sürekli tetikte olmaktan, hep savaşmaktan, uyuyamamaktan, kaygıların ortasında çırpınmaktan çok yoruldum.. Anladım ki hayat sana sunulana razı olacak kadar uzun değil. Bir şeyi istiyorsan, çok istiyorsan onun için sonuna kadar gitmelisin, ne gerekiyorsa yapmalısın.. Aslında hep yapma çırpınışı içinde olsam da çoğu zaman bu işi çaba değil çırpınışa çeviren bunu tek başına göğüslemek olmuş.. Nefese ihtiyacım olmuş, nefes almaya ihtiyacım varmış..
Dün bir konuşma bana bazı şeyleri tekrar tekrar düşündürdü.. Kimse kimseye şifa olmaz denilmesini düşündüm. Halbuki ben hep hayatımda olanların yarasından sevip sarmalamak için çabaladım.. İnsan kendinden bakar dünyaya derler. Bu gerçekliği eğik bükmeden bakmak gerek. Ama son dönemlerde yaşananlar beni yaraların tam merkezinde bir başıma bıraktı.. Geçen yılda yaşananlarsa iyice içime döndürdü beni..
Sonra yeni yılda bir mucize oldu. Bu yılın ilk günü, ilk dakikaları gökyüzüne fısıldadığım bir mucize, canlı kanlı ben buradayım dedi.. Böyle mucize diyerek olanı yüceltmem size çok çocukça, masalsı gelebilir. En küçük adıma bile kocaman anlamlar yüklüyorsun diyebilirsiniz. Ve evet, haklısınız.. Ben duygularımı, atılan adımları koca koca manalarla birleştirenim. Ben küçük bir adım gelindiğinde anında 10 adım atmaya kalkışanım.. İki gündür anladım ki en çokta bu canımı acıtıyormuş.. Öyle çok seviyorum ki o sevginin büyüklüğünü her şeye yansıtıyorum..
Mesela gün boyu nefessiz kalmama neden olan, yetmeyip üzerine daha da kanatacak şeyler söylenen bir durumun ardından bana atılan küçücük adım o olanları hemen affetmeme neden oluyor. Halbuki kırgınlık öyle hemen geçmiyor, yara hemencecik kabuk bağlamıyor. Yani ben üzeri kapansın istemiyorum. Atılan en ufacık adımı ciddiye alıyorum, tamam diyorum hatasını kırdığını anladı, telafi edecek özenli davranacak.. Ama yok işte, sabah bir uyanıyorum ses yok seda yok, karşı taraf için hemen bir iç rahatlama olmuş bile.. Kırıp dökmüş, küçük bir adımla açılan kocaman yarayı hemen sarmış hissine kapılmış, yetmemiş yine kırabilecek şeyler yapmayı seçmiş..
Ben bunlardan yoruldum.. İnandığım yerden defalarca kırılmaktan, tek başıma o kırgınlıkları iyileştirmeye çalışmaktan hayli yoruldum. Hele de ben iyileştirmek için emek verirken bir çırpıda hırpalayabilenlerden de yoruldum.. Anlattım olmadı, hemencecik yumuşamam mı sorun?
Hayır değil. Aksine karşımdakinin bunu kıymetini bilmesi, ve ona verdiğim değeri görmesi gerekirdi.. İşte sorun bu! Benim bir adıma on adım gitmem değil, yaramın onda biri olan telafi adımına hemen yumuşamam da değil.. Beklemem sorun! Bunun anlaşılacağını, değerinin bilineceğini beklemem, işte en büyük sorun bu bendeki..
Duygularımı korkularıma rağmen açtığımda kendi kendime korktuğum gibi olursa oradan yaralanırsam savaşı verirken içimde. Kendime dedim ki bana duygularını açan, duvarlarını indiren, güvenmeyi seçeni hiç incitmedim ki. Benimki de incinmez.. Olabildiğince derin yerden incindi.. Sonra hayat bir fırsat daha verdi, bana, bize.. İnanmayı seçtim yine. sözlerine inanmayı seçtim yine. Daha da kırılacağımı bilmeden.. Sonra bir adım daha geldi, ve bennnnnnnnn yine inanmayı seçtim..
Gece uykusuz kaldım, bir fazla konuşalım diye, peki sonucu ne oldu? Hadi gece bitti ya sonra! Sabahın köründe uyandım, kocaman bir heyecanla aradım. Aynı heyecan, aynı heves, hatta kırılsa da varım demeyi seçmiş olmamın kıymeti vardır sandım.. Ah benim sanmalarım.. Bir adım bazen sadece bir adımdır..
Ben korkularıma, kaygılarıma karşın yine de deniyorum. Hala inatla deniyorum. Çünkü bir kere daha ne benim ne de karşımdakinin korkuları, yaraları, kaygıları yüzünden sahip olunabilecek güzellikler yaşanmamışlığa dönüşmesin istiyorum.. Hayat yeterince araya girdi zaten, bizde hayatın eline koz vermeyelim istiyorum..
Ben bu yıla bir söz vererek girdim. Ben artık kaygılarımın, yaralarımın, geçmişte bana yaşatılanlar yüzünden örmek zorunda kaldığım duvarlarımın, aldığım zararlar yüzünden beni koruması için ektiğim dikenlerin beni yaşayama ihtimalim olan güzelliklerden alıkoymasına izin vermeyeceğim.. Ben bu sözü verince hayat devreye girip, bakalım sözünü tutacak mısın diyerek test etmeye kalksa da, ki bunu çoğu zaman yapar, bu testten geçeceğim..
Hırpalayarak sevmeyi öğrenmiş, sevince zarar görmemek için mesafe koyması gerekmiş birinin varlığına onun tüm bu yaralarını görerek elimi uzattım ben.. Evet kimse kimseyi iyileştiremez, ki böyle bir yükte alınmamalıymış bunu geç anladım.. Oysa ben çocukluğumdan tanıdığım kişiyi değiştirmek için değil, çocukluğundan tanıdığım için kalmayı seçmişim..
Bazı günler diğerlerinden daha zor oluyor, bazı günler nefes almak, kendime korkularıma teslim olmamak kolay olmuyor.. Düşlerdim ki çocukluğundan tanıdığım, çocuklundaki korkularına rağmen bunu görebilsin.. Lakin hayat benim doğrularımla, benim beklentilerimle, benim yaralarımla dönmüyor.. Ben kendi yörüngesinde dönen hayatın sadece bir parçasıyım, biliyorum.. Ve bu parçası olduğum hayatı korkular, kaygılar yaralar yönetemeyecek daha fazla.. Her gün kolay olmayacak. Her an yüzde yüzümle de olmayacak, biliyorum.. Yine de günde yüzde bir bile olsa denedim diyecek kadar dik duracağım.. Bazen sadece o yüzde bir için bile olsa pes etmeyeceğim..
Çocuk kalbimle sevdim, yetişkin ruhumla sadakat gösterdim, ve her yaşımın yaralarına hikayelerine rağmen seviyorum demeyi haykırmaktan korkmayacağım.. Hayatı, hayatımdakileri, göğü, yeri, doğayı..
Bazen bir kızın bir şeyler yapması gerekir.. Ben o küçük kız çocuğunun kalbinde yeşeren umutla, köksüz medeniyetinin kadim krallığına elimden geldikçe en güzel tohumların kök salmasına izin vereceğim.. Ve sen, köksüz medeniyetimin kadim kralı korkularınla, geçmişinin gölgeleriyle mi hırpalayarak sevmeye devam edeceksin. Yoksa güvenini kıranların, sevgine ihanet ederin ve bu yüzden duvarlar örmene sebep olanların karanlığına meydan okuyarak, sevmeyi ve korkmadan sevilmeyi mi seçeceksin?