Yazar: yildizlaraltinda

  • ..BAHAR TEMİZLİĞİ VE KAHVE..

    “Ben bugün, ingilizce konuştum.. 😊”

    “Ben bugün, 2 canla arkadaş oldum..🙂”

    “Ben bugün, neşeniz ve enerjiniz çok güzel ya siz hep buraya gelin, kokunuz çok güzel bahar gibi, iltifatlarını alan oldum.. 🙂”

    Bugün Şubat ayının son günü ve benim için Şubat ayının teması “hangi seçimler gerçekten bana ait” sorusunu gözlemlemekti.. Çünkü bir nebze olsun anladım, hayatta sıradan görünen şeylerin bile kocaman bir mucizeye dönüşecek kelebek etkileriyle dolu bir yer olduğunu. Ve birine sıradan gelen şeylerin bir başkasının en kıymetli anını oluşturabildiğini..

    Zorluklar bitmek bilmiyor, hayat kırılacağınız yerleri incelikle sınıyor, kiminin heyecanını paylaştığı kişi kiminin gözyaşına neden oluyor, kiminin aşkı kiminin hayal kırıklığı, kiminin başarısı kiminin yenilgisi oluyor ve her gün çoğu bilinçsiz ve alışılagelmiş seçimler yaparak aslında hayata kim olduğumuzu fısıldıyoruz günün sonuna kadar.. Hayatta kendini sunan bizlere aynalama olacak seçenekleri, kişileri, olayları sunuyor. Karşılıklı bir konuşma halindeyiz aslında..

    Kontrol edemediğimiz olaylara maruz kalıyoruz, o olaylar karşısında kim olmayı seçiyorsak devam eden günlerde o kimliği besleyecek seçenekler ve dolayısıyla seçimler peşimize takılıyor.. Ve hayat en çokta söz verenlerin peşine takıyor şeytanı.. Biliyorum, çünkü çok defa oturduğum masada şeytana mat olarak kalktım satrançtan.. Biliyorum, çünkü çok defa dansa davet sanarak çıktığım arenada savaşarak kan kaybettim..

    Temiz bir sayfa dedim birçok anda, ne zaman elime kalemi alsam daha ilk cümleyi yazamadan kalemi bırakmak zorunda kaldım yıllarca.. Sahi neden yazamadım, neydi mani olan? Yaşadıklarım mı, maruz kaldıklarım mı, hayatın benden çaldıkları mı, fedakarlık yaptığım hiçbir şeyin karşılığını görememek mi, insanlar mı, yoksa yüzleşmekten korktuklarım kaçtıklarım mı? Aslında hem hepsi, hem de hiçbiri.. Hem yaşadıklarım, hem yaşamaktan korktuklarım.. Hem benden çalınanlar, hem de benim kaçtıklarım.. Yani hem hayatın kendisi, hem de hayattan alacaklı olduğuna inanmayı seçmiş olan ben..

    Hayat bana borçlu, verecek kardeşim istediklerimi, kırıldığım her yerin hesabını soracak sormalı ilahi adalet yerini bulmalı.. Olmadı mı, tamam küserim ben de, diş bilerim hayata, dönerim arkamı görmezden gelirim, vesaire vesaire.. Ne büyük dram ama, ne büyük hikaye ama şu alacaklı olma hikayesi.. Eee sonuç ne peki! Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı açılmış nice savaş. Oysa savaşmak için bile iki cephe gerekirmiş. Ben ne zaman bıraktım kalemi, ne zaman kuşandım kılıcı da hikayelerim hep bir sürgün hep bir arayış hep bir kayıp dolu oldu böyle!..

    Kısmen zamanını hatırlıyorum, o arenaya neden çıktığımı hatırlıyorum. Hatırlıyorum hatırlamasına da kaybettim diyerek vazgeçmeyi, bu sefer hata yaptık diyerek bir adım geri atmayı, olsun be başlarız yeniden diyerek unutlanmayı niye unuttum işte onu hatırlamıyorum.. Hatırlayamıyorum daha doğrusu, en azından şimdilik..

    Oysa bu yıl, yeni yıl bana bir mucizeyle geldi. Yeni yılın ilk dakikalarında bir niyet fısıldayarak girdim, niyetimi fısıldarken bir aşkın bir eski arkadaşın gülümsemesiyle girdim yeni yıla.. Toprağa basarak, ben bu sene kök salacağım diyerek, gökyüzüne göz kırparak.. Sonrasında sarsıntılar yaşasa da yüreğim, sevdiğim kişilerin sağlığı korkutsa da beni, eski kaygılar ve korkular tutunmak için ellerini gırtlağıma dayasa da her gün biraz daha sevgiyle şefkatle yavaş yavaş açtım o elleri çektim boğazımdan.. Her gün yazdım, her gün yürüdüm, her gün izledim gökyüzünü, her gün girdim suyun altına, her gün düşledim..

    Dedim ya insan söz verince ilk olarak şeytan düşermiş peşine, sözünden dönecek misin diye.. Benim şeytanımınsa hesaba katmadığı en önemli şey, kendisinin sesine varlığına çok eski zamanlardan beri aşina oluşumdu.. Bu bahara kadar köksüz medeniyetimin kadim kralığına; kışın kökleri kurumayan çiçekler ekeceğime, tahtının yıkılmayacak kadar sağlam olacağına, toprağının derinlerine işlemiş her zehirli sarmaşığı tek tek temizleyeceğime, fırtınalarda sallansa da yıkılmayacağına dair bir söz vermiştim..

    Ocak ayında yavaş yavaş, eskilerden gelen, kökü çocukluğa dayanan, korkuların kaygıların gözlerinin içine bakmaya gayret ettim. Ne kadar derine işlemiş olursa olsun, acele etmeden sabır sınavından kalmadan tek tek baktım gözlerinin içine.. Şubat ayının her günündeyse aynadakilerin gözleri bana dikiliydi..

    Her gün aynı motivasyonla uyanmadım, her gece aynı saatte erkenden uyuyamadım.. Her sabah sağlıklı kahvaltı yapamadım belki ama her gün bir adım attım.. Gözlerimi dolduran anlar da oldu, kalbimi kıran gerçekler de çıktı ortaya.. Bir sabah sadece bir an, o hikayelere başka bir gözle bakabilir miyim diye sordum kendime.. Ya karşıma çıkan şeyler sadece canımı yakmak için çıkmadıysa, ya o yetersiz değersiz hissettirdiğine inandıklarım aslında bana olmayı arzuladığım yerleri anları göstermeye çalıştıysa, ya aslında kalbime ağır gelen gerçekler kendimi seçmeyi bıraktığım anların hayaletiyse?

    Biliyor musunuz yol artık nereye çıkar bilmiyorum, size ilginç gelecek ama ilk kez belirsizliklerden korkmuyorum hatta ilk kez onlara cevap aramamayı öğreniyorum.. Ben, bu bahar diğer baharlardan daha köklü olacak, inanıyorum.. Önce kadim kralığımın tüm geçmiş hikayesini tek tek temize çekmeye başladım.. Sonra köksüz medeniyetimin her karış toprağını havalandırmaya başladım. Ardından zehirli sarmaşıkları temizlemeye gayret ettim.. Temizlenecek yerler illa ki olacak lakin temizlenmiş yerlere küçük küçük tohumlar ekmeye başladım..

    Öyle ki hayat önce pembe bir karanfil getirdi bahçeme, şimdiyse yürüyüşüme eşlik eden iki can, hatta kitap okurken hiç tanımadığım turistlerin merhabasını, teyzemin sağlığının iyiye gidişinin haberini, kahvemi yudumladığım yerin samimi gülümsemesini..

    Bugüne kadar hangi seçimler bana aitti, hangisi öğrendiklerimin eseriydi, hangisi otomatikleşmiş tepkilerdi artık daha iyi görebiliyorum.. Bir şeyi daha görebiliyorum artık, bu baharda yeni yaşıma girerken, doğum günümde kendimi yeniden hatırlamış olmanın neşesinin ışığını..

    Benim sevgili köksüz medeniyetimin kadim krallığı; yıkılan duvarların enkazından kurtulmak zaman aldı, lakin ufuk çizgisinin ne kadar geniş olduğunu görmemi sağladı.. Ben bugün, bu ayın son gününde bir söz daha veriyorum; senin baharın herkesinden çok daha aşk, neşe, sevgi, huzur dolu olacak..

    Çünkü bu bahar kendini seçmenin, hayata kök salmak olduğunu hatırladın.. Hangi seçimler sana aitti sorusunu cevapladın, Mart ayı içinse benim sana yeni bir sorum var; benimle doğum gününde neşenle ve ışığınla, bir Edis bir Manifest şarkısıyla dans etmeye VAR MISIN? ❤️🍋🙂

    ..SEVGİLİLERİMLE..

  • ..KİMDİ ONLAR, NEYDİ GERÇEK?..

    Onlar gibi değilim ben, kıramam sevdiklerimi, üzemem onları. Kin güdemem ben, küs kalamam 3 dakikadan fazla. Onlar beni kırıp döktü mü, olsun, çiçek ekerim ben kırgınlıklarıma sevgimle şifa olurum, sadakatimle korurum, şeffaflığımla su serperim, şefkatimle sarıp sarmalarım.. Dolu dolu fedakarlıklar yaparım, carcur ederim sevgimi, enerjimi her biri için hiç düşünmeden.. Diyorum ya onlar gibi değilim ben, istesem de olamam, olmadım da zaten. İstediğim zamanlar oldu da olabildiğim zamanlar hiç olmadı..

    Sahi kimdi onlar? Onlar gibi olamayan ben, onları onlar yapan kim?

    Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır sözünün vücut bulmuş bir haliyle geçen dakikalar içerisindeyim. Hiç tanımadığım birinden, hiç beklenmeyen bir yerden, bir fotoğrafla ben hep buradaydım diyen bir gerçek.. Ve sindirmesi zor olan bir gerçekle burun buruna gelmenin hem ”haklıymışım” rahatlığını, hem de ”oysa tek beklentim dürüst olunmasıydı, niye diğerleri gibi yalanı seçti ki” kırgınlığıyla nefes alıyorum dakikalardır..

    Onları onlar yapan bu, beni ise ben yapan bu.. Dün can acıta acıta yıllarca üzerime sirayet etmiş, etime işlemiş etiket dolu hikaye dolu kaftanı çıkarıp atmıştım içinde aylardır yandığım cehennemin ateşine.. O yanışı izledikçe tenime değen rüzgar, kanayan yaralarımın acısını tatlı bir sızıya dönüştürmüştü.. Ve hayat benim bu cesur adımıma karşılık ilk hamlesini aylardır belirsizlikle ruhumu karartan yeri aydınlatarak ödüllendirdi.. Canımı kat kat yaksa da ortaya çıkan gerçek, belirsizlikten yeğdir..

    Beni ben yapan en yegane yapı taşlarım; sevgim, sadakatim, saygım, güvenimdi hep.. İşimde, aşkımda, arkadaşlığımda hatta düşmanlığımda bile.. Öyle ki bunlardan birini göremedikçe öfkelenirdim insanlara. Kavga edelim, kırıp dökelim lakin yalanı, ihaneti sokmayalım araya.. İnsan hayat karşısında gücü yerindeyken değil, zayıf düştüğünde seçim yapmaya zorlanır genelde.. Yalanı, ihaneti, korkudan, kaygıdan, kendini o an haklı görmekten dolayı saçıverir ortalığa.. Düşünmez sonrasını, hele de arada zaman, mekan, kilometre farkları varsa, iletişimsizlik girdiyse sanır ki çıkmaz ortaya.. Oysa hayatın matematiği uymaz insanın kıt zihin hesabına, kendi bildiğini okur ve eninde sonunda çıkarır ortaya..

    Kim doğru, kim yanlış tartışılır. Kim eğri, kim değil o da.. Lakin hakikat tektir.. Gerçek tektir.. Aylarca, yıllarca hikayeler anlattım. Kendiminkini, şahit olduklarımı, her şeyi herkesi.. Öyle herkes gibi de kendimi aklayan yerden değil, yeri gelip kendimi herkesten daha çok yerdiğim yerlerden anlattım.. Çünkü tek gayem gerçeği bilmek, gerçeği bulmak ve gerçeği yaşamaktı.. Sevdiklerimden tek istediğimse ne yaparlarsa yapsınlar yeter ki bana dürüst olsunlardı..

    Çünkü kin tutmam ben, nefret etmem, öyle 3 günden fazla küs kalamam, vedalar etmem, kızınca kapıyı çarpar çıkarım da kıyamam sonra dönerim hemen. Vazgeçmem kolay kolay, soframdan kovmam, ah etmem.. Dürüst olsunlar da kırgınlıklar telafi edilir, zamanla bir çözüm bulunur, sevgiyle iyileşir en derin yara.. Ah be yeter ki olanı olduğu gibi söyleyin hele de bana. Herkesin güvenini kıran birileri, zamanında ama sevgisine ama aşkına ama işine ihanet edenleri var. Herkesin bir mazisi bir yarası elbet var.. Hele ki ben en iyi ben bilirim korku, kaygı, kaybetme endişesi, beni kötü bilmesinler tedirginliği neler yaptırır yaralı insana. Yahu ben bilirim yarayı, yaralıyı..

    Belki yollar ayrılır, iletişimler bağlar zayıflar bir gün. Hayat girer araya, gurur girer, ego girer, geçmişin hayaletleri korkuları kaygıları girer araya.. Bırakın anca bunlar girsin araya çünkü bunların telafisi olur, bunlar zehir ekmez topraklarımıza, bunlar ömür boyu sürecek yaralar açmaz insana.. Oysa yalan, ihanet, öyle zehirler ki insanı ne zaman ne de sevgi telafi edemez o zehrin yaktığı yeri.. Hele de benim gibi kendini size koşulsuz sunanın sevgisine, zamanına, sadakatine, sofrasına kendi gönlüyle almış olana..

    Sırf kötü bilinmemek için, nasılsa ortaya çıkmaz rahatlığında, sırtını dayamak yalana, Artık kızmıyorum, anlıyor olmanın rahatsızlığını da duymuyorum. Çünkü yalancıyla arkadaşlık etmeyi seçip kahve içenden, kendinden başkasını düşünmeyenle yemek yiyenden, yaralanmadığı için yaralıyı hor görenden elif gibi dik olmasını beklemek benim seçimimdi.. Kendi gerçekliğini ortaya koyanın potansiyeline inanmayı seçen de bendim.. Olmayacak olanı oldurtmak için kendimden çalan da..

    Ben kendi gerçekliğime soyunmaya cesaret ettikçe, hayat gerçek olanı bir paçavra misali attı önüme.. Zamanı, mekanı, mesafeyi, tanımayı, tanımıyor olmayı bahane etmedi hayat.. Ben zayıf düştüğüm ayların, günlerin karşısında zayıflığıma rağmen sadakatimle dik durmayı seçtiğim için bir şubat ayında en güçlü aynayı çıkardı karşıma.. Ben belirsizlikle sessizlikte nefes alamıyorken cevap aramayı bırakmadığım günlerin sonunda tüm hikayeleri yaktığım an da cevapları en yalın haliyle fısıldadı hayat.. Hayatın şu ironisi, zaman konusundaki tavrı bana bir dans sahnesini hatırlattı bugün..

    Yıllar evvel simsiyah bir gecede ”merhaba dans edebilir miyiz” diyerek tüm gerçekliğiyle dimdik duran ve bana elini uzatan o sevgili maestroyu, ve zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadığım o dansı.. Meğer yıllar evvel bir gerçek elini uzatmış bana, o geceyse danstan sonra bir illüzyonu seçmişim ben.. Bu geceyse yine bir gerçek elini uzatıyor bana.. Kaftanı atsam da üstümden bedenime sirayet eden korku, kaygı, endişe, boşluk hissi sarıyor etrafımı.. Sızısını hissettiğim bir hayalet misali..

    Kimdi onlar, kimin doğrusu en doğru, beni bir tarafa kendini diğer tarafa koyup seçim yapma ihtimalini ortaya koyan kim, bu ihtimali ortaya koyduran kim? Senin Azrail’in kim? İşte ben bu gece hatırladım bunun da cevabını.. İnsan en çok neden, kimden korkarsa Azrail’i oymuş meğer.. Ölmeden önce öldürdüm bu gece, kendi şeytanımı.. Ben bu gece bir gerçeğimi daha hatırladım..

    Ve ben bu gece, yıllar süren o cevap bulma illüzyonundan, çözmeye çalışmanın çırpınışlarından bir adım daha uzaklaştım.. Yine küsemem kimseye, kin tutamam, ah edemem çünkü bilirim hayat kalbimi kıranın tutmaz elinden, öyle strateji falan da yapamam, sadakatimde sevgimde en çokta kendime olan saygımdan bu hayatta.. Zira kaç kaftan değiştirsem de, kaç yara alsam da, kaç kez kırılsa da güvenim fıtratım sevmek üzerine benim.. Lakin artık soframda yer yok sevsem de yalanı kendine dost edene…

    Köksüz medeniyetimin kadim krallığı, bu gece yak bütün krallığın ışıklarını.. Dün gerçeği talep ettim hayattan, bugün gerçekliğiyle dansa davet eden elini uzattı bana.. Ve aç en sevdiğimiz şarkıyı bu gece.. Onların seçtikleri onlara, bizim seçtiklerimiz bize bu geceden sonra..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GEÇMİŞİN HAYALETLERİNE VEDA..

    ”Aşk bir okyanustur; ya yüzmeyi öğrenirsin ya da boğulmayı göze alırsın..” Ne derin bir tanım, yaşayanlar ve yaşatabilenler için.. Geçen nisan ayında ben ki yüzmeyi bilmeyen olarak boğulmayı göze almıştım.. Bir koç kadını cesaretiyle dalgalara aldırış etmeksizin, geleceğin belirsizliğinden kaçmaksızın, geçmişin hayaletlerinden korkmadan.. Bakmadım bedenim ne kadar yara dolu, kalbim ne kadar kırgın, ruhum ne kadar yorgun.. İyi ki bakmamışım, baksaydım boğulmayı göze alamazdım.. Yüzmeyi öğrenemezdim, evet belki boğuldum hikayenin sonunda.. Lakin iyi ki diyorum, iyi ki o okyanusa girmişim. Çünkü dalgalarda zıpladığım da oldu, korkularıma rağmen suda takla attığım anlar da oldu.. Cesaret edemeseydim, göze alamasaydım eğer ne tenime su değerdi o yaz, ne ben içimdeki ateşi yıllar içerisinde ne kadar söndürdüğümü hatırlayabilirdim..

    Bahar ve yaz dolu dizgin geçse de Eylül aynı nezaketi göstermedi.. Eylül ayına yüklediğim mana ise, enkazın şiddetini ve ağırlığını daha da sertleştirmişti.. Darbeler bir değildi, düşüşüm bir gecede olmadı.. Beni ateşin içine iten el yalnız değildi. Yıllarca bedenimde biriken yaralar ve izler, kalbimde dolup taşan acı tatlı hikayeler, ruhumun aramıza binlerce ağaç mesafe koyup giderek sessizleşmesi, karanlığın derinleşmesi ve yitip giden neşe, zaman, yaşam sevinci..

    Sahi kimdim ben, kimim ben! Bir geçmişim var; uykunun hiç olmadığı, her fırsatta yeni yerler keşfeden, durmadan çalışan, arkadaşlarıyla anılar biriktiren, çok seven, çok sevilen, göklere çıkartılan, başarılara alışık olmanın verdiği umursamazlıkla sadece yolda olan, takdir beklemeyen, onay aramayan, kimsenin ilgisine aç olmayan, gece gündüz kendisi olan, hep neşeli, savaşçı, gözü kara, yerinde durmayan, dünyaya kafa tutan, acıdan kaçmayan, gözyaşı dökmeyen, korkmayan hatta korkuyorum kelimesi lügatında olmayan, ister bedeni ister kalbi ister ruhu yara almış olsun sargı beziyle sarıp anında ayağa kalkan, derdini hikayelerini köprüsüne tren garına anlatan oraları mabedi yapan ve o mabede kendisinden başkasını almaya layık görmeyen, hep dik, hep yolda, hep gülümseten, neşeli, cıvıl cıvıl..

    Bir geçmişim var; yorulduğum, kan kaybettiğim, karanlığın içinde kaybolduğum, gözyaşlarımın kurumadığı, sevdiklerimi kaybettiğim, ölümün gerçekliğine arkadaşlarını, sevdiklerini, köpeğini veren. Kim olduğunu bulamayan, hep arayan, kaybolan, depresyonun canına kastettiği, korktuklarının başına geldiği, sevgisizliğin ihanetin soğukluğuyla tanışan, mana yüklediği her şeyin tek tek çöküşünü kirletilişini izleyen, sevgisinin sadakatinin cezalandırıldığı, 10 yıllık işini evini kapatmayı seçen, korkmaya başlayan, ruhunun alevli renklerinin çocukluğunun masumiyet dolu pembesinin ve aşkının sarısının griye dönüştüğü..

    Ve bir dünüm var.. Cehennemimdeki ateşlerin harlandığı, içine düştüğüm labirentin yüksek bir zeka tarafından oluşturulduğu mat dolu satranç oyunu olduğu, susan, duran, cevap bulamayan, tüm hayat akışının tıkandığı, bedeninden canının yavaş yavaş çekildiği, teni soluklaşan, nefesini kesik kesik alabilen, hayata tutunmak için zar zor birkaç adım atmaya gayret eden, kaybolmuş, kim olduğunu unutmuş, niye yaratıldığından bir haber.. Penceresinden başkalarının ezip geçtiği sevgisinin, değeri bilinmeyen sadakatinin, görülmeyen fedakarlıklarının, hiçe sayılan emeklerinin yasını tutmuş olan..

    Ve elimde sadece iki şey kaldı sonunda; şimdim ve ben.. Para, diploma, başarılar, hikayeler, Nazilli’m, lunapark, mana yüklediğim her kahve sohbeti, sevgimle yaptığım salatalar, aşkla çıktığım mabedim köprüm, oyun haline getirdiğim rutinlerim, herkesin hakkında vakıf olduğum nice sır, ruhunu gördüğüm okuduğum nice suret, yaralarım, travmalarım, aşklarım, dünüm, geçmişim, sahip olduğum tüm kimlikler tüm kimim ben sorusuna bulduğum cevaplar, ya da bulduğumu sandığım nice zan hali.. Hepsini dün bir barbekü ateşine tek tek attım, bedenime sirayet eden her şeyi, adıma eşlik eden her etiketi, sahip olduğum tüm anları ve anıları, geceleri odamda sessizliğime eşlik eden hayaletlerin anılarını, yüklediğim manaları, kazandığım savaşların anlaşmalarını, kaybettiğim her ganimetin acısını.. Bir bir yaktım, izledim dakikalarca yanışını..

    Çünkü sır buydu.. Çünkü kendimi bilmeliydim önce, sonra da kendimden bilmemeliydim.. Vakıf olmak için yıllarımı harcadığım, uğrunda inşa ettiğim köksüz medeniyetimin kadim krallığının sırrı buydu.. Ben aradıkça bulurum sandım. Sordukça, dürüstlükle şeffaflıkla anlatılır sandım.. Ah şu sanmak, ah şu zan hali.. Artık çırılçıplağım hiçbir kaftan yok üzerimde. Yalnızım, kimseye ait değilim, kimse de bana ait değil. Geçmişin hayaletlerini azat ettim, kılıcımı ve tahtımı bir ejderha ateşiyle yakıyorum.. Çünkü zehir kınındaki kılıcımda, yücelttiğim tahtımdaymış anladım..

    KİMİM BEN.. Onca hikayeyi yakınca geriye kalan külleri, yıllar önce koluma Anka Kuşu dövmesi yaptırmıştım, bugün hatırladım hikayesini.. KİMİM BEN.. Onca etiketi yakınca geriye kalan boşluk, yıllar önce koluma yaptırdığım ”memento mori” dövmesinin hikayesini hatırladım bugün.. KİMİM BEN.. Mana yüklediğim her anı, anıyı, köprüyü ve emek emek inşa ettiği köksüz medeniyetinin kadim krallığını yakınca geriye duvarsız çorak bir toprak, yıllar önce koluma yaptırdığım ”elif, vav” dövmesinin hikayesini hatırladım bugün.. KİMİM BEN.. Gittiğim onca yolu ve yaşadıklarımdan ortaya çıkan her bir hikayeyi yakınca geriye kalan yönsüz yolsuz bir gezgin, koluma yaptırdığım pusula dövmesinin hikayesini hatırladım bugün.. KİMİM BEN; hem her şey hem de bir hiç.. Ben; birinin evladı, birinin eski sevgilisi, birinin dostu, birinin düşmanı, birinin yazarı, birinin yol arkadaşı, birinin öğrencisi, birinin yarası, birinin aşkı, birinin öğretmeni, birinin ışığı, birinin kahramanı, birinin her şeyi, birinin hiç seçmediği, birinin kalmayı göze alabildiği, birilerinin hep bir şeyi. Bu benler birilerinin hikayesinde kendince ve kendinde olan kadar görebildiği ben’ler.. Oysa ben hem her şeyiyim, hem de hiçbirisiyim.. Ben sadece benim. Bendeki gördükleriniz benim ateşimden ve aynamdan kendinizde olanların yansıması..

    Ve ben yıllar içinde yansımaları gerçek sanmanın acısını taşıdığım bu hikayeyi, bu hikayeyi yıllar içinde ama gelerek ama kalarak ama giderek canlı tutan her hayaleti serbest bırakıyorum bugün.. Çünkü ben hatırladım..

    Bugün ”ben anladım” değil bu hikaye, bugün ”ben hatırladım” hikayesi bu.. Neden cehennemin ateşinde defalarca yandığımı, onca ateşe rağmen yangının neden hiç bitmediğini, neden korkusuzca suyun illüzyon dolu dansına boğulmayı göze alarak eşlik ettiğimi, edebildiğimi.. Canım cayır cayır yansa da neden sönmediğimi. Söndürmek için çırpınışlarımı, bu çırpınışların beni neden hırpaladığını..

    Benim köksüz medeniyetimin kadim krallığı, bir koç kadını olarak hatırladım beni; ben ateşin ta kendisiyim. Ben krallığımı cennete çevirmek için kendi cehenneminden geçebilmeyi göze alabilenim. Geçen bahar çocuksu heyecanla boğulmayı göze alan, bu bahar da yüzmeyi öğrenecek olanım.. Ben ateşle yaralarını dağlayıp yeniden arenaya çıkanım bugün.. Ve bu sefer elimde bilenmiş kılıçlar değil, en eski ve en sadık dostum var.. Sol elimde köksüz medeniyetimin kadim krallığına ekilecek köklü tohumlar, sağ elimde kalemim.. Bu bahar diğer tüm baharlardan bir başka olacak.. Sana söz veriyorum.. Ve hatırla, ben daima sözümü tutarım..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..NEDİR BU BÜYÜMEK..

    Bu kaçıncı keder bilmiyorum, daha kaçı gelir onu da bilmiyorum.. En yaralayıcısı ise hayatın buna bir gram aldırış etmeden dönüşü.. Senin kalbin mi kırık, sevdiklerini mi kaybettin, hastalık bir aileyi kırıp mı geçiyor, olsun varsın. Hayat akıyor, dünya dönüyor, evren güneşi en parlak haliyle doğuruyor.. Bununla da kalmıyor; yürüyenleri destekliyor, acıya aldırış etmeyenleri acıyı yaşamayanları ayakta alkışlıyor..

    Vakit evvel zamanda olsa kırgınlığım kızgınlıkla birleşir, bu kızgınlık parmaklarıma öfkeyle akar, akan öfke dünyayı yerinden oynatır umuduyla bekler, beklediğimi alamaz daha da kırılırdım.. Bu kuyruğunu yiyen hikayenin ruhumdan kan alarak neşemi soldurduğu uzun bir savaşın ortasından çıkalı yeni oluyor aslında.. Uyandım, öyle gözü açmakla yaşanılan bir uyanış değil.. Hikayelerimi didik didik ettim, geçmişin hayaletlerinin tek tek gözüne bakmaya gayret ettim, geleceğim için ışık sızsın içeriye diye hayatımdaki her çatlağı Mimar Sinan hesabıyla inceledim..

    Bu hayatta hakikatin gerçeği aşktır, aşksa Gülşen’in dediği gibi cesurların işidir derim hep.. Hayat, hayatta cesurların işidir anladım.. Bu cesaret işini iyi anlamak lazım. Zira herkes kendini boy aynasında en kıymetli etiketlerle görmeye meyillidir. Gerçi hangimiz değiliz ki.. En iyi, en güvenilir, en sadık, en çalışkan, en ahlaklı, en yapıcı, daima hep ”en” dolu..

    Kendimi, hikayelerimin zehirli sarmaşıklarını kökünü kurutana kadar inzivaya aldım. Almıştım.. Çünkü savaşmaya, direnmeye, bırakmaya alışmış bir ben var. Sevdiğinde sonu kadar giden, bıkmadan usanmadan anlatmaya gayret eden, kaybetmemek i.in direnen bir ben.. En ufacık bir his, bir heyecan duyduğum an yaralarım kanıyormuş aman efendim hala dinlenmem gerekiyormuş demeden ha gayret ayağa kalkan bir ben.. Peki ya hayat, hayat bekledi mi beni, alkışladı mı halimi, sen de varsın be kraliçe dedi mi hiç?

    Dinamiğini, matematiğini e kadar çözdüysem bir sonraki savaşım daha karmaşık seviyesi daha zor oldu. Diye diye geldim 32 yaşıma.. Bakıyorum şöyle, okuyorum geçmişe not düştüğüm her defterimi yazımı, düşlüyor ve düşünüyorum olanları olmayanları.. Ne içindi, kim kimler içindi diye!

    Büyüdükçe çözdüm sanıyor, daha çok dolaşıyor insan. Büyükçe kaybettiği oyuncaklardan daha çok can yakıyor sevdiklerini kaybetmek. Büyüdükçe hayattan alacaklıyım nidalarının yerini hayat alacağını alıyor da vermeye gelince almaktaki kadar cüretkar olmuyor anlıyor.. Her sene bir öncekinden daha kayıp dolu, daha yorucu.. Ne zaman bir küçük heves duysa yüreğim gün batmadan daha büyük bir yıkımla sarsılıyor..

    Düşüncelerimi değiştiriyorum, dilimi değiştiriyorum, hatta öyle ki şu girdiğimiz 2026 yılında yazdığım hikayeleri değiştirmeye gayret ediyorum. Sonra ne mi oluyor, bir telefonla tüm hayat akışı değişiyor. Ne zaman ya, biri bana söylesin. Bir ben mi anlamadım bu hayatın düzenini, bir ben mi çözemedim bulmacayı..

    Okudukça, dinledikçe, sindirdikçe diyorsun ki suç yok suçlu yok.. Bakıyorsun acıyı derinden yaşamayanlar yol alıyor hayat açıyor yollarını. Sen acıyla kıvranırken hayat bu diyorsun bakma o yönlere elbet bu rüzgar yön değiştirir bir gün benim içinde. Daha tükürüğün kurumadan bir keder, bir kayıp, bir acı daha ben geldim diyor.. Öyle ki bir bayram edasıyla çıkageliyor hatta..

    Sen yaralarını mı sarıyorsun, acıyla mı kıvranıyorsun, yorgun musun bakmıyor hayat. Bakmasın da anladım, sen üzgünsün diye yol vermiyor sana. Vermesin de.. Lakin acıtıyor bu gerçek.. Bu kadar derinden sarsılırken kadim krallığım, bakıyorum etrafa kim gerçekten var kimi ben varmış sanmışım diye. Bir gerçekte buradan vuruyor yüzüme..

    Kızayım mı şimdi, öfke dolu kusayım mı ya da her şeyi.. Anlamayana anlatsan ne fayda, görmeyene yön tarif etsen ne fayda. Acıdan geçmeyen ne bilsin acıyı, kalpten sevmemiş olan nereden bilsin kıymetini.. Hayat onlar için keyifli kahve sohbetleri, yeni ortamlar, yükselen kariyerlerle doluyken zaten niye dönüp yüzünü gerçeğe bakmayı seçsinler ki..

    Nedir bu büyük! Hem her şeydir, hem hiçbir şey.. Hem çözmek gerçeği, hem anlamak çözülecek bir şey olmayışını.. Hem kıvranmak acıdan, hem de yol almak acıyla birlikte.. Hem kaybetmek sevdiklerini, hem bulmak yeniden sevecek bir şeyi.. Hem kazanmak, hem de kaybetmeyi öğrenmek aslında..

    Ben bir söz verdim kendime; köksüz medeniyetimin kadim krallığındaki tüm sarmaşıkları temizlemeye. Yeni tohumlar ekmeye, bahara kök salacak bir bahçe yeşertmeye.. Hayat senesi olmadan sevdiklerimle sınasa da, kalbim kırılsa da. Ve hayat başkalarına güneşi doğurup beni karanlıkta bıraksa da artık bunun yara açmasına izin vermiyorum. Çünkü hayat defalarca bana benden alırken gösterdiği cüretkarlığı bana verirken göstermeyeceğini ispatladı..

    Ve bu karanlık, kendime verdiğim sözü bana hatırlatan bir harita artık.. Ve biliyorum bahar gelmeden o haritada yolumu gösterecek yıldızlar eninde sonunda görünmeye, belirmeye başlayacak..

    Ben bugün bir pembe karanfil hediyesi aldım.. Gök karanlık olsa da onu köksüz medeniyetimin kadim krallığına şefkatle ekiyorum.. Kalbimin sevgisi güneşi olacak, ruhumun sadakati suyu olacak.. Ve biliyorum o karanfil diğer çiçekler gibi solup gitmeyecek, kök salacak.. Çünkü büyümek biraz da bilmektir, kök salacak olanla köksüz kalıp solacak olanı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HER ŞEY LİMONLU SUYLA BAŞLADI..

    Ve gerçekten öyle oldu.. Hayatıma 2025 Nisan ayında iki şey girdi; biri aşk, ardından limonlu su.. Ve hayatımda tam da şuan iki şey varlığını sürdürüyor; hakikatin dilinin aşk oluşu, ve limonlu su.. Biraz geriye giderek bugüne geleceğiz.. Önce kahvemizi hazırlayalım, sonrada yağan yağmurun eşliğinde mis gibi kokan orman havasını içimize çeke çeke hikayeme başlayalım..

    Kendi bütünlüğünü fethetmek.. İşte yolcuğun omurgası biraz buydu.. Okumalar, dinlemeler, kendi üzerimde denemeler, hayatın getirdikleri ve götürdükleri derken her bir paradigma omurganın önce görünür olması ardından da sağlamlaşması içinmiş.. Geçmiş, geçmişte kaldı basitliğiyle bedenimdeki, kalbimdeki, aklımdaki her bir enkazı, karanlığı, kırgınlığı çıkarıp atabilmeyi aynı basitlikte öğrenebilmiş olmayı isterdim.. Benim hayatımdaysa basit olan hep zorlukla donatılmış şekilde geldi..

    Sağlık olsun.. Kendi yolumda, hayatın hep bir köşesinde kendisiyle meşgul bir halde yaşamaya gayret ettim. Arkadaşlıkta güven, aşkta derinlik ve sadakat, aile de omuzlayan olacağım diye diye hırpalanmışlıklarla dolu bir çeyrek asrı bitirdim.. Yara kanadıkça, yarayı inatla kaşıyan karşıma çıktıkça, hayat gırtlağıma ellerini doladığında; mutlu eden, neşe saçan, ışıl ışıl dans eden, pembe pijamasıyla hayata kafa tutup, topuklularıyla Uludağ’a tırmanan, hayatı keşfetmek için yollara çıkan o kız çocuğundan geriye bir enkaz kalmıştı..

    Zordu, nefes aldırmadı, sevgiye olan inancımı kendime olan sevgimi yordu.. Şimdi bu kelimeleri dökerken hayatın tam ortasına, gözümden süzülen yaşı şefkatle silip kokusunu içime çekerek yudumluyorum kahvemi.. Çünkü yıllarca karanlığın içerisinde yol arayan kalbim sonunda evin yolunu bulmak için küçücük bir umut ışığı buldu.. Zordu çok zordu, ama ben ilk kez başardım.. Herkes gibi bir başarı değil belki benimkisi; eğitimde diplomalar kazanmak, kariyerde terfi almak, dünyayı keşfetmek için uçağa atlamak kadar somut ve herkesin takdir etmek için sıraya geçtiği bir konu da değil bu başarı..

    Kendimi bulmanın, kalbimi sakinleştirmenin, ruhumun fısıltısını duymanın, sevgimin ve sadakatimin değerini sonunda anlamamın, çocuksu telaşlarımın, heyecanlarımın meğer rengi kırmızıymış lakin karanlıkta kaldığı için siyahtan farksızmış gibi görünmüş hep.. Gelen ise çatlaklardan sızacak ışığın önünde bir hayalet bir gölge gibi durmayı seçmiş. Onlar seçmiş seçmesine de ben de dememişim ki ışığımı kapatma diye.. Hatta sıkı sıkıya tutmuşum onları orada.. Hayat girince araya e boynumuz kıldan ince ne yapalım.. Işık içeriye girmek için ne kadar çatlak oluşturduysa, ben de karanlıkta kalmak için o kadar direnç göstermişim..

    Işık sızmaya başladıkça nasıl korkup kaygılandıysam yummuşum sımsıkı gözlerimi.. Karanlık gitmesin diye.. Alışılmış acı, belirsizlik dolu sevgiden yeğdir demekmiş bu..

    Oysa hepimiz kendi küçük dünyasında yaralarını iyileştirmeye çalışan, oyun arkadaşları arayan, görün beni duyun beni diyen birer küçük çocuklarmışız.. Gayret ettim, denedim, her gün biraz daha biraz daha üzerine gittim.. Kimi zaman kanasa da, kimi zaman acıtsa da, nefesimi kesen darbeler bir öncekinden daha sert gelse de yılmadım, pes etmedim..

    Geçen nisan ayında başlayan limonlu suyla güne başlayan bir benle, bu sabah limonlu suyla suyla güne başlayan ben arasında öyle çok farklar var ki.. İşte en çokta bunlarla gurur duyuyorum.. Artık sadece limonlu suyla değil, penceremi açıp nefes alarak, bedenimi esneterek, aklımın dehlizlerini kağıtlara dökerek başlıyorum güne.. Her gün kolay olmuyor, her gün zor da olmuyor.. Hatta Ocak ayının ilk günleri heyecanla uyanırken, ikinci haftası daha da büyük hayal kırıklığıyla başladığım da oldu.. Lakin başladım, açtım pencereyi çektim oksijeni ciğerime ve dedim ki ”bu sabahlarında bir sahibi var, korkma geçecek.”

    Şimdi 2026 Şubat ayının ilk gününden sesleniyorum.. Ben de hayatımda ilk kez sevgililer günü, ay dönümü, hatta nisan da yıl dönümü kutlarım heyecanı duyarak, hatta kendimce planlar yaparak düşler kurmuştum, şimdilik nasip bu değilmiş, sağlık olsun.. Lakin artık korkmuyorum, kaygılarımın gölgesinde kalmıyorum.. Belki her gün on bin adım atamıyorum kendime, ya da her gün dünyanın en iyisi olacağım eğitimler alamıyorum. Ama her gün bir ağaç mesafesi kadar yol alıyorum kendime, imkanım yok demiyorum elimdekiyle neler yapabilirim diyorum..

    Ve ben inanıyorum; geçen sene hayatıma girerek bugünümü değiştiren bir adım, bugünümde attığım bir adımla da yarınımı değiştirecek.. Teşekkür ederim; limonlu su, teşekkür ederim aşk, teşekkür ederim hayal kırıklığı, teşekkür ederim sevgili kainat.. Ve teşekkür ederim canım kendim; vazgeçmediğin için, kusurlarınla hatalarınla bunlar benim diyebilme cesareti gösterdiğin için, sevdiğin ve sadakat gösterdiğin her an için.. Teşekkür ederim..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BEN ÇOK ŞANSLI BİR KIZIM..

    Ne çok sevenim, ne derinlikli anlayanım varmış. Meğer gözyaşlarımı, zayıflıklarımı ya da herkesin saçmalık diyeceği düşüncelerimi paylaşma rahatlığına sahip olmak ne büyük hazineymiş.. Ben çok şanslı bir kızım..

    Yıllar sonra ilk kez bir yıla girdiğim gibi neşeyle, heyecanla devam eden günleri yaşıyorum. Ben bunu içsel olarak çok arzuladığım için midir, yoksa artık gerçek anlamda kök salmamın zamanı geldiği için midir bilmiyorum.. Son yıllarda yaşadığım üst üste kayıplar, kursağımda yer bırakmayan heves kırıklıkları, zihnimi yorgun düşürmüş hayal kırıklıkları, sınav gibi yaşanmış kalp kırgınlıkları derken üst üste gelen darbelerle geçen koca koca seneler.. Geçen sene aşkla inanıp, hayal kırıklığıyla uyandığım üzerine yaşadığım can kayıpları derken debelendiğimi anladığım bir ömürmüş meğer yaşadığım..

    Mana arayışları, hakikatin gerçeği aşktır diyerek çırpınışlarım, eğrimle doğrumun denk olmayışları.. Sanki DNA’mın kodu baştan yanlış yazılmıştı da ben o yanlışlıklar zinciriyle boğuluyordum.. İnşa ettiğim tüm emeklerim yıkıldı, aşık oldum her yönüyle hayal kırıklığı yarattı, bir birikim yaptım bir sağlıkla pul oldu.. Ve daha neler neler.. İstediklerim bir yanda ihtiyaçlarım bir yanda, hayallerim bir yanda gerçekler bir yanda, cehennem bir yanda cennetin yüzü silinmiş halde bir yanda.. Kimim ben, neyim, tanrı benimle neyi kastetti, zamanım enerjim bu kadar kolay çöp mü olacaktı demelerim..

    Küçük heveslerim, büyüt umutlarım, yaralarımın sızlamasına rağmen inanmaktan vazgeçmeyişlerim, yorgunluğuma rağmen savaşı bırakmayışlarım.. Ah benim haylaz, tez canlı, her şeyi halledebilirim diyen küçük kızım.. Artık kılıcı kınına sokmak zamanı geldi. Biliyorum savaş meydanında olmaya alışmış bir komutanın tatile çıkmak gibi bir huyu olmaz. Üniformasız kendini çırılçıplak hisseder.. At üstünde sefere çıkmaya alışmış olana, doğa yürüyüşünde kendini dinle demenin bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum..

    Oysa tek derdi görülmek, sevilmek, anlaşılmak olan küçük bir kız çocuğuymuş göğsünde taşıdığın.. Onu dünyadan sakındın sandıkça yaraları hep senin alışların.. Senin uzun uzun konuşmalarını hayranlıkla dinleyen, neşenin gölgesinde huzur bulan, sevginin kıymetini bilen, sadakatinin değerini gören, başarısızlıklarını başarıların kadar destekleyen, hatalarında okları kendine çevirdiğin an oklarla senin arana giren nice güzel insanlar biriktirmişsin öyle.. İstemişsin ki her sevdiğin o masada otursun, ama öyle olmadı, olmaz.. Olamaz..

    Sen masanı özenle kuran, kahveni sabırla demleyen, yemeklerini emek emek yapanken geçerken uğrayanın senin sofranda ne işi var.. Senin yıllarca verdiğin emeği görenle, geçerken açlığını doyurmak için o sofraya uğrayan bir olur mu hiç? Ah senin şu çocuk kalbin, yeter ki aç kalmasınlar diye çırpınışların yok mu, en çokta seni aç bırakmadı mı?

    Bak ne güzel şeyler duyuyorsun son zamanlarda; ”iyi ki varsın, sen tanıdığım en kıymetli insansın, senin varlığın bile güç veriyor, ne zaman yalnız hissetsem senin orada olacağını bilmek bana güç veriyor, sevgin çok kıymetli, ya sen hep böyle gülümse kalbi güzelim, beni anlayan birinin var olması çok kıymetli,” ay bir de çok güzel kokuyorsun iltifatı, bunu da eklemem gerek çünkü hiç tanımadığım birinden bunu duymak bana kendimi çiçek gibi hissettiriyor..

    Sen nasıl bir hazinesin, bunu yeni yeni hissediyorsun.. Başkalarının savaşında bile en önde koşmanın yorgunluğuyla, kendi savaşındaki yaraların sızısıyla o kadar çok yorulmuştun ki sahip olduklarının ve hayata sunduklarının kıymetini değerini yeni yeni anlıyorsun.. Bir de senin yoluna gönüllü eşlik edenler var onların hakkını yemek, bir kocaman teşekkür ise onlara..

    Aşkıma, sadakatime, dostluğuma, sevgime kıymet verdikleri için. Onlar için çabalayışlarımı, emeğimi ve enerjimi verişlerimi, zamanımı ayırmamın kıymetini, uykumdan ve kahvemden zaman ayırışlarımı, kendimden öne koyuşlarımın kıymetini bildikleri için.. Bugün en büyük teşekkür bir de kendime.. En zayıf anlarımda bile ihaneti değil sadakati seçtiğim için, yaralamalarına rağmen sevmekten vazgeçmediğim için, travmaları bahane etmek yerine daima çözmek için yüreğimi ortaya koyduğum için, düşene el uzattığım için, yorgunluklarıma rağmen çabaladığım için, anlamak için çırpındığım için ve daha niceleri için..

    Ben çok şanslı bir kızım. Ve ben bugün yağmurda dans eden, yalın ayak toprağa basan, nergisler karanfiller alan, kahvesini keyifli sohbetlerle içen biri olmayı seçiyorum.. Şanslıyım ki yağmur var, şanslıyım ki beni görmek için can atanlar var, şanslıyım ki nergis alanım var.. Ve ben bugüne kocaman bir teşekkür ediyorum..

    Kalbin mucizelerle dans ettiği bir gün olması dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MİDE BULANTISI MI, KELEBEKLER Mİ?..

    Bazı durumlar, bazı insanlar, bazı olaylar midemizde kelebeklere sebep olduğu kadar bir zaman sonra bulantının ana sebebi de olabiliyor.. Yani midemizin sesine güvenmeyi de öğrenmeliyiz zaman zaman.. İronik olansa şu; geçen sene bir evli çiftle ilgili kadının yaşadığı bir olay sonucu mide bulantısı yaşadığı söylendiğinde ”bak dedim kadın yalnız ve anlaşılmamış hissedince midesine vurmuş, kocası gözünün önündekini bile görmemiş, ne üzücü” dedikten sonrasında bizzat kendimin göz önünde mide bulantısı yaşamam ve bu ironik hikayeye sebep olan iki erkeğin yakın arkadaş olması.. Tesadüf mü sizce, hayır. Ki ben tesadüflere inanan biri değilimdir..

    Ben hayatın, gökyüzünün fısıltısını duymaya çalışan biriyim. Astrolojik olarak diyorlar ki Satürn koç burcuna geçecek koçlar hazır mısınız! Geçen sene 2 aylık bir süreçte Satürn koç burcuna geçtiğinde hem aşkı bulmuş, hem tatilde suda taklalar atmış, doya doya bahar yaşamış biriydim. Elbette hazırım.. Hatta öyle ki hayatımda ilk kez 14 şubatı kutlama heyecanı duymaya bile başladım.. Mesela ben hayatımda hiç sevgilisiyle 14 şubat yaşamış, ay dönümleri kutlamış biri olamadım, Canım ailem ve arkadaşlarım dışında doğum günümde sevgilimle olamadım.. Aslına bakarsanız doğum günüm dışında da öyle özel günler, ay dönümleri falan kutlayan ya da bunlara hevesi olan biri değildim pek..

    Sonrasına olansa şu, bana ne istediğimi hatırlatmakla kalmadı, sevince kendimi ne kadar feda ettiğimi de açık bir şekilde gösterdi.. Herkes bu konuda kendinden fazla veriyorsun dese de kimseyi dinlemedim. Çünkü bana göre aşkta ne eksiklik ne fazlalık yoktur.. Ama burada kritik nokta şuymuş; bunun değerini bilecek, sana senin verdiğin sadakati sevgiyi zamanı verebilecek netlikte olmalıymış. Yoksa harcanan senin düşlerin, enerjin, zamanın oluyormuş..

    Birinin yarasını gördüğümde, onun çocukluğunu gördüğümde buradayım diyebiliyorum hemen.. Ben varım karanlığa da aydınlığa da.. Ama gördüm ki bunu benim için diyen hiç olmamış.. Benim hep arka bahçemi merak etmişler, benim ışığımı görüp gelmişler.. Halbuki ışık ne kadar büyük ve büyülüyse karanlığı o denli derindir, bunu hiç hesaba katmamışlar. Belki de katmak istemediler.. Ben çocukluğumun en acı hikayesini paylaşırken duyarsızca bana eski sevgilisinin üniversite anlarını anlatmaya başlayan birinden empati beklemek benim hatamdı.. Ben yokluğuna bile sadakat beslerken, bunun kıymetinin bilinmesini beklemek benim hatamdı..

    Ay aman ya kısaca durum şu sevgili okurum.. Herkes sevme kapasitesi, anlama kapasitesi kadar vardır.. Richard Feynman şöyle der: “Eğitim ile zekayı asla karıştırma” devamını google’dan bulabilirsiniz.. Yarası olanın kaşıntısının tutacağı, kendini bileninse benim hatam, yanlışım ne olabilir ki diyeceği bir gerçeklik bu.. İşte ben bu konuda çifte standart yapmanın bedelini ödeyenim.. Çünkü hayatla sevdiğim insanın arasına girerek gerçeği görmesi için çok çırpındım..

    Peki ben kimim ki bunu yapmaya cüret ettim! Benim sınavlarıma, karanlıkta kaldığım anlara, yalnız başıma verdiğim onca savaşa kim gönüllü bir şekilde eşlik etti ki ben hemen herkesin savaşında ön cephe de koşturmaya kalkıştım! Hem de daha kendi savaşımın yaraları tazeyken! İşte olan süreç aslında beni illüzyon dolu konularda enkaz altında bıraktığında, tek başıma o enkazdan kalkabilmek için çabalamak zorunda kaldığımda gerçeğin en sert yüzüyle bir kere daha göz göze gelmiştim..

    Karşılıklı canımız sağ olsun.. Biliyor musunuz hayat pekte karışmıyormuş; siz baş tacı mısınız, yoksa ayak altında mısınız hayat için çokta fark eden bir şey yokmuş.. Çokta adil gelmese de kulağa, hala içimi bulandırsa da bu gerçek olan bu.. Ben gerçeği istedim hayattan, hayatta yorumsuz bir şekilde gerçeği verdi bana. Gerisi benim zihnimin yorumlarıydı.. Oysa güneş kendi için doğmazken, yağmur kendini ıslatmazken, yani her şey bir bütün için ve birlik içindeyken olayları biraz da bir karmaşık hale getiriyoruz..

    Yavaş yavaş ışık sızmaya başladığından beri daha net görmeye başladım aslında bunlar.. Özel gün kutlamaları, küçük jestler, rutinleşen güzel anlar, kimi zaman uykudan kimi zaman kahve vaktinden yapılan fedakarlıklar, hatta sadece tarihlerden ibaret olan değil de karşılıklı yaratılan özel günlerle dolu anlar.. İşte artık kalbimin en çokta arzuladığı bu.. Ve aslında en çokta bundan dolayı teşekkür etmeyi seçiyorum.. Her şeyi hallederim, ay aman ben yaparım, bir çaresini bulurum demelerden arınmam gerektiğini öğrenmeye başladım..

    Birilerinin de benim için güzel şeyler yapabileceğini, benim için uykusuz kalabileceğini, özel günlerde hediyeler jestler yapabileceğini, beni güzel notlarla mesajlarla uyandırıp, hiç kırgın uyumama izin vermeyeceğini tatmak istediğimi de anlamamı sağladı.. Yani midemde kelebekler uçuşmadan, midemi de bulandırmadan beni ben yapan her bir hücremin kıymetinin bilinebileceğini de öğrenmeye başladım..

    Ne tuhaf bir fark ediş zamanı aslında.. Yıllarca zihin, benden, ruh bütünlüğü üzerine okumalar yapmış, öğrendiklerini kendi üzerinde uygulamış biri olmama rağmen hala daha kendime dair yeni şeyler keşfediyorum.. Ben sabah kahvaltısında kaymağını severim mesela, lunaparkta çocuk gibi olurum hala, bir salıncağa çocuk neşesiyle koşar binerim. Bunların yanında kahveyle uyandırılmayı, bir yürüyüş esnasında yol kenarından bir çiçek alınmasını, güzel bir mesajla güne başlatılmayı, uyumadan önce en son seni görmek istedim aramalarını ve birçok şeyi daha seviyormuşum aslında.. İnsan yaşayarak anlıyor biraz da; seviyorum, sevmiyorum, istiyorum, istemiyorum demelerinde çokta katı olmaması gerektiğini..

    Kalbi hayata açmak, hele de bu kadar ihanetin ve kibrin olduğu zaman dilinde bunu düşünmek bile korkutucu geliyor biliyorum.. Ben de ihanetler, yalanlar, bile isteye yaralayanlarla dolu yolları yürüdüm. O yüzden inanın korkunuzu, kaygınızı biliyorum.. Bir şeyi daha öğrenmeye başladım bunların aksi yönünde olanlar da var.. Her şeyden önce mesela ben öyle biriyim.. Sadece lafta değil hayatta da sadakatle, sevgiyle, şeffaflıkla, yaralara rağmen kalbini açmakla yaşama varım demeye gayret edenim.. E bu dünya da bunları yapan tek kişi olamam ya.. Ve artık inanıyorum hayat yaralayanların varlığını bile hatırlatmayacak kadar derin bağlar kurabileceğimiz insanları, işleri, fırsatları çıkaracak karşımıza..

    Ve bir sabah uyandığımızda o şeye sahip olmanın hafifliği saracak etrafı. Kışın, baharı simgeleyen nergisler gibi.. Dilerim 14 şubat, doğum günleri, ya da herkes için sıradan olan bir anı özel kılacak anılarla yaşarsınız.. Dilerim sadece mideniz değil, kalbiniz de dengini bulur.. Ve herkes kalbinin ekmeğini yer, afiyetle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYATLA OYUN OYNAMAK..

    Hadi kahvelerinizi hazırlayın, bugün biraz da keyifli şeylerden konuşacağız.. Yani beni artık biliyorsunuz illa ki canımızı yakanlara, kalbimizi kıranlara taş atacağız çünkü gerçekler biraz da acıdır. Bizse bugün o acı tadı kahvemizle yumuşatacağız.. Bitter çikolata, kahve ikilisi tadında bir sohbet olacak anlayacağınız..

    Öncelikle tam 24 gündür sessizlik içerisinde kendi üzerimde denemeler yaptığım, hayatı gözlemlemeye gayret ettiğim, okuduğum öğrendiğim her şeyi ayıklamaya gayret ettiğim birçok şeyin sonunda tohumları filizlenmeye başladı.. Ocak ayı toprağı havalandırma ayıydı benim için, kendime bir söz verdim ve ben bir söz verirsem onu tutarım.. Hep olduğum gibi tez canlılıkla, dürtülerimle, beni kanattıkları yaralarımla hareket etmek ve onları anlamak yerine durmak ve kendimi anlamakla geçen bir 24 gün.. Yani kökleri çocukluğumuza dayanan inançlarımız, tutumlarımız, yara ve travmalarımızın ışığında büyüyor ve bir hayat inşa ediyoruz. O yüzden bunları ayıklamak, ayıklarken kendi gerçeğini bulmak oldukça zor bir süreç biliyorum.. Kısaca o tarafı biliyorum, artık diğer tarafı da keşfediyorum. Aslında önemli olan nokta bu..

    Öyle ki; geçmişin hayaleti yeniden ben buradayım dediğinde neredeyse ona kocaman sarılacak bende yarattığı enkazı tek başıma temizlemenin mücadelesini görmezden gelecektim. Öyle ki seviyorum cümlesine neredeyse inanacak yine o çocuksu heyecanımla koşa koşa kucak açacaktım. Neyse ki hayat benden önce davranıp gerçeği görmemi sağladı, gördüğümü anlamayı seçmekse benim payıma düşen kısmıydı.. Biliyorum kalbinize aldıklarınızın gerçekte kim olduklarını kabul etmek zor, hele de benim gibi kendi krallığının tahtına oturtacak kadar cüretkarsanız, daha da zor. Yine de işgale uğrayan topraklarımı önce zehirli ve çürümüş olan her şeyden arındırmak, sonra da köklü tohumlar ekmek için çok emek verdim.. Zaman zaman sevgim illüzyon yaratacak gibi olsa da toprağım, kalbim bana gerçeği usulca gösteriyor..

    Öncelikle şu ayma halime, o halime beni getiren küçük rutinlere gelelim.. Her sabah gözümü açar açmaz limonlu suyumu içiyorum, köpeğimle hemen parka iniyorum, mini bir atıştırmayla midemi rahatlatıyorum, ardından duvar tenisiyle kendimle bir maç yapıp hemen eve gelip kahvemi demleyip oturuyorum ve başlıyorum yazmaya. Her yazdığımı yayınlamıyorum elbette, ya da her gün gülümseyerek inemiyorum parka. Zihin öyle köklü ve güçlü inançlara sahip ki, hele de benim ki gibi hiç durmayan bir dehlizle doluysa ohooo neler geliyor neler geçiyor o zihinden.. Olanlar, olmayanlar, olma ihtimali olan güzelliklerin ihtimal kısmını bile çirkinleştirenler, daha neler neler.. Burada da kendime bir küçük hile geliştirmeye başladım. Yüzümü yıkarken aynaya bakıyorum, gülümsüyorum ve aklımdan geçen düşüncelere açıklama yapmamaya, o düşüncelerle savaşmamaya gayret ediyorum.. Meğer sürekli kendimi açıklamaya çalışan, yanlış anlaşılmaktan çok korkan, yaptıklarımın değersiz görülmesinden ürken biriymişim..

    Oysa yeni yıl bir hediye getirdiği gibi, bir mucizeyle geri sayım yaparak başladığı kadar bir gerçeği de hemen getiriverdi önüme.. Arkasını dönenin yarattığı boşluğa ve sebep olduğu acıya bile sadakat duyan bir ben var. İçimdeki sevgi bitmeden geçici olanlarla oyalanmayacak kadar kendini bilen bir ben var. Can acısından nefessiz kaldığım onca geceyi ağdalı bir sancıyla sabah ettiğim çok gün var.. Ve daha neler neler var. İşin özün sevgi, sadakat, güven konusunda karşımdaki ister kıymet bilsin ister bir çırpıda kıymetsiz kılsın sevgisine sadakatine sahip çıkan bir ben var.. İşte bu durum ben de iki şey yaratmış; ben yapabildiysem karşımdaki de yapmalı, ben kıymet bildiysem o da bilmeli.. Halbuki hayat öyle bir yer değil, her insan bir değil.. Bir diğeriyse karşımda bunu yapmamış olunmasına rağmen benim bunları yapmış olmanın kıymeti bilinsin istemek. Yahu kıymetini bilmediği gibi üzerine bir de kendi suçluluğunu bastırmak için kusur arayanlar var bu hayatta.. Sırf kendi kalbinin çirkinliğiyle yüzleşmemek için sendeki güzellikleri sorgulayıp, baktı çirkinlik bulamadı kendi çirkinliğini yansıtanlar var..

    İşte bunu kabul etmek oldukça zordu.. Kendi yetersizliği, kendi değersizliği, kendi suçluluğu içinde ufacık bir pişmanlık duyabilse karşımızdaki içinde biriken irin yavaş yavaş akacak. Hepimizin yetersiz hissettiği, duygularının bir kısmından korkup kaçtığı konular durumlar oluyor. Eğer benim gibi derdi kendiyle olan biriyseniz yol uzun ve zor, biliyorum. Ama sonunda bir sabah uyandığınızda anlıyorsunuz ki herkes kendi hikayesinde yazdığı kadarıyla başrol oluyor. Bense artık kendi hikayemde hasır altına atılan, kaçılan, korkulan, yetersiz ve değersiz hissettirenleri geçmiş hikayelerde bırakmaya gayret ediyorum.

    Bir insan bir şeyi devam ettirmek istiyorsan inanın bana zaten devam ettiriyor. Hatta tüm hata sizde olsa bile inanın bana işin bir yerinden tutmaya çalışıyor. İşte bu gerçeği tam da kendimden biliyorum.. Yetersizlikler, hatalar, sorunlar karşısında bile orada olmayı seçtiğimden biliyorum. Hayatımdaki insanlardan kolay kolay vazgeçmeyişlerimden biliyorum. Ve sonunda inanın gidecek olan gidiyor, hatta bir zaman sonra anlıyorsunuz ki o kadar çırpınmanıza bile gerek yokmuş. Mesela benim için çırpınmalarına izin vermedim hiç kimsenin. Çünkü zaten geçinmeye gönlüm varmış, yormamışım ki. Ama çok yorulmuşum bazı bağlar kopmasın diye.. Çok çırpınmış hatta kalkmam gereken masalarda defalarca kalmışım, belki dürüst olur, belki anlatır, belki geçmişin korkusuna rağmen benden gelen sevgiyi güveni alabilme kapasitesi vardır diye..

    Herkesin derinlerinde yaratan bir karanlığı var, bense kendiminki de dahil sevdiğim herkesin o karanlığına korkusuzca dalabilmeye gayret ediyorum. Sırlarını kalbimde taşıyorum, sevgilerine ihanet etmiyorum. Ve hayatımda karşımdakiler için kurmaya gayret ettiğim derin bağları artık kendimden de sakınmamaya gayret ediyorum.. Öyle filmlerdeki gibi olmasa da hayatın kendi akışı içinden küçük küçük güzel dönüşler olmaya başladı bile.. Her sabah aynaya biraz daha gülümsüyorum, köpeğimle gittiğim parkta biraz daha fazla oksijen çekiyorum içime, ve bana gülümseyen yeni yüzleri keşfediyorum..

    Meğer kalbimi koşulsuz bir sevgiyle ortaya koyarken, kalbime denk olanları da çemberin dışında tutmuşum bunca zaman.. Ne için kim için? Yahu ben değil miyim hayatla oyunlar oynamayı seven.. Trafik ışıklarına anlamlar yükleyen, kalabalık bir deniz kenarında park yeri bulacak enerjiye sahip olan, arabada şarkılarla dans ederek kendi konserini veren, her güne yeni malzemelerle salatalar yaparak akşam yemeğine renk katan, küçük yazıları sevdiğinin cüzdanına iliştirip sevgim hep seninle deme yollarını bulan, mabetleri olan o mabetlere el değirmeyen, sıradan bir günü bile mumla müzikle ve esanslarla güzel bir ana dönüştüren, balkonda kahvesiyle hayatta sohbetleriyle neşe saçan, rakamlarla gökyüzüyle hayatı okumaya gayret eden.. Ben sevgimden, sadakatimden eminken kendinden emin olmayanın beni sorgulamasına izin vererek en büyük haksızlığı kendime yapmış olmak ne acı..

    Artık toprağım havalanmaya, toprağa ekmeye başladığım bazı tohumlar filiz vermeye başladı.. Kendi kırgınlıklarımı, yaralarımı, acılarımı tek başıma iyileştirmeye aşmaya gayret etmiş biri olarak bugün açık yüreklilikle bir söz de sana, size veriyorum.. Karanlığınızda, kırgınlığınızda, yaralarınızın sizi nefessiz bıraktığı anlarda, kendinizi yetersiz ve yalnız hissettiğiniz anlarda bu hayatta size inanan bir ben hep olacak.. Belki bir telefon kadar yakınım, belki de sadece yazılarım size eşlik edecek bilmiyorum.. Hayatla oyun oynamayı seven, ve artık hayatın dansa davetini kabul eden bir ben var.. Eğer kök salsın istediğiniz tohumları ekmeye gönüllüyseniz ben buradayım..

    Ben köksüz medeniyetimin kadim krallığının bu sene kök salmasına gayret edenim.. Sevgiyle ve emekle geçinmeye, rengarenk tohumlar ekmeye gönlü olana toprağımda her zaman yer var.. Zehirli, kibirli, bencil olanları değil de sevgiyi, emek vermeyi, zamanını vermeyi seçenlerle kahvemi yudumluyorum bugün.. Fırtınalar çıkabilir, bazen bulutlar kaplar gökyüzünü ve güneş görünmez olabilir, yağmur bazen iliklerinize kadar ıslatabilir. Hayatın mevsimlerini, çekirdeklerini ayıklayamayız.. Oysa ne bulut yoğun diye güneş doğmaktan vazgeçer, ne de yağmur mevsimleri geciktirir..

    Her mevsimde, açacak bir çiçek elbet vardır.. Bu kız bugün kahvenizle hikayesine eşlik ettiğiniz için teşekkür ediyor.. Dilerim bugün bir tohum da siz ekersiniz toprağınıza.. Ve kim bilir belki bu bahar, geçen bahardan daha köklü ve daha renkli çiçekler sarar medeniyetimizin kadim krallığını..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ARTIK KENDİNLE YARIŞMAYI BIRAK..

    Belki de ben güçlü bir kadın olmaktan ziyade, gücünü erken büyümek zorunda kalarak kazanmış biriyimdir.. Ve sevgiyi mücadele olarak öğrenmişimdir.. Bakıyorum da hayatımda olmayı seçenlere, hayatımda şuan olmasa bile benim için hala değerli olan bazı kişilere sevgi, güven, anlayış konularında mücadele ederek kazanılmamış bunlar. Bunlar karşılıklı emekle ve o emeği vermeye gönüllü olarak seçmekle inşa etmişiz.. Oysa ben her sevdiğimi yakınımda tutmak için nice çırpınışlara girerek kendimi kaybetmeyi göze almışım. İşte bu fedakarlık bedeli en ağır olanmış, hele de sonucunda değmeyecek olanlar için.. Ki zaten anladım, değecek olanların kendimi kaybetmeme izin vermeden hayatımda kalmayı seçen olduklarını.. Benim her yaşım, her yaşadıklarım ve her dönüşümümle sevenleri.. Başarılarımı başarısızlıklarımı, zaferlerim kadar yenilgilerimi de ne denli önemsediklerini..

    Kim olduğumla baş başa kaldığım anlardan bu yana ilk defa bu kadar kendimi bulmaya yaklaşıyorum aslında.. Sanırım yeni yaş günümde, doğum günümde alacağım en güzel hediye bu olacak.. Yeni yaşıma sevgime, neşeme, enerjime kalbiyle eşlik etmeyi seçenlerle, aşkla ve bunlar için kendimi kaybetmek değil kendimi seçmem gerektiğini anlamamı sağlayanlarla gireceğim.. Benim güzel küçük kızım, seni bulmak için gitmediğim yol, dalmadığım derinlik, almadığım yara kalmamıştı. Yine de buna değdi çünkü sonunda gerçekten tanışacağız..

    Güçlü olacağım, hiçbir şey yıkılmasın diye kontrol etmeye çalışmak, onca emek yitip gitmesin diye çırpınmak.. Kısaca tek başına kainatı omuzlayan Atlas misali, bir başımıza her şeyin altına girme mücadelesi.. Oysa her insan bir yaşamak için yaratılsaydı birbirimizle birlik olacağımız bir dünya var olur muydu? Bir olmak, birlik olmak, birbirimiz için al-ver diyebilmek ne kıymetli..

    Kırgınlıkların, yıkılanların, enkazdan biraz olsun nefes almak için burnumu çıkarabilmiş olmanın sonunda az da olsun görebildim gerçeği. Gerçeğimi.. Gerçeğimde olanları, olduğunu sandığım illüzyonları, yanılsama yaratanları.. Her gün günün her anında bir hücremi daha, eskimiş ve iyi gelemeyen ama yıllar içinde kök salmış bir parçamı daha bırakmaya gayret ediyorum.. Hatta son dönemlerdeki en net başarım bu, bunlar.. Kendime, gerçekten ben olan yönlerime temas etme gayreti.. Her temas biraz daha sert, biraz daha yorucu olsa da günün sonunda bir oh çıkıyor göğsümden..

    Hayat akıyor, zaman akıyor, dünya dönmeye devam ediyor. Hikayeler başlıyor, bitiyor. Bildiğimizi sandıklarımızla, alışılagelmiş davranışlarımızla, kendimizin sandığımız seçimlerimizle her gün bir şeyler inşa ediyoruz. Peki gerçekten yapan kim, yaptıran kim? Kafayı taktığım, yola çıktığım, merakımla yol aldığım konuların en net sorusu bunlar.. Peki sizin kendinizle baş başa kaldığınız, aynanızda gözünüzün içine bakmaya cesaret ettiğiniz bir şey var mı? Ya da en son ne zaman gerçekten bunu ben mi seçiyorum, alışkanlıklarım mı bana seçtiriyor sorusunu sordunuz?

    İnsanların çoğunluğu sormaz, bakmaz, eşmez yaralarını. Onları da anlıyorum, eskiden öfkelenirdim bu anlama haline. Artık o öfkeden azade anlamaya gayret ediyorum. O derinlik karanlık, o derinlikte sahtelik yok, o derinlikte kendini kandıramayacağın kadar çıplaksın.. Yapmaya gayret edenlereyse kocaman sarılıp, bu dünyada yalnız değilsin sana inanan ve başaracağına güvenen bir ben var demek istiyorum. Çünkü ben inanıyorum; kalbiyle seven, emekleriyle güven inşa eden, kırmaktan imtina eden, incitmekten kaçınan, kısaca kendiyle derdi olan insana hayranım.. Ve artık bu hayranlığımı da yüksek sesle dile getirmenin kıymetine inanıyorum..

    Her gün yeniden seçebiliriz. Hata yapmanın özgürlüğüyle, telafi etmenin samimiyetini her gün yeniden deneyebiliriz. Anladım ki; birisine sevilmek için ne yaparsan yap sevemiyorsa, verilen emeği görmeye açık değilse, ya da verileni gördüğü an hemen bir karşılık vermesi gerektiğini düşünüyorsa ve korkuyorsa, sen ne yaparsan yap ne verirsen ver o sadece kendi gördükleri kadarıyla anlayacaktır seni.. Kaygılara, korkulara, geçmişte yaşadığı hayal kırıklığına rağmen (rağmen diyorum bu önemli) görmeyi seçiyorsa en azından gayret ediyorsa işte o zaman da siz çırpınmasanız da görecektir zaten..

    Kendimize zaman tanımakta gerekli.. Biz bir yola çıktığımızda, bir şeyler denemeye çalıştığımızda, bir sürecin içerisindeyken yanımızda mı durmayı seçiyorlar yoksa yükünüze daha da mı yük olmayı seçiyorlar.. Bu benim için özellikle son 1 yılda en net gördüğüm gerçekti, aynı zamanda en çok kaçtığım gerçekti.. Ben 10 yıllık emeğimi geride bırakmış, temelden bir düzen kurmak zorunda kalmış, bocaladığım, maddi manevi kayıplar yaşadığım bir süreçti.. Bunlara rağmen yanında olmayı, destek olmayı seçtiğimin gün geçtikçe bencilleştiğini, en çok ben dediğini, kırdığı üzdüğü yerden hiç pişmanlık duymadığını hatta daha da sert kırmaya devam ettiğini fark edemedim..

    İşin içinde hem kendi hayatımın enkazı hem de özel hayatımın yarattığı hayal kırıklığı görüş alanımı tamamen karanlık bir hale getirmişti.. Sebebi olmadığım yaralarımın şifası olmak zorunda kaldım.. Bu yük öfkemi de, adaletsizliğin yarattığı kızdığında da arttırmıştı.. Görmeli, anlamalı beklentilerimde işin içine girince tam bir kişisel kaos evreninde kaybolmuştum.. Ve sonunda her zamanki gibi tek başıma ayağa kalkmam gereken kısmına geçmiştik hikayenin.. Hep öyleymiş, hep hikayenin sonunda prenses kendini kurtarmak zorunda kalan kısma geçiş yapmış hikayemde..

    İşte bu hikayenin de sonuna geldik artık.. Çünkü prenses zaten her seferinde kendini kurtarmayı, bir yol bulmayı yeterince öğrendi.. Bu kız artık hikayesinin hem kurbanı, hem kahramanı olmak işini bıraktı.. Her gün yeniden ve yeniden kendi hikayesinin yazarı olmayı seçiyor.. Ve artık, kendi hikayemin telif haklarından vazgeçmeyeceğime dair kendime söz veriyorum..

    Peki ya siz kendinize cesaretle sorduğunuzda; hikayenizin kurbanı mısınız, kahramanı mısınız yoksa yazarı mısınız?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASKELİ BALODA MASKESİZ KALMAK..

    Bugün sindirmesi zor, hayata uygulamaya geçirmesi sindirmesinden de zor bir konuyu kahvemizin yanına eşlikçi yapacağız.. Kendimize ayna tutmakla kalmayacağız, geçmişimizin bugünümüzde olmak istemeyen ve artık ”beni bırak ve özgürleş” diyen yanlarımızı konuşacağız..

    Öncelikle bir teşekkür etmekle başlamak istiyorum. İlişki konusunda bu kadar yaralanmış olmasaydım, beni bu denli tetikleyen biriyle yolum kesişmeseydi, kendimi izole ettiğim aylar içerisinden aşkın bana bir öpücükle merhaba demesine evet demeseydim, ya da aşk bir cesaretle beni öpmeseydi bugün bunları konuşuyor olur muyduk bilmiyorum. Bir şeyi biliyorum artık, her nasip vaktine esirmiş ve hayat eninde sonunda seni o aynanın karşına geçirecek yoldan yürütürmüş..

    Bugün kaçmayacağız, zaten artık istesem de kaçamam. Hayat rüyalarıma kadar sızdı, yürüyüş yaptığım sokağa kadar geldi.. Kahvelerimiz hazırsa başlayalım..

    Ben bu yaraları görüp iyileştirmeyi, kimi zaman yaranın içinde kalmayı, kimi zamansa bunu oyuna çevirmeyi seven de biriyim aynı zamanda.. Kendime yeni rutinler eklediğim son 1 aylık süreçte, zihin dehlizlerimin en karanlığına daldığım anlarda artık boğulmadan kalabilmeyi öğrenmeye başladım.. Kim bilir belki bu yaz yüzmeyi de öğrenirim.. 🙂

    İlişkilerimde yaşadıklarımı dilimden geldiğince objektif aktarmaya da gayret ettim. Çünkü benim için şeffaflık en önemli konulardan birisi.. Sevgiye, sadakate, anlayışlı olmaya, güvene ve çözümcü yaklaşmaya öyle derin anlamlar yükledim ki karşımdaki insanlarında bunlara aynı derinlikte değer vermesini bekledim. Aynı zamanda sevgimin, sadakatimin, dürüstlüğümün hep kıymeti bilinir beklentisine girdim. Bir yandan bu çok insani bir şey, hele de günümüz insan ilişkilerine bakınca oldukça da kıymetli bir maden, bu beklentim gayet doğal. Doğal olmayan ve beni yaralayan kısım ise bunu karşımdakinden de beklemek.. Bu hem kendime hem karşımdakine haksızlıkmış.. Sert, acıtıcı ama gerçek..

    Hepimiz aynı koşullarda büyümüyoruz, hepimiz sevgiyi güveni aynı derecede konumlandırmıyoruz hayatımızda. Kimimiz ihaneti affederken, ona ihanet etmeyecek olanı kırmayı seçebiliyor ve geçmişinin suçluğunu seven kişiden çıkarabiliyor. Kimimiz çok emek verdim diyerek yıpranmış olana tutunmayı seçebiliyor, kimimiz kolayca yoluna bakarken kimimiz ayakta bile durmakta zorlanabiliyor..

    Mesela ben kendimi kaygılı bağlanma stiline sahip biri olarak nitelendirirdim. Ne büyük körlük aslında.. Sadece karşımızdaki insanlara değil, kendimize de etiketler koyup üzerine bir hayat inşa etmeye kalkıyoruz, sonra o inşa enkaza dönünce neye uğradığımızı ve kimi suçlayacağımızı şaşırıyoruz. Hangimiz suçlu bu durumda?

    Hiçbirimiz. Ortada suçlunun ya da suçun olmaması bende bir sızı yaratsa da gerçeği isteyen biri olarak, gerçeğin gözüne bakma cesareti göstermeyi seçiyorum artık.. Kendimi her hücreme kadar irdelemeye kalkıştım, kendimden kaçmak kendime ihanet etmek olurdu. Kaçmadım, korkuyor olduğum anlarda bile kalmayı seçtim.. Aslında en temel halimizle küçük çocuklar misali bir parkta oyun arkadaşları arıyoruz, kendimizce birbirimizi uygun görüyor oyun oynamaya başlıyoruz..

    Çok güzel bir soru duydum; partnerin seni tetiklediğinde ya olay seni huzursuz etmek değil de büyütmekse? Kırmızı çizgileri aşmış, ihanet etmeyi seçmiş, yalanı lisanı bellemiş insanlar için değil bu yazılar. Yalandan, ihanetten, iki yüzlülükten uzak kalarak seven sevmeyi başarabilenlerimiz için..

    Duyduğum soru karşısında epey bir düşündüm; benim kaçtığım, korktuğum, zorladığım konular neler diye. Var mı diye sormadım, olay kendimizi kandırmak değil çünkü, kendimizle tertemiz bir şekilde yüzleşmek ve sarılmak.. Sadakatime, şeffaflığıma, gösterdiğim sevgiye çok güvendiğim için bu konularda en ufak bir sorgulama ya da en ufacık bir şüpheli yaklaşım beni anında tetikliyor mesela.. Bu tetiklenmeyse anında savunmaya geçiriyor beni. Olamaz diyorum, ben her kartımı açık oynarken kendimi her gün biraz daha ortaya koyarken bana haksızlık yapılıyormuş hissi veriyor aslında. Hele bir de karşımdaki zamanında güvenimi kırdıysa, ya da beni incitip hiçbir şey olmamış gibi davrandıysa hemen diyorum ki ”ben senin yaptıklarına rağmen sana güvenmeyi seçtim, önce kendi yaptıklarına bak sonra beni sorgula” modunu açıveriyorum.. Karşımda da anlayabilen, duyabilen birisi olmayınca ne benim çığlıklarım karşılık buluyor, ne sular duruluyor, ne de sorunlar çözüme kavuşuyor. Tam bir Meksika açmazı anlayacağınız..

    Böyle çıplak bir şekilde sizinle konuşunca biraz içim ürperdi.. Kendimce haklılığım olsa da aslında anlıyorum ki zamanında incitilen yerden affetmiş olmam, kırgınlığımın geçmiş olduğu anlamına gelmiyormuş. Bunu böyle aktarmak yerine hiçbir şey olmamış gibi davranılmasına izin vermek, kendime haksızlıkmış. Ki zamanla karşımdan en ufacık bir sorgulamada da, ilgisizlikte de aslında o anki ben değil de geçmişte beni kırdığı halimdeki ben direksiyonu ele alıyormuş..

    Tabi ben bu hale nasıl geldim, durduk yere olmadı ya. Neyse bunlar da bir haklı çıkma, haklılığım görülsün deme çırpınışı aslında.. Bense haklılıkla dikte edilen yerden, en acı yara benimkisi en çok benim derinliğim kıymetli gibi çığlıklardan azade bir yerden sevmek, sevilmek isteyenim.. Tez canlılığım, hayatla oyunlar oynamayı seven yönlerim, çocuksu neşem ve heyecanım çok keyifli anlar yaratsa da her sorun hemen çözülemeyebiliyormuş. Ya da herkes sorunlarını konuşarak çözemeyebiliyormuş. Hatta bazen çözüm için sadece bırakabilmeyi öğrenmek gerekiyormuş. Yani bazı kodlar en baştan yanlış yazıldıysa o kodun üzerinde günlerce çalışmış olan, emek vermiş olman, enerjini ve heyecanını ortaya koymuş olman kodun çalışmasını sağlamıyormuş.. Bazen harcanan zamanı, emeği, enerjiyi hiçe saymak zorunda kalıp en baştan başlamak gerekiyormuş..

    Çok şükür, bir madenime daha sokulan çomağın yerini görebilmiş olmaya. Aslında en derinde, sevilmeyi, anlaşılmayı, değer görmeyi bekleyen küçük çocuklarız hepimiz. Kimimiz duyguları yok saymayı öğreniyor, kimimizse benim gibi derinlere dalmayı. Kimimiz bağlarının kök salmasını isterken kimimiz gününü yaşayıp geçmeyi kar sayıyor. Hayat bizi birbirimizle rastgele olaylar zincirinde karşılaştırdığında kimi zaman mutluluktan uyuyamadığımız geceler huzursuzluktan uyuyamadığımız gecelere de dönüşebiliyor.. Artık daha derinden hissediyorum, heyecanla ya da huzursuzlukla uykusuz kalınan her gecenin bir sabahı var.. Ve bazı sabahlar, gecesinden daha gerçek sevgilerle aydınlanabiliyor..

    Ben bugün kendi yolumda, yolculuğumda derinimde görünmek isteyen bir madeni daha, üzerimden sıyrılmak isteyen bir maskeyi daha görmüş olmanın neşesini seçiyorum.. Meğer o küçük kız çocuğunun en derinlerde yatan bir ihtiyacı da buymuş, olduğu haliyle sevilmek ve görülmek.. Yaşamak yazmak kadar kolay değil. Farkına varmak anında dönüştürmek anlamına da gelmiyor çoğu zaman.. Aslına bakarsanız bu telaşı bile bize zorla kabul ettirmişler. Halbuki herkes kendi zamanını yaşıyor.. Yetişmeye çalışmak değil de, yolun ve yolculuğun tadını çıkarmaktır belki de bazılarımız için asıl mesele.. Ve ben bugün kendime bir adım daha yaklaşmanın tadını çıkaracağım..

    Kim bilir belki bu seneki baharımız diğer baharlardan daha çiçekli olur. Kim bilir belki de bu bahar köksüz medeniyetimde kök salan ve rengarenk çiçekler açan bir bahar olur.. Ben bugün kendime bir adım daha yaklaştım, ve bu yolun hikayesine eşlik eden her kim varsa dilerim kendine bir adım daha yaklaşmanın sevgisini hisseder..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MERHABALARLA DOLU YENİ AY..

    Bugün yeni ay var ve çoğu astrolog aşktan, derin bağlar kurulacağından ve kalıcı olacak şeylerin tohumlarının atmanın öneminden bahsedince bugünü yazmadan bitirmek istemedim.. Tabi burada beni asıl heyecanlandıran şey şu; yeni yıla girerken aşkla, heyecanla ve hevesle bazı düşler ve niyetler geçirdim içimden. Ve bunlardan birisi de hikaye istasyonum olan bu sayfayı bu sene dağınık bir iç dökme alanından çok kendimi gözlemlediğim, farkına varıp eyleme geçtiğim yönleri ve yolculukları anlattığım bir yol haritasına dönüştürmek oldu. Hatta ilk ayın temasını ”toprağı havalandırmak” yapmıştım. Ve görüyorum ki hayatta usulca eşlik ediyor bu niyetime..

    Ağır bir hastalık sürecimden sonra içine girdiğim kendini izlemek, anlamak, dönüştürmek yolculuğum yaklaşık 5 senedir sürüyor. İlk 3 sene elbette bilinçli bir yolculuk değildi. Son 2 senedir olabildiğince ilerlediğim bir konu oldu. Ve özellikle son 8 aydır daha da iyiyim gözlemlemek konusunda.. Ve yaklaşık 20 günlük ben, bundan önceki her bir benden, her yaşımdan, her tepkilerimden daha da derin bir dönüşüm halinde.. İzninizle kendimle bu konuda gurur duyarak başlamak istiyorum..

    Ve bir şeyi net anladım ki mesele sadece benim sevgim, sadakatim, şeffaflığım, neşem, anlayışlı olmam, çözüm aramam değilmiş. Karşımda da bunları alabilme kapasitesi olan, bunlara değer ve emek veren, önceliği olan olmasıymış.. Kırılganlığım, yaşadığım hayal kırıkları, kaçan heveslerim, öyle görünür olmuştu ki karşımda hele de aşkla baktığım yerde beni kendimden neredeyse şüpheye düşürecek kadar sorgulamaya iten zehirli bir iletişimin içerisinde çırpınırken buldum kendimi.. Oysa yeni yıla kendime söz vererek girdim, artık böyle tuzaklara düşmeyecek, bunlara sebep olmaya çalışanlarıysa sevgiyle kendi hayat sınırlarında bırakacaktım..

    Çünkü ben kendime emek verdim, sevgime sadakatime en zayıf anımda dahi sahip çıktım. İşte insan sevgiyle baktığı yerden bunun kıymeti bilinir sanıyor. Ah bu zan dünyası, sanmak hali en büyük illüzyonlardan birisi.. Anladım ki benim gibi insanları armağan olarak görmekte, sınav olarak görmekte karşı tarafla ilgiliymiş. Bunu kendinden emin söyleyen biriyim artık. Kibir değil de eminlik olduğunu nereden mi biliyorum gelin dürüstçe konuşalım bunu..

    Gözümü açar açmaz sevgime koşan, karşımdakilerin zayıf noksanlıklarını görmüş olmama rağmen en öfkeli halimde bile oralardan vurmayan, mümkün olduğunca sorunları çözmek için iletişim kurmaya çalışan, duygulardan ve zor konuşmalardan kaçmadan buradayım diyen, ilişkilerinde gerekli sorumluluğu alan biriyim. Gösterme şekillerim, duygularımı ifade etme biçimlerim elbette yaşlarımla, yaşadıklarımla dönüşüp değişti. Mesela yıllarca seni seviyorum diyemezdim sadece eylemlerle gösteren biriyken, artık hem gür bir sesle seviyorum diyor hem de eylemlerimle göstermekten çekinmiyorum. Çünkü sevme şeklimizi biraz da sevdiklerimize göre dönüştürmek aslında ona değer vermekmiş anladım. Zaman zaman sorgulatsa da insanlar, artık birçok açıdan eminim ki sevgimi göstermekten çekinmeme gerek yok. Sevilmeye açık olan, sevgi kapasitesi genişlemeye müsait olanın hayranlık duyacağı bir sevgi çünkü benimkisi..

    Mesela sadakat konusu; ayrılıkta bile içimde birine sevgi varken acısına sadakat duyan biriyim ben. Başkalarına koşmalar, kendimi tatmin etme uğruna insanların ilgisine kendimi açmalar gibi eylemlerim olmadı.. Çok şükür, ve artık anlıyorum ki bu da çok kıymetliymiş elbette kıymetini bilene.. Çünkü hem sözlerimle hem eylemlerimle bunları en zayıf anımda bile seçen oldum ben. Aylar sonra bir şeyi net anladım, ben bunun kıymetini bilen ve bunun değerini anlayan bir kalbe aşık olduğumu sanıyorken meğer asıl önemli olan kendimi bu konuda takdir etmemmiş. Onay arayan, dışarıdan gelen ilgiye aç olan biri olmadım çok şükür. Yine de insan sevdiği kişi tarafından bunların değerli olduğunu duymak, görmek istiyor. İşte artık o beklentimi de aç bırakarak öldürdüm. Asıl önemli olan şu ben kendimden eminim ve bunlardan gurur duyuyorum, değerini bilen bunu armağan olarak görür, bilmeyen kendi suçluluğundan kaçmak için bunları değersizleştirmeye çalışır..

    Mesela geçmiş ilişkisinde aldatılan, yüzeysel ilişki yaşan biri için benim gibi insanların sevgisi ve sadakati onlara verildiğinde anladım ki onların seçimi sevgiyi ya yüceltiyor ya da geçmiş korkuları yüzünden çürütüyor. Arkadaşlıkları rekabet, kendilerini kıyaslama ve yalanla doluysa dürüstlüğün ve anlayışlı oluşun onların ya yine korkmasına sorgulamasına sebep oluyor ya da yine söylüyorum ki karşılarına çıkana kalplerini açtıkları için yüceliyor gerçek olan.. Diyorum ya dinamikleri iki kişinin belirlediği şeydir ilişki.. Yaralarınla, sana yaşatılanlarla, korku ve kaygılarınla geçmişinde sana yaşatılanların hesabını bugünündeki insana kesen güzel ve gerçek olanı kaybediyor. Yaralarına, yaşatılanlara rağmen bir durup nefes alıp hesabı bugününe kesmemeye en azıdan gayret eden biriyseniz işte yavaş yavaş dinamikler değişiyor..

    Bu konulara ne örnekler biter bende, ne de bana yaşatılanların sonu gelir.. Oysa 20 günlük bir perhiz sonunda şunu gururla söylüyorum; artık varsayarak değil oldukları ve kendilerini gösterdikleri kişileri o da öyle biri diyerek kabulleniyorum. Yaraladıkları yerlerimi kendim iyileştirmeye gayret etsem de, bu kadarına gerek var mıydı demelerim olsa da günün sonunda kendime iyi ki diyorum, iyi ki onlara rağmen onlar gibi olmadım. Bak artık hayatta benimle bir akmaya başladı. Yaralarım yavaş yavaş olsa da iyileşiyor, dilleriyle kırıp pişman olmayanlar kadar sevgisini sunmaktan çekinmeyenler de var ve ben artık hayatımda en çokta buna özen göstereceğim..

    İnsan bekliyor elbette gerçek bir pişmanlık görmeyi, eyleme dökülmüş bir özrü, yani ne bileyim yahu insanız işte en bilge halimizle bile sevdiğimiz kişilere karşı ne yaparlarsa yapsınlar o kadar katı kalpli ve yaralayıcı bir dile sahip olduklarına inanmamayı seçmek istiyoruz. İşte biz severken bunu istiyoruz da onlar inatla kendilerinin nasıl biri olduklarını gösterirken görmezden gelmek inanın ki onlara da haksızlık.. Şu affetme işleri, kabullenme işlerine ben günümüz kadar pembe gözlüklerle bakmıyorum.. Beni durduk yere kırmış, sevgime ihanet etmiş, ben çözmek için çırpınırken bunu görmezden gelmiş insanları affetmiyorum. Sadece artık onları hayatımda da taşımıyorum hepsi bu..

    Benim sevgim, sadakatim, aşkım, neşem, ruhum ve anlaşılmaya değer özüm kışın ortasında baharı simgeleyen bir nergismiş anladım.. Ve nergis benim çocukluğumun geçtiği sokaklarda her hafta kokusunu aldığım ve beni mutlu eden bir çiçekti, hatırladım.. Ben karanfil severim demelerimin keskinliğini bıraktım artık, çünkü ben artık nergisi sevdiğimi de hatırlamaya başladım..

    Kendimle küçük ve tatlı eğlenceler inşa etmeye başladığım, kalbimi kıran cümleler duyup gözyaşıyla uyumama sebep olunan gecelerde bağırıp çağırmak yerine gözyaşlarımı usulca hayata emanet ederek sabahına ‘bugün güzel bir gün olacağına inanıyorum’ diyerek güne başladığım, belirsizlikte bırakanlara dair cevap aramalar yerine net bir tavırla yanındayım diyenlerle yürümeye devam ettiğim, ve en önemlisi kendimle ilgili küçük tatlı rutinlerle kendimle oyunlar oynadığım bir 20 gün geçirdim.. Benim samimiyetle yaklaştığım iletişimde neredeyse kendimden şüphe etmeme neden olacaklara izin verirken çok şükür ki hayat araya girdi, belki o gün kırdı beni ama yine de günün sonunda niyetinde şüphe etme dediği bir 20 gün geçti..

    Bugün gökyüzünün verdiği yetkiye dayanarak kendime bir adım daha atıyorum. Köksüz medeniyetimin kök saldığı bir yıl olmasına niyet ederek, toprağıma bir tohum daha ekiyorum.. Ve inanıyorum ki kışın baharı temsil eden nergislerle kalmayacak, baharla birlikte toprağımda karanfiller, papatyalar da yeşerecek..

    Ben bugün gerçek olana, şeffaf ve net olana, kalbimin kıymetini bilene, sevgime değer verene merhaba demeye cesaret ediyorum.. Peki ya siz bugün hayatınızda, derin bir bağ kurmak ve baharda tomurcuklanmasına niyet edecek bir tohum ekmek adına küçük bir adım da olsa merhaba demeye cesaret edecek misiniz?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DİKKAT DİKKAT, DİKKAT NEREDE?

    ..”NOT YESTERDAY, NOT TOMORROW, IT’S TODAY”..

    Çok şükür başarıyorum.. Tam 10 ocak akşamı samimi bir özlemle adım atıp, ardından 12 ocak saat 12’ye kadar mümkün olduğunca gözlemleme yapmayı başarabildim.. Tüm suçlama, kırma gayretine karşı kalbimden niyet ettiğim şekilde durabilmeyi başardım.. Hem eylemlerimle hem sözlerimle kalbimden niyet ettiğim şeklide davranabilmeyi başardım.. İzninizle önce kendimle gurur duyacağım..

    Tabi zihin susmuyor, kırgınlıklar yaralar kaşınmadan duramıyor. Arkadaşlar ben de insanım, insan. Etten kemiktenim. Yine de kendime verdiğim söz, kalbimde taşıdığım niyet dünün yaralarından, yarına çıkmayacak kaygılardan, sürekli suçlayarak haklı çıkma çabasından daha güçlü artık.. İnsan yaptığı güzellikler görülsün istiyor elbette. Gün boyu emek emek, heves ede ede gösterdiği çaba değer görsün istiyor.. Tabi zihin dürtüyor; yine aynısını yapıyor, bu film aynı diyor.. Oh valla zihin bu habire konuşuyor. Konuşmakla kalmıyor, üzerine bir de kendine göre yorumlayıp kişiye basıyor etiketi.. Utanmadan niyet okuyor, bir de o niyete inanıyor.

    Fakat artık o eski yöntemler işe yaramıyor. Niyet kötü olmasa bile eylem zarar veriyorsa, kırıp döküyorsa niyetin iyi olması sonucu meşru kılar mı hiç.. Karşımda aynı tutumları, davranışları görüp karşılığında ben de kırıcı tavırla gitsem elime bir şey geçecek mi hayır. Kimseye aynı kalma borcum yok, kimseye aynı kalma sözüm de yok.. Ben kendini her gün yeniden tanımaya gayret edenim..

    Bir şey bugün doğru geliyor diye yarın da doğru olmak zorunda değil. Hem kimin doğrusu en doğru, kim en yanlış ki. Kim öğretti yahu bize bu keskin kalıpları.. Kim karar verici doğrular, yanlışlar konusunda. Yahu koca kainat dönüyor, evren kendini sürekli yeniliyor. Her gün yeni bir gün ve ben inatla aynı kalmayı seçen olmayacağım. Kalbimde kocaman bir sevgi varken, ruhumda sonsuz bir neşe kaynağı varken, özümde aşk varken ve en önemlisi bunları her gün seçme şansım varken üstelik..

    Ben niyetimden emin miyim, evet. Bu yeter mi, hayır. Ben kalbimin niyetine uygun mu davranıyorum, çok şükür artık evet. Bu yeterli mi, hayır. Çünkü bir kere yapıp yapılanın değer görmesini bekleyip, kıymet verilmediğini görünce yine hop aynı hırçınlıklara dönersem kimi cezalandırmış olurum, kimi haklı çıkarmış olurum, kime haksızlık yapmış olurum? Kendime, günün sonunda kendime haksızlık yapmış olurum en çokta..

    Peki ya dikkatin nerede, kendinden verdiklerinde mi, verme niyetinde mi, yoksa almayı hesap ederek mi veriyorsun? Öyle okumakla, araştırmakla, birkaç meditasyonla olacak iş değilmiş bu.. Yıllar içinde tecrübe ettiklerin, aileden görerek büyüdüğün kalıpların, kendine ait sandığın inançların, hayata karşı takındığın tavır ve tutumların her birini tek tek gözlemleyerek ayıklamak gerekirmiş.. Bunu mağarada yapmak kolay tabi. Asıl mesele kırgın olduğun ilişkiler içerisindeyken, yorgun olduğun ve mana kaybı yaşadığın zamanları yaşarken, inancını zedeleyen hayatın akışındayken yapmakmış..

    Yani asırlardır en önemli mesele şu; olmak ya da olmamak! Kim olmayı seçiyorsun, o an kimi sunuyorsun hayata. Kırana, suçlayana, kendi zihniyle sana bakarak sana etiketler yapıştırana karşı sen kim olmayı seçiyorsun? Sen de mi kırıp dökmeyi seçeceksin, sen de mi geçmişin yaralarını bugününde sürekli kanatarak iyileştirebileceğini sanacaksın, seni suçlayanı daha da suçlayarak mı rahatlatacaksın vicdanını? Senden bundan daha güçlüsün güzel kızım. Kalbinin dikkati sevgindeyken, aklının dikkati geçmişin filminde mi olacak sürekli? O filmi seyrederek mi yaşamayı seçeceksin yeni günü, günleri?

    Kurban, zorba, kahraman oyunundan çıkmak zamanı geldi.. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum güzel kızım. Ama senin oynamayı sevdiğin oyunla seni içine çektikleri oyun aynı değil. Bu yüzden kaygılanıyorsun, bu yüzden korkuyorsun duygularını açık etmekten, bu yüzden hırçınlaşıyorsun kendini böyle koruyacağını sanıyorsun.. Çünkü seni içinde tuttukları oyunla, senin oynamaya heveslendiğin oyun çok farklı.. Bu farkın tutarsızlığı, yaşamayı istediklerinle yaşadığın arasındaki belirsizlikler senin ruhunu huzursuz ediyor.. Bak bunu görmen çok değerli, ama yetmez.. O oyundan çıkmalısın.. O güzel parklarda, o neşeli olduğun lunaparkta oynamak varken çamurda debelenip durmak yok..

    İnsan verdiği emeğin, gösterdiği çabanın, ortaya koyduğu güzelliklerin, içinde büyüttüğü heveslerin kıymeti bilinsin istiyor. Değeri görülsün istiyor elbette.. Sanki sen hiçbir şey yaşamamışsın gibi davranılmasın istiyorsun.. Artık bu da bitti güzel kızım.. Sen deniyorsun, çabalıyorsun, anlamaya gayret ediyorsun. Hayatı suçlayarak, sürekli öfkeni kusarak, yaralarla kırgınlıklarla hırçın davranarak görülmesini istediğin, duyulmasını istediğin, anlaşılmasını beklediğin şeyler var. İşte artık onlar da yok, onları da bırakmak zamanı.. Görülmeye değer bir güzelliği görmeye niyet edince gözler tam da dikkatini oraya veriyor. Sevgiyi hissetmeye niyet edince kalp dikkatini oraya veriyor. Neşeyle bakmaya niyet edince özün dikkatini oraya veriyor..

    Bırak ve anla; görmek isteyene göz, duymak isteyene kulak, sevmek isteyene kalp eşlik edecektir.. Gerçek niyetin sevgiyi, neşeyi yaşamak yaşatmaksa sen buradan bakmaya bir sebep bul her gün. Bakmak istemeyene bahaneler zaten çok, senin içinde geçerli bu, bir sürü bahane bulabilir bir sürü sebep sunabilirsin. Asıl erden zaten yapabilme şansın varken yapmamayı seçmek değil midir güzel kızım.. Her an olmasa bile, gün içinde en azından bir an bunu yakala, yakalayabildim de.. Sular her gün durgun olmayacak, kimi zaman fırtınalar eskisinden de sert olacak. Hayatın çekirdeklerini ayıklayamazsın.. O yüzden dikkatini neye verdiğine dikkat et..

    Sana teşekkür ederim, seni seviyorum ve seninle gurur duyuyorum.. Bir diyete başladın, bir niyetle özledim dedin.. Ve zihninin söylediklerine, kalbinin kırgınlıklarına, kursağında kalan heveslerine rağmen niyetine sahip çıktığın için.. Geçmişi düşünerek bugünü yaşayamayacağını, insanları suçlayarak travmaların iyileşemeyeceğini, hayata kırgın kalarak yaraların kabuk bağlamayacağını öğrendin.. Şimdi konuşarak, anlayarak, anlaşarak, gözlemleyerek ve hayatın getireceği her mucizeyi gülümseme ve neşeyle kabul ederek bugünü yeniden yaşama günü..

    Kim bilir bugün belki bir mucize daha olur, ve hayat bugün bir kere daha dikkatini sevgiye vermen için bir sebep sunar.. Sebep sunmak yerine kim bilir belki de o sebebin kendisi olmana izin verir..

    ..SEVGİLERİMLE..