Yazar: yildizlaraltinda

  • ..YENİ BİR BAŞLANGIÇ MÜMKÜN..

    Zorlu bir iki haftanın içinden sıyrıklarla, yaralarla çıkagelmiş şekilde sesleniyorum.. Yeniden başlamak; bazen sıfırdan, bazen bıraktığın yerden, bazense kırıldığın yerden başlamak mümkünmüş..

    Bunu yeni mi öğreniyorum, hayır. Yeniden mi öğreniyorum, evet..

    Hayatı kısa yollarla yaşamaya alışığız. Aynı yemekleri yer, aynı yeleri tercih eder, belirli arkadaşlarla görüşürüz.. Sıkılganlık ve tetiklenmeler olmadığı sürece de alışkanlıklarımız gözümüze pek batmaz..

    Senelerce bir sürü ev, birçok ortam, farklı insanlar derken aslında değişimin tam kalbinde oturdum.. Sonra bir şeyler oldu. Bir gecede. Bir anda.. Hayatımızın dönüm noktası olacağını ileride anlayacağımız olaylar silsilesinin göbeğine taşındım..

    Farkındayız, dediğimiz ne varsa tam o noktadan sınanıyoruz çoğu zaman. Davranışlarımız hayat akışımızın kukla iplerini sıkı sıkıya ellerinde tutuyor.. Öğrendiğin ders her neyse onu hayata geçiren davranışlarda bulunmadığın zaman, dersi daha sert bir şekilde başa alarak öğrenmeye başlıyoruz.. Ben harekete geçme konusunda olabildiğince dersten kaçmıştım..

    İyi gelmeyenlerin masasında yemek yedim, keyif almadığım işlerde zaman harcadım, kırmayayım dediklerimin keskinliğine maruz kaldım. İşte son iki ay en çok bunların nefessiz bırakışını yaşadım..  Alışkanlığın değişimi hiç bu kadar zor olmuş muydu, bilmiyorum.. 

    Hani yeminler içeriz; spora başlamak, diyete başlamak, yeni bir işe başlamak, yeni bir yere taşınmak gibi. Çoğumuz daha pazartesi olmadan ya unuturuz ya da pes ederiz.. Yeni bir eve taşınmanın telaşını günlerce yaşarken bile kalkıp tek bir valizi hazırlamamam işte tam da bundan..

    Apar topar tüm eşyaları yeni eve yığdığımızda pencereden bakıp bir sigara yaktığımda tek bir düşüncenin ışığı yanıyordu aklımda, başlayabilecek miyim yeniden?

    Düşüncelerin beni yorduğu, duyguların yarı yolda bıraktığı bir karmaşa içinden sıyrılmak bir hayli iyi geldi. Sanki eski evdeki kullanılmayanları atmak büyük şeyler için küçük bir adımdı.. Bana iyi gelmeyen arkadaşlıkları, yaralayıp duygularımı zedeleyen aşkları, kullanmayı bıraktığı eşyaları, ruhumu sıkan düşünceleri de basmıştım sanki o poşetlere.. Hayatımda dipten temele bir temizlik yapmıştım da, bu yeni eve ilk adımımda anımsadığım bir gerçek oldu.. 

    Hayata dair büyük hayaller kurmuş, hedefler koymuş olabiliriz.. Çok savaşmış, hep yara almış olabiliriz. Sürekli güvenmiş, bu yüzden yıpranmış olabiliriz.. Neyin fazlaca üstüne düştüysek, tam olarak o noktadan fazlaca aksi durum yaşamış olabiliriz.. Bu kargaşa içinde boğulmak normalken hayat sadece bizim üzerimize oynuyor gibi düşünebiliriz. Bulunduğunuz yerde bir çözüm aramak, hasta olduğunuz yerde iyileşmeyi beklemek olacaktır.  Çıkın ve oksijenle yeniden tanışın.. Bir küçük adım, büyük değişimin ilk başlangıcıdır..

    Yeniden güvenerek arkadaşlıklar kurmak, yeniden heyecanlanarak aşık olmak, aileyle yeniden bağ kurmak ve en kıymetlisi yeniden kendimizi kazanmak mümkün.. Yanlışlar yaparız, bize yanlışlar yapılır. Kırar dökeriz, kimi zaman kırılıp dökülmemek için. Korkar kaçarız, savaşmaktan yorulduğumuz için, ruhumuzdaki devrimciyi korkak bir burjuva gibi eğitiriz kimi zaman topluma ayak uydurmak için.. Her şeyin toplamından kendimizi çıkarır, kendimizin üstüne her şeyi inşa etmeye başladığımızda hayatın tadına varmak yeniden, mümkün..

    Yeniden şiir yazmak, şakıya şakıya şarkı söylemek, bir manzarayı resmetmek, daha gür bir sesle okumak kitapları.. Şimdi yine, yeniden.. Sevebilmek hayatı.. Mümkün..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BENİMLE EĞLENİR MİSİN?..

    Gece öfkemi tetikleyen her şeye rağmen, gündüz neşe saçmaya devam edeceğim..

    Bu aslında hiç değişmeyen bir döngüydü benim için. Tastamam 24 saat mutlu olmuşluğum görülmüş şey değil. Hayat eli kanlı bir katile dönüşmem için çabalıyor desem de, belki de tek derdi potansiyelimin ağırlığını kaldıracak güce erişim gücü veriyordu..

    Yazılarımın eski agresifliği kalmasa bile hala duvarlara sahip olduğunu, bunu da yaşadıklarımın beni getirdiği nokta olduğunu belirtmek isterim. Bugünkü yazımız aslında bir reçete..

    Ne depresyondan çıkma listesi, ne günü planlama listesi. Ben yazayım, neyse ruhunuza iyi gelecek onu alın, üstünü çizene kadar (dibini görene kadar) yaşayın..

    1)Duş almak istemeyecek, yemek yemeyecek, iletişim kurmak hayli zor gelecek; çek yorganı kafana, kapat kendini soyutla dünyadan..

    2)Küçük adımlar, büyük ayak seslerinin ilk yolculuğudur, konun ilk etapta önemi yok..

    3)Güvenli alanın, konforlu alanın neyse orada kal. Herkesi dinleyip çıkma zorunda değilsin.. 

    4)Gönlünden geçen insanların sana ulaşmaya çabalamasını kesme, karanlığın en tepe noktasında yıldızlara ihtiyacın olacak..

    5)Kelimeler önemli, dinlediğin şarkılara lütfen dikkat et.. 

    6)Maddi ihtiyaçların için çalışmak zorundaysan ve bunu istemeyerek yapıyorsan kendine küçük bir zaman tanı, ani karar verme..

    7)Kendi gelişimini tek bir şey sağlamaz; kitap okumamak, yazmamak, araştırmamak seni olduğun yerde belli bir süre tutar, kendini lütfen zorlama..

    8) Gördüğümüz, duyduğumuz şeyler bizi kıyasa itebilir daha da kötüsü kendimizi yetersiz hissettirecek boyuta sokabilir, o an ihtiyacın olan ne ona bak..

    9) İnsanlar en hassas noktamız, sosyal varlıklarız. Onlara verdiğimiz sıfatları çoğu zaman taşıyamayacaktır. Bu seni şaşırtmasın. Zamanla öğreneceğin ders, herkesten her şeyi beklememek olacak..

    10) İlk ders daima en zorudur; görmek için acele etme. Sabır sınandığın en derin konu olabilir. İnsanlar ve olaylar bunu öğrenmen için sadece bir vesile, odaklandığın konu bu olursa dersi öğrenemediğin gibi sınanmaya da devam edeceksin. Ve muhtemelen bu en yaralı yerinden olacak.. Sonra anlayacaksın; bir çatalı yere düşürmekle, seni yaralayan insanı görmeden yanından geçmesinin arasındaki ilişkiyi..

    Kendi lügatında başarı olanlar, hastalığı atlatanlar konuşmayı sever. Kendi tecrübelerini aktarır. Asla yolun tamamını paylaşmazlar. Yaptım oldu, bunu yapın, bunu yapmayın dite ders verirler.. Dinle elbette, sadece kendi yolunu kendin inşa etmelisin her başarı senin lisanında karşılık bulmak zorunda değil unutma..

    Her şey geçer demiyorum; fırtına bu, ya yolu temizler ya da senin direnerek gitmek istemediğin yere seni savurur. Zamana güven..

    Kalbin ve beynin savaşarak seni yoracaktır, onların krallıklarına saygı göster.. Seni ayakta tutmak istedikleri kadar, hayattan haz da almanı istiyorlar. İki krallığın anlaşma yapması uzun sürebilir, hiç anlaşma sağlanamayabilir de.. Korkma. İkisi de sahip olduğun en eski bilge.. Eğer onlar duyamayacak kadar yorgunsan bedenini izle, sana ulaşmak için bedenini kullanacaklardır..

    Ve şimdi ruh halin neyse, her neredeysen, her ne zaman okuyacaksan bu yazıyı bir şeyi unutma..

     Daima buralarda sana inanan ve hikayeni dinleyecek olan birisi var..

    ..SEVGİLERİMLE.. 

  • ..HAKKIMDIR BU DİK DURUŞ, DİK GÜLÜŞ..

    Depresyon tanım ilk konulduğunda 23-24 yaşlarındaydım 6 aylık bir tedavi süreci geçirdim. Benim için, inkar mekanizmam için zorlu bir 6 aydı.. 
    Benim için önemli değildi ya da o an için, sadece basit bir gripten farksızdı. Sanıyorum o dönemler bu yüzden çok üzerine düşmedim..
    6 ayın sonunda tedaviye doktor kontrolü olmadan bıraktım. Bu durum ikinci bölüm için beni en çok zorlayacak süreci başlattı..

    Yaş 28 olduğunda tetiklenmelerin verdiği yetkiye dayanarak yeniden başlayacaktım tedaviye.. Tabi yaşanılan gün sayısı, yaşadıklarımızın çok daha azını temsil ediyor.. 

    Aslında 2023 diğer yılların aksine umuttan bahsedeceğimiz bi yıl olmalı diye başladı. Hayatın içinde her şeyin olduğu gerçeğini atlamaya çalışarak. Öyle de yaptım. Öyle de yazdım. Ama dün, hiç beklemediğim yerden, hiç beklemediğim şekilde tetiklenip bir atak geçirdim. Uzun zamandır kontrol elimdeyken, bu durumun kontrolü eline alması beni tekrardan klavye başına oturttu..

    Kendimin her parçasını itinayla incelemeye koyulduğum bu zaman zarfına inat her parçamı, itinayla yeniden inşa ettim. En azından hasarlı birçok bölümünü. Atlarının mirasının üzerine 25 yıllık bir yapı inşa etmiş birinin, 3 yılda neleri inşa ettiğini görseniz sadece sessizce alkışlar ve inanmaya başlardınız istediklerinize ulaşabileceğinize..

    İki aylık süreç sonunda tam 29 olacağım. Dönüm yaşlarının en sancılılarından birisi daha.. Her yaşımın dileği değişmeksizin hep aynıydı; sevdiklerimin elinden tutabilmek, gülümsemenin eksik olmadığı ve 150 milyon dolarlık bir çek.. Ama ölümü de gördüm hastalığı da, vedayı da gördüm terk edilişleri de.. Bu yaşım için tek bir dileğim var, kendimi kendime armağan edebilmek. Durmaksızın bunun için çalışıyorum desem sevgili okur, yalan söylemiş olurum. Duruyorum çünkü.. Okumuyorum kitap falan, kemanımla ten uyumumuz kaldı mı hatırlamıyorum.. Bazı günleri sadece yaşamak için yaşıyorum hatta.. Duygularımı anlamak için dinliyorum, tepkilerimi görebilmek için izliyorum..

    Hayatın beni kışkırtmalarına karşın yoğun tepkiler veren ben, şimdilerde iliklerime işlemesine izin verdiğim sakinliği öğreniyorum.. Hayatın tam da bana göre bir mizacı var, sanırım yetki bende olsa ben de kendisiyle aynı yükseklikte eğlenirdim.. Bunu görmeye başladığımdan beri tavırlarım naifliğini kaybetse de, kahkaham keskinleşti.. Elbette daha öğrenecek çok şey olduğunu hatırlamam içinse dün atak geçirmeme izin verdi..

    Dün yazarken etiketlerden sıyrılalım demiştim. Etiketli konuştuğumu, elimden tutan sayesinde hatırlattı.. Dünya hassas kalpler için cehennemdir, diyen yazara teşekkürler.. Ne zaman cehennemimi keşfettim işte o an bu andır, neyden yaratıldığımı ve neyin yanında olduğumu daha iyi anlıyorum..

    Bu hastalık bana iyileşmek zorunda olmadığımı gösterdi, kendisiyle daha da eğlenebileceğimizi öğretti. İnsanların gözlerinin ta içine bakmayı öğretti. Aynadaki yansımaya daima kadeh kaldırmam gerektiğini hatırlattı. Solup giden neşemi, başkalarına emanet etmememi tembihledi.. 

    Dün bir gram sevilebilme ve görülebilme umuduyla, atak geçirir geçirmez eve gelmek yerine sokakta kalışımın tam nedeni de buydu sanırım.. Kendimin en karanlık, en çirkin yüzüne bakabilme cesareti gösterdim. Bunu yazarken bile tüylerim tepki veriyor. Ama sevgili kendim, inkar evrensinin en dibini sıyırdık, yüzleşebilmek bizim ilk devrimimiz oldu..

    Belirsizliğin içinde yalpalayıp duruyorum, şimdilik. Öyle derin bir maden keşfettim ki kendimde ona sahip olana de kazmaya devam edeceğim..

    Ölümden dönmüş, iyileşebilmek için günde 7 tane ilaç içmiş, sevdiği dostunu toprağa vermiş, ailesinin kaybetmenin eşiğine gelmiş birini inkar etmekten ne kurtardı! Hayatın dönüm noktası sayılabilecek tecrübeleri edinmiş, edinmeye devam etmiş birini bu keşfe ne itti! 

    Nezaketi ve merhameti her şeye rağmen korumuş, güvenmekten ve sevmekten vazgeçmemiş birini dönüştürmek için insanların sıraya girdiği bir dünyada kendi olabilmeyi başarmış birine tıp hasta derken, kişi bunu kabullenip yapayalnız mücadele verirken, insanlarsa onu yalnız bırakmaya devam ederken ne oldu da direnmeyi bıraktı!

    AŞK VE DELİLİK..

    Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor demiş yazar. Ve ekliyorum ben de, sadece deliler ve aşıklar o yıldızları görebilir.. Bunca körlüğün arasında, yıldızlara bakabilme cesareti gösterebilen herkese..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DOĞRU MASAYA YALIŞ HESAP..

    Süper gücünüz olacak olsa, bu ne olurdu?

    Ben buna hep görünmez olmak derdim.. Dilediğimi, daha doğrusu fazlasıyla merak etiğim Vatikan’da bulunan kütüphaneyi görebilmek için.. 

    Bazen sesimiz tamamen duyulmayabiliyor, bazense yarım kalıyor cümleler.. Bunu kalben ne kadar samimi dilediysem görülmeyi umduğum yerlerde, görülmeyi beklediğim anlarda hep görünmez oldum.. Tabi farkına varmak önemliydi. Benimse bu durum zamanımı alacak, almakla kalmayıp beni az biraz hasta edecekti. Bu sonuç kaçınılmaz oldu.. 

    Elbette her gün yeni bir deneyime açık uyanıyoruz. Bu; farkındalık olabilir, acı tecrübeler olabilir, yeni bir duygu ya da eski bir alışkanlık olabilir.. Seçimlerimizi buna göre yapıyor, gün içinde tatmin olup olmamaya bu sayede karar veriyoruz. İletişim kuruyoruz aciz yalnızlığımız kalabalıklaşsın diye.. 

    Elimize süper güç verseler neler yaparızın altında zihin yapımıza dair fazla ipucu yattığı söyleniyor.. Bunlara bakarak kendimize keşifler yapabiliriz. Ama bugün konumuz bir başka..

    Ailesel kalıtım, sosyal çevrenin öğrettikleri derken hayatımızı kalıplar üzerine inşa ediyoruz.. Bu sayede; evleneceğimiz eşi, çocuğumuzu yetiştirme biçimimizi, arkadaşlık ilişkilerimizi, hayalimizdeki işi, hayatta geçinmek için mesai harcadığımız işi belirliyoruz.. Son belli, önemli olan yolculuğun kendisi.. İyi kötü, kaliteli ucuz, sadık aldatıcı, sağlıklı toksik demeden (aslında dediğimizi düşünerek) ilerliyoruz. Kişilerin şeytan ya da melek olması önemli değil, Mecnun’un nasıl gördüğü önemli. Burada da iş öğrendiğimiz etiketlere ya da halk ağzıyla yargılara kalıyor.. Sen istediğin kadar melek ol, başkasının yanlış olması ve onun seçilmiş olması bile senin algından dolayı.. Şimdi bu gerçekliği anladıysak bugünkü dersimize gelelim..

    Bugün bir şey istiyorum sizden, bu yüzden mümkün olduğunca erken uyandım.. Eski aşkın kalp kırıklığını, bir dostun ihanetini, toplumun değer yargılarını şöylece basalım çuvallara.. Kin, nefret, hayal kırıklığı, öfke, kızgınlık, kırgınlıktan anlık sıyrılalım. Bu tam anlamıyla mümkün olsa her şey rayına oturur biliyorum. İstediğim aslında objektif bakmaya çabalamak.. 

    Önce kendimize, ardından yakınımız olanlara, bize yakın olmak isteyenlere, yakın olmayı istediklerimize ve hayatımızdan çıkmış olanlara.. Objektif olarak ve empati yaparak bir bakalım. Günlük alışkanlık haline gelene etiketler olmadığında da gözümüze aynı mı görünüyorlar? Öyleyse basın yaygarayı devam etsin karmaşa, değilse soft bir şarkı açın ve bırakın hayat bugün sizi dansa kaldırsın..

    Belki de dünyayla aramızdaki mesafe bir empati kadardır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..TÜM DOSTLUKLARA, TEŞEKKÜRLER..

    Sosyal varlık olduğumuz için yalnız kalmamız pek iç açıcı bir durum olmuyor. Hem mental, hem fiziksel olarak. Elbette kendimize ayırmamız gereken ve gerçekten sağlıklı olan zamandan bahsetmiyorum..

    Hatırlayabildiğiniz en küçük yaşlara inin oralardan başlayalım.. Elbette bugünkü beyin ameliyatına ben gireceğim, sizin için.. 

    Fotoğraf karesi gibi hatırladığım çocukluk yıllarım, 20x hareketliliğinde olan ergenlik çağım, ve slow motion şeklinde akan 20’li yaşlarım.. Şuan 29 yaşında olmanın verdiği yetkiye dayanarak birçok konuda sorgulayıcıyı ve mantıklı konuşma haddini de kendimde gördüğüme göre başlayabiliriz..

    Kavramların sözlükteki anlamıyla, dağarcığımızdaki anlamı çoğu zaman fark gösteriyor. Özellikle de insanlara yüklediğimiz anlamlarda. Birbirimizle çok çabuk içli dışlı olabiliyor; dost, kardeş, aşk, arkadaş, aile, sevgili gibi sıfatları anında etiketine damgalayıveriyoruz. Kelimelerin büyülü olduğunu unutarak, bizi hayal kırıklığına uğratacakları anlara kadar hepsiyle kıymetli anlar, kanayan yaralar paylaşıyoruz. Tabi film biter, kahraman kızı alır, pelerin çıkar ve siz eve yalnız dönerek hayatı tek başınıza sorgularsınız.. Hepimiz birilerine bizi kırıp dökme yetkisi verir, sonrada da kırmasınlar diye gözlerinin içine bakarız.. Ben bunu merhaba dediğim insana bile bahşedecek kadar canlı sevgisiyle dolup taştığım için elbette yaralayan tecrübelerimi anlatmayı kendimde hak görüyorum..

    Gönlümü herkese eşit mi açarım tartışılır, ama en başta herkese aynı güven, sevgi ve nezaketle gittiğim su götürmez bir gerçek.. Zamanla insanlar bunu kendiliğinden azaltıp çoğaltsa da sonuç hep 1 olarak kalıyor. Sonrası yeni insanlar, yeni hikayeler, aynı hayal kırıklıkları vs..

    Aynı hikayeyi yaşıyorsan alman gereken dersi almamışsın zırvalarını kenara bırakın şimdilik. Konumuz başka yönde..

    Sayısını anımsayamadığım kadar isim öğrendim. Aynı unutkanlığı bende bıraktıkları hatıralardan bazıları için söylemeyi istesem de dilim varmıyor. Malumunuz her duygu bir deneyim.. Acıyı algılama şeklimiz, beynimizin bizi hayatta tutmak için oluşturduğu kısa yollardan kaynaklanıyor aslında.. Mesela sobalı evde büyümemiş olsanız dahi içgüdüsel olarak sıcak bir şeye dokunmanın can yakıcı olacağını atalarınız sayesinde öğrenmiş oluyorsunuz.. Peki asıl soru şu, aynı korunma içgüdüsü insanlarla olan iletişimimiz için de geçerli mi?

    Hatırladığınız en küçük yaştan itibaren; aile ve sosyal çevrenize bir bakın.. Birine yalan söyleyen size de söyler, aldatan sizi de aldatır, dolandırıcının işi el çabukluğudur ve nasibinizi alabilirsiniz. Yine de duygu bağı geliştirdiklerinize karşı affedici oluşunuz ya da bahanelerle onları hayatınızda tutuşunuzda kendinizi yüce gönüllü görürsünüz.. Yalan söyledi ama sebepleri vardır ya demek, ben aptalım ve inanmak istiyorum demekten kolaydır.. Beni hayal kırıklığına uğrattı ama onun huyu bu onu öyle kabul ettim demek, iyileşmeyen yaralarım var ve kanamaları gereke çünkü böyle öğrendim demekten kolaydır..

    Elbette hatalar dolayısıyla insan eleyelim hayatımızdan demiyorum.. Sadece yanlış yapanla yanlışa maruz kalan arasındaki suçlu/kurban rollerimizin iletişimimizi ne kadar karmaşık hale getirdiğine, değerli insanla değersiz anılması gereken insan arasında ayrım yapamayışımıza değinmek istiyorum..

    Beni birçok sebepten yaralayan çok kişiyi affettim, olduğu gibi kabul ettim hatta bazıları hala hayatımda.. Yalan asla tahammül edemediğim şeyken şimdi olaya başka yerden bakmaya, hepimizin gündelik yalanlara ihtiyacı olduğunu görmeye başladım mesela.. Asıl nokta zehirli olup olmaması.. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, ne kadar direnirseniz direnin dönüşüm kaçınılmaz bir sondur.. Dünkü aptallıklarımız bugünkü bilgeliğimizi inşa edebilir.. Ama her şey hayatımızda almaya değecek kadar değerli değildir, herkeste..

    Aşkta kahraman rolünü üstlendikçe mağdur olmak, dostlukta anaç olmaya çabalarken çocuk hüznünü yaşamak, ailende çocuk kalmak varken ebeveyn rolüne bürünmek bir zaman sonra önce ruhumuzu sonrasında da aklımızı inceden zehirlemeye başlıyor.. Güdü ve arzularımız yanlışı ve yasak elmayı arzularken, aklımız doğru olanı seçmemiz için bir hayli savaş veriyor. Bizse ikisinin cephesine bile varamadan aralarda bir yerlerde karşımıza çıkana ya dost ya düşman yaftasını koyup sonrasında da bizi haklı çıkarmaları için öylece izliyoruz..

    Değer yargılarımızdan bahsederken hepimiz bol keseden sallamayı pek severiz; dürüst olsun, merhametli olsun, sakin kalsın ya da cesur olsun, net olsun ne istediğini bilsin gibi.. Davranışlarımız ve seçimlerimiz ise genel de tam tersine yönelir.. Çünkü ne bu kavramları tam olarak biliriz ne de kendi gerçek isteklerimizi.. Ne zaman bu yanılsamanın gerçekliğini görürüz işte o zaman kırılma noktası başlar. Buzlu cam yavaş yavaş çatırdar. Sobaya yaklaşmamak önemli değildir artık, neden aklaşmamak gerektiğin önemli hale gelir, gelmelidir. Çünkü nedenini bilirsen sadece sobaya değil, elini yakacak diğer sıcak şeylere karşıda beynin kısa yol geliştirmeye başlar..

    Bugün hayatımda olan; canım ailem, biricik dostlarım.. Hayatımda olmayan; akrabalar, eski aşklar ve arkadaşlıklarım.. Hatıralarımda herkes öyle önemli rolleri üstlendi ki kavram anlayışım, anlam arayışım neredeyse değişti.. Önce tüm güzel huylarım yitip gitti sandım yavaş yavaş, buna sebep veren her şeye ve herkese kızgındım.. Sonra baktım ve gördüm bana bunları hatırlatacak kadar kıymetli insanlar varmış etrafımda.. Tırtıl kozasından düştü, yere çakılmadan kanatlarını fark etti..

    Gelip kalana da, bir arkadaşa bakıp çıkana da teşekkürler.. Bende olanı bana anımsattıkları için..

    ”Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor..”  

                                                                                                  OSCAR WİLDE..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SORUN SENDE DEĞİL BENDE..

    Net, çözümcü, kendinden kısmen de emin olan insanların seçimlerine bakın. Belirsizlik yaratan, hayalet gibi davranan, kendinden ne istediğinden emin olmayan insanların seçimlerine bakın..

    Tabi bu iki kutuptan birinde bulunduğunuzu maalesef hatırlatmak isterim.. Acı eşiğimizi zorlayan, dengemizle oynayan, gri alanda bizi hüzünle bırakanlardansanız tebrikler.. Hayır ya, ben diğer tarafta edebiyle acısını çekenlerdenim diyorsanız üzgünüm aranızdan bazıları kendine yalan söylüyor.. 

    Masal dinlemek hangimizin hoşuna gitmezdi ki çocukken. Tabi bu alışkanlığı büyüyünce bırakmak bir hayli zor oluyor. Hele de iyi bir hikaye anlatıcısına denk geldiyseniz geçmiş olsun, manipüle olmaya hazırın olun..

    Şanslıyız ki sosyal medya her iki cinsinde kalıplaşmış yalanlarını önümüze çıkarabiliyor. Tabi inanmak isteyene.. Çoğu zaman istediklerimizi söylesek bile seçtiklerimize baktığımızda alakası olmadığını görürüz.. Tabi çoğu zaman iş işten geçmiş olur.. Yine de aynı kişileri inatla hayatımıza çeker ve döngüyü tamamlayınca gökkuşağının renkleri solar, gri alana geri döneriz..

    ”Benim sorunlarım var, sorun sende değil bende, ailemin sıkıntıları var, darlıyorsun” gibi sizi suçlu hissettirecek yetmezmiş gibi kendinizi hasta hissetmenize neden olacak insancıklarla dolu etrafımız. Zaman zaman aklı başında olanların bile yaptığı şeylerden birisi bu aslında. Çünkü bazen siyah beyaz tat vermez ve gri alana ihtiyaç duyarız.. Unuturuz hayatın gökkuşağından oluştuğunu.. Kendi içimizde de o renklerin güzelliklerine bir yer açmaya vakit bulamayız bazen..

    Konuşmanın kıymetsiz kaldığı, iletişimin anlamsız olduğu bir dönemde insanın aklına denk birini bulması ya da bulduğunu sanması mucizevi bir olaymış gibi görünmeye  başlıyor. Bu da bizi zaman zaman yanıltır.. Gözümüzde insanları büyütür, bu büyütme yüzünden beklentilerimizi arttırır, karşılanmayan beklentiler yüzünden kendimizde kusurlar ararız..

    İhtiyaçlarımızın basit olduğunu görmek bu yolculuğun en zor kısmı. İhtiyaçlarımızı karşılamamız gerekenin biz oluşumuzu anlamamız daha zor.. Sosyal varlıklarız ve birbirimize de bir hayli ihtiyacımız var.. Bizim en büyük falsomuz ise ihtiyaçlarımızla, onların karşılanacağı yerin arasında yanlışlıklar yapıyor olmamız.. Elbette bu bizi yanlış birisi yapmaz, sadece karşılanamamış beklentiler ve karşılığında bize bahşedilen hayal kırıklıklarıyla baş başa kalmamıza neden olur..

    Yol daima devam eder, aşılan dağ daima yerini yenisine bırakır, manzara daima kendisini size en hoş haliyle sunar, insanlar daima hayatınıza girmek için sıraya geçer, insanlar daima hayatınızdan çıkmak için de sıraya girer, sizler yeni seçimler yapmak için koşullanırsınız, beklentiler daima karşılanmak içi sıraya girer, karşılanamayanlar boynu bükük bir köşede hüzünle size bakar..

    Küçük küçük anlatmak kolay, küçük olunca çözüm kolay.. Büyük resme bakmaya başlayıp bütün küçük parçaları birleştirmeye kalkınca işler biraz zorlaşıyor.. Güzel olan kısmı bu.. Zor lan ne varsa tadı daima damağı hoş tutar. Yasak elma, Amasya elmasından daha tatlıdır bu yüzden..

    Amaç heyecan kovalamaksa Cennetten elmayı çalmak için kendinizi yormanızda sorun yok.. Amaç elma yemek ve manzara seyretmekse Amasya’ya giden son otobüs kalkmak üzere..

    Sorun sende değil, muhtemelen hiç olmadı. Sendeyse de sorun değil, muhtemelen dönüştürmen gereken noktalar var.. İster elmayı yersin, ister ayvayı.. Seçim senin..

    Gri alanların belirsizliğinden, gökkuşağı dolu manzaralara yol almanız dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AŞK MI, KAHVE Mİ..

    Ocak 3..

    O zaman şöyle başlayalım, aşk her şeyi affeder mi? Ve kahve intiharı engeller mi?

    Konuları parça parça ele alır, ona göre yorumlar ve seçimler yaparız.. Mesela annemizin başımızı okşamasıyla temas bağımlılığımız arasında bir bağ kurmayız, elimizden kayıp düşen çatalı almaya uzanırken canımızı yakan insanın yanımızdan geçip gitmesi ve onu görmememizle ilgili bir bağ kurmayız, aynı insanları neden seçtiğimiz konusunda düşünsek bile en karanlık yanımıza aşık olmamızı es geçeriz..

    Çay tiryakisi annesi olanların, kafeini tercih etmesi arasında bir bağ kurmayız. Hatta o yöne bakmayız bile.. 

    İŞTE ANAHTAR TAM OLARA BU NOKTADA VARIM DİYOR..

    Bakmak ve görmek. Ne kadar da benzer bir kelime oysa aralarındaki ince çizgi seçimlerimizi, dolayısıyla da kaderimizi yönlendiriyor.. Babasına sigara içtiği için kızan küçük kızın büyüdüğünde nikotine bağımlılığı, belki de ilerde kendisini düşünmektendir, ama bunu düşünmeyiz. Küçüğün nazlı oluşuna, büyüğünse hazcı oluşuna bakarız.. Görmeyiz arasındaki bağı.. Bakmak ve görmek..

    Kaç dil bilirseniz bilin, kendinizi anlattığınız lisan hep bir fark yaratır. Mesela ben; her konuda bilgimin ışığında fikrimi gayet açık net, az öz anlatırken iş kendime geldiğinde uzun ve karmaşık bir dile sahip oluyorum. Bunu fark etmem dostlarımın ışığı sayesinde oldu aslında.. Beni görmelerini istediğim yerlerde onları göremeyişim nedeni belki de lokasyonu yanlış vermiş olmamdır.. 

    Kavram karmaşası yaşadığımız şu dönemde bildiğimiz dil ne kadar çok olursa olsun kendini ifade etmek bir hayli zor. Belki sadeleşmeli, belki de daha da saçmalamalıyız bilmiyorum. Ama anlaşılma istediğimiz ve karşılığında anlaşılamayışımız bizi ya yetersiz ya hayal kırıklığı içinde yapayalnız bırakır hale geldi. Bu da kendimizi ifade ederken daha tahammülsüz ve daha öfkeli bir şekle büründürdü..

    Bugünkü kavramlarımız aşk ve kahve.. Her ikisinin de ruhumuzun dark side kısmıyla bir ilgilisi olduğuna inanarak uyandım bugün.. Aşk; ruhumuzun en karanlık kısmında yatan benliğimizin dışa yansımasıyla birlikte birine karşı yükselen hormonlarımızın kendisi bence.. Kahveyse koyu sohbetlerin vazgeçilmez tatlandırıcısı.. 

    Kendimizde olma ihtimalini göz ardı ettiğimiz çoğu şeyi ilişkilerimizde tecrübe ediyoruz.. Mesela ben; sakin, heyecansız, stressiz biri sayılmam ilişkilerimdeyse sakin, temkinli ve güvenli insanlarla karşılaştım. Bu beni ruhsuz yapmaya kadar götüren bir yolculuk olsa da kendilerine izninizle teşekkür etmek isterim. Sayelerinde maceracı yanımı, beni büyütecek stresi, öfkeyle yakıp yıkmak yerine sakinlikle çözüm üretebilmeyi hatırladım.. Mesela kahve; benim için yazarken bana eşlik eden  ve susuzluğumu dindiren bir araç. Sohbet etmeye niyetlendiğimde ise bir amaç..

    Kavramlarımızı şekillendiren temel burada biraz önem kazanıyor. Çevresel etmenler var ise geçmiş olsun. Ne kahvenin tadını alırsınız, ne de aşkın acısız yönünü tadabilirsiniz.. Durum yarı yarıyaysa kendinize teşekkür edin  böyle bir dönemde kendini dinlemek maalesef ki bir hayli zor.. Zihin kıvrımlarıyla dans edenlerse kahveyi de aşkı da kendi seçenlerdir, onları anlatmaya bile gerek yok..

    Güdülerimizin sesi, duygularımızı bastırmakta bir hayli başarılı olabiliyor. Muhtemelen en çok onları beslediğimiz için. Hazcılık, hiçliğin üzerine basıp üzüm ezer gibi ezebiliyor. Bu da birinin açlığının diğerinin tokluğundan dolayı gözden kaçmasından dolayı sanırım.. Aşkı da, kahveyi de güdüleriyle seçen; hazcılığı tadacak ve dopamin dolayısıyla hep daha fazlasını istemeye devam edecek. Bu da bir süre sonra tatminsizlik yaratacak.. Kendini keşfederek seçimin doğal unsurlarla olmasına izin verenler içinse durum biraz farklı; olanı kabul ederler, gelmemiş olanı ise bekleyerek kendilerini yormazlar.. 

    İster güdülerinizle, ister duygularınızla, ister kavram karmaşası yaşayın, ister de anlayarak ilerleyin. Yolculuk sizin.. Dümen kimde olursa olsun.. Acısını, neşesini, hiçliğini, hazzını yaşayacak olan da sizsiniz, dönüşüm değişim geçirecek ya da inatla değişime direnecek olan da..

    Şimdi aynaya bakın; güdüleriniz mi, duygularınız mı?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GERİ KALAN HAYATIN İLK GÜNÜ..

    Ocak 2..

    Diyet yapar gibi, ”pazartesi başlarım” diyerek vazgeçeceğimiz nice kararlar alıyoruz.. İş hayatımız için, ilişki hayatımız için, kendimiz için.. 

    Yaşlar, yaşanılanlar, yaşanamamış olanlar, yaşanacakmış gibi olup uhde bırakanlar.. Her biri maalesef yolculuğumuzun bir parçası. Son dönemde rolü oynayan biz olsak, kuklalarımızın ipinin kimde olduğu hakkında epeyce düşündüm..

    Hayallerini gerçekleştiren, keşifler yapan insanları parmakla gösterir ve deriz ki; onlara iyi bakın, beyinleri onları değil onlar beyinlerini yönetiyor.. Benimse asıl merak ettiğim konu tam olarak bu.. Konu ne olursa olsun, başarı dilimiz ne olursa olsun bir yerlerde adım atmaya başlayınca hükmeden efendi bizmişiz gibi empoze ediliyor. Peki ya beynimizin tam olarak istediği buysa? O zaman kontrol yine biz de mi olmuş oluyor?

    Şüphe tek gerçektir diyen de var, şüphe abdest bozduran diyen de.. Her ikisi de tecrübe edilmiş yerden doğmuş. Ana hattıyla bir fikir edinilmiş.. Peki sizce şüphe nedir?

    Kalıtımsal aktarılanlar, nefes almaya başladığımız ilk andan itibaren beş duyu organımızla algıladıklarımız, beynin kendini koruma mekanizması sayesinde bizden gizlediği gerçekler arasında seçimler yapıyoruz. Çay ya da kahve, uykusuz kalmakla uykuya doymak arasında, gerçekleri konuşmak yerine abuklamayı seçmek gibi. Tonlarca seçim yapıyoruz gün boyu. Çoğunu refleks olarak gerçekleştiriyoruz. Bu da bizim hayatı yaşarken zorlanmamak için oluşturduğumuz kısa yolumuz.. 

    Konfor alanından çıkın vaazları verenlere illa ki denk gelmişsinizdir. İşte tam da bu kısa yollarımıza göz diken insanlardan oluşan bir güruh. Her sabah güne kahveyle başladığında, yaşadığın kabızlık sorununu buna bağlayarak acilen bırakman gerektiğini söylerler mesela. Gün içinde yediklerin, yemediklerin, yaşadığın stres önemli değilmiş gibi kahvene göz dikerler.. Sigaranızla balgamınız arasında bağ kurup aynı tavsiyeyi verirler. Zaten genelde aynı tavsiyeyi verirler, bu da onların kısa yolu..

    Mideniz mi bulandı örneklerden, güzel haber şu ki değişim sizi rahatsız eden yerlerden yapılmalı.. Kontrolü ele almak istiyorsanız elbette.. 

    Kontrol, kontrol, kontrol.. 

    Dipnot: kendinizi yüzde yüz kontrol sahibi sanacak kadar aptallaşmayın. Beden ve aklınızla anlaşma yapın. Ona iyi bakın, o da size gereken sağlığı sunsun.. Ya da kötü bakın gereken rahatsızlıklarla sizinle savaşsın. Elbette bu konuda efendi sizsiniz..

    İster kaşif olun, ister mucit, karşılıklı teslimiyet yaşanmadığı sürece daima köle olarak kalacağınızı unutmayın. İnsanlarınsa size efendilik yapmasına izin verip konfor alanınızı nasıl değiştireceğinizi düşünmeyi bırakın. Sizi rahatsız edecek olan yere bir fikir tohumu ekin..  

    Unutmayın, devrim tam olarak isyanın başladığı topraklarda gerçekleşmeye layıktır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ESKİ YILIN SON GÜNÜ..

    Meşguliyetlerimizin temelinde yatan önceliklerimizi gözden geçirip, ister kendimize ister başka bir yöne döneceğimiz bir yeni yılın başlangıcındayız..

    Bihter gibi hayal kırıklığı yaşadığımız da oldu, Ezel gibi hikayemizi dönüştürdüğümüz de..

    Uzun uzun anlatılacak anılarla dolu bir yılın son gününden sesleniyorum..

    Başlangıcında 365 günlük yeni bir kitap olacak 2023 yılında en çokta kendi hikayemizin başrolünde bulunabilmek, bahanelerle değil hayaller ve umutlarla bir olabilmek dileğiyle..

    ”İşim gücüm bu benim,
      Gökyüzünü boyarım her sabah.
      Hepiniz uykudayken.
      Uyanır bakarsınız ki mavi.

      Deniz yırtılır kimi zaman,
      Bilmezsiniz kim diker;
      Ben Dikerim.

      Dalga geçerim kimi zaman da,
      O da benim görevim;
      Bir baş düşünürüm başımda,
      Bir mide düşünürüm midemde,
      Bir ayak düşünürümde ayağımda,
      Ne halt edeceğimi bilemem.”  (Orhan Veli)

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BAŞARISIZLIĞIN ALTIN ANAHTARI..

    Hedefler koy, hayaller kur ve her gün bunlar için bir adım at..

    Herkesten bu ve benzeri cümleler duyar, tavsiye verenlerin ümüğüne sarılmamayı dileyerek sohbetler ederiz.. İnsanlar ya başardıkları yolun izlerini aktarır ya da kursağında kalan artıkları aktarır.. Günlük sohbet rutinleri içerisinde olan başlıklar aslında bunlar..

    Peki bazılarımız ne yapar bu konularda? Verilen her tavsiye, çizilen her yol bize uyar mı?

    İnsanların beklentileri üzerine daha önce konuşmuştuk. Kendimizden beklediklerimiz üzerine de.. Alışkanlıklarımız, beklentilerimiz ve düşünceyle duygu dünyamızın bir bütünü olan hayatın içinde sadece oksijen mi tüketiyoruz yoksa üretimine de katkı sağlıyor muyuz?

    Mesela benim rutinime bakalım. Gerçi her hafta hatta bazen iki gün içinde değişen ve disipline edilememiş bir rutin ama ana hatları aynı.. Gözümü açarım, kahvemi söyler bir sandviç yapıştırırım yanına, zaman zaman yazarım zaman zamansa yazmam, youtube açar videolar izlerim, öylece çakılı kalırım koltuğuma, evimle vakit geçirmeyi bırakalı bir hayli oldu, sokağa çıkmaksa her daim cazip gelmiyor, ara sıra arkadaşlarımla vakit geçiririm, köpeğimle günlük konuşma dozumu tamamlarım ve uyurum.. Gözümü açma saatlerimse değişkenlik gösterir kimi zaman akşamüzeri 5 gibi, şimdilerdeyse sabah 6 ve 8 arasında değişiyor.. Birkaç ay öncesine kadar yatağımı bile toplamak zor geldiği için şimdilerde bunu yapabiliyor olmak bile takdir toplama hissi uyandırıyor.. Son bir haftadır erken uyandığım içinse bunları yapabiliyor olmak yeterli gelmiyor.. 

    Aslında denklem basit, iş yaşamaya geldiğinde komplike bir hal alıyor..

    Başarmış insanların, düzeltiyorum, istediğimiz alanlarda başarılı olmuş insanları dinlediğimizde bize hep öğüt verdiklerini görürüz.. Erken kalkın, disiplinli olun, çok çalışın, sessizce ilerleyin, zamanınızı doğru harcayın ve benzeri.. Çoğu konuşma yapmamız ve yapmamamız gerekenlerle doludur. Atlandığını düşündüğüm konuysa yapamıyor olduklarımız.. Mesela; maddi olarak elinizde günlük gıdanızı karşılayacak miktarda para var, yataktan çıkamayacak kadar yorgun ya da üzgünsünüz, hayatın altın tepsisi sizin mutfağınızda değil, her şey aleyhinizde işliyor. Tam olarak bu durumdayken başarmış insanlar ne der: Aydınlığa en yakın olduğun noktadasın vazgeçme, hareket et bir şeyler yap çünkü kazanacaksın.. Peki ben ne diyorum: Siktir et yatmaya devam et bir gün kabuğun seni sıktığında, ben ne yapıyorum dediğinde, boğulma hissini gırtlağında hissettiğinde bir şeyleri zaten yapacaksın, önce duygu ve düşüncelerine tamamen yenil. Yenil ki kazanmak anlam kazansın.. Dermanı nerede ararsan ara varman gereken tek liman kendin olacaksın. Bunu idrak edene kadar attığın her adım sadece günü kurtarmak için atılmış olacak.. Y a da sadece boğulanlardan olmalısın, o senin cephen oraya varamam maalesef..

    Her an 9-5 çalışanlardan olabilirsin, depresyona rağmen hayata karışanlardan da olabilirsin,, her şeyi kenara atmış pes etmiş biri de olabilirsin. Eğer hayat sana altın tepside sunmuyorsa imkanlarını bilmelisin ki sadece kopartıp aldıkların kadarını hak edersin bu düzende.. Bunun için ya savaşmalı ya kaçmalısın, bir ihtimal donma tepkisinde de olabilirsin. Seçimin neyden yana olursa olsun unutma bir çatlak bulacak ışık ve sızacak hayatına.. Başarısızlığın yolunu ezbere bilenler için başarı sadece bir parmak şıklatma hareketinden ibarettir.. Tabi ezbere bildiğin yolda inatla daireler çizmekten vazgeçtiğinde.. 

    Aynaya yeterince baktın ve kendince yeterince kusur aradın, gözlerinin en içine bakmaya başladığında ışığın cılız bir şekilde oralarda olduğunu göreceksin.. Hazır hissetmeyi bekleme, üşenmek ve ertelemek seni sorumluluk alma lanetinden koruyor olabilir belki de tek ihtiyacın budur şimdilik.. İşte altın biletin mihenk taşı bu, ihtiyaçların.. 

    Duygularının, düşüncelerinin ve bedeninin temel ihtiyacı her neyse orada bulacaksın biletin rotasını.. İnsanları duy, dinle ve anla. Hele de isteklerine ve hayallerine adını yazdırmış insanları iyice idrak et.. Ama yola çıkacağında çizeceğin rotaya kendin karar ver. Ne erken kalkma seni başarıya götürecek, ne de isteksizliğin konusundaki disiplinin.. Seni sana armağan etmeden attığın her adım bataklığın dibine yakınlaşmanı sağlayacak biraz daha hepsi bu.. 

    Yaşa ümitsizliği sonuna kadar.. Boyunu aştığında bu umutsuz olma hali, ciğerindeki son oksijeni bırak gitsin çamur gibi görünen o dehlizin dibine.. Belki de oksijeni yeterince tüketmişsindir ve yeniden çiçek açabilmek için o son oksijenin karışması gerekir çamura.. Üretmek oksijeni, yeniden üretebilmek, tüketimin sonuna geldiğinde başlar belki de..

    Yaşa umudu sonuna kadar.. İçine dolduğunda bu ümit etme hali, çek ciğerine ilk oksijeni ve bırak o dehliz seni yeniden çıkarsın yerin yüzeyine.. Belki de oksijen yeniden tüketebilmen için yenilemiştir kendini.. Tüketmek oksijeni, yeniden tüketebilmek, üretimin için ciğerine çektiğin ilk havayla başlar belki de..

    Bazen yapabildiğin tek spor çayın şekerini karıştırmak olurken, bazense dünyayı kurtarmak için koşmak olacaktır.. Hayatın kahpeliğini bir kenara bırak, bırakabil ki senin dansını mahvetme yerine izlemekle meşgul olsun..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..NİLGÜN MARMARA’NIN SESSİZLİĞİNDEN..

    Bugün karşıma Nilgün Marmara’nın veda mektubu ve bu mektubun ruhun çatlaklarından içeriye nasıl sızışına denk geldim bir okuma esnasında..

    ”::Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu! Her anın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum..” Ve son..

    Yalnızlık ve ona doğru yol aldırtan anlaşılamama hissi.. Her birimizin içinde yatan anlaşılamama haline dönelim bugün.. Kimimiz işinde, kimimiz aşkında, kimilerimiz arkadaşlığında, kimimiz her gün özenle sofrasını hazırladığımız ailemizin yanında hep bu tanıdık hissi duyuyoruz.. Belki en coşkulu anlarımızda, belki de gerçekten tek başımıza kalışlarımızda.. Anlatıyoruz kendimizi aslında şarkılarla, şiirlerle, bazense filmlerle.. Kimimiz derdine ortak olunsun diye rakı sofrasını bekliyor, kimimiz şarabıyla film izlemek istiyoruz.. Ne zorlu geliyor aslında iki kelimeyle anlatabilmek kendini.. ”Derdim var” diyebilmek kendine..

    Herkesin benden bir şeyler beklediği o malum anların tam ortasından, kendimden beklentilerimin sıfıra indiği hiçlik noktasından yazıyorum aslından.. Ailem kendi ayaklarımın üzerinde rahatça durmamı, dostlarım potansiyelimi gerçekleştirmemi, doktorum intihar etmememi ve tedaviye yanıt vermemi, bankalar borçlarımı kapatmamı, köpeğim onunla oyun oynamamı, midem sürekli doymayı, düşman olanlar düşmemi (ki şuan en çok onlar sevinebilirler), kulunçlarım habire masajla rahatlamayı, kemanın artık kendisine dokunmamı ya da onu azat etmemi, tanrı iyi bir insan olarak kalmamı, sigaram dudaklarıma kavuşmayı bekliyor..

    Ruhum, sesi en cılız çıkan o.. O ise sadece beyaz hissetmeyi ve öylece huzurlu kalabilmeyi istiyor.. Hepimiz bir mücadelenin peşinde sürüklenip gidiyoruz. Hepimiz dediysem tam olarak hepimiz işte.. Devlet çalışanları ülkeyi yönetmeyi, rahipler tanrının buyruğuna uymayı, keşişler ruhun ve hiçliğin nirvanasına ulaşmayı, tiyatrocular oynamayı, şarkıcılar söylemeyi, esnaflar malları ellerinden çıkarmayı, işsizler geçim derdinden kurtulmayı, çocuklar keşfetmeyi, hayvanlar doğası gereği neyse özgürce onu yaşayabilmeyi, şoförler yolu bitirmeyi, dahiler dehalarını ortaya koymayı, yazarlar hikaye anlatmayı.. Liste böyle uzayıp gidiyor işte.. Özümüz ney, önemsizleşiyor.. Arzu ve isteklerimiz beklentilerimizin kölesi haline getiriyor. Elde edemediklerimiz değersizlik hissi yaratıyor.. Göz koyup alamadıklarına başkasına ulaştığında kırılıyor, ulaşabildiklerinde ise nankörleşiyorsun..

    Anlaşılmak.. Anlamak insan olmanın ne zor olduğunu.. Savaşanın da sevişenin de.. Ya durup sadece izleyenler.. İşte asıl onların hikayesi çatlaklarla dolu oluyor.. Savaşan da sevişen de hep bir sonuç alıyor, sonrasında devam ediyor yeni seçimler yeni sonuçlar için. Ama izleyenler öyle mi, onlar için hep bir belirsizlik hep bir yorgunluk hali.. Eğer durup izleyenlerden değilseniz anlamanız maalesef pek mümkün değil.. İnsan sadece kendinde olan kadar görebilir çünkü etrafını.. Bahçen varsa ormanı görürsün, gülümseyebiliyorsan kederi görürsün, yazabiliyorsan yarayı görürsün..

    Her gün, her sabah, her saat, her saniye yaşamın kendisi için bir şeyler yapıyoruz.. Yemek yiyoruz, çalışmak kisvesi altında kölelik yapıyoruz, kimimiz vakit geçsin kimimiz dertleşmek kimimizse eğlenmek için arkadaşlarımızla planlar yapıyoruz.. İşte ben artık bunu bıraktım, anlarlar mı sanmam.. Plansız bir kaos planlı bir yıkımdan daha eğlenceliymiş.. Bunu hatırlamak çok zamanımı aldı, ama eski bir aşkın hiç çalışmadığım yerden karşıma çıkıp yıkıcı darbeyi vurması bunu unutmamak üzere hatırlatmış oldu.. Plansız eğlencelerde dans etmek, planlanmamış yürüyüşlerde sohbet etmek hazcılık ilkesini baştan yazdırıyor artık.. Tabi anlaşılma konusuna gelirsek o konuda 28 yıl çaba harcadım.. Mesela 1 hafta 12 saatlik bir geç doğum yaşamış annem, belki de hiç gelesim yokmuş anlamak istememiş.. Konuşmayı geç öğrenmişim, belki de insanların zaten anlamayacağını o zamanlardan hissetmişim ama inatla konuşturmuşlar.. Hele ki yazmak onu geç öğrenme serüvenimi hatırlayacak kadar geç öğrendim, belki de kelimelerin devranı döndürdüğü ama divaneyi yakıp yıktığı bu dünyada hikayeler anlatmak o hikayelerin yaralarını anlamak bana ağır gelecekti.. Bunların nedeni bile insanların beklentisini karşılamak, ne acınası..

    Şu zamana kadar birkaç dostum ve ailem dışında pek sorulmamış, ama şuan kendimin yanıt vereceği tek bir soru var.. BEN NE İSTİYORUM?

    Kapımı çalıp kahvesiyle gelinmesi, şarap ve film yapabileceğimi, sabah notlarla ve müzikle uyandırılmayı, güldürülebilmeyi (keza bunu sürekli kendim yapmaktan yoruluyorum bazen), disiplinli olabilmeyi, gece geç olmuş denilmeden uyku ihtiyacının kurbanı olmaksızın yürüyüş yapabilmeyi, müziği baştan yazarcasına dans etmeyi, şeffaf konuşabilmeyi sevgiyi de öfkeyi de, şarkı söyleyebilmeyi oktavları ve tonları siklemeden, sansürsüz yazabilmeyi, anlatmadan anlaşılmayı, anlatırken dinlenmeyi, yazıyorsam okunmasını, özlediğimde kavuşabilmeyi, duyguların üzerindeki kasvetin kalkmasını, heyecanlanabilmeyi, gidebilmeyi, sevebilmeyi yeniden, etiketlerden sıyrılmasını insanların..

    Kaldırımın mahkumiyetinden sıyrılıp sokağın özgürlüğünde dans edebilmeyi düşleyen, yine de gözünü hayatın gerçeklerine açtığında kaldırımda hayatının gidiş gelişlerine adım atan herkese..

    ..SEVGİLERİMLE..

    ”Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
    Hep böyle mi bu?
    Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer…’ NİLGÜN MARMARA..

  • ..KONTROL DİKOTOMİSİ..

    ”Tüm budalalar kendinden hoşnut olmamanın yükünü taşıdığı için acı çeker..” Seneca..

    1)Doğanın planına güven..

    2)Ancak kendi eylemlerini belirleyerek özgür olabilirsin..

    3)Kendiniz için değil, bütünün iyiliği için..

    Küp müsün, silindir mi? Hani bir argüman var; silindiri dağın tepesinden itersin ve ve aşağı doğru yuvarlanır. Bu düşmeye tepki vermek yerine silindirin özünün olaya tepkisidir aslında.. Doğası gereği yapması gerekeni yapar ve potansiyelini gerçekleştirmiş olur.. Küp içinse aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Keza bu durum onun için fazlaca acılı olabilir..

    Elbette her seferinde yaptığımız gibi yine konuya kendimizi ele alarak devam edeceğiz.. Hayat planladıklarımızla başımıza gelenler arasında bir yerde sürekliliğini sağlıyor. Peki biz bu çizginin hangi tarafındayız?

    İnsanlardan son dönemde hakkımda söylenenler konusunda pek çok şey duydum. Fakat oraya girersek herkese fazlaca hakaret etmem gerekecek. O yüzden insanlara layık oldukları cümlelere dalmandan önce viraj alalım ve konuya dönelim.. Benim birçok ruh halimi, başarılarımı, hatalarımı görmüş insanlardan duyduğum en kıymetli cümle ”potansiyelini boşa heba ediyorsun” oluyor.. Başımı yorgunluk ve bıkkınlık penceresinden, varoluşsal sorgulara doğru yönelttiğimde en çok bunu sorguluyorum. Ne ki bu potansiyel, nereden bulup kazıyarak çıkarmam gerek. Ya da nasıl keşfetmem gerek..

    Pek çok din, öğreti, kişisel gelişim ya da inanıp okuduğunuz felsefe alanı hareketlilikle ve süreklilikle ilgi vaazlar veriyor. Gel birde bunu depresyon sayesinde yorganından kafasını kaldıramayan insanlara anlat.. 

    Yaklaşık 4 senemi depresyonla randevuda geçirmiş biri olarak seve seve ben anlatırım.. İnsanlar hayaller, hedefler, potansiyel gerçekleştirme, başarma konusunda sürekli anlatma halinde. Kimi iş insanları nereden geldiklerini anlatıyor, psikolog ya da kişisel gelişimciler metotlar veriyor, eş dost akraba kendi tecrübelerini aktarıyor derken herkes her şeyi başarmışta bir tek biz birkaç kişi dünyanın nasıl döndüğünü anlayamayan aptallar gibi kalmışız bir köşede.. Ara sıra havalandırılan yorgan bile sırf bu yüzden daha sert kapanıyor yüzümüze.. Neyse ki bu işin hakkını veren depresyon hastalarından bazıları deneyimlerini paylaşıyor da bizlerde kendimizi yalnız hissetmemek için nedenler buluyoruz..

    Bir araştırmacı travmalarla ilgili ”aslında bu durum başımıza gelen olaylar değil, o olaylar sonucu karşılanmayan ihtiyaçlarımızdan dolayı yaralanmamız” demişti.. İşte ben buna nokta atışı diyorum.. Beklentilerimiz ve karşılanmamış olması sonucu içimizin burkulduğu o an, anlar.. Bunlardan ne kadar fazlaysa dünyaya karşı o kadar hassas olursunuz, oluyorsunuz. İşte tam olarak bugün bunu konuşup düşünelim..

    Akreple kurbağa hikayesinde kurbağa boğulmadan önce beni soktun der ve akrepten tarihe geçen o söz gelir, çünkü ben akrebim sonuç olarak benim huyum bu.. Nice shot bro!

    İşte gerçek potansiyel; akrep ve silindirin ortaya koymuş olduğu istikrarlı tavırda aslında.. Bazen potansiyelini bulmak ve madenin en dibinde aramak için ne kadar kazarsan kaz yeterli olmayabilir, sadece yaptıklarına ve yapmaktan vazgeçtiklerine, hayal ettiklerine ve hayalini kurmaktan ürktüğün şeylere bakman yeterli olacaktır bazen..

    Kendimize, çevremize tonlarca sözler veririz çoğu zaman. Yapacağımız şeyler hakkında. Hepsini yapmak akla zahmetli gelir ve belki birkaçını yaparız, belki de hiç yapmayız. Yorgunluk, sıkkınlık, yaşanılanların ağırlığı, geçmişin habire kendini anımsatması, geleceğin bir türlü endişesinin bir türlü bitmemiş olması derken yataktan çıkmak fazlaca masraflı gelebilir.. Dilediğiniz kadar yatağın altında saklanıp hayatın akıp gitmesine seyirci kalabilirsiniz, bu konuda kimsenin baskısını kabul etmeyin. Kendiniz dışında.. Ama bir gün öylesine pencereden bakmaya yeltendiğinizde mevsimin değişmiş olmasının sizi ürkütebileceğini ve geç kalmış olabileceğinizi unutmayın.. 

    Hayat başımıza gelenler olabilir, kontrol edebileceğinse onlara göstereceğin tepkiler.. Nedenler ve nasıllarla boğuşmaya devam ettiğin sürece sonucu görmen pek mümkün olmayacak inan bana.. Hangi silindir sürekli bir tepeden aşağı itilmeyi seçer, hangi akrep sonunda yalnız kalacağını bildiği halde sürekli birilerini sokarak zehirler.. 

    Meşrebinde olanı bulman ve ona teslim olabilmen için türlü işkencelere maruz kalabilir, türlü sınavlardan geçebilirsin. Belki de çok büyük amaçlara hizmet etmeyeceksindir, ne güzel. Yine de bil herkesin adım atması gereken iyilikler ve şeytanın fısıltısından kurtarması gereken melekler var. İster başrol olarak ister yan rol olarak..

    Başına gelen onca şeye rağmen, aynaya bak ve gözlerinin içindeki ama yorgun ama kızgın çınara ”bunca zaman bataklıktan yıldızları izledik, şimdi sıra onlara doğru yol alma zamanı” de..

    Kimin neyi nasıl başardığını dinle, anla ama sakın kendini onların yolundan gitmeye ikna etme. O zaman kaybolursun, bulamazsın kendini yolunu.. Dinle, anla, öğren ve yola daima kendine yaslanarak çık..

    Bırak hayat, yolculuğunda sana eşlik eden bir maceracı olsun sadece.. 

    ”Bilge talihin yanar dönerli hediyelerine yüz vermeyendir, çünkü onun en büyük eğlencesidir gözyaşıyla kahkahayı birbirine karıştırmak..” SENECA..

    ..SEVGİLERİMLE..