Yazar: yildizlaraltinda

  • ..MERHABALARLA DOLU BİR NİSAN..

    Sadakat, şeffaflık, dürüstlük ve sevgi.. Verdiğim buydu hep, haklı olarak beklediğimde buydu.. Verdiğim kadarını alamadığım çok ilişki yaşandı. E tabi terazide veren alamayınca da zamanla kırıldı kalem ve bitiş hükmü verildi her seferinde.. Sonrasındaysa dengeyi bulmak isteyen olmadı. Olduysa da açıkçası ben izin vermedim. Çünkü bende bir şey bir kere biter, çünkü ben bitti diyene kadar dibini sıyıranlardanım.. O yüzden bittiği an geri dönüşü olmaz, yakarım gemileri, yıkarım köprüleri ve limanları..

    Buraya kadar normal. Sadakatliysem sadakatsizliği affetmem, sevgi veriyorsam ilgisizliğe tahammül etmemeye hakkım var.. Hırçın derler, fevri derler, yani kısaca bitenin arkasından içlerini rahatlatmak için her şeyi derler lakin aldattı ihanet etti diyemezler. Tabi dürüstlerse.. Buraya kadar da doğal..

    Asıl gerçek, canımı asıl yakan gerçek doğum günümde önüme bir hediyeyle geldi.. Heyecanla açarken hediyeyi, üzerindeki notta “yeni yaşında; herkese bol keseden verdiğin sevgiyi, insanlara gösterdiğin anlayışı, her gün onlara gururla sunduğun sadakati kendine de vermeni, verebilmeni dilerim..”

    Mumlar üfledim, beni sevenlerin sevgisiyle havalara uçtum, hediyelerin tadını çıkardım.. Ama bir şey gölge gibi takip etti beni gün boyu, o not.. Sanki benimle üfledi mumları, benimle birlikte dilek tuttu.. Gün gece yarısına döndü, doğum günüm bitti, yeni yaşımın ilk dakikaları başladı. Duramadım yerimde, oturamadım evimde, ceketimi kulaklığımı aldım fırladım sokağa.. Ah şu sokaklar, biliyor musunuz bebekken her ağladığımda babam sokağa indirir saatlerce yürürmüş ben uyuyayım diye. Bundan mıdır bilmem, sokakları hep evim gibi gördüm, ben en bilmediğim şehirlerin hiç görmediğim ülkelerin bile sokaklarında kaybolmam, o kadar eminimdir bu konuda kendimden..

    Benim dehlizimin sırları dursun şimdilik bu kadarı yeterli, geri kalan kısmını kadim krallığımın kralına saklıyorum..😉

    Notu düşündüm, yıllarca kendi zihin sırlarımı akıttığım defterleri düşündüm, buraya yazdığım hikayeleri düşündüm.. Yani kendi yaşanmışlığıma tanıklık ettim.. Fakat bu sefer baktığım yönü değiştirdim.. Tamam dostlarıma yalan söylemedim, aşık olduğum adamı aldatmadım, kedilerimi köpeklerimi yalnız bırakmadım, işimi hep hakkıyla yaptım, tanımadığım insanlara nezaketle gülümsedim.. Hatalarım da oldu, sevaplarımda. Vazgeçtiklerim de çok, peşinden koşarken ciğerimi yorduklarımda.. Peki ya ben, ya kendime olan tavrım!

    İşte şimşek burada çaktı.. Aydınlatmak için mi yoksa beni korkuyla uyandırmak için mi bilmiyorum.. İhaneti affetmeyecek netlikteki ben, yalana alerjisi olan ben, sadakat konusunda keskin olan ben kendime yaptığım ihaneti nasıl affedecektim! Kendime söylediğim yalanı nasıl affedecektim! Kendimi yarı yolda bırakmış olmamı nasıl telafi edecektim!

    Kalbimi kıranları bir tatlı söz bir küçük jestle affetmeyi bekleyen ben, beni kıranların pişman olup atacakları bir adımla telafi edişlerini bekleyen ben.. Onlara bu kadar yüce gönüllü olan ben, kendime kibirden bu duvarı inşa ederken ne kadar da cüretkarca davranmışım meğer.. Ve bir önemli konu ise şuydu; böyle miydim, buna mı evrildim? Çünkü burada yüzleşeceğim gerçek bana yürüyeceğim yolu da gösterecekti, o yolun zorluk seviyesini de belirleyecekti.. Durdum, vücudumdan elektrik akımı geçiyordu resmen. Donmuş bir enerji akımı sonunda vücudumdan akıp toprağa kavuşma yolunu bulmuştu ve bu fırsatı değerlendiriyordu resmen..

    Aşk, tabi ya.. Eğer sen kırmasaydın kalbimi acımasaydı canım, kalbimin incisine ulaşabilir miydim, bilmiyorum.. Derinimdeki inciye ulaşma yolları çoktur elbette lakin yaşanılanlar olmasaydı bulabilir miydim, bilmiyorum.. Ama bir şeyi öğrendim, artık önemli olan inciyi bulmuş olmam.. Gözümün önüne aniden bir sahne geldi..

    Yüzme bilmeyen biri olarak suya girmeyi, ayağımı suya sokmayı cesaret sanırdım. Oysa sen bana yüzmeyi öğrenebileceğim ihtimalini hatırlatmışsın.. “Hadi dalgaların üstünden atlatayım seni, hadi takla attırayım sana” işte bu sahne. Yüzmeyi bilmemekten şikayet etmezdim belki, ben yine ayaklarımı sokardım suya da takla atabileceğimi öğrenemezdim.. Hatta öyle ki aklıma bile gelmezmiş suda takla atabileceğim. Ve ben cesaret etmem gereken bir konunun daha belirivereceğini öğrenemezmişim..

    Ve yanmasaymışım kendi cehennemimde, doğamazmışım bir anka kuşu gibi.. Kolumdaki dövme bir dövme olarak kalırmış belki de.. Yıllar evvel her dövmemin hikayesi var niyetiyle yaptırsam da dövmelerimi, meğer her biri geleceğim için bir anahtarmış..

    Tesadüflere hayatım boyunca inanmadım. Kimi zaman bilim koştu imdadıma, kimi zaman ilim. Kısaca hep bir nedeni var dedim, kimi zaman aradım buldum, kimi zamansa kayboldum durdum..

    Şimdi bu sahne, bu an ne alaka diyecek olsam da aslında çok alaka.. Çünkü sevgi benim fıtratımın varlık sebebi.. Ve ben aylarca, yıllar önce yaşam savaşı verdiğim o karanlık günlerden bugünlere hayatta kalmayı kendime öğretirken bir şeyi daha öğretmişim bilmeden, hayatta kalmak istiyorsan bir daha sakın düşme!.. Düşmeyi, yara almayı bile çok görmüşüm kendime, öyle ki en ufacık yaralayıcı sözde hırçınlığımın devreye girmiş. Kalbimi kırana herkes yolunda sağ olsun diyebilen kadından, ne olur kırma bak çok yoruldum diyerek kaygıların içinde boğulan kadına dönüşmüş..

    Sevdikleri için pijamasıyla hayata meydan okuyan, bir an da çantasını alıp otostopla yola çıkan o kadını ehlileştirmeye kalkmışım.. Korkmuşum aslında, o karanlık acı dolu ayları yaşamaktan korkmuşum.. Oysa 5 yıl geçti üzerinden bak yıllar sonra hala nefes alıyorsun, kalbin atıyor hatta aşık bile oldun, suya girdin ve o karanlık dolu yollardan aylardan sapasağlam çıktın güzel kızım..

    Affet kendini, kılıcını bırak al kalemini, çıkar kemanını tozunu sil, sadakatini göstermen gereken asıl kahraman aynada gözümüzün içine bakıyor.. Sen bu yolları çok güzel yürüdün güzel kızım.. Ve bu yolda sana birçok güzellik eşlik etti..

    Sen ehlileşmeye gelmedin dünyaya, doğana aykırı bu.. Sen evcilleşmeye gelmedin dünyaya fıtratına aykırı.. Sen izleyen olmaya gelmedin bu dünyaya, hikayene aykırı..

    Sokaklar dansını, mürekkepler yeni hikayelerini, şehirler ülkeler keşfetme merakını, gerçek aşk sevme cesaretini, dostların neşeli kahkahalarını, ailen burnunun dikine giden küçük kızlarını bekliyor..

    Elinde bir terazi, göğsünde yaralı bir asi ve önünde koskoca bir mazi.. Ve bir yol ayrımının daha önünde duruyorum.. İlk kez kararsızlıktan dolayı değil, merhabaları ve vedaları hakkı olanlara teslim etmek için duruyorum.. Çünkü bu sefer, ilerleyeceğim yönün ve yürüyeceğim yolun hikayesi başka biliyorum..

    Ve ben gökyüzünün altında kendime bir söz veriyorum; olduğum kişiyi hatırlayarak kendi yolumda kadim krallığımın sahip olduğu sadakatli, sevgi dolu, neşeli bir ortak olmaya..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR ÇİFT AYAKKABI..

    ”Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

    güzeller bende kaldı,

    İbrahim, gönlümü put sanıp da kıran kim..”

    Güzel olacağına inanarak başladığım bir gün.. Bazı günler böyle değil midir, bir şeylere inanarak başlarız güne.. Nasıl başlarsa öyle gitmez çoğu zaman.. Çünkü yön verme iradesine sahibizdir. O iradeyi ne yönde kullanacağımızı etkileyen birçok paradigma olsa bile, çoğu otomatikleşmiş seçimin başrolünde biz varızdır.. İster bilinçli seçelim, ister otomatik pilot devredeyken seçelim fark etmez.. Seçen bizizdir, sorumlusu bizizdir..

    Sadece bugüne inanarak başlamadım. Hayatta keyfime eşlik etmek istiyor gibiydi ve bugün dışarıda en sevdiğim hava durumu vardı.. Sakince yağan yağmur, tene şefkatle temas eden hafif bir rüzgar, ve benim varlığımı soluyan sessizlik.. Hiç alışık olmadığım bir sakinlikte duşumu aldım, kremlendim, en sevdiğim yüzüğümü küpemi kolyemi taktım, en güzel parfümümü sıktım, bu havaya layık bir şıklıkta hazırlandım.. Can dostlarımın mamasını özenle koydum torbama, çantama yeni fikirlerime ve araştırmalarıma eşlik etmesi için en sevdiğim kalemimi en temiz defterimi aldım, bir de zihin dehlizlerime eşlik eden defterimi.. Müzik listemi bile hazırladım, kapıdan çıkar çıkmaz çalacak şarkılar hem bana hem hayata bir müzikal edasında eşlik edecekti..

    Lakin aşık olduğum bu havayı, çok özel bir buluşmaya gidercesine hazırlanışımın kavuşmasını yaşayamadan bir gerçek sert bir tokat gibi indi yüzüme.. Halbuki yüzümü özenle yıkamış, serumlarla kremlerle yumuşacık yapmıştım.. O eşsiz parfümümün kokusu rüzgarın dansıyla havaya karışamadı bile.. Çünkü sevmek, özenle hazırlanmak, emek vermek, aşık olmak, heyecanla kavuşmayı arzulamak yetmiyormuş.. Bir de o yolları ayaklarını ıslatmadan yürüyebileceğin bir ayakkabıya sahip olmak gerekiyormuş.. Ayacıklarımı sıkıştırmayacak kadar rahat, suyun içeriye sızmasına engel olabilecek kadar sağlam, yürürken yormayacak kadar kaliteli olması gerekiyormuş..

    Ve ben bugün ayaklarım ıslanmadan yürüyebileceğim bir ayakkabıya sahip olmadığım gerçeği ile yüzleştim kapıdan dışarıya çıktığımda.. Olsun dedim, ben yine de tadını çıkaracağım bu anın.. Ben yağmuru severim, yağmursa benim çok defa dans edişlerimi hayranlıkla izledi, tenime nezaketle dokundu, ben bu anı yaşamaktan vazgeçmeyeceğim dedim.. Ah şu üzerine gitme hevesim, eskisi kadar güçlü olmasa da hala içimde bir yerlerde sönmemeye gayret eden nadir güzel özelliklerimden..

    Ve yine de denedim, yürümeyi hayata o ana karışmayı, zaten denemek için adımımı atmasaydım sokağa bilemezdim ayakkabımın buna uygun olup olmadığını.. Denemiş olmanın eminliği ile heves ettiğim anı yaşayamamanın hayal kırıklığı arasında bir duyguda yürüdüm biraz. Ağır adımlarla yeryüzündeki tüm suyun ayakkabıma dolduğunu hissetsem de durmadım, biraz da böyle yürüdüm.. Saydığım kadarıyla 50 ağaçlık mesafe yürüyebildim sadece ve durdum sonra, bir kaldırıma çıktım önce başımı göğe kaldırdım..

    Havanın güzelliği, huzuru kokusu, tenime temas eden yağmur damlaları, parfümümü soluyan rüzgar ve ruhumun derinliğine temas eden bir sır.. Bir süre sadece öyle durdum ve çok geçmeden başımı yere indirdim.. Ayaklarımın ıslanmışlığı, yorgunluğu. üşümüşlüğü, daha fazla bu ayakkabının içinde bulunmak istemeyişi, haykırışları.. Oysa ben bu havayı çok seviyorum, eylül gibi, sonbahar gibi.. Öyle çok severim, severim de peki buna rağmen neden bu havaya uygun bir ayakkabım yok..

    Yoksa benim sevgim yeterli değil miydi bu havanın tadını çıkarmaya? Ya da ben layık mı değildim bu havada yürümeye? Yoksa bu havanın tadını çıkarmaya kendimi mi layık görmüyordum? Ya da bu havalar mı beni kendine layık görmüyordu? Bu soruların içerisinde kaybolmayacak kadar tanıdım kendimi. Yanlış sorularla, belirsizliklerle kaybettiğim nice zamanı çaldım ömrümden. Çalınmasına izin verdim, ömrümden.. Bu yetersizlik, değersizlik duygularını üzerime boşaltanların sorumluluğunu taşımama sözü verdim kendime birkaç günbatımı öncesinde..

    Yılların alışkanlığı başkalarının sorumluluğunu taşımak o yüzden şimdi, tam da şuan bu alışılagelmiş dilin benimle konuşması normal.. Öyle şıp diye değişmez, dönüşmez bazı şeyler. İşte kendime en çok ezber ettirdiğim gerçek buydu. Aylarca kanatarak, acıtarak, derinlere dehlizlere dalarak çekip çıkardığım yanılsamalar ve illüzyonlar kaftanı yine üzerime geçmek için fırsat kolluyordu.. Yağmurun ıslatışını fırsat bilmişti.. Zaten güçlü olduğunuz anlarda ahlaklı, erdemli, bilinçli olmak en kolayıdır. Asıl mesele, hayatın size kim olduğunuzu sorduğu asıl an en zayıf düştüğünüz andır.. Ve ben güçsüz düşmeyi, insanın düşüşünü bir İkarus masalı gibi yaşayarak öğrenenlerdenim..

    Giymedim o kaftanı, zihin dehlizlerimin uğradığı taarruzu bir komutan edasıyla savuşturdum.. Ben bu savaşı kaç kere verdim ömrümde! Artık aynı savaşa gönüllü girmeye ve göz göre göre gönlümün yenilmesine izin vermeye niyetim yok.. Ortalık sakinleşince döndüm kendi gerçekliğime ve asıl soruları sordum varlığımın özüne; bu havaları çok seven biri nasıl olur da kendine uygun bir ayakkabı almaz? Alamadığı için mi, kendini almaya layık görmediğim için mi, yoksa sahip olmaya gücü olmadığı için mi? Yoksa benim bu havaları seviyor olmam, yürümeye cesaret ediyor olmam yeterli diyerek sevgimi kıymetli görüp ayaklarımı görmezden geldiğim için mi?

    Şuan gücüm neye yeterli diye düşündüm.. Yağmuru ben yağdırmıyorum, ve bir daha bu hava ne zaman beni bulur onu da bilmiyorum. Bu havanın tadını çıkarmak istiyorum, aynı zamanda hasta da olmak istemiyorum.. Peki ben şuan ne yapabilirim? İşte, işte elimde var olan tek anahtar bu! Ve ben bu hazineyi yeni keşfettim.. Bir zaman önce olsaydı ayakkabıya sahip olamamanın öfkesini duyardım, hayatın hevesimi kırmasından dolayı küser eve dönerdim, muhtemelen de o gün kendi dünyamın karanlığında yaşar kimseye de bir şey demezdim.. Oysa şimdi yeniden seçme şansım var..

    Peki şuan olanlar ortada; ayaklarım su içinde, içimde eskilerden tanıdık bir öfke tortusu anı mahvetmeye hazırlanıyor, çocukluğumun ürkek sesi ”biz bu havayı çok severiz, lütfen bizi bu andan mahrum bırakma” fısıltısını duyurmaya çalışıyor, gün geceye kavuşma arzusuyla dünyayı döndürmeye devam ediyor ve yağmur aldırış etmeden tüm bu karmaşaya yağmaya devam ediyor.. Peki ben ne yapabilirim?

    Bir su birikintisinin yanına geldim, bizim kızların şarkısını açtım ”başrol sensin”, müziğin sesini yükselttim, kapüşonumu çıkardım, suyun içine girerek başladım dans etmeye.. ”Dert değil düşmek, deneme vazgeçirmeyi” işte bu söz tam da şuan çocuk neşemle gülümsememi ateşledi.. Yoldan geçenlerin bakışlarını gördüm bir an, ama sadece o kadar. Hemen kaldırdım başımı göğe biraz daha devam ettim dans etmeye.. İşte bu benim kendi hayatımda yapacağım devrimin ilk adımıymış, anladım.. Biraz sonra sırılsıklam bir halde durdum, öptüm omzumdan.. Sonra kaldırama geçtim, çıkardım o ayakkabıları ayağımdan,. Zihnim daha ne yaptığımı anlamadan, bilincim fırlatıp attı çöpe ayakkabıyı.. Bana, benim en sevdiğim havaya ve o havanın tadını çıkarmama eşlik etmeyecek bir ayakkabıyı giyerek yürümektense yalın ayak kalmayı tercih ederim bu saatten sonra.. Sonra ne mi oldu..😉

    Önce ayacıklarıma onlarca kilometrelik yolları benimle yürüdüğü için teşekkür ettim.. Ve kelimelerimi akıttım buraya, sizlerin kahvesine eşlik etsin diye.. Sizler bu hikayeye okuyarak benim günüme eşlik ederken, ben de sahip olduğum en kıymetli dostumla, kendimle birlikte, hayatın bana sunduğu bu eşsiz havanın tadını çıkaracağım.. Çünkü benimle geçirilen her an çok değerli ve ben varlığımın hayatı doldurmasına izin vereceğim artık.. Hem kim bilir, belki hayat sadece güneşli bir havada değil, her havada bana eşlik edebilecek bir ayakkabıyla kesiştirir yolumu bu defa..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BUGÜN BENİM GÜNÜM(🎂)..

    “KÖKSÜZ MEDENİYETİMİN KADİM KRALLIĞINA,
    SEVGİLERİMLE..”

    Güzel kızım, çocuk kalpli prensesim, yol açan yoldaşım, yol gösteren maestrom, sevdikleri için hayatla onların arasına girerek yara almayı göze alabilen cesur savaşçım, kelimelerin efendisi, hayatın kaşifi, yola çıktıklarının yolunu aydınlatan yıldızım, insanların en karanlık sırlarına en korktukları yaralarına vakıf olan sırf katibim.. Ve yıllarca , yaş aldıkça aldığın her yaşın yanında sahip olduğun binlerce ünvanın, sıfatın sahibi sevgili kendim.. İyi ki doğdun..

    Kelimelerinle bir dünya kurdun, sevginle birçok hayata dokundun, yaraların sayesinde tanıdın yaralı olanları ve o yaralar sayesinde sevgini vererek çiçek açtırmaya gayret ettin birçok insanın bahçesine bunca sene.. Seninle gurur duyuyorum.. Sevgindeki cesaretinle, en zayıf anlarda bile sadakati seçişlerinle, kim ne derse desin kalbinden geldiği gibi yaşamaya cüret edişlerinle, onca belirsizliğe rağmen sergilediğin net duruşlarınla, el alem ne der korkusu yaşamadan aşkı seçişlerinle ve daha nice yürüdüğün yolla..

    Ve seninle gurur duyuyorum; korkularına rağmen sonuna kadar gitmeyi seçtiğin için, kaygılarına rağmen bir eli tutacak gücü daima bulduğun için, çıkmaz sokaklara saptığında bile ya bir yol bulurum ya da bir yol açarım deyişlerinle, ihaneti seçenlerin açtığı yaralara rağmen dürüstlüğü seçtiğin için, başkasının sebep olduğu yaralara rağmen kimseye bok gibi davranma hakkını kendinde görmeyecek kadar kendini yetiştirdiğin için, seni karanlıkta bırakan seçimlere rağmen ışığı aramaktan vazgeçmediğin için, çorak toprakları yeşertmeye çabaladığın için..

    Ve sana teşekkür ederim; bunca kötülüğün içinde sevgiyi seçecek kadar cesur olduğun için, sevdiklerinin başarılarında en önde alkışlayan olduğun için, kimsenin yarası olmamaya gayret ettiğin için, en önemlisi kimsenin umuduna ihanet etmediğin için.. Ve en derinlere dalmayı göze alarak oradan bir inci gibi vakur bir duruşla çıktığın için..

    Şimdi bakıyorum sana, bize, aynadaki kendime de içimden büyük bir teşekkür yükseliyor.. Sen beni, bizi bunca yıl öyle güzel yollarda yürüttün ki dilerim yeni yaşında kalbinin ekmeğini, pastasını yersin her masada..

    Hatırlıyor musun; çocukluk hayallerimizi, hatırlıyor musun kimseye söyleyemediğimiz korkularımızı, kaç savaştan kaç yara aldığımızı ve o yaraları kimseye göstermeden kaç gece sessizlikle sarıp sarmaladığımızı.. Ve tam bugün senin için, benim için, bizim için, içimden aynada gördüğüm kadın için kocaman bir niyet yükseliyor kainata doğru..

    Dilerim yeni yaşımız bize; gerçek aşkı, arenaya çıktığımızda yanımızda dimdik duracak gerçek dostlukları, kadim krallığımızda kök salacak rengarenk çiçekleri, çocuksu neşemizi tazeleyecek yeni heyecanları, dünyayı heyecanla keşfedecek yeni yolları, korkularımızın üzerine gidecek cesareti ve yürüdüğümüz yolda yanımızda durmayı onur sayacak nice güzel insanları getirsin..

    Bize ait olmayan savaşlar bitti güzel kızım, geçmişin korku ve kaygıları içinde çırpındığımız her şeyle vedalaşma vakti artık.. Geçmişe sükunetle veda et, geleceğe neşeyle merhaba de bugün.. Ve sana söz veriyorum; bu bahar kadim krallığımızda panayır kuracağız ve ışıklarını bir daha söndürmemek üzere yakacağız..

    ..SEVGİLERİMLE, MRS. MAESTRO..

  • ..ÇIRPINMAK MI ÇABALAMAK MI?..

    “..Teşekkür ederim..”

    Sanmak üzerine düşündüğüm, kendi zanlarımı temizlemeye gayret ettiğim bir süreçteyim.. İnsan kalben neye niyet ederse hayat onu bir şekilde iliştiriyor yoluna aslında.. Bu bizim istediğimiz formda olmayabiliyor, hatta çoğu zaman beklediğimiz şekliyle olmuyor..

    Kaygıların ruhumu boğduğu, korkularımın hayatımda hüküm sürdüğü, oksijensiz kaldığım nice ayların sonunda yeniden ve derinden kuşların sesini duymaya başlıyorum..

    Ben bugüne teşekkür ederim.. Benim bir kaygım daha temizlenmeyi başardı.. Lakin zihnim hemen yerini yeni bir soruyla doldurmaya kalkıştı.. İşte bu alışık olduğum döngünün sesi.. Artık yenik düşmeyeceğime söz verdiğim bir savaşın son çırpınışları..

    Ben niyelerle boğuşurken kendi krallığımda, duydum ki bir başkası fethe gittiği yerlerde aidiyet hissinden mahrummuş, bir diğerini gördüm sonra o da evinde ama artık yuvasında değil, anladım ki hepimiz kendi kişisel sancılarımızın tam ortasında görülmeyi, anlaşılmayı, sevilmeyi bekleyen küçük çocuklarız aslında..

    Lakin burada önemli bir çizgi var; birimiz birinin sesini duymayı bekliyor, sesini duymak istediğimiz başkasının ilgisi için çabalıyor, ilgisini beklediğimiz bir başkasının onayının peşinden koşuyor, onayı peşinde koşulan ise başkasının sesini duymayı bekleyenin kendisini görmesini istiyor.. Ve döngüyü başlatanla kapatan kişi aynı kişi olduğunun farkında bile değil..

    Herkes birinin sırtına dönmüş yüzünü.. Bugünü yazarak değil yaşayarak, konuşarak değil susup dinleyerek geçirmek niyetiyle çıkmıştım yürüyüşe.. Bir kuşun eşlik etmesi, canımın kahve çekmesi ardından gelen konuşma isteğine kadar.. Ve o konuşmanın beni yazmaya itişine kadar.. Zaten hayat biraz da böyle değil midir, sen kendinden emin planlar yaparken dikiliverir karşına.. 🙃

    Yaşanmışlıkken bana yazdıran, yazmaktan alıkoyan da yaşanmışlıklar olmadı mı defalarca?

    Ne çok yanlış anlıyoruz birbirimizi.. Bir olayı iki kişi yaşıyor da, o olay ne kadar da farklı tezahür ediyor iki kişinin ruhuna.. Sonrası bulantı, belirsizlikler denizi, sessizlikler yankısı.. Sen çok çabalarsam her şey rayına oturur sanıyorsun, karşındaki çabayı yorucu bulduğu için durmayı seçiyor.. Sonrasında sen emeklerim boşa gittinin yasını tutuyorsun, karşındaki zaten ne yapsam yetersiz kalacaktı vazgeçişi yaşıyor..

    Sen uzun uzun açıklamalarla ortak bir doğru buluruz sanıyorsun, karşındaki ise kelime kalabalığından dolayı dinlemekten vazgeçmeye başlıyor.. Yani iki zan bir doğru etmiyor.. Haklısı yok bu işin, suçlusu yok..

    Sonra özlemle arayışının arasına sorular giriyor, yanlış sorular doğruya götürecek tek şeyi “özlemi” gölgeliyor.. Sen dakikalarca konuştum özlem giderdim sanıyorsun, karşındaki, eminim onun da kendi zanları yine devreye giriyor.. Sonrası, özlem ziyan oluyor kavuşmak çıkmaza giriyor..

    Ben bu hikayede kendi payıma düşen sevgiyi, sadakati, heyecanı, rutinleri, hediyeleri sundum.. Ben benim payıma düşen doğruyu elimden geldiğince yaşattım.. Karşımdaki kendi payını kendince doğru bildiği şekilde yaptı.. Peki niye bir tam sayı edemedik? Niye hep kesirli sayılarda bir altta bir üstte yer aldık lakin sonuç hiç tam olmadı?

    Çünkü birimiz güvenle kendini bırakmayı isterken, diğeri ait olmanın ne demek olduğunu öğreniyordu.. Çünkü birimiz sadakatle sevilmenin ne olduğunu nasıl olduğunu belki de ilk kez tadına bakarken, birimiz sevmenin kendinden vazgeçmek olmadığını ilk kez öğreniyordu..

    İki küçük çocuk bir oyun alanında bazı oyuncakları ilk kez keşfediyordu aslında.. Birbirleriyle değil, yan yana ama bir başına bir keşifmiş bu.. Oysa bir olsalarmış belki de tüm oyuncakların matematiğini çözer, hatta yenilerini bile yapabilirlermiş.. Zaman, bunu öğreten tek şeydi..

    Birimiz köksüz medeniyetine kök salacak tohumlar ekmek isterken, birimiz yolda olmayı deneyimlemek istiyordu.. Aşk vardı, heyecan vardı, sevgi vardı, arkadaşlık vardı, muhabbet vardı saatlerce süren.. Sonra fırtına geldi, savrulmalar yaşandı, sessizlik hüküm sürdü, ve sorulara cevaplar verilmeye başlandı iki tarafında birbirinden haberi olmayan belki de gerçekliğe uymayan cevaplar..

    Ben kendimden eminim, ben yokluğa bile sahip çıktım, ben sadakatimi sevgime baki kıldım, dedim durdum. Ben dedim de bu demeler yeterli miydi peki? Eğer yeterli olsaydı, sorular özlemi gölgeler miydi? Konuşurken sustuğum bu gerçeği niye anlatmak yerine yazmayı seçiyorum peki? Artık vazgeçtiğim için mi, anlaşılmayacağıma inandığım için mi, nasılsa hiçbir şey değişmeyecek diye buruk bir kabulleniş içinde olduğum için mi?

    Hem hepsi, hem hiçbiri.. Seviyorum, özlüyorum demek ne zamandan beridir dilime ağır gelmeye başladı mesela? Ne zaman öğrendim susmayı, hislerimin sesini kısmayı? Sessizliğe terk edildiğim zaman mı yoksa her anlattığımdan sonra anlaşılamadığım hissiyle uyumak ya da güne devam etmek zorunda kaldığım için mi?

    Emin miyim peki anlaşılmadığımdan? Hem de karşımdakini anladığımdan bu kadar eminken.. Peki emin miyim karşımdakini gerçekten anladığımdan? Ya da beni hiç ama hiç anlamadığından, emin miyim gerçekten? İşte ben bugün bir sanma yanılgısını daha buruşturup atıyorum çöpe.. Teşekkür ederim..

    Kıymetli olan ÇIRPINMAK değilmiş. Değerli hissettiren ÇABALAMAK’mış.. Çırpınmak sanmaların yanılsamasını besliyormuş.. Oysa çabalamak gerçek olanın suyu, güneşiymiş..

    Kendime bir söz daha veriyorum bugün.. Kapüşonumu çıkarıyorum, güneşin sıcaklığını hissediyorum, kahvemden bir yudum alıyorum ve kuşların cıvıltıları eşliğinde kendime yeniden bir söz veriyorum..

    Kime iyi gelip gelmediğim konusunda kibri bırakıyorum.. Yazmak benim mabedimdi, kim bilir belki de birilerine bu dünyada yalnız hissettirmeyen bir yankısı vardır kelimelerimin.. O yüzden benim kelimelerim demeyeceğim artık.. Hem zihin dehlizlerimin sır katibi olan defterlerimdeki cümleler bile köksüz medeniyetimin kadim kralına kendini açar belki bir gün kim bilir..

    Benim dışımdaki dünyaya benden bir sestir belki de bu cümleler.. Özlediğim sesi duymak için aradığımda sanmalarla kendimi yorduğum sorularımı bırakıyorum bugün, kim bilir belki de beni özleyen sorulara cevap vermekten özlediğini söyleyemeden yorgun düşüp uykuya dalmak istiyordur çünkü..

    Aldığım hediyelerin kıymetinin bilinmesini, karşımdakini mutlu etme çabasının karşılığını görmeyi, yazdığım kelimelerin anlaşıldı mı kaygısını, konuşurken kurduğum cümlelerin anlaşılmasını beklemeyi bırakıyorum bugün.. Belki de o hediye zaten sahip olduğu tek şeydir, ya da zaten hediye beklediği kişi ben değilimdir de ona bir şey ifade etmiyordur..

    Bilmiyorum, bilmiyoruz.. Kime ne ifade ettiğimizi, kimde neler hissettirdiğimizi.. Kendimizce en doğrusunu yaptık sanıyoruz, en iyi seçimi yaptık sanıyoruz.. Karşımızdakinin sadece suya ihtiyacı olduğunu görmeksizin yaşıyoruz.. Kahve veriyoruz, yemek yediriyoruz “ama benim suya ihtiyacım var” deyişini duymuyoruz.. Sonrası malum ben her şeyi yaptım sana yetmedi diyen bir taraf, ama sadece suya ihtiyacım vardı diyen bir taraf.. Ne yapılan çaba görülüyor, ne susuzluk gideriliyor..

    Denge anacım denge.. Artık ne susuz kalmak istiyorum, ne de suya ihtiyacım olduğunu söyleme cesareti gösterdiğim yerde kendi için bir şeyler yaparak beni görmezden gelenin kendisini yormasını istiyorum..

    Su berrakmışta biz fazla bulandırmışız aslında.. Sevginin, sadakatin, çabanın, zamanın, hayatın, aşkın anlamına güncelleme geldi bugün benim dünyamda.. Ben artık benim sesimi duymak isteyenin çabasını görmeyi seçiyorum.. Ben artık benim için bir şeyler yapmak istediğinde bana ulaşamamanın öfkesine yenik düşmek yerine daha ulaşılabilir olmanın yolunu arayanı seçiyorum..

    Güne güzel başlamanın tadını çıkarmayı, eski tanıdık olan kaygıların sesini kısmayı seçiyorum.. Uçakta beni arayanın değerli hissettirişini seçiyorum.. Aşka cüretkarca kendini bırakanı, çabalayanı ve çabalarımı göreni..

    Ben bugün değerli hissetmeyi, sevgimin kıymetinin bilinişini, ait hissetmeyene yuva oluşumun tatminini seçiyorum.. Ben hakkını vermişim be demenin huzurunu seçiyorum.. Beni benim lisanım dışında sevebilmeyi denemiş olanın, aslında bana yeni bir dil öğrettiğini yeni fark ediyorum.. Ve ben yeni bir dil öğrenmeyi seçiyorum bugün..

    Bir yoldayız.. Düşüyoruz, kayboluyoruz, yetişmek için koşuyoruz, kimi zaman geç kalıyoruz, kimi zaman erkenden varıp bekliyoruz.. Bunca telaş arasında kimiz, nereye aidiyet duyuyoruz, nereye gidiyoruz farkına bile varmıyoruz..

    Diplomalar biriktiriyoruz, statü merdivenlerini çıkıyoruz, topluma karşı bir kimlik inşa ediyoruz.. Bunlar önemsiz demiyorum aksine oldukça önemli şeyler.. Lakin gün geceye varınca asıl önemli olan şeylerin duygusu sarıyor insanı; başarını kalpten kim kutluyor, mum üflerken kim heyecanla dilek tutmanı istiyor, kaybolduğunda kim yıldız oluyor gecene, kim sırrını taşıyacak kadar güven veriyor, kim aidiyetsizlik duygunu paylaşıyor seninle..

    Statün, mesleğin, kariyerin yokken kimsin sen? Ve kim seni olduğun gibi görmeyi seçiyor? Ve hayat sesleniyor aslında sana bir kitapla, bir kahve termosuyla, belki bir Edis şarkısıyla, ya da küçük bir kız çocuğunun kendi halindeki duruşuyla, sana fısıldıyor kimin sende ne kadar olduğunu ve senin kim için ne ifade ettiğini..

    Bana hediyeler veren küçük kız yeğenlerim bana usulca bir hikaye anlatırken gözleriyle, başka bir yerde kilometrelerce ötede bir şehirde başka bir kız çocuğu kendi dayısına başka bir hikaye fısıldıyor aslında..

    Sanmaları, kaygıları, soruları bırakmak zor biliyorum. Keşke sihirli değneğim olsa diyorum bazen.. Ancak olanlar oldu.. Yaşanılan değişmez, bana kalırsa bırakalım değişmesinde. Çünkü sadece hayal kırıklığı yok o zaman dilimlerinde, ayrıca neyi yapmamamız gerektiğinin reçetesi de var orada.. Yaşanılacak olana ise yön vermek bizim seçimimiz..

    Sadece kendime değil, sadece sana değil, ikimize birden soruyorum bunu; yoran çırpınmaları bırakıp, dingin bir çabayla huzuru yeşertmek için, yeniden denize girip taklalar atmaya ve dalgalara karşı bir olmaya cesaretimiz var mı?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YAŞAYARAK KURULAN CÜMLELER..

    “Sen yaşayarak cümle kurarsın, o duyarak cevap verir..”

    Bir parkın güneş vuran salıncağından gökyüzüne doğru saçlarımı savurarak sallanmanın verdiği özgürlük hissiyle yazıyorum..

    Ben başardım.. Ben dün kendi karanlığımın bir parçasını daha aydınlatmayı başardım.. Kendimi hırpaladığım anlaşılmak, duyulmak çırpınışlarından biraz daha arındırdım.. Ayy böyle kelimelere dökmek ne kolay, oysa yaşarken canından can ruhundan yaşam akıp gidiyor insanın..

    Tesiri olur, mana kazanır diye yazmışım hep, anlatmışım soluk soluğa da evrende boşlukta kaybolmuş sanki. Bir karşılığı olmamış anlaşılmak konusunda sanki.. Hani böyle kelimeler ağzından çıkarda sana bir daha geri dönmez gibi. Anlaşılmamak yanlış anlaşılmak değilmiş, karşındaki kişiye hiç temas edememekmiş.. Bir cevap veren, bir baş sallayan, düşüneceğim diyen biri vardır karşında da ama sen içinde bir yerde bilirsin anlattıklarının oraya ulaşmadığını o kişiye geçmediğini..

    Mesela oyunlaştırdığım rutinlerin, çerçevelettiğim resimlerin ya da yazdığım notların küçük hediyelerin benim dünyamda bir hazine oluşunu ve aslında dünyamdan kadim krallığımdan o hazineyi verişimin değerini kelimeler ifade edemez.. Etmesine gerekte yoktur, beni bilen birisi için.. Düşman işgal ettiğinde sahip olsa, bunlar kıymetli ganimetler diyerek baştacı yapar.. Öyle değerlidir işte kelimelerim, oyunlarım, mabedim dediğim yerler.. Lakin ne olacak ya yenisini alırız, bir daha yaparızlarla geçiştirebilene methiyeler dizsem anlamayacakmış zaten o hazinenin kıymetini..

    Mesela zaman, ölümü defalarca görmüş olanla sadece “hayatın içinde ölüm var ya” diyenin zaman kavramı da bambaşka olurmuş.. Diyorum ya ben yaşadıklarımla kurdum cümlelerimi, onlar ise duyduklarına cevap verdiler.. Ve bu anlamak, anlaşılmak meselesi derinliğin kadarmış aslında..

    Ben hep okyanus ötesini merak ettim, yüzmeyi bilmesem de suya girmeyi denedim.. Kıyıda güvenle yüzmeye alışmış biri benim boğulmalarımı bilemezmiş ki.. Oysa anlaşılmak için çok fazla açık olmaya ihtiyacımız da yokmuş, anlaşılmamak yalnızlık demek değilmiş.. Sadece herkes seni duysa da kendi içinde yer verecek derinliğe genişliğe sahip olmayabilirmiş..

    Ve bir de senin sessizliğini tonunu çözen, seni okuyanlar varmış hayatta.. Ve insan gerçekten görüldüğü yerde konuşmaya bile gerek duymazmış.. Hani sessizce eve dönerken saniyelik göz bakışından rotayı lunaparka çeviren gibi.. Çiçeğim soldu üzüntüsünü ağlayarak göstermene gerek kalmadan elinde tohumla gelip biz de yenisini ekeriz diyen gibi.. Ya da dalgınlığının gürültüsüne sıcacık bir kahveyle eşlik etmek için usulca yanına oturan gibi..

    Cevabı hep onlarda arardım.. Nedenler, nasıllar, ne yaptınlar vesaire vesaire.. Merak etmeyin, sorgulanma korkusu duymayın çünkü artık sorularım kendime.. Çünkü kimisi kaybetme korkusu olmayışına güvenir, kimisi hayır demeden her ihtiyaca cevap verenin koşulsuz sevgisine sırtını dayar, kimisi kendine benzetme çabasıyla bir gelecek düşler (lakin eninde sonunda olmayışını görür ve gider)..

    Dedim ya sorularım artık kendime; ben bu anlaşılamamayı açıklamalarla çırpınmalarla değiştirme anlayışını nasıl ezberledim, kendimi bu kadar anlaşılmazlığın içinde anlamaya çalışmayı ben nereden öğrendim? Duyulmadığım yerlerde kalmayı seçerek yalnızlığı dost edinmeyi niye seçtim? Sonrasında zaten anlayanım yok, kimse anlamıyor hikayelerini ben kimden dinleyerek masallarıma ekledim?

    Ben bu kadar derinliği ne zaman kazıdım ruhumda? Ve bu derinliğin içerisinden artık boğulmadan nasıl çıkabilirim? Anlayarak, anlaşılarak, görülerek, duyularak, görerek, duyarak.. Ve en çokta yaşama neşemin rengarenk dansını yeniden sunarak..

    Kaç kış geçti 7-8, kaç mevsim değişti kainatta, kaç Eylül kaç yaprak döktüm ömrümden, kaç yaz geçti denize hasret kaldığım? Ve dans edemediğim kaç şarkı modasını yitirdi? Anlamaya çalışarak geçirdiğim kaç geceyi gündüze zor bağladım?

    Beni rüyasında gören bir arkadaşım, aceleyle bir yere gittiğimi etrafın suyla kaplı olduğunu yazdı bugün.. Ben hayatın lisanını öğrenmeye anlamaya çalışırken, kendi lisanımda kaçıncı anlaşılamamaya yenik düştüm hikayelerimde bilmiyorum.. Ve doğru, hep bir aceleyle yaşadım çoğu yılları.. Yetişme, anlama, yeşertme acelesiyle.. Oysa acele eden gideceği yere geç kalırmış hep..

    İçimde bu Mart’ın bahar esintisi var.. Zihin dehlizlerimde yıllarca defterlerime akıttığım kelimelerin, cümlelerin yankısı var.. Anlaşılmak için anlamaya ihtiyacım yokmuş.. Anlamak için çırpınmama gerek yokmuş..

    Su bulandığı kadar durulurmuşta.. Çocuk heyecanım, gönlümün tez canlılığı işte.. Hemen gelsin bahar, hemen yeşersin çiçekler, o çiçeklerden taçlar yapılsın saçlarıma, ve köksüz medeniyetimde ışıklar hiç sönmesin istemişim..

    Sonrasında geç kaldığım her dansı hiç durmadan yapmak istemişim, ayaklarımın yorgunluğunu ve dansıma eşlik edecek olanın dansa gönüllü olup olmadığını görmezden gelerek.. Kendi derinliğimiz içinde görülmek, anlaşılmak istiyoruz.. Karşımızdakinin derinliğini ölçmeden.. Sonrası malum hayal kırıklığı, malum heves yıkıntıları..

    Oysa her su kabının derinliği kadar yer kaplıyor.. Ve bu işin ne suçlusu var, ne haklısı var.. Ne tatlı su balığına okyanusa gelmediği için kızmak işleri çözüyor, ne de okyanusu evi bilmiş olanı bir gölde mutlu edebiliyorsun.. Küçük kara balığın macerası gibi.. Küçük prensin düşü gibi.. Simyacı’nın arayışının sonunda vardığı yerin kendisi olması gibi..

    Düşlediğimiz yol başka, yolda karşılaştıklarımız başka, yolun varmasını istediğimiz yer başka, vardığımız yer bambaşka.. Ben bunu istemiyorum, bu gelmesin, bu olmasın, hayır anlasın, öğrensin, istesin ya da istemesin, gelsin yok ya gitsin, sahip olmalıyım, vazgeçmeliyim, varmalıyım ya da terk etmeliyim gibi gibi dirençler gösteriyoruz her seferinde.. Birçoğu yetişkinliğe erişirken öğrendiğimiz, bize öğretilen kalıplar.. Kimisi yapıştırılan etiketler, kimisi kendi tecrübelerimiz sonucu vardığımız sonuçlar..

    Bir söz verdim kendime günler önce.. Dehlizlerimdeki her çamur katmanını temizleyeceğim, köksüz medeniyetime kökü sağlam çiçekler ekeceğim ve bu bahar yeni yaşımda yeniden dans edeceğim.. Kendi krallığımın toprağında, zehirli sarmaşıklardan arınmış şekilde, yalın ayaklarla toprağı hissederek, ektiğim tohumların açan çiçekleriyle, geç kalınmışlığın telaşına aldırış etmeyeceğim şarkılarla..

    Elbette hayatın ortaya koyacağı durumlar olacak, benim kontrolümde olmayan.. Elbette koca kainat kendi zamanının dansıyla dönecek.. Elbette güneşin doğuşu kadar ay ben buradayım diyecek.. Gündüz kadar gece de hüküm sürecek..

    Bense en güzel elbisemle, kokusunun keyif verdiği ve sıcaklığını artık kaybetmesine izin vermeyeceğim kahvemi yudumlayacağım.. Doğru ya da yanlış diyerek keskin çizgilerle kanatmamaya özen göstereceğim.. Anlaşılıyor muyum endişesiyle kelimelerime baskı kurmayacağım.. Anlattıklarımın cevap vermek için mi dinliyor yoksa gerçekten benim derinliğimi anlamayı mı deniyor sorgusunda bulunmamaya özen göstereceğim..

    Korkularla, kaygılarla, sorgulamalarla sınır hattı çizdiğim medeniyetimin duvarlarını bizzat kendi ellerimle yıkacağım.. İçimdeki küçük kız çocuğunu korumak için dikenli tellerle, yaşadıklarımın keskinliğiyle diktiğim duvarları tek tek temizleyeceğim.. Çünkü ben artık korkmuyorum korkmaktan, ben kaygılarımın arkasına saklanan o cılız şefkati görüyorum.. Yıllar içinde bu kızı koruyup koklayarak nasıl büyüttüysem, şimdi o kızı sahnede izlemek için destekleyeceğim..

    Sevginin, sadakatin, güvenin, anlamanın her türlüsüne emek verdim.. En zor zamanlarda ödün vermeden çıktım o fırtınalardan.. Şimdi hem sevdiklerimin topraklarına ektiğim bu tohumların, hem de artık kendi kadim topraklarımda ekmeye başladığım tohumların filizlenme zamanı..

    İçimde bir bahar esintisi var.. Ruhum kelimelerin efendisi gibi hissetmeye başladı, lakin etrafa çokça cümle saçmaya ihtiyaç duymadan.. Gökyüzü, rakamlar, yoldaki trafik ışıkları, parktaki kuşlar kediler, hayatımdaki insanlar, yıllardır defterlerime yazdığım hikayeler sanki bu baharın gelişini fısıldıyor..

    Kendi derinliğimi yitirmeden kendi derinliğimde boğulmadan, karşımdakinin derinliğini yok saymadan, karşımdakini derin sularda boğmadan.. Kahvemizi soğutmadan, yazın gireceğimiz sudan korkmadan..

    Ben bu bahar yüzmeyi öğrenir miyim bilmiyorum, ama en azından o suya girip yine takla atacağımı ve içimdeki küçük kız çocuğuyla birlikte çiçeklerden taç yaparak saçlarımıza dans edeceğimi biliyorum..

    Kim bilir belki bu bahar konuşmadığımız yerlerden anlaşılır ruhumuzun sesi.. Ve yudumladığımız kahvelerimizin sonunda giderken eve, göz ucuyla baktığımız yerden anlaşılır çocukluk heyecanımız ve yine lunaparka çeviririz rotamızı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KORKMUYORUM ARTIK KORKMAKTAN..

    “Kendi içindeki düzeni kurmadıkça dışarıdakini toparlayamazsın..”

    Suçlu olan hep başkası dimi.. Koşullar, insanlar, mesafeler, zaman, tartışmalar vesaire vesaire.. Suç hep kişilerde ya da durumlarda.. İnsan olmanın yorgunluğunu, hata yapmanın sorumluluğunu, seçimlerin sonuçlarına katlanma zorunluluğunu üstlenmek yerine kendi vicdanını aklayıp sorun ben değilim demek ne kolay..

    “İnsan kendini sorgularken kendi niyetine, karşısındakini sorgularken onun davranışlarına bakar” son dönemde duyduğum en gerçek cümleydi.. “Ben seçtim, ben yaptım, ben yıktım, ben bozdum, ben inşa ettim” gerçekliği yerine “koşullar bunu gerektirdi, şartlar uygun değildi, herkesin bir hayat telaşı var işte, hayat beni bu noktaya getirdi” yanılsamalarını seçiyor insan..

    Zaten ne demişti Doğan Cüceloğlu; seni diğerlerinden farksız yapmaya çalışan toplumda kendin olarak kalabilmek savaş ister ve bu savaş bir başladı mı hiçbir zaman bitmez, ve bu yolculuğa çıktığının farkında olan kişi savaşçıdır..

    Epeyce zaman oldu kendi yanılsamalarımın gözlerine bakmaya gayret edeli.. Kafamı her kaldırışım bir ağır tokat darbesi hissi yarattı.. Kendi cennetimi kurmak için, kendi cehennemimden geçmem gerektiğini birkaç yıl öncesinde öğrenmiştim.. Lakin o cehennemi yalnız yürümek zorunda olduğumu idrakım ve kabul etmem bir hayli zaman aldı..

    Kayboldukça, belirsizliklerin aslında sınavım olmadığını öğrenmeye başladım.. Karanlıkta kaldıkça kalbimin sesini duymayı öğrenmeye başladım.. Sorularım, sorgulamalarım cevap buldukça aslında aradığım şeyin cevaplar olmadığını anlamaya başladım..

    Zaten hiçbir cevap aradığım güveni vermeyecekmiş bana, sorduğum hiçbir soru gerçeğe taşımayacakmış beni.. Ben bu yanılgılar içerisinde cevap ararken sadece kendimi yormuşum, soru sorarken de karşımdakine bilinçsizce yük olmuşum.. Niyetim, tek niyetim gerçekleri öğrenmekmiş. Peki ya davranışlarım niyetimin masumiyetini kanıtlar mı?

    Oysa ben aldattı mı, kandırdı mı, yalanlar söylendi mi, sessizlik neden, nereye gidiyor bu yol, niye çabasızlık görüyor emeklerim, nasıllar, niyeler diye sormazdım ki! Benim merakım o, bu, şu değildi ki!

    Apollon ve Daphne’nin hikayesini okurdum, kara deliğin ötesini merak ederdim, labaratuvarlarda yapılan çalışmaların sentezlemesiyle meşgul olurdum, içim yol almak istediği an alır çantamı otostopla yollara düşerdim, gerçeği ve hakikati görünmeyenlerde arardım, gökyüzünü izlerdim, toprağa uzanarak incelerdim yıldızları, kuşların ahenkle uçuşundaki ritmi yakalardım zihnimde, hayranlıkla bakardım ay ve güneşin tutulmalarına..

    Kulağımda çalan müziğin ritmiyle trafiğin akışını dans ettirirdim zihnimde, trafik ışıklarından oyunlar oluştururdum, her söylemenin ardında yatan sessizliği okurdum gözlerinden insanların, ruhun gerçeğini merak ederdim.. Hiç gitmediğim ülkelerin kütüphanelerindeki kitapları merak ederdim, gezmediğim şehirlerin tarihini okur hayal ederdim o sokaklarda keşfedeceğim dünyayı..

    Hayata tanıklık etmiş insanların eserlerini, hayatlarını okurdum ve merak ederdim o anda orda olmak nasıl olurdu diye..

    Yani benim zaafım merakımken ne oldu da bu zaaf beni keşfeden biri olmaktan çıkarıp, korkan birine dönüştürdü.. Kim suçlu şimdi; hayat şartları mı, başıma gelenler mi, kalbimi kıranlar mı, beni hayal kırıklığına uğratanlar yarı yolda bırakanlar mı, beni belirsizlikte ve sessizlikte bırakanlar mı? Kursağımda kalan onca heves mi, o hevesi kursağımda bırakanlar mı? Koşullar mı suçlu mesela ya da araya giren mesafeler mi?

    Olan o an da oluyor! Hayat bir durumla çıkageliyor kapına.. Taşınmak, sevdiğin birini kaybetmek, maddi kayıplar yaşamak, kavgalar etmek işte aklınıza daha ne geliyorsa her ne oluyorsa oluyor.. Sonra sen bir seçim yapıyorsun o an; giderek, kalarak, tartışarak, sorgulayarak, kaçarak, susarak işte her neyse.. Biri oluyorsun o an ve o ana bir tepki veriyorsun, bir seçim yapıyorsun..

    O seçimin yankısı karşındakine ne hissettiriyor, ne düşündürüyor farkına varmıyorsun.. Zaten bir süre sonrada farkına varmak istemiyorsun. Çünkü o farkındalık sorumluluk gerektirecek ya da çaba gerektirecek..

    Bazen konuşmak bile yük gibi hissettiriyormuş insana, anlatmak çözmeyi gönülden isteyenin işiymiş.. Ve herkes bunu istemezmiş, en azından seninle istemezmiş.. Gördüm çünkü isteyenin fizana bile gidebileceğini, mesafelerin ya da yaşanılan hiçbir şeyin gönülden isteyenin karşında engel olmadığını gördüm..

    Aslında hayat bunları biraz da görelim diye masaya koyarmış.. Kim gerçekten o yolda yanında olacak, kim bir mevsimlik, kim çabayı yük olarak görüyor, kim bunu gönülden istiyor sorularına cevap bulmak içinmiş..

    Bense sebepleri ister hayat olsun ister insanlar, sadece cevap istemişim..Yani neleri istediğimi bilmişim bulmuşum da, bunlara nasıl sahip olacağımı bulamamışım..

    Meğer önemli olan kahveyi kiminle içtiği değilmiş, kahveyi benimle içmeyi seçmemesiymiş.. Gerçeği bulmanın zor olduğunu sanıyordum, asıl zor olan gerçeği olduğu gibi kabullenmekmiş..

    Yani suç; ne mesafelerde, ne olaylarda, ne tartışmalarda.. Suçluysa; ne bunları bahane edip kaçan, ne bunları ortaya koyup susan, ne de sürekli acabalar kaygısı duyup kendince sevildiğinden, unutulmadığından emin olmak için çırpınan aslında..

    Ben, beni çok özledim.. Ben, benimle arama 11.200 ağaç mesafesi koymuşum.. Ben, benim hayat neşemi ve o neşemin heyecanımın yakıtı olan merakımın yönünü kendimin dışına çevirmişim.. Ben kalbimin anahtarını bir uçağa koyup kendi köksüz medeniyetimin dışındaki topraklara göndermişim.. Emanetimi göğsünde taşımak yerine sadece kendi bavulunu alıp uzaklaşmayı seçene ise hep hesap sormaya kalkmışım..

    Ben kahvesini benimle yudumlamayana döndükçe yüzümü benim masamdaki kahvem soğumuş.. Ben mesafeleri ve zamanı aşmak için çırpındıkça bana karşı olan mesafeler çoğalmış.. Ve ben bir fısıltı gibi kalmayı seçtikçe, dünya hep başkasının şarkılarını dinletmiş..

    Uyandım.. Aydım.. Ben bu kızı kor ateşlerde yürüttüm, ben bu kızı defalarca yeniden büyüttüm.. Ben bu kızı korkulardan kaygılardan korurum sandıkça.. Ah şu sanmak.. İnsan kendi niyetiyle, karşısındakinin davranışı arasında haklı çıkaradursun vicdanını.. Zaman kimsenin kahvesinin sıcaklığını korumayacak.. Hayat ise masaya daima kendi bildiklerini koyacak..

    Güvenmek için sormaya ihtiyacım kalmadı, çünkü zaten hiçbir cevap gördüğüm gerçeği inkar edebilmemi sağlamayacak.. Sevmek için beklemeye ihtiyacım kalmadı, çünkü zaten hiçbir bekleyiş çabasızlığın karşısında bekleyeni ödüllendirmeyecek.. Yeniden yola çıkmak için 11.200 ağaçlık mesafenin kapanmasına ihtiyacım kalmadı, çünkü yoldaş olmak isteyenin bahanesi olmazmış..

    Ne tuhaf, dünyayla olan savaşım bittiğinden bu yana sükunet ruhumu sarsmak yerine sarmaya başladı.. İlginçtir ki, kendim olmak için kendimle olan barışım başladığından bu yana en büyük korkum olan belirsizlik meğer aylardır aradığım cevapların ta kendisi haline geldi..

    Meğer mesafeler, zaman farkları, tartışmalar, sessizlikler kendimi ikna etmeye çalıştığım illüzyondan beni uyandırmak için girmiş araya.. Korkularımın kaygılarımın sesini susturmak için sürekli sorduğum sorular aslında güvenmek isteyen, yuvasında hissetmek isteyen kalbimin çığlıklarıymış.. Oysa ruhun çığlığını susturamazmış ki başkasının sesi, sözü, cevapları..

    Ben ikna olmak istediğim için sürekli analizler yaparken, zaten sahip olduğum şeyleri gölgelemişim meğer.. Ah şu zihnimin dehlizleri, zamanında ne çok boğuldum içinde. Yüzmeyi bilmeden bir cesaretle suya dalan tez canlılığım benim.. Ne çok kelimeler aktı defterlerime.. Çığlık çığlığa kendime kendimi anlatmışım da, beni hep o defteri okuyacak kralın duyacağını beklemişim içten içe.. Hem de o defteri o krala hiç okutmadan beklemişim bunu.. Sonrasında çocuk gönlüm usul usul kırılmış işte..😊

    Pişmanlık geçmişle ilgili değil, gelecekle ilgili bir duyguymuş.. İnsan istese yapardı gerçeğini kabullenmeye başladığında zaman donmaktan çıkarmış.. Hatıralar gülümsetmeli beni, zaman lehime akmayı seçmişken..

    Kalbim gerçeği hissediyor, zihnim korumak istese de beni acıdan, bu yüzden salsa da üzerime korkuları o eski kaygılarımı onu da görmezden gelmeyeceğim bugün.. Şefkat ve sevgi, yeni yaşımın ilk günlerine yaklaşırken ömrüm, evrene yayacağım frekans bu olacak..

    Hepimiz kendi zamanımızın hikayesini yaşıyoruz, kimimizse kendi hikayesini yazıyor.. Ben sevilmeye layık olanı sevdim, görülmeyi bekleyeni gördüm, anlaşılmaya ihtiyaç duyanı anladım.. Şüphe yok, suç yok, suçlu yok.. Evet korkuyorum (bir koç kadınının bunu söylediğine şahit olmak büyük şans 🙃), kaybetmekten unutulmaktan ve daha nice şeylerden korkuyorum evet.. Ama artık korkmaktan korkmuyorum..

    Belki herkesin düğününde halay çekemem, cenazesinde omuz olamam belki.. Herkesi yürekten affedemem belki.. Ama sevmek, benim hakikatimin hem yarası hem de şifasıymış..

    Şimdi bir kahve ısmarlayacağım kendime, sıcaklığını hissedeceğim kokusunu çekeceğim içime.. Bir de en güzelinden bir şarkı açacağım (siz biliyorsunuz hangisi olduğunu 😉) . Önüme düşenlerin eskisi gibi korku kaygı denizinde beni boğmasına izin vermeyeceğim bugün. Tüm bu illüzyonların saçmalığına gülümseyeceğim hatta, hesap sormayacağım ikna olmak için.. Çünkü güvenmek için cevaplara, sevmek için bahanelere, anlamak için konuşmalara ihtiyacım yok bugün..

    Herkesin zamanına, hikayesine zihnimle değil kalbimle baktığımda aslında görüyorum gerçeği benim evim nerede, evimle aramda kaç kilometrelik ağaç var.. Çocuk yüreğim işte yıllarca yaşadıklarını rotası bilmiş, korumak korunmak istemiş..

    Bugün yeniden yakacağım lunaparkımın ışıklarını ve yeni yaşımın ilk gününe kaldıracağım kahve fincanımı.. Hem kim bilir belki de çocuk merakım yeniden alevlenir, ruhumun yeni rotasıyla ve yeni hikayeler yazmanın heyecanıyla, yeni yolları keşfetmenin merakıyla.. Ve kim bilir bu sefer yeni yaşım, mevsimlik değil ömürlük yol arkadaşlıkları getirir kadim krallığıma..☕🍀

    ..SEVGİLERİMLE..

  • .. ZAMAN VE MESAFE YANILGISI..

    “Bir dilek tut; tüm mucizeler gerçek olsun..”

    Her nasip vaktine esirmiş derler.. Meğer ne büyük lafmış.. Geçmişimin hayaletini misafir ederken odamda, kendi gölgemle savaşırken hayatta, gözden kaçırmışım bu gerçeği.. Kendi zamanımı yaşamaktan alıkoymuşum kendimi.. Meğer ben geleceğin ta kendisiymişim, anladım..

    Şimdi düşünüyorum da mesela Amerika’dan saatlerce öndeyiz. Ben onlardan önce girdim yeni yıla, onlardan yarım gün önce başlıyorum yeni güne.. güneşi önce ben selamlıyorum benim merhabamla başlıyorlar güne, benim iyi gecelerim onlara ulaşana kadar ben çoktan yola çıkmış oluyorum yeni günde.. Hatta öyle ki ben bugün benim olmayan bir doğum gününü kutlarken o günün sahibi daha kendi doğduğu güne bile erişememiş oluyor..

    İdrak ettim büyük bir şaşkınlıkla.. Ben mesafelerin zaman farkının bahanesiyle yitirilmiş geleceğin hayal kırıklığını yaşarken, hayat benim yaşayıp bitirdiğim güne yeni uyanan biri için yeni başlıyormuş aslında..

    Ben  odamda geçmişin hayaletini misafir ederken bugünümde, o hayaletin kendisi zaten dünü yaşıyormuş kendi zamanında.. Ben bugünümde çözmeye çalışırken problemleri o hep dünün korkusunu, kaygısını duyarken aslında pekte haksız sayılmazmış kendince.. Benim dünümde yaşayan birini, bugümde ev sahibi yapmaya çalışmanın acısını yaşamışım ben meğer aylarca..

    Oysa dünde kalmayı seçen, kendi zamanını ve hayatını dünün zamanında yaşamayı seçen birinin seçimlerinin sorumluluğunu ben bugünümde kendime sırtıma yük yapmayı seçmişim.. Bakmışım ki o benim hayatımın akışına ve zamanına yetişemeyecek, ben onun zamanında yaşatmaya çalışmışım kendimi.. Eee var olmayan bir zamanın içinde yaşamaya çalışmak ağır bir dersi getirdi neticesinde..

    Hatırla kızım; geçmiş yok, gelecek yok. Ne büyük bir illüzyonmuş zaman anladım..

    Benim bugünümde, benim kendi zamanımda, var olan hayatımda kalmayı seçenleri bu seçim için çabalamayı gönülden isteyenleri görememiş gözüm.. Ta ki yer ve gök bana ölümün gerçekliğini defalarca gösterip “ya kendi zamanını yaşarsın ya da hiç var olmayan zamanlar için çırpınırken sessizce yitip gidersin”i sert bir tokatla hatırlatana kadar..

    Her hatırladım deyişim aslında yarım kalmış.. Belki de hayatın bu denli üst üste sarsması bundandır.. Lakin o bile dünün hikayesi aslında..

    Aslında kırgınlığın ve kızgınlığın sebebi mesafeye, zaman farkına yenik düşmemek için rutinler oluşturmaya çabalayan olmanın, geceyle gündüzün sessizce yutup götürmesin diye çırpınışların yansımasıymış.. Yani kontrol edilemeyen hayata ve zamana karşı rutinlerle, duvarlara asılan resimlerle, ve daha nice beklentilerle yenik düşmeme savaşıymış..

    Sen mesela 14 Şubat’ı ya da doğum günlerini ya da diğer tüm özel günleri, hatta kendinizin oluşturduğu özel günleri o zamanın esiri olmadan kutlama yollarını bulmak hatta mümkünse zamanı ve mesafeyi aşmak istemişsin.. Hatta gördüm ki hayat bunu gerçekleştirme fırsatı bile vermiş.. Zamanı ve mesafeyi aşmak için verilen fırsatı aradaki farkı kapatmak yerine daha da fazla zaman farkı olan yerlere göçmeyi seçmek seçenin sorumluluğuymuş.. Anladım..

    Zan dünyası içinde oynayan zihin filminin gerçekliğine inanıyoruz günün sonunda.. Ya istediklerimiz olmazsa, ya istemediklerimiz olursa kaygıları ve korkuları içinde seçimler yapıyoruz.. Halbuki bilse insan seçmenin erdemini esir eder mi kendini geçmişin korkularına, geleceğin kaygılarına..

    Kendimi esir ettiğim zaman illüzyonundan hikayeler yazdım yüzlerce.. Yazdıkça yaşadıklarım şekillenir sandım, anlaşılır sesim duyulur da yenik düşmeyiz zamana sandım.. Sanmak insanın kendine kestiği bir cezaymış meğer.. Yaşadıklarımı yazdıkça, yazdıklarımı yaşadığım bir döngünün göbeğinde salıncak kurmuşum sanki..

    Bir yerlerde zaman bizim arkamızda, bir yerlerde zaman bizim önümüzde.. Olduğumuz topraklarda bile güneşi dakika farkıyla önce karşılayan birileri var, geceye bizden sonra kavuşanlar var.. Kimiyle dakika farkı yaşanıyor, kimiyle saat.. Zamanın ve hayatın araya girmek gibi bir derdi olmadığını yeni yeni anlıyorum..

    Güneş kendisi için doğmuyor, yağmur kendisi için yağmur, Kronos kendisi için hüküm vermiyor.. Fıtratında olanı ortaya korkusuzca koyuyorlar.. Bizler yorumluyor, mana yüklüyor, beklentiler oluşturuyor ardından da hayal kırıklığıyla bir çare kalıyoruz..

    Sadece kendimle, gölgelerimle olan savaşımı bitirmekle yetinmeyeceğim artık.. Zamanın ruhuna temas edeceğim. Hayatın nefesini soluyacağım.. Çünkü gördüm ki bize karşı ya da bize rağmen diye bir şey yok.. Bir olan var, bir de olanla ilgili bizim görmeyi seçtiklerimiz var..

    Dünde yaşamayı seçeni düne, yarına erişmeyi seçeni yarının telaşına bırakmalı.. Bugünü seçmeli, bugününde olmak isteyeni seçmeli.. Çiçekler almalı, çiçekler vermeli insan.. Güneşi hissetmeli, hissettirmeli.. Küçük notlar, hediyelerle, bir cümleyle verdiği değeri hissettirebilmeli insan..

    Bahanelere sığınmayı, bitmiş günü sorgulamayı, gelecek günlerin hesabını yapmayı bırakmalı en azından bırakabilmeyi denemeli.. Çünkü ne zaman aldırış ediyor yitip giden için, ne de hayat boynunu büküyor yaşayamayanların hikayesi için..

    İnsan iki kere doğar derler.. Biri anneden, biri de kendisiyle göz göze bakma cesareti gösterdikten sonra kendinden derler.. Annemden doğduğum günün tarihi belli, kutlanacağı zaman ise yakın.. Kendimden doğduğum gün ise şimdi.. Hayat bu niyetimi beğenmiş olacak ki bugün yeni ay var gökyüzünde.. Sanki “sen doğmayı seç, ben kutlamanı gökyüzünde yapacağım” dercesine..

    Tesadüf diye bir şey yoktur derdim hep.. Bunun manasını idrak etmem ise söylediğim zamanlardan çok sonrasında oldu.. Zaten söyleyip anlattıklarımı idrakım hep sonradan oldu.. Oysa sonrası diye bir şey de yokmuş, olması gerektiği zaman olurmuş.. Kalp bilirmiş kendi gerçeğini de insan o gerçeğe hazır olana kadar tavında dövülürmüş..

    Tutunmalar, çırpınmalar sadece direnç geliştirirmiş yaşama karşı.. İnsansa en çok tutunduğu, en çok çırpındığı yerden verirmiş sınavını.. Şuan benim için ders arası mı yoksa bitirebildim mi o sınavı bilmiyorum.. Artık diş bileyerek öfkeyle adım atmayacağım arenaya.. Artık kursakta kalan heveslerin sebebine gönül koymayacağım.. Artık yaşadığım hayal kırıklığına esir düşmeyeceğim..

    Ben sevgimin, düşlerimin, arzuladıklarımın, emek vermek için gönüllü olduğum her şeyin, çabalarımın ne denli kıymetli ne denli incelikli olduğunu gördüm.. Yenik düştüğüm yerin; zaman ve mesafe olmadığını, onu aşmak için çabaladığım hayaletleri bugünün sahibi yapma çırpınışlarım olduğunu anladım..

    Oldurtmaya çabalamak sadece bataklıkta çırpınmakmış.. Bir illüzyon peşinde koşarken düştüm o bataklığa.. Şimdiyse gerçeklerin bana elini uzatmasıyla çıkıyorum o bataklıktan yavaş yavaş.. Ruhum çocuksu bir telaşla, heyecanla koşuşturmak istiyor yine.. İster, benim güzel çocukluğum elbette ister.. Çünkü özledi baharı, özledi nergislerin papatyaların karanfillerin kokusunu, özledi lunaparkları ve kar helvasının tadını..

    Onun özlediği geçmişi ona veremem.. Onun telaşına kapıldığı geleceği yaratamam.. Bunlar benim gücümün dışında bir sisteme ait.. Ona sahip olduğum iki gerçeği verebilirim artık; kendimi, bugünümü..

    Çırpınarak battığımız bataklıktan, geçmişin hayaletlerinden kaçarken aldığımız yaralardan, geleceği yaratabileceğimiz yanılsamasından uyanabilmek dileğiyle..

    “Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor”.. Yeni ay, yeni gün kutup yıldızınızın daha parlak olmasını dilerim.. Mum üflerken dilek tutmayı hatırlayın ve çocuk kalbinizin mucizelere inanmasına izin verin.. Kim bilir belki de gerçek olur tüm mucizeler..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BEN, BİZE SÖZ VERİYORUM..

    “Kiminle savaşırsan ona dönüşürsün..”

    Hayatım boyunca dans edeceğime inanırdım.. Her adımıma bir senfoni eşlik edecek, mevsimler bile vals edercesine değişecek, insanlar bir müzikalde gibi sahneme çıkacak ve sahnemden saygıyla inecek.. Hayat hep akacak, müzik hiç durmayacak, insanlar hiç gitmeyecek, dans hiç bitmeyecek..

    Benim güzel kızım, seni korumak için büyüttüğüm canavarın gücünü görmezden gelmişim.. O gücün bir gün damarlarımda kan yerine zehir dolaştıracağını hesaba katmamışım.. Ama zaten biz seninle hep böyle değil miydik; hesap kitap yapmadan yüreğimizden geldiği gibi yaşamayı seçen, her sokağı evi bilen ve hiç bilmediği sokaklarda dahi kaybolmayacak kadar adımlarına güvenen, kaldırımlara sığmayan, sonuna kadar giden, her parkta bir bankı bir salıncağı olan, mabetler edinen, bir ezgi duyduğu an eşlik eden, merakının heyecanın peşinden gözü kapalı giden, sonunu hiçbir zaman düşünmeyen, kalbinin peşinden giden, aklını hayatına karıştırmayan..

    Sonra ben büyüdüm, hayatın ilk emri buydu.. Kayıpları gördüm, aşkı tattım, huzuru yitirdim, kayboldum, aradım bulamadım, yorulduğum da oldu itiraf edemesem de pes etmişliğim de oldu.. Aklımın karmaşası ayaklarımın adımlarına dolandı.. Zihnimin dehlizlerindeki fısıltı kalbimin müziğini susturdu.. Önce dans etmeyi bıraktım, sonra keman çalmayı, ardından kalemimi kırdım.. İstediğim bu değildi, sevişlerimin lisanında yoktu bunlar..

    Önce bir satranç oyununa davet aldım, sonra bir maestronun öğretisine gizlice katıldım, ardından kılıcımı kuşanıp arenaya çıktım.. İstediğim bu değildi.. Önce müziğim sertleşti, sonra adımlarım, ardından kelimelerim şeytanın lisanını yazmaya başladı.. Kadim krallığımın tüm ışıklarını kapattım, izin verdim zehirli sarmaşığın toprağıma kök salmasına, kapüşonumu geçirdim başıma öyle yürüdüm sokakları, panayırları lunaparkları es geçtim yürürken..

    Hürlüğümün bedelini ödemeden miras bırakılan, bana öğretilen, ataların aktardığı, çevrenin yapıştırdığı esareti yenemezdim öğrendim.. Geç oldu, ama öğrendim.. İsyan ettim, öfkelendim.. Penceremden akıp giden hayatı, o hayata karışıp rahatlıkla mutlu olanları izlerken katlandı öfkem.. Sövdüm, kızdım, öfkem bendimi aştı, acıya katlanacak halim kalmadığında sadece sızdım.. Dinlenme uykusu değildi bu, yorgun düşmüşlüğün sızmasıydı..

    Cevaplar aradım, anlamaya çalıştım, kendime sözler verdim gün doğarken daha güneş batmadan vazgeçtim, bekledim.. Ben en çokta bekledim.. Hayatı, hayatımda olanları, sevdiklerimi, umduklarımı, heveslerimin kursağımda oluşturduğu onca tortuya rağmen.. Beklemenin laneti topraklarımda kök saldı, yine de bekledim..

    Azıcık toparlayınca gücümü, kalbim aşkın hissine kapılınca tamam dedim tamam, hayat gereken işareti verdi, arenaya dönmek zamanı.. Arenaya dönüp yarım bıraktığımız satrancı bitirmenin, elimizdeki kılıcın hakkını vermenin, kalemimden akan kelimelerin lisanını değiştirme vakti.. Son tangoymuş, hayatın beni başka cephede oyalayarak köksüz medeniyetimi işgal etmek için geliştirdiği en iyi stratejisiymiş.. Çünkü benim hakikatemin özünü bilmiş, özümü zaafım olarak işlemiş yavaşça, ben kendi gölgelerimle oyalanırken o çoktan işgali gerçekleştirmiş..

    Gökyüzünün dilini, rakamların anlamını, bilimin ışığını, ilimin hakikatini okuyarak doğruyu bulacağımı sanıyordum.. Okudum, dinledim, izledim.. Bu ise ikinci taktiğiymiş, çünkü zaten gökyüzünde rüzgar benim tarafımdan esmiyormuş, denizde işler aleyhimeymiş, karada ise çoktan kaybetmişim..

    Ve üçüncü darbeyi indirdi tam krallığımın ortasına; zamanın ve hayatın kimseyi beklemeden aktığını, ölümün soğukluğunu, aşkın illüzyonunu, birikimlerimin kaybını yaşattı.. Ve ensemden tutup izletti onların mutluluğunu, hayatlarına kimseye aldırış etmeden devam edişlerini, benim zihnimdeki dünyamda “acabalar”dan bir çamurda çırpınırken diğerlerinin keyifle içtiği kahveleri paylaştıkları anları izletti..

    Bana sevdiklerimin helvasını üst üste yedirirken, onların hayatı keşfedip keyifle yeni tatlılar yiyişini izletti.. Acının derin anlamını öğretirken bana, onların yüzeyde rahatlıkla yaşayışlarını izletti.. Çabalarımın emeklerimin, yıllarca tırnağımla inşa ettiğim köksüz medeniyetimin yıkılışını izletti.. Kızmak istedim, herkese her şeye öfke kusmak istedim.. Bundan aylar öncesine kadar öyle de yapardım..

    Kızardım, kendi kendime küserdim.. Hak görürdüm kendime dünyaya öfke saçmayı, dünyadakilerle kavga etmeyi.. Oysa neye kızacaksın, kime kızacaksın ki.. Zaten ne diye kızacaksın ki.. Hayatlarına devam ettikleri için mi, derine dalmadan yaşadıkları için mi, yaşamayı seçtikleri için mi.. Dünyanın adil bir yer olmadığını söylemediler mi daha önce, hayat bana borçlu demenin bir kıymeti olmadığını söylemediler mi sana!..

    Önce ifşa, sonra inşa ve en sonunda şifa.. Ah be güzel kızım bu yolu ben seçtim, zorluğunu ben istedim.. Her öfkemde bir kat daha toz indi karşımdaki aynadan. Her acı darbede biraz daha belirginleşti aynadaki suretim. Senin o çocuksu aceleciliğinle benim yetişkin yorgunluğum, senin o çocuksu masumiyetinle benim büyüdükçe kaybettiğim inancım, senin o çocuksu sevginle benim büyürken şahit olduğum korkular ve senin o çocuksu heyecanınla benim yetişkinlikte tanıklık ettiğim kaygılar bizim toprağımızda tozu dumana kattı..

    Sonra yeniden kaldırdım başımı, ensemdeki elin baskısına rağmen. Gözlerimdeki acıya rağmen açmaya gayret ettim gözlerimi. Bildiklerimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi ters düz ettiği yerden hayatın. Köksüz medeniyetimi usul usul temizlerken yorgunluğuma rağmen, kadim topraklarındaki zehirli sarmaşıkları kökünden sökerken zamanla.Ve hayat bir kere daha yemek molasında bir tabak helva getirirken soframa..

    Zihnimin dehlizlerindeki canavarı serbest bıraktım. Kendi şeytanımla göz göze geldim. Öfkemin arkasındaki sevginin, hırçınlığımın arkasına saklanmış görülmenin, çırpınışlarımın arkasında kalmış anlaşılma ihtiyacının varlığını gördüm.. Kadim krallığımın hudut çizgisine yürüdüm, oradan baktım medeniyetime.. Gökyüzüne yeniden baktım, rakamları yeniden inceledim, bilimin ışığını ilimin hakikatini yeniden okudum, felsefe öğretilerime yeniden baktım..

    Sonra Fatih’in fethi geldi aklıma.. Her savaşın kılıçla kazanılmadığını okuduğum tarih kitapları.. Kaçtığım kimdi, kendi büyüttüğüm canavarım. Korktuğum kimdi, kaybetmemek için çabalarımın çırpınışlara dönüştüğü. Öfkem kimeydi, ben acıdan kıvranırken devam eden hayata..

    Beklediğim kimdi, köksüz medeniyetimin kadim kralı..

    Ben büyüdüm güzel kızım, biliyorum sen hep çocuk kalacaksın ama ben büyüdüm.. Seni korumak için dönüştüğüm tüm kimliklerim ölmek zorunda artık. Korkma, ben varım.. Önce öfkemizi, kırgınlığımızı, hayal kırıklığımızı, kursakta kalan heveslerimizi ifşa ettik. Şimdi inşa zamanı..

    O zehirli sarmaşıklardan arındırdığımız toprağa tohum ekmek zamanı, çocuksu acelecilikle her tohumu eklemeyeceğiz bu sefer. Toprağımızda yeşermek isteyen tohumları seçeceğiz, krallığımızda güneş için su için çabalayan tohumları.. Gölgemizden korkmayacağız bu sefer, o dolapta sessizce saklanıp beklediğin mevsimler yitirdiğin günler bitti güzel kızım.. Ben bizim için 4 mevsiminde kaç derece olduğunu defalarca denedim, kışın sonu bahar inan bana..

    Ve sana söz veriyorum yeniden dans edeceğiz güzel kızım.. Zihnimin dehlizlerindeki fısıltı, kalbimizin senfonisinden güçlü değil artık.. O fısıltı alıştığımız tanıdık bir eski dost bizim için.. Ve kadim krallığımızın tahtına bu bahar çiçekten taçlar yaparak oturacağız, sana söz veriyorum.. Çünkü beklemek, ensemdeki nefesin ve elin izletmesini seçmek bize bir şeyi daha gösterdi; hayat ve zaman senin kontrolünde olacak kadar küçük değil..

    Yaratmaya gücüm yetmez, ama yaratılan her güzelliği sana yaşatmaya gücüm yeter.. Hayat sofrana son dönemde helvalar getirse de bil ki senin de dünyanın her yerinde keşfedeceğin nice başka tatlılar var. Ve ben sana söz veriyorum, kahvemizin yanına hep yeni bir tat bulacağım..

    Savaşımız bitti güzel kızım.. Kışımız bitmek üzere.. Gökyüzüne baktım, rüzgar bizden yana dönmeye başladı. Okyanusta lehimize bir akıntı oluşuyor. Rakamları dikkatle okudum, 25 Mart diyor, özellikle 25 Mart.. Ben sana bu yaz yüzmeyi öğreteceğim güzel kızım. Ben sana yeni bir lisan öğreteceğim söz veriyorum, hikayelerini daha sağlam bir kalemle yeni öğrendiğin lisanlarda yazmayı öğreteceğim.. Ve sana yeniden dans etmeyi hatırlatacağım güzel kızım, ben sana yeniden dans etmeyi hatırlatacağım..

    Büyük konuşmalar bitti, ‘bundan sonra böyle’ tehditleriyle kendini kandırmalar bitti, başkalarının hayatlarına devam edişlerini mutluluklarını alkışlamak zorunda kalışların izleyişlerin bitti, talan ve işgal edilen enkazın yasını tutmalar bitti, acabalar keşkeler bitti, farklı olur mu beklentisi bitti, sevgi kırıntıları bitti, görün anlayın çırpınışları bitti.. En önemlisi sevgimizin, sadakatimizin, çabalarımızın, emeklerimizin kıymetini bilsinler görüp anlasınlar diye umutlanmalar, dönecek olan devranı beklemeler bitti..

    Bu canavarı ben büyüttüm, bu şeytanı ben serbest bıraktım, zihnimin dehlizlerine bu labirenti ben inşa etmiştim.. Şimdi onları ben yıkıyorum.. İnsan çabaladığı, emek verdiği için o şey zamanla canını acıtsa bile vazgeçmez sıkı sıkı tutunurmuş.. Bu karanlığı delip geçiyorum..

    Ve güzel kızım sana söz veriyorum; köksüz medeniyetimiz kök salacak, ışıkları hep yanacak, dansının adımlarını hiçbir şey karıştırmayacak, çiçeklerin yaprak dökse de kökü sağlam kalacak çünkü artık tek mevsimlik çiçekler barınmayacak bahçende.. Sen olduğun yere, girdiğin hayata hep neşe saçan oldun. Lezzetli yemekler yaptın sevginle, en kalabalık yerlerde park yeri buldun enerjinle, insanların sırlarını yaralarını sardın varlığınla, güven ektin topraklarına sadakatinle..

    Artık eve dönme zamanı güzel kızım.. Kendi krallığımızı yeniden yeşertmek zamanı.. Başka topraklardaki sürgün hali bitti, başka bahçeleri yeşertmek yorgunluğu bitti, başkalarına ev olup kendine misafir olmak zamanı bitti, hayatla başkalarının arasına girip onları korumak için kendini feda ettiğin kahramanlık hikayeleri bitti..

    Gökyüzü, yeryüzü sana bana bize fısıldıyor; artık evine dönmek zamanı, esaret bitti.. Yeniden dans edeceğiz, satranç oynayacağız, söz veriyorum yüzmeyi öğreneceğiz, yeni hikayeler yazacağız, rengarenk çiçekler ekeceğiz, şarkılar söyleyeceğiz, yaralara yaralayana ah etmeden geçip gideceğiz..

    Hayat düğün bayram olacak diyemem, bunun sözünü veremem. Her mevsim yaz olacak diyemem, her şarkı neşene eşlik edecek diyemem.. Her zaman kazanacağız diyemem.. Yani hayatın araya sokacağı soframıza getireceği şeyler üzerine sana sözler veremem.. Malum son 6 ay bize bunu öğretti.. Bu dersi yeniden tekrar etmeyeceğiz..

    Ölümlerden bize miras kalan; dimdik yaşa, her an en şık ol, of deme sorunu gör çöz ilerle, sofrandakini paylaş, hata yapmaktan korkma, kendini bil kendin ol mirasını koruyacağımıza söz verebilirim..

    Olan oldu, olacak olan olacak.. Olanı ve ölümü değiştiremeyiz.. Lakin bugünümüzde kim olduğumuzu ve olacağımızı yeniden seçebiliriz.. Geçmişi esen rüzgara emanet ettim, geleceğin telaşını kaderimden siliyorum.. Aşkla, neşeyle, ışığımla bugünümü yaşamayı seçiyorum..

    Ve sana söz veriyorum.. Her zaman yanında olacağıma, yüzmeyi öğretemesem de deneyeceğime, hayata rağmen değil hayatla bir olarak yaşayacağımıza, seninle yeni panayırlar lunaparklar keşfedeceğimize, farklı kahveler tadacağımıza ve heyecanımızın merakımızın peşinden gideceğimize söz veriyorum..

    Şimdi soruyorum sana; geçmişin yükünü sırtımızdan indirip, bugünümüz için dolabın içinden bana elini uzatmaya ve en sevdiğin şarkıyı açarak benim dansıma eşlik etmeye mısın?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • .. HATIRLA; EPPUR Sİ MUOVE..

    “Bir gün kendimle karşılaştım, hikayem böyle başladı..”

    Hiç durmadan yürüdüm.. Zaman hangi yöne akıyor aldırmadan, güneş doğuyor mu batıyor mu farkına varmadan.. Ayaklarımın ağrısını hissetmeden, sadece yürüdüm.. Zaten bir maestronun işi elleriyleydi, o yüzden ayaklarımın durumuna aldırış etmeden yürüdüm..

    Düşündüm, hiç durmadan düşündüm.. Kendimle olan anlaşmamı ne zaman bozmuştum, hayatla arama neleri kimleri almıştım, seçimlerim nelerdi, seçmeden kabul etmek zorunda kaldıklarım nelerdi, kimden kimlerdendim, kim olmaya söz vermiştim, kime dönüşmüştüm?

    Sevinçlerimi, heyecanlarım, heveslerimi koyduğum bavulu hangi tren garında kaybetmiştim? Peki ya sırtında ağırlık yapan çantaya koyduklarım nelerdi? Hangi vedalar, elvedalar bana aitti hangileri benim mecbur kaldıklarımdı?

    Seçtiklerim miydim yoksa vazgeçtiklerim miydim, kaybettiklerim miyim bulduklarım mı, sustuklarım mıyım yoksa söylediklerim mi,  verdiklerim miyim feda ettiklerim mi? Yazdıklarım mı bana ait yoksa sildiklerim mi? Kim şahit hikayelerime, kim tanıklık edebilir dehlizlerime, kim tanıklık yapacak kadar biliyor beni ben yapanları?

    Sadece yürüdüm.. Önce güneşi bildim hissettim, bir an gözümü kırpıp geri açtığımda çoktan ay çıkmıştı.. Öyle tamdı ki, öyle parlaktı ki sanki alay ediyordu karanlığımla eksikliklerimle.. Öyle vurdumduymaz şekilde ben buradayım diyordu ki öfkemi boğazıma tıkıyordu varlığı..

    Durdum.. Ne kadar sonra bilmiyorum, sadece durdum.. Nerede başlamıştım yürümeye, nereye varmıştım saatlerce yürüyerek, başlangıcı sonu kadar belirsiz, sonuysa başlangıcından daha yorucu.. Hayatla benim arama giren kimdi, benimle benim arama giren peki?

    Savaşlarım, zaferlerim, hırçınlık dolu aşkım, çabalarım, emeklerim, yürüdüğüm onca yol, yazdığım yüzlerce hikaye, tanıklık ettiğim sırlarına vakıf olduğum onca insan, kaygılarım, korkularım, neşe dolu şarkı söyleyişlerim, arayışlarım, oyuna çevirdiğim rutinlerim, sevip sahiplendiklerim, sevmekten vazgeçtiklerim…

    Sahi neyi aradım ben bunca zaman, sürekli zirveyi buldum sandığım anlarda karşıma yeni bir dağın çıkışı neden?

    Çocukluğumdaki panayırı, lunaparkı mı yoksa o bayramlarda kurulan Nazilli’mde o şenlik dolu günleri mi? İçtiğim her kahveye eşlik eden bu gölge kim, yürürken fısıldayan bu ses kimin?

    Zamana ve kadere terk ederek yitirilen sevgilerin huzursuzluğu, susup sessizliğe emanet ettiğimiz cıvıltıların durgunluğu, çabalamak yerine vazgeçerek kaybettiğimiz anların yenilgisi var heybemde.. İyi ama bunları heybeme koyan kim?

    Ben ki aşkında cesur, sevgisinde sadık, savaşlarında gözü karaydım hani.. Ben ki sevdim mi hudut çizgisini aşacak kadar sonuna gidendim hani.. Ben ki kıymeti değeri kaybetmeden bilendim hani.. Öyleyse kimlerin pişmanlığını yük ettim kendime, kimin vazgeçtiklerinin kaygısını sırtlandım, kimin çabasızlığını dert edindim böyle..

    Heybemi dolduran, sırtıma yük olan, durmadan yürüdüğüm yollarda ayağıma ağırlık vereni taşımayı seçmek kendime neyin cezasını kesişimdi?

    İçimdeki küçük çocuğu korumak için yarattığım canavara yenildim bugün.. Onun savaşında bıraktım kılıcımı yere.. Kalemi elime almaya niyet ettiğim gün bir gerçek sarstı tüm benliğimi.. O gün birisi için doğum gününün anlamı değişmişti, birisi için korunup kollandığı heybetli bir güç yitirdi etkisini, birisi için çocukluk bitmiş büyümek günü başlamıştı, Bir başkası için yuva dediği yer ıssız bir çoraklık olmuştu.. Zaten hep böyle olmaz mıydı, bir şey herkes için hep bambaşka manalara sahiptir ta ki sahip olduğu manayı yitirene kadar..

    Peki ya ben, benim için hangisiydi, bende yitirilen mana değişen anlam ya da kaybolan neydi? Bulamadım.. Bulamadıkça yürüdüm, yürümek en eski kadim öğretimdi benim.. Ben de yürüdüm.. İlk kez bulmak için değil, anlamak için değil, hayatla savaşa hazırlanmak için değil, savaştan dönmüş olmanın yorgunluğunu atmak için değil.. Sadece yürümek için, gökyüzündeki ayın dolunay tamlığı ve parlaklığı yoluma düşene kadar yürüdüm..

    Matematiğimde 2+2 sonucunu değiştirdi ben durduğumda.. Dil bilgimde artık hikayeyi nokta işareti bitirmiyordu mesela.. Ya da edebiyat yaşadığımı yazacak kadar büyük gelmez olmuştu.. Bazen bazı şeyleri anlatacak kelime bulamazsın, zaten anlatmaya da gerek yokmuş..

    Ben durdum da güneş ve ay durmadı.. Ben sustumda zaman susmadı.. Ben vardım sandım, çözdüm sandım da o işler pekte öyle olmadı.. Ve o an gökyüzü tek bir şeyi fısıldadı; yine de dönüyor..

    ..Sevgilerimle..

  • ..KURSAKTA KALAN DUA..

    Bir eve düşen bu kaçıncı ateş peki! Bir cümlenin neşe uyandırdığı ruhumu, bir küçük sevince muhtaç bırakan bu kaçıncı ölüm! Hayat ellerini çek üstümden diyerek feryat edilen bu kaçıncı can acısı..

    Daha 1 saat önce bir telefon konuşmasıyla yorgun ruhuma bir nebze can olan bir cümlenin ardından, dünyayı karartan bu kaçıncı yas! Hayatımdaki neşe acı dengesinin contasını mı bozdular, yoksa zaten en bozuğunu benim hanemim direği mi yaptılar!.. Bir mevsimde toprağa verdiğimiz kaçıncı can bu! Bahar gelmeden ayazı getiren kaçıncı hayat tokadı..

    Ben baharım başka olacak derken vuran kaçıncı güz! Kalpteki sönmemiş 40 mumun üstüne yakılan kaçıncı mum!

    Belli ki bir ben anlayamadım bu hayatın düzenini, belli ki bir ben bahara hasret yeminini seçtim..

    Kusacak öfkem de kalmadı, kırılacak umudum da.. Ulan anladık hayatın içinde her şey var da aylar sonra bir esintiye muhtaç, susuzluk çeken ruhuma bu kadarı fazla değil mi! Daha 1 saat önce çok değil ya 1 saat önce umut olur, bir tutam neşe verir ümidiyle yazdığım kelimeleri griye boyama çabası niye..

    Ben denedim.. Düştüğüm yerden kalkmayı, kalbim kırıkken sevmeyi, kaybolmuşken aramayı, nefes alamaz haldeyken bile suyun üstünde kalmayı.. Suçlu aramadan, yakıp yıkmadan, affedebildiğimi affederek, edemediğime buruk kırgınlıkla lakin sessizlikle veda ederek.. Eylül ayının başlattığı kaybetme furyasına Mart’tan gelen cevapla ben ağzımın payını aldım..

    Takım elbisesiyle dimdik ve yaşadığı gibi giden büyükbabamı, ellerime doğmuş yolculuklarımda bana eşlik etmiş köpeğimi, ve daha bayram gelmeden tam da bugün biraz önce haberini aldığım daima heybetiyle güç veren canım teyzem.. Bir bayram sevincini kursakta bırakarak saklandılar toprağa..

    Hani deriz ya “hayat sen üzgünsün diye sana yol vermez” ya da çok duyarız bunu. Öyle sıradan bir cümledir de hayatın en hakiki gerçeğiymiş.. Bırak yol vermeyi, nefes bile aldırmazmış insana.. Dönüp bakmazmış haline, nerdesin kimsin ne yaşıyorsun demez.. Aç mısın tok musun, demez.. En azından uzun süredir bana, benim haneme demedi..

    Bekledim, olacak inanıyorum dedim, bir ışık sızacak dedim.. Boşlukta yankılanmış meğer, hem sesim hem sözüm..

    Ben yıllarca hayattan alacaklarım var derdim; neşem, çocukluğum, huzurum, sevgim derken kendimi alacaklı sanırdım.. Bu sanma halini çok değil daha yeni yeni bırakmak sözü vermiştim kendime.. Hayata rağmen, hayattan alacaklıyım demeden, hayatla birlikte yaşayacağım demiştim.. Yazmıştım, niyet etmiştim..

    Oysa asıl hayat alacaklı davranmayı seçmiş bana, bize, aileme karşı.. Bugün, bu gün bitmeden bu üçüncü yazım.. İlkinin günün güneşli başlamasına bırakarak kendimi bir hevesle başlayarak yazdım, gülümseyerek paylaştım her yerde.. İkincisi bir telefon sonrası gelen, kelimelerimin bana yıllar sonra dönerek sevildiğimi hissettirmesi üzerineydi.. Bu üçüncü yazım, biraz önce bayramın tadını çekip alan bir telefon sonrası ortaya saçılanlardan ibaret..

    Hayata karşı zaman zaman “mutluyum demeden kursağımda kalıyor, ben bu döngüyü kıracağım” dediğim olaylar vardı.. Aile aktarımından tutun, psikolojiden felsefeden devam edin, gökyüzünden çıkın her alanda kendi üzerimde incelemeler yapmıştım.. Araştırıp öğrendiklerimden yola çıkarak o köklü inancı dönüştürmeye çalışmıştım..

    Oysa hayat benim yine yeniden matematiğimi, felsefemi, edebiyatımı, gökyüzümü, dil bilgimi tamamen yıkıp geçti.. Meğer, olay zaten hiçbir zaman ben değilmişim hayat için..

    Sizi bilmiyorum, bir günde kaç duyguyu yaşadığınızı da.. Lakin ben bir günde 4 mevsimi yaşadım. Ve belli ki bahar benim sokağıma gelmek için acele etmeyecek..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..”SENİN GÜRÜLTÜNE İHTİYACIM VAR”..

    Alelacele oturdum klavye başına çünkü bekleyemezdim. Hissettiklerimi akıtmadan uyuyamazdım bugün.. Ben tam da şuan kocaman bir duygu selinin karmakarışık haliyle yazıyorum. Ben akıtayım lütfen bu sefer siz benim için toparlayın.. Çünkü duygularımda noktalama işaretleri, büyük harf küçük harf karıştı şimdilik..

    Hoş bir sohbetin, kahve tadında bir konuşmanın tam ortasındayken, kocaman ormanın sağladığı oksijen değerinde bir telefon aramasının verdiği bir akış bu aslında..

    Ve ben de bu duygu yüklü anların aslında geçmişimden gelen kelimelerimin oluşunu paylaşmak istedim.. Yazmak şahitlik etmek derim hep.. Kendi yazdıklarımın bana, geçmişime tanıklığıydı onca defter yığını.. En gizli mabedim, kimsenin okumadığı muhtemelen de hiç okuyamayacağı dehlizim.. Bir de herkese, herkesi yazdıklarım var. Kimin canını sıkan, kimine şifa olan, kiminin hiç bakmadığı, kimininse sessizce bana eşlik ettiği hikayeler istasyonum..

    Bir de elime kalem geçtikçe sevdiklerimin göğsüne iliştirdiğim cümleler var; kimine çıktığı yolculukta eşlik etsin diye, kimine belki bir gün denk gelir de neşe verir yoldaşlık eder diye.. Lakin bugünkü hem geçmişin tanıklığı, hem benden bana bir yolculuk, hem de beni bana hatırlatan bir ses oldu o yüzden bekleyemezdim toparlamak için yazacaklarımı. Çünkü bugün bundan tam 3 yıl önce arkadaşıma yazdığım bir notun aramızda kilometrelerce mesafe olmasına ve aradan yıllar geçmesine rağmen ona nasıl iyi geldiğini söylemek için araması.. O notu yıllarca saklayışı, o yazdığım notun ona ne ifade ettiğini paylaşmasıyla taşan duygular denizine hoş geldiniz..

    “Ne olursa olsun ne yaşarsan yaşa kaldır kafanı gökyüzüne bak ve şunu hatırla, bu dünyada daima sana inan bir ben var..” İşte o yıllar önce yazdığım notta olan o son cümle, devamında ise her ihtiyacın olduğunda lütfen bu şarkıyı dinle diye hediye ettiğim o şarkı..

    Yıllarca hem blog yazmamın, hem sevdiklerime hatıra olsun diye küçük notlar yazmamın, sevdiğimin cüzdanında taşıması için yazdığım notların tek bir niyeti vardı; ”kaybolsanız da, yorulsanız da, kendinizi karanlıkta yalnız hissetseniz de durun ve hatırlayın sana inanan bir ben daima var ve hep yanında olacağım” hissini kaybetmemeleri.. Dünden bugüne yazdıklarım mı, yoksa yaşadıklarım mı bunları duymama sebep bilmiyorum.. Şuan evrenin işleyişine dair de konuşmalar yapacak değilim. Zihin dehlizlerime sonra yine ineriz..

    Kendisinin ihtiyacı olduğu için aradığını söylese de, ben bugün bir kere daha anladım ki aslında benim de ondan duyduklarıma ihtiyacım varmış. Ve bu bana bugün çok kıymetli bir ders verdi.. Kime iyi gelip gelmeyeceğini düşünme kibrinden arın kızım, hatta öyle ki dün yazdığının ya da yaptığının yankısı bakarsın bugün ya da yarın duyulur o yüzden bekleme yanılgısından da kurtul kızım.. Ve sen hep yaz kızım, hep yaz.. Defterine yaz, blog yaz, sevdiklerine cüzdanında taşıması için yaz, eşinin dostunun kitabına defterine yaz.. Yaz ki ihtiyaçları olduğu gün hayat onlara ”sen yalnız değilsin bak daima bir yıldız gibi gökyüzünde sana ışık olmayı bekleyenin var” desin usulca..

    Buruşturup atanlar olacaktır, cüzdanına değil çöpe layık görenler olacaktır, okumadan geçenler ya da manasız bulanlar olacaktır.. Bırak olsun güzel kızım, sen yazmaktan vazgeçme.. Bugün bir şeyi daha öğrendim, beklemek bir illüzyonmuş.. Ben bugün bu cümleleri duymayı beklemeden, belki birkaç hoş cümleyle dostluk edebilirim düşüncelerinde açtığım telefondan sonra öğrendim ki hayat zaten senin kim olduğunu bir gün hatırlamanı ve duymanı sağlayacak.. Yeter ki tıkama kulağını hayata karşı, yeter ki kapatma kalbini sırf darmaduman ettikleri için sevgini..

    ”Sen bu umursamaz ikiyüzlü dünyanın ortasında sahip olduğum en kıymetli dostsun, senin varlığın bana güç veriyor, ne olursa olsun hiç yargılanmadan dinleneceğimi biliyor olmanın güvenini verdiğin için teşekkür ederim, benim kendime bile sunmadığım hata alanını senin bana tanımış olman öyle değerliymiş ki, senin sevginin gürültüsüne ihtiyacım varmış, birinin seni koşulsuz şartsız dinlemesi dinlendiğini ve sonunda anlaşıldığını bilmek öyle önemliymiş ki, sen benim bu hayatta tanıdığım en güzel iyikisin..” Ve daha nice kalbime dokunan kelimeler.. İşte bu kadarmış, benim en güzel hediyem hep bu kadar yapılabilir şeylerdenmiş.. Oysa asıl önemli olanınsa bunların kalpten gelerek, eyleme dökülerek bana sunulmasıymış.. Ben doğum günümden günler önce ilk hediyemi aldım, teşekkür ederim güzel dostum..

    Bir kere daha gördüm ki değer veren ve seven için ne mesafe, ne araya giren zaman problem değilmiş. Bağları zayıflatan sebepler hiç değilmiş.. Bu kadar kolay, bir bu kadar da zor aslında bu hediyeyi birisine vermek verebilmek.. Parayla satın alamazsın, bana vereceksin diye zorlayamazsın, bunu öğretemezsin de.. Bu yüzden işte benim için en kıymetli hediye bunlar.. Çünkü insanın kendinden çıkmasıdır bu hal, öğrendikleri yaşadıklarından sıyrılmasıdır, ben buyum etiketlerini fırlatıp atmasıdır.. Yürekten gelir, dile dökülür ve sadece gönülden isteyenin verebileceğidir.. Benim en kıymetli hazinelerim; yürüdüğüm yolda kutup yıldızım olanlar, olmayı seçenler.. Bugün için teşekkür ederim, bana hatırlattığınız bir gerçek için daha teşekkür ederim..

    Karşılık beklemeden ayırdığım zamanın, ne olursa olsun karşımdakini kalbimle dinlemenin, herkesin hikayesini gönülden dinlemenin ödülünü verdi bugün bana aslında.. Yıllarca aldığım yaraları, hayal kırıklıklarımı, yorgunlukları, şahit olduğum hikayeleri yazdım.. Çok sorguladım, çok aradım, çok kızdığım da oldu çok kırıldığım da oldu. Ben bu yaraları niye aldım dediğim de oldu, yaşatılanlara karşı hüzne boğulduğum da oldu.. Nedir nedendir bilinmez, belki bugün içindi, belki de sadece yazmam içindi. Ya da sadece yaşamam gerekiyordu.. Ya da sadece yıllar sonrasında ben kaybolduğumda aslında benim gökyüzüne kafamı kaldırıp yalnız olmadığımı duymam ve hatırlamam içindi..

    Bana bugün demet dolusu iyikiler, teşekkürler, değerlisinler, kıymetlisinler duymak düştü.. İhtiyaç duyulduğum için orada olduğumu sanıyorken ihtiyacım olan kelimeleri duymak için orada olduğumu anladım bugün.. Bu da bana bugün üçüncü dersi getirdi; hayatı alacaklı gibi beklemek, kapısında bekleyen olmak, ben çok feda edenim diyerek alacaklı sanmak kendini meğer ne büyük körlükmüş.. Oysa hayat, kapısında beklediğin kişilerden değil de kendi lisanıyla verecekli olduğu yerden verirmiş ihtiyacın olanı..

    Ben bugün sevgimin gürültüsüne teşekkür edilen oldum.. O yüzden gürültüyle kocaman bir teşekkür bırakıyorum bu geceye.. Ve varsa ihtiyacı olan, kaybolan, yönünde yolunda yalnız hisseden birisi bir kere daha hatırlasın istiyorum; bu hayatta sana inanan bir ben daima var..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KÖKSÜZ MEDENİYETİMİN KADİM KRALLIĞINA..

    “Neyi seversen o olursun. Sevgi simyadır. Asla yanlış şeyi sevme çünkü seni dönüştürecektir.” Der Osho.

    Dönüştüğüm kadın sevdiklerinden arta kalandı.. Kırılganlığı, hüzünleri, anlaşılamamışlığı, bırakılan kırıntıları anlamlandırmaya çalıştıkça günden güne yoruluşları, bekleyişleri, gönlünden harcadıkça içten içe azalışları, buruk gülümsemelerle devam etmeye çalışmaları..

    Oysa hep derim, sevgi iyileştirir. Güzelleştirir insanı, insanın bahçesini sokağını.. Herkesin bahçesine lavantalar, nergisler, güller, papatyalar ekmişim baharı onlara müjdelemişim de bana gelince elimde kökü olmayan bir lotus ve ölümü andıran bir kara karanfil kalmış.. Şikayet etmemişim de, içten içe çok gönül koymuşum.. Bundan yıllar evvel notlar düştüğüm defterlerime göz atıyorum da mesela 2021 eylül ayı; çamlıkta yürürken aşk dolu insanları, ailesi piknik yapanları, dostlarıyla kahkaha atanları bir ağaç altında kendimle kahvemi yudumlayarak izlediğimi yazmışım. Ya da yine bir eylül akşamı 2023 yılı, köprüye gitmişim. Ve ben köprüye gittiysem mevzu Atlas’ın bile taşıyamayacağından derindir.. Sonra yine bir eylül ayı.. Halbuki eylül benim en sevdiğim aydı, 1’i olduğu sabahında hep neşeyle uyanırdım..

    Neşe sandığım o burukluğun yaprak dökümüymüş belli ki. Her eylül birçok yaprak dökümü yaşamış ruhum. Bense şiir yazmak uğruna romantikleştirmişimdir belki de kendimce. Ah şu benim anlam yüklemelerim, mana arayışlarım, halbuki o kıymetli şiirleri yaratan anlar şairini öldürür bilmez misin.. Okudukça aydım mı, yoksa artık yetti mi bu güz dolu mevsimler inanın bilmiyorum. Önemi de yok bazı şeyleri bilmenin.. Çünkü ne istediğimi biliyorum dedikçe istemediklerimi teyit edecek şeyleri daha çok yaşamışım. O yüzden artık sadece ne istediğimi biliyorum demiyorum, bildiklerimin dışında kalanlara hibe edecek sevgim, zamanım ve enerjim bitti diyorum. Kısaca benim sevgi fabrikamda harç bitti yapı paydos, kapattık..

    Şaka şaka.. 🙂 Daha cıvıl cıvıl, güneş alan, sadece ben bahçelerine ekip dikeyim diye beklemeyen, benim de bahçemi güzelleştirmek isteyen, deniz gören, yeşilliğine ayaklarımı basarak yürüyebildiğim parkı olan, ve artık kapüşonumu takarak bir başıma değil de müziğimi açıp saçlarımı savurarak sallandığım salıncağı olan bir sokağa taşıdık fabrikayı.. Sevgi hiç biter mi.. 🙂

    Benim güzel kızım, doğum günün geliyor, yıl içinde en sevdiğin gün.. O yüzden bu yazıyı doğum gününde gerçekleşmesine niyet ettiğin ne varsa yaşaman dileğiyle yazıyorum.. Bugün geçmişin hayaletleri, kırgınlıkları yok.. Çünkü içimde bir his var. Sanki hayat artık bana ”sen hazırlığını yap yolu ben açacağım” diyor.. Ki biliyorsun gökyüzünü sadece çimlere uzanarak izlemekle kalmadın. Yıldızları okudun, rakamlara baktın. Venüs aşkı vaat ediyor, Mars arenaya çıkmanı istiyor, Güneş ise parlamanı destekliyor. Benim güzel koç kadınım.. Çocuksu heyecanını, neşeni pas tutmuş kırgınlıkların arasından çekip çıkarmak zamanı artık..

    Biliyor musun hep nerelisin sorusuna cevap aradın ya. Kimim ben, nereliyim, insan neye göre bir yerli olur? Bir insan bu sorulara neye göre cevap verir dedin durdun, hiçbir cevapta seni tatmin etmemişti.. İşte köksüzlüğün verdiği o sürgün halinin yansımasıymış bu.. Oysa ben buldum..

    Ben seni en çokta Nazilli’ye benzetiyorum gittikçe daha çok benziyorsun hatta.. Çünkü Nazilli benim tanıdığım en neşeli şehir, çocukluğum, evim, ergenliğim, tren garıyla kar helvasıyla sokaklarıyla bağ kurduğum yerim. Yıllar sonra aşkımın elinden tutup sokaklarında neşeyle dolaştığım baharım, yazım.. Ve ben seni en çokta bu yaşında Nazilli’ye benzemeye başlarken görüyorum..

    Sen kırıntılar bırakarak seviyorum diyenleri değil, tüm dünyaya haykırarak seni seviyorum diyenleri ve bunu korkusuzca gösterebilenleri hak ediyorsun. Nazilli’nin sokaklarında özgürce büyüdüğün, aşkla özgürce dolaştığın gibi.. Sen elinin sımsıkı tutulmasını hak ediyorsun, tüm şarkıların seni etiketleyerek paylaşılmasını, fotoğraflarının duvarlara asılmasını ekranlara koyulmasını hak ediyorsun. Sen şen kahkahalarını atmayı hak ediyorsun. Sen kuralsızca dans etmeyi hak ediyorsun. Düşlerini yaşamayı hak ediyorsun..

    Fırtına dinmeye başladı güzel kızım.. Ve ben seninle gurur duyuyorum, o fırtınada omurganı dimdik tuttuğun için.. Seçenek yokken sadakat göstermek, dürüst olmak kolaydır. Asıl mesele araya giren zamana, mesafeye rağmen yine de seçebilmektir sadakati.. Korku yokken doğruyu söylemek kolaydır, asıl mesele sessizce yaptıklarının günü geldiğinde sorumluluğunu alarak ben yaptım diyebilmektir.. Savaş yokken erdemli ve güçlü olmak kolaydır.. Asıl mesele, eline güç geçtiğinde koruyabilmektir erdemi.. Ve ben sana teşekkür ederim güzel kızım sen bu yolu kalbinle yürüdün.. Şimdi kalbinin ekmeğini yeme zamanı..

    Artık sevgi kırıntılarıyla diyet yapmak bitti. Artık acaba ne demek istediler bitti. Artık sevgiyi sorgulamalar, bir umut var mıdır demeler, beklemeler, beklentiler bitti.. Sen yüreğini defalarca ortaya koydun.. Artık yüreğini ortaya koyanlarla, soru işareti bırakmayanlarla, senin merakını zaafın zannetmeyenle, aksine merakının aşktan geldiğini görenle, aşkın ise hakikatin gerçeği olduğuna inanan kalbine şüphe düşürmeyenle, kaçmayanla yol almak zamanı.. Hatırla; önemli olan önceliklidir.. Sen önemlisin, öncelikli olmayı hak edensin.. Bırak bu öncelik meselesini zaman ayıramamak bahanesiyle kendince evirip çevirenleri, gerçeğin ne olduğunu herkes biliyor. Sadece işlerine geldiklerinde meşgul, gelmediklerinde herkese yetecek zamanı var. Bunu defalarca gördük, hepimizin bildiğini kabullen.. Bilmek yetmez artık, eylem gerekli.. Çünkü sevgi eylem, güven kanıt, özür değişim gerektirir.. Eyleme geçtin, kanıtlarınla gösterdin, değişimin lisanını yazdın.. Şimdi bunları yapabilenler eşlik etsin yoluna..

    Korkular, kaygılar, yaralar, travmalar, hayatın bilmeceleri hep olacak.. Bırak olsun, onlar oldukça daha da net göreceksin kim gerçekten yanında kalmak istiyor, kim sadece senin ışığına geliyor da karanlık çökmeye başladığı an kaçıyor.. Köksüz medeniyetinin kadim krallığında yaktın tüm ışıkları, açtın bir Edis Manifest şarkısı, toprağını havalandırmaya başladın, tohumlarını ekmeye başladın.. Şimdi bırak o dansta eşlik etmek isteyen gelsin, çünkü öğrendin ki isteyen gelir ve sadece isteyen kalır. Seninle dans etmeye gönlü olanla yap dansını..

    Benim güzel kızım; manalar yükleyeceğin nice köprülerin lunaparkların olacak yeniden, köküne yolculuğu gerçek aşkın elinden tutarak yapacaksın yeniden, doğan gereği yine bir şeylerin zıttına gidecek sorgulayacaksın ama inan bana bundan keyif alanlar ve hatta hayranlık duyanlar olacak yanında, seni gizlemeden doğrudan varlığını tüm dünyaya haykırarak yanında olmaktan ve elini tutmaktan gurur duyanlar, bunun kıymetini bilenler olacak krallığında.. Çünkü sen çok isteyen olmadın, azla yetinmeyi bilen oldun.. Oysa hayatın ne çok nimeti var, bırak hayat sana rağmen akmasın artık.. Seninle birlikte aksın, izin ver..

    Şunu unutma bir insanı yoklukta ve yolculukta tanırsın.. Hepsini tanıdın, hepsi de seni tanıdı, yoklukta da yolculukta da.. Dünyanın her yerini keyifle keşfedeceğin, yeni hikayelerini heyecanla bekleyen, güne güzel notlarla mesajlarla uyandırmanın bağ kurmak olduğunu bilen, senin sevgi dilini bilen, seni tanımaktan keşfetmekten heyecan duyan, anılarla dolu fotoğrafların videoların kıymetini bilip paylaşmaktan çekinmeyen, kahveyi nasıl sevdiğine dikkat eden, yüzmeyi bilmesen de suya girecek cesaretini takdir eden, seninle keşfeden, seninle öğrenen, zor konuşmaları yapmaktan korkmayan insanlarla dolu bir dünyadasın.. Sen öylesin, bu dünyada tek değilsin yani.. Her insan kadar eşsizsin, lakin yalnız değilsin..

    Şimdi şarkı listeni aç, kahveni al ve şu güneşli havanın tadını çıkarmaya bak.. Bırak müzik liste kendiliğinden aksın sen gülümseyerek yürürken.. Çünkü senin müzik listen eşsiz bir senfoni, bundan çıkanı değil bunu dinlemek için gönüllü olanı getirsin hayat.. Hem daha dün hayat, farklı dillerde merhabalar getirdi.. Kim bilir belki bugün de kahvene ve şarkına eşlik edenleri getirir.. Bu yıl arkadaşlıkların, ailen, tanıştığın yeni insanlar, gittiğin her şehir, gideceğin her şehir ve kim bilir belki ülkeler, hatta belki yeniden aşk, yazdığın hikayeler, kahkahaların hep bahar gibi taze koksun güzel kızım.. Çok güzel insanlar biriktirdin hayatında, çok kıymetli hikayeler biriktirdin defterlerinde.. Bu sene yeniden arenaya çıkmak zamanıdır belki de.. Bir maestro eşliğinde, hayran olduğun gökyüzünün altında, denizin esintisini hissederken keyif ve neşeyle dans etmek için.. 🙂

    Ve Sevgili Mart; ben köksüz medeniyetimin topraklarını baharına hazırladım.. Yeni yaşımda güneşinle, esintinle, enerjinle ve gökyüzünden aldığın yetkiyle ektiğim tohumları yeşertmen dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..