Yazar: yildizlaraltinda

  • ..ÇOKTAN SEÇMELİ AŞK..

    ”Senden bekleneni, sana emredileni yada seni kurtaracak olanı değil, kalbinin derinliklerinde yatanı seç.” Aşk; bazen insana ıstırabını saklama gücü verir, bir öpücük kişisel kıyametinizin en büyük alameti olabilir. Ve bazı sonlar felaketle sonuçlanmış ama yarım kalmış bir proje gibi hissettirebilir.. Yani bu aşkın kalpazanca bir yönü var..

    Aşk, birine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir der Antuan Quentin.. Kader, bütün ihtimallerin toplamıdır ve kıyamet tüm ihtimallerin aynı anda gerçekleşmesidir, aşkın kainatta bahar temizliği yaptırmıştın bana diye ekler Ruhi Mücerret.. Birbirini umulmadık şekilde bulup, beklenmedik şekilde kaybedenler için aşk izahı paketleyip duygularını mizaha dönüştürmek, hayatta kalmak için seçtikleri bir yoldur..

    Aşkta dublör kullansak sorumluluğunu almaktan ve vicdani kasılmalardan kurtulmak, son virajda karşımıza çıkacak hayal kırıklığından kaçabilmek mümkün olur muydu? Birisine mesuliyet yüklü bir teslimiyetle kendini bırakabilmek, intiharın süslenmiş hali sayılmaz mı?

    Köksüz medeniyetimize kadim krallar/kraliçeler ataması yapacak kadar kendimizden geçmeyi seçmek mi aşk?

    Kendi hikayemizin başrolü değil de figüranı ya da dublörü olmamıza yol açacak kadar kimyamızla oynayan aşkı hayatımızda tutmak için niye çırpınırız peki? Bunca süslü sorgulamanı basit bir cevabı olması sizde hayal kırıklığı yarak olsa da bence sorun yok. Neticede hepimiz hayatımızda en az bir kez büyük bir hayal kırıklığına yol açmış ya da maruz kalmışızdır.. Cevap basit; yaşamı hissedebilmek için.. Shakespeare olmak ya da olmakla başlarken cümleye ve devam ettirirken cümlesini; yoksa kim dayanır zamanın kırbacına, zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine, sevgisinin kepaze edilmesine, kanunların bu kadar yavaş yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine derken aşkın hayatı katlanabilir kılışına şiirsel bir kılıf mı sunmuştu bize? Haklı olabilir miydi?

    Aslında yüzyıllardır şairler, yazarlar, müzisyenler, ressamlar aşkın ve kainatın eserlerini önümüze koyarak bize bir harita çıkarırlar. Yaşamımız boyunca tanıştığımız insanlar ve edindiğimiz bilgiler bize bir maneviyat haritası oluşturur; bu haritaya bakıp hududunu cetvelle çizmeye çalışırsa insan hayatımıza katkısı olan şeylerle hayatımızdan çalınan şeyleri tespit edebilir ve bir yolculuğa çıkabiliriz.. Biraz karmaşık bir yol olarak görünse de Alice’deki tavşanın dediği gibi asıl mesele nereye varmak istediğin, onu bilmiyorsan gittiğin yolda önemsizleşiyor. Çünkü harita yolun kendisi değildir..

    Aşk insana padişah gururu yaşatırken, zaman akrep ve yelkovandan daha hızlı akıyor.. Ve kalbin darmadağın olduğunda kontrol edilemeyen afetin krizini yenilgiyi baştan kabul etmiş komutan gibi mağlubiyet ordunla beraber değil tek başına tadıyorsun.. akrebin tümüyle hızlı akmasını ve aklının karmaşasının son bulmasını istesen de nafile..

    Aşksız geçen günlerimi ömürden saymıyorum demiş şair.. Onca duygu karmaşasının sonunda insan yeniden duymak istiyor, korkma ben varım diyen birisini..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KULAKTAN ZİHNE; GİRİŞ..

    Uykusuz kaldığım gecelerden sadece bir tanesi.. Kulaklıktan sızan sesle, zamanında vedalaşmak için gidip Ruhi Mücerret’ in ironik sohbeti eşliğinde patlattığımı düşündüğüm köprüye doğru yöneldim.. Kulağıma sızan ses eskisinden yorgun ama dingindi, köprüyse hala yanı yerinde duruyordu.. Meğer vedalaşmak benim için o andan kurtulmak adına yaratılan bir illüzyonmuş.. Söz konusu Ruhi bey olunca bu pekte şaşırtmadı elbette.. Maestro benim sahnemin müziğinin alt yapısını yapanken sahnenin bana ait olduğuna inanmamda aklımın yarattığı bir illüzyonmuş..

    Aslında kendimi çırılçıplak ortaya koyduğumda illüzyonla kendimi kandırıp, temelde canımı sıkan şeylerden kaçmak yolunu böyle inşa ettiğimi görmek zor değil.. Ama uykusuz gecelerin var olmasının temel nedeni de bu.. İnşa ettiğim kaçış labirentinden çıkmak istediğim bir gün gelir belki ihtimaline karşı bir anahtar.. İşte dün o anahtarı elime almak için uykusuz bir gece daha geçirdim kendimle.. Hikayelerin; giriş, gelişme, olayların karmaşıklaşması ve sonuç kısımlardan oluştuğunu biliyorum.. Ben yaşadıklarımı yazarken olayları genelde giriş ve gelişme kısmında bırakırken, yazdıklarımı yaşama konusunda sadece olayların zıvanadan çıktığı zamanları yaşadım.. Ne yazarken ne de yaşarken iş sonuca gelmedi.. Bu bir süre sonra tahmin edebileceğiniz üzere alışkanlığa, yani yaşam döngümün kendisi haline geldi..

    Eğer aklınızda geçirdiğiniz vakit gerçek hayatta geçirdiğiniz vakitten fazlaysa, dünyama hoş geldiniz.. Aklımın krallığını tek tek inşa etmek üzere yaşadım çoğu şeyi.. Kontrol.. İşte krallığımızın temel prensibi; kontrol.. Tabi her düzen zamanını kollar kaosa tekrardan yenik düşebilmek için. Aslına bakarsanız teslim olmak ve bütünlüğünü korumak için.. Var oluşun kendisinin de kaostan geldiği felsefesini bilenlerdenseniz bu durum siz yabancı gelmeyecektir.. Kontrol altında tutmaya çalıştığım her şey raydan çıktığı an teslim olsaydım nasıl olurdu diye düşünürüm zaman zaman.. Bir başka kader mümkün mü?

    Her neyse şimdi gelelim bugüne, aklımızın çemberinden ruhumuzun kendisine.. Ruh aşerer, beden sinyal verir, aklınızı bunu algılayacak kapasitedeyse seçimlerinizi özünüze göre yaparsınız. Ruh, beden ve akıl üçlüsünün aynı düzlemde ilerlemesi potansiyelinizin dünyaya yansımasının bir anahtarıdır.. Yazmak, yaşamaktan ne kolay öyle.. Matematiği bilmek keşke dna sarmalımızı çözmemizi de kolaylaştırsaydı..

    Yazmak bile kontrolden çıktı. Ama asıl amaçta bu zaten.. Birbirinden farklı görünen her paragraf bütünün bir diğer parçası.. Geçmişte yaşayan ben için yeni bir kader mümkün müydü, belki, kim bilir.. Bugünkü ben için mümkün mü, elbette.. İşte şimdi uykusuz kalmanın verdiği hazla yürünen köprü yolunda, kulaklığımdan sızan zehrin zihin kıvrımlarıma darbe yapmasına izin vererek, kaosun kontrolü ele alması için anahtarı bizzat kendim teslim ediyorum..

    Benden başka herkesin evindeymiş gibi hissettiği bu tımarhaneden kurtulmanın ilk adımı, kontrolü bırakmak.. İnsanları sokakta hapsetmek için döşedikleri kaldırımda zihnimin özgürleşmesi için müzik listemden yeni bir şarkı açıyorum.. Ve sevgili maestro, müziğiniz bestelenmiş bir büyü gibi aklımı sarmış olsa da kendi sahneme dönüyorum.. Kaosa mütevazı bir katkı sağlayacak senfoninin şerefine..

    ..SEVGİLERİMLE…

  • ..SORGULAMAK, AŞK, İHTİRAS! KİMSİN?..

    Kendini adadığın hayatın yüzdeliğine baktığında kaçta kaçı sana ait? Kaçında kendi kararların var, kaçında zorunda kaldığın seçimler yaptın? Kendini adadığın amaçların, yaptığın hataların, günlük rutinlerin, vazgeçtiklerin, seçtiklerin derken hangisinde kendi iradenin etkilerini görüyorsun baktığında?

    Bir boşluğun içinde sonsuz olasılıklar okyanusuna doğru savrulup gidiyorsun zaman zaman. Kimsin, nesin, neredensin, nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun her gün kendi içinde yaptığın ya da yapmaktan vazgeçtiğin kararlarla belirlediğin, ilerleyen zamanlarda sonucuna varabildiğin seçimlerin toplamı..

    Kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, neyle sınanıyor, neyleri seçmekte ısrar ediyorum, nelerden vazgeçtim, nelere taptım, özümün karmaşasında nelere daldım gittim?

    En doğrusunu ben bilirim demedim de, kendi doğrularımı bilir onlarla yaşarım dedim. Aşkın kendisine aşık, hayatın savurmalarına aşina, insanların katran bağlamış ruhlarıyla burun buruna gelmiş, doğanın esintisine hayran bir özün kapana kısılmış, özgürlüğünü hayata teslim etmiş bir esire dönüşmesine yol açacak ne kadar seçim varsa hepsini tek tek yaptım..

    Tam olarak 9 gündür hayatın sebebiyet verdiği karmaşasıyla çıktığım yolda kendimle gerçek anlamda baş başa kalmış olmanın verdiği sorgulamanın eşiğinde ayaklarımı sallandırıyorum.. Kahveyle yalnız başına güne başlamanın yerini çayın bir araya getirme gücü ele alarak hem bir bütün olmayı hem de herkesten kaçabilmeyi aldı.. Sessiz ve sükunetle açılan gözü çocuk sesleriyle ve hakırtılarla açmak aldı.. Kendi ruhunun yaralarını iyileştirmenin yerini, her birimizin yaralarının olduğu yerlerin benzer olduğu fark ettirdi.. Şarkılar anlam kazanırken, hayatın varlığı ciddiyetine bir ara verdi aslında.. Meğer dan edebilmek için aşina olduğumuz müziğe ihtiyacımı yokmuş.. Hatta bazı aşinalıklar dansa kaldırmak yerine danstan gözünü korkutacak kadar güçlüymüş.. Duygularımızı tek tek yazsak, altına sebeplerini ve sonuçlarını yazsak varılacak nokta pekte bütünsellik oluşturmayabilir.. Lakin duygularımızı tek tek yazıp ilişkilendirsek ruhumuza temas edenlerle resmin bütünselliğine ulaşmak daha kolay olabilir..

    Günleriniz ne alemde, nelerle mücadele halindesiniz bilmiyorum.. Amacınızı, potansiyelinizi, yaralarınızı da bilmiyorum.. Ama bir şeyi çok iyi anladım, bazen birbirimizin ruhunu görmek için tüm bunları bilmemize gerek olmadığı..

    Yara, yaralıyı gördüğünde sızlar eğer hissedersen.. Ruh özünü ortaya koymaya kalkar eğer tınısını duymak istersen.. Aşk, ihtiras, arkadaşlık, aile hayatımızın yapı taşlarını oturan her bir parçasının kıymeti ve ciddiyeti ayrı önem taşıyor, doğru.. Yine de bu ciddiyete kapılıp kendini kaybetmektense, dramı komediye çevirecek güce sahip olacak yönlerimizi parlatmalı ve o ışığın hayatımıza sızmasına izin vermeliyiz..

    Kavramlara takılı kalıp keskinliğimizi bilemekte bir tercih, kavramlara yeni anlamlar yükleyerek yaşamı yeniden keşfetmekte bir tercih.. Şimdi asıl soru şu; kimsin ve tercihini yaparken danıştığın makam kime ait?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BANA NE FAYDASI VAR?..

    ”Boks ringinde kazanıp, dans pistinde kaybedenlere..”

    Hayatın dönüm noktalarında virajı alamayanlar, düz yolun varlığına adapte olmakta hayli zorlanırlar.. Haklı oldukları noktalar var; kaybetmekten yorulmak, başarısızlıktan sıkılmak, yarım kalmışlıklardan bunalmak.. Bu bir savaş haline döner yavaş yavaş. Kazananın olmayacağı, ganimetlerden hep yoldan geçenlerin faydalanacağı, anlamının varlığını kaybedeceği bir savaş.. Ta ki kaderin virajına okkalı bir hız limitiyle giriş yapana kadar..

    İhtimaller evreninde hep seçemediklerimizin ve yapmadıklarımızın varlığı aklımızı meşgul ederken, seçtiklerimizin sonucu ve yaptıklarımızın yarattığı etkiye maruz kalırız. Özünde seçmeye tenezzül etmediklerimizle yalapşap seçtiklerimiz arasında gidip geliyoruz..

    Kendi seçtiklerimizden sorumlu olduğumuz kadar, seçmediklerimizin yaratacağı etkiden de sorumlu olmanın bilinçsizliğinde eylemler sergilemekten çekinmezken, istiyoruz ki sadece dünya değil tüm kainat etrafımızda hazır ol komutunda olsun.. Her bilinç kendi tanrısını yaratıyor, kimi zaman ona itaat ederken kimiz zamansa kölesi olup çıkıveriyor.. Peki bu tanrıyı yaratırken tam olarak bizimle neyi kastetmesini istiyor zihnimiz? İşte yolculuğun potansiyele erişim izni vermesine açılan kapının şifresi bu soruda gizli.. Benimle neyi kastetti, bana ne faydası var?

    Düşünceler duygulara, duygular davranışlara, davranışlar alışkanlıklara, alışkanlıklarsa kadere hükmeder derler. Düşüncelerimizin yüzde yüze bize ait değilken ve kurgusal anlamda zengin bir imparatorluğa sahipken kaderimizin tam olarak efendisi kim peki? Döngünün formülü belli düşüncelerine sahip çıkmaya çabalamak sadece zaaflarından kendini gıdıklamak olacaktır.. Oysa onların varlığını bir nehri izlercesine izlemek ve suyun yüzmenize hazır olduğu anlarda ayağınıza suya sokmak formülün varlığını bozmayacak bir darbe girişimi, yaratacaktır.. İki kere ikinin kaç yaptığı sonucuyla ilgilenmek yerine ikinin nereden geldiğini ve neden sürekli toplamayla anıldığını, bunu sizden kimin istediğini bulduğunuzda kaderin virajına okkalı bir giriş yaptınız demektir.. İşte o noktadan sonra ister virajı dönün, ister virajın kontrolünü kaybedin arabanın duruş noktası sizin başlangıç noktanız olacak.. Ve işte o nokta sonuçların canı cehenneme, sürecin içerine dahil oldum dediğiniz nokta olacak..

    Bu yazının size ne faydası var bilmiyorum, ama beynimi ortalığa kusacak cesaretimin varlığını ve aklımın formülize ettiği şeylerin peşinden sürüklendiğini bana gösterecek bir yol haritası oluşunun bana oldukça faydası var..

    Ringde kazanacak kadar sağlam yumruklarınız olabilir, lakin sizi dans pistinde kazandıracak şey ritme uyum sağlamayı başaran ayaklarınızdır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İÇİMİZDEKİ ŞEYTANDAN LALELİ’YE..

    Dünde yaşanmış olan kabulüm, bugün olan hep daha iyisi, yarın olacak olansa başımla beraber..

    Zaman telaşına kapılmasaydık yine aynı şeylerin peşinde hınçla koşar mıydık? Her şey aynı anda gerçekleşse, bir seçimin sonucunda doğacak tüm varsayımlar aynı anda gerçeklik kazanmış olsa, sistemi kökünden çürütecek o kaos bize istediğim huzuru verir miydi? Ya da insan olmanın dayanılmaz acizliğinde yeni yolların umuduna mı sevk ederdi bizi?

    Utanç, pişmanlık ve çaresizliğin pençeleri geçmeseydi etimize cesaretin önemi olur muydu mesela? Ya da cesur dediklerimiz adım atabilme cüreti gösterenler mi, yoksa seçimlerinin sonuçlarında sorumluluk alabilecek olanlar mı?

    Mutlak bir doğru yok, mutlak bir iyilik ya da kötülükte yok. Siyah ve beyazın birleşim kümesinde grilikler var mesela.. İşte okumak, sorgulamak, yüzleşmek en çokta, bilgeliğin yolu mu bilmiyorum ama lineer ilerlemeyen hayatın ne olduğunu sana gösteren kısmın bu olduğunu biliyorum..

    Geçmişinle tanışma fırsatın ya da böyle bir merakın oldu mu? Kendi kısıtlı ömrünün varlığından bahsetmiyorum sadece, anne babanın ve onların anne babasının aynı zamanda.. Herkesin hikayeleri parmak içi kadar eşsiz olsa bile her hikaye ellerin birbirine kavuşması kadar bağlı aynı zamanda birbirine.. Adaleti yok ederek mi sağlamak istersin cezasını almasını izleyerek mi hatta adaletin yerini bulmasını isteyebilecek kadar yüce gönüllü müsün, dans etmeyi sever misin mesela eşlik eder misin ritme yoksa sadece izleyenlerden misin hatta sever misin müziği, matematikle çözebileceğin sorunlar olsa mesela kendini trigonometriye adar mıydın ya da görmezden gelir matematiğe olan önyargından dolayı sorun yok mu diyenlerden mi olurdun, örneklerin boku çıkmadan burada bırakalım..

    İzlerini taşıdığımız şeyler sadece bizim eylemlerimizin sonucu değilse eğer gerçekten özgürleşmek tam olarak mümkün müdür kendimizden? Her seçimimizin temelinde bilincimiz yatmıyorken, sonucuna tamamen bizim katlanmak zorunda kalmamız bizi bilge mi yapar yoksa hayatın bize attığı kazığın sonunda bu bilgelik işi bir kılıf uydurma bir avuntu mu?

    İçinizdeki şeytanın fısıltısı meleğin çığlığını bastırdığında, aynaya bakıp o şeytanı sahiplenebilecek olmak beni tam olarak kim yapar? Madalyonun iki yüzüne de sahipken.. Dualite dünyasında kendimin dilemmasıyla baş başayım..

    İki tane aslan varmış; biri karanlık biri aydınlık, biri iyi, biri kötü. Hikaye bu ya bir anda kavgaya tutuşmuşlar.. Peki sence hangisi kazanır?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..EVCİLLEŞTİRİLEMEZ RUHLARA..

    ”İlk görüşte aşk zamandan tasarruf sağlayabilir, fakat bazı sorunlara yol açabilir.”

    ”Nehri itekleme, o kendi akar.”

    ”Bazen milyonlarca kalp aynı anda kırılabilir.”

    ”Akli dengemiz; unutmanın kahrolası imkansızlığı ile hatırlamanın lanet zorluğu arasında korunur.”

    ”Özgürlüğün eşlik etmediği kararlar ve eylemler manasızdır.”

    ”Özgürleşmek için bağlandığımız ideolojilerden kurtulmadıkça özgürleşemeyiz.”

    Kainata dışardan baktım, meğer onun gözü zaten benim üzerimdeymiş.. Bir bakışma valsinin orasındaydık..

    İdeallerimiz, kendimize çizdiğimiz sınırlarımız, okuduğumuz ya da izlediğimiz şeylerden kendimize çizdiğimiz yollar, hayat mottolarımız derken yukarıdaki cümleler gibi kendimize bazı cümlelerle sınırlar belirleriz. Aslında en temel ihtiyacımız kendimizi anlatmak ve anlaşılmaktır.. Amaçlar belirleyebilir, hedefler koyabiliriz elbette. Bir türkü tutturup yola koyulabiliriz. Ya da inziva bahanesiyle kendimizi dünyaya kapatabiliriz..

    Düşünceler silsilesinde kendi dünyamıza ait sandığımız her duyguya sıkı sıkıya tutunabiliriz. Mesleğimizden, arkadaş çevremize, günlük beslenme öğünlerimize kadar her şeyin temelinde karar mekanizmamıza etki edenleri fark etmeden öylece seçimler yapar, kendimizi bir sürece sokar ve sonuçlarına varana kadar koşuştururuz..

    Araştırmalar yöneleceğimiz merkezin özümüz (ruhumuz) olduğunu söyler. Özüne doğru yola çık, karanlığına dal, kendini orada bulacaksın. Ah şu kelimler yaşanılanları ne kadar da basite indirgiyor bazen. Söylemek, yapmaktan dolay. Anlatmak yaşamaktan daha kolay..

    İtaat eden birisi misiniz, karşı duran mısınız? Toplumun, seçimlerinize göre size uygun kelimeleri elbette olacak. Hatta sizler bile bunları benimsemeye başlayacak ve kendi fikrinizmişçesine sahip bile çıkacaksınız o etiketlere.. Peki ya sonra?

    Topluma uyum sağlayanlar ve etiketleri kabul edenler erkenden uyuyabilecek, işlerine gidip gelecek, aile kuracaklar, hayat onlara doğru akacak. Peki ya uyum sağlayamayanlar, sağlamak istemeyenler? Farkındalığın acıyla delirteceği bir eşiğe gelecekler, anlaşılmadıklarını kabullenmek zorunda kalacaklar, uykularını idam edecekler, geceyle gündüzle ilişkilerini bozacaklar, genel kanılarla yaşamak zorunda kaldıkları her saniye boğazlarında dar ağacı ipinin hissiyatıyla günü bitirecekler. Derinlerde hazineler saklı olsa da, arayışta olanlar hazineye ulaşana kadar birçok şeyi feda edecekler ve birçok savaş verecekler. Ve sonunda hazineye kavuşmak sonucuyla değil onu keşfetmek arzusuyla süreci yaşıyor olmaktan yana olduklarını anlayacaklar.. Ya da teslim olacaklar.. Her acı delirtecek dozda ağır gelse bile herkes sonuna gitmeyi seçemeyecek kadar acı eşiğinin zayıflığına yenik düşecek…

    Hiçlik, doruk noktasının zirvesi.. Zirveye ulaşanlar evcilleşmek zorunda bıraktıkları her hücreyi kesip atacak, artık kesip atmak acıtan bir eylem olmayacak.. Peki ya hala arayışta olup kaybolanlar? Ruhuna ulaşamayanlar? Dürtülerini kontrol edemeyenler?

    Farkına var, haritayı çiz, yola koyul.. Gerisi kaderinle anlaşma imzaladığın noktaya gelene kadar tahminlerinin ve planlarının dışında gelişecek olan sürecin kendisi olacak.. İşte sanırım anahtar noktası burası.. Senin planların kadar, senin dışında da planı olanları gör, duy ve kabul et..

    Teslimiyetin ruhumun özgürlüğüne ket vuracağı korkusu bende kontrol azgınlığı yaratmıştı. Kontrol arzusu güdülerimin beni ele geçirmesine, sinsice ruhuma sinmesine yol açmış, bilemezdim. Öğrendim.. Çoğu tedbir hayatıma acı ve zincir getirmiş, öğrendim.. Şimdiyse benim dışımdakinin planına teslim oluyorken geyikten daha sakin, aslandan daha cesurum öğreniyorum..

    Özüm ehlileştirilemez, evcilleşmek tabiatına aykırıysa hastalanırsın çünkü.. Hastalandım.. Neye ihtiyacım varı kendimde aramaya başladım, şimdi bana ne faydası var diyerek devam ediyorum. İşte bugün sonuca vardım sandığım yer aslında sürecin bir parçasıymış.. Bir düşe sahip olmak, ona kavuşma arzusu hayatta tutuyormuş. Ona bir gün sahip olur muyum, bilmiyorum. Önemli olanın sahip olmak değil, sahip olma arzusunu yaşamak olduğunu biliyorum.. Ruhu evcilleştirilmez olanlara..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YAZ KIZIM; İNSANCIKLAR BÖLÜM 1..

    Seçimlerimiz, süreçlerimiz ve sonuçları.. Sükunet isteyen gürültüyle, sakinlik isteyen kavga dövüşle, aşk isteyen yalnızlıkla, dostluk arayan ihanetlerle, sadece işini yapacak olan iş yerindeki ayak oyunlarıyla, aile isteyen sorumluluklarla, yaşamak isteyen ölümle, ölümü arzulayan inançla, yalnızlık isteyen kuru gürültüyle sınanıyor.. 

    Ya istemeyi bırakmak gerekiyor, ya da isterken madalyonun iki yüzünü de göze almak gerekiyor. Şimdilik iki seçenek yeterli, zaten diğer seçenekleri hayat faktör olarak sunacaktır.. 

    İnandığınız yerden kırılabilir, vazgeçtiğiniz yerden ayağa kalkabilir, pes dedirten olaylarda umut ışığı görebilirsiniz. Hayatın dalaveresiyle, insanın ikiyüzlülüğü değişmez ana iki kural haline gelmiş durumda.. Peki siz olsaydınız ne yapardınız, bölümümüzü ilgilendiren kısım tam olarak burası..

    Her saniye yolculuğun bir parçası, peki sizin hücrelerinize işleyen parçalarda neler gizli?

    Kendimi yalardır bir kadavra misali ince ince parçalara ayırarak incelim. Her hücreme, her düşünceme, her bir hikayeme didik didik ederek baktım.. Yozlaşmış tabular, sinsice kanıma girmiş atasal genler, büyüdüğüm evin dokusu, oyunlar oynayarak büyüdüğüm sokağın kokusu, tatile gittiğimiz köyün bütünsel yapısı, yarıldığım şehrin anısı, yeni geldiğim bugünlerde eski anıları barından şehrin yazdıracağı anılar.. Hop toplama bilgisayardan daha çok parçalara sahip bir ben, işte karşınızda..

    Her sabah güne kahveyle başlama arzum bunlardan hangisi yüzünden oldu bilmiyorum, açıkçası şikayetçi olmadığım için de çokta sorgulamıyorum. Lakin bazı insansal döngülerin aynı noktaya varması, aynı duygularla yaşanması, işte bu büyük bir sorundu. Ben de tam o kara kutunun inine bu sayede indim, ya da doktorlar sayesinde indim, neyse önemli, olan inebilmek sebepleri daha sonra önemseriz.. 

    Daha ilk selamlaşmadan saygı, sevgi ve güven üçlüsünü hemen masaya koyarım. Karşımdaki alır, almaz. Bunları yıpratır, yıpratmaz. Önceleri bu benim problemimdi. Çünkü hep hislerim haklı çıkardı, bense inatla inanmayı seçer şans tanırdım ve hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz olurdu. Bir süre duvarlarla yaşamaya, temkinli davranmaya çalışsam da o da benim hamuruma uymadı.. Ve dengeyi bulmak zorunda kaldığımız bir konu daha böylelikle ortaya çıkmış oldu.. Hem kendim olmak, hem de tanıdık hayal kırıklıklarını yaşamamak için yenir ve incelikli bir formül gerekiyordu. E konu ben olunca her şey özel ve süslü olmalı, ki oyun oynamaktan keyif alalım..

    Birkaç farklı yöntem denedim başlarda, bunları söyleyerek işe yaramamış şeylerle gözlerinizi meşgul etmek yerine o altın oran formülüne geçelim direkt.. Selamlaşmaya bile gerek kalmadan her canlıya 3 temel duyguyu açık yüreklilikle sun, mimiklerinden ses tonlarına ve özellikle davranışlarına kadar onların kendini kısa sürede ifade etmesine izin ver, bu süre zarfından kalbinin rotasını izle, sana temkinli gelenler yoğunlukta olacak mühim değil önyargı onların kendini savunma biçimi bunu unutma, kısa bir süre içerisinde yaklaşımlarıyla sana asıl isteklerini gösterecekler objektif olmaya özen göster, ve sonuç elbette senin saygına layık olmayanı davette görmekten rahatsızlık duymayacak kadar kendine güven fakat senin masana bir daha oturmalarına izin vermeyecek kadar kendine saygı duy.. Teşekkürler..

    Güç zehirlenmesi yaşayanlar, kibirli cümlelerle üstten konuşmaya çalışanlar, ya aslında benim niyetim o değil diyerek gerçek niyetlerini gizlemeye çalışanlar, yalancılar, ikiyüzlüler, yalakalar, yalakalığa müsemma gösterenler, gerçeklerle değil kendi çıkarlarıyla iş yapanlar, ayak oyunları çevirecek kadar aptal olanlar, tiksinti duygusuna sebep olanlar, duyarsızlar, kendi çıkarları dışında hiçbir şeyi önemsemeyenler, ast-üst ilişkilerini kapalı odalara taşıyacak olanlar, doğrunun yanında olamayacak kadar korkanlar.. İşte tam da bunca kelimelerin zerine yapıştığı insanlar kendilerini isteseler bile saklayamazlar. Onların ruhlarındaki çürüme kokusu etrafı sarar. Ve sevgili Gandalf’ın da dediği gibi ”kaybolduğunu düşünüyorsan, burnuna güven..”

    Sayısı azınlıkta olan; farkındalıklar yaşamış, sevmeye emek vermiş, saygılı, gözlerinde burukluk olan eski neşesini kaybetmiş, iyi çabalayanla işte tam olarak onlarında bir ortak noktası var; hayatta yaralanmış, yine de bu yaralara rağmen meleklerin yanında savaşmaya devam etmiş olmaları..

    Şimdi aynaya baktığınızda gördüğünüz kişi; şeytanın fısıltısına mı kulak veriyor, meleğin sessiz çığlığına mı? Kendine dürüst olma cesareti gösterebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SON HAVA DURUMU BÜKÜCÜ; MİKAİL..

    Tanrım Sokrat böyle şarkı yazmayı nereden öğrendi? Kelimeleri zihin kıvrımlarımda vals ediyor sürekli.. Onun punchline ataklarından Laleli’ye doğru bir tramvaydayız, hava sıcaklığı özümüzü eritecek kadar yüksek.. 

    Psikolojiye etken birçok neden olduğunu biliyoruz; aile, atalar, yetiştiğimiz coğrafya, büyüdüğümüz ev, bunlar sonucu oluşan çevre, hatta yediğimiz içtiğimiz her ürün ve elbette hava durumu.. Evet, doğru okudunuz yediklerimiz ve hava sıcaklığı bile kararlarımız üzerinde etkili. Bununla ilgili yapılan bir araştırma var, hakimler üzerinde, detaylara giremeyecek kadar konuya hakimim, merak eden araştırmasını yapsın ve devam edelim.. 

    Evime döndüğüm süre zarfında değiştirmeden ve ertelemeden devam ettirdiğim 2 alışkanlığım var; Tarçın’la yürüyüş, kahveyle güne başlamak.. Köpeğimin sadakati ve sevgisi ne kadar iyi gelirse, kafeinin vücuduma etkisi de bir o kadar bariz aslında.. Lakin kafeine olan sevgim beni soktuğu stresle baş edebilmemi sağlayacak kadar güçlü.. Ve sıcaklar, işte o baş etmek istemeyeceğim kadar sıkıntılı.. Birincisi ben sonbahar insanıyım, ikincisi güneşin kavurduğu şey bedenim olduğu sürece yazı asla sevemem.. Aslında klimayla yaşıyor olsam da sevemem. Hatta sevgili Mikail hiçbir şart bana yaz mevsimini sevdiremeyecek. OO evet, tatili ve denizi ne kadar sevsem de sonucu değiştirmeyecek.. Çünkü gün içerisinde yeterince etkilenen karar mekanizmama bir de sıcakların dahil olması, kararlarımı etkilen faktörlerin artmasına neden oluyor ve bu beni pek memnun etmiyor.. 

    Zaten bir şeyler sabrımın kotasını doldurmuşken, kızgın ve kırgınken, yeter be derken, karar vermek epey zor. Kararlarımın sonucunu düşünerek geçirdiğim zaman içerisinde maruz kaldığım hava sıcaklığı bana çokta sağlıklı kararlar aldırmıyor.. Yani sağlıklı karar almak istemeyecek kadar öfkeli olduğumu biliyor olsam da havanın sıcaklığına bok atma fırsatını kaçırmak istemiyorum aslında.. Laf kalabalığını kenara koyalım ve dönelim işin özüne..

    Kızgınlığımın sebebi elbette yaşanılan süreç içerisinde verdiğim kararlar ve bugünkü sonuçları. Kararlarımın ve eylemlerimin sorumluluğunu alıp çıkış yolları aradıkça olayları benim için zorlaştıran er şeye öfke kusmama ramak kaldı.. Sessizce hayatıma devam etmeye çalışırken, insanları ve aptallıklarını teğet geçmeye özen gösterirken inatla beni kendi sınırlarını tahrip etmeme davet edişlerine sessiz kalamayacak kadar öfkeliyim. Yine de aklı selim davranıp sakinliğimi korumaya çabalıyorum. Ya düşünsenize kendi yolunuzdasınız, tek derdiniz kendinizsiniz ve kimseyle uğraşmayacak kadar kendinizin farkındasınız, buraya kadar tamam. Lakin o kadar aptallar ki üzerlerine bir koç öfkesi salmam için ellerinden geleni yapıyorlar. Sen farkındalıklarınla konu ben değilim aslında desen bile onlar seni konu senmişçesine dahil etmeye çabalıyorlar. Asıl soru şu; şimdiye kadar siz olsaydınız ne yapardınız?

    Bir konuda anlaşalım, cevabınız ne olursa olsun ben kendi bildiğimi uygulayacak kadar fevri davranışlar sergilemeyi seviyorum. Sadece etki faktörlerini görüyorum, konunun özünü görüyorum, hatta olası sonuçların çoğunu hesapladım bile. Peki aklının içerisinde bu kadar fazla zaman geçiren biri olarak, aklımı bununla bu denli meşgul etmem doğru muydu? İşte benim asıl sorunum bu.. 

    Ne zaman sıfırdan başlayacak olsam, hep aynı sona dönüyorum. Bu da bizi şuraya götürüyor; aynı şeylerin içerinde yaşadıkça farklı sonuçlar beklemek sadece aptalların işidir. Yani, çoğu açıdan aptal olduğunu bildiklerimden beni farklı kılan özümü ortaya koymak yerine, kıyıda yaşayarak aynı yoldan yürümek beni de aptal olmaktan kurtarmıyor demektir. Ve işte asıl sorun bu.. Konuların farklılığı önemsiz, aptallık yapacak kadar aylaksan onlardan pek bir farkın kalmıyor, tek bir fark var onlar gerçekten aptal oldukları için bunu yaparken sen aklının gücüne yenik düşerek bunu yapıyorsun. Ve bence asıl öfkenin merkezi de tam olarak bu.. Eşsiz ve farklı olmak önemsiz, çünkü bana göre aslında hepimiz parmak izlerimiz kadar farklıyız. Aynı olanların temel sebebi şu; sorgulamazlar, öğrenmezler ve anlamaya ihtiyaç duymalar sadece var olmak çabası içine girerler ve bunun için ellerinden geleni yaparlar. Oysa eşsiz olduğunu bilenin bunu kanıtlama çabası yoktur, zaten öyle olduğunu bilir ve seçimlerini buna göre yapar, sonuçlarını görür bir değerlendirme yapar ve devam eder. Hepsi bu kadar..

    En büyük sıkıntılar ve belalar, kabul edemediğimiz hatalarımızdan kaynaklanıyor.. Son dönemde şundan eminim; çoğu iş aptalların söylediği yalanlara bağlıdır.. O zaman bugün karar verirken neyi seçmeliyim tam olarak; iyiliğe ulaşmayı mı, kötülükten kaçmayı mı?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİLMEM, BELKİ DE OLABİLİR..

    Ertele her şey, belki yarına daha iyisi olabilir. Aman biraz geç uyu havalar sıcak azıcık serinleyince uykun düzene girebilir. Boş ver biriktirmeyi, ölüm her an kapıyı çalabilir.. Plan yapsan kaç yazar, hayat önüne yeni şeyler çıkarabilir.. Bekle bakalım, belki de güzellikler bekleyince gelebilir..

    İhtimallerin gerçeklerden daha güzel olduğu bir hayat yaşıyorsan geçmiş olsun. Hayal dünyan gerçekliğe galip gelecek kısa sürede ve oradan ayrılmak istemeyeceksin. Kim ister zaten gerçekliğin kahpeliğinde yaşamayı.. Aklın baskın geldiği zamanlarda kendini soğuk suya maruz bırak o seni ayıltacaktır. Gerçi bu anlık ve geçici bir çözüm.. Aman be olsun, bazen de geçici olan güzelleştirir hayatı.. 

    Vakit geçirdiğiniz insanlara şöyle bir göz gezdirin; iş yerinde, sosyal hayatınızda, oturduğunuz mahallede, ailede. Hepsine tek tek bir bakın. Neyinizin yansımasını görüyorsunuz? Ya da o yansıma yüzleşebileceğiniz kadar hafif bir çatlak mı?

    Benimkiler biraz tuhaf, hele de on yıldır bir mahallede yaşarken sokağınızın her santimini kapalı gözlerle gezebilecek kadar  tanırken. Oraya yerleşen, oradan göç eden kim varsa her birinin parmak iziyle dolu defterleri oluyor insanın. Ya da ben parmak izleriyle dolu defterlerin koleksiyoncusuyum..

    Yansımalar, personalar.. Her biri bir hikayenin eseriydi aslında. Kimisi yanlışlarımın sonucuydu, kimisi bizzat yanlışın kendisiydi, kimisi öğrenmem içindi, kimisi bildiklerimi unutturmak içindi, kimisiyle valsa kalktım, kimisiyle sahne korkusu edindim.. Hepsinin toplamı tek bir şeye hizmet ediyordu; büyümek.. Kabullenmekte en çok zorlandığım konuyu, yüzleşmekten kaçtığım tek konuyu önüme defalarca getirmek içindi.. Yine kaçtım.. Ta ki kaçılamayacak kadar işleri batırana dek.. Büyümek çokta matah bir konu olmasa da; kaçarak gerçeklerden, aptallığa yatarak yaşamaktan kurtulamıyorsun..

    Her an başlamak için mümkün müdür, olabilir mi her an başlamaya uygun bir an? Bilmem, belki de olabilir..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÜNE BİR SOKRAT ŞARKISI..

    Yozgat haritanın tam olarak neresindeydi? Bugün birine söz vermiş miydim? Verilen sözlerin çürümesine izin vereli ne kadar oluyor? Nereden başlamalı? Nasıl yapmalı? Büyük konuşmak niye sorun oluyor? Sahi ya eski neşemize ne oldu? Yine alerji dönemlerine girdik, ağır geçer mi acaba bu seferde? Kitabı nasıl bitireceğim? Gitmeyi özlerken beni tutan ne? Sahi aklıma girmeyi nasıl başardı? Söylediklerimiz bizi sınamayı ne zaman bırakır, düşünerek konuşmak ne kadar yorucu, insanı aklında meşgul ediyor. Eksikliğimizin kaynağı nereye kadar ilerliyor? Kahveye ihtiyacım var. Çok terledim soğuk duş almalıyım. Evin temizlenip, çamaşırların yıkanması gerek ayrıca kışlıkları kaldırmalıyım artık. Yazı yazma pratiğini bırakmamam gerek, peki bugün neyi anlatmalıyım? Anlatmanın kıymeti kaldı mı ya? Sahi eskiden birbirimize zaman harcadığımız insanların hayatı bambaşka yönlere giderken ben zamanın tam olarak neresindeyim? Beni bu şehirde tutan horozumu, geçmişim mi? Bugün erken uyumayı başarabilmeliyim peki başarabilir miyim? Sözümün eriydim, ne oldu peki sonra? Yine aynı yere döndüm. Kendime bu eziyeti yaparak neyin kefaretini ödetiyorum? Halletmem gereken onca şey var, uygulayacaksam plan yapmalıyım. Her gün planladığımın dışında şeylerle yolum kesişirken hayatımı nasıl planlayabilirim? Büyük mucizeler gerçekleşiyor da ben mi fark edemiyorum? Neyse kahve almalıyım..

    Uyanalı birkaç saniye olmadan aklımın hücumuna uğramaktan sıkıldım en çokta.. Halledemediğim şeylerden dolayı mı böyle oldu yoksa, aklımı yanlış mı eğittiğim için bunu yaşıyorum? Bilmiyorum, benden başkasının bilemeyeceğini biliyorum ama.. Kendi başıma çözmekten, çözmeye yeltenmekten en çokta. Sıkıldım..

    Aklım bu denli karışıkken, evimi toparlamamın bir önemi var mı peki? Kimileri hayatını toparlamaya yatağını toplayarak başla diyor. Askeri mantık. Uyanır uyanmaz gerçekleştirdiğin birkaç eylem gününü tasarlıyor, gününün bitiş şekliyse alışkanlıklarını oluşturuyor, alışkanlıklarsa kimliğine dönüşüyor.. Yani yatağını topla, duşunu al, dişini fırçala güne başla belki bir gün kazanırsın. Gözünü aç telefonla takıl, kendini sanal dünyaya maruz bırak, kaybetmeni garantile.. Anladım, doğruluğuna inandığım bir geçeklik. Her zamanki gibi denek olarak kendimi kullandım. Alışkanlık için 21 gün dene kuralı, uyguladım.. Hatta tam olarak bugün 40’ı çıktı diyebiliriz; uyan, yüzünü yıka, dişini fırça, yatağını topla, Tarçın’la yürüyüş yap, eve gel hazırlan ve işe gir. Tam 40 gün. Peki, ne kazandım? Gelişimin bu kadar geç olması benim yüzümden mi yoksa bu normal mi?

    Kendime yüklenmiyorum, hayatla empati kurmaya çalışıyorum.. Yine de bugün hissettiklerimin farklı olacağına inanıyordum. Belki bunları yapmasam bugün daha kötü olabilirdi tabi bu da bir ihtimal, yine de ben daha iyi olmasını beklerdim.. İlmek ilmek derine inmek iyi bir fikir miydi, tartışılır. Pişman değilim, kesinlikle.. Yine hayal kırıklığı yaşayacak bir beklenti içinde olmayı istemezdim.. 

    Kahvemi tazelemek ve Tarçın’la yürümek için kelimeleri burada sonlandırıyorum. Lakin bir şeyi merak ediyorum; kendin için bugün en çok düşündüğün ve aklınla meşgul olduğun konu ne?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..TAVUK PİLAV VE DİĞERLERİ..

    Kemanla Sherlock çalmakta geç kalmasaydı bugün yine aynı sahneye şahit olur muydu? Ya da bir aylak gibi yaşamasaydı, bugün olduğu yerden başka bir yer de mi olurdu? 

    Soru çok. Cevap yok. Artık bir cevaba ihtiyaçta yok. Zaman kendi hikayesini yaratmayı başardı, onun için. Anlam verdiği ne varsa, aklında geçirdiği dünyada kaybolmanın bedelini gerçek dünyada kaybettikleriyle ödedi aslında..

    Şimdiyse aklının illüzyonu yıkılırken elinde iki seçeneği kaldığı gerçeğiyle baş başa; anılara sahip aklın dünyasında saplanıp kalmak ya da yeterince yüzleşme yaşadığı geçek dünyanın cehennemindeki Kızıldeniz’i ikiye bölerek yoluna devam etmek..

    Heybesindeki son azık tavuk pilav. Açlığına rağmen onu anı olarak saklamaya devam ederse hikaye tamamlanamayacak onun için. Seçimler, seçimler.. Kader anılara hükmetti, bunu yok saymanın faydası ne? 

    İşte tam da şuan Kızıldeniz’in kıyısında, bir eli heybesinde, gözleri sımsıkı kapalı bir halde seçim zamanı..

    Bugüne kadar seçimlerine yön veren onca faktörü kelimelere döke döke eğriltti.. Kimi faktörü devre dışı bırakmayı başarmış olsa da kimi faktörler hala aktif etken maddesi.. Aklı hızla döndürürken anıları, zihin kıvrımlarına darbe gibi inen o ses dalgası kulağından içeriye girmek için yaklaşmaya başladı bile, fark edemiyor…

    Ve bir havlama sesi, Kıtmir’in ta kendisi.. Sımsıkı yumduğu gözlerini şok içinde açıp baktığında amaçsızca yaklaşan o tatlı köpek.. İçten içe biliyor ne o koşuşturan köpek tam amacına ulaşabilmiş ne de kendisi.. Seçim zamanı..

    Önündeki su, kulağındaki havlama sesi, heybesindeki azık..

    Akrep yelkovanı kovalamayı bir anlığına bırakır ya bazen, işte bu da o anlardan birisi.. Kontrol, seçim.. Olasılıklar içinde var olma çabası mı yoksa kaybolma zamanı mı?

    Her şey hem aynı anda hem de birbirinden bağımsız.. Seçim zamanı..

    El kaslarını yumuşattı, gözlerini sudan yana değil Kıtmir’den yana çevirdi, heybesindeki tavuk pilavı çıkardı, yüzünden burukça bir gülümsemeyle kurdu bağdaşını.. Kızıldeniz sakinliğini korurken hem kendisi hem de köpeği son bir keyif çattı. Akreple yelkovan özgürce kovalamacasına geri döndü.. Tek bir seçimle iki varlığında amacına ulaşmasını sağladığını anladığında geç kalmış olmanın acısını değil de o anın var oluşmasına sebep olmanın tadını çıkardı.. 

    O yol ayrımına gelene kadar neler yaşandı, kimler geldi geçti, neler yarım kaldı, nelere geç kalındı. Düşündü ve durdu.. Heybesine bunları koydu, heybesini bir ağacın altına koydu. Yaptığı seçimin devamını getirmek zorunda olduğunu bilerek Kızıldeniz’e doğru ilerledi.. Şimdi o cehennemin ortasından geçerek, yeniden hikaye yazılması gerektiğini biliyordu.. Bu sefer kaderle ortak bir plan yapacaktı.. Ama bunun için artık ne acele edecek ne de aklının dünyasında kaybolacak..

    Bir gün gelirseniz o seçimin kıyısına, kulak verin Kıtmir’in sesine. Kim bilir belki de sizin seçiminizin bir kelebek etkisi vardır hayatın planlarında..

    .SEVGİLERİMLE..

  • ..UYUYAMAYANLARDAN MISINIZ?..

    Uyku.. Otuz yıllık hayatımın, düzensizliğiyle düzen kurduğu tek gerçekliği.. Saati belirsiz. Sağlığa katkısı, belirsiz.. Tümüyle varlığının yoluğuna oranı, belirsiz.. Düşüncelerin artışı, kısaca anksiyeteye giden bir tramvaydayız ve hiçbir şey uyumak kadar önemli değil şu sıralar.. 

    Elimi h bu kadar detaylı incelememiş miydim, hatırlamıyorum.. Biraz zayıflamış, kurumuşta yazık, parmaklarımdaki kesik izleri nerelerden kalmaydı acaba, damarlarımın ben buradayım diyen yeşilliği normal sayılır mı peki, iyi ki cerrah değilim titremesi biraz can sıkıcı olabilirdi.. 

    Sokrat’ın şarkılarını ”boğulmamak için” mi dinliyordum hep, yoksa boğulurken yalnız hissetmemek için mi? Pakette kalan son sigara beni tedirgin etmeli mi, tekele kim gidecek şimdi diye..  Bunca uykusuzluk problemini kahve içerken çözmeye çalışmak, işte benim aylak dünyamın çözümcü yaklaşımına en ironik örnek..

    Uykuya rahat dalabilenleri normal mi görüyorsunuz, yorgun mu görüyorsunuz, ayyaş mı görüyorsunuz, hatta anında uyuyabilen birilerini görebiliyor musunuz..

    Soru işareti, bunca soruya yakılan bir noktalama işareti gibi görünüyor değil mi! Değil.. Benim normalimde bu sorulara cevap aramadığım için soru işaretine de ihtiyaç duymuyorum.. 

    Uyuyamamanın bendeki tesirini anlatabilmek için tam olarak 180 kelime harcadım.. Peki siz sizdeki tesirini bu denli önemseyecek kadar kelime sarf edenlerden olur muydunuz?

    ..SEVGİLERİMLE..