En gölge yanınızı sorsam, ne olduğunu bulabilmek marifet olsa bile, asıl marifetin onunla yüzleşmek olduğunu biliyorken, bunu itiraf edebilir miydiniz?
Ben sizin yerinize edeyim, herkes gibi olmak ve herkes gibi ölmek. Hele de yaşıyorum sanıyorken. Tabi yazar burada herkes gibi derken ne demek istiyor; standart maaşla ayı kurtardığın bir iş, kitap okumayı hobi sanarak ara sıra okuyup geçmek, arkadaşlarla sıradan sohbetler eşliğinde kahve içmek, ailenin sınırlarıyla yaşamak, hatalar ve yanlışlardan kaçmak, sabah kalkan akşam yatan olmak, düşünmeden anlamadan hatta ve hatta anlamaya çalışmaktan korkarak yaşamak..
Yavuz Çetin’in dediği gibi ”benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız” sözlerini yaşamaktan, demekten korkuyorum. Korkumla yüzleştim. Az kalsın başarılı oluyordunuz. Tam olarak sizden olmayan bizleri; sizin sınırlarınızla, kurallarınızla, ahlakçılığınızla, ücretlerinizle, çalışma saatlerinizle, samimiyetsiz sevgi gösterilerinizle, güvensiz ilişkilerinizle yaşayacak birine dönüştürecektiniz. Az kalmıştı başarmanıza, aklımdan şüphe ettirerek. Ahh şüpheee! İnsana abdest bozduruyor, şükür ki ibadetin abdestten öte olduğuna inanan bizlerinse, şüphe tek gerçeği haline dönüşüyor..
Aklımın sınırlarını hastalığım sayesinde yıkmaya başladım. Ruhumun prangalarını insafsızlığınızın kerpeteniyle sökmeye başladım. Kalbimin pasını sevgisizliğinizin kırıntılarını reddettikten sonra atmaya başladım.. Her şey planın parçası, her şey planın kendisi.. Hiçliğin her şey, her şeyin hiçbir şey oluşuna dönüşmesini sağlıyorum.. Her ilişkim bir projeydi, projeymiş. Hepsinde neleri kaybedeceğimi gördüm. Şimdiki en kıymetli projemin ana teması kazanmak. Ve bu projenin en önemli parçası kendimim. Ruhumun nelerden tiksindiğini biliyorum artık, ahlak sınırlarım tam olarak nerede başlıyor nerede bitiyor biliyorum, aklımın neye delirdiğini anlamaya başladım, kalbimi kıran neyse artık biliyorum.. Bütün datalar oluşturuldu, veriler incelendi. Proje hayata geçirilmek için hazır.. Geriye tek bir şey kaldı.. Bütün kaslarımı yırtarak yeni bir enerji akımı oluşturmak ve frekansımı değiştirmek..
Düşünce gücünü değiştir, dünyan değişsin derler. Demek ne kolay. Aşık olabilirsin, olmak ne kolay. İhanet edebilir, ihanete uğrayabilirsin, yapmak ne kolay. Yeniden başlayabilirsin, başlamak ne kolay..
Kolay olanı seçmek ne zor. Zor olandan vazgeçmek daha da zor.. Bugüne kadar vazgeçtiğimiz çoğu şeyin bize iyi gelen yanlarımız olmasının olasılığı, bize zarar verenlerden uzaklaşma olasılığımızdan daha yüksek oluşu ne üzücü.. Nefes aldığımız sürece yeniden başlamak mümkün, sevmek yeniden mümkün, dürüst olabilmek mümkün..
Kendini bilen, bilir dünyanın sırrını. Kendini bulan, bulur Süleyman’ın hazinesi. Kendini kaybeden, kaybeder yolunun haritasını. Yolculuk aslında kendinde başlar, kendini bulmakla başlar. Bitmez, nefes alışın son bulana kadar. Kendin olabilmek bir delilik yolculuğu ve cesaret isteyen bir savaştır, bu bir başladı mı bitmez bir daha.. Siz bu yolculuğun tam olarak neresindesiniz peki?
Hayatım, 29 yaşımın ortasında üç evreye ayrılmış vaziyette.. Geçmiş, geçmişin tortusu ve bugün.. Geleceği yazmak içinse bir 6 ayım var.. Her şeyi planladım.. Sis kaybolmaya başladı.. Ne istediğimi biliyorum, sıra ne yapmam gerektiğinde.. Yaklaşık iki haftadır bir rutin oluşturdum, zor ve benlik olmayan bir alışkanlık olan erken uyanmak bunun en önemli yapı taşı.. Gece geç saatlere kadar çalışan, sabahın yedisinde eve gelen biri için öğlen bir gibi uyanmak mükemmel bir alışkanlık bense bunu sabah on yaptım.. Yemek yemeyen, sigara ve kahveye bağımlı olan biri için kuru fasulye yemek nen kadar önemli bir bilseniz, yiyebilmek.. Duş almadığı için saçları keçe gibi olan, zayıflıktan kemikleri sayılan, yorgan ve yastığın yoldaşı olan biri için saçlarını boyatmak, kendi şampuanını seçmeye başlamak bir devrimdir mesela.. Kendini izole etmiş birinin, tek başına tiyatro ve konsere gitmesi var olan hükümeti yıkıp yeni bir cumhuriyet kurmasıdır mesela.. En kötü ve en mucizevi kısmına geliyoruz; hayatını insanların içinde geçiren, sosyal bir kelebek olan, tut ve heyecanlı yapıya sahip olan biri için bunları yapmak kolay denilse de zor kısmı yapamama halini yaşamak. Hep geçmişe tutunup ama ben yapabiliyordum şimdi ne oldu derken, aynadaki yansımada gözlerinin içindeki ışığın söndüğünü görmek ne demek bilir misiniz, sanmıyorum.. Asıl zorluk buydu, asıl mucize ise yeniden başlayabilmek oldu..
Bir kere bu kalbin pavyonlarını aydınlattın mı, onu söndürebilene aşk olsun.. Kendine yaslandın mı seni, yıkabilene aşk olsun. Kahkahanı keşfettin mi, sesini kesebilene aşk olsun.. Aşk olsun da nasıl olursa olsun demeyin, aşk bunu yaptırmaz, yaptırmazmış yani.. Dans edemeyen birine ritim duygusu aşılarmış aşk, hayvanlardan korkana başlarını okşama cesareti verirmiş aşk, doğaya alerjisi olanın ağaca sarılmasını sağlarmış aşk, nodülü olana inatla şarkı söyletirmiş aşk.. Onca acıklı şarkı, yaralı hikaye de aşka dahil mi demeyin, elbette her güzel şeyin iyi ya da yaralı bir sonu olmalı. Olmalı ki yenilerin başlamaya yüzü olsun hayatımızda..
Spot ışıklarının altında; yeniden heyecan ve tutkuyla aşık olabilmeniz, cesurca adım atabilmeniz, dans etmekten ve dansa kaldırmaktan çekinmediğiniz, kendinize ve var olan her şeye yeniden inanabilmeniz, savaşmaktan korkmadığınız nice yeni başlangıçlar yapabilmeniz dileğiyle..
Dünün bir kısmı yok, o derece kafam güzeldi. İyi ki içmişim diyecek kadar eğlendim. Yine de uzun bir süre bunu tekrarlayacağımı sanmıyorum..
Biliyor musun sadece karşımda duran televizyonu, dinlediğim şarkıyı, masada duran Atatürk portresini, yanımda yatan köpeğimi yazasım var. Fazlasını akıtasım yok, eksik bırakasım var.. Sadece eğlenmiş olmanın keyfine varmak yerine, gece sonu sızmış olmanın hüznü çöreklenecek gibi üzerime.. Şimdi yazımı yazacağım, kıçımı kaldırıp yoga pratiği yapacağım, kemanımla zaman geçireceğim, köpeğimle çamlığa çıkıp kitap okuyacağım ve saat daha 11..
Hani günlerdir yazdıklarım var ya hepsini tek kelimeyle silip atıyorum şuan.. Alter egoma hoş geldiniz..
Toplumun kurallarına aykırı olmak bile kendine kurallar koyarak oluşuyor. Ne gerek var, kaybedecek bir şeyi olmayanın özgürlüğünü yaşamak varken.. Her şey bitebilir, herkes gidebilir, her konu başarıyla ya da tam tersiyle sonuçlanabilir. Kendimi buldum, geri kalan her şey kaybedilebilir..
Hayatım bir çeyrek asrı geçti, özrü kabul eden biri olamadım. Bana göre bir şey yapan ya özür dilememeli yaptığının arkasında durup davranışlarıyla telafi edebilmeli durumu, ya da hiç yapmamalı.. Ama şimdi ilk kez tüm samimiyetimle karşınızda kendimden özür diliyorum.. Boktan kurallarla, çürümüş düşüncelerle, yıpranmış duygularla kendime eziyet ettiğim için.. Kabullendiğim birkaç gerçek var elbette; depresyona kafama göre girip çıkmak gibi bir şansım olmadığı gibi, terk edilme dürtümden dolayı beni terk edecek adamlarımı seçmem gibi, yapacağım dediğim şeylerin lafta kalmasının eyleme geçmekten daha kolay gelmesi gibi, yaralı insanları bulup iyileşmeleri için götümü yırttıktan sonra aslında bana zarar verecek düşmanlar yetiştirmiş olmak gibi, şarkı söylemeyi sevsem bile sesimi mahveden sigarayı asla bırakamamış olmak gibi..
Sürekli sınırlarımızın içinde kıvranıp, sonra da neden başaramadık diye sızlanıyoruz.. Daire içine alınan karıncalar gibiyiz. Bizim dairelerimizinse kalemi genelde bizim elimizde, ne ironik.. Yalpalaya yalpalaya daireden çıkmaya çabaladım aylarca. Öncesindeyse içinde bulunduğum daireyi mümkün olduğunca küçülttüm durdum.. Şimdi anlıyorum, yeni daire çizmek değil olay, daireyi komple silip atmak..
Huzurunuzda kendimden bir kere daha özür diliyorum; ne düşünülür, nasıl anlaşılır, ne doğru, ne yanlış, aman açıklayayım, aman yanlış yapmamış olayım, aman ya yakalanırsam, aman bana göre değil, aman savaşamam, aman ya başaramazsam, aman ya utanırsam diye diye daire oldu mu sana nokta kadar.. Kalıpların canı cehenneme, ne olacaksa olacak zaten, en rezil durumun içinden aydınlığa çıkmasını da bilir ve bir yolunu bulur insanoğlu.. Tanrılar yaratıyoruz, küçük insanlardan.. Onlara iman etmek için travmalarımız ve amigdalamız bize müthiş bir kokteyl hazırlıyor. O kokteylden shot attım defalarca, şimdi kusmak zamanı.. Kusup yeni kokteyller deneme zamanı..
Hayat motivasyonunuz tam olarak ne? Neyi amaçlayarak hayata diş biliyorsunuz, ya da biliyor musunuz? Rutinleriniz neler mesela?
Benim son 2 haftam; flört ilişkilerinden kaçarak, yoga yaparak, yazarak ve çalışarak geçmeye başladı. Bu benim yeni rutinim mi bilmiyorum. Keyif almadığımı söyleyemem..
Her gün aynı yemek yenmez, aynı rutinler yapılamaz, aynı yerde sürekli oturulamaz. Bunun ışığındaysa alışkanlıklarımız da sürekli aynı kalamaz. Mesela benim iki sene öncesine kadar rutinim; birinden etkilen, hayatını yıkmasına izin ver, çalış, eğlen, hayatı bol keseden harca, terk edil, depresyon ve kapanış olarak geçerdi.. Mesela 4 yıl öncesine kadar; aniden otostop çek ve kampa git, kafayı dağıt, çalış, dernek ve toplulukların projesine koştur, mezun olmaya çalış, hayaller kur ama vakit ayırma kendine olarak geçerdi.. Mesela 10 yıl öncesinde; abartmaya gerek yok o kadar geçmişe gömülüp neyi bulacağız..
Şimdilerde sadece deniyorum. Aslında yapılacak listesi kabarık, senelerdir değişmeyen tek rutinim çalışmak olduğu için bir tek ona göre hayatımı şekillendirmek zorunda kalıyorum.. Hatalar yapıyorum, neyi isteyip neyi istemediğimi düşünerek değil davranışların sonucuna bakarak seçiyorum, seçmeye çalışıyorum. Bedenimin ve zihnimin sesini duymaya çalışarak ruhumu sakin ve huzurlu tutmayı öğreniyorum..
Yapılacak listesi kabarık olsa bile her şeye yetişmem mümkün değil, bunu kabul etmek hayli zor.. Yine de öncelikler belirledim ve artık onları deneyip elemeler yapıyorum.. Mesela sağlıklı beden için önce yeme alışkanlığımı değiştirmeye çabaladım pek olmadı, yogaya başladım hemen, bir düzen tutsun yemeye de zaman ayıracağım.. Akıl sakinliğim için kemana geri döndüm, onun nazı niyazı zorlayıcı olsa da çekilmeye değer.. Sadece eğlenmek için vakit geçirilecek insanlarla, her şeyi yapabileceğim insanlar arasında ayrım yapmayı öğreniyorum mesela, ben herkesle her şeyi yapabilirim diye inanmak istesem bile çoğu insan aksini kanıtlamakta pek bir ustaydı.. Eğlence anlayışımın çevreyle kısıtlı kaldığını anladığımda önce kızdım kendime nasıl olur da insanlara göre yaşarsın diye, a su bulunduğu kabın şeklini alırı dikkatle dinlemek lazım, öyleyse dedim okyanusa doğru sız sessizce.. Ayy bu sessizlik ve sakinlik ne zor.. Yine de en başarılı olduğum konular haline gelmeye başladı.. Akıllıca delirmek hayatın bana en güzel hediyesi olmuş aslında..
Sigara ve kahveye olan bağım beni bazen yoruyor, geriye onlarla vedalaşmanın kendimce yolunu bulmak kaldı.. Hayatımdaki kimseye veda etmeyi beceremedim, terk edilmek acı da olsa en kolayı, ama bu kerataların beni terk etmeye pek niyeti yok gibi.. Neyse şu seçim geçsin, onlarla da güzelce vedalaşacağız, inanıyorum..
Her salise anda kalmaya çalışmayın, her öğün sağlıklı beslenme adı altında kendinize zulüm etmeyin, her dakika aynı şarkıyı dinlemeyin.. Bunların dışında kalan ne varsa size iyi gelecek olan maalesef ki cevabı sizde saklı, bir de oy pusulasında.. Hayat lineer ilerlemiyor, dümdüz bir yolculuk beklemeyin.. Yiyin, için, sevişin, eğlenin, anlamaya çalışın, bir hayvanla dertlenin, bir insanla aşkı yaşayın, bir dostun gözlerinin içine bakın, ailenize sarılın.. Kendinizi bulmak için, bazen kaybolmak gerektiğini unutmayın..
Zaman nedir? Ruhumdaki ağırlığın kütlesi, hayat enerjimin sönmesine nasıl eşit olabilir ya da dönüşebilir?,
Başlık ve paragraf başı sizi yanıltmasın bugün bilim ya da teori konuşmayacağız.. Hayat ışığımızın yansımalarını, düşüklüğünü, parlamasını konuşacağız.. ŞAKA..
Yaklaşık iki haftadır, 29 senedir ilk defa tam anlamıyla iki haftadır kendime yöneldim. Kemana geri başladım, yazmayı inatla bırakmıyorum, yoga kaslarımın en büyük terbiyecisi.. Sadece kitap okumaya geri dönemiyorum, bir de müzik dinlemeye.. Odaklanamıyor olmak bu durumun ilk sebebi, ikinci sebebini hala bulamadım..
Enerjimi tam olarak toparlayabildim mi tartışılır, eskisinden daha çabuk yoruluyorum. Daha çabuk sıkılıyorum, her şeyden.. Birikim için yapmaya çalıştığım şeyler beni pek tatmin etmiyor.. Hatta şu ara tatminsizliğin dik alası olabilir..
Klavyemin yumuşak dokusu yazmaktan keyif almama neden olduğu için saçmalamaktan korkmayı bırakıp yazıyorum. Şpagat açamasam da kaslarımın titremesi keyif verdiği için yogayı da bırakmıyorum.. Ama keman, ah kemanım.. Aynı ben; nazlı, zor, hemencecik tellerini salıveren huysuz bir kadın. Keyif almıyorum diyemem, sadece bazen bırakmak geliyor içimden. Tabi tam o anda inatla daha sert davranıyorum.. Çünkü ben de hayattan aldığım dersleri hep sert yumruklarıyla öğrendim. İşte o yumruklar hacmimin şekline etki ederken enerjimin de yapısını değiştirdi. Eski yapımı ve enerjimi özlesem de aklımın bir köşesi, cılız bir sesle, artık eskiyi bırak diyor. Ya alış yeni hacmine ve enerji yapına ya da eskisinden daha iyisini yap, ama eskiyi bırak her koşul ve sonuçta diyor..
Ne aşkta, ne savaşta eskiye dair yaptıklarımın kırıntısı dışında bir şey kalmadı. Yine de insan o günleri bazen özlüyor. Bugün fotoğraf arşivinden hatırlatıcı 6 yıl önceye dair ilk otostop videolarımı hatırlattı. Vay be dedim, ne saf bir delilik haliymiş.. Şimdi daha aklı başında, oturaklı bir deliliğim var.. Büyümek birkaç şey demek, bu da onlardan biri sanırım..
Bugüne özel bir manifestoyla konuyu karmaşık bir yapıda kapatalım.. Aşka, dostluğa ve işte hevesle çalışmaya adıyorum bugün kendimi.. Aşkın en saf ve heyecanlı yanını tanımak, ani sürpriz ve mucizelere ruhumu açıyorum, dostluğun sadık ve güvenilir olan yanıyla günü geçirmeye varım diyorum, işi keyifli ve kazançlı olan yanıyla meşgul olmak istiyorum. Aslında değişen kütle yapımın ve enerji alanımın en şehvetli, en heyecanlı, en tutkulu halini görmek istiyorum bugün.. Sevgili zaman ruhunun parçasında dans edebilmek ve ayaklarımın ritmine kendini teslim edebilmesi dileğiyle..
Ne kadar eğlenirseniz eğlenin, gün nasıl değerlendirirseniz değerlendirin göğüs kafesinizde bir boşluk varsa buyurun okumaya. Yoksa ve rahatça uyuyabiliyorsanız gününüz keyifli geçsin, bugün sizlik bir şey yok burada..
Aklımın oyununa yenik düşmüş gibi yaparak yazacağım bugün. Uzun zaman boyunca yenilmiş olmanın verdiği bir alışkanlık olsa gerek. Her şey bir planın parçası, biz de. Korkulacak bir şey yok. Sadece bugün havanın da bize verdiği yetkiye dayanarak biraz agresif ve keyifsiz gibi yapacağız..
İkiyüzlü insanlardan tiksinirdim, onları anlamaya başladım. Karanlığımda apolitik olamamanın verdiği sancıdan dolayı, herkesle iyi olabilen insanların samimiyetsizliği bana batmış. Onlar gibi olamamak değil de, onların olduğu gibi kabul ediliyor olması rahatsız etmiş, hayatımdan çıkardım..
Yalan söyleyen insanlar midemi bulandırırdı, onları anlamaya başladım. Karanlığımda yaptıklarımın ve yaşadıklarımın ortaya çıkarak bana rahatsızlık ve huzursuzluk vereceğinden korktuğum için sakladıklarımı hatırlatmış yalan söyleyen insanlar bana.. Yalan söyleyenler değil, aptal yerine koyulma hissi batmış bana. Yalan söylemenin ihtiyaç olduğunu söylediler, kabul etmedim, hayatımdan çıkarmadım..
Yediği içtiği ayrı gitmeyenlerin, birbirine sırt dönmesi sonrası çirkince konuşmaları öfkelendirirdi. Karanlığımda bana sırt dönenler huzurumu kaçıracak kaygısından dolayıymış.. Aslında ben de öfkeyle kon yapmış ve başka bir işim yok mu sorgusuyla kendime kızdığım için kaygı duymuşum. Beni bilen bilir, bilmeyip öğrenmek isteyen gelir, öğrenmek yerine kuru lafa inanacak olanlara hayatımda yer yok dedim, hayatımdan çıkardım..
İhanet edeni affetmedim. Bunun karanlığımla alakası yok, o kadar da değil..
İnsanlar ne düşünür diye yaşayanlara hep kızardım, onları anladım. Karanlığımda ya rezil olursam, ya yanlış yaparsam telaşıyla pekte doğruyu yapamamış olmanın verdiği ruh halindenmiş. İnsanları diğer insanların dilinden ve pençesinden korumaya çalışıp kendimi parçaladım. Baktım ki kendimi bile koruyamıyorum diğer insanlardan, dünyayı siktir ettim ve eğlenmeye başladım. Bu noktada hayatımdan insan çıkarmaya gerek kalmamış oldu zaman..
Her şey çocukluğumla ve karanlığımla ilgili mi demeye başladığımda, derin sulardaki inciyi keşfettim. Her şey de oralarda değildir, bazen de yetişkinliğin kendisi travmatize bir yapı dediğimden beri de mizahımı geliştirdim ve eğlenmeye başladım.. Önce dünyaya aykırı yaşadım, şimdi kendime aykırı yaşıyorum.. Göğsümdeki yumruyla, benim aramdaki boşluk empatinin dolduramayacağı kadar büyük müdür sahi?
Sadece saçmalayarak birçok sorumluluktan kaçmışlığım var. Delirerek anlama zahmetinden kurtulmuşluğum da cabası.. Yine de zamanla bunların biriktirdiği enkaz baskın geldi ve aklıma başıma almak zorunda kalmışlığım var.. Yapmaktan en çok keyfi aldığınız şey ne; şarkı söylemek, boyama yapmak, resim, fotoğraf çekmek, enstrüman çalmak, konuşmak, dans etmek, uyumak, güzel bir yürüyüş yapmak..
Benimki kesinlikle dans etmek, müziğe teslim olmak.. Kontrolü elden bırakabilmeyi hala öğrenmeye çalışıyorken, müzik tamamen üzerimde hakimiyet kurabilen tek şey, şeymiş.. Kendimi bildim bileli ritmin yaşamımda mükemmel bir etkisi var; çalışırken, konuşurken, eğlenirken, ağlarken, depresyondayken, heyecanlıyken, kendimi cazibeli hissederken.. Aslında hep yanı başımda duran tutkumu anlamam 29 yılımı aldı. Umarım bedenim için geç değildir.. Yıllarca bir boşlukta dolanıp durdum. Tutkumu bulabilmek için, amaç edinebilmek için. Hayatımın merkezinde kendime yer bulamıyorken başka neye yer verebilirdim ki, elbette her şeye..
Beni harekete geçiren şeyler hep başkalarındaydı gibi gelirdi. Hayatıma aldığım adamları çok sevdim, sadık kaldım, merkezimin yörüngesi yaptım, harekete geçirirdi beni bu durum. Onlar gider ve eylemlerim sonuçsuz elimde kalırdı. Onları büyütürdüm, kendimi parçalara ayırırdım. Sonrası malum; öfke, pazarlık, depresyon falan filan.. Yeniden sevmek beni harekete geçirir, terk edilmekse yorgan yastık devirirdi.. Son ilişkimden bu yana iki sene geçecek, belki de geçti, saymadım. Bolca yalpaladığım bir süreç olunca zamanın rakamsal değeri kalmıyor.. Artık kendime dönmeliyim dedirten bir terk edilme hikayesi aslında.. Bolca sorgulamalar yaptım, en dipten inci çıkartmak için yüzme bilmediğim halde okyanuslara açıldım, boğulmaya ramak kalmıştı ki yardım isteyebilmeyi öğretti hayat.. Bugün hayatımda olanlar kadar olmayanlarında yardımı bir hayli dokundu. Son altı ayım potansiyel, başarı, amaç kelimelerini yeniden inşa etmek için aramakla geçti. Aradığım bulduğum mu, bilmiyorum. Bulduğumsa tam olarak aramaya çıktığım şeydi, işte bunu biliyorum. Her şeyi yarım bırakan birinin yıllar sonra bir şeyi tam olarak yapmak için direnişini görmelisiniz. Öyle ürkek, disiplinsiz ve vazgeçmeye meyilliyim ki her halim beni çok güldürmeye başladı. Paten kaymayı denedim, düştüm bıraktım. Keman çalmaya başladım, istediğim melodiyi çalamadım bırakıtım. Şarkı söylemeye başladım, nodülüm çıktı bıraktım. Annemden miras yemek ve el işçiliği konusunda iyi olduğumu görecek kadar yemek yaptım, makrome denedim, sıkıldım ve bıraktım. Yogaya başladım, kaslarım acıdı, bıraktım, Yazmaya başladım, acıdan geçilmez oldu bıraktım. Bırakmıştım aslında.. Resim için denemeler yaptım, aman bu yetenek işi dedim bıraktım. Anlamak için okumalısın dedim, odaklanamıyorum dedim bıraktım. Yürüyüş yap ciğerlerin açılsın dedim, dinleyecek müzik yok dedim bıraktım. Arkadaşlarınla çık eğlen dedim, hep yaralayanlarla karşılaşıyorum dedim bıraktım..
Bırakmak ne kolay iş.. Kimsede neden demez, bırakmanıza bakar sadece. Normal değil mi, kim bilir ki sizin dışınızda hikayenizin büyük resmini.. Bu hayat bana bir çocukluk, bir aşk borçlu dedim durdum. Bu hayattan alacağım var dedi durdum. Bu hayat bana çok gördüklerini başkasına kepçeyle aşevinde dağıtır gibi dağıttı dedim durdum.. Ben zaten bir dedim, bir durdum, bir de bıraktım.. Hayat olmayı hayal ettiğim sahnede bana bir acıyı izleterek üzerine bir de alkışlatarak gösterdi ki, bana hiçbir sikim borçlu değil.. İşte bu bana gösterdi ki; ya izlemeye ve alkışlamaya devam ederim ve bir köşede şikayet ederek geberip giderim, ya da tırnaklarımla hak ettiğimi söküp alırım.. Kemana geri başladım, parmaklarım sızlasa da durmadım dün. Yogaya geri başladım, kaslarım yırtılmaya yüz tutana kadar bırakmadım, güzel bir duşla acısını hafiflettim sonra. Yazmaya geri başladım; kaçmadan en karanlık yanlarımla, yüzleşerek, şikayet etmeden, mağduru oynamadan, kimsenin de kahramanı olmaya çalışmadan. Kitap okumaya geri döndüm, en çokta kendimi anlamak için. Yürüyüşlere çıktım, karşılaştıklarımın canı cehenneme yeter ki köpeğim ve ciğerim mutlu olsun. Ve dans.. Ben onu bıraksam da o benden hiç vazgeçmemişti, şimdi sıra onda.. Ha böyle dediğime bakmayın, bunları son bir haftadır yapmaya başladım. Zaman sikimde değil.. Durmayı, bırakmayı ve izlemeyi kenara fırlatıp atmaya bugün karar vermiş olsam bugüne devrim günü derim. Ve ben tam bir haftadır kendi devrimimin kas yırtılmasına şahitlik ediyorum.. Tolstoy 80 yaşında bisiklete binebildiyse, ben 32 yaşımda niye virtüöz olamayayım..
Hayatının maestrosu olursan, dans edişlerine eşlik eder her şey..
Tesadüflere inanır mısınız, ben pek inanmam.. Evrenin planlarını uygularken aldığı keyfi bölüp, tembellik yapacağını pek sanmıyorum.. Peki, rastgele planlarımıza dahil olan saçmalıkları nasıl açıklardınız? Öğrenilecek ders, travmanın çekim kuvveti, mucize ya da benim de bizzat en sevdiğim olan kısım, koca bir saçmalık..
Her şeyi derinden incelemenin laneti bu. Ödülü henüz alamadığım için o konuda bir benzetme yapamayacağım, ama şimdilik.. Asında derin düşünenler bizler miyiz, bize denk gelenler mi tartışılır. Ve evet bugün bunu tartışacağız.. Mesela ilişkilerde ben; rastgele yaşarım, plan yapmam, aman bunun elini tutunca kısmetim kapanır diye düşünmem, heyecanımı saklamam, duygularımı sakınmam, strateji yapmam istesem de yapamam sıkılırım, sonra da oturur uğradığım mobingi düşünürüm.. Bu niye oldu, bunu niye yaptı diye.. Hesapsız kitapsız arar sorarım, yazar mesaj atarım mesela. Sonra otur, düşün.. Bir de bizim gibilere denk gelenlere bakalım; duygularını saklayan, göz temasından kaçan, sadece geceleri müsait olan, içip takılmayanlara eğlenmeyen diyen, kültürel tartışmaları sonuçsuz ve yorucu bulan, bağlanma problemlerini çözmek yerine kaçan.. Biz mi özenle seçiyoruz, bize mi denk geliyor tartışılır, ve bu konuyu çok tartıştık yüzden şuan gerek yok..
Derin düşünmek bizlerin için eylemler sonuçlarında ortaya çıkarken, bizlerin rastladıkları insanlar için daha giriş kısmında nüksediyor.. Hayat kısa kuşlar uçuyor demek onlara kolay, bizlerse bu kavramı dibine kadar yaşayanlardanız aslında.. Eleştirmiyorum, direkt ötekileştiriyorum. Çünkü durumu kabul etmek, herkesi olduğu gibi kabullenmek bizlere oldukça zarar verdi. Bu sefer bizler kenara itilenlerden olduk. Elbette yanlışı yanlışla düzeltemeyiz, lakin sorunlu olanların yüzüne bir şapalak gibi çarpabiliriz. Başka türlü anlayanlarına pek rastlamadım, rastlayanlardansanız ne şanslısınız..
İşin ötekileştirmesi ve sert eleştirileri bir tarafa, asıl olan konu tam olarak bu paragrafta.. Kendimizi bilmeden yaralayanlara şans veriyoruz, bazen de yaralayabileceklerimizi seçiyoruz. Aslında hem avız hem avcı. Hem zorbayız, hem mağdur. Hikayemizdeki isimlere göre rollerimiz değişiyor. İstemediğimiz insanlara karşı kolayca kaçan kovalanır oynarken, bize yapıldığında kovalamak ne saçma deyip peşinden şikayet ederek gitmeye devam ediyoruz. Birisi bize ıssız adam modunda geldiğinde, aman sanki bir tek bunun kalbini kırdılar desek bile ona çekilmeye devam ederken, bize gönlünü sunana aynı ıssızlıkta tepkiler veriyoruz. Ya tamam anladık her şey senin başına gelmiş diye derdine anlatana kızarken, bizi dinleyen birini gördüğümüzde hiç sorgulamadan kafasını ütülemeye başlıyoruz. Yapılmasını istemediklerimizi yapmaya bayılıyoruz. Ben mağdurumu oynamak kolay. Sadece senden hikayeni dinleyene kahraman da olursun, mağdur da ama asla zorba olan sen değilsindir..
Ben mümkün olduğunca hikayemi hep iki taraflı anlatmaya gayret ettim. Yine de zorba oluşum, kahraman ve mağdur oluşumun hep altında kaldı. Kalmalı da, yapılanları unutacak değiliz sırf kendimizle yüzleştik diye.. Atarımızı kenara bırakıp devam edelim. Gerçekten tesadüflere inanır mısınız, yoksa derinine mi bakarsınız olanın bitenin?
Sadece yaşamak. Yaşayabilmek, mümkün mü? Kalbinden geçenlerle, yaşadıklarının toplamından kendini çıkararak, yaşatılanların tesirini aşarak.. Her savaşçının bildiği bir gerçek vardır, acı kaçınılmazdır lakin acı çekmek seçimdir.. Kaçınılmaz olanın sonucunda seçiminiz tam olarak size mi bağlı peki? İki bilge varmış; biri dağın tepesinde yaşar sadece onu ziyaret edenlere yol gösterirmiş. Diğeri gezginmiş yolda bulduklarına anlam katar, anlamaya çalışırmış. Dağda yaşayan bilgeliğini okuyarak kazanmış, gezginse yaşayarak. Siz hangisisiniz? Her ikisinin toplamı olmak mümkün mü? Her ikisinden de kaçabilmek ya da?
Ne yazmalıyım, neyi anlatmalıyım.. Zamanın kahpeliğini mi, sevginin kepaze edilişini mi? Ahh aşk! Her şeyin dibini sıyırtan, aklın illüzyonu..
Benim adım aşk; ruhu zehirli bir sarmaşık gibi sarar, aklı delirtir, kalbi adrenalinden patlatacak kadar darlarım. Benim adım zaman; ruhun içinden akrep ve yelkovanı si*lemeden akıp geçerim, aklı gecikmiş olduğuna ikna ederim, kalbi belirsizlikle darlarım. Benim adım orman; içimde türlü yolarla ruha heyecan veririm, seçimlerle aklı şaşırtırım, oksijenimle kalbe huzur veririm. Benim adım gölge; hormonlarla oynar aklın dengesini bozarım, geçmiş zamanın öğretisiyle ruhu kula yaparım, aydınlatılmazsam kalbi hasta ederim.. Ne yazabilirim ki aşkla ilgili..
En çılgın davranışınız neydi, aşkın size hükmettiği zamanlarda.. Genelde asla yapmam dediklerinizi yaptırır ya hani. Ben asla aşık olma demiştim, beni kendine ikna etmişti kerata..
Yazıldığı gibi aslında; sesli harfle başlar, sessizlikle biter. Harf sayısı kadar kısa sürer. Yine de tapınmayı severiz aşka. Acısı hacminden uzun sürer hınzırın. Yine korkmadan aşkın şarabını yudumlayan ne şanslı. Acısının üzerinden zaman geçtikten sonra, eğer ki cesursanız duygularınıza sahip çıkmaya, gülümseyerek hatırlar ve yeniden sevebilirsiniz..
Bu aralar biricik dostlarım tek tek aşık olmakla meşgul. Beni sormayın, sevgi yırtıkları ve ıssız adam tripleri arasında yalpalayıp duruyorum.. Belki de zamanı değildir, heyecandan köleleşmemin. Zamanında kukla gibi iplerimi teslim ettiğim aşkın öğrettiği dersleri yeni anlıyorumdur belki de..
Aşkın da, acısının da üzerine şarkılar ve kitaplar yazılmış, yetmemiş filmler çekilmiş, mitler oluşmuş derken aslında burada azıcık bir kelime haznesiyle anlatılacak kadar hafife alınacak bir konu değil.. Bugün hikayelerin derinine inmek yerine sadece yüzeyde kalıp düşünelim istiyorum, birkaç şeyi..
Gerçekten hiç aşık oldunuz mu, olduğunuzda yaptığınız en delice şey neydi? Küstünüz mü peki sonrasında yeniden sevmeye, yoksa cesur musunuz sevmek konusunda? Ve en önemlisi, inanır mısınız aşkın bizzat kendisine?
Sevgili Ruhi Mücerret’inde dediği gibi ”Birbirimizi beklenmedik bir biçimde kaybettik ve umulmadık şekilde bulduk. Çünkü aşk; gençlerin oynadığı, ihtiyarların bildiği bir oyundur.”
Yanlış dediğim, ay bunu da yaptım dediğim, hayır ya bunu yapamam dediğim ne varsa aklımın köşesinde zırvalamalar ve kuruntularla bir bir beynimi kemiriyor.. Hücresel titreşimimi dengesizleştiriyor.. Pişman değilim demek kolay, peki gerçekten hiç mi pişmanlığımız yok?
Mecbur kaldığımız şeyleri yapmak bizi kötü biri yapar mı? Cevap elbette kendi ahlak ve akıl çerçevem içerisinde yer alıyor, ben yine de sizin de fikrinizi merak ediyorum. Hani bir ahlak sorusu var; kişinin çocuğu çok hastadır, gece eczanenin camını kırıp ilaç çalar, mecburdur, çünkü o ilacı alamazsa çocuğu ölebilir, peki bu o adamı kötü ve hırsız mı yapar? Ya da diyelim ki bir bilge hiç yalan söylememiş, hatta dürüstlük için birçok bedel ödemiş ama öyle bir an gelmiş ki dürüstlüğü başkasının hayatına mal olacakmış, yalan söylemek zorunda kalmış bu onun bilgeliğine leke sürer mi?
Yaşa geç be kızım, ne diye sorguluyorsun. Neden en iyi versiyonun için uğraşıyor, sürekli kendine güncelleme yüklüyorsun. Dimi. Çünkü yapmazsam, sorgulamazsam, dalamazsa derinlere, düşünmezsem, dönüşemezsem kalakalırım karanlığın arafında.. İçimi huzursuz edenleri temizlemezsem, umursamazsam yaptıklarımın sonucu nasıl olur da kendimi yeniden doğurabilirim.. Neyse..
En büyük sınavın sabır olduğuna ikna olmuştum. İnsanlar yaşatır, sen karşılık verirsin ve sonunda ya zamana bırakırsın ya da zamanla bırakırsın. Her ikisi de sabrın sınandığı anlardan oluşur aslında.. Spor yaparsın vücudun kendini toparlasın der, zamana bırakır disiplinle acıya katlanırsın mesela. Hah işte ben pek disiplin ve sabrın deresinde yüzebilen birisi olamadım.. Hem sıkılır, başına buyruk davranır, çabucak yön değiştirirdim..
Şu sıralar hayat kalbimi sıkıştırıyor, mizahının en sert yüzünü gösteriyor ve bence en komik kısmı burası, yine de sertliği acıtıyor..
Bunu buraya yazıyorum, çünkü mecburiyetin ruhumu sıkıştırmasından dolayı yoruldum. Bu da bunun manifestosu olsun.. Meditasyon da odaklanmamı engelleyecek, şarkı söylememe ket vuracak, kelimelerimin yönünü benim dışımda tayin edecek her seçim ve sonucu tam şuan buraya bırakıyorum..
Hiçbir mecburiyet bana kararlarımı ve aklımı sorgulatmayacak, hiçbir seçim sonucunda ruhumu boğamayacak, hiçbir yaklaşım azıyla yetinmeme neden olamayacak.. Aklımın karmaşası, hayatımın düzenini alt üst edemeyecek. Sakın bana, nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını diye gelmeyin, biliyorum çünkü.. Altınında üstününde neden iyi neden kötü olduğunu görmeye başladığımdan beri karanlığım mı daha iyi aydınlığım mı, biliyorum.. Geçelim klişelerden bozma motivasyon konuşmalarını. Gelelim gerçeklere..
Sadece iyi şeyleri deneyip, bana iyi mi geliyor yoksa kötü mü geliyor bakmakla kalmadım aynı zamanda kötüyü de yaptım. Meğer karanlığın pek bu durumla alakası yokmuş..
Beyni terse götüren, amigdalayı geliştirir Amigdalayı yöneten, yönlendiren seçimlerini yönlendirir. İşte asıl darbeyi bugün amigdalaya vuruyoruz.. Sabırla, zamanın ruhunu zor da olsa öğrenip kabullenerek buraya kadar geldik.. Yavaş yavaş dağın manzarasına doğru yol alıyoruz, bugünse atacağımız adım zoru! Kökleşmiş öğretilerimizi sorgulamakla yetinmeyeceğiz artık, derine dalma diyenlere inat derinlerden o inciyi bulup çıkaracağız.. Unutma belirsizlik hasta eder, kesinlik yaralar. En iyi dersler yaraların olduğu yerden alınır. Ve dönüşüm orada başlar.. Ne iyi ne de kötü olan şeyler uzun sürmez, anda kalmak bu olsa gerek. Uzun sürecek bir devrimin ilk adımında..
Çenesini tutamayanlar, en ufacık ilgide dünya ayaklarına serilmiş gibi sevinçten deli olanlar, uçuk kaçık hayallere dalanlar, hayatın dişleri etine geçince hayata küsenler, bir anlık keyifli hisse kapılıp tamamen iyileştiğini sananlar, kalbi kırılanlar, kırılgan hislere rağmen yeniden denemekten vazgeçmeyenler toplanın..
Bir dağ var tam karşımızda, her şama yaşımızla ve yaşadıklarımızla doğru orantılı. Yürümeye başladık; manzara harika, güneş bulutların ardında hafif gülümser şekilde yüzümüze yansıyor, rüzgar ılık ılık esiyor, dağın tepesinde parlayan bir hayalimiz bizim ona temasımızı bekliyor..
Yol ayaklarımızın altına serilmiş, ne engel var ne de fırtına. Yürümesi amma da keyifli. İlk temas ailemizle; genetik mirasımızın başrolleri. Duygularımızın kara kutusu, düşüncelerimizin seslendiricisi. Onlar aktardıklarıyla dağa doğru aldığımız yolun seçiminde önemli bir etkiye sahip. Şahsen ben kasvetli, karanlık, yolun görünmediği bir ormandan yola devam ediyorum bu noktada.. İkinci temasımız çevremiz; onlar yürümeye devam ettiğimiz yolun haritası, ama asla yolun kendisi değil. Şahsen ben dikenleri gür çiçekler, oksijeni kafa yapan sağlam ağaçlar, karanlıkta parlayan yıldızlar, zaman zaman da toz kaldıran fırtına görüyorum. Üçüncü temasımız gönül ilişkilerimiz; onlar bize hayal kırıklığını, istemekle sevmenin farkını, aşkın deliliğini, güven kırıntısıyla hayata tutunamayacağımızı, kimi zaman da yeniden sevebileceğimizi öğretecek. Şahsen ben rengarenk bir bahçe görüyorum, kiminin eşi benzeri yok kendine has bir çiçek, kimisinin kökü zehirlerle dolu dokunmayı bırak yakınına yaklaşmak bile ciğerlerinizi yakabilir ki yolda en çok ihtiyacımız olan organımız olacak aman dikkat, yalnızlığına saklanmış olanlar da var ne garip, birde yolun belirginleşmesine sebep olanlar. Son temasımız kendimizle; aman ha buraya kadar yol karmaşık, karamsar, koşuşturmalı ve iyisiyle kötüsüyle heyecanlıydı. Bundan sonrası olabildiğince yavaş, temkinli ve emek istiyor..
İlk üç aşamada öğrendikleriniz, öğrenmekten kaçtıklarınız, kaldığınız dersler ve tekrarları, yaralarınız, kabuk bağlayan yanlarınız, temasa geçebildiğiniz duygularınız, bağ kurmakta zorlandığınız düşünceleriniz, anlatabildikleriniz, anlayamadıklarınız derken her şeyin bir bütün haline gelip büyük resmi oluşturacağı yer tam olarak burası.. Şahsen ben yolun bu kısmında; alkolle bile uyuşturulamayacak düşünceler, kahveden bile daha etkili uyku kaçıran anılar, oksijeni tam anlamıyla hissedemeyen bir ciğer, nasır tutmuş ayaklar, talan olmuş bir bahçe, geri dönülmesi imkansız sığınaklar, hayatın ipini sıkı sıkıya tutmaktan parçalanmaya yüz tutmuş bir çift el, şarkılarını söyleyemeyecek yorgunlukta kısık bir ses, dağın yamacındaki parlaklığı görmekte zorlanacak astigmat olmuş iki göz, duygularla dokunmaya kalkışınca sızlayan yaralı bir kalp, sağlığına darbe almış bir akıl, kaç kere düştüğünü anımsamayacak ama izlerden okunacak kadar yırtılmış bir çift diz, yine de her şeye ve herkese rağmen inat edip kafası atınca dimdik duran bir kız çocuğu görüyorum..
Sesim kısılana kadar anlattıklarımla, parmaklarım kanayana kadar yazdıklarımla, kulaklarıma ağır gelse bile dinlemekten vazgeçmediğim hikayelerimle, dağın yamacına ulaşamam ki korkusunu kenara bırakarak, bazen de savaşacak gücü bulamayıp yorgan altına saklanıp vazgeçerek, Yaşadıklarımla, yaşattıklarımla, yaşamaya layık olduklarımla, hak etmediklerime maruz kalışlarımla, yalnızlığımla, gürültülü kalabalığımla, hatalarımla, pişmanlıklarımla, asla yapmam dediklerimle, ben bunu nasıl yaparım ya diye kendime kızdıklarımla, korku ve kaygılarımla, umutlarımla, heyecanlarımla, aşkımla, enerjimle, en önemlisi de aklı başında deliliğimle..
İki tane aslan varmış; biri aydınlık biri karanlık, sürekli kavga ederler ormanı kimin yöneteceğine bir türlü karar veremezlermiş. Peki savaşı hangisi kazanır?
Kendimize yüklediğimiz sıfatlar, insanların biz baktığında aklında beliren etiketlerimiz vardır. Dürüst-yalancı, iyi-kötü, enerjik-durgun, çok konuşan- sessiz, agresif- neşeli, güvenilir- sadakatsiz gibi tonlarca sıfat yüklüdür üzerimizde.. Kendi oluşturduklarımız maalesef gerçekliğe yakın olsa da küçük bir kısmını oluşturur, büyük kısmını ise bize bakan gözler ve akıl oluşturur. Bunların eşliğinde seçimler yaparız. Peki bunlardan sıyrılmak mümkün mü?
Yazmayı seviyor olmam beni yazar yapar mı, güçlü olmayı istemem beni zafer sahibi yapar mı? İstemek başarmanın yarısıysa, bir şeyi her gün sadece istemek beni bütünüyle başarılı yapar mı? İnsan potansiyelini nasıl gerçekleştirir, neyi gerçekten istediğini nasıl bulur? Bulduğu şeyi tümüyle istediğinden tam olarak nasıl emin olur?
İki doktoruma da sordum, kontrol altına alınması gereken duygu ve düşüncelerim olduğuna yönelik dönüşler aldım. İlmine güvendiğim ablama sordum, derinlere çok daldığımı doğru yolda da olsam yüzeyde kalmayı bırakmamam gerektiğiyle ilgili dönüşler aldım. İsteklerini gerçekleştiren dostlarıma sordum, neyi istediğini bulmadan yola çıkmak seni sadece savurur dönüşünü aldım. Başarmış insanlara sordum, küçük adımlarla başla ne yaparsan yap ama her gün küçükte olsa bir şey yap dönüşünü aldım. Hayaline sahip çıkan bir arkadaşıma sordum, istediğini bul ona biat et önceliğin asla para olmasın dönüşünü aldım. Sordum da sorum herkese. Tek bir soru; neyi istediğini nasıl bulur ki insan? Birçok cevapla sonuçsuz kalmış bir soru olarak elimde kalakaldı..
Sorular oluştururken ve sorarken cevap almak ümidiyle kendimizi olabildiğince açıyoruz. Soruyu yönelttiğimiz insanlara dikkatimizi vermeye çalışıyoruz, evrenden işaretler için kalbimizi açıyoruz, kitaplardan cümleler seçiyoruz, izlediklerimizle ruhumuzdaki çalkantıyı durultmaya çalışıyoruz. Sizler cevapları bulabiliyor musunuz bilmiyorum, ama benim sorularım hep eksik ya da tamamen cevapsız kalıyoruz.. İşte bunun en önemli ve küçük detayda saklı kalan bir nedeni şu, soruyu gerçekten doğru yerde doğru kişiye mi soruyorum?
Diyelim ki karşımızda hoşlandığımız birisi var; bize karşı yaklaşımı flörtüz ama duygu ve düşünceleri öyle mi, sadece bize karşı mı böyle yoksa herkese mi öyle emin değiliz. Bir cevap arıyoruz. Hemen hemcinsi arkadaşlarımıza durumu anlatırız ve onlardan cevap ararız, burç yorumlarından onun bize adım atıp atmayacağına dair işaretler vermesini bekleriz. Ne için, bize karşı hislerini anlamak için. Halbuki çözümü, sorunun cevabı iki şeyde saklıdır; kişinin kendisinde ve davranışlarında.. Elbette dil her zaman doğruyu söylemez, seviyorum der sevmez. Sevgili olmak istemiyorum der, sahiplenir. Bunlar işi karmaşık hale getirir ve bizim sorularımız cevap alamadan artar çoğu zaman. Bu karmaşa içinde boğulmak gayet normal. Ama gerçekten aradığımız cevap hislerle ilgisiyle istikrarlı davranıp soruya yönelik adımlar atmalı ve karmaşaya kapılmadan ilerlemeyi bilmeliyiz. Kişinin kendisine sorduğunuzda aldığınız cevap sizi tatmin etsin ya da etmesin geri kalan kısım onun sorunu diyebilmeli ve verdiği cevabı doğru kabul ederek devam edebilmeyi öğrenmeliyiz bazen.. Çünkü buradan sonrası konuyu asıl önemli olan noktaya getirecek yine, sorunun asıl muhatabına sormayı bilmek..
Peki ya ben ne istiyorum?
Kendi isteklerimizin cevabını başka yerde aradıkça onların yollarına, yıllarına, isteklerine, istemediklerine göre davranışlar sergileriz ve bu da bizi istediklerimizden kilometrelerce uzağa atabilir. Ben ne istiyorum; yazar olmak mı, virtüöz olmak mı, işletmeci olmak mı, dansçı olmak mı, yogi olmak mı, öğretmen olmak mı? Sorunun beni kemirmesine karşılık cevabına hala yaklaşabildiğim söylenemez, tek bir farkla. Yakın zamana kadar sorularım her ne konuyla ilgili olursa olsun cevabını hep insanlarda, kitaplarda, filmlerde ya da evrenin işaretlerinde aradım. Bulduğum bazı cevaplara evet bu desem de o cevap için ufacık bir adım atmadım kimi zaman, kimi zaman da adım atsam bile devamını getiremedim. İnsanların beni tanımlamasına izin verdim; sen biraz farklısın dediler niye ki ben de etten kemikten dedim kabul görebilmek için, iyi bir yazarsın dediler öyle herkesin harcı değil kalem tutmak ben daha çırak bile değilim dedim, güvenilir bir dostsun dediler benimde yanlışlarım var dedim, insan ilişkilerin ve iletişimin sağlam dediler evet ama anksiyetem var dedim, sana bakınca sahil kasabasında kendi işini yapan tatlı küçük bir esnaf görüyorum dediler o para bende ne gezer dedim, dünyayı kurtaracağız seninle dediler ben aklımın savaşında kazanamıyorum bahçem bile yok ki benim dedim. Dedim de dedim, Onlar bana iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış ne dediyse ben onlara hep iki katını dedim. Yapamazsın dediler, inadına savaştım. Kazanan sensin dediler, zafer bayrağını düşmana teslim edip kaçtım. Başarırsın dediler, inanmaktan vazgeçtim. Her şeyi de bilmeyiver beynimi yoruyorsun dediler, inatla merak ettim.. Her şeyin zıttına gitmekle yetinmedim, kendimi de kaybettim..
Her şeyden birazcık yapa yapa, hiçbir şeye sahip olamamayı garantiledim. Tam da şimdi; ayda bir yaptığım yogada, düşüncelerimi kustuğum ara sıra yazılarımda, koltuğun kapattığı manzarayı ortaya çıkartarak, ıssız adam gibi kol gezenlerin sevgisizliğinde, tellerini yenilesem de hala dokunmaya cesaret edemediğim kemanımda, bana inanmayı bırakmayan dostlarımın ve ailemin inancında, travmalarımda, hayatıma dahil olanların hikayelerinde. Yazdıklarımın, yazamayıp aklımda kalanların, yüreğimde cılızca yanan ateşin, yani kısaca yaşadıklarımın ve yaşattıklarımın, cevap aradıklarımın ve cevap alamadıklarımın ışığında.. Cevabın asıl kaynağı olan ve soruya asıl cevabı verecek olan sevgili kendim; sahi sen ne istiyorsun?