Yazar: yildizlaraltinda

  • ..APTAL PUMA SENDROMUNDA BİR KIŞ..

    Kelimelerimde gaddar davranışlarımda merhametli.. Kendi dünyasında avare başkalarının dünyasında aklı başında.. Doğayı sev, yeşili koru ve beni sal temasıyla yaşayan aylak bir delinin travmatize olmuş düşüncelerine hoş geldiniz..

    Pumalar avının peşindeyken yakacağı kaloriyle avından alacağı enerji arasında doğru orantı olmadığı sürece kovalamazmış.. Yani bir tavşanla bir geyiğe aynı eforu sarf etmezmiş.. İnsanlar içinse bu lineer doğruyu yakalayamayanlar aptal puma sendromu olarak adlandırılıyormuş.. İşte benim hayatımın geçmişine koyulabilecek güzel bir isim..

    Liseden üniversite bitene kadar, ki bu da yaklaşık 13 sene demek, arkadaşlık ve aşk ilişkilerinde karşının hayatıma yükleyeceği enerjiyi hiç hesaba katmadan efor harcadığımı söylemem beni aptal yapar mı bilmiyorum. Ama bunu gerçekten yapmış olmam beni romantik bir aptal yapar.. Şükür ki aralarından bazıları hala hayatımda ve ona sahip olmak beni güçlü kılıyor.. 

    Yüzyıllar boyu; aşkı, acıyı, ihaneti, ayrılığı, dost kazığını, güvenilmez insan profillerini, sadakatin ve sevginin ne olduğunu, yalanı, kederi, neşeyi, bunları yaşarken ne olduğunu yaşadıktan sonra ne olacağını, kitaplarla filmlerle ve müziklerle anlatan birçok sanatçı var.. Hatta hiç kitap okumayan, film izlemeyen biriyseniz bile çevrenizde bunlar tecrübe etmiş insanlar var.. Onlara bakarken gördüğünü, bu durumları tecrübe ederken anlayabiliyorsun aslında.. Yoksa ne kolay olurdu hayat..

    Rastgele attığınız bir zarı tahmin eme olasılığınız yüzde kaç.. Ya da balkondan öylece fırlattığınız izmaritin birinin gözüne gelip onu kör etme ihtimali yüzde kaç.. Hatta gelin hayatın ironik mizahından bir örnek verelim; bir gece önce rüyanızda eski sevgilinizin evlilik teklifini görüp bir gün sonra öylesine gittiğiniz konserde sahnede sevgilisine evlilik teklif etmesi demin saydıklarımın yanında daha mı imkansız kalır..

    Olasılıklar dengesi Sherlock.. 

    İnsanların suratlarına bakın, onlarla sohbet edin, hayatınızda onlara bir rol belirleyin, sayılı ve sınırlı etiket koyun. İyi-kötü, güvenilir-yalancı, sadık-çıkarcı, entelektüel-cahil, enerjik-sosyofobik ve daha bir sürü şey.. Sonra bırakın kendi hallerine ve sizi haklı ya da haksız çıkarışlarını izleyin. Eğer bu süreçte onların kendilerini kanıtlanmaları için kendi hallerine bırakır ve hayatınızdaki başka şeylere de zaman ayırırsanız, tebrikler depresyona girme olasılığınız 9’da 1.. Benim gibi hem bakıp görüp, hem de üzerine olduklarının dışındaymış gibi hepsini hayatınızın merkezine alır kalbinizi açarsanız yine tebrikler, uslanmaz bir aptalsınız ve geçmiş olsun sadece efor harcamayacak onların sahip olmadığı hatta belki hiç sahip olamayacağı enerji ve neşeyi de yavaş yavaş kaybedeceksiniz..

    Bazılarımız çok bir şey istemez aslında; güvenilir dostluklar, travmatik bile olsa arkanızda duran bir aile, heyecanlı bir aşk.. Peki insanlar bize ne verir; dünya sadece ona acılar yaşatmışçasına sorunlu bir bencillik, kendini yetiştirememiş olmanın verdiği yetkiyle iz bırakacak bir hayal kırklığı silsilesi, sahip olamayacağı şeylerin sorumlusu sizmişçesine savuşturduğu öfke dolu cümleler.. Peki biz ne yaparız, yani doğrusu böylelerinden uzaklaşmak elbette, lakin merhametine yenik düşenler olarak biz ne yaparız.. Elbette sevgiyle ve açıklamamalar işleri yoluna koyabileceğimiz ihtimaline inatla sarılırız..

    Meleklerin yanında savaşabilir, hatta onlardan biri bile olabilirsiniz ama unutmayın cehennemin kuralını şeytan yazar..

    Yazan insanların hayatla bir derdi var demiş birisi.. Umarım ölmeden önce kıymeti bilinmiş birisidir.. Ve evet kelime kelime duygu ve düşüncelerini kusan, kusabilme cesareti gösteren herkesin bu cehennemle bir derdi var.. Peki çözüm tam olarak nerede? Sorunun tam kalbinde!

    Bakış açını değiştir bir dostum, daha ne kadar ve artık hangi yönde dedim, aynaya bak dedi, gözümü hiç ayırmadım aynadakinden dedim, o zaman tam olarak gözünün içine bak dedi dostum, sustum.. Her abukluğa karşı bir sabukluğum vardı. Ama kendi gözümün içinde yatan öfkeyle kalıp okyanusları yakacak gücü içimde hissetmeye cesaretim yok diyemedim..

    Konuşarak kime yolunda ışık olduysam hep onların parlayışını izledim hatta durumu abartıp ayakta bile alkışladım.. Çoğunun kıskançlığının aksine insanların yapabileceklerini görmüş olmak, onları teşvik etmiş ve bu sayede kendilerini gerçekleştirmiş oldukları ana şahit olmuş olmak beni gururlandırmıştı çünkü.. Gözümün içindeyse seyirci kalmanın, başkasına ışık olurken karanlıkta kalmanın, hatta insanların bırak bir mum yakarak teşvik etmesini aydınlattığım yıldızlar tek tek söndürmüş olmasının öfkesini görmek.. İşte dedim, doğuyor güneşim.. 

    Gecenin acısı, gözümün öfkesi ve hayatın gerçekliği arasında bir liste yaptım.. Konuşmak kolaydı, yapmaksa beni zaman zaman zorlardı.. Şimdiyse susmak zor olacak, yapmaksa en kolayı..

    Bazen toparlamak için tamamen dağıtmak gerekir.. Ve sevgili dostlarım düşüşümün sonucu her şeyin en dibinden sesleniyorum, beni öldürmeyen düşüş birçok şeyin yere çakılmasına neden olacak..

    Çünkü tahtımı özledim ve geri döndüm..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • .SARAYDAKİ PALYAÇONUN SOYTARILIĞI..

    Herkesin kral ya da soytarı olduğu, girdiği ortama göre kendini şekillendirdiği belirli ortamlar vardır. Ne kadar güçlü olursanız olun bazı ortamlarda efendileri kızdırmamak için geride kalırsınız Bazense ne kadar efendi olursanız olun soytarı gibi davranmak zorunda kalırsınız. Tabi kimi kimlik sahipleri için bu pek mümkün olamayabilir. Onların önemli işleri vardır ve sadece tek bir kimlikle yaşamaya mahkumdurlar.. 

    Kendinize şöyle bir bakın neredeyken kral sizsiniz neredeyken soytarı olmak zorundasınız?

    Kendinden yola çıkmak, eleştirebilmek kendini, kusurlu bulmak kendini, kendine batırabilmek iğneyi hep en zor olandır. Size cesaret vermesi için ben başlayayım..

    Birçok açıdan kendime yetebilmek için çok çalıştım; okudum, gezdim, araştırdım, düşündüm, empati kurdum, gecemi gündüzle karmaşık bir ilişkiye soktum. Sonra yoruldum ve kendimi inşa ettiğim dehlize kapattım. Hayatta kalabilme iç güdüsüyle kendimi hayattan soyutlayacak alışkanlıklar edindim bu süreçte.. Yüzeysel iletişimler kur, kahve ve sandviçle güne başla, dizi/filme gömül.. Bu süreç iyileşmek için durmam gereken yerin bir parçasıydı.. Mecburdum pes etmeye.. Bir şeylere geç kalmak sorun muydu, evet. Sonra ”ee yani” diyerek bu sorunu ortadan kaldırmaya başladım..

    Tabi eskisi gibi yoğun olmasa da insanları izlemeye, dinlemeye ve maalesef anlamaya çalışmaya devam ettim. Kendi dünyamda herkese aynı hak ve özgürlüğü verdim. Bir noktada çoğu insanın layık bile olmadığı eşitliği verdim aslında. Başlarda gözlemlediğimin sonlarda kendini ortaya koyması kaçınılmazdı elbette. Yine de bir kere daha denemek istedim; sevgiyle herkesi iyileştirebiliriz projesini.. 

    Siz ne kadar sevgi, anlayış, nezaket gösterirseniz sizi o kadar yanlış anlarlar ve öğrendikleri etiketleri yapıştırmak için fırsat kollarlar. Aslında üniversiteye geldiğimden beri hep aynı döngüde kalmamın sebebi saf sevginin herkese masumiyetini geri kazandıracak inancıydı.. Neye inandığınıza bu noktada dikkat etseniz iyi olur. Aslında bu durumda almanız gereken ilk ders bu..

    Çünkü siz direndikçe iyinin kazanacağı konusunda, insanlar sizi yanıltma için orada bekliyor olacak. Dün bir kere daha hep birlikte bunu görmüş olduk aslında. Ya da kiminiz bugün. Belki de çoğunuz çok daha önceden gördü. Kim bilir beki daha göremeyeniniz bile vardır bunu.. 

    1)Sevgiyle herkesi iyileştiremezsiniz..

    2)Hasta olduğunuz yerde iyileşemezsiniz..

    3)Herkesi siktir edin, eninde sonunda elinizde yalnızca siz kalacaksınız, ona iyi bakın..

    Söylediğim gibi insanlara tam güven, kusursuz sevgi, şüphesiz anlayışla gittim. Onlarsa kendini hayattaki yerlerinde göstermeye devam etti.. Ben kin tutamayacak kadar üşengeç sayılırım. İnsanlarsa inatla birbirlerine düşman oluyorlar. Sadece kusurlu ve kötü yanlarını görmemek için direniyorum, insanlarsa hep açığınızı kolluyor. Kendimle olan derdimin hesabını kimseye sormadım, onlarsa başkalarının yaşattığının hesabını size ödetme derdindeler.. Mümkün oldukça yanlış anlamak ve önyargılı olmak konusunda mesafeli oluyorum, onlarsa doğruyu anlatsanız bile inatla yanlış anlayabiliyorlar.. 

    İnsanların kan kokusu almış köpek kadar saldırgan olmalarına tonlarca sebep sunabilirim. Gerek yok. Gerekli olan tek gerçek denesem bile onlar gibi olamadığım, olamayacağım.. Bunu hep bir kusur olarak görmeme neden olan insanlar oldu, olaylar yaşandı.. Şimdi tırnaklarımla kazıyarak geldiğim bugünden tam olarak onlara ve oraya bakıyorum da teşekkür ediyorum.. 

    ”Soytarıyı saraya koyduğunuzda kendisi kral olmaz, bulunduğu yeri sirke çevirir..” Aslında tam olarak bu oldu. İnsanları alışık olmadıkları sevgi ve güvenle hayatıma aldım, onlarsa iyileşip güzelliği görmek yerine hayatımı alt üst etmek için debelenip durdular. Çoğu zaman izin veren olduğum için kendime kızsam bile bugün bu satırları minnettarlıkla yazıyorum.. Onlar soytarılığını ortaya koymakta ısrarcı olmasalardı ben kendimi sirkin ortasında kral çıplak olarak yaşamaya devam ederdim..

    Hayatımın enkazından çıktığımda bile feleğin çemberinde virajı alamadığım anlar oldu. Olmaya devam edecek.. Meleklerin yanında olmayı seçtim, ne yaşarsam yaşayayım, hatta bazen kan kokusuna bile aldansam da şeytanın fısıltısı yerine meleklerin çığlığını duymaya devam edeceğim.. 

    Meleklerin tarafında olabilirim, ama bu beni onlardan biri yapmaz. Unutulmaması dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..RÜYALAR, KABUSLAR VE GERÇEKLER..

    Gözümü anahtarını sevdiğim insanlara verdiğim, perdeleri aralandığında denizin içinde hissettiren, iki katlı, bahçesinde çiçeklerini kendimin ektiği, annemin kedilerinin sağa sola koşuşturduğu, köpeklerimin top peşinde koştuğu, hemen bahçenin yanında voleybol oynayabileceğimiz bir sahanın olduğu, ve sevdiklerimin birkaç saat sonra yavaş yavaş geleceği bir evde açıyorum.. 

    Bir yanda eski sevgilimle sevgilisi, diğer yanda ben ve beni engellediğinden emin olduğum kişi. İki masa yan yana kahvaltı yapıyoruz. Ara sıra laf atışları oluyor ama ben pek oralı değilim, masa da kaymak var çünkü. Bir masada kaymak varsa kahvaltı yapmaya değer bir masa oluyor çünkü..

    Duvarları olmayan bir ev; bir yanda kitaplarımın dizili olduğu raflar, diğer yanda film izleyebildiğim bir projeksiyon, hemen köşelerinde de yatağım var, küçük bir masada notlarımı tuttuğum defterim ve birkaç kalemim var..

    Gözümü açtığımda gün daha tam aydınlanmış sayılmazdı, hemen bir müzik açtım, yatağımı topladım, duşa girmeden önce bir şeyler atıştırdım, birkaç arkadaşımdan kahve teklifi geldi, onayladım ama önce kendimi toparlamam gerekiyordu..

    Buraya kadar her şey hayal ürünü.. Ya da rüya.. Belki de kabus.. Bildiğim tek gerçek beni yataktan kaldırabilecek bir neden yok, birçok sebep var. bense yattığım yerden kurtulmasını bekliyorum. hararetli ve hareketli halimden geriye şüphe dolu sakin ve sadece bekleyen birisi kaldı.. Kendimi kandırmıyorum. Bu aralar istesem de bunu yapamayacak kadar gerçeklere bulanmış haldeyim.. Yazmak bile gelmiyor içimden. Masamda onca obje hikayesinin anlatılmasını sabırsızlıkla bekliyor, hayatımdaki insanların hayatı kitaplara akıtılmak için bekliyor. Aslına bakarsan hayat beni içeride bir yerlerde bekliyor, bu seferde benim hayata karışmaya pek isteğim kalmadı..

    Beni ayakta tutan merak ve heyecan bedenimden uzaklaşmış halde, ruhumun kas hafızasında gizlenmiş olsa dahi onu anımsamayı istiyor muyum bilmiyorum.. Neler yapabilirim diyorum kendime, neyi istersem diyor geçmişim. Geçmiş! Geleceğin teminatını oluşturan bir cv örneği aslında. Bugünse aralarında pinpon topu gibi sekip duruyor..  

    Aklımın kıvrımlarında sıkışıp kalmışlığım öyle çok ki bunu yaşadığım da anlıyor ve kurtulmanın zaman zaman da olsa yolunu buluyorum. Şimdilerdeyse işler beklediğimden karışık. Gerçeklerle kendi isteksizliğimin arasında sıkışıp kalmış durumdayım ve bu beni nereye iterse itsin gitmemek için sadece direniyorum..

    Bir gün en başta kelimelere dökülmüş o evde dışarıya bakıp yeni hikayeler yazacağımdan eminim. Ya da eminmiş gibi düşünmek istiyorum. Her iki durumda da bildiğim tek gerçek var; manzaram ne olursa olsun, o manzaraya hangi yollardan ulaşırsam ulaşayım anlaşılmak için anlatmaktan vazgeçmeyecek oluşum..

    Korkularınızı, heyecanlandığınız her şeyi bir kefeye koyun. Hayallerinizi hedeflerinizi başka bir kefeye koyun. Kabuslarınızı ve rüyalarınızı bir başka kefeye koyun. Bu üç kefeyi masanızdaki teraziye yerleştirin ve izleyin hangisi daha ağır basacak.. Ve sorun kendinize; nasıl, ne zaman ve ne sebepten dolayı..

    Bazen bir şeyin nasıl olduğu konusunda öyle dalıp gidiyoruz ki ne zaman olduğunu ve ne zamana kadar olup gideceğini kaçırıyoruz.. Sahip olduğunuz zamanın ne efendisi ne kölesi değil, yoldaşı olacağınız ve bu sayede macera yaşayacağınız nice anlara..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KÖLE OLMANIN 50 BASİT YOLU..

    Düalitenin mahzeninden hiçliğin ortasına çırılçıplak koşturan bir maestronun macerasına hoş geldin.. 

    Yolculuk ve maceranın arasındaki en temel fark; birinde yapayalnız yürürsün ve hep ararsın, macera ise paylaşılarak yaşanılan deneyimlerin birbirine aktarılmasıyla oluşur..

    Zaman zaman yalnız zaman zaman kalabalık oluşumuzun belli sebepleri var.. Bu isminize, cisminize, hikayenize, kazandıklarınıza, kaybettiklerinize karşı değişecek bir olgu..

    Bundan dört yıl kadar önce karmakarışık bir ruh halinde tasmasını aşındırmış bir benlikle yol alıyordum. Herkesin akıl vermek için sıraya geçtiği insanlardanım. Şimdilerde nedenini daha iyi alıyorum; onların alamadığı riski alabiliyordum, cesaret ve aptallık arasında seçim yapma gereği duymaz gereken neyse onu yapardım, korkmazdım elimi dağların altına sokmaktan.. İnsanlar hayallerime bok yolundasın dese de vazgeçmezdim.. Di’li geçmişte kalan bu deli kadına yön vermek için her fırsatı kollarlardı.. İnsanlar onlardan biri olmanız için can atar, ne kadar aykırıysanız o kadar ötekileştirilirsiniz.. Gerçi son iki yılda bunu kabul edip onlarda olmaya çabaladım. Başarmışlardı.. Ve onlardan biri olarak kalabilmem için tonla ilaç içmek zorunda kaldım.. Aramızda kalsın son iki aydır her konuda daha da delirmeye başladım ve ilaçlarımı almıyorum.. Her neyse bugün kendimize bu aklı başında maestronun gözünden bakacağız..

    Herkesin alkol ve müziğe kendini teslim ettiği bir gecede, bir andan masaya dikilip, elini uzatarak kendini tanıtan ve bir sigara molası isteyen birinin gözünde ne kıymetliyim diye şaşkınlıkla değerli hissediyor insan.. Sadece bununla kalmıyor, kahveler içiliyor, yanlış anlaşılmanın temelini atacak sohbetler yapılıyor, ve dans için gerekli uyum yakalanıyor. Görünüşte her şey kusursuz.. Peki ya zihinde? Bir gün her hücremle dürüst olabilirim dediğim noktaya erişene kadar benim hakkımda çoktan hüküm verilmişti.. Sakladıklarımı düşündükleri aslında beynime yapılan baskının sonucu sustuklarımdı. Cehenneme giden yolların taşları iyi niyetle döşenmiştir derler.. Aklımın kölesi olmaya başladığım zamanların ilk tik takları çınlamaya başlamış o anda.. Ben kendi dünyamda sıkışıp kalırken, oradan bakılınca özgürce adımlar attığım, kaosun elçisi olduğum, alfa görünümlü betayı oynadığımı düşünmeleri çokta saçma değil aslında.. Nedenleri sadece beni ilgilendiren seçimlerin sonucunda cesur değil bir aptaldım..

    Neyi kaybetmemek için sarıp sarmaladıysam onun kaybıyla terbiye edilmeye başlamıştım.. ”Yolum doğrularla yanmak, bedeli yanlışlarla sıvanıp sönmek” demiş Şanışer.. Ne de güzel anlatmış olmuş olanı.. E ben deniz pekte tek bir hatayla duracak bir sakinliğe sahip biri sayılmam. Aklım hastalandıkça bedenim seçimlerini yanlışlardan yapmaya devam etti.. Pişman mıyım, pek sayılmaz. Vicdanıma hesap verdim mi, oldukça fazla.. 

    O süreçte zihnim susmak bilmedi, o susmadıkça ben kırbaçladım. Ben kırbaçladıkça o azıttı. Şiddete meyilli bir zihni döverek cezalandıramayacağınızı anlamak biraz zaman alıyor. İlginçtir ki kendisi aynı zamanda bu sayede doğrusunu buldu.. 

    Kendimi emin ellere bırakma kararı aldığım zamanlar bedenim tahribat altında, zihnim yorgundu. Maestro o zamanlarım için kendimi salıverdiğim, insanların egosunu beslediğim bir zaman dilimi olarak değerlendirmiş. Yaptığım seçimler onun gözünde sevgiden ve kaybetme korkusundan değil, hazcılıktan kaynaklı olsa gerek.. Her cephede bir iz bırakmış olmanın tatminini yaşamayı isterdim, bırakılan izlerin yanlış anlaşılmalarla bezeli olduğunu görmemiş olsaydım..

    Biliyor musun, insanlar benimle ilgili türlü hikayeler anlatırlar; fevri, öfkeli, sevecen, güvenilir, sadık, dengesiz, gözü kara, disiplinsiz gibi kelimeler seçerek. Benim en sevdiğim sıfat daima zehirli sarmaşık olmuştur, itiraf edeyim. Uzaktan bakıldığından muhteşem bir manzara sunsa da köklerine indiğinde seni yavaş yavaş öldürür.. Yine de eksik anlatıyorlar, ne dedilerse hep daha fazlasını yaptım. İyi ya da kötü, o senin tasma takılı zihnine bağlı.. Çünkü benim özümü görebilmek için zihnindeki prangalardan kurtulmuş olman gerek.. 

    Sevgili maestronun benimle ilgili iyi bir insan olarak kalmam konusunda kıymetli bir bakış açısı vardı. Yaşatılanlara rağmen.. Her şeyi kaybettiğimde bile içimdeki iyi niyetli gerizekalıyı koruyup kolladım. Diyorum ya bu benim cephem.. Oysa bu süreçte diğer cephede işlerine gelmeyene sağır olanlar, gerçeği konuşmaktan kaçanlar, insanları tanıdıklarını sananlar,  ha birde buna koşulsuz inanalar var. Üzgünüm, birilerinin gerçeği anlaması gerek.. 

    Hepimizin seçimleri kelebek etkisi yaratacak kadar değerli.. Mesela bir bardak kahveyi alırken Etiyopya’yı ve orada çalışanları düşünmüyoruz.. Neden düşünelim ki herkes kendi çemberindeki olaylarla meşgul. Kendi karanlığımız ve aydınlığımız değerli. Benim evime güneş doğarken başka ülkenin karanlıkta kalışı beni niye ilgilendirsin ki.. Benim canım yanarken, başkasının hassasiyeti neden gözüme dokunsun ki.. İşte tam olarak burası herkesleşmenin merkezi. Eğer bu iki yıllık deneyim ve onlardan olma yolculuğum bana bir şey öğrettiyse o da bir an için benim ne yaşadığım önemliyse başkasının da ne yaşayamadığı o kadar önemli. Ve ben istesem de sizden olamam. İstedim de, denedim de, tam iki yıl.. Kendim olarak yanlışlara yürürken daha az hastalanıyordum.. 

    ”Gerçek nadiren saftır, ama asla basit değildir” demiş Oscar Wild.. İşte o saflığın ve zorluğun tam merkezinde iyi insan olarak kalmayı seçiyorum.. Sevgili maestronun gözünde güdüleri yüzünden kovalayan, elde eme hırsı yüzünden can acıtan birinin aksine. Sevgili toplumun gözünden yorulmuş ve yenilmiş biri oluşuma inat, ruhuma hiçbir devrimin barışı getirmeyişine inat.. 

    Ve sevgili zihnim.. Herkesin sırayla etiket koyduğu, yol göstermeye çabaladığı, seni senden iyi tanıdığına ikna etmek için uğraştığı, tabiri caizse tam bir örümcek ağı gibi tüm tersanelerini işgal ettiği hayata inat.. Zincirlerle ehlileştirildiğin bu sokaktan, dünyevi zevklerin sofrasından, aklının yüzüne tüküren düşüncelerin ışığında kendine yeniden gelmenin şerefine..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASADAKİ OBJELERİN DEVRİMİ..

    Çalışma masasında kendini göstermek için duran türlü objeler var.. Mumlar, kitaplar, kahve altlığı, küllük, ara sıra pencereden dışarıyı izleyen köpeğim, kalemlik, klavyem, bilgisayarım, hoparlörüm, saçımı toplamaktan vazgeçtiğimde alelade masa kenarına koyduğum tokalarım, şarj cihazım, çakmağım, not defterlerim..

     İnternetle bağ kurabildiği için masanın en gözdesi bilgisayarım.. Çağa ayak uydurabilmesi, iletişimin temeline köprü olması onu masamızın en gözdesi haline getiriyor.. Mumlar geceleyin anımsanan az ve öz ışığını yansıtsın diye yakıldığı, kitapların ruhun gıdaya ihtiyacı olduğunda ele alındığı, küllük ciğerimden arta kalanların etrafa saçılmaması için kullanıldığı, saçlarımın toplanmaya ihtiyacı olmadan tokaların yüzüne bakılmadığı birçok objelerle dolu bir masada çerçöp düşüncelerle vakit geçiriyorum..

    Odalar değişiyor, masanın boyutları değişiyor, masada bulunan objeler kimi zaman yer değiştiriyor, kitapların adı değişiyor, mumların kokusu değişiyor, onları kullanmak için efor harcayan kas yapılarımda zaman zaman artma zaman zaman azalma oluyor yine de oturduğumuz yer hep aynı kalıyor..

    İşin özünde hayatımızın içindekilerle masamın üzerindekilerin görevi, durumu ve değişimi neredeyse aynı.. Aslan yattığı yerden belli olur tabirini hayatımızla özdeştirdiğimizde yattığımız konumdan tutunda, sahip olduğumuz komşulara kadar her şey ruh halimize, düşüncelerimize ve bittabi duygularımıza sirayet ediyor.. Güne ne zaman başlayacağız, çay mı kahve mi yoksa alkol mü içeceğiz, kimlerle vakit geçireceğiz, vaktimizi neye harcayacağız derken seçimlerimizin tam merkezinde bulunuyor bu durum..

    Sadece bir süs gözüyle baktığın masandaki çiçek, salınım yaptığı hoş kokusuyla aklını sakinleştiriyor. Ya da sulamayı unuttuğun için kurumaya yüz tutarak sana başarısızlık ve yetersizlik hissi olarak dönüyor.. Yetti mi, asla! Sadece klasik eser diyerek masana koyduğun ara sıra söz attığın kitaptaki bir cümle bakış açında keskin virajlara neden oluyor, ya da hiç kapanığını açmadığın için hayatı başkasının gözünden görebilme heyecanını tadamıyorsun.. Ya da ciğerinin artığı olarak kullandığın küllüğü temizlemek delileri ortadan kaldırıp kendine az zarar verdiğin hissiyle güne iyi başlamanı sağlayabilir ya da taşma aşamasına geldiğini görüp kendine hiç bakmadığını ve zülüm ettiğini anımsatabilir..

    Gelgelelim hayatımızdaki insanlara.. Aslında masamızdaki objelerden pekte bir farkı yok.. Bize iyi hissettirebilirler ya da kötü hissettirebilir. Bir gün bir dolmuşluk hissiyle kendimizi değersizlik hissine itebilir ya da ferahlık içinde huzurlu hissettirebilirler. Çiçek açtıkları yanlarıyla sevgiyi, kurumaya yüz tuttukları yanlarıyla karamsarlığı gösterebilirler.. Geceyi aydınlatacak kadar ışık saçabilir ya da bitmeye yakın fitilleri nedeniyle daha da karanlığa gömebilirler..

    Peki masamızdakileri değiştirme temizleyebilme gücüne sahipsek, bunu hayatımızda da yapamaz mıyız? Elbette, yapabiliriz. Ama asıl soru bu değil! Madem değişim bizim irademizle ortak iş yapıyor, siz masanızdaki hangi objeyi değiştirme cesareti göstermek isterdiniz?

    ..SEVGİLERİMLE.. 

  • ..KAHRAMANLAR LİSTESİNDEN SÜRGÜN..

    ”Eski kitapları okuyordum, efsaneleri ve mitleri; Aşil ve altınları, Herkül ve yeteneklerini, Spiderman ve gücü, Batman ve yumrukları. Ve açıkçası kendimi bu listede göremiyorum.” diyor Coldplay..

    Süper kahraman olmak için maskeye ve pelerine ihtiyacın yok.. Doğa üstü güçlere ihtiyacın yok.. Kendini bulmak için kas gücüne ihtiyacın yok..

    Fethe başlaman gereken topraklar zihin kıvrımlarında, dönüşmeyi umduğun kişiyse aynaya bakıp ruhunu gördüğünde sana bakan kişi aslında..

    İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar bize aksini dayatıyor gibi gelse de aslında dönüşmeyi umduğumuz tek bir kişi var, kozamızı terk edebilme cesareti gösterdiğimizde kanatlarımıza kavuşacağımız kelebek versiyonumuz..

    Zaten süper kahramanların proporsiyonu bana pek uygun sayılmaz.. Her gün aynı saatte uyanamam mesela. Her saniye ezberlenmiş duygular ve düşünceler arasında mekik dokuyamam. Her an dünyayı kurtaracak kadar müsait olamam. Sürekli tetikte kalamayacak kadar sıkılgan bir yapım var. Bir kadın olarak standart güzellik algısına da uyamam. Makyaj yapmam. Oje sürmem. Günde iki saat spor ya da squat yapamam. Düzenli değil dağınığım. Bu dağınıklık sadece masamda değil aklımda ve hayatımın her yerinde var olan bir gerçeklik..

    Yazarken, konuşurken sürekli umut dağıtamam. Hatta çoğu zaman depresifliğim gerçekliğimin önüne geçer. Bazen konuşurken cümlenin başında ne dediğimi unutacak kadar konuyu uzatırım. Bazense Budist rahipler misali sessizlik yemini etmişim gibi ağzımı bıçakla bile açamazsınız.. Çok kızdığımda hayata diş geçirecek kadar bilenirim, ama sonucunda evimde kendimi film izlerken bulurum. Bazense dans ederek devrim yaparım..

    Yıllarca dansımın ve müziğimin yanlışlığını fark etmeden oradan oraya savrulduğum oldu. Yakın zamanlardaysa müziği tamamen kapatıp kendimi dünyadan sakındığım günler yaşadım. Bugünse kendi sesimle maestrosu olduğum orkestramı kuracak enerji ve motivasyona sahip hissediyorum. Doktorlar bipolar diyor, beni tanıdıklarını sananlar dengesiz. Ailem ve gerçek dostlarımsa sahip olduğum ve muhtemelen hala benim göremediğim potansiyelimi keşfettiğim bir yolda olduğumu düşünüyorum.. Peki ben?

    Sahi ben bir kahraman mıyım, yoksa sadece iyi bir insan mı? Bir düşman mıyım, yoksa canı yanmış sıradan bir insan mı?

    Tonlarca cümlenin akıp gittiği, sayısını bilmediğim birçok yazı yazdım. Hepsi benim parmak izlerim. Geri dönüp hepsini okuduğumda göreceğimi bildiğim duygu ve düşüncelerin çoğunun karanlık, kızgınlık, öfkeyle yoğurulmuş, zaman zaman intikam isteyen, zaman zamansa sadece anlaşılmayı bekleyen bir kadın olduğunu ama en temelde savrulan ve kanatlarını arayan küçük bir kız çocuğunu yattığını biliyorum.. Bugün o kız çocuğuna yıllar sonra bizzat kendi sesimle sesleniyorum..!

    Önce öteki olduğunu hissettirecekler ama bunla yetinmeyecekler. Vicdanını, merhametini lime lime edecekler ki ağzından sevgi dolu kelimeler değil kan kokusu çıksın. Aklınla oyunlar oynayacak kadar yetişkin değiller korkma, ama bunu bildiklerini için aklından şüphe etmen için ellerinden geleni yapacaklar. Bu yıllara mal olacak ve üzgünüm ki kaybettiğin bir savaş olacak. Çünkü senin için şüphe tek gerçektir ve lanetinde burada başlayacak. Maalesef gerçekliğin abdest bozduracak.. İlmek ilmek işlenecek onlardan biri olduğunu kanıtlayana kadar.. Hatta bu savaş öyle bir raddeye gelecek ki gırtlağın aklına hükmedecek ve onlardan olabilmek için yalvaracaksın. Üzgünüm ama onlardan biri olmak için belli bir aptallık seviyesi var ve sen o seviyeyi çoktan aştın..

    Yılların sadece savrulmayla değil yalpalanmaya geçmeye başlayacak, tökezleyeceksin, hatta bazen bacakların sana hizmet etmeyi istemeyecek kadar yorulacak. Sende aklına denk olanı bulamadığın için pes etmenin doğru olduğuna inanacaksın. Korkma! O zamanlar için pes etmek sandığın Anka’nın yanışı olacak aslında. Yeniden doğa bilmen için önce yanman gerekli.. Ayrıca örümcek ağıyla sarmalanmış olan her yeri yavaş yavaş temizlemen gerek. Ve sen maalesef fazla aceleci ve fevrisin. Bu konuda hayat senin yanında olacak kırbaçlayarak da olsa sana sakinliği öğretecek..

    Kendini okuduklarınla, izlediklerinle kıyaslayacak aynaya baktığında sadece bir hiç göreceksin. Üzülme! Varış noktanın başlangıcı aslında tam olarak burası. Çünkü prenses masallarında, pelerin takmış kahramanlarda bir yanlış olduğunu biliyor olacaksın. Senin hamurunda bundan çokta başkası var. Her kahramanın yoğrulduğu malzeme başka. Un, süt, yumurta ve kabartma tozu hepinizin ortak noktası. Kimisinde şeker kimisinde tuz olacak. Kimisi kremayla süslenecek kimisi çörek otuyla.. İşte o hiçlikte kendi çokluğunu ancak böyle göreceksin..

    Ben kimim, ne ki potansiyelim sorularıyla öyle meşgul oldun ki bunları aramak için yola çıkacak enerjiyi ve inancı kendinde bulamadın. Bunların yanına da seni oyalayacak küçük hesaplı olaylar ve ve sebebi olan insanlarla çevrenince en ne duruyorsun öldürülen amacının helvasını yapsana.. Neyse ki sana inanmayı bırakmayan birkaç güzel insana sahipsin onlar sesini bulman için seni rahatsız edecek gerçekleri sesli söylemekten pek usanmayacaklar. Onların kıymetini iyi bil. Yaşadıkça bunun önemini göreceksin. Hiçbir kahraman yardım almadan bir savaşı kazanamaz. Bunu öğrenmen azıcık geç olacak ama yardım istemeyi öğrenmeye başlayacaksın..

    En zoru kendi sesini bulup, kendi dansını inşa etmen.. Kozandan hayata uçarak gitmek için sabırsız olacaksın. Bunu yapma! Önce kanatlarını bul.. Evet hayatın depresif yanını görmekte bi dünya markasıyız, bu gerçeği değiştirmek pek mümkün değil. Ama unutma sen hep bir kontrol manyağıydın, bu gücünü kendi üstünde dene. Sonuçlarına inanamayacaksın.. Zamanın tik takları hayatın taktikleriyle pek ilgilenmiyor. Kendisinin tek derdi su gibi akıp yatağını bulmak. O yüzden zamanı bölerek yaşama, geçmiş ders alacağın, gelecekse tecrübelerinle inşa edeceğin bir yer, bugünse sahip olduğun tek an ona sahip çık..

    Yazmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi, parmaklarına işkence edercesine keman çalmayı, bir düşünceyi sonuna kadar savunmayı, yanlış olana gür bir tonla ses çıkarmayı seviyorsun. Hayatın anlamını sürekli başka yerlerde aramaktan vazgeç. Hiçbir şey dans ederken ki kadar tatmin etmeyecek. İki insanın arasından geçerken bile vals yapan birisin kendini kandırmaktan vazgeç.. Ha bir de kaçmak pek sana uygun bir seçim değil. İnan bana, son iki yıldır bunu birçok konu için denedin sadece alışkanlık olarak hayatına aldığın bir savaş taktiği ama pek başarılı olamadın. Kaçmak değil, savaşmak hep birinci önceliğin oldu. İkisini de yapma. Yeri ve zamanı kendiliğinden gelecek olan bu iki durum için kontrolcü olmaktan vazgeç..

    Çabuk sıkılan, kendine pek inanmayan, olduğu kadardan olmadığı kadere bağlayan, sürekli bir pencereden hayata methiyeler düzen, dağınık, disiplinsiz, kuralsız kontrolcü ve yaşamın iplerini sıkı sıkıya elinde tutan biri olmaktan uzaklaş. Hayatı istediğin zaman evinin balkonundan istediğin zaman sokağın tam ortasından yakalayabilirsin..

    Kendi sesinin fısıltısına kulak ver, bırak ruhundaki orkestra onun müziğini çalsın ve izin ver ayakların kendi müziğinde özgürce dans etsin..

    ”İşte istediğim tam olarak böyle bir şey..”

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YALNIZLIĞIN ANAVATANI..

    Biliyor musun artık kimseye ihtiyacım yok.. Ne dertleşmek için, ne hayallerimi paylaşmak için, ne yardım istemek için.. Bunu öyle penceremden oturup dışarıda akıp giden hayatı izleyerek yazmıyorum. Bizzat alıp giden hayatın tam ortasındaki yalnızlığımla yazıyorum. Bunu bir başıma sıcacık evimde film izlerken rahat batmış götümü kaldırdığım ve karıştığım insanların tam ortasından yazıyorum.. Çevremde birkaç masa insanların sohbetine eşlik ederken, 4 tane boş sandalyenin eşlik ettiği masadan yazıyorum. Kahvemi yudumlarken, sigaramı içerken arkadaşlarımın çevre masaya eşlik ettiği yerden yazıyorum..
    Hani derler ya sosyal varlıklarız hepimizin insana ihtiyacı var diye hah işte bu sikko yalanın tam merkezinden yazıyorum.. Tam 28 yıl herkesin iyi olduğuna, hepsine yardım etmem gerektiğine inanarak yaşayan bu yaşantının koca bir hiç olduğu noktadan yazıyorum.. Benim insanlara ihtiyacım hiç olmadı ki, olamadı ki.. Ama hepsinin bana tek tek ihtiyacı vardı.. Dertleşmek için, neşelenmek için, iyileşmek için, öğrenmek için, yollarına devam etmeye inanmak için, kimi zamansa çevrem için tek tek hepsinin bana ihtiyacı vardı..
    Peki ya ben bu hikayede kime ihtiyaç duyduğum an yanımda gördüm! Kimsenin..
    Biliyor musun, her bir aptalın kendine inancı geri gelsin diye aptal da oldum, her bir yalnızın yanı kalabalık olsun diye yanında herkeste oldum, her bir hasta iyileşebilsin diye yanında doktor da oldum..
    Son birkaç yıl “herkese değil de bazılarına iyi gel bak sende yorgunsun” diyerek kendimi kalabalıktan yavaş yavaş soyutlamaya başlasam da merhamet dolu aklım yine de insanlara iyi gelme çabasını bir türlü bırakamadı..
    Peki ne değişti!
    Biyolojik yaşım, ders aldığım birkaç konu, kendini az buçuk toparlayan sağlığım.. Bunları iyileştirmek için çabalarken kim vardı peki? Şaşırmış gibi yapma lütfen, elbette kimse yoktu.. Hiçbir zaman olmadılar ki.. Hiçbir zaman olmazlar ki..
    Ben ziyafetini yalnız başına veren biri olmaktan ne kadar kaçarsam kaçayım fark etmeyecekti zaten.. Hayat insanlar aracılığıyla bana unutmak istediğim şeyi inatla hep hatırlayacaktı..
    Peki bugün ne oldu!?
    İnsanları alttan aldıkça ne kadar nankör olduklarını bir kere daha anımsadım, üzerlerine gerçeklerle gittiğin an nasıl çil yavrusu gibi dağıldıklarını bir kere daha gördüm, ellerine geçebilecek en küçük fırsatta beni ezip geçmek konusunda tereddütsüz davrandıklarını gördüm, nazik oldukça bunu nasıl kullandıklarını gördüm, kartları açık olan masamda bana rest çekişlerini gördüm, kalbini açtığın an lime lime etmek için sıraya geçtiklerini gördüm, dertlerine ortak olduğumu unuttuklarını, yapılan her iyiliğin karşılığında daima bir kötülük hediye edebileceklerini gördüm..
    Aslına bakarsak bunları tanıştığım her yeni yüzde, mumlarını umutla üfleyerek girdiğim her yeni yaşta, yardım için elimi uzattığımda yara bere içinde bırakılan her anımda zaten gördüm..
    Biliyor musun, hiç sanmıyorum.. Herkesin en çıplak halini görüp insanca onlara yaklaştığın her an için seni defalarca pişman etmelerini bileceğini hiç sanmam.. Çünkü senin gibiler insanlardan en ufacık bir kötülük gördüğünde hemen gardını alır ve insanlara duvar örerek kendini korumaya alır.. Benim gibilerinse hayatta bunu yapmaya pek hakkı yoktur. Şarkı söyleyerek, tiyatro oynayarak, yazarak, resim yaparak bunları anlatmaktır çünkü görevi.. Fedakarlık olmadan zafer olmaz çünkü..
    İnsanları olduğu gibi kabul ederek sağlığımdan oldum, onları anlatarak birilerine yalnız olmadığını anlataraksa akıl sağlığımdan oldum..
    İşte bunu asla bilemezsin..
    Tam şuan oturduğum yerden kahvemin son yudumlarına yaklaşmışken kafamı ne tarafa çevirirsem çevireyim o umutsuz ruhların çıplaklığını görmeye devam edeceğim. Bu hayatımın laneti..
    Ama bu gördüğüm çıplaklığın arasında kendini yalnız ve değersizmiş gibi hissettirilen birine bile asla yalnız olmadığını ve daima ona inanacak birinin olduğunu anlatabildiysem işte bu da benim hediyem..

    Ruhi Mücerret’in de dediği gibi “Yalan insanı aptallaştırır, hakikat ise delirtir.”
    Aptalların dünyasında, aklını korumaya çalışan bir deliden..
    .. SEVGİLERİMLE..

  • ..REZERVE EDİLEN SALİSELER..

    Güne nasıl başladığımızı bir inceleyelim; gözümüzü yarı yorgun yarı isteksiz açtık, havanın derecesindeki soğumaya inat sıcacık yataktan yavaş yavaş doğrul, yorganı düzelt, yüzünü yıka, pencereden akıp gitmeye devam eden hayata bir bakış at ve günün gerekliliği neyse onu yerine getirmek için kendine gelmiş gibi yap..

    Hayal ettiğimiz bir gün başlama rutinini inceleyelim; güneş doğmaya yakınken hevesle açılan bir göz, anından yorgandan ve yastıktan kopup suyla kavuşan bir vücut, anında spor ve yoga, akabinde günü planladığımız bir 15 dakika ve hop kendimizi hayata atıp dünya için savaşacağımız şeyler yaparız..

    Her ne olursa olun dün, bugün ve yarın için yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımızın değişim hızı aklımızda olanlardan biraz farklı oluyor.. Bir gün dünyayı fethedecek güce sahipken diğer gün duşa bile giremeyecek kadar yorgun oluruz. Bir gün neşe saçarken diğer gün kaz yaklarına yüzümüzün en kıymetli yerlerini rezerve edebiliriz.. Bugün aşktan sarhoş olup şarkılar söylerken yarına kimseyi istemeyen insanı yük gören biri olabiliriz. Bugün esprilerle Cem Yılmaz tişörtü giyerken yarına sessizlik yemini eden Budist rahibi olarak günü bitirebiliriz..

    Bugünle yarın arasındaki duygu ve düşünce değişim hızına bakınca bipolar olma ihtimaliniz bir hayli yüksek gibi görünebilir, yine de bunu yalnızca doktorunuzla görüşün bırakın o bu konuyla ilgilenirken biz dünyayı değiştirmeye devam edelim..

    Güne kaçta başladığınızın önemi yok, 24 saat içinde 17 saat ayaktasınız tam olarak ne yapmak isterseniz anında önünüze sunulacak. Şimdi bu 17 saatte tam olarak ne yapardınız? İster uyuyun, ister durmadan hareket edin. Nefes almaya devam ettiğimiz her an bu 24 saate sahibiz.. İster yatakta ister sokakta ister mutfakta bozdura bozdura harcayın..

    Bunca alakasız cümlenin dakikalarımızı almasından sonra gelelim asıl mevzuya. Yukarıdaki cümleleri hayatımızda alakasız olan, bize yararı olmayan, dakikalarımızı gerek mecburi gerek ayıp olmasın diye ayırdığımız insanlar, duygular ve düşünceler olarak görün. Kendimizi bu kadar olumsuzluğun içinde hayatta tutmaya çalışıyoruz. Hem de neredeyse her gün her saat.. 

    Yakın bir arkadaşım dün motivasyon kaynağı olarak kendimizin en iyi versiyonunu bulmak olarak görebilmemizin yararlı olacağını söylemişti. Hep hareket halinde olmamız için büyük amaçlar, yüklü değişimli bekliyoruz. Daha küçük adımlar, daha küçük amaçlar bulmak onlar için adım atmak yeterli gelmiyor. Hele de sosyal medyada her gün hayata büyük katkısı varmış gibi kendini gösteren insanlar arasında.. Detoksa girip kendinizle azıcık zaman geçirin; neyin size iyi gelmediğini, nelerden keyif almadığınızı, neyi sevdiğinizi, kimin sizde önemli kimin önemsiz olduğunu bir nebze görmemizi sağlar.. 

    Gözünüzü açtığınızda kendinize sıcak bir bitki çayı ya da kahve yapın. Zorlayın kendinizi. Güne başlamadan 5 dakika verin kendinize. Bugün ne yapmalıyım, ne yapacağım diye düşünün demek gelmiyor içimden, düşünmek sadece olduğunuz yerde kalakalmanıza sebep oluyor zaman zaman.. Bitki çayınız veya kahveniz bitmeye yakınsa hemen çıkın dışarıya. Gerisi kendiliğinden olacak..

    Kendinizle baş başa kalın ve bırakın sanat kötü televizyon dizilerini değil hayatın gerçekliğini ayaklarınıza sersin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASALLARDAN SEÇMELER; BÖLÜM 1..

    Hayatın merkezinde oturmuş sağdaki geleceğe soldaki geçmişe göze takılan bir aylaktan hiçliğin ortasına giden yolu bulunması istenmiş zamanın bilgeleri tarafından.. Aslında bu görev için birçok aday varmış; donanımlı askerler, güçlü gladyatörler, dönemin sanatçıları derken işin ehli birçok kişi.. Bizim aylak ne güçlü kuvvetliymiş, ne sanattan pek anlarmış ne de bir donanıma sahipmiş.. Bir kısım buna tepkili olsa da bilgelerin bir bildiği vardır diyerekten herkes yavaş yavaş ikna olmaya başlamış.. Bilgelerin bizim aylağı istemesinin birkaç önemli sebebi varmış; hem diğerlerine şehirde ihtiyaç olma ihtimali hem de aylağın kendi amacını bulması için bu yolculuğa çıkmasının doğru olacağını düşünmeleriymiş..

    Aylağın bir amacının olmaması, hevessizliği, umursamaz bir yaşamın göbeğinde olması bu teklifi kabul etmesini kolaylaştırmış. İstedikleri yaşamın sırrını bulunduran taşmış. Çetrefilli bir yolculuk için ilk adımlar atılmış. Bilgeler aylağın yanına birkaç parçası eksik harita vermiş, gladyatörler kendisini savunması için birkaç hamleyi göstermiş, yanına birkaç erzak almış ve sabahın ilk ışıklarında yola koyulmuş.. 

    İlk olarak büyülü kayaları bulmalı ve oradaki devlerin sorularını yanıtlayarak haritaların parçalarını tamamlaması gerekiyormuş. Birkaç gün durmaksızın yol almış, çölün başlangıcını bulduğu gibi oracıkta bir mola vermiş..

    Buraya kadar her şey normal.. Hikayenin kahramanı var, hikayeye akıl ve yön veren bilgeler var, sonunda dopamin salgılatacak ödül var, yolculuk sırasında çıkarılacak ders var.. Hikaye biter, pelerin asılır ve biz üzümden daha çok ezileceğimiz ama sonunda şarap kadar değer görmeyeceğimiz hayatımıza geri döneriz.. Peki bizim hayatımızın ders çıkarılacak, yola çıkacak, örnek alınacak, motivasyon sağlayacak yeri neresi tam olarak.. Diyelim ki o noktayı bulduk sürekli bizi motive edebilecek hazzı nasıl sağlayacağız?

    Gerekli mi sürekli olması, kesinlikle evet. Yaşanılan her duygunun ve düşüncenin bir amaca hizmet etmesi gerekir mi, kesinlikle bilmiyorum. Her tecrübe yaşanmaya değer mi, kesinlikle hayır.. Son dönemde özellikle dijitalde karşıma çıkan birkaç konsept video var; hayata yeniden adım atabilmekle, tecrübelerle, motivasyonumu bulmamla ve beni en çok güldürense erken kalkanların başardıklarıyla ilgili.. Okul hayatım boyunca çalıştım, sürekli güneş battıkça hareket ettim. Zaman zaman güneşin varlığı bir şey ifade etmedi.. Bir sokağın bir de gecenin dilini iyice kavradım. Bu da gündüzün ve sarayın dilini unutturmaya başladı. Ne yaşadığım hayatta ne verdiğim kararlarda ne de bunların zeminini oluşturan duygu ve düşüncelerimde bir arafım yoktu. Uçların tepesinde vals yaptım..

    Siyahı yaşadım çoğunlukla, beyazınsa sadece adını biliyordum. Ruhum aydınlıktan yaratılmışken aklım hep karanlığa gömülü kaldı. Çıkabileceğim her zirvenin uçurum tarafında adım attım. Sonuç kaçılmaz bir düşüşten ibaretti. Göze alınmış bir riskti, hesapta olmayan tek şey düşülen mesafeydi.. 

    Her birimizin dizlerinde iz bırakan bir düşüş hikayesi vardır. Kimi zaman yürümenize engel olacak kadar acır, kimi zaman bir düşen gördüğünüzde yaranız sızlar, kimi zamanlardaysa varlığını bile anımsamayacak kadar meşgul olursunuz. İşte anahtarın mucizesi burası, meşguliyet.. Hayatla aranıza giren her neyse oraya parmak basın. Bastırın acıtana kadar. Oranın derinlerinde bir yara izi bulacaksınız. Ve bingo, işte bizim aylağın ulaştığı yaşam kaynağı taşına merhaba deyin.. Aylak için taş değersiz yürüdüğü yoldaki hikayelerden aldığı dersse paha biçilemez, bilgeler içinse yoldaki hikayeler değil taşın kendisi paha biçilemez.. Sonuçsa her iki tarafın hormon seviyelerindeki artış.. Aylak tanıştığı herkesi, yolda olan her anını özel olarak düşünür kendince anlam yükler ve bir amaç edinir. Bilgeler zaten yürüdükleri yoları bilir haritayı çıkarır, dersleriyle ilham kaynağı olur, bunları simgeleştirmek içinse bir objeye anlam yükler. Her şey içimizde kendine yer edinmek için bize uğrayacak bir müsaitlik bulur hayatta geleni misafir etmek ya da görmeden yanından geçip gitmek biz ev sahiplerine kalır.. Her duygu ruhumuzda bir parça edinir kendine, her düşünceyse onları savunmak ya da onlarla savaşmak için yer edinir aklımızda.. Onların nefes almasına ya izin veririz ya da ölü bir parçamız olarak kalır hücrelerimizde.. Ezelden bu yana yaşadıklarınızı ele alın, bunlara yön veren duygu ve düşüncelerinize bakın sonra.. En çok neye ev sahipliği yapıyordunuz ve yapmaya devam ediyorsunuz.. Sonra aynanın karşısına geçin gözlerinizin içindeki hikayelere bakın; siz amacı olmadan yola umarsızca çıkan bir aylak mısınız, yoksa amacını bulmuş buna anlam vermesi gereken bir bilge misiniz?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KADERİNİN DİREKSİYONU KİMİN ELİNDE?..

    ”Need the end to set me free”..

    Hadi kendinize bir bitki çayı, bira ya da kahve ısmarlayın ve sessizce bu yazıya odaklanın. Eğer yazıyı okumaya başladığın yerde kafandakinden daha çok ses varsa üzgünüm ki sadece birkaç satır okuma yapacaksın ve noktayı koyduğun anda bir şey anlamayacaksın.. Şimdi hazırsak başlayalım..

    Son 1 yılda kimlerle neler yaşadığına, kimlerin hikayelerine ortak olduğuna, hikayelerini kimlere anlattığına bak önce. Sonra kimlerle tanıştığına ve kimlerle vedalaştığına bak. Önemli noktayı kaçırmadan bunu yap.. SON 1 YIL! 

    Son bir yıl benim için önemli, çünkü 28 yaşım bitmek üzere. İnsan vücudunun hücreleri kendini 7 yılda bir yenilermiş, bağırsaklarsa 16 yılda bir yenilermiş. Hücrelerimin yenilenmesine son 2 ay kaldı, bağırsaklarım içinse son çeyrekteyiz.. Yeni bir yedi yılın başlangıcına, eski 7 yılların tekrarınınsa bitişine az kaldı anlayacağın.. 

    Bir zaman öncesine kadar yazdığım her cümle duygularımın kırbacı altındaydı. Bir zaman sonraysa kırbacı eline düşüncelerim almıştı. Şimdilerdeyse her bir kelime barış paktının anavatanından çıkıyor.. Her bir yaşımda, 365 günlük her bir döngüde yeni insanlar aynı hikayelerle tanışmıştım. Ta ki bu son 10 aylık döneme kadar.. 

    Kendimi tanımak için adım atmam, adım atmayı kabul etmem yıllarımı aldı. Tabi hayatın çaldıkları arasında tek şey zaman olmadı. Akıl sağlığım, beden sağlığım, değer verdiklerim, emek harcadıklarım, yeşertmek için çabaladıklarımda cabası oldu.. Yavaş yavaş kendime döndüğüm de ve aynaya baktığımda siması bile yabancı bir ruhun oracıkta sessiz sakin dikilişini gördüm.. Kibir ve depresyon dolu tuğlarla bir ev inşa ettim. Kapattım kendimi oraya. Hayatım boyunca ne yardımı ne değişimi ben istemediğim sürece kimsenin bana dikte edebildiği olmadığı için bir şeyden kesinlikle emindim.. Ne bir kahraman, ne de sevdiklerim beni o çukurdan çıkaracak kadar güçlü değildi. Kendi hayatımda hem problem yaratan hem de bunu çözen biri olmak için büyük mesai harcamıştım, bu durumu kimsenin değiştirmesine izin veremezdim. Yalan yok biri direksiyonu eline alsın da beni potansiyelimin göbeğine tükürsün diye istediğimde oldu, elinde balyoz duvarlarımı yıkıp geçsin diye beklediğim de oldu..

    Zaten hangimiz içten içe bir kurtarıcıyı beklemedik ki.. Başta annem, kardeşim, babam, biricik kuzenlerim (tabi ki de sadece birkaçı), orijinal hallerimizde birbirimizi tanıdığımız eski dostlarım ve hayatın ben evden inatla çıkmasam da karşıma bir kahve sohbetiyle çıkardığı yeni güzel insanlar beni o dört duvardan çıkarmak için çabaladı. Ailem eskiden tırnaklarımla kazıdığım başarıları hatırlattı, dostlarım diş bileye bileye direndiğim savaşları. Doktorlarım bu süreçte sadece duygu ve düşüncelerimi anlama ve ona göre bir yol izleme derdindeydi.. Çocukluğumdan bu yaşıma bildiğim bir şey varsa o da bana sadece sokakların ve o kaldırımda geçip giden insanların iyi geldiğiydi. Birilerini dinlemek, onlara yardım edebilmek, acılarını sırtlanmak benim bedava yaptığım ve hiç gocunmadığım bir mesleğimdi sanki. Ben 24 yaşlarına kadar dinlediği kadar da anlatan biriydim aslında..

    Sanırım yaşanılanlar, şahit olunanlar, içimde kalanlar, kursağımda kalalar öyle doldu ki artık kelimelerle ifade etmenin bir manası kalmamaya başladı. İnsanlara öfke duyuyor, herkesin en ufak yanlışında cezasız kalmamasını istiyor, hıncımı da en çok kendimden çıkarıyordum.. Çünkü ben bir taş attığımda biri ona takılsa cefa çekiyordum ve ben yaşarken  bu yalnızlığı insanların kalabalığa karışabilmesi daha da acıtıyordu canımı.. İnşa ettiğim kulenin bir zaman sonra mezara dönüşebileceğini hiç hesaplamadım. Garantici biri olmama rağmen.. Hata yapmak fıtratımdı. Yanlış yapmadan öğrenemiyordum çünkü. Oysa onca hikaye duymuş birçok insanın hayatına şahit olmuştum, hatta kendimi tekrar ettiğim hatalarım vardı onlardan ders alsaydım belki de yeni hatalara vaktim olurdu.. 

    İşte ben çok diyeyim diz daha çok anlayın. Bunca zamanın kocaman bir düşüşe hazırlanmakmış aslında. Hem de atlayacağım kuleyi endim inşa etmişim.. Ama ölmedim 🙂 ..

    Beni hayatta tutan, ruhumu ölümden döndüren yine o düşüş oldu. Çünkü size ölümü getiren düşmek değil yere çakılmaktır.. Gelelim şu son zamanda hayatımda vakit ayırdığım insanlara ve olaylara..

    Başlarda her şey eskisi gibiydi evde daha çok vaki geçirirdim, bulunduğum şehirdeki dostlarımın çoğu başka şehirlerde yeni hayatlara başlamıştı. Bir eski ve haksızlık yaşanılan aşk, hayal kırıklığı yaşanılan dostluk ve kahpece vuran insanlar kalmıştı burada. Birkaç güzel eski dost ve yeni birkaç güvenilir insan vardı. Birde bunları merkezinde bulunduran ben.. Hayal kırıkları ve kahpece vuranlarla karşılamamak için sevdiğim caddelerden kaçtım, haberlerini almamak için insanlardan uzaklaştım. Yine de ne oldu dersiniz, hepsi anlaşmış gibi sokağımın tam ortasına taşındılar.. Hayat ben dürüst ve hassas oldukça sert olmam için her şeyi daha da gözüme soktu.. İnsanlarla hem de inanmazsınız ama düşmanlarımla bile empati kuracak kadar kendimi sorguladım hep.. Sonuç; onlar sokağımda cirit atmaya devam etti bense kaçmaya.. Ta ki köpeğimle göz göze gelene kadar.. 

    Son zamanlarda değer verdiğim herkesin güvenle benimle paylaştıkları hikayeleri kafamda bir bir düşündüm, Onların gözlerinden sızan acıyı hissettim, yapılan haksızlıkları duydum, yalnız hissedişlerini anladım. Çünkü biliyordum o dili, tanıyordum.. Tekrar baktım o aynaya Geçmişe, geleceğe, bugüne, gidenlere, kalanlara, travmalara, yaralara, iyileşmiş olana, iyileşemeyene, yaşattıklarımıza, yaşayamadıklarımıza, kendimi lime lime edişime, etmeyenin umursamazlığına ve elbette tekrardan köpeğimin gözlerine.. 

    Yanlış müzikte dans ettiğimi gördüğümde kapatmıştım tüm sahneyi, kovmuştum tüm orkestrayı, bir maestro bir ben kalmıştık geriye oysa zamanla gitmiş ve bir ben kalmıştı benden öteye..

    Bir hışımla eski defterleri doldurdum bir bavula, sürdüm savaş boyalarımı, açtım müziği, dans ederek ayna karşısında ve yanıma alarak sevdiklerimin hayal kırıklıklarını da indim sokağa. Vedalaşmadan bavulla sessizce bıraktım çöpün yanına.. Eşeleyenler olacak korkusu yaklaşsa da yanıma, gülümsedim kendisine eski bir dostu selamlarcasına uzaklaştım yavaşça oradan..

    Her santimine daha güçlü ayak bastım sokağımın, eskiden fethettiğim sonrasından kaçtığım her kaldırımı yeniden selamladım.. Şimdi fonda tanıdık bir müzikle, ruhumda düşmenin verdiği bir özgürlükle yeniden savaşabilmem için bana olan inancını kaybetmeyenlerle beraber yeni cephelerde görüşmek dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HOROZLU ŞEHRİN CEHALETİ..

    İnsanlara yol gösterecek bilgeliğe sahip olabilirim ama bu kendi yolumdan çıkabileceğim gerçeğini değiştirmiyor.. Zaten niye değiştirmeli ki! Acıdan geçmeyen tecrübe, öfkeden dolayı sapmayan yol ne kadar kalıcı dersler verebilir ki!

    Çok kızgınım, evet.. Bu kızgınlıkla eskiden olsa her şeyi cehenneme çevirir miydim, evet.. Şuan çok mu kızgınım, evet.. Ama cehenneme döndürecek kadar mı, hayır..

    Cehennem yaratmayacak bir öfkenin verdiği yetkiye dayanarak kendime gönül rahatlığıyla diyebilirim ki kızgınlığım sadece haklı bir isyan. Aslında sadece kırgınım.. Her şeye, herkese.. 

    Bu hayat bana büyük bir hayal kırıklığı olarak tezahür etti aslında.. Egom ve ben kesinlikle bir konuda haklıyız, bu hayat bize kocaman bir özür paketi borçlu. Telafi edemeyecek olsa bile..

    İşte tam şuanda omzumdan öpüyorum ve kendime hakkım olan gururu veriyorum. Ailesinin baş edemediklerini dize getirmek, toplumun karşısında eğilip bükülmeden doğru olanı savunmaya devam etmek, aklımla mücadele etmek, kalbime yanlışla doğruyu ayırt edebilmeyi öğretmek derken aslanlar gibi savaştım her cephede.. Akıl sağlığımın ve benim bu dünyadan alacaklarımız var..

    Biliyor musunuz, herkesin en karanlık yanını görüp anlamak yine de onlara yıldızmış gibi parlayabileceklerini anlatmaktan sıkıldım. Hataları affetmekten sıkıldım. Beni anlamamak için direnen bir şehre kendimi anlatmaktan sıkıldım. Kimi kendimin kötü yanlarından gördüysem bana fazlası olduğunu kanıtlamalarından, buna rağmen aydınlığın yanında savaşmaktan sıkıldım. En ufacık hatamda yerden yere vurmaya çalışanlardan, sürekli açığımı arayanlardan, bunlara rağmen yine de insandır yapar demekten sıkıldım..

    Meleklerden yanayken savaşımın hiç bitmeyecek oluşunu kabul etmekten sıkıldım. Şeytandan yaratılmışken inatla meleklerin cephesinde göğsümü siper etmekten sıkıldım. İnsanların en çıplak yanlarını görüp onları anlamaktan sıkıldım..

    Gücünün sadece gülene yeten bir şehirden sıkıldım. Hep üzücü haberler verenlerden, çekip gitmeme sebep olanların hep peşimden gelmesinden sıkıldım.. Sokağı talan edenlerin bir gün bir bahçeye çiçek eker umudunu taşımaktan yoruldum. İnsanların gözlerinde yatan gerçekliği anlamanın ağırlığından yoruldum.. Yanlışların kalbinde yaşayanların alkışlanmasından sıkıldım..

    Yaşadıklarım özümdeki şeytana el uzatırken iyi bir insan olmak için mücadele vermekten yoruldum.. Özünde bataklık olanın gül bahçesi gibi koktuğunu sanmasından sıkıldım.. Bu şehrin kötülüğüyle savaşmaktan sıkıldım..

    Bugün kimseyi piramitte kendi dengimde görmüyorum. En alt katta kalmış olmasına rağmen önlerine altın tepsiyle her şeyin sunulduğu varoluşsal sancılarıyla şımarıkça yaşayan kimseyi dengim görmüyorum. Hayır efendim! Artık iyi insan olmanın verdiği uykusuz geceler yetmezmiş gibi gündüzlerimi de çalan bu aşağılık düzeni artık kabul etmiyorum..

    Gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım şahidim olsun; şeytanın fısıltısı meleğin çığlığını bastıracak bu gece..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ŞEHRİN GİRDABINA VEDA BUSESİ..

    Nefes nefese kapıdan girdi. Birkaç nefes daha aldıktan sonra yere yığılacak kadar halsiz ve korkmuş görünüyordu. Sakinleşmesi için yanındaki tabureye doğru oturtmak için kolundan tuttum, sıcak bir bitki çayı uzattım, üzerine battaniye verdim ve sakinleşmesini bekledim.. Biraz soluklandı, nefesi düzene girmeye başladı, merakla suratına baktığımı fark ettiğinde yavaş yavaş anlatmaya da başladı..

    ”Bu şehre geldiğimde pek bir şeyim yoktu; birkaç kıyafet, yarısı dolu bir sigara paketi, kara kutumda saklı travmalarım, üç dört tane kitap, önümü görmemi sağlayan gözlüğüm. Zaman zaman bir evde 2 ay kaldım, zaman zaman 8 ay. Evlerde bir yılımı doldurmadım hiç. Senelerim sırtıma yüklediğim eşyalarla hayatımda iz bırakanlar arasında taşınmakla gelip geçti. Hayatımın en uykusuz zamanlarıydı. Her şeye koşuşturuyor, herkese kendini tanıması ve anlaması için yol oluyor, haliyle kendime hep geç kalıyordum ve gün bitiyordu.. O zamanlarda bunun beni hasta ettiğinin farkında değildim. Zaten istesem de olamazdım buna vaktim yoktu. Her şey hem benimle ilgiliydi hem de benden bağımsız gibiydi..

    Hayatımda huzurun ve uykunun eksikliği dışında her şey keyifli bir kaosa sahipti ve bu beni diri tutuyordu.. İnsanlarla ve aşklarla olan ilişkilerim savruktu, kendimle irtibatım pek yoktu, hepsi anlık gelişecek şekilde tasarlanmış bir oyundan ibaretti.. Yalpalayarak yaşadığım hayatın pili bitmek üzereydi aslında. Bunu şimdi alıyorum.. Yeni bir eve daha taşınmalı her şeyi kendimce yerleştirmeli ve yeniden düzen kurmalıydım diye hissettim. Kimi kandırıyorum! Yine ani bir kararla taşındım hayatıma dahil olan yeni insanlar ve ilerleyen zamanda aşkı tadacağım adamla o esnada yollarımız kesişti elbette.. Eşyalarımı özenle yerleştirdim, arkadaşlarımın da sayesinde. Balkon hareketli caddenin tam göbeğindeydi. Herkesin koşuşturmasını kahve eşliğinde izlediğimde oldu, kitabımı okurken o caddede kayıplara karıştığımda.. Balkonunda tavuk pilav yerken gökyüzüne ulaştığım anlarda oldu, şarabın ilk yudumlarından sonra yere sertçe çakılı kaldığım anlarda.. Sokağın telaşını hafızama kaydettiğim anlarda oldu, kendi duygu dünyamda yitip gittiğim anlarda.. Evimde sesi olan taşındı, mevsimler değişmekten aşındı, aşkı da yitirdim arkadaşlığı da, odaları boşalan bu ıssız eve önce hüzün sonra da depresyon tek tek yerleşmeye başladı.. Kendimi yavaş yavaş dünyadan saklamaya başladım.. Sandım ki saklanırsam, başımı çıkarmazsam yorganın altından dünya unutur beni ve sıyrılırım bu kepaze edilmiş anlardan..

    Sandığım gibi olmadı. Hatta hiç hesaba katmadığım denklemler bildiğim matematiği tamamen unuturdu zamanla.. Güneşin doğmasından rahatsızlık duyuyordum, insanların telaşı beynimi bulandırıyordu, anılar sıraya geçmiş eziyet etmek için sabırsızlıkla bekliyordu.. Hayattın her zerresine anlamla bakan gözlerimin ışığı gittikçe kararmaya başlamıştı. Kaybettiklerimin telafisini yapmak için attığım her adım beni bataklığın dibine çekiyordu.. Telaşım arttı, korkularım zafer naraları atıyordu, kaygılarım balkonun ve kapının önünde nöbete duruyor odadan çıkmadığımdan emin oluyordu.. İlk defa S.O.S modu aktifti hayatımda.. Zihnim teyakkuza geçmişti hayata karşı.. Bir kurtarıcıyı hiç bu kadar beklememiştim..

    Evin her milimi karamsar bir havayla doluydu. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden. Bedenim çoktan teslim olsa da aklım asla savaşmaktan vazgeçmiyordu.. Bu şehirde her şey mümkündü. Sokağında yarım kalan mutluluklar, umutla takas edilen bedenler, ismi hatırlanmayanların verdiği mücadeleler, çalınan heyecan dolu sonlar.. Ben neresindeydim peki? Aşkın yarım kalmışlığında, başlanamayan bir hikayenin ilk cümlesinde, madalyonumun diğer yüzünü buldum sanıp kaybetmiş oluşumda, insanların yoluna ışık tutarken kendimi bıraktığım karanlıkta.. Ben bu şehrin, bu sokağın tam olarak neresindeydim ki! 

    Zaman algımın yitip gitmesine ver lütfen. Tam olarak ne zaman başladım ne zaman bitirdim bilmiyorum. Ben 4 yıldan az diyeyim sen hep çok anla.. Hani şarkıda diyor ya ”bazen ben de terk edip keşke gidebilsem diyorum, belki sen de bir gün geçersin diye köprülerimden yakıp yıkamıyorum” diye hah işte tam o noktasındayım hayatın.. Öyle anlam yüklemişim ki yaşamın kendisine, anlamsız olduğunu kabul edemiyorum.. Peki nasıl oldu da kaçıp buraya kadar geldim. İşte orası da nefes nefese kalışımın hikayesi..

    Mevsimler gelip geçerken penceremden, insanların sadece telaşını değil hayatı yaşamaya devam edişini de izledim, ıstırap içinde.. Artık arka fonda hayal kırıklıklarından esinlenerek yazılan şarkılar, bulaşık çıkmasın diye kartonda içilen kahve, ciğerimde hüküm sürmeye başlayan sigara, kendi cinsinin çağrısına havlayan köpeğim, ve hislerden yoksun aklın savaşından bitap düşmüş bir ben vardı elimde.. Ara sıra balkona çıkardım, geçmişimden tanıdık yüzlerle şimdilerde görmeye başladığım yeni yüzler arasında anılara dalar giderdim. Zaman yüzümdeki izleri belirginleştirmeye, hayat balkonumun altından akıp gitmeye, hem tanıdığım hem de adını dahi bilmediklerimin hayatın akışında kendini kaptırdıklarını görür iç geçirirdim. Artık kim olduğumu ve neler yapabileceğim önemli değildi. Yorgundum ve vazgeçmiştim. Manifestolarla kararlar verip uygulamıyor olmak bile cazip gelmez olmuştu. Elbette bir yanım bir kurtarıcının beni çekip çıkaracağına inanmayı bırakmadı, ama ben o yanın sesini çoktan susturmuştum. Çünkü anca bir ilahın varlığı beni bu zindandan çekip çıkarabilirdi. Hem bu evi nasıl bırakırdım ki; burada aşkı hissettim, arkadaşlığı anımsadım, hem kendimi kaybettim hem akıl sağlığımı, her odası anılarla ve benim eşyalarımla doluydu, ilk defa bir evde mevsimlerin tekrarını yaşadım. Çıkamazdım buradan artık. Kök salmıştım, buraya aittim. Hem gelmek isteyen, geçmişimdeki her hayaletin bildiği son adresim burasıydı. Hastalıklı aklım iyileştiğine dair kanıtları ancak bu evde saklayabilirdi.. Hem ara sıra sokağa da iniyordum artık. İnsanlarla sohbet etmeye de başlamıştım. Bunlar neyime yetmiyordu..

    Bu sabah evde tıkırtılar duydum. Korktum önce, köpeğimdir diye umursamadım sonra. Ayak ucumda yatan köpeğimle göz göze geldiğimde bedenim en sevdiği yatakta, aşkı yaşadığı rüyadan sıyrıldı. Evin sahibiydim ben kalkıp kovalayacak olan bendim o yabancı her neyse. Bunları düşünürken, vücudum duygular arasında ani geçişler yaparken tıkırtı kesildi. Bir hışımla olmasa da titreyen ayaklarımın üzerine doğruldum. Temkinli adımlarla koridora yöneldiğimde pencereye konmuş kuşu gördüm. Gülümsedim ve bedenimi azat ettim kapıldığı korkudan, ta ki salonun karmaşasını görene kadar. Bu sefer de bedenim öfkeyle dolmaya başladı; yazılarım parçalanmış, anısı olan ne varsa bir paçavraya dönmüştü.. Kafamı tekrar kaldırıp kuşa baktığımda ”Goodbye Mrs. Holmes” dedi ve uzaklaştı anında.. Yumruğum sıkılı bir şekilde yataktan doğruldum. Rüyaların bu derece gerçekçi olmasının açıklamasını yapmaya çalışan beynime sertçe bir darbe indirdim ve salona yöneldim. Güneş tüm pencerelerden içeri sızmıştı, geçmişten tanıdık birkaç yüz sanırım kahvaltı için ekmek almış evine doğru gidiyordu, içimde ne yaşadığımı anlayamadan kafamı geriye döndürdüğümde köpeğim tasmasının yanında durmuş şaşkınlıkla bana bakıyordu. Üzerimdekileri bile değiştirmeden, köpeğimi kucakladığım gibi koşmaya başladım. Kapıdaki bekçiler, yaşanmışlıklarla dolu anılar, rüyanın sıcaklığını üzerinden atamamış olan yatağım, manzarasına onlarca yazılar yazdığım o ev arkamdan sessizce baktı sadece. Ne dur diyen oldu, ne de durdurmaya çalışan. Ve bende ciğerimde kalan son nefesle işte buraya geldim. Biliyorum sadece şuana sahibim ve aitim. Beni o zindanda tutan geçmişim ve geleceğimdi.. Geçmişim bugünümdeki hareketleri kısıtlamak için prangalar vururken, geleceğim kaygılarla korkutarak beni kontrol altında tutuyordu.. Bunu anlamam için kaç mevsim tükettiğimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey senin keseceğin biletle çıkacağım yolcukta yeni bir sonbahar yaşamak istediğim.. Tavuk pilav ve kahve için teşekkür ederim..”

    Gözlerinde adını bilmediğim bir yerlerden gelen bir ışık parladı, nefese düzene girdi, sanki pijamalarıyla ve terliğiyle dünyayı kurtarmaya gidiyordu. Onu ilk ve son kez bu durakta gördüm. Hayatın içinde, iz bırakanlardan olacağını anlamam için yeterliydi bu. Otobüs camından yansıyan yüzünde huzur ve uyku yan yanaydı. Aradığını bulma cesareti için yolda olan her gezgine..

    ..SEVGİLERİMLE..