Yazar: yildizlaraltinda

  • .. AZİZE ‘NİN AYLAKLIĞI..

    Her şey öyle kusursuz bir tıkanıklık içerisinde ki, hiçbir şey ilerlemiyor. Mükemmel bir durağanlık içerisinde boğuluyorum. Dengeli olmayı beceremeyen koyu bir koç kadınıyım.. Sabretmeyi öğreniyorum dedikçe sabrın sınavının derecesi artmaya başladı. Bir nefes alsaydık, bir tadını çıkarsaydık, dersi öğrendik diyerek meyvesini bir yeseydik. Hayata dair ne kadar aceleciysem o kadar durdurulmaya çalışıyorum..

    Moral düşürmek yok, enerjimizi partilemeye harcamak varken olmayanlara harcayamayız.. 

    Aslında hiç yazasım yok, yürüyüş yapasım da yok, insanların içine karışasım hiç yok, hava bu isteksizliğimin aksine güneşli ve keyifli. İşte sorun bu! Her şey zıttımda ilerliyor. Yaptığım iş tam olarak insan kalabalığının göbeğinde olmama neden oluyor, yürüyüş yapacağım hava polenlerle alerjimi azdırıyor, hoşlandığım kişi benimle alakası olmayan bir hayat yaşıyor, arkadaşlarım kafa dağıtma algımın bir tık dışında kalıyor, ailemse mesafelerce uzakta, canım dostlarımla aramda kilometreler var, istediğim her şey benim çok uzağımda. İstemediklerimle çevrelenmiş durumdayım. Bir şeyleri görmem mi gerek, yoksa sadece seçimlerimin sonuçlarını yaşıyorum diyerek seçimlerimi mi değiştireceğim, bilmiyorum. 

    İki şeyden eminiz; ışığımızı söndüremeyeceklerinden, zıtlıklara rağmen partilemeye devam edeceğimizden.. 

    Kendime 7 ağaç kadar uzaklıktayım.. Aylaklığım sorumluluklardan kaçmamı sağlamıyor, hayal kırıklığım zorlamamı engellemiyor, takıntılarım her sabah uyandığımda inanmamı engellemiyor. Kendime eziyet mi ediyorum yoksa kendimi yeniden mi doğuruyorum, kim bilir, ben bilirim..

    Shrek gibi gece başka gündüz başka olanları reddediyorum. Aklımda hakimiyet kuran düşünceler zırvasını reddediyorum. Kalbimde aynı yerleri kanatan duygusal yoğunluğu reddediyorum. Maddesel zorlukların hayallerime ket vurmasını reddediyorum..

    Deliliğimin nirvanasına ulaşıp doruklarda dans etmeyi seçiyorum. Zihin kıvrımlarımdaki ışık sızıntısına ulaşmayı seçiyorum. Kalbimin heyecandan patlayacak kadar tutku dolu olmasını seçiyorum. Maddi dünyanın götürüsünü yolumun temizlenmesi olarak kabul ediyorum..

    Kaçmak yok, savaşmak yok, donakalmak yok.. Telaş yok, kuruntu yok, moral bozmak yok. Duygu durum bozukluğu yok, tamam bu konuda biraz esnek olalım ara sıra olabilir.. Yalan yok, hazcılık yok, doyumsuzluk yok, açgözlülük yok, abartma yok.. Sakinlik, düzen, akışta kalmak ve olanı olduğu gibi kabul etmek var.. 

    Tıpkı azize gibi, yüzeyde kalmak ve çırpınmadan vazgeçmek zamanı. Çocuksu heyecanı yeniden yakalayıp ve yetişkinlik tecrübeleriyle harmanlayıp yeniden bir şeyleri inşa edeceğiz..

    Aklınızda takılı kalan kişileri düşünün bugün, neden orada ve neden sizi meşgul ediyor? Buna değerse kahveye davet edin, değmiyorsa kahvenizi kendiniz içmeye devam edin.. Aklınızı yoran bir konuyu düşünün bugün, neden orada ve sizi neden yoruyor? Eğer buna değerse, çözmek için harekete geçin, çözülmeyecekse daha da düğüm yapın ve olduğu yerde bırakmaya gayret edin. Kalbinizden geçen bir hayalinizi düşünün bugün, neden orada ve neden yarım kaldı? Eğer 1 yıl sonra o hayale sahip olmak istiyorsanız bugün bunun için küçük bir adım atın, eğer gerçekleştirmemek ukde olarak kalmayacaksa kalbinizi başka şeyler için atmaya bir şekilde ikna edin..

    Hava can sıkacak kadar keyifli bugün, eğer kendine bir güzellik yapmak istiyorsan havanın güneşli ya da yağmurlu olmasını umursama, sevmek bazen sahip olmak değil sadece olma halidir biraz da..

    Yanlış bir dönemde yaşıyor olmanın stresini bir kenara bırak bugün, doğru anın kanına karışmasına izin ver..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BÜYÜCÜNÜN AVCI ÜSTÜNLÜĞÜ..

    Fantezilerimizin kurbanı mıyız? Zaaflarımız neye göre gelişiyor? Alışkanlıklarımız seçimlerimizin yüzde doksan beşini oluşturuyorsa kalan yüzde beşlik kısmımla kendimizi nasıl geliştirebiliriz? Verdiklerimizden fazlasını almayı beliyorsak tam olarak nasıl tatmin oluruz?

    Merakım sadece başıma bela olmakla kalmıyor, ilişkilerimi de baltalıyor. Bu beni durduruyor mu, asla.. Merakımın yönü köreldi mi, kesinlikle evet..

    Büyücü kartı; bilgeliği, mucizeliği, soyutla somutun bağını temsil eder. Avcı üstünlüğü; en temelde evcilleştirme arzusunu barındırıyor. Peki bu ikisi bizim dualitemize nasıl dahil olacak, elbette merakımızın körüklendiği yerden sorular sorarak.. 

    Gün içerisinde sürekli seçimler yapıyoruz, bunlarsa kendi içindeki varsayımların doğmasına sebep oluyor.. Alışkanlıklarımız ve zaaflarımızsa seçimlerimizin otomatikleşmesini sağlıyor, zamandan tasarruf ediyoruz.. Çoğu zaman kar- zarar dengesini düşünmeden bunu yapıyoruz. Zamanla fayda sağlayamadığımız şeylerin yönünü değiştiriyoruz ve yerine yeni zaaflar yeni alışkanlıklar oluşturuyoruz.. Sahip olma arzumuz ve evcilleştirme içgüdümüz, travmalarımızla harmanlanınca ortaya yaralanma ve iyileşme ikililiğinde muhteşem bir ahenk ortaya çıkıyor.. 

    Kendimi bir boşluğa bıraktım. Travmalar, genetik miraslar, öğrenilenler, ders alınamayan deneyimler, avcı üstünlüğü, bilgelik ve cehalet, duygular, düşünceler derken seçimlerimi ve zaaflarımı yönlendiren ne varsa hepsini arkada bıraktığım bir köprünün tepesinden bıraktım kendimi. Biliyorum ki beni öldüren şey düşmek değil, yere çakılmış olmak. Yere çakılmadan bir çözüm bulacağıma eminim..

    Dün bir arkadaşım, hep aynı tarz adamları seçiyorum ya da aynı sorunları yaşıyorum ve nedenini bulamıyorum, kendimi didik didik ettim yönümü yolumu değiştirdim ama buna hala bir çözüm bulamadım peki ama neden, diye sormuştum.. Aynı iş modeli, eğlence ve dağıtmaya dayalı bir ortam, aynı tip insanlar içindesin onlardan farklısın evet, ama o ortamda olduğun sürece kimse senin farklı olduğunu göremez dedi ve elbette ekledi, ruhunun anaçlığıyla herkesi iyileştirebileceğini düşünüyorsun ve yarası olanı, büyümesi gerekeni seçiyorsun çünkü senin elinden tutulmasına ihtiyacın yok birilerinin elinden tutmaya ihtiyacın var dedi.. Haklılık payı can sıkıcı.. 

    Güzel ve çirkin masalında, canavar hikaye sonunda yakışıklı bir krala dönüşür. Sevginin ve inanmanın mükemmel etkisini görürüz. Karanlık tarafında yatanıysa aklımız bilir ama biz es geçeriz; ortada dışarıya öfkesini sunan, hayatta kalmayı başarabilen birinin içindeki güzeli çıkarmanın ve evcilleştirebilmenin verdiği haz.. Peki bunu kendimiz için de yapabilir miyiz?

    Ruhumuzu ehlileştirip, davranışlarımızla hayata karşı üstünlük sağlayabilir miyiz?

    Ruhumuzun yırtıklarından, aklımızın eksikliklerinden, kalbimizin yaralarından sıyrılarak üstünlüğü kendimizde sağlayıp aklımızı kontrol etmeyi öğrenerek, ruhumuzu evcilleştirerek, kalbimizi onarıp yeniden renkleri hissedebileceğini inandırarak zaaflarımızdan arınabiliriz.. Alışkanlıklarımızın duygu ve düşüncelerimize hükmetmesini istemiyorsak tabi.. 

    Boşluğun derinliği arttıkça düşmek bile anlamını yitiyor. Her şeye derinden anlam yüklemeyi bırakıp, fantezilerim ve zaaflarımın beni savurmasından arınmaya başlıyorum.. Umarım yere çakılmadan, av olmadan bir üstünlük kurabilirim, aklımın dehlizlerine..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MECNUN/JOKER’İN YOLCULUĞU..

    ..BÖLÜM 1..

    “Hayatım bir film olsaydı, izlerken ya uyuyakalır ya da yarısında çıkardım..” 

                                                                                                                              RUHİ MÜCERRET..

    Bulunduğunuz yaşı merkeze koyun. Bu yaşadığınız hayatın ilk çeyreği olacak. Tabi 70’inize merdiven dayamadıysanız.. Bildiğiniz tüm kavramları listeleyin ve çemberin soluna yazın. Kendinize dair keşfettiğiniz şeyleri listeleyin ve çemberin soluna yazın. Oldurttuğunuz ne varsa; iş, aşk, aile, kendi markan, ev, ara bunları listeleyin ve çemberin soluna yazın. Başınızı ağrıtacak yoğunlukta olan düşünceleri listeleyin ve çemberin soluna yazın. Yaşarken sizi yoran duyguları listeleyin ve çemberin soluna yazın.. Sanıyorum solumuzu olabildiğince doldurduk.. 

    Çemberin solu, tam olarak bugüne kadar yaşadığımız her şeyi yazabilme cesareti gösterdiğimiz kadarıyla karşımızda. Kendinize ne kadar dürüstseniz yüzleşmeniz o kadar sert ve gerçekçi olacaktır. Dürüst değilseniz, üzgünüm o sizin sorununuz..

    Gelelim çemberin sağına.. Anlamlarının değiştiği kavramları listeleyin ve çemberin sağına yazın. Oldurtmayı hayal ettiklerinizi listeleyin ve çemberin sağına yazın. Aklınıza gelse de başınıza gelmeyen düşünceleri listeleyin ve çemberin sağına yazın. Yaşamayı umduğunuz ama ertelediğiniz duyguları listeleyin ve çemberin sağına yazın. Kalbinizde çiçek açtıran hisleri listeleyin ve çemberin sağına yazın.. 

    Çemberin sağı, tam olarak bugünden sonra yaşayacaklarımızın listesi ve sanıyorum henüz dolmadı. Eğer kendinizi sevme cesareti gösterebilirseniz yaşayacaklarınız o kadar gerçek ve naif olacaktır.. Eğer sevemezseniz, üzgünüm ki bu da sizin sorununuz..

    Stoa felsefesinin izini bulana kadar hazzın doruklarına erişmek için elimden geleni yaptım. Öyle ki bu durum beni dopamine bağımlı getirmişti. Ne kadar haz, o kadar bir fazlası.. Ne kadar fazlası, o kadar fazla haz.. Aptal bir bumerang gibi döndü durdu bu durum.. Alışkanlıklarınıza iyice bakın, mercek altına alarak, en ince detayına bakın. Alkol, seks, kahve, sigara, müzik.. Basit ve vakit harcanmayan bir o kadar da bağımlısı olduğunuz ne varsa.. Sadece vakit ayırdıklarımızdan ibaret sandığımız alışkanlıklarımızın, bizi kandırmak için en büyük yanılgısını da yine burada görürüz. Duyguların bağımlısı olabileceğimizi düşünmeden, düşüncelerin bağımlısı olabileceğimizi hissetmeden, bir bardak kahvenin ya da bir fıçı biranın bizi neye nasıl bağımlı kıldığından bihaber yaşamaya devam ederiz.. 

    Çemberin soluna tıkıştırdığımız her küçük liste, bizi bizden koparan alışkanlıkların bir bütünü. Çemberin sağına eklemeye başlayacağımız her küçük madde, bizi bize bağlayan yeni alışkanlıklarınsa ilk adımı..

    Aylaklık yaparak sorumluklardan kaçılamayacağını, aptallıklar yaparak sorunlarla baş edemeyeceğimizi, kırılganlıklarımızın ardına saklanarak yeni heyecanlar yaşayamayacağımızı öğrendik.. Şimdiyse ilk soru, gerçekten öğrendiklerimle yeniden bir ben inşa etmek istiyor muyum? Cevap evetse devam edelim, değilse biliyorsunuz ki bu benim sorunum değil..

    Duyguların, gerçeklik algını yanıltacak kadar yoğun olabilir. Onlara dikkatlice kulak ver, yoksa duygularının oynamaktan sıkılacağı bir oyuncağa dönüşeceksin.. Düşüncelerin, gerçeklik algını yanıltacak kadar yoğun olabilir. Onları dikkatlice dinle, yoksa davranışlarını kontrol edemeyecek kadar köleleşebilirsin..

    Körelmek ve köleleşmek.. Çemberin solunda var olan; alışkanlıklarımız, yoğunluğuna bir ömür verdiğimiz duygu ve düşüncelerimiz, zamanımızı hunharca harcadığımız insanlar insanlarımız, sonuçlarına katlanamayacağımız seçimlerimiz rehberimiz olacak. Körelmemize neden olan yorgunluklarımız, köleleşmemize neden olan bağımlılıklarımız mümkün olduğunca çemberin solunda kalmalı.. Sıfır hatayla, mükemmel bir hesaplamayla yeni bir biz, yeni bir sağ taraf oluşturmamız elbette mümkün değil, mümkünse bile yolumuz bu değil.. Sadece kendini tekrar eden hatalar yerine yeni hataları, işimizi görmeyen alışkanlıklar yerine yenilerini koyacağız hepsi bu..

    Bilirsiniz denek olarak kendimi parçalamaktan çekinmem. Şimdi gelelim benim çemberimdeki solun yoğun olduğu birkaç şeye.. Hemen her şey olsun isteği, öfke, niyet okumaya çalışmak, harekete geçememek, ani motivasyon düşüklüğü, işaretleri kafama göre okuma yanılgısı, boş umutlar, köklü olumsuz inançlar.. Neyse ki bunlar sadece birkaçı.. Şimdi bunları sağ tarafta nasıl yeniden yapılandıracağımıza bakalım.. Aman artık fevri olmayayım ya, diyerek oldurtamadığımızı biliyoruz. Ani tepkilerin tetikleyici unsurlarına bakmaya başladıktan sonra diğer adımlar kendiliğinden gelişiyor aslında. Elbette bu durum da hemen olmuyor; tetiklenme sebebini bul, hangi duyguya yönelttiğini anla, duygunun çocukluğuna in, böl, parçala, yönet sonra.. Yazması ne de kolay ama, siz bir de beni anlatırken görün. Sanki duygu ve düşüncelerin ana kaynağını ben yaratmışım gibi.. Egomun okşanmasına bir süre ara verip konuya dönelim.. 

    Böl, parçala, yönet projesin neredeyse her durumda kullanabilir esnek bir hale getirmek aylarımı aldı, bu yüzden 2 cümleyle buraya yazıp 2 günde halledilebilir bir hale getirmeye niyetim yok. O yüzden olaya Joker’in yolculuğuyla başlıyoruz.. Tam da çemberin ortasından.. Heybeye bu yaşımıza kadar yaşanılanları doldurup, aylak aklımızı da koyup önümüze ilk adımı atıyoruz..

    Sevmek, sevilmek ihtiyacımızın derinlerine inerek. Kalbimizin kırılmış her parçasını tek tek severek, eskisi gibi olmayacağını bilsek bile eskisinden daha da iyi olur mu acaba umuduyla.. 

    Kendinize sordunuz mu hiç; eskiyi yok saymadan, gerçekliği eline yüzüne bulaştırmışken bu kadar, yeniden başlamak hayata ve sevebilmek yeniden mümkün müdür?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KUMARDAN HAYALLER VE SONUÇLARI..

    Neşeli ritme sahip bir müzik var fonda. Hava güneşli ve naif. İçim olabildiğince huzursuz..

    Geçiş dönemi olduğunda bilincinde olacak kadar yonttum kendimi. Bu farkındalık, içimin boğuluyor oluşunu engelleyemiyor.. Ağlama krizlerimi ve çaresizlik hissiyle atak geçirmeme engel olamıyor.. Gitmeli miyim, kalmalı mıyım diye aylarca düşündüm, kaldığım yerden. Yeni ev, yeni iş derken yeni sayfa dedim. Bak bakış açın değişiyor, farkındalığın acıya değil bahara dönüşecek artık dedim, ama nafile.. Yeni evime geleli 2 ay olmadan evin devrinin olması, yeni işe başladıktan sonra yaşadığım bocalama, kalben yeni insanlara kendimi açmaya başlamışken yaşadığım hayal kırıklığı bana ”sanki hayat kibarca siktir git” diyormuş gibi hissettiriyor..

    İki sene önce baktırdığım bir falda ”aşkında işinde burada hep yarım kalacak, sen deniz kenarı bir yere gideceksin orada tamamlanacaksın” demişte, tabi inanırsan. Aylardır koç burcu için ”yeni şehir, taşınma, sabır ve yenilikler” temalı konuşmalar yapılıyor, tabi inanırsan. Burada aylardır kekremsi bir tat var ruhumu eşeleyen, tabi inanırsan.. Her şeyin toplamında sonuç gitmelisin diyor gibi, tabi gitmeye cesaret edebilirsen.. Aman be kızım, evrenin işi gücü yokta sana bir şeyleri anlatmak için mi çabalayacak diyorum bazen de.. Ama ya yoksa, ya anlatıyorsa?

    Her şeyin, tam olarak her şeyin; yaşanmışlığın, insanların, duyguların, düşüncelerin, travmaların, yaşanamamış olanların, hayal kırıklıklarının yani toplamda gönül yorgunluğunun koca enkazından yavaş yavaş çıkmaya başladım. Bahar sadece sokağa değil, ruhuma da inmeye başlamıştı. Yine tökezledim. Öyle korkmuşum ki başa dönmekten, ruhumun karanlığına tekrar dalıp gitmekten, verdiğim mücadelenin anlamsız kalmasından bu korkudan kaçarken kaygıyla takılıp düşmüşüm de canımın yanmasından çok korktuğum başıma mı gelecek diye ağlıyorum birkaç gündür..

    Aklım muntazam bir planlanın tam merkezinde kontrolü ele aldı. Kalbimin yorgunluğu, ruhumun acıya ve şiddete olan alışkanlığı bu planı tökezletmek için baharı beklemiş gibi davranıyor.. Birlikte eşsiz bir orkestra olabilecekken hepsi solo takılmakta inat ediyor.. Ah sevgili maestro, işin çok daha zor.. Önceden sıkılıp şikayetçi de olsalar yine de ayak uydurmaya çalışırlardı. Lakin hepsi kendi alanının virtüözü olduğundan beri inatlarıyla baş edilmiyor..

    Ben hayatımın ilk bölümlerini acemi bir hazla, beceriksizce tamamladım. İkinci bölümünde alamadığım derslerin tekrarında, koca bir saçmalığın için de anlam aradım durdum. Şimdi üçüncü bölümündeyiz, ya halledeceğiz ya da mahvedeceğiz. Hikayelerim de başlangıç heyecanlı ve meraklı olsa da finallerinin zayıflığı beni ürkütmüyor değil. Yine yazamadan yaşayamam.. Yaşanmışlık yoksa da yazamam..

    İyi bir satranç oyuncusu,  son hamleden bir önceki hamle hata yapar ve rakibinin yüzünde kibirle kazandım ifadesini görmeyi bekler. O ifadeyi gördüm, şimdi bunun bir yanılsama olup olmadığını görmek için oyuna iyice odaklanmam gerek. Kumarda asa mı kazanır, oyuncu mu bilmem. Ne de olsa baştan başlama şansına sahip olabilirsin ve bu yaşadığın heyecanı daima belli bir sınırda tutar. Ama masaya koyduğun kendi gerçekliğinse ve tek bir oyun oynayacak kadar büyük bir hamle yaptıysan işte o zaman gidişat değişir. Şimdi, deneyimlerimin ışığında, aklımın cehaletine sahip çıkarak, ortaya koyduğum ruhumu şeytandan geri kazanma vakti.. Odaklanmayı bırakırsam, kaybederim. Tökezlersem, kaybederim. Vazgeçersem, kaybederim. Rest çekersem, işte bunun cevabını baharda alacağız!

    Biraz kahve, bir tutam gözyaşı ve birkaç saatlik dünyadan uzaklaştıracak uyku. Sonrasında şeytanla restleşme yaşanılacak bir kumar masasında hayallerin ortaya koyulduğu, gerçeklerle masadan kalkılacak bir oyun için hazırım..

    Canımın içi, bunlar sadece filmlerde olmuyor..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR DİNAMİTTE SEN YAK..

    Koşuşturuyoruz.. Yara bere içinde, ne istediğimizi tam olarak bilmeden, yetişilmesi gerekene ulaşınca tatmin olmayacak oluşumuzu umursamadan, elde etme arzusuyla, kendimizi kanıtlama çabasıyla..

    İlgi görmeyi, sevilmeyi, güvende olmayı kim istemez ki zaten.. Muhtemelen ben.. Sevecek olandan kaçar yaramı kaşıyacak olana saplanırım, güvenli limanlardan uzaklaşır yüzme bilmiyor oluşumu umursamadan bulduğum ilk su birikintisine atlarım, her şeyden biraz biraz yapar hiçbir şeyi tamamlamadan hemencecik vazgeçerim.. Kendimle gurur duyuyorum, işte bu mükemmel bir istikrar gerektirir..

    Delirmek için mesai harcamış olanın zamanla bir işi kalmamıştır. Zamansızlık size sonsuzluğu sunuyor. Ve bu sonsuzluk içerisinde acele etmeniz gereken bir şeyin kalmadığını anlamaya başlıyorsunuz.. Borçlar ödenir, kırılan kalp yeniden sevebilir, biten arkadaşlık daha sağlam ilişkiler kurmanızı sağlayabilir, hastalıklar iyileşebilir, sadece ölüm sessizliğini bozmaz ve ardında bıraktığı merak duygusunu aşmanıza izin vermez.. 

    Yara, içeriye ışın girmesi gereken yerden açılır. Hayaller, yapılandırılması gereken yerden kırılır. Hayat, yönünün değişmesi gereken yerde engeller çıkarır.. Geçmiş, rehber olmak için vardır. Gelecek, nefes aldıkça umut vardır diyerek devam edebilmek için.. 

    Yoğurttan ağzı yananın pastayı üfleyerek yediği zamanlardan, aman bir sürü çeşit var bir dilim alır yenisini yerim, diyenlerin dönemindeyiz.. Mevzu dilin yanmasından ders almayı geçti, olan özenle hazırlanmış pastalara oluyor, yoğurt halinden pek bir memnun dersi veren de kendisi eksilmeyen de kendisi.. Oysa pasta öyle mi; tecrübenin getirisi ilgisizliğe maruz kalıyor, raftaki diğer seçeneklerle savaşmak zorunda kalıyor, her tadımda biraz daha eksiliyor.. 

    Her yiğidin yoğurt yiyişi başkadır deyimindeki yiğit misiniz, ders veren yoğurt mu, hiç alakanız olmayan bu savaşta araya kaynayan pasta mı?

    Ben hem hepsiyim, hem hiçbiri mesela.. İz bırakan yoğurtta oldum, ders alırken bir yiğit edasına da büründüm, hiç bilmediğim bir rafın en özel yerinde kendimi bulmuşken harcanan pasta da.. 

    Hani bazen bir gece de olur ya bir şeyler; kaybederiz bir gecede her şeyimizi, hayal kırıkları batar ciğerimize bir gece ansızın, nefes nefes ağlayarak uyanır bir sigara yakarız gecenin demine, gözümüzün ışığı sönüverir bazen bir gecede, kahkahamızı sessiz moda alıveririz de fark etmeyiz bile ya.. İşte o gecelerin koleksiyoncusu olmaya başladıktan sonra bunlarla ne yapacağım diye çok düşündüm. Zihnim hiç bu kadar yorulmuş muydu, bilmiyorum.. Müthiş bir doğum sancısının ilk yalancı darbeleriydi bu sorgu.. Gündüzleri uyuyup gürültüden kaçarken, geceleri benim zarafetle sokaklarda dans ediyordum.. Elimde ne yapacağımı bilmediğim raf dolusu tecrübe, önümde aldığım derslerden özet çıkarmam için beni bekleyen kağıt kalem, aklımda yapılmayı bekleyen ertelenmiş bir hayatın listesi.. 

    Aylar süren bu bocalamadan küçük küçük adımlarla sıyrılmaya başlamışım. İşin içindeyken göremiyor insan neyim, neredeyim, ne yapıyorum, neyi yapamıyorum, nereye gidiyorum falan.. Ayaklarımın ritmini bozan bir müziğin eşliğinde senkronu tutturamadığım bir alkışlama sonrası kendime gelmeye başladım. Sersemleten savrulmanın tam ortasından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığımı..

    Son birkaç günüm; duygu artıklarına tanık olmakla, kendini yaşamanın korkusunu duyanları görmekle, kalbine kilit vuranların duygusuzluğunu fark etmekle, cesurca sevebilenin korkutucu olduğunun sanılmasını anlamamla, yaraların etrafındakilerin neden orada oluşunu düşünmekle geçiyor.. Eskiden olsa suçu birilerine atar, kendimi dünyadan soyutlar, bir süre sonra eksik hissetsem bile devam ediyormuş edebiliyormuş gibi yapardım.. Oysa şimdi istesem bile bu yolu seçemem. Anlayabilmek, çabalayabilmek, korkmadan adım atabilmek, beni sizden yapmıyor evet.. Bense artık ne yiğit, ne yoğurt, ne de pasta olmak istemiyorum zaten.. 

    Temeline dinamit koyup patlattığım geçmişin, sancılı ve temkinli yaşamaya iten her şeyin enkazını kaldırdığımdan beri inşa ettiğim bu dünyanın rengi öyle canlı bir kırmızı ki sadece bakmak yetmez görmek için, renk körü de olmamak gerek. Dahası renk körü olsa bile anlayabilmek için çabalamak gerek..

    Kırmızıya eşlik edecek nice canlı renklerin şerefine..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..NEYİ İSTİYORUM, NEDEN?..

    Sütümü içip muzumu yerken, ki daimi kahvaltım olur kahveyle birlikte, aklımda tek bir soru var; gitmek devrimse, kalmak devrime bir başkaldırı olabilir mi?

    Her ikisinde de başarısızlığıma tonlarca örnek verebilirim aslında. Birinin hayatından gitmek, bir şehirden gitmek, bir iş yerinden gitmek.. Bir evde kalabilmek, bir hikayede kalabilmek..

    Yol, yer, yön ne olursa olsun öylece durmak kalmak mıdır? Aynı sokakları defalarca tavaf etmek, başka başka insanlarda aynı yaraya rastlamak, okumak hiç bilmediğin bir kitabı yeniye doğru gidebilmek midir?

    Neyi istediğimi biliyorum, neyi istemediğimden eminim. Peki bu beni kararlı ve istikrarlı bir insan yapar mı?

    Cevaplanmamış hiçbir soru kalmasın istiyorum. Gözümün içine bakılsın, bakıldığı yerden bağırsağımızdaki aklımız görünsün istiyorum. Yalana rest çekilsin, dürüstlüğün varlığı güzelliği bir kahpeye çevirsin istiyorum. Dağları delip artistlik yapılan değil, yeni dağlar keşfettiren bir aşk istiyorum. Aklımın ücra köşeleriyle dans edilebilsin istiyorum..

    İletişim kazaları yaşansın istemiyorum. Taktikle elde edilen hiçbir şeyi istemiyorum. Aptallığın özgüvenli sayılmasını istemiyorum. İçi boş sohbetlerin keyifli vakit geçirmek sayılmasını istemiyorum. Gizli saklı işler istemiyorum. Tek gecelik anılar istemiyorum..

    Eğer birilerine yalan söyleyecekseniz onun gerçekten aptal olduğundan emin olun. Bu sizi bilge yaparken, karşı tarafa da güven verir. Eğer aksiyse bu sizi güvenilmez ve aptal yaparken karşı tarafa kendinden emin bir yalnızlık verir..

    Kendimden olanı istiyorum; yağmurdan nefret etmeyen, caddelerde dans edebilen, bilgeliğinin aptallığına ışık tuttuğu yerden gelen, neşesi göze yansıyan, yorgunluğu gördüğü yerde yaslanılacak bir omuz olan, açık seçik konuşabilen, korkularında devrimci, kaygılarında burjuva, çiçekleri toprakta ayırmayan, ufak detayların farkına varılınca dünyayı sarıp sarmalayan, büyük savaşların merkezinde olmaktan kaçmayan, atını yeni yerlere sürmekten korkmayan, aklındaki müziğin susmadığı, ruhundaki arayışın bitmediği..

    Kendimden olmayanı istesem de isteyemiyorum; Çabalamaktan korkan, sadece güneşli günlerde sokağa çıkan yağmurlu günlerde ortada olmayan, sevgisinde pinti, saygısında sadece kendine kadar olan, tatlı yalanlarla acı gerçekliği kandırmaya çalışan, bir eli tutmanın kırgınlıkla birlikte olduğunu görüp buna cesaret edemeyen, yaşadıklarının hesabını başkasına ödeten, hayatın hıncı karşısındakinden çıkaran, birini gülümsetmenin sorumluluğunu alamayan, güzelliğin gücüne kanıp dürüstlüğü kahpe sayan, sesini çıkarabilme cesaretinden uzak, kalbi küf bağlamış olanı..

    İstemek yetmez ya hani. Doyurmaz en nihayetinde mideni. İşte tam o çizgideyim. Bataklıktan yıldızlara bakan köksüz bir lotus olmak yetmiyor artık.. Kök salınacak medeniyetlerde, bir ayda unutulmayacak hikayeler yaşayıp, yaşanması imkansız olanları yazmayı istiyorum artık..

    İşte sütümü içerken sorguladığım bu gerçekliğe, kahvemi yudumlarken gitmekle eşlik ediyorum.. Etmeliyim.. Benden olanı bulmak, ıstırap yaratan acıları kahkahalara sebep olacak mizaca dönüştürmek için.. 

    Yeniden dokunabilmek için kemana, yeniden tadını alabilmek için kahvenin, yeni hikayeleri yazabilmek için, yeniden aşık olabilmek için, yaşayabilmek için gerçekliği, yeniden toprağa ekebilmek için çiçekleri,  depresyonun hakkını verebilmek için.. Aklın kaybına, ruhun keşfine, kalbin zaferine layık bir gidiş olmalı..

    ”Unutma; erkekler anlayana, kadınlar karar verene kadar ömür biter..”

    ..sevgilerimle..

  • ..VEDALAŞABİLMEK KORKULARLA VE DEVRİM..

    Kendisiyle yüzleşebilme cesareti gösterebilenlere, saygılarımla..

    Hepimizin hikayelerinin tek ortak paydası, kendimize has olan mizacımızla verdiğimiz tepkilerimiz.. Genetik aktarım, ailesel öğretilerimiz, çevresel öğrenimlerimiz, gözlemleyebildiklerimiz, algısal seçimlerimiz, duygusal tercihlerimiz sonucu ortaya çıkan davranışlarımız ve sonuçları. İşte hikayelerimizin yazarları..

    Zamanın problemleri üzerine konuşmaya başladığımızda; geleceğin belirsizliği, insanların saygısız ve sevgisiz yaklaşımları,  coğrafyanın mecbur bıraktığı kaygıları arasında nefes alıp sesimizi duyurmaya çalışıyoruz..

    Kavramlara olan bağlılığımız bizi prangalayan ilk şey, alışkanlıklara dönüşenlerse en önemli ikinci şey. İyi ve kötü arasında seçimler yapıyoruz, sonuçlarından kaçıyoruz, günah keçisi bulup öfkemizi ona yönlendiriyoruz. Burası işin kolay yanı.. Kaçmak eylemi yaşamın bir parçası, sanki bir avcı tarafından izleniyoruz ve hayatta kalmak için 2 seçeneğimiz var; savaş ya da kaç.. Fiziksel olarak birilerinin bizi takibe alması korkutucu gelse bile çoğumuz bu heyecanı yaşamıyor, yaşayacak seçimlerden kaçınıyoruz. Daha tehlikeli olansa kaçsak bile saklanamayacağımız asıl düşmanın zihin kıvrımlarımızda dolaşıyor oluşu..

    Hepimiz bir noktada ölüm var, tek bir yaşama sahibiz gibi düşünceleri aklımıza getiririz, kimimiz bunları deneyimleyerek öğreniriz. Peki, bir konuda aydınlanmama yardımcı olun, nasıl olur da bu gerçeği biliyorken çoğumuz yaşamdan kaçmayı tercih ederiz, neden?

    Aklın kusursuz bir kayıt cihazı olduğu konusunda hem fikiriz diye düşünerek devam ediyorum. Duygularımızsa düşüncelerimizin ayrı kalamayacağı tek partneri. Eylemlerimizse bu ikili aşk meyvesi.. Onların ilişkisinde ki sorunlar kaygılarımıza, aralarındaki problemleri çözüşüyse heyecanımıza dönüşürken biz nasıl olur da tamamen özgür olabiliriz? Aklın 5 duyuyla kayıt altına aldığı şeyler yaşamın içerisinde fiziksel tepkilerle bize mesajlar gönderirken, duygularımız gerçekliğe perdeleme yapabiliyorken tam olarak neyi istediğimizi, potansiyelimizi nasıl keşfedebiliriz?

    Hepimiz sevilmeyi, önemsenmeyi, anlaşılmayı isterken bize bunları sunan ortam ve kişilerden tam olarak uzaklaşmayı, cepte görüneni önemsiz görmeyi nasıl becerebiliyoruz mesela?

    Bir veda haberi, içinizde ne denli bir burukluk oluşturursa o denli bir buruklukla devam ediyorum aslında yazmaya.. 254 kelimeyi ardın sıra yazarken, gelen bir telefon geri kalan kelimelerin yönünü değiştirebiliyor neticede.. Duygular, düşünceler.. Eylemler ve olaylar..

    Biliyor musun, 9 yılı bitirdim bu şehirde, her sokağında tek tek hikayeler ve ayak izleriyle birçok hikaye biriktirdim. Her hikayenin başlangıcı ve bitişine şahit oldum. Kendi hikayemdeyse, bu şehre adım atıp başlattığım ne varsa yorgun, yaralı, değişimlerle dolu bir şekilde inatla devam ettirdim, ettiriyorum..

    İlk 4 yılın sonunda teker teker gidenlerin hayatlarını yollarına koymalarına sevinirken, içimden hep ”buradan gidip  huzurlu olmayan kimse yok” diye geçirmeye başlamıştım. Sonraki iki sene bende mi gitsem demeler başladı. Son 3 senemdeyse dış dünyanın içimde yarattığı yıkımla mücadele etmem gerekti.. İnançlarım, kavramlarım, hayata bakışım, hayallerim, amaçsızlığım, düşüncelerim yavaş yavaş değişime uğradı köklü bir şekilde.. Son üç aydır; herkesi sevebilirimleri bırakıp layık olanı sevmeli demeye başladım, insanların hayatımdan uzaklaşmasını izlerken bunun bir arınma olduğunu anlamaya başladım, şehrin keyifli olmasını sağlan gerçekliğine inandığım insanların şehirden gidişinde onun hikayesinde yeni bir sayfa demeyi öğrendim.. Kendiminse, baharın gelişine neşeyle bakmaya başlayan gözlerimin yanına bir şeyler eksik diyen gönlümün sesini duyduğunu fark ettim.. 

    Bu kadar anlam yüklemesem hayata yazabilir miydim hayatın kendisini bilmiyorum, ama bu denli zor gelmezdi vedalar ve merhabalar işte bunu biliyorum.. Beni bu şehirde tutan horozu değil, geçmişim, biliyorum.. İşte alışkanlıklarımız ve geçmişimizin kontrolü elinde tutuşuna gerçekçi bir örnek.. Yeniden sevmek birini; terk edilme, hayal kırıklığına uğrama, aldatılma, hayatının düzenine çok sokma durumlarına karşı korkusuzca gerçekleştirilen bir devrimdir.. Gidebilmek sadece ceketini alıp; bilinmezliğe, kaygılara, ya yapamazsamlara karşı atılmış korkusuzca bir adımdır.. Vedalaşabilmek kendinle, geçmişinle; affetmenin, merhabaların, başlamaların gülümseten tadını alabilmektir yeniden..

    Dışarıda baharın gümbür gümbür ayak sesleri, içeride yeniyi arzulayan ama eskiye tutunan çocuğun masum ürkekliği, kahvenin ayıltmaya çalışan sert tadı, kulakta müziğin düşündüren tınısı, kelimelerin zihinde yaşanan arbedeye açıklama getirmeye çabalayışı, doğum günü çiçeklerinin ”acaba yerimi değiştirsen daha mı güzel açarım” sorgusu, masada duran ipek eldivenlerin devrim arzusu.. Hepsinin bir bütün olarak kavuştuğu ruhumda tek bir soru..

    Gitmek, gidebilmek; cumhuriyetten sonra en büyük devrim mi olurdu hayatımda?

    ..SORGULARIM VE SEVGİLERİMLE..

  • ..YİRMİ DOKUZ VE VALS..

    Kendi versiyonumun en iyi haline bürüneceğim, dediğimiz kırılma noktaları vardır hayatımızda.. Sağlık sorunlarından, ilişki hayatına değin bir yolculuğun keskin virajlarından biri de budur aslında.. Kendimize sözler veririz, tutar ya da tutamayız. Hayata diş bileriz, diş geçirir ya da geçiremeyiz. Tecrübeler ediniriz, öğreniriz ya da sınıfta kalırız.. Bir bütünün parçasıyız,, aynı zamanda da bütünün ta kendisi.. Zaman zaman hücrelerimiz ayrışır, kaybolur, paramparça olur ve kaybolur. Zaman zamansa toparlanır, birleşir ve bir sanat eserine dönüşür..

    Harita yolun kendisi değildir, yürüdükçe keşfedilecek nice yollara gebedir sadece.. En ürkütücü yolculuğun varış noktasından, başlangıç çizgisinden yazıyorum. Kendi içinde karşıtı olan çoğu şeyin tam orta çizgisini keşfetmeye başladım, bu keşif cevapların önemsizliği kadar doğru soruyu sorabilmenin de ne denli önemli olduğunu öğretti.. 

    Kendimize hiç uğramadan kilometrelerce yol yürüyoruz. Benliğimizle tanışmadan onlarca alışkanlıklar ediniyoruz. İçimizde olanı öğrenemeden birçok derse tabi tutuluyoruz..

    Son üç yılımı, ilk seneyi bilinçli olarak saymazsak bu iki yıl da olabilir, kendim üzerinde deneyler ve deneyimler yaparak geçirdim.. Yirmi küsur senelik bir dehlize dalmak öyle dilde söylendiği kadar kolay değil elbette.. Ama bu yolculuk bir kere başladı mı bir daha da bitmiyor.. Farkındalık çiçeğinden koklamaya başladığında zihninde yeni kıvrımlar oluşmaya başlıyor bu da beyni uyarıp savunmaya geçiriyor. Beynin en ilkel yapısı ortaya çıkıyor elbette, bilinmeyenden kork ve bilinen limanda güvende kal.. Halbuki ruhun o limanın artık sığınılacak bir yer olmadığını biliyor, gözlerin enkazı altında kalmış yapıları görüyor, yine de olsun  diyor aklın buralar hep tanıdık, buralarda bize bir şey  olmaz.. Ruhunsa bu konudan pek emin değil, hasta olduğun yerde iyileşemezsin, diyor.. Gönülde ne yapsın işte, naifliğinden sessiz sedasız olanı bitiyor seyrediyor.. Sense bu savaşın orta yerinde, yüreğinde mağlubiyet ordularının ayak sesleriyle oradan ora koşuşturuyorsun. Amaç yok, neden yok, kazanmışsın kaybetmişsin önemi yok, gün aydınlık gece karanlık önemi yok diye bir türkü tutturmuşsun dile, e birde her soruya cevaben bilmiyorum deme alışkanlığı, zamanın akışında savrulup duruyorsun..

    Her yaşın ayrı bir cahilliği varmış, 29’dan geri baktıkça ne de keyif veriyor bunları fark etmek, görmek, değiştirmek, dönüştürmek. Ama o göte şaplakla başlayan ve 28 sene süren serüven içerisinde yaşarken hiçte bu denli mizahşör davranamadığın anları da unutmamak lazım.. Dünyadan alacaklı, yaşatılanlara kızgın, yaşatılmayıp sakınılanlara kırgın, adaletsizliğe öfkeli, prangalara karşı direnişte, esaretten korkan, aidiyetten kaçan, sevgisinden yaralı hallerin yok mu.. İlahi çocuk; sevişlerinle sövüşlerinle özü dilinden, korkularınla kaygılarınla yaraları derinden, sevinçlerinle gözyaşlarınla duyguların teninden ne de güzel aktı geçti senelerce..

    Hatalarınla doğrularınla, kaçışlarınla cesurluğunla, aklı selim hallerinle, deliliklerinle, yalın ayak dans edişlerinle, yağmurda salıncağa koşuşlarınla, elinde çiçek mi var bıçak mı var bakmadan insanlara sarılışlarınla, alerjini hiçe sayıp kediye köpeğe sarılışınla, bazen ellerini dillerini çamura bulayıp haykırışlarınla, bazense anne karnı masumiyetinde aşık oluşlarınla, plansız düşüncelerinle, yarını unutan umutlarınla, geçmişe inat hayallerinle, güneşi ayı ayırt edemeyen uykusuzluğunla, savaşıp kazandıkların kadar barış içinde kaybettiklerinle, kaosun göbeğinde sakin kalışlarınla, huzurun ortasında yenik düştüğün öfkenle, aklının perdesizliğine eşlik eden kemiksiz dilinle, keskin inatçılığınla, saman alevi gibi olan kabullenişlerinle, zarif düşmanlığın, savunmacı dostluğunla, zaman zaman bataklıktaki lotus çiçeği gibi köksüz medeniyetler kuruşlarınla, bazense kurak topraklara kök salışlarınla, hayatın elinden sımsıkı tutmayı bırakmadığın onca senenin şerefine.. Zamansızlığın içinde vals yapmayı öğrenene kadar geçirdiğin 28 senenin sonunda, seni dansa kaldırabilme cesareti gösteren sevgili hayata..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..TÜM KIZLARIMA, SEVGİLERİMLE..

    Kişisel değer yargılarımızın, genetik aktarımla ve toplumun baskısıyla edindiğimizi düşünmeye başladığımdan beri çoğumuzun kimlikte sahtecilik yaptığına inanıyorum.. Arkadaşlık ve aşk ilişkilerimiz, meslek seçimlerimiz, bağımlılıklarımız, duygusal tepkilerimiz, düşünce yapımız, davranış biçimlerimiz her ne kadar kendi seçimlerimiz ve yaşadıklarımızın sonucu gibi görünse de en temelinde miras olarak aldıklarımız ve farkında olmadan öğrendiklerimiz yatıyor..

    Bugün, bunca karmaşık konunun içinden en çokta partner seçimlerimiz ve aşka bakışımızı konuşalım istiyorum.. 

    Hayatımıza aldığımız insanlarla ebeveynlerimiz arasında bir bağ olduğunu duymuş ya da okumuşsunuzdur. Ya tam zıtlarını ya da birebir aynı yapıda olanları buluruz. Tabi kendi yaralarımız ve karşılanmayan ihtiyaçlarımızda ekstrasıyla geliyor yanında.. Şimdilerde iletişime geçmek ve ilişki kurmak maalesef bir hayli zor. Hepimizin yaraları, korkuları, sorumluluk almaktan kaçtığı yanları var. Birçoğumuz ise ilişki kurmayı yük olarak görüyoruz. Tüketim çılgınlığı eşyalardan çok insan ilişkisine indirim yapmış olsa gerek, hepimizde her şeye sahip olma arzusu arttığına göre.. 

    Birilerinden hoşlanır, karşılıklı bir iletişim kurulur, mümkün olduğunca zaman yaratılır, sohbet edilir, anılar biriktirilir, sonucu ya nikaha ya ayrılığa giderdi bir zaman öncesine kadar. Yavaş yavaş yanlış bir aydınlanma sonucu, herkesle her şeyi yaşayabilir, paylaşabilir ve işi bittiğinde de ki bu mümkün olduğunca en kısa zamanda kararı verilen bir konu haline geldi, yolları ayırır yenilerine anında yer açılır bir hal oldu. Böyle olunca sahte olan gerçeğin yerine kolayca geçebildi, hem de neredeyse hiç çaba harcamadan..

    Bağımlılıklar kendini tanımlamanın en klas yanı oldu. Birilerini yok saymak özgüvenli görünmek sayıldı. Anlamaya çalışmak yerine kestirip atmak kendine değer vermek oldu. Sadece bağlanma biçimlerimiz değil, kavramlarımız da bir hayli değişti.. Bu da duygularımızı yansıtmanın zararlı olduğunu, bastırıp üzerine basıp geçmenin doğru olduğunu düşünmemize neden oldu..

    Birbirimizle gerçek bağlar kurabiliyor muyuz, hiç sanmıyorum! Baksan bile görmediğin bir şeyle, Duysan bile dinlemediğinle, bilsen bile anlayamadığınla empati kurmak ne kadar mümkün olabilir ki.. 

    EMPATİ! 

    ”Dünyalar arasındaki boşluk empatinin aşamayacağı kadar büyük bir engel midir” demiş yazar. Yargılarımız savunma mekanizmamızın en kuvvetli silahlarından biri, ve biz bunu kullanmaktan gocunmaz hatta övünür bir hale geldik. Peki ama niye? Brene Brown cesaret çağrısı adlı konuşmasında kırılganlığın bir hayli detayına iniyor ve cesaretle atılan adımların en temelinde kırgınlıklarımızın yattığını anlatıyor. Aslında dönüşüm hikayelerimizin de en keskin virajında bulunan ilk durak kırılganlıklarımız değil mi? Ailemizin yarattığı kırgınlıklar eş ve iş seçimlerimizi etkiliyor, arkadaşlığın yarattığı kırgınlıklar daha seçici ve daha özverili olmamıza neden olabiliyor ve elbette gönül kırgınlıklarımız, güven duygusunu sarssa bile belki de kendimize hiç sormadığımız soruları sordurtuyor. Elbette her şey bu kadar kolay ilerlemiyor. Hayata karşı öfkeli, temkinli, duyarsız, kibirli davranışlar sergileyebiliyoruz. Kimilerimiz duvarlar örüyor küçük bir pencereden bakmaya başlıyor hayata, kimimizse aksine sahip olduğu duvarları yıkıyor ve koca bir orman keşfediyor.. Korkuyor en içimiz, ben böyleyim ya diyor içimiz, en değerli benim diyor dışımız. Sonra, elbette bakmayı bilirsek, duygularla sarıp sarmalanmaktan bir mil uzaklıktayız. Aklı uyuşturan ne varsa izin veriyoruz hayatımızda hükmetmesine. Kalbe yatkın ne varsa uzaklaşıyoruz sonra. Korkuyor en içimiz; sevmekten, güvenmekten, bir eli tutabilmekten,  içten gülümseyebilmekten, sözler vermekten, ait olmaktan.. Anın getiri neyse o olsun yeter diyor dışımız; eğlenelim, içelim, yiyelim, sevişelim.. 

    Kasma beni, boğma, ben böyleyim işine gelirse, yok sayarım, uğraşamamların altında yatan ürkek çocuğun aslında sevilmeye, güvenmeye, ait olmaya ihtiyacım var fısıltısını sahibi dışında kim duyabilir ki..  

    Kırgınlıklardan ve cesaretten geçmeyen hikayeler biraz eksiktir aslında. Gerçekliği yok denilecek kadar azdır.. İz bırakan yaralarımız olacak, karanlığın küfü boğacak bazen, izi görünmese de sızısını duyacağın anıların olacak, düşeceksin, korkacaksın, belki de dönüşeceksin ben buyumculara, kendi kalbin sağlam kalsın diye ezip geçeceksin belki başka bir kalbi, elinde bir sevgisi kalanın elinden çalacaksın sevgisini onu geride bırakıp sen şen kahkahalarına devam edeceksin.. 

    Sessizce verilen savaşların, buzdan kalbi olanları inatla sevişlerin, bazen hüngür şakır ağlamaların, bazen neşeli kahkahaların, örülen duvarların, yıkılan sarayların, cesurca atılan adımdan dolayı düşüşlerin, korkuyla çıkılan yolda keşiflerin, dönüşümlerin, değişimlerin, yanılgıların, haklı çıkan hislerin, bazen ihanet edişlerin bazense ihanete uğrayışların, yorgan yastık yatışların, caddelerde  umarsızca dans edişlerin, çatık kaşların, sempatik gamzelerin, heyecanlı sevişlerin, öfkeli kaçışların, çelişen düşüncelerin, adlandıramadığın duyguların olacak.. Hepsi sensin, senin parçan, bir yanın.. Sevişlerinle, sövüşlerinle, öpüşlerinle hepsi sensin.. Başka dünyaların insanı ya da farklı insanların dünyası olabilirsin. Zaman zaman bu denklem değişebilir de.. 

    Yıldız Tilbe- Sana Değer’i aç ve sor kendine; iki aslan varmış biri aşk biri korku, savaşı hangisi kazanmış?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAHVENİN HATRI 40 YIL MIDIR?..

    Aylardır duygu geçişleri arasında yalpalayarak geziniyorum. Ne aradıysam bulmaya başladım tam dışımda..

    İnsan en çok hangi duyguya tutunur? İnsan neden bir duyguya sürekli tutunup kalır? Derken sordum kendime doğru soruyu, insan hangi ihtiyacını karşılayamadığı için duyguların zapturaptı altında kalır!

    Yaklaşık iki aydır sadece kendi içimde değil, dış dünyada da her şey kontrol dışında olmaya başladı. Kitlesel acıya dönüşen deprem, hesaba katılmayan kayıplar, mümkün değil denilen mucizeler..

    Acı, öfke, çaresizlik, neşe, heyecan, korku derken duygu tablosunda bulunan her bir duyguyu zaman zaman aynı anda, zaman zaman farklı dakikalar arasında geçiş yaparak hissettik.. Hissettim diyerek bireysel bir acı dili oluşturamayacak kadar büyük bir duygu paylaşımı içine girdik..

    Birçok olayın sonucunda iki yolunuz olur; ya tecrübe edindim der ders alırsınız ya da kazanç elde edersiniz. Tabi bu görebilenler için geçerli yollardır.. Göremeyenlerin tekerrürü devam eder hayatta..

    Kelimeleri derdimi anlatacak kadar kullanmaya başladığımdan beri haznenin genişliği, aktarımın darlığı arasında sıkışıp kalmış gibiyim. Duygularım, davranışlarım, anladıklarım, anlayamadıklarım, anlamak istediklerim, kavram arayışım kökten değişmeye başladığından beri eski benle yeni ben arasında sıkışıp kalmış gibiyim..

    Kimim, neyim derdim. Bilmiyorum deyip devam ederdim.. Her konuda ortak paydaya varabiliriz, bir tek karakterim ve kim olduğumla ilgili pazarlık yapmam diyorum. Ne istiyorum diyerek devam ediyorum. Sorgularım, yanılgılarım, gerçekliğim, hayallerim hepsi tek tek değişiyor. Olması gerekene vardığımdan beri..

    Bu dönüşüm kök hücreme inmeye başladığından beri kalemi sadece elime alıp, öylece bekleyip, ardından bırakıyordum. Ne yazarsam yazayım hep eksik kalacaktı. Hiçbir cümle ruhumla aklım arasındaki fırtınayı tam olarak resmedemeyecekti. Yarım anlatışların yanlış anlaşılmalara neden olmasındansa, tam olarak susmanın hiç anlaşılamamaya neden olmasını tercih ettim. Çünkü bazen de böyledir; senin anlam yüklediğin şeyler başkası için anlamsız, değer verdiğin şeyler değersiz, önemseyip heyecanlandığın şeylerse önemsizdir..

    Mesela kahve içmek, bira patates eşliğinde sohbet etmek. Mum ışında müzik dinlerken dans etmek. Sana sonbaharın esintisi gibi hafif ve keyif verirken başkası için önemsiz ve herkes için yapılabilecek basit eylemlerden biridir. Mesela karşılıklı kurulan cümleler; senin için duygularını ifade etmek, kendini anlaşılır kılmak ve ortak payda oluşturmakken başkası için anın getirisi ve öylesine savuşturulmak için ortaya dökülen, iletişim kazalarına yol açmasının önemi olmayan birkaç kelimeden ibarettir..

    Duyguları ve düşünceleri bile otomatikleşmiş bir şekilde yaşarken derinlerde yatan ihtiyaçlarımızı kendimize özgü bir dille keşfetmemizi beklemiyorum. Yalan! Tam olarak bunu bekliyorum aslında.. Kendini ifade etmenin anlaşılma isteğinin bir yolu olduğunu, duygulardan bahsetmenin korkutucu bir yanı olmadığını, her eylemin sonucunda yatan sorumluluğu alabilmeyi.. “Dürüstlüğün gücü güzelliği kendine benzetinceye kadar, güzelliğin gücü dürüstlüğü bir kahpeye çevirebilir”  konseptini aşabilmeyi bekliyorum.. Kahve ya da bira, fark etmeksizin sohbete eşlik eden her neyse içinde gerçeklik barındırsın diye bekliyorum. Bir kahvenin 40 yıllık hatırı olur mu bilmiyorum, daha çeyrek asırdır varım bu dünyada ama olsun diye bekliyorum..

    Kitlesel acıların dilini anlamaya çalıştığımız kadar bireysel acılarımızı da anlamaya çalışacağımız, sadece üç gün hatırlayıp dördüncü günün şafağında hiçbir şey olmamış gibi davranmayıp unutmadan devam edebileceğimiz, 40 yıl 40 saniye diye zamanı kendi içinde bölmeden anı keşfedebileceğimiz, her hikayenin parmak izi kadar eşsiz olduğunu bilip kendi hikayemizle sürekli kıyas yapmadığımız, duygu ve düşüncelerimizi özgürce paylaşabildiğimiz, sorumluluk almaktan kaçmadığımız, sevmekten korkmadığımız, kelimelerin büyülü olduğunu ve nasıl bir etkiye sahip olduğunu unutmadan yaşayabileceğimiz bir dünyaya..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DUYGULARINIZI KİM SESLENDİRİYOR?

    Hepimizin susmayan bir iç sesi var. Kimimizin çok cılız, kimimizin çığırtkan, kimimizin öfkeli, çok azımızın huzurlu diyebileceğimiz bir ses arkadaşı var..

    Benimki bir hayli öfkeliydi. Dünyaya, insanlara, atalarının mirasına, sisteme, adaletsizliğe.. Yaşamımın ilk çeyreği eylemsel ve yükse sesle bunu dışa vurmakla geçti. Yanlışa ani çıkışlar, hataya telafisi olmayan yollar sunan, aidiyetsizliğe bir başkaldırı, sevgisizliğe bin doz öfkeyle giden bir ilk çeyrek.. İkinci çeyreğin ilk başı bir anda sessizliğe gömülmekle başladı. İzleyen, dinleyen, sesini sadece zihninde duyan bir ikinci çeyrek başlangıcı.. Sanki ardımda bırakmaya çalıştığım o küçük çocuk her an savaştaydı da stratejisini bir türlü bulamıyordu. O bulamadıkça hayat ona daha da karmaşık insanlar, daha da karmaşık seçenekler sunuyordu.. İşte Bayan Zehirli Sarmaşık duygularının sesini de, dublörünü de böyle böyle tanıyacaktı..

    Hani ne yaparsanız yapın bazen bir şeyler eksikmiş, bir şey unutulmuş gibi gelir ya, hah işte tam olarak iç sesim bunu anlatmanın hep bir yolunu aramış.. ”Duy beni” demiş, ”duy artık, yaptıkların yapacaklarına engel olacak bir kaosun temelini oluşturuyor.” Seçtiğim insanlar demek istesem de, hayatın bana sunduğu insanlar demek yüzleşmenin sunduğu en sert gerçek oldu. İşte o sunulan insanlar tanıdık bir yaranın gün yüzüne çıkması için birer yol olacaktı, bense sadece nedenlerle meşgul olarak sonuca pek varamadım..

     Tanıdık yara, yaralarımız.. Duygular; iyileşmek isteyen yaraların sesidir, demişti bir doktor. Gerçek değillerdir, size o an olanı anlatmak için çırpınan ve günden güne sesi, tonu ve anlattıkları değişecek olan bir kurgu.. Yaşamınızı gözlemleyin; öfke duyduğunuz, neşeyle kahkaha attığınız, ağlamaktan helak olduğunuz anlara göz atın. Bundan 5 sene öncekiyle sizi düşünün, şimdi de buradaki size bakın. Duyguların adı aynı, peki ya ses çıkardıkları konular aynı mı?

    Kızdığımız konular peki, bizi kırmasına izin verdiğimiz insanlar? 

    Duygulara, duyguların seslerine ne kadar odaklanırsak gerçeklikten o kadar uzaklaşmaya başlıyoruz aslında. Sırf kırgın olduğumuz için bizimle ilgisi olmayan konuları üstümüze alınabiliyor, kızgın olduğumuz için bilmediğimiz konulara dahil olabiliyoruz. Bu da ruhumuzun yorgunluğunu katlıyor. Hayat üzerimize geldikçe seçeneklerimiz daralıyor gibi hissediyoruz devamında..

    Aklın sesi, kalbindekinden baskın geldikçe ne insanları, ne olayları ne de kontrolümüzde olan duygu ve davranışlarımız bizim seçimlerimiz olur.. Gelene kapıyı açmak, gidecek olanı uğurlamak bizim kontrolümüzde. Bizse zile basanı kontrol ettiğimizi sanmakla vakit harcıyoruz.. 

    İşte bu nokta iç sesin kontrolün kimde olduğunu görmemizi sağlayacak anahtara sahip. Yaraları sarmalı mı, yoksa dağlamalı mı? Sunulanlarla seçilenler arasında fark etmeden buna en başta karar veriyoruz.. Ataların mirasları, ailenin yaşayamadıkları, çevrenin uydurduğu hikayelerin arasında bir yerde kendi gerçekliğimizi bulmak için yalpalayıp duruyoruz..

    Aklına gür bir tonlamayla sor, sahiden konuşan ses senin mi yoksa dublörünün mü?

    ..Kendi sesini bulabilmiş olana, bulma yolunda cesaret gösterebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ERKEKLER HER ŞEYİ, KADINLAR BİR ŞEYİ..

    İnsan ilişkilerine dair yazılıp çizilen şeylerin sayısı dünya tarihinden eski.. Adem, Havva, Lilith üçlüsünün karmasını sanıyorum ki yaşamayanımız pek az. Zaten acıdan ve kırılganlıktan korkanların da yaşadıkları pek söylenemez ya neyse, konumuz yaşama cesareti gösterebilenlerle ilgili..

    İlişkileri sadece aşktan ibaret anlatmak, olaya bir hayli kör noktadan bakmak olur. Aile yapılarımız, çevremiz, hatta eğitimcilerimiz bile kurduğumuz ilişkilerin dinamiklerini oluşturuyor.. 

    Genetik aktarımla gelen yaralarımız, ailemizin baskı temalı yapısı, dost dediklerimizin sığ bakışları, yaşadığımız ilişkilerin yarattığı güven yırtıkları, hayatın sınamaya dayalı akışı derken başımızı göğe çevirip nefes alıyor, okyanusa geri dalıyoruz..

    Her zamanki gibi denek olmaya gönüllü bir şekilde incelemelere benim travmalarımla devam ediyoruz..

    Sırf arkadaşıma yaranmak için bana ait olmayan bir fikri savunmam, sırf hayatımda kalsın diye aşkın yalanını yaşayamam, sırf ailemde sesler yükselir korkusu olacak diye yaptıklarımı sakınmam, sayıca üstün olanların dışında kalmamalıyım korkusu yüzünden kendimi ortaya koymaktan çekinmem.. Peki güzel kardeşim, en kral sensin sensin de o zaman ne oldu da kırılganlıkların boyu aştı da düştün  uçurumdan?

    Arkadaşlıklarımda kartlarımı açık oynadıkça onlara sadece koz verdiğimi gördüm, dürüst oldukça bunun ne kadar değersizleştiğini gördüm, planlı değil anı yaşamak temalı yaşayınca hata payının ne denli arttığı gördüm. Gördüklerim bildiklerimin önüne geçmeye başladığında dengem bir hayli şaştı..

    Tuhaf olan şu; insanlar dürüst olun istiyor olunca kırılıyor, aşk istiyor sevince kaçıyor, güven istiyor güven verince uzaklaşıyor. Anlayacağınız öyle bir dönemdeyiz ki yalan söyleyenlerin alkışlandığı, el üstünde tutanların ayak altına alındığı, arkadan konuşanların dinlendiği, aldatanlara aşkla bakıldığı bir dönemdeyiz..

    Elbette robot değil insanız; elbette hatalar yaparız, elbette yalanlar söyleyebiliriz, adil olamayabiliriz, birine olan öfkemizi başkasına aktarırken mağduru oynayabiliriz. İyi ve kötü, doğru ve yanlış konularında objektif olabilmek bir hayli zor. Kendi geleneklerimiz, öğrendiklerimiz, öğrenemediklerimizle bakarız olaylara..

    Hayatımın her döneminde aşkla ve arkadaşlıkla olabildiğince sınandım. Mağdur hissetmek çözüm getirmediği için kendimin en karanlık yanlarına doğru hayli zorlayıcı bir yolculuk yaptım. Son 3 aysa o yolculukların analizini doğru mu yaptım diye sorgulamam için olsa gerek tekrar belirli konularla sınandım.. İnsanları gülümsetebilmek için aldığım hediyelerin karşılığında nankörlük, aşkın heyecanını yaşayabilmek için güzel bakarken umarsızlık, güvenmek isterken çürümüş bağların varlığı ve daha bir sürü şey..

    Yapısal farklılıklarımız aklımızı ve doğal olarak yönlerimizi değiştiriyor. Aşkta ve arkadaşlıklarda bambaşka şeyler bekliyor, beklemekle kalmayıp ona göre tercihler yapıyoruz. Bu durumsa hayal kırıklıklarımızın temelini atıyor. Kendimizi açıkça ifade edemeyişimiz, istediklerimizin karşılanmayışı, zaman zaman sadece beklemekle yetinmelerimiz hayatın akışına ayak uyduramamamıza neden oluyor..

    Erkeklerin huzur arayışı, anlık zevklerle tatmin oluşu, çabalamak yerine kolay olanı seçmesi. Kadının yuva arayışı, zor olana olan ilgisi, beklenti içindeki çabası. Her iki cinsin birbirine iyi gelmeyişindeki dengesizliklerin tam temel noktaları..

    Erkekler anlayana kadar, kadınlarsa karar verene kadar ömür bitiyor..

    Uzun cümlelerle kendini anlatmaya çabalayan kadınların, kısa cümlelerle savaş başlatan erkeklerin dünyasında dengeyi bulmak için bir hayli çabalıyoruz. Her şey için çokça çabalıyoruz, bu da bıkkınlık yaratıyor. Doğada çabalayan ve yuvayı inşa etmek için kur yapan eriller, bu kurdan etkilenmeyi seçen ya da etkilenmeyen dişillerin aksine bir insanlar tersine kürek çekiyoruz..

    Çoğu şeyi yanlış anlayarak hayatımızı geçiriyoruz, birbirimizle olan ilişki ve iletişimde de aynı hataları defalarca yapıyoruz.. 

    Etiketlerimizden sıyrılabildiğimiz, dünyayla aramızda empatiyle bağ kurabildiğimiz, güzel olanı yaşamak ve yaşatmak için korkmadan çabalayabildiğimiz, yalan sığ cümlelerle yakıp yıkanı değil cesurca sesini çıkarabileni alkışladığımız, Adem ve Havva’dan değil de Lilith’den de bahsettiğimiz, kırılganlığın merkezine çiçekler ekebildiğimiz nice güzel günlere..

    ..SEVGİLERİMLE..