Yazar: yildizlaraltinda

  • ..AÇIKLAMAYI MÜZİK LİSTEM YAPACAK..

    Kainat kendi bahar temizliğini yaparken bizlerin evde oturup pencereden akıp giden hayatı izlemesi biraz ironik.. Hakikatin delirttiği kişilerdenseniz dünyama hoş geldiniz.. Yazmak, anlatmak, dans etmek düşüncelerini duyularını ifade etme biçimlerinden en güçlüleri.. Ama gördüm, duyguların izah edildiği an öldüğünü gördüm.. Kendini ifade etme çabası anlaşılma arzusundan kaynaklansa da anlatma çabası değersizleştirme yollarından irine dönüşmüş durumda..

    Müzik listemi değiştirmek için büyük bir devrim gerçekleştirdim hayatımda.. Bu dansımın değişmesinin tek yoluydu.. Onca kelime tükettiğim, yaşlarımın büyümesine şahit olan, hem hastalandığım hem şifa aradığım evimden gitme zamanı.. Bu benim hayatımın devrimi.. Yaşanılan her anı anlamlandıran biri için öyle en azından.. Halbuki gitmekte kalmakta sıradan görülen eylemlerin ilk beşine girer..

    Bunca zaman yazmak, yürümek, dans etmek, şarkı söylemek hayatın beni görmesi için elimden, dilimden, ruhumdan geleni yaptığım şeylerdi.. Şimdiyse oturup bir salıncağa kulağımda bir Şanışer şarkısıyla gökyüzüne doğru saçlarımı savurarak salınmak benim sessiz vedam aslında.. Shakespeare haklıydı, dünya bi sahneydi.. Bense müzikal sandığım hayatımın pandomim oyuncusuydum, sessizlik iyi görünse de şovunuz yetersiz kalabiliyor.. Kulağıma sızan her şarkı hayat hikayemden biz iz taşıyordu, her seferinde beni benden daha iyi ifade ediyor diyordum.. Ama başta da söylediğim gibi izahı olan duygular çoğu zaman katledilir..

    Yeni bir müzik listesine, gürültü çıkaracak bir dans pistine, kaçınılmaz olanı ertelememeye, gerekirse evrenin gözüne batan bir fazlalık olmaya ihtiyacımız var.. Bazen..

    Defterin 20 yaşında başlayıp 30 yaşında biten bu kısmının sonuna geldik.. Otuzların başında, maçın ikinci yarısında kendi evimde deplasmanda hissetmeyi bırakıyorum.. Aylaklık beni bugüne kadar mücadele illetinden ve kaygılı dünya düzeninden yeterince korudu.. Şimdi orkestranın başına geçip maestro olma zamanı..

    Alın yazısının altına imzasını atma cesareti gösterebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYATA TAKLA ATTIRMAK..

    Alarmı ertelemeyi bırakmanın ilk adımı uykuya doğru zamanlamada dalmak.. Uykuya doğru zamanlamada dalmanın ilk adımı uyumadan önce bir rutin oluşturmak.. Uyumadan önce bir rutin oluşturmanın ilk adımı düşüncelerinizi kontrol edebilmek.. Düşüncelerinizi kontrol edebilmenin ilk adımı zihin yapınızı anlamak.. Zihin yapınızı anlamanızın ilk adımıysa..

    Her şeyin karşı taraftan beklendiği bir dünyada alarmı ertelemeyi kendiliğinizden öğrenmeniz mümkün değil.. Zihin yapınızı anlamak için bu yazıya bel bağladıysanız şimdiden geçmiş olsun, savrulmaya devam edeceksiniz.. Bir konuda ortak paydada olabiliriz; her şeyi yapabilmenin gücünü atacağınız ilk adımdan alacaksınız.. Bunu disiplinize ettikten sonrası ise size kalmış, hikayenize kalmış bir senaryo..

    Sırtınıza bir çuvalla yol almak bir süre sonra yormaya başlayacak, başlarda beş kilo olan ağırlık zaman ve mesafe uzadıkça fiziksel baskısını arttıracak ve beş kilodan fazla gelmeye başlayacaktır.. O yüzden çuvalınıza koyduğunuz yükleri iyi seçin.. Deniz kıyısında yapısı güzel diye seçtiğiniz taşları çuvalınıza koyduysanız yaptığınız tek şey boşluğun yükünü taşıyan Atlas’ın sonsuz döngüsüne eşlik etmek olacaktır. Bugün geçmişin varlığını çuvala koyan gezginin yükünü bugünde bırakma hikayesini yazacağız.. Travmalarını, aile yapısını, yaşadığı coğrafyayı, doğduğu toprakların kaderini, çevresinin türlü yaşattıklarını, yaralarını, deneyimlerini, hayallerini, gerçekleştiremediği potansiyelini, vedalaşamadığı aşklarını, pişmanlıklarını, keşkelerini ve düne ait her parçayı nizamlı bir şekilde çuvala koyup arayışa çıkan bir gezgin varmış.. Az gitmiş uz git, nice dereler tepele gitmiş yükünün baskısı artsa da bırakamamış sırtından.. Kimi zaman yeni insanlar tanımış, onlardan da bir parça almış yanına devam etmiş yoluna.. Zaman aleyhine işledikçe telaşı artmış.. Telaşının kaygısına sırtındaki yükün baskısı eklenmiş.. Öyle bir hal almış ki ne nefesini hissetmiş ciğerlerinde, ne yediği yemeğe yetişebilmiş geç kalma korkusundan dolayı.. Yolu yeşilliğin tam ortasından geçerken bir keşişe denk gelmiş.. Öylece oturuvermiş yanına, bir süre sessizlik olsa da dayanamadan bozmuş sessizliği.. Ne yapıyorsun ağaç gölgesinde sessizce oturarak demiş, ruhum geride kaldı onu bekliyorum demiş keşiş.. Bizim gezgin anlam verememiş, keşişte başka cümle etmemiş.. Keşişler biraz böyledirler, başka cümle etmeden aydınlanacağınızı sanırlar.. Gezgin cümle üzerine kafa yoradursun, keşiş yavaşça toparlanmış gülümsemeyle vedalaşmış yola koyulmuş.. Gezgin keramet ağaçta sanarak otursa bile biraz daha, ne aydınlanma yaşanmış nede anlam kazanmış kendi içinde.. Düşünceleriyle çıkmış yola, az uz giderken bir hafiflik hissetmiş, önce ağacın gölgesi huzur verdi sanmış ardında oturmak iyi geldi belki de demiş sonrasında yola koyulmak iyi geldi demiş.. Düşünceler arasında vals yaparken farkına biraz daha sonra kendisinin varacağı, ama bilincinin ve bedeninin ondan önce fark ettiği şeyse çuvalı sırtına almayışının verdiği rahatlamaymış.. Bilinç bizden önce bilir otomatik pilotla yönettiğimiz hayata nadiren yön verir kimi zaman..

    Bazen uykuya bizi iten şeyler basit yorgunluklar olabilir, bazense yüklendiklerimizin ağırlığını atmamız için sığındığımız bir liman olur.. Bir alarm sesininse bizi o limandan ayırmasına izin vermek istemeyiz.. Hayatın virajını gözünü kapatarak alamazsın.. Bazense tam tersi gerçeği görmek için gözlerini kapatman gerekir.. Her iki durumda da yapmayı bırakman gereken ilk adım alarmı ertelememek olacaktır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AZRAİL’LE EVRENİN GİZLİ ANLAŞMASI..

    Doğar, büyür, hatalar yapar, kimi zaman telafi, eder, süreç içerisinde kimi zaman akışta kalır kimi zaman telaşa kapılır ve en nihayetinde ölürüz..

    İnsan ruhunun parçalarını kelimelere döktüğünde ne de kolay geliyor göze, kulağa yaşam.. Yaşamak öyle mi halbuki.. Aklın acısı ayrı, kalbin acısı ayrı, ruhun acısı ayrı..

    Hani film izlerken bir karaktere karşı ilginiz ve empatiniz artar, film boyu onun hisleriyle neredeyse bütünleşirsiniz, onun aklıyla eğlenirsiniz, ruhuyla doyuma erişirsiniz ya. Film biter, perde kapanır, o bağın pelerini çıkar üstünüzden ve sıradan hayatınıza dönersiniz.. İşte biraz böyle hayatta.. Ölümün gerçekliğini aklen bilip, aldığımız her nefeste ölümsüzlüğü bulan simyacı misali yaşama gayretindeyiz.. Bazen hanemizden birilerini kaybedince ya da toplumun trajik ölümlerine seyirci kaldığımızda filmin içine giriyor karakterin haliyle bütünleşiyoruz, gün bitiyor, zaman kendi lehine çeviriyor her şeyi ve yine akışta devam ediyoruz..

    Varoluşun ve zamanın kalpazanca bir anlaşma yaptığı ortada.. Sırrını kendileriyle birlikte büyük bir titizlikle sakladıkları da.. Peki biz, bu kazanılmayacak savaşın ortasında, göğsümüzdeki mağlubiyet ordusuyla her gün planlar yapıyor olmamıza rağmen mizah anlayışı hayli yaşlı olan bu sistemle nasıl baş edebiliriz?

    Evrenin her taşının altına bakmaya yemin etmiştim. Her bir taşının altından çıkan canavarların beni her seferinde hazırlıksız yakalamasına rağmen.. Bir kere daha Azrail ve evren kazandı, dün.. Diğer zaferlerindeki gibi olmadı, bu sefer.. Şaşırtmadı, incitmedi, ben bu dünyayı olduğu gibi kabul edemem dedirtmedi.. Anladım.. Derdinin benimle olmayışını anladım.. Kendi zamanını yaşayan ve bunu ulu orta sakınmadan yapan, dürüstlüğü can alan, gizemini kendine bile fısıldamadan sürdüren bir şeyin karşısında kim kazanabilir ki..

    Derdim artık savaşmak değil, kaçmaksa dünün tarihine gömülü kalacak, anlamak ve anlaşılmak üzere.. Bir ömrü yaşadım demek için ne yapmalı; çok gezmek mi, çok okuyup bilmek mi, her dilde başardım diyebilmek mi, kavramların anlamını yeniden keşfetmek mi gerekir? Bir ömrü yaşadım demek için ne yapmalı bilmiyorum, ama öğreniyorum. Bir ömrü yaşayamadım demek içinse ne yapmalı biliyorum, öğrendim.. Ağaç gibi kök salmak uçmak için kanatlara sahipken, hep kıyıda kalmak yüzebilecek kadar özgürken, susup belirsizliğin gölgesinde saklanmak seviyorum deme cesaretini gösterebilmek varken, Prangaları kanıksamak sokakta dans etmek varken, pencereden güneşle ayın kavuşulmaz aşkını izlemek hayata karışıp yağmurda ıslanmak varken..

    Bunca harabenin ortasında bir sanat eseri gibi dimdik durmayı öğreten sevgili anneme, zamanın kırbaçlarına rağmen savaşabilmeyi öğreten teyzeme ve yaşamın son nefesine kadar sevebilmenin mümkün olduğunu öğreten sevgili anneanneme teşekkürler..

    Şairinde dediği gibi; yağmur dindi Ömür hanım, gökyüzü masmavi gülümsedi yine, doğa aynı oyununu oynuyor bizimle, umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.. Ne aldanış!

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İLK NOTA; LA TELİ..

    Birkaç kulaç sonra karaya vurma heyecanıyla kulaçlarını hızlı atmaya başladı.. Her solukta ağzına kaçan bir iki damla tuzlu suyu tükürmek yerine yutuyordu buna aldırış edemeyecek kadar karaya odaklanıyordu.. Ayak uçlarında sinsi kramp girişlerine bile aldırış edemeyecek kadar kadar odaklanmış durumdaydı.. Parmak ucunun suyun tabağını hissetmesiyle odaklanmasına bir darbe indi ve bir anda kulaç atmayı bıraktı. Ayaklarını yavaşça yere doğru bıraktı.. Duraksadı.. Suya temas etmekten imtina ettiği burnundan derin ve yavaş bir nefes aldı.. Nefesini bırakırken aklından tek bir şey geçiyordu, peki şimdi ne olacak? Karaya çıkmak yolun sonu, varmak istediği yerde yeni başlangıcınsa ilk adımıydı.. Yapmadı ya da yapamadı.. Fark eder mi, kesinlikle fark eder.. Yapamamak merhamet duygusunun temellendirdiği içsel bir yerden gelir, yapmamaksa kibirden..

    Her eylemin etki-tepki kapsamında yarattığı bir sonuç var. Sabah uyandığınızda ilk adımınız yüzünüzü yıkmak mı, yatağınızı toplamak mı, duşa girmek mi yoksa alarmı ertelemek mi? Fark eder mi, kesinlikle fark eder.. Yatağı toplamak, yüzünü yıkamak, dişini fırçalamak duşa girmek hayata karşı duruş geliştirdiğiniz ve disiplini olduğunuz yönlerinizi geliştirir. Oysa ilk iş alarm ertelemekse geçmiş olsun kendinden ve hayattan kaçan bir burjuva kadar korkaksınız demektir.. Yüzleşmesi zor, muhtemelen ilk tepkiniz kaşlarınızı çatarak cümleyi bitirmek olacak.. Seçimlerimiz bunlarla da kalmayacak gün içerisinde; ilk öğününüz bedeninize yaptığınız bir iyilik mi yoksa organlarınıza yapacağınız bir darbe mi, hayatın içerisindeki kimliğinizden ötürü işe mi gitmek zorundasınız yoksa zaman size ait mi bunlarda seçimlerimizin kontrolümüz dışındaki etkenleri elbette.. Her salise bir sonraki saniyeleri oluşturmak için canını verirken bizler dakikalar içinde bir sonraki saatlerimizi kolayca harcayabilen seçimler yapıyoruz..

    Otomatikleşmiş seçimlerimiz kimimizin hayat asistanı olurken kimimizin celladı haline bürünebiliyor.. Kendi ayağına çelme takmayan alışkanlıklarımız varsa; okumak gibi, yazmak gibi, sağlığımıza etken spor ve beslenme gibi bunları kendiliğinden yapabiliyor olmanın hafifliğiyle zihin kıvrımlarımızın oksijene ulaşmasını kolaylaştırabiliyoruz.. Elbette herkes bu kadar anormal değil, kimimizde diğer aptallar gibi sıradan alışkanlıklarımızı otomatikleştiriyoruz.. Alarmı ertele, yorgun argın uyan, kendini sıradanlığa teslim et ve bırak akreple yelkovan senin yerine zamanı eritip biran önce uykunu getirecek kadar hızlıca birbirini kovalasın..

    Soluk soluğa, terlemiş bir şekilde gözlerini açtı.. Rüya mıydı, kabus mu? Vücudundaki su damlaları uyurken gördüğü denizin gerçek hayatına tezahür etmesi olabilir miydi, yoksa sadece terlemiş miydi? Rüyanın bir mesajı var mıydı, yoksa yüzmekten korkan birinin zihninde bastırdığı yüzme arzusu mu onu o denize sokmuştu sadece? Karaya ayak basmış olsaydı ne olacaktı, yüzmeye devam ederek okyanusu fethedebilir miydi sonuçta rüyadaydı neden olmasındı.. Gözlerini ovaladı, Bedeni kadar aklı da terlemiş durumdaydı.. Bedeni içsel zehrini terle atmaya çalışırken aklı zehri nasıl kusabilirdi.. Saatine baktı, erken olduğu kanaatine vardır, alarmı erteledi ve zihnin dehlizine doğru yeniden yolculuğa çıktı.. Oraya vardığında okyanusun çöle döneceğinden habersizdi.. Zamanın tik taklarında kendini rüyanın varlığına teslim etmişti..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ÇOKTAN SEÇMELİ AŞK..

    ”Senden bekleneni, sana emredileni yada seni kurtaracak olanı değil, kalbinin derinliklerinde yatanı seç.” Aşk; bazen insana ıstırabını saklama gücü verir, bir öpücük kişisel kıyametinizin en büyük alameti olabilir. Ve bazı sonlar felaketle sonuçlanmış ama yarım kalmış bir proje gibi hissettirebilir.. Yani bu aşkın kalpazanca bir yönü var..

    Aşk, birine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir der Antuan Quentin.. Kader, bütün ihtimallerin toplamıdır ve kıyamet tüm ihtimallerin aynı anda gerçekleşmesidir, aşkın kainatta bahar temizliği yaptırmıştın bana diye ekler Ruhi Mücerret.. Birbirini umulmadık şekilde bulup, beklenmedik şekilde kaybedenler için aşk izahı paketleyip duygularını mizaha dönüştürmek, hayatta kalmak için seçtikleri bir yoldur..

    Aşkta dublör kullansak sorumluluğunu almaktan ve vicdani kasılmalardan kurtulmak, son virajda karşımıza çıkacak hayal kırıklığından kaçabilmek mümkün olur muydu? Birisine mesuliyet yüklü bir teslimiyetle kendini bırakabilmek, intiharın süslenmiş hali sayılmaz mı?

    Köksüz medeniyetimize kadim krallar/kraliçeler ataması yapacak kadar kendimizden geçmeyi seçmek mi aşk?

    Kendi hikayemizin başrolü değil de figüranı ya da dublörü olmamıza yol açacak kadar kimyamızla oynayan aşkı hayatımızda tutmak için niye çırpınırız peki? Bunca süslü sorgulamanı basit bir cevabı olması sizde hayal kırıklığı yarak olsa da bence sorun yok. Neticede hepimiz hayatımızda en az bir kez büyük bir hayal kırıklığına yol açmış ya da maruz kalmışızdır.. Cevap basit; yaşamı hissedebilmek için.. Shakespeare olmak ya da olmakla başlarken cümleye ve devam ettirirken cümlesini; yoksa kim dayanır zamanın kırbacına, zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine, sevgisinin kepaze edilmesine, kanunların bu kadar yavaş yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine derken aşkın hayatı katlanabilir kılışına şiirsel bir kılıf mı sunmuştu bize? Haklı olabilir miydi?

    Aslında yüzyıllardır şairler, yazarlar, müzisyenler, ressamlar aşkın ve kainatın eserlerini önümüze koyarak bize bir harita çıkarırlar. Yaşamımız boyunca tanıştığımız insanlar ve edindiğimiz bilgiler bize bir maneviyat haritası oluşturur; bu haritaya bakıp hududunu cetvelle çizmeye çalışırsa insan hayatımıza katkısı olan şeylerle hayatımızdan çalınan şeyleri tespit edebilir ve bir yolculuğa çıkabiliriz.. Biraz karmaşık bir yol olarak görünse de Alice’deki tavşanın dediği gibi asıl mesele nereye varmak istediğin, onu bilmiyorsan gittiğin yolda önemsizleşiyor. Çünkü harita yolun kendisi değildir..

    Aşk insana padişah gururu yaşatırken, zaman akrep ve yelkovandan daha hızlı akıyor.. Ve kalbin darmadağın olduğunda kontrol edilemeyen afetin krizini yenilgiyi baştan kabul etmiş komutan gibi mağlubiyet ordunla beraber değil tek başına tadıyorsun.. akrebin tümüyle hızlı akmasını ve aklının karmaşasının son bulmasını istesen de nafile..

    Aşksız geçen günlerimi ömürden saymıyorum demiş şair.. Onca duygu karmaşasının sonunda insan yeniden duymak istiyor, korkma ben varım diyen birisini..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KULAKTAN ZİHNE; GİRİŞ..

    Uykusuz kaldığım gecelerden sadece bir tanesi.. Kulaklıktan sızan sesle, zamanında vedalaşmak için gidip Ruhi Mücerret’ in ironik sohbeti eşliğinde patlattığımı düşündüğüm köprüye doğru yöneldim.. Kulağıma sızan ses eskisinden yorgun ama dingindi, köprüyse hala yanı yerinde duruyordu.. Meğer vedalaşmak benim için o andan kurtulmak adına yaratılan bir illüzyonmuş.. Söz konusu Ruhi bey olunca bu pekte şaşırtmadı elbette.. Maestro benim sahnemin müziğinin alt yapısını yapanken sahnenin bana ait olduğuna inanmamda aklımın yarattığı bir illüzyonmuş..

    Aslında kendimi çırılçıplak ortaya koyduğumda illüzyonla kendimi kandırıp, temelde canımı sıkan şeylerden kaçmak yolunu böyle inşa ettiğimi görmek zor değil.. Ama uykusuz gecelerin var olmasının temel nedeni de bu.. İnşa ettiğim kaçış labirentinden çıkmak istediğim bir gün gelir belki ihtimaline karşı bir anahtar.. İşte dün o anahtarı elime almak için uykusuz bir gece daha geçirdim kendimle.. Hikayelerin; giriş, gelişme, olayların karmaşıklaşması ve sonuç kısımlardan oluştuğunu biliyorum.. Ben yaşadıklarımı yazarken olayları genelde giriş ve gelişme kısmında bırakırken, yazdıklarımı yaşama konusunda sadece olayların zıvanadan çıktığı zamanları yaşadım.. Ne yazarken ne de yaşarken iş sonuca gelmedi.. Bu bir süre sonra tahmin edebileceğiniz üzere alışkanlığa, yani yaşam döngümün kendisi haline geldi..

    Eğer aklınızda geçirdiğiniz vakit gerçek hayatta geçirdiğiniz vakitten fazlaysa, dünyama hoş geldiniz.. Aklımın krallığını tek tek inşa etmek üzere yaşadım çoğu şeyi.. Kontrol.. İşte krallığımızın temel prensibi; kontrol.. Tabi her düzen zamanını kollar kaosa tekrardan yenik düşebilmek için. Aslına bakarsanız teslim olmak ve bütünlüğünü korumak için.. Var oluşun kendisinin de kaostan geldiği felsefesini bilenlerdenseniz bu durum siz yabancı gelmeyecektir.. Kontrol altında tutmaya çalıştığım her şey raydan çıktığı an teslim olsaydım nasıl olurdu diye düşünürüm zaman zaman.. Bir başka kader mümkün mü?

    Her neyse şimdi gelelim bugüne, aklımızın çemberinden ruhumuzun kendisine.. Ruh aşerer, beden sinyal verir, aklınızı bunu algılayacak kapasitedeyse seçimlerinizi özünüze göre yaparsınız. Ruh, beden ve akıl üçlüsünün aynı düzlemde ilerlemesi potansiyelinizin dünyaya yansımasının bir anahtarıdır.. Yazmak, yaşamaktan ne kolay öyle.. Matematiği bilmek keşke dna sarmalımızı çözmemizi de kolaylaştırsaydı..

    Yazmak bile kontrolden çıktı. Ama asıl amaçta bu zaten.. Birbirinden farklı görünen her paragraf bütünün bir diğer parçası.. Geçmişte yaşayan ben için yeni bir kader mümkün müydü, belki, kim bilir.. Bugünkü ben için mümkün mü, elbette.. İşte şimdi uykusuz kalmanın verdiği hazla yürünen köprü yolunda, kulaklığımdan sızan zehrin zihin kıvrımlarıma darbe yapmasına izin vererek, kaosun kontrolü ele alması için anahtarı bizzat kendim teslim ediyorum..

    Benden başka herkesin evindeymiş gibi hissettiği bu tımarhaneden kurtulmanın ilk adımı, kontrolü bırakmak.. İnsanları sokakta hapsetmek için döşedikleri kaldırımda zihnimin özgürleşmesi için müzik listemden yeni bir şarkı açıyorum.. Ve sevgili maestro, müziğiniz bestelenmiş bir büyü gibi aklımı sarmış olsa da kendi sahneme dönüyorum.. Kaosa mütevazı bir katkı sağlayacak senfoninin şerefine..

    ..SEVGİLERİMLE…

  • ..SORGULAMAK, AŞK, İHTİRAS! KİMSİN?..

    Kendini adadığın hayatın yüzdeliğine baktığında kaçta kaçı sana ait? Kaçında kendi kararların var, kaçında zorunda kaldığın seçimler yaptın? Kendini adadığın amaçların, yaptığın hataların, günlük rutinlerin, vazgeçtiklerin, seçtiklerin derken hangisinde kendi iradenin etkilerini görüyorsun baktığında?

    Bir boşluğun içinde sonsuz olasılıklar okyanusuna doğru savrulup gidiyorsun zaman zaman. Kimsin, nesin, neredensin, nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun her gün kendi içinde yaptığın ya da yapmaktan vazgeçtiğin kararlarla belirlediğin, ilerleyen zamanlarda sonucuna varabildiğin seçimlerin toplamı..

    Kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, neyle sınanıyor, neyleri seçmekte ısrar ediyorum, nelerden vazgeçtim, nelere taptım, özümün karmaşasında nelere daldım gittim?

    En doğrusunu ben bilirim demedim de, kendi doğrularımı bilir onlarla yaşarım dedim. Aşkın kendisine aşık, hayatın savurmalarına aşina, insanların katran bağlamış ruhlarıyla burun buruna gelmiş, doğanın esintisine hayran bir özün kapana kısılmış, özgürlüğünü hayata teslim etmiş bir esire dönüşmesine yol açacak ne kadar seçim varsa hepsini tek tek yaptım..

    Tam olarak 9 gündür hayatın sebebiyet verdiği karmaşasıyla çıktığım yolda kendimle gerçek anlamda baş başa kalmış olmanın verdiği sorgulamanın eşiğinde ayaklarımı sallandırıyorum.. Kahveyle yalnız başına güne başlamanın yerini çayın bir araya getirme gücü ele alarak hem bir bütün olmayı hem de herkesten kaçabilmeyi aldı.. Sessiz ve sükunetle açılan gözü çocuk sesleriyle ve hakırtılarla açmak aldı.. Kendi ruhunun yaralarını iyileştirmenin yerini, her birimizin yaralarının olduğu yerlerin benzer olduğu fark ettirdi.. Şarkılar anlam kazanırken, hayatın varlığı ciddiyetine bir ara verdi aslında.. Meğer dan edebilmek için aşina olduğumuz müziğe ihtiyacımı yokmuş.. Hatta bazı aşinalıklar dansa kaldırmak yerine danstan gözünü korkutacak kadar güçlüymüş.. Duygularımızı tek tek yazsak, altına sebeplerini ve sonuçlarını yazsak varılacak nokta pekte bütünsellik oluşturmayabilir.. Lakin duygularımızı tek tek yazıp ilişkilendirsek ruhumuza temas edenlerle resmin bütünselliğine ulaşmak daha kolay olabilir..

    Günleriniz ne alemde, nelerle mücadele halindesiniz bilmiyorum.. Amacınızı, potansiyelinizi, yaralarınızı da bilmiyorum.. Ama bir şeyi çok iyi anladım, bazen birbirimizin ruhunu görmek için tüm bunları bilmemize gerek olmadığı..

    Yara, yaralıyı gördüğünde sızlar eğer hissedersen.. Ruh özünü ortaya koymaya kalkar eğer tınısını duymak istersen.. Aşk, ihtiras, arkadaşlık, aile hayatımızın yapı taşlarını oturan her bir parçasının kıymeti ve ciddiyeti ayrı önem taşıyor, doğru.. Yine de bu ciddiyete kapılıp kendini kaybetmektense, dramı komediye çevirecek güce sahip olacak yönlerimizi parlatmalı ve o ışığın hayatımıza sızmasına izin vermeliyiz..

    Kavramlara takılı kalıp keskinliğimizi bilemekte bir tercih, kavramlara yeni anlamlar yükleyerek yaşamı yeniden keşfetmekte bir tercih.. Şimdi asıl soru şu; kimsin ve tercihini yaparken danıştığın makam kime ait?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BANA NE FAYDASI VAR?..

    ”Boks ringinde kazanıp, dans pistinde kaybedenlere..”

    Hayatın dönüm noktalarında virajı alamayanlar, düz yolun varlığına adapte olmakta hayli zorlanırlar.. Haklı oldukları noktalar var; kaybetmekten yorulmak, başarısızlıktan sıkılmak, yarım kalmışlıklardan bunalmak.. Bu bir savaş haline döner yavaş yavaş. Kazananın olmayacağı, ganimetlerden hep yoldan geçenlerin faydalanacağı, anlamının varlığını kaybedeceği bir savaş.. Ta ki kaderin virajına okkalı bir hız limitiyle giriş yapana kadar..

    İhtimaller evreninde hep seçemediklerimizin ve yapmadıklarımızın varlığı aklımızı meşgul ederken, seçtiklerimizin sonucu ve yaptıklarımızın yarattığı etkiye maruz kalırız. Özünde seçmeye tenezzül etmediklerimizle yalapşap seçtiklerimiz arasında gidip geliyoruz..

    Kendi seçtiklerimizden sorumlu olduğumuz kadar, seçmediklerimizin yaratacağı etkiden de sorumlu olmanın bilinçsizliğinde eylemler sergilemekten çekinmezken, istiyoruz ki sadece dünya değil tüm kainat etrafımızda hazır ol komutunda olsun.. Her bilinç kendi tanrısını yaratıyor, kimi zaman ona itaat ederken kimiz zamansa kölesi olup çıkıveriyor.. Peki bu tanrıyı yaratırken tam olarak bizimle neyi kastetmesini istiyor zihnimiz? İşte yolculuğun potansiyele erişim izni vermesine açılan kapının şifresi bu soruda gizli.. Benimle neyi kastetti, bana ne faydası var?

    Düşünceler duygulara, duygular davranışlara, davranışlar alışkanlıklara, alışkanlıklarsa kadere hükmeder derler. Düşüncelerimizin yüzde yüze bize ait değilken ve kurgusal anlamda zengin bir imparatorluğa sahipken kaderimizin tam olarak efendisi kim peki? Döngünün formülü belli düşüncelerine sahip çıkmaya çabalamak sadece zaaflarından kendini gıdıklamak olacaktır.. Oysa onların varlığını bir nehri izlercesine izlemek ve suyun yüzmenize hazır olduğu anlarda ayağınıza suya sokmak formülün varlığını bozmayacak bir darbe girişimi, yaratacaktır.. İki kere ikinin kaç yaptığı sonucuyla ilgilenmek yerine ikinin nereden geldiğini ve neden sürekli toplamayla anıldığını, bunu sizden kimin istediğini bulduğunuzda kaderin virajına okkalı bir giriş yaptınız demektir.. İşte o noktadan sonra ister virajı dönün, ister virajın kontrolünü kaybedin arabanın duruş noktası sizin başlangıç noktanız olacak.. Ve işte o nokta sonuçların canı cehenneme, sürecin içerine dahil oldum dediğiniz nokta olacak..

    Bu yazının size ne faydası var bilmiyorum, ama beynimi ortalığa kusacak cesaretimin varlığını ve aklımın formülize ettiği şeylerin peşinden sürüklendiğini bana gösterecek bir yol haritası oluşunun bana oldukça faydası var..

    Ringde kazanacak kadar sağlam yumruklarınız olabilir, lakin sizi dans pistinde kazandıracak şey ritme uyum sağlamayı başaran ayaklarınızdır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İÇİMİZDEKİ ŞEYTANDAN LALELİ’YE..

    Dünde yaşanmış olan kabulüm, bugün olan hep daha iyisi, yarın olacak olansa başımla beraber..

    Zaman telaşına kapılmasaydık yine aynı şeylerin peşinde hınçla koşar mıydık? Her şey aynı anda gerçekleşse, bir seçimin sonucunda doğacak tüm varsayımlar aynı anda gerçeklik kazanmış olsa, sistemi kökünden çürütecek o kaos bize istediğim huzuru verir miydi? Ya da insan olmanın dayanılmaz acizliğinde yeni yolların umuduna mı sevk ederdi bizi?

    Utanç, pişmanlık ve çaresizliğin pençeleri geçmeseydi etimize cesaretin önemi olur muydu mesela? Ya da cesur dediklerimiz adım atabilme cüreti gösterenler mi, yoksa seçimlerinin sonuçlarında sorumluluk alabilecek olanlar mı?

    Mutlak bir doğru yok, mutlak bir iyilik ya da kötülükte yok. Siyah ve beyazın birleşim kümesinde grilikler var mesela.. İşte okumak, sorgulamak, yüzleşmek en çokta, bilgeliğin yolu mu bilmiyorum ama lineer ilerlemeyen hayatın ne olduğunu sana gösteren kısmın bu olduğunu biliyorum..

    Geçmişinle tanışma fırsatın ya da böyle bir merakın oldu mu? Kendi kısıtlı ömrünün varlığından bahsetmiyorum sadece, anne babanın ve onların anne babasının aynı zamanda.. Herkesin hikayeleri parmak içi kadar eşsiz olsa bile her hikaye ellerin birbirine kavuşması kadar bağlı aynı zamanda birbirine.. Adaleti yok ederek mi sağlamak istersin cezasını almasını izleyerek mi hatta adaletin yerini bulmasını isteyebilecek kadar yüce gönüllü müsün, dans etmeyi sever misin mesela eşlik eder misin ritme yoksa sadece izleyenlerden misin hatta sever misin müziği, matematikle çözebileceğin sorunlar olsa mesela kendini trigonometriye adar mıydın ya da görmezden gelir matematiğe olan önyargından dolayı sorun yok mu diyenlerden mi olurdun, örneklerin boku çıkmadan burada bırakalım..

    İzlerini taşıdığımız şeyler sadece bizim eylemlerimizin sonucu değilse eğer gerçekten özgürleşmek tam olarak mümkün müdür kendimizden? Her seçimimizin temelinde bilincimiz yatmıyorken, sonucuna tamamen bizim katlanmak zorunda kalmamız bizi bilge mi yapar yoksa hayatın bize attığı kazığın sonunda bu bilgelik işi bir kılıf uydurma bir avuntu mu?

    İçinizdeki şeytanın fısıltısı meleğin çığlığını bastırdığında, aynaya bakıp o şeytanı sahiplenebilecek olmak beni tam olarak kim yapar? Madalyonun iki yüzüne de sahipken.. Dualite dünyasında kendimin dilemmasıyla baş başayım..

    İki tane aslan varmış; biri karanlık biri aydınlık, biri iyi, biri kötü. Hikaye bu ya bir anda kavgaya tutuşmuşlar.. Peki sence hangisi kazanır?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..EVCİLLEŞTİRİLEMEZ RUHLARA..

    ”İlk görüşte aşk zamandan tasarruf sağlayabilir, fakat bazı sorunlara yol açabilir.”

    ”Nehri itekleme, o kendi akar.”

    ”Bazen milyonlarca kalp aynı anda kırılabilir.”

    ”Akli dengemiz; unutmanın kahrolası imkansızlığı ile hatırlamanın lanet zorluğu arasında korunur.”

    ”Özgürlüğün eşlik etmediği kararlar ve eylemler manasızdır.”

    ”Özgürleşmek için bağlandığımız ideolojilerden kurtulmadıkça özgürleşemeyiz.”

    Kainata dışardan baktım, meğer onun gözü zaten benim üzerimdeymiş.. Bir bakışma valsinin orasındaydık..

    İdeallerimiz, kendimize çizdiğimiz sınırlarımız, okuduğumuz ya da izlediğimiz şeylerden kendimize çizdiğimiz yollar, hayat mottolarımız derken yukarıdaki cümleler gibi kendimize bazı cümlelerle sınırlar belirleriz. Aslında en temel ihtiyacımız kendimizi anlatmak ve anlaşılmaktır.. Amaçlar belirleyebilir, hedefler koyabiliriz elbette. Bir türkü tutturup yola koyulabiliriz. Ya da inziva bahanesiyle kendimizi dünyaya kapatabiliriz..

    Düşünceler silsilesinde kendi dünyamıza ait sandığımız her duyguya sıkı sıkıya tutunabiliriz. Mesleğimizden, arkadaş çevremize, günlük beslenme öğünlerimize kadar her şeyin temelinde karar mekanizmamıza etki edenleri fark etmeden öylece seçimler yapar, kendimizi bir sürece sokar ve sonuçlarına varana kadar koşuştururuz..

    Araştırmalar yöneleceğimiz merkezin özümüz (ruhumuz) olduğunu söyler. Özüne doğru yola çık, karanlığına dal, kendini orada bulacaksın. Ah şu kelimler yaşanılanları ne kadar da basite indirgiyor bazen. Söylemek, yapmaktan dolay. Anlatmak yaşamaktan daha kolay..

    İtaat eden birisi misiniz, karşı duran mısınız? Toplumun, seçimlerinize göre size uygun kelimeleri elbette olacak. Hatta sizler bile bunları benimsemeye başlayacak ve kendi fikrinizmişçesine sahip bile çıkacaksınız o etiketlere.. Peki ya sonra?

    Topluma uyum sağlayanlar ve etiketleri kabul edenler erkenden uyuyabilecek, işlerine gidip gelecek, aile kuracaklar, hayat onlara doğru akacak. Peki ya uyum sağlayamayanlar, sağlamak istemeyenler? Farkındalığın acıyla delirteceği bir eşiğe gelecekler, anlaşılmadıklarını kabullenmek zorunda kalacaklar, uykularını idam edecekler, geceyle gündüzle ilişkilerini bozacaklar, genel kanılarla yaşamak zorunda kaldıkları her saniye boğazlarında dar ağacı ipinin hissiyatıyla günü bitirecekler. Derinlerde hazineler saklı olsa da, arayışta olanlar hazineye ulaşana kadar birçok şeyi feda edecekler ve birçok savaş verecekler. Ve sonunda hazineye kavuşmak sonucuyla değil onu keşfetmek arzusuyla süreci yaşıyor olmaktan yana olduklarını anlayacaklar.. Ya da teslim olacaklar.. Her acı delirtecek dozda ağır gelse bile herkes sonuna gitmeyi seçemeyecek kadar acı eşiğinin zayıflığına yenik düşecek…

    Hiçlik, doruk noktasının zirvesi.. Zirveye ulaşanlar evcilleşmek zorunda bıraktıkları her hücreyi kesip atacak, artık kesip atmak acıtan bir eylem olmayacak.. Peki ya hala arayışta olup kaybolanlar? Ruhuna ulaşamayanlar? Dürtülerini kontrol edemeyenler?

    Farkına var, haritayı çiz, yola koyul.. Gerisi kaderinle anlaşma imzaladığın noktaya gelene kadar tahminlerinin ve planlarının dışında gelişecek olan sürecin kendisi olacak.. İşte sanırım anahtar noktası burası.. Senin planların kadar, senin dışında da planı olanları gör, duy ve kabul et..

    Teslimiyetin ruhumun özgürlüğüne ket vuracağı korkusu bende kontrol azgınlığı yaratmıştı. Kontrol arzusu güdülerimin beni ele geçirmesine, sinsice ruhuma sinmesine yol açmış, bilemezdim. Öğrendim.. Çoğu tedbir hayatıma acı ve zincir getirmiş, öğrendim.. Şimdiyse benim dışımdakinin planına teslim oluyorken geyikten daha sakin, aslandan daha cesurum öğreniyorum..

    Özüm ehlileştirilemez, evcilleşmek tabiatına aykırıysa hastalanırsın çünkü.. Hastalandım.. Neye ihtiyacım varı kendimde aramaya başladım, şimdi bana ne faydası var diyerek devam ediyorum. İşte bugün sonuca vardım sandığım yer aslında sürecin bir parçasıymış.. Bir düşe sahip olmak, ona kavuşma arzusu hayatta tutuyormuş. Ona bir gün sahip olur muyum, bilmiyorum. Önemli olanın sahip olmak değil, sahip olma arzusunu yaşamak olduğunu biliyorum.. Ruhu evcilleştirilmez olanlara..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YAZ KIZIM; İNSANCIKLAR BÖLÜM 1..

    Seçimlerimiz, süreçlerimiz ve sonuçları.. Sükunet isteyen gürültüyle, sakinlik isteyen kavga dövüşle, aşk isteyen yalnızlıkla, dostluk arayan ihanetlerle, sadece işini yapacak olan iş yerindeki ayak oyunlarıyla, aile isteyen sorumluluklarla, yaşamak isteyen ölümle, ölümü arzulayan inançla, yalnızlık isteyen kuru gürültüyle sınanıyor.. 

    Ya istemeyi bırakmak gerekiyor, ya da isterken madalyonun iki yüzünü de göze almak gerekiyor. Şimdilik iki seçenek yeterli, zaten diğer seçenekleri hayat faktör olarak sunacaktır.. 

    İnandığınız yerden kırılabilir, vazgeçtiğiniz yerden ayağa kalkabilir, pes dedirten olaylarda umut ışığı görebilirsiniz. Hayatın dalaveresiyle, insanın ikiyüzlülüğü değişmez ana iki kural haline gelmiş durumda.. Peki siz olsaydınız ne yapardınız, bölümümüzü ilgilendiren kısım tam olarak burası..

    Her saniye yolculuğun bir parçası, peki sizin hücrelerinize işleyen parçalarda neler gizli?

    Kendimi yalardır bir kadavra misali ince ince parçalara ayırarak incelim. Her hücreme, her düşünceme, her bir hikayeme didik didik ederek baktım.. Yozlaşmış tabular, sinsice kanıma girmiş atasal genler, büyüdüğüm evin dokusu, oyunlar oynayarak büyüdüğüm sokağın kokusu, tatile gittiğimiz köyün bütünsel yapısı, yarıldığım şehrin anısı, yeni geldiğim bugünlerde eski anıları barından şehrin yazdıracağı anılar.. Hop toplama bilgisayardan daha çok parçalara sahip bir ben, işte karşınızda..

    Her sabah güne kahveyle başlama arzum bunlardan hangisi yüzünden oldu bilmiyorum, açıkçası şikayetçi olmadığım için de çokta sorgulamıyorum. Lakin bazı insansal döngülerin aynı noktaya varması, aynı duygularla yaşanması, işte bu büyük bir sorundu. Ben de tam o kara kutunun inine bu sayede indim, ya da doktorlar sayesinde indim, neyse önemli, olan inebilmek sebepleri daha sonra önemseriz.. 

    Daha ilk selamlaşmadan saygı, sevgi ve güven üçlüsünü hemen masaya koyarım. Karşımdaki alır, almaz. Bunları yıpratır, yıpratmaz. Önceleri bu benim problemimdi. Çünkü hep hislerim haklı çıkardı, bense inatla inanmayı seçer şans tanırdım ve hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz olurdu. Bir süre duvarlarla yaşamaya, temkinli davranmaya çalışsam da o da benim hamuruma uymadı.. Ve dengeyi bulmak zorunda kaldığımız bir konu daha böylelikle ortaya çıkmış oldu.. Hem kendim olmak, hem de tanıdık hayal kırıklıklarını yaşamamak için yenir ve incelikli bir formül gerekiyordu. E konu ben olunca her şey özel ve süslü olmalı, ki oyun oynamaktan keyif alalım..

    Birkaç farklı yöntem denedim başlarda, bunları söyleyerek işe yaramamış şeylerle gözlerinizi meşgul etmek yerine o altın oran formülüne geçelim direkt.. Selamlaşmaya bile gerek kalmadan her canlıya 3 temel duyguyu açık yüreklilikle sun, mimiklerinden ses tonlarına ve özellikle davranışlarına kadar onların kendini kısa sürede ifade etmesine izin ver, bu süre zarfından kalbinin rotasını izle, sana temkinli gelenler yoğunlukta olacak mühim değil önyargı onların kendini savunma biçimi bunu unutma, kısa bir süre içerisinde yaklaşımlarıyla sana asıl isteklerini gösterecekler objektif olmaya özen göster, ve sonuç elbette senin saygına layık olmayanı davette görmekten rahatsızlık duymayacak kadar kendine güven fakat senin masana bir daha oturmalarına izin vermeyecek kadar kendine saygı duy.. Teşekkürler..

    Güç zehirlenmesi yaşayanlar, kibirli cümlelerle üstten konuşmaya çalışanlar, ya aslında benim niyetim o değil diyerek gerçek niyetlerini gizlemeye çalışanlar, yalancılar, ikiyüzlüler, yalakalar, yalakalığa müsemma gösterenler, gerçeklerle değil kendi çıkarlarıyla iş yapanlar, ayak oyunları çevirecek kadar aptal olanlar, tiksinti duygusuna sebep olanlar, duyarsızlar, kendi çıkarları dışında hiçbir şeyi önemsemeyenler, ast-üst ilişkilerini kapalı odalara taşıyacak olanlar, doğrunun yanında olamayacak kadar korkanlar.. İşte tam da bunca kelimelerin zerine yapıştığı insanlar kendilerini isteseler bile saklayamazlar. Onların ruhlarındaki çürüme kokusu etrafı sarar. Ve sevgili Gandalf’ın da dediği gibi ”kaybolduğunu düşünüyorsan, burnuna güven..”

    Sayısı azınlıkta olan; farkındalıklar yaşamış, sevmeye emek vermiş, saygılı, gözlerinde burukluk olan eski neşesini kaybetmiş, iyi çabalayanla işte tam olarak onlarında bir ortak noktası var; hayatta yaralanmış, yine de bu yaralara rağmen meleklerin yanında savaşmaya devam etmiş olmaları..

    Şimdi aynaya baktığınızda gördüğünüz kişi; şeytanın fısıltısına mı kulak veriyor, meleğin sessiz çığlığına mı? Kendine dürüst olma cesareti gösterebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SON HAVA DURUMU BÜKÜCÜ; MİKAİL..

    Tanrım Sokrat böyle şarkı yazmayı nereden öğrendi? Kelimeleri zihin kıvrımlarımda vals ediyor sürekli.. Onun punchline ataklarından Laleli’ye doğru bir tramvaydayız, hava sıcaklığı özümüzü eritecek kadar yüksek.. 

    Psikolojiye etken birçok neden olduğunu biliyoruz; aile, atalar, yetiştiğimiz coğrafya, büyüdüğümüz ev, bunlar sonucu oluşan çevre, hatta yediğimiz içtiğimiz her ürün ve elbette hava durumu.. Evet, doğru okudunuz yediklerimiz ve hava sıcaklığı bile kararlarımız üzerinde etkili. Bununla ilgili yapılan bir araştırma var, hakimler üzerinde, detaylara giremeyecek kadar konuya hakimim, merak eden araştırmasını yapsın ve devam edelim.. 

    Evime döndüğüm süre zarfında değiştirmeden ve ertelemeden devam ettirdiğim 2 alışkanlığım var; Tarçın’la yürüyüş, kahveyle güne başlamak.. Köpeğimin sadakati ve sevgisi ne kadar iyi gelirse, kafeinin vücuduma etkisi de bir o kadar bariz aslında.. Lakin kafeine olan sevgim beni soktuğu stresle baş edebilmemi sağlayacak kadar güçlü.. Ve sıcaklar, işte o baş etmek istemeyeceğim kadar sıkıntılı.. Birincisi ben sonbahar insanıyım, ikincisi güneşin kavurduğu şey bedenim olduğu sürece yazı asla sevemem.. Aslında klimayla yaşıyor olsam da sevemem. Hatta sevgili Mikail hiçbir şart bana yaz mevsimini sevdiremeyecek. OO evet, tatili ve denizi ne kadar sevsem de sonucu değiştirmeyecek.. Çünkü gün içerisinde yeterince etkilenen karar mekanizmama bir de sıcakların dahil olması, kararlarımı etkilen faktörlerin artmasına neden oluyor ve bu beni pek memnun etmiyor.. 

    Zaten bir şeyler sabrımın kotasını doldurmuşken, kızgın ve kırgınken, yeter be derken, karar vermek epey zor. Kararlarımın sonucunu düşünerek geçirdiğim zaman içerisinde maruz kaldığım hava sıcaklığı bana çokta sağlıklı kararlar aldırmıyor.. Yani sağlıklı karar almak istemeyecek kadar öfkeli olduğumu biliyor olsam da havanın sıcaklığına bok atma fırsatını kaçırmak istemiyorum aslında.. Laf kalabalığını kenara koyalım ve dönelim işin özüne..

    Kızgınlığımın sebebi elbette yaşanılan süreç içerisinde verdiğim kararlar ve bugünkü sonuçları. Kararlarımın ve eylemlerimin sorumluluğunu alıp çıkış yolları aradıkça olayları benim için zorlaştıran er şeye öfke kusmama ramak kaldı.. Sessizce hayatıma devam etmeye çalışırken, insanları ve aptallıklarını teğet geçmeye özen gösterirken inatla beni kendi sınırlarını tahrip etmeme davet edişlerine sessiz kalamayacak kadar öfkeliyim. Yine de aklı selim davranıp sakinliğimi korumaya çabalıyorum. Ya düşünsenize kendi yolunuzdasınız, tek derdiniz kendinizsiniz ve kimseyle uğraşmayacak kadar kendinizin farkındasınız, buraya kadar tamam. Lakin o kadar aptallar ki üzerlerine bir koç öfkesi salmam için ellerinden geleni yapıyorlar. Sen farkındalıklarınla konu ben değilim aslında desen bile onlar seni konu senmişçesine dahil etmeye çabalıyorlar. Asıl soru şu; şimdiye kadar siz olsaydınız ne yapardınız?

    Bir konuda anlaşalım, cevabınız ne olursa olsun ben kendi bildiğimi uygulayacak kadar fevri davranışlar sergilemeyi seviyorum. Sadece etki faktörlerini görüyorum, konunun özünü görüyorum, hatta olası sonuçların çoğunu hesapladım bile. Peki aklının içerisinde bu kadar fazla zaman geçiren biri olarak, aklımı bununla bu denli meşgul etmem doğru muydu? İşte benim asıl sorunum bu.. 

    Ne zaman sıfırdan başlayacak olsam, hep aynı sona dönüyorum. Bu da bizi şuraya götürüyor; aynı şeylerin içerinde yaşadıkça farklı sonuçlar beklemek sadece aptalların işidir. Yani, çoğu açıdan aptal olduğunu bildiklerimden beni farklı kılan özümü ortaya koymak yerine, kıyıda yaşayarak aynı yoldan yürümek beni de aptal olmaktan kurtarmıyor demektir. Ve işte asıl sorun bu.. Konuların farklılığı önemsiz, aptallık yapacak kadar aylaksan onlardan pek bir farkın kalmıyor, tek bir fark var onlar gerçekten aptal oldukları için bunu yaparken sen aklının gücüne yenik düşerek bunu yapıyorsun. Ve bence asıl öfkenin merkezi de tam olarak bu.. Eşsiz ve farklı olmak önemsiz, çünkü bana göre aslında hepimiz parmak izlerimiz kadar farklıyız. Aynı olanların temel sebebi şu; sorgulamazlar, öğrenmezler ve anlamaya ihtiyaç duymalar sadece var olmak çabası içine girerler ve bunun için ellerinden geleni yaparlar. Oysa eşsiz olduğunu bilenin bunu kanıtlama çabası yoktur, zaten öyle olduğunu bilir ve seçimlerini buna göre yapar, sonuçlarını görür bir değerlendirme yapar ve devam eder. Hepsi bu kadar..

    En büyük sıkıntılar ve belalar, kabul edemediğimiz hatalarımızdan kaynaklanıyor.. Son dönemde şundan eminim; çoğu iş aptalların söylediği yalanlara bağlıdır.. O zaman bugün karar verirken neyi seçmeliyim tam olarak; iyiliğe ulaşmayı mı, kötülükten kaçmayı mı?

    ..SEVGİLERİMLE..