Zaman nedir? Ruhumdaki ağırlığın kütlesi, hayat enerjimin sönmesine nasıl eşit olabilir ya da dönüşebilir?,
Başlık ve paragraf başı sizi yanıltmasın bugün bilim ya da teori konuşmayacağız.. Hayat ışığımızın yansımalarını, düşüklüğünü, parlamasını konuşacağız.. ŞAKA..
Yaklaşık iki haftadır, 29 senedir ilk defa tam anlamıyla iki haftadır kendime yöneldim. Kemana geri başladım, yazmayı inatla bırakmıyorum, yoga kaslarımın en büyük terbiyecisi.. Sadece kitap okumaya geri dönemiyorum, bir de müzik dinlemeye.. Odaklanamıyor olmak bu durumun ilk sebebi, ikinci sebebini hala bulamadım..
Enerjimi tam olarak toparlayabildim mi tartışılır, eskisinden daha çabuk yoruluyorum. Daha çabuk sıkılıyorum, her şeyden.. Birikim için yapmaya çalıştığım şeyler beni pek tatmin etmiyor.. Hatta şu ara tatminsizliğin dik alası olabilir..
Klavyemin yumuşak dokusu yazmaktan keyif almama neden olduğu için saçmalamaktan korkmayı bırakıp yazıyorum. Şpagat açamasam da kaslarımın titremesi keyif verdiği için yogayı da bırakmıyorum.. Ama keman, ah kemanım.. Aynı ben; nazlı, zor, hemencecik tellerini salıveren huysuz bir kadın. Keyif almıyorum diyemem, sadece bazen bırakmak geliyor içimden. Tabi tam o anda inatla daha sert davranıyorum.. Çünkü ben de hayattan aldığım dersleri hep sert yumruklarıyla öğrendim. İşte o yumruklar hacmimin şekline etki ederken enerjimin de yapısını değiştirdi. Eski yapımı ve enerjimi özlesem de aklımın bir köşesi, cılız bir sesle, artık eskiyi bırak diyor. Ya alış yeni hacmine ve enerji yapına ya da eskisinden daha iyisini yap, ama eskiyi bırak her koşul ve sonuçta diyor..
Ne aşkta, ne savaşta eskiye dair yaptıklarımın kırıntısı dışında bir şey kalmadı. Yine de insan o günleri bazen özlüyor. Bugün fotoğraf arşivinden hatırlatıcı 6 yıl önceye dair ilk otostop videolarımı hatırlattı. Vay be dedim, ne saf bir delilik haliymiş.. Şimdi daha aklı başında, oturaklı bir deliliğim var.. Büyümek birkaç şey demek, bu da onlardan biri sanırım..
Bugüne özel bir manifestoyla konuyu karmaşık bir yapıda kapatalım.. Aşka, dostluğa ve işte hevesle çalışmaya adıyorum bugün kendimi.. Aşkın en saf ve heyecanlı yanını tanımak, ani sürpriz ve mucizelere ruhumu açıyorum, dostluğun sadık ve güvenilir olan yanıyla günü geçirmeye varım diyorum, işi keyifli ve kazançlı olan yanıyla meşgul olmak istiyorum. Aslında değişen kütle yapımın ve enerji alanımın en şehvetli, en heyecanlı, en tutkulu halini görmek istiyorum bugün.. Sevgili zaman ruhunun parçasında dans edebilmek ve ayaklarımın ritmine kendini teslim edebilmesi dileğiyle..
Ne kadar eğlenirseniz eğlenin, gün nasıl değerlendirirseniz değerlendirin göğüs kafesinizde bir boşluk varsa buyurun okumaya. Yoksa ve rahatça uyuyabiliyorsanız gününüz keyifli geçsin, bugün sizlik bir şey yok burada..
Aklımın oyununa yenik düşmüş gibi yaparak yazacağım bugün. Uzun zaman boyunca yenilmiş olmanın verdiği bir alışkanlık olsa gerek. Her şey bir planın parçası, biz de. Korkulacak bir şey yok. Sadece bugün havanın da bize verdiği yetkiye dayanarak biraz agresif ve keyifsiz gibi yapacağız..
İkiyüzlü insanlardan tiksinirdim, onları anlamaya başladım. Karanlığımda apolitik olamamanın verdiği sancıdan dolayı, herkesle iyi olabilen insanların samimiyetsizliği bana batmış. Onlar gibi olamamak değil de, onların olduğu gibi kabul ediliyor olması rahatsız etmiş, hayatımdan çıkardım..
Yalan söyleyen insanlar midemi bulandırırdı, onları anlamaya başladım. Karanlığımda yaptıklarımın ve yaşadıklarımın ortaya çıkarak bana rahatsızlık ve huzursuzluk vereceğinden korktuğum için sakladıklarımı hatırlatmış yalan söyleyen insanlar bana.. Yalan söyleyenler değil, aptal yerine koyulma hissi batmış bana. Yalan söylemenin ihtiyaç olduğunu söylediler, kabul etmedim, hayatımdan çıkarmadım..
Yediği içtiği ayrı gitmeyenlerin, birbirine sırt dönmesi sonrası çirkince konuşmaları öfkelendirirdi. Karanlığımda bana sırt dönenler huzurumu kaçıracak kaygısından dolayıymış.. Aslında ben de öfkeyle kon yapmış ve başka bir işim yok mu sorgusuyla kendime kızdığım için kaygı duymuşum. Beni bilen bilir, bilmeyip öğrenmek isteyen gelir, öğrenmek yerine kuru lafa inanacak olanlara hayatımda yer yok dedim, hayatımdan çıkardım..
İhanet edeni affetmedim. Bunun karanlığımla alakası yok, o kadar da değil..
İnsanlar ne düşünür diye yaşayanlara hep kızardım, onları anladım. Karanlığımda ya rezil olursam, ya yanlış yaparsam telaşıyla pekte doğruyu yapamamış olmanın verdiği ruh halindenmiş. İnsanları diğer insanların dilinden ve pençesinden korumaya çalışıp kendimi parçaladım. Baktım ki kendimi bile koruyamıyorum diğer insanlardan, dünyayı siktir ettim ve eğlenmeye başladım. Bu noktada hayatımdan insan çıkarmaya gerek kalmamış oldu zaman..
Her şey çocukluğumla ve karanlığımla ilgili mi demeye başladığımda, derin sulardaki inciyi keşfettim. Her şey de oralarda değildir, bazen de yetişkinliğin kendisi travmatize bir yapı dediğimden beri de mizahımı geliştirdim ve eğlenmeye başladım.. Önce dünyaya aykırı yaşadım, şimdi kendime aykırı yaşıyorum.. Göğsümdeki yumruyla, benim aramdaki boşluk empatinin dolduramayacağı kadar büyük müdür sahi?
Sadece saçmalayarak birçok sorumluluktan kaçmışlığım var. Delirerek anlama zahmetinden kurtulmuşluğum da cabası.. Yine de zamanla bunların biriktirdiği enkaz baskın geldi ve aklıma başıma almak zorunda kalmışlığım var.. Yapmaktan en çok keyfi aldığınız şey ne; şarkı söylemek, boyama yapmak, resim, fotoğraf çekmek, enstrüman çalmak, konuşmak, dans etmek, uyumak, güzel bir yürüyüş yapmak..
Benimki kesinlikle dans etmek, müziğe teslim olmak.. Kontrolü elden bırakabilmeyi hala öğrenmeye çalışıyorken, müzik tamamen üzerimde hakimiyet kurabilen tek şey, şeymiş.. Kendimi bildim bileli ritmin yaşamımda mükemmel bir etkisi var; çalışırken, konuşurken, eğlenirken, ağlarken, depresyondayken, heyecanlıyken, kendimi cazibeli hissederken.. Aslında hep yanı başımda duran tutkumu anlamam 29 yılımı aldı. Umarım bedenim için geç değildir.. Yıllarca bir boşlukta dolanıp durdum. Tutkumu bulabilmek için, amaç edinebilmek için. Hayatımın merkezinde kendime yer bulamıyorken başka neye yer verebilirdim ki, elbette her şeye..
Beni harekete geçiren şeyler hep başkalarındaydı gibi gelirdi. Hayatıma aldığım adamları çok sevdim, sadık kaldım, merkezimin yörüngesi yaptım, harekete geçirirdi beni bu durum. Onlar gider ve eylemlerim sonuçsuz elimde kalırdı. Onları büyütürdüm, kendimi parçalara ayırırdım. Sonrası malum; öfke, pazarlık, depresyon falan filan.. Yeniden sevmek beni harekete geçirir, terk edilmekse yorgan yastık devirirdi.. Son ilişkimden bu yana iki sene geçecek, belki de geçti, saymadım. Bolca yalpaladığım bir süreç olunca zamanın rakamsal değeri kalmıyor.. Artık kendime dönmeliyim dedirten bir terk edilme hikayesi aslında.. Bolca sorgulamalar yaptım, en dipten inci çıkartmak için yüzme bilmediğim halde okyanuslara açıldım, boğulmaya ramak kalmıştı ki yardım isteyebilmeyi öğretti hayat.. Bugün hayatımda olanlar kadar olmayanlarında yardımı bir hayli dokundu. Son altı ayım potansiyel, başarı, amaç kelimelerini yeniden inşa etmek için aramakla geçti. Aradığım bulduğum mu, bilmiyorum. Bulduğumsa tam olarak aramaya çıktığım şeydi, işte bunu biliyorum. Her şeyi yarım bırakan birinin yıllar sonra bir şeyi tam olarak yapmak için direnişini görmelisiniz. Öyle ürkek, disiplinsiz ve vazgeçmeye meyilliyim ki her halim beni çok güldürmeye başladı. Paten kaymayı denedim, düştüm bıraktım. Keman çalmaya başladım, istediğim melodiyi çalamadım bırakıtım. Şarkı söylemeye başladım, nodülüm çıktı bıraktım. Annemden miras yemek ve el işçiliği konusunda iyi olduğumu görecek kadar yemek yaptım, makrome denedim, sıkıldım ve bıraktım. Yogaya başladım, kaslarım acıdı, bıraktım, Yazmaya başladım, acıdan geçilmez oldu bıraktım. Bırakmıştım aslında.. Resim için denemeler yaptım, aman bu yetenek işi dedim bıraktım. Anlamak için okumalısın dedim, odaklanamıyorum dedim bıraktım. Yürüyüş yap ciğerlerin açılsın dedim, dinleyecek müzik yok dedim bıraktım. Arkadaşlarınla çık eğlen dedim, hep yaralayanlarla karşılaşıyorum dedim bıraktım..
Bırakmak ne kolay iş.. Kimsede neden demez, bırakmanıza bakar sadece. Normal değil mi, kim bilir ki sizin dışınızda hikayenizin büyük resmini.. Bu hayat bana bir çocukluk, bir aşk borçlu dedim durdum. Bu hayattan alacağım var dedi durdum. Bu hayat bana çok gördüklerini başkasına kepçeyle aşevinde dağıtır gibi dağıttı dedim durdum.. Ben zaten bir dedim, bir durdum, bir de bıraktım.. Hayat olmayı hayal ettiğim sahnede bana bir acıyı izleterek üzerine bir de alkışlatarak gösterdi ki, bana hiçbir sikim borçlu değil.. İşte bu bana gösterdi ki; ya izlemeye ve alkışlamaya devam ederim ve bir köşede şikayet ederek geberip giderim, ya da tırnaklarımla hak ettiğimi söküp alırım.. Kemana geri başladım, parmaklarım sızlasa da durmadım dün. Yogaya geri başladım, kaslarım yırtılmaya yüz tutana kadar bırakmadım, güzel bir duşla acısını hafiflettim sonra. Yazmaya geri başladım; kaçmadan en karanlık yanlarımla, yüzleşerek, şikayet etmeden, mağduru oynamadan, kimsenin de kahramanı olmaya çalışmadan. Kitap okumaya geri döndüm, en çokta kendimi anlamak için. Yürüyüşlere çıktım, karşılaştıklarımın canı cehenneme yeter ki köpeğim ve ciğerim mutlu olsun. Ve dans.. Ben onu bıraksam da o benden hiç vazgeçmemişti, şimdi sıra onda.. Ha böyle dediğime bakmayın, bunları son bir haftadır yapmaya başladım. Zaman sikimde değil.. Durmayı, bırakmayı ve izlemeyi kenara fırlatıp atmaya bugün karar vermiş olsam bugüne devrim günü derim. Ve ben tam bir haftadır kendi devrimimin kas yırtılmasına şahitlik ediyorum.. Tolstoy 80 yaşında bisiklete binebildiyse, ben 32 yaşımda niye virtüöz olamayayım..
Hayatının maestrosu olursan, dans edişlerine eşlik eder her şey..
Tesadüflere inanır mısınız, ben pek inanmam.. Evrenin planlarını uygularken aldığı keyfi bölüp, tembellik yapacağını pek sanmıyorum.. Peki, rastgele planlarımıza dahil olan saçmalıkları nasıl açıklardınız? Öğrenilecek ders, travmanın çekim kuvveti, mucize ya da benim de bizzat en sevdiğim olan kısım, koca bir saçmalık..
Her şeyi derinden incelemenin laneti bu. Ödülü henüz alamadığım için o konuda bir benzetme yapamayacağım, ama şimdilik.. Asında derin düşünenler bizler miyiz, bize denk gelenler mi tartışılır. Ve evet bugün bunu tartışacağız.. Mesela ilişkilerde ben; rastgele yaşarım, plan yapmam, aman bunun elini tutunca kısmetim kapanır diye düşünmem, heyecanımı saklamam, duygularımı sakınmam, strateji yapmam istesem de yapamam sıkılırım, sonra da oturur uğradığım mobingi düşünürüm.. Bu niye oldu, bunu niye yaptı diye.. Hesapsız kitapsız arar sorarım, yazar mesaj atarım mesela. Sonra otur, düşün.. Bir de bizim gibilere denk gelenlere bakalım; duygularını saklayan, göz temasından kaçan, sadece geceleri müsait olan, içip takılmayanlara eğlenmeyen diyen, kültürel tartışmaları sonuçsuz ve yorucu bulan, bağlanma problemlerini çözmek yerine kaçan.. Biz mi özenle seçiyoruz, bize mi denk geliyor tartışılır, ve bu konuyu çok tartıştık yüzden şuan gerek yok..
Derin düşünmek bizlerin için eylemler sonuçlarında ortaya çıkarken, bizlerin rastladıkları insanlar için daha giriş kısmında nüksediyor.. Hayat kısa kuşlar uçuyor demek onlara kolay, bizlerse bu kavramı dibine kadar yaşayanlardanız aslında.. Eleştirmiyorum, direkt ötekileştiriyorum. Çünkü durumu kabul etmek, herkesi olduğu gibi kabullenmek bizlere oldukça zarar verdi. Bu sefer bizler kenara itilenlerden olduk. Elbette yanlışı yanlışla düzeltemeyiz, lakin sorunlu olanların yüzüne bir şapalak gibi çarpabiliriz. Başka türlü anlayanlarına pek rastlamadım, rastlayanlardansanız ne şanslısınız..
İşin ötekileştirmesi ve sert eleştirileri bir tarafa, asıl olan konu tam olarak bu paragrafta.. Kendimizi bilmeden yaralayanlara şans veriyoruz, bazen de yaralayabileceklerimizi seçiyoruz. Aslında hem avız hem avcı. Hem zorbayız, hem mağdur. Hikayemizdeki isimlere göre rollerimiz değişiyor. İstemediğimiz insanlara karşı kolayca kaçan kovalanır oynarken, bize yapıldığında kovalamak ne saçma deyip peşinden şikayet ederek gitmeye devam ediyoruz. Birisi bize ıssız adam modunda geldiğinde, aman sanki bir tek bunun kalbini kırdılar desek bile ona çekilmeye devam ederken, bize gönlünü sunana aynı ıssızlıkta tepkiler veriyoruz. Ya tamam anladık her şey senin başına gelmiş diye derdine anlatana kızarken, bizi dinleyen birini gördüğümüzde hiç sorgulamadan kafasını ütülemeye başlıyoruz. Yapılmasını istemediklerimizi yapmaya bayılıyoruz. Ben mağdurumu oynamak kolay. Sadece senden hikayeni dinleyene kahraman da olursun, mağdur da ama asla zorba olan sen değilsindir..
Ben mümkün olduğunca hikayemi hep iki taraflı anlatmaya gayret ettim. Yine de zorba oluşum, kahraman ve mağdur oluşumun hep altında kaldı. Kalmalı da, yapılanları unutacak değiliz sırf kendimizle yüzleştik diye.. Atarımızı kenara bırakıp devam edelim. Gerçekten tesadüflere inanır mısınız, yoksa derinine mi bakarsınız olanın bitenin?
Sadece yaşamak. Yaşayabilmek, mümkün mü? Kalbinden geçenlerle, yaşadıklarının toplamından kendini çıkararak, yaşatılanların tesirini aşarak.. Her savaşçının bildiği bir gerçek vardır, acı kaçınılmazdır lakin acı çekmek seçimdir.. Kaçınılmaz olanın sonucunda seçiminiz tam olarak size mi bağlı peki? İki bilge varmış; biri dağın tepesinde yaşar sadece onu ziyaret edenlere yol gösterirmiş. Diğeri gezginmiş yolda bulduklarına anlam katar, anlamaya çalışırmış. Dağda yaşayan bilgeliğini okuyarak kazanmış, gezginse yaşayarak. Siz hangisisiniz? Her ikisinin toplamı olmak mümkün mü? Her ikisinden de kaçabilmek ya da?
Ne yazmalıyım, neyi anlatmalıyım.. Zamanın kahpeliğini mi, sevginin kepaze edilişini mi? Ahh aşk! Her şeyin dibini sıyırtan, aklın illüzyonu..
Benim adım aşk; ruhu zehirli bir sarmaşık gibi sarar, aklı delirtir, kalbi adrenalinden patlatacak kadar darlarım. Benim adım zaman; ruhun içinden akrep ve yelkovanı si*lemeden akıp geçerim, aklı gecikmiş olduğuna ikna ederim, kalbi belirsizlikle darlarım. Benim adım orman; içimde türlü yolarla ruha heyecan veririm, seçimlerle aklı şaşırtırım, oksijenimle kalbe huzur veririm. Benim adım gölge; hormonlarla oynar aklın dengesini bozarım, geçmiş zamanın öğretisiyle ruhu kula yaparım, aydınlatılmazsam kalbi hasta ederim.. Ne yazabilirim ki aşkla ilgili..
En çılgın davranışınız neydi, aşkın size hükmettiği zamanlarda.. Genelde asla yapmam dediklerinizi yaptırır ya hani. Ben asla aşık olma demiştim, beni kendine ikna etmişti kerata..
Yazıldığı gibi aslında; sesli harfle başlar, sessizlikle biter. Harf sayısı kadar kısa sürer. Yine de tapınmayı severiz aşka. Acısı hacminden uzun sürer hınzırın. Yine korkmadan aşkın şarabını yudumlayan ne şanslı. Acısının üzerinden zaman geçtikten sonra, eğer ki cesursanız duygularınıza sahip çıkmaya, gülümseyerek hatırlar ve yeniden sevebilirsiniz..
Bu aralar biricik dostlarım tek tek aşık olmakla meşgul. Beni sormayın, sevgi yırtıkları ve ıssız adam tripleri arasında yalpalayıp duruyorum.. Belki de zamanı değildir, heyecandan köleleşmemin. Zamanında kukla gibi iplerimi teslim ettiğim aşkın öğrettiği dersleri yeni anlıyorumdur belki de..
Aşkın da, acısının da üzerine şarkılar ve kitaplar yazılmış, yetmemiş filmler çekilmiş, mitler oluşmuş derken aslında burada azıcık bir kelime haznesiyle anlatılacak kadar hafife alınacak bir konu değil.. Bugün hikayelerin derinine inmek yerine sadece yüzeyde kalıp düşünelim istiyorum, birkaç şeyi..
Gerçekten hiç aşık oldunuz mu, olduğunuzda yaptığınız en delice şey neydi? Küstünüz mü peki sonrasında yeniden sevmeye, yoksa cesur musunuz sevmek konusunda? Ve en önemlisi, inanır mısınız aşkın bizzat kendisine?
Sevgili Ruhi Mücerret’inde dediği gibi ”Birbirimizi beklenmedik bir biçimde kaybettik ve umulmadık şekilde bulduk. Çünkü aşk; gençlerin oynadığı, ihtiyarların bildiği bir oyundur.”
Yanlış dediğim, ay bunu da yaptım dediğim, hayır ya bunu yapamam dediğim ne varsa aklımın köşesinde zırvalamalar ve kuruntularla bir bir beynimi kemiriyor.. Hücresel titreşimimi dengesizleştiriyor.. Pişman değilim demek kolay, peki gerçekten hiç mi pişmanlığımız yok?
Mecbur kaldığımız şeyleri yapmak bizi kötü biri yapar mı? Cevap elbette kendi ahlak ve akıl çerçevem içerisinde yer alıyor, ben yine de sizin de fikrinizi merak ediyorum. Hani bir ahlak sorusu var; kişinin çocuğu çok hastadır, gece eczanenin camını kırıp ilaç çalar, mecburdur, çünkü o ilacı alamazsa çocuğu ölebilir, peki bu o adamı kötü ve hırsız mı yapar? Ya da diyelim ki bir bilge hiç yalan söylememiş, hatta dürüstlük için birçok bedel ödemiş ama öyle bir an gelmiş ki dürüstlüğü başkasının hayatına mal olacakmış, yalan söylemek zorunda kalmış bu onun bilgeliğine leke sürer mi?
Yaşa geç be kızım, ne diye sorguluyorsun. Neden en iyi versiyonun için uğraşıyor, sürekli kendine güncelleme yüklüyorsun. Dimi. Çünkü yapmazsam, sorgulamazsam, dalamazsa derinlere, düşünmezsem, dönüşemezsem kalakalırım karanlığın arafında.. İçimi huzursuz edenleri temizlemezsem, umursamazsam yaptıklarımın sonucu nasıl olur da kendimi yeniden doğurabilirim.. Neyse..
En büyük sınavın sabır olduğuna ikna olmuştum. İnsanlar yaşatır, sen karşılık verirsin ve sonunda ya zamana bırakırsın ya da zamanla bırakırsın. Her ikisi de sabrın sınandığı anlardan oluşur aslında.. Spor yaparsın vücudun kendini toparlasın der, zamana bırakır disiplinle acıya katlanırsın mesela. Hah işte ben pek disiplin ve sabrın deresinde yüzebilen birisi olamadım.. Hem sıkılır, başına buyruk davranır, çabucak yön değiştirirdim..
Şu sıralar hayat kalbimi sıkıştırıyor, mizahının en sert yüzünü gösteriyor ve bence en komik kısmı burası, yine de sertliği acıtıyor..
Bunu buraya yazıyorum, çünkü mecburiyetin ruhumu sıkıştırmasından dolayı yoruldum. Bu da bunun manifestosu olsun.. Meditasyon da odaklanmamı engelleyecek, şarkı söylememe ket vuracak, kelimelerimin yönünü benim dışımda tayin edecek her seçim ve sonucu tam şuan buraya bırakıyorum..
Hiçbir mecburiyet bana kararlarımı ve aklımı sorgulatmayacak, hiçbir seçim sonucunda ruhumu boğamayacak, hiçbir yaklaşım azıyla yetinmeme neden olamayacak.. Aklımın karmaşası, hayatımın düzenini alt üst edemeyecek. Sakın bana, nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını diye gelmeyin, biliyorum çünkü.. Altınında üstününde neden iyi neden kötü olduğunu görmeye başladığımdan beri karanlığım mı daha iyi aydınlığım mı, biliyorum.. Geçelim klişelerden bozma motivasyon konuşmalarını. Gelelim gerçeklere..
Sadece iyi şeyleri deneyip, bana iyi mi geliyor yoksa kötü mü geliyor bakmakla kalmadım aynı zamanda kötüyü de yaptım. Meğer karanlığın pek bu durumla alakası yokmuş..
Beyni terse götüren, amigdalayı geliştirir Amigdalayı yöneten, yönlendiren seçimlerini yönlendirir. İşte asıl darbeyi bugün amigdalaya vuruyoruz.. Sabırla, zamanın ruhunu zor da olsa öğrenip kabullenerek buraya kadar geldik.. Yavaş yavaş dağın manzarasına doğru yol alıyoruz, bugünse atacağımız adım zoru! Kökleşmiş öğretilerimizi sorgulamakla yetinmeyeceğiz artık, derine dalma diyenlere inat derinlerden o inciyi bulup çıkaracağız.. Unutma belirsizlik hasta eder, kesinlik yaralar. En iyi dersler yaraların olduğu yerden alınır. Ve dönüşüm orada başlar.. Ne iyi ne de kötü olan şeyler uzun sürmez, anda kalmak bu olsa gerek. Uzun sürecek bir devrimin ilk adımında..
Çenesini tutamayanlar, en ufacık ilgide dünya ayaklarına serilmiş gibi sevinçten deli olanlar, uçuk kaçık hayallere dalanlar, hayatın dişleri etine geçince hayata küsenler, bir anlık keyifli hisse kapılıp tamamen iyileştiğini sananlar, kalbi kırılanlar, kırılgan hislere rağmen yeniden denemekten vazgeçmeyenler toplanın..
Bir dağ var tam karşımızda, her şama yaşımızla ve yaşadıklarımızla doğru orantılı. Yürümeye başladık; manzara harika, güneş bulutların ardında hafif gülümser şekilde yüzümüze yansıyor, rüzgar ılık ılık esiyor, dağın tepesinde parlayan bir hayalimiz bizim ona temasımızı bekliyor..
Yol ayaklarımızın altına serilmiş, ne engel var ne de fırtına. Yürümesi amma da keyifli. İlk temas ailemizle; genetik mirasımızın başrolleri. Duygularımızın kara kutusu, düşüncelerimizin seslendiricisi. Onlar aktardıklarıyla dağa doğru aldığımız yolun seçiminde önemli bir etkiye sahip. Şahsen ben kasvetli, karanlık, yolun görünmediği bir ormandan yola devam ediyorum bu noktada.. İkinci temasımız çevremiz; onlar yürümeye devam ettiğimiz yolun haritası, ama asla yolun kendisi değil. Şahsen ben dikenleri gür çiçekler, oksijeni kafa yapan sağlam ağaçlar, karanlıkta parlayan yıldızlar, zaman zaman da toz kaldıran fırtına görüyorum. Üçüncü temasımız gönül ilişkilerimiz; onlar bize hayal kırıklığını, istemekle sevmenin farkını, aşkın deliliğini, güven kırıntısıyla hayata tutunamayacağımızı, kimi zaman da yeniden sevebileceğimizi öğretecek. Şahsen ben rengarenk bir bahçe görüyorum, kiminin eşi benzeri yok kendine has bir çiçek, kimisinin kökü zehirlerle dolu dokunmayı bırak yakınına yaklaşmak bile ciğerlerinizi yakabilir ki yolda en çok ihtiyacımız olan organımız olacak aman dikkat, yalnızlığına saklanmış olanlar da var ne garip, birde yolun belirginleşmesine sebep olanlar. Son temasımız kendimizle; aman ha buraya kadar yol karmaşık, karamsar, koşuşturmalı ve iyisiyle kötüsüyle heyecanlıydı. Bundan sonrası olabildiğince yavaş, temkinli ve emek istiyor..
İlk üç aşamada öğrendikleriniz, öğrenmekten kaçtıklarınız, kaldığınız dersler ve tekrarları, yaralarınız, kabuk bağlayan yanlarınız, temasa geçebildiğiniz duygularınız, bağ kurmakta zorlandığınız düşünceleriniz, anlatabildikleriniz, anlayamadıklarınız derken her şeyin bir bütün haline gelip büyük resmi oluşturacağı yer tam olarak burası.. Şahsen ben yolun bu kısmında; alkolle bile uyuşturulamayacak düşünceler, kahveden bile daha etkili uyku kaçıran anılar, oksijeni tam anlamıyla hissedemeyen bir ciğer, nasır tutmuş ayaklar, talan olmuş bir bahçe, geri dönülmesi imkansız sığınaklar, hayatın ipini sıkı sıkıya tutmaktan parçalanmaya yüz tutmuş bir çift el, şarkılarını söyleyemeyecek yorgunlukta kısık bir ses, dağın yamacındaki parlaklığı görmekte zorlanacak astigmat olmuş iki göz, duygularla dokunmaya kalkışınca sızlayan yaralı bir kalp, sağlığına darbe almış bir akıl, kaç kere düştüğünü anımsamayacak ama izlerden okunacak kadar yırtılmış bir çift diz, yine de her şeye ve herkese rağmen inat edip kafası atınca dimdik duran bir kız çocuğu görüyorum..
Sesim kısılana kadar anlattıklarımla, parmaklarım kanayana kadar yazdıklarımla, kulaklarıma ağır gelse bile dinlemekten vazgeçmediğim hikayelerimle, dağın yamacına ulaşamam ki korkusunu kenara bırakarak, bazen de savaşacak gücü bulamayıp yorgan altına saklanıp vazgeçerek, Yaşadıklarımla, yaşattıklarımla, yaşamaya layık olduklarımla, hak etmediklerime maruz kalışlarımla, yalnızlığımla, gürültülü kalabalığımla, hatalarımla, pişmanlıklarımla, asla yapmam dediklerimle, ben bunu nasıl yaparım ya diye kendime kızdıklarımla, korku ve kaygılarımla, umutlarımla, heyecanlarımla, aşkımla, enerjimle, en önemlisi de aklı başında deliliğimle..
İki tane aslan varmış; biri aydınlık biri karanlık, sürekli kavga ederler ormanı kimin yöneteceğine bir türlü karar veremezlermiş. Peki savaşı hangisi kazanır?
Kendimize yüklediğimiz sıfatlar, insanların biz baktığında aklında beliren etiketlerimiz vardır. Dürüst-yalancı, iyi-kötü, enerjik-durgun, çok konuşan- sessiz, agresif- neşeli, güvenilir- sadakatsiz gibi tonlarca sıfat yüklüdür üzerimizde.. Kendi oluşturduklarımız maalesef gerçekliğe yakın olsa da küçük bir kısmını oluşturur, büyük kısmını ise bize bakan gözler ve akıl oluşturur. Bunların eşliğinde seçimler yaparız. Peki bunlardan sıyrılmak mümkün mü?
Yazmayı seviyor olmam beni yazar yapar mı, güçlü olmayı istemem beni zafer sahibi yapar mı? İstemek başarmanın yarısıysa, bir şeyi her gün sadece istemek beni bütünüyle başarılı yapar mı? İnsan potansiyelini nasıl gerçekleştirir, neyi gerçekten istediğini nasıl bulur? Bulduğu şeyi tümüyle istediğinden tam olarak nasıl emin olur?
İki doktoruma da sordum, kontrol altına alınması gereken duygu ve düşüncelerim olduğuna yönelik dönüşler aldım. İlmine güvendiğim ablama sordum, derinlere çok daldığımı doğru yolda da olsam yüzeyde kalmayı bırakmamam gerektiğiyle ilgili dönüşler aldım. İsteklerini gerçekleştiren dostlarıma sordum, neyi istediğini bulmadan yola çıkmak seni sadece savurur dönüşünü aldım. Başarmış insanlara sordum, küçük adımlarla başla ne yaparsan yap ama her gün küçükte olsa bir şey yap dönüşünü aldım. Hayaline sahip çıkan bir arkadaşıma sordum, istediğini bul ona biat et önceliğin asla para olmasın dönüşünü aldım. Sordum da sorum herkese. Tek bir soru; neyi istediğini nasıl bulur ki insan? Birçok cevapla sonuçsuz kalmış bir soru olarak elimde kalakaldı..
Sorular oluştururken ve sorarken cevap almak ümidiyle kendimizi olabildiğince açıyoruz. Soruyu yönelttiğimiz insanlara dikkatimizi vermeye çalışıyoruz, evrenden işaretler için kalbimizi açıyoruz, kitaplardan cümleler seçiyoruz, izlediklerimizle ruhumuzdaki çalkantıyı durultmaya çalışıyoruz. Sizler cevapları bulabiliyor musunuz bilmiyorum, ama benim sorularım hep eksik ya da tamamen cevapsız kalıyoruz.. İşte bunun en önemli ve küçük detayda saklı kalan bir nedeni şu, soruyu gerçekten doğru yerde doğru kişiye mi soruyorum?
Diyelim ki karşımızda hoşlandığımız birisi var; bize karşı yaklaşımı flörtüz ama duygu ve düşünceleri öyle mi, sadece bize karşı mı böyle yoksa herkese mi öyle emin değiliz. Bir cevap arıyoruz. Hemen hemcinsi arkadaşlarımıza durumu anlatırız ve onlardan cevap ararız, burç yorumlarından onun bize adım atıp atmayacağına dair işaretler vermesini bekleriz. Ne için, bize karşı hislerini anlamak için. Halbuki çözümü, sorunun cevabı iki şeyde saklıdır; kişinin kendisinde ve davranışlarında.. Elbette dil her zaman doğruyu söylemez, seviyorum der sevmez. Sevgili olmak istemiyorum der, sahiplenir. Bunlar işi karmaşık hale getirir ve bizim sorularımız cevap alamadan artar çoğu zaman. Bu karmaşa içinde boğulmak gayet normal. Ama gerçekten aradığımız cevap hislerle ilgisiyle istikrarlı davranıp soruya yönelik adımlar atmalı ve karmaşaya kapılmadan ilerlemeyi bilmeliyiz. Kişinin kendisine sorduğunuzda aldığınız cevap sizi tatmin etsin ya da etmesin geri kalan kısım onun sorunu diyebilmeli ve verdiği cevabı doğru kabul ederek devam edebilmeyi öğrenmeliyiz bazen.. Çünkü buradan sonrası konuyu asıl önemli olan noktaya getirecek yine, sorunun asıl muhatabına sormayı bilmek..
Peki ya ben ne istiyorum?
Kendi isteklerimizin cevabını başka yerde aradıkça onların yollarına, yıllarına, isteklerine, istemediklerine göre davranışlar sergileriz ve bu da bizi istediklerimizden kilometrelerce uzağa atabilir. Ben ne istiyorum; yazar olmak mı, virtüöz olmak mı, işletmeci olmak mı, dansçı olmak mı, yogi olmak mı, öğretmen olmak mı? Sorunun beni kemirmesine karşılık cevabına hala yaklaşabildiğim söylenemez, tek bir farkla. Yakın zamana kadar sorularım her ne konuyla ilgili olursa olsun cevabını hep insanlarda, kitaplarda, filmlerde ya da evrenin işaretlerinde aradım. Bulduğum bazı cevaplara evet bu desem de o cevap için ufacık bir adım atmadım kimi zaman, kimi zaman da adım atsam bile devamını getiremedim. İnsanların beni tanımlamasına izin verdim; sen biraz farklısın dediler niye ki ben de etten kemikten dedim kabul görebilmek için, iyi bir yazarsın dediler öyle herkesin harcı değil kalem tutmak ben daha çırak bile değilim dedim, güvenilir bir dostsun dediler benimde yanlışlarım var dedim, insan ilişkilerin ve iletişimin sağlam dediler evet ama anksiyetem var dedim, sana bakınca sahil kasabasında kendi işini yapan tatlı küçük bir esnaf görüyorum dediler o para bende ne gezer dedim, dünyayı kurtaracağız seninle dediler ben aklımın savaşında kazanamıyorum bahçem bile yok ki benim dedim. Dedim de dedim, Onlar bana iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ne dediyse ben onlara hep iki katını dedim. Yapamazsın dediler, inadına savaştım. Kazanan sensin dediler, zafer bayrağını düşmana teslim edip kaçtım. Başarırsın dediler, inanmaktan vazgeçtim. Her şeyi de bilmeyiver beynimi yoruyorsun dediler, inatla merak ettim.. Her şeyin zıttına gitmekle yetinmedim, kendimi de kaybettim..
Her şeyden birazcık yapa yapa, hiçbir şeye sahip olamamayı garantiledim. Tam da şimdi; ayda bir yaptığım yogada, düşüncelerimi kustuğum ara sıra yazılarımda, koltuğun kapattığı manzarayı ortaya çıkartarak, ıssız adam gibi kol gezenlerin sevgisizliğinde, tellerini yenilesem de hala dokunmaya cesaret edemediğim kemanımda, bana inanmayı bırakmayan dostlarımın ve ailemin inancında, travmalarımda, hayatıma dahil olanların hikayelerinde. Yazdıklarımın, yazamayıp aklımda kalanların, yüreğimde cılızca yanan ateşin, yani kısaca yaşadıklarımın ve yaşattıklarımın, cevap aradıklarımın ve cevap alamadıklarımın ışığında.. Cevabın asıl kaynağı olan ve soruya asıl cevabı verecek olan sevgili kendim; sahi sen ne istiyorsun?
Önümüzde bir güneş tutulması varmış, yarın, koç burcunda. Astrologlar kadersel değişim, köklü dönüşüm konusunda hem fikir. Bu da eskiye bir mektup, sessiz bir veda olsun. İyi bir terapi yöntemi olarak yazmayı devamında da yazılanı yakmayı veya suya atmayı önerenler var. Yaktığımda oldu yazdıklarımı, suya attığımda. İçimde neyi tamamladı bu, bilmiyorum. İnsan bazen de bazı şeyleri yapmış olmak için yapıyor, öyle çokta matah bir şey olduğu için değil..
Üzerine titrediklerim, açıklamalarla kendimi ifade ettiğimi zannederken sıkılanlar, kendimden vermekten hiç çekinmediklerim, bazen de öfkeme maruz bıraktıklarım, kırgınlığıma ortak olanlarım, ortak yaralarda buluştuklarım, sınandıklarım, ders olduklarım, arkamı dönüp gittiklerim, hiç düşünmeden terk edenlerim, savaştıklarım, seviştiklerim, sövüştüklerim, yargılayanlarım, anlamaya çalıştıklarım, kıymetli gözyaşlarım, sevecen kahkahalarım, ışıltılı karanlıklarım, depresyona sokan aydınlıklarım, kavgalarım, kaygılarım, darladıklarım, kafayı taktıklarım, görmezden gelenlerim.. Gülümseyin, çekiyorum..
Sevgili 29 yaşım, tam olarak kavuşmamızın üzerinden 24 gün geçti. Baharın ayak seslerini duymaya yeniden başladın. Seninle gurur duyuyorum. Hatalarından ders almaya başlamanın, at gözlüklerinle vedalaşmanın, yeniden sahneye çıkıp dans etmenin tadını alacaksın. Sana inanıyorum. Kendine biraz daha zaman tanı, en büyük sınavını sabırdan vereceğini gördün. Bunu unutma. Tez canlılığın senin eşsiz bir enerjiye sahip olmanda kaynaklı. Kendini hatırla..
Sevgili 25/28 yaşlarım, ne büyük bir savaştı ama.. Güzel bir yenilgiydi, bunu 29 yaşında anlayacaksın. Heyecanlarına aklından daha çok teslim oldun, seçimlerini hormonların ve duyguların yönetirken cefasını ruhun çekti. Duygularında yükselişe geçerken, nereden bilebilirdin bunların tetikleyici birer unsur olacağını. İyi ki de yanıldın, Senin yanılgıların benim gerçekliğimi ortaya çıkardı. İhtiyaçlarımdan hayatıma dahil ettiğim her şeyi ve herkesi sıkı sıkı tutmak için çok çabaladın. Şimdilerde ihtiyaçlarınla seçimlerin arasında, sevmekle istemek arasında ne denli bir fark var ve bunlar seni neye dönüştürdü ve dönüştürecek bunların sayesinde öğreneceksin.. Seni seviyorum, sevilmeyi hak ediyorsun bunu unutma..
Sevgili 17/24 yaşlarım, benim canım deli kızım.. Ne muhteşem bir ahenkti o. Senin sayende hatırlıyorum, tepem attığında nasıl da dimdik durduğumu. Sayende hatırlıyorum hayatla dans edebileceğimi. Benim tatlı agresifim. Benim gözü kara, ruhu devrimci, aklı bir karış havada tatlı aylağım. Nasılda hayatı anlamadan, direnişler gösterdin öyle. Saydın, sövdün, anlamadın. Sevdin, sevildin, şımarttın, koştun, durmadın, uykusuzluğun tarihini yazdın yeni baştan, gülümseterek verdin savaşlarını. Hayatın senden hep alacaklı olduğuna inanarak vermemek için ne de güzel inat ettin öyle. Kafası dik, burnundan kıl aldırmayan, her şeyi yenebileceğine inanan, hayata diş geçirmeyi kafaya koyup bir türlü nereden başlayacağını bilemeyen, bugünkü ertelemelerimin yorgun savaşçısı seni.. Sana inanıyorum, yeter ki yeniden atsın kafan..
Sevgili 9/ 16 yaşlarım, benim canım bilinmezliğimin anakarası.. Ailenin problemli ve akademik olarak başarısız olmak için kendine ket vuran ve bunun için elinden geleni yapan biricik ergenim benim. Sayende diyorum, ben çok keyifli bir çocukluk geçirdim diye. Zamanın deresinde akıntıya kapılıp gideceksin yaş aldıkça. Heveslerinle, hedeflerin arasında çırpına çırpına büyüyeceksin. Dişlerini sıka sıka gülümsemelerinin, astıma inat top koşuşturmalarının, sokağını tozunu yutarak günü geçirmelerinin tadını çıkar.. Senin sayende bugün bir kağıt parçasına tapıp insanlara değer vermenin ne denli gereksiz olduğunu, özünde yatanın daha kıymetli olduğunu öğreneceğim. Gerçi diploma konusunda biraz daha istekli olsaydın pekte fena olmazdı, çünkü bugün kariyer konusunda hayalini gerçekleştirsen de standartların içine bir türlü giremedin. Diplomayı ciddiye almadığın için tatlı bir tokat yiyeceksin gelecek zamanda, yine de pişman olmayacaksın korkma. Meslek kategorisi içinde hep, benim iyi bir insan olacağım derdin, bunu başardın. Hayallerinin hepsine sahip çıkamadım şimdilerde, biraz meşguldüm kendim dışındaki şeylerle, ama en önemli olanı gerçekleştirdim, sana söz diğerleri için yeniden deneyeceğim.. Seni görüyorum, bunu hep bil..
Sevgili 4/8 yaşlarım, benim kıymetli kara kutum.. Ailenin karanlık tarafının biricik genetik mirasçısı.. Travmaların ve dramanın biricik başrolü. Bugünkü savunma mekanizmamın yegane kaynağı. Benim narin, derin ve yalın, deli dolu, bilinmediği yerlerden yaralanıp huysuzlaşan, güzel kızım.. Seninle temasa geçebilmek öyle zor ki, kelimeler kaynağı olduğun hayatı anlatmakta güçlük çekiyor.. Sırt dönerek eşlik ettiğin, varlığını bir gölge gibi hep yanımda bulundurduğun nice doğum günleri geçireceğiz seninle.. Her yaşımda bir şey beklercesine yaklaşsan da bana kaçacağım senden.. Bunun özrünü bugüne bıraktığım için üzgünüm.. Hayat ve genlerin daha o yaşlarda sende derinlikler yaratacak, sessizce sinecek her hücrene bu durum. Sen konuşmayı geç öğrendiğinden olsa gerek ileride neredeyse hiç susmayacaksın, yine asıl söylemek istediklerinle yaşamayı istediğin duyguları o naif sırt dönüşün ve kırgın suskunluğunla anlatmaya çabalayacaksın. Hayattan ürktüğün kadar, üzerine gitmeye çalışacaksın. Hep bir çelme hissedeceksin ayağında, suçlusunu arayacaksın yıllarca.. Yıllarca aklı savruk, ruhu yaralı, kalbi dağınık bir aylağın hikayesini yaşayacaksın. İnan bana, bu seninle barışabilmemiz için öğrendiklerimizden geçen yol. Bugün, tam da şuan en çokta seni görüyorum, anlıyorum, seviyorum ve seni takdir ediyorum. Onca fırtınaya ve savaşa rağmen bir sanat eseri gibi nasıl da dimdik duruyorsun öyle.. Olduğun gibi yalın ve derin, huysuz ve sempatik, uykuya aşık ve enerji dolu halinle iyi ki varsın..
Ve sevgili sen; zamanın hızına kafa tutarak, kendinden olanın sızlamasına izin vererek, kırgınlıklara rağmen çabalamaktan vazgeçmeyerek, yaşatılanlara inat korkmadan severek, karanlığa inat güvenerek, burada olduğun için teşekkür ederim..
Bir aşk hikayesi mi arıyorsunuz, yoksa bir hayat hikayesinin peşinde misiniz?
Güneşli bir havanın tesiri mi bu boğulma hissi, içimdeki değişimin anlamına ulaşamıyor oluşum mu? Aman yıllarca sorguladım, okudum, değişim dönüşüm için yırttım hücrelerimi, anlamlandırma çabasıyla yandım tutuştum, anı yaşamaya çalışsam da pek odaklanabilen biri olduğum sayılmaz, bekledim mesel özellikle de anlaşılmayı tabi iş sadece beklemekle kalmıyor..
Kendi geçmişime bakma, kendimi sorgulama, belki sağlam bir ben yapma belki de sadece bir ben yapma isteği oluşmaya başladı içimde.. Aman ne ilahi bir istek. Çıldırmalarım, dramalarım, anlam yüklediklerim, etik ve ahlak kurallarım, kendimi çepeçevre saran her bir durumun beni aslında nasıl rahatsız etmeye başladığını fark ettim. Büyük bir buluş..
Kaos, düzenin devrimsel habercisidir. Bazen tamamen dağıtmak, toparlayabilmek için iyi bir yoldur bazen. Yağmurlu havanın huzuruna güneş gölge düşürebilir bazen. Aslında her şey kendi dualitesiyle mümkün, bizse bu durumun terazisini sürekli bozuyoruz. Bozulan yapıya sahip çıkma arzumuz gerçeği olabildiğince gölgeliyor. Kendi çıkmazımıza saplanıp orada sıkışmaya başlıyoruz. Yol mu bizi oraya götürüyor, biz mi orayı inşa ediyoruz emin değilim. Sonucu değiştirmiyorsa da emin olmanın pek bir önemi olmuyor..
İnsanlarda beni huzursuz eden şeyleri, öfkelendiren yönleri görmeye başladım. Asla asla dememek gerek, kendimize dikte ettiğimiz yaşam yasalarımız nasıl da çürük nasılsa koşuşmuş olduğunu asla dediğin yerde bulabilirsin. Yapmam dediğin ne varsa, ona direnç gösteriyor ve kendimizi ikna ediyoruz ahlaklı ve dürüst olduğumuza. Büyük saçmalık! Yalana tahammülüm yok erken kendi yalanlarımın ortaya çıkmasından korku duymalarım, bir konu hakkında sabit fikri savunanın sesi yükseldiğinde öfkelenirken aslında haksız çıkmaktan korku duymalarım, kolay elde edilenlerle bir tutulmalara karşı sinirlenmelerimin içi boş insan olma korkumdan olması, sevgisizliğe kırılmamın nedeninin görülmüyor muyum korkusundan kaynaklaması derken liste biraz uzuyor.. İnsanın kendini iyi, güzel, ahlaklı, dürüst sayıp bunları korumak için gösterdiği tavrın altında bunların tam aksinin yatıyor olmasının ihtimali ne korkunç. İhtimalden sıyrılıp gerçeklik kazanması, gerçeklik kazanmakla kalmayıp bununla yüzleşebilmek için çok daha korkunç. Yüzleştikçe ilmek ilmek inşa ettiğiniz yapının bozukluğunu anlamaksa, neyse o korkunun ve bedende yarattığı tedirginliği konuşmaya gerek yok..
İyi olduğum konulara, ahlak anlayışımın sağlamlığına, dürüstlüğümün verdiği gurura tonlarca örnek verebilir hatta bununla yetinmeyip egomun vereceği yetkiye dayanarak hatalarımın kurbanı olarak herkese ahkam kesme cüreti gösterebilirdim. Kaynak olarak beni sevenleri, hatta zamanında sevmiş ama şimdi aramıza boşluk girmiş insanları ve onlar için yaptıklarımı sunabilirdim. Olumlama ve tavsiyelerle yazıyı bitirip güneşli havanın tadını, çimlere ayaklarımı basarak çıkarır, gururla kahvemi içebilirdim. Sahi bunu gerçekten yapabilirdim. İşte asıl mesele bu! Bir şeyi yapamıyor olmak bizi dürüst, doğru, iyi, merhametli biri yapmaz. Yapma imkanımız varken yapmamak bizi iyi ya da kötü olan kulvara sokar. Anlayabiliyor musunuz o ince çizgiyi. Şuan kimliğimi kullanıp birilerine caka satmıyor olmam beni statüye tapmayan biri yapar mı hayır, kimliğim saygınlık kazandığında bunu yapmıyor olmam beni ben yapar..
Ah yağmurlu havaların gözünü seveyim, onun kasveti ne de güzel bastırıyor insanın ruhunun kasvetini. Halbuki güneşli havalar öyle mi, insanın gölgesini nasıl da ortaya çıkarıyor hınzır..
Sahi böyle güneşli havalarda neyin peşindesiniz; bir aşk hikayesinin mi, yoksa bir hayat hikayesinin mi?
Kimi zaman sözlerine, kimi zaman sadece müziğine dikkat ederiz. Kimi zamana sadece bir ses olsun isteriz. Duygularımızı ifade eder, düşüncelerimize ortak olur, bazen en karanlık yönlerimizi bile bize çaktırmadan anlatır şarkılar.. Hiç tanışmadığımız, hatta yitip gittiği için tanışma ihtimalimiz olmayan insanların hikayemize eşlik etme şekli aslında.. Kimi zaman bizi bize bizden daha iyi anlatıyorlar hatta..
Aslına bakarsanız hayatımıza girmiş insanlarda bunu bilmeden de olsa yapıyor. Hayata bakış açımızı etkiliyorlar, sevme şeklimizde el atıyorlar, kimyamızı değiştiriyorlar, coğrafyayı yeniden tanıtıyorlar, matematiğinizi geliştiriyorlar, evrenle aranıza empati tohumları ekebiliyorlar ya da ekilen tohumları zamansız biçmenize neden oluyorlar..
En karanlık yanımıza dokunanların izi neredeyse hiç silinmiyor, parmak izlerinin eşsizliği tam o noktada el değmez müzesi gibi saklı kalıyor. Gölge yanlarımız gün içinde bizimle en çok temas yanımızken biz kendisiyle pekte iletişim kurmadan seçimler yapıyoruz.. Tenine dokunduğumuz insanlar, iletişim kurma şeklimiz, uyku saatlerimiz, güne başlama halimiz, sesini duyunca huzur bulduklarımız, ağzını açtıkları an ruhumuzu sıkanlar, ilişki seçimlerimiz, yemek yeme alışkanlığımız, duygularımızla temas etme biçimimiz gölge yanımızın birer yansıması oluyor. Bizlerse rutinin verdiği zaman kazanma kavramında her şeyi kendi planlarımızla ilerlettiğimize inanıyor ve tatmin olmaya çalışıyoruz..
Müziği duyma şeklimiz dans edişlerimizi öyle etkiliyor ki bizler kendimizi eşsiz birer parti insanı sanıyorken, dışarıdan öyle görünüyor oluşumuzun ihtimali pek aklımıza gelmiyor. Asıl soru şu, gerçekten kendi müziğini duyabiliyor musun?
Toplu bir ortamda her çeşit müziğin arka arkaya açıldığı anı düşünün; ritmini, akışını ya da sözlerini sevdiğiniz müzik çaldığı an gözünüzde yanan spot ışıklarına eşlik eden muhteşem adımlar atarken pekte size hitap etmeyen müziğin çalınması dansınızı mahvedebiliyor.. Ailemiz, arkadaşlarımız, aşklarımız da tam olarak burada müziğimize eşlik ederse onlarla muhteşem bir uyum yakalarken müziğinizi duymayanlarla sendeleyebilir, bazen de onlarla aynı dans pistini paylaşmayı bırakabilirsiniz.. Hepimiz kendi orkestramızın maestrosu olmayı arzularız bir noktada. Oysa kimimiz eşsiz bir sese sahibizdir, kimimiz yaylı çalgılarda mükemmel bir kontrol sağlarız, kimimizinse parmakları iyidir ve vurmalı çalgılarda muhteşem işler çıkarırız. Bu hayatımızın kontrolünü başkasına bırakmak gibi görünebilir, oysa asıl konu sahip olduklarımızla olamadıklarımız arasında kendimizi seçip seçmememiz..
Müzik ritmiyle, sazıyla, sözüyle bizi ortak noktada buluşturabilir. Sevdiğimiz her şey ve herkesi orkestraya dahil etmeyi isteyebiliriz.. Gelin bunu dönüştürelim; sesimiz, bir şef edasıyla batonu kullanma şeklimiz ve bedenimiz nereye aitse tam olarak orada, tam da kendimizle ve bize eşlik etmek isteyenlerle, elbette eşlik etmeyi bırakanlarında iziyle bir sahne kuralım..
Kendimize yollar belirliyor, kararlar alıyoruz. Öğrendiklerimizle, dersten kaldıklarımızla ve daha bir ton sebepten dolayı kararlar verir, seçimler yaparız.. Bir kahveyi nasıl içeceğimizi bile belirleyen birçok faktör var. İyi de bunları sürekli düşünmeye ne gerek var. Mesela bir ortamda sürekli bilimsel konuşmanın ne gereği varsa, işte sürekli düşünerek kararlar vermenin de o gereği var..
Kadınların ve erkeklerin yapısal, duygusal ve düşünsel olarak farklılığını biliyoruz. Aynı olsak ne önemi olurdu ki zaten.. Bugün bu farklılıklar arasında en çokta konuşma ihtiyacımız ve konuştuğumuz, konuşmak istediğimiz konular hakkında konuşmak istiyorum. Ben baya baya konuşmak istiyorum anlayacağın..
Farklılıklarımız bizi ne akıllı ne de aptal yapar. Aptal insan yoktur demiyorum. Elbette bir aptallık seviyesi var ve ne mutlu o sınırı aşamayanlara. Biz bugün o dönülmez sınırı aşanlarla konuşmaya devam edeceğiz..
Biz kadınlar derinlere inmeyi seviyoruz. Her şeyin estetik olmasını bekliyoruz; aklın, davranışların, hediyelerin, yazılan cümlelerin, havanın, görünüşün, tavrın hatta yaptığımız işin bile.. Duygusallığımızın yoğunluğu aklımızı gölgeleyebiliyor. Kadın olduğumdan olsa gerek bunu anlamak o kadar da karmaşık gelmiyor. Kendimizi, açıklama ihtiyacımızsa karşımızdakilere sıkıcı ve eğlenceyi bölen bir tavır olarak gelebiliyor. Aramızda kalsın zaman zaman hak vermiyor değilim. Bir konu hakkında bütün fikrimi aktardığımdan emin olana kadar konuşmayı bırakamıyorum. Tanrı karşımdakine sabır versin..
Erkekler biraz daha yüzeyde kalmayı seviyor. Derinler fazla boğucu ve vakit kaybı gibi gelebiliyor çoğu zaman.. Estetik algılarımız burada biraz ayrışıyor; işve, cilve, davranış naifliği, gülümsetebilmek, eğlencenin bozulmasına mahal vermeden hoş kıvrımlarla sohbeti döndürebilmek mesela. Erkeklerin kıvrımsal bakış açıcıyla, kadınların kavramsal bakış açısı burada işleri bir tık daha yorucu hale getirebiliyor..
Konunun özü, konunun konusu kadar detaylı ve sıkıcı değil aslında. İster duygusal yaklaşalım, ister mantıksal en temelde anlaşılmak istiyoruz.. Yaralarımız görülsün istediğimiz kadar eğlenmek istediğimiz de anlaşılsın istiyoruz, kendimizi yanlış anlaşılmalardan kurtarmak istediğimiz kadar şakamatikte olmak istiyoruz konuşurken gibi..
Anlatmak istediklerimizin yoğunluğu anlaşılma isteğimizin önüne geçebiliyor. Anlaşılmak isteğimiz, karşımızdakinin anlam kapasitesini gölgeleyebiliyor.. İsteklerimiz, yüklediğimiz anlamlar, beklentilerimiz, bizden beklenenler derken ne konuştuklarımız önem kazanıyor ne de sustuklarımız..
Anlaşılmadığınız yerde kelimelerinizi tüketmeyin demeyi isterdim lakin hala kendim uygulayabilmiş sayılmam. Aç kalacağınız sofrada doyma ümidiyle beklemeyin demeyi de isterdim lakin yine kendim pek uygulayabilmiş sayılmam..
Deneyebileceğiniz, beraber deneyebileceğimiz, bir önerim var; eğlenmek isteyenle eğlenip, öğrenmek isteyenle öğrenelim mesela. Hatta eğlenmek istediklerimizle, öğrenmek istediklerimizi bize başkaları gösterene kadar kendimiz de bunun seçimini yapabilelim. Duygusal aktarım ihtiyacımız ve düşüncelerimiz bu konuda bizi zorlayacak elbette. Kendimizi istemediğimiz durumlara sokabilir ve anlaşılmak isterken daha çok saçmalayabiliriz.. Bu da işin nazar boncuğu olsun. Hiçbir şey eğlencenize gölge düşürmesin..