”Talih, bazen huyun tamamen yoldan çıkması nedeniyle belli bir kurbana kasten gülümser..”
Bir gecede oluverir bazen olacak olan! Hastalık, ölüm, devrim, neşe, olağanüstü sanat eserleri.. Talih bir anlık gülümseyebilir, çaresiz dertlerin derdine bir anda çare bulunuverir, bir saniyelik hata batmanıza neden olabilir, yorgunluktan çöreklendiğiniz masada bir anda insanlığa dokunan bir şeyler karalayabilirsiniz, bitiremediniz şarkıyı mükemmelliğe ulaştıracak cümle hiç ummadığınız birinin ağzından çıkabilir mesela..
Travmalar ansızın tetiklenebilir, güvendiğiniz kim varsa geriye yaslandığınız an orada olmadığını bir anda fark edebilirsiniz.. Öyle kaptırırız ki kendimizi aklımızın dalaveresine, dünyanın kıskaçlarına, ne olmuş olanı görürüz ne olacak olanı tahmin edebiliriz.. beyninizin kölesi değil efendisi olun demek oldukça kolay. Kölesi olduklarımızın yanında belki de en masumu beynimiz olabilir, şahsen kendisinin tek önemli isteği bizi hayatta tutabilmek. Yöntemleri pek taktir edilmese de..
İç dünyamıza inişli çıkışlı dalıp gidiyoruz ya hani bunu bugün dış dünyamız için yapalım. Hastalıktan tutundan eylemlerimizin sonuçların çıkın, hep içimizdeki dünyanın didik didik edilmesine yöneliyor belki de ona fazla yükleniyoruz.. Kabul edelim çoğumuzun hastalıklı düşünceleri, yanlışın atası olacak davranışları var. Kimisi oldukça zararlı kimisi sadece uyuşturucu etki yaratıyor..
Peki ama dünyanın hiç mi suçu yok?
Doğduğumuz coğrafyanın kaderimize etkisini biliyoruz. Aksini düşünen davranışlarının sonucunda durduğu noktadan aya bakabilir. Aradaki uçurum aklını başına getirecektir. Kendi öfkemizi yönlendirmeyi öğrenebiliriz, aklın ve kalbin savaşının komutanı olabiliriz, düşüncelerimize hükmedip evimizi yeniden inşa edebiliriz. Peki dünyanın öfkesi, onun hücrelerinize sirayet eden zehirleri, sinsice oynadığı hamleleri!
Kendi bünyesine zarar veren insanoğlunu, tam da merkezinde istememesine haklı sebepler sunabilir, hatta bir mahkemeye çıksak muhtemelen atalarımızın mezarlarını bile sürgüne gönderebilir. Haklı olması onun kahpece oyunları oynamasını da haklı çıkarır mı peki?
Benim tayinimi çıkardığı sokakta verdiğim yaşam mücadelesinde tepeden bakıp gülümsemesine aldırış edemeyecek kadar aptallaştım. Aklım kendini her savaşta teslim etmeye ikna oldu. Duygularım kendini yeni programlayacak bir yol bulmanın eşiğine geldi. Peki tam bu sırada dünya ne yapıyordu! Güneşi batırmış, geceyi yoluma sermişti. Kendimi layık olduğum zamandan çok daha geride hissettirmiş, bana ait olanları sağa sola savuşturmuştu.. Adına karma diyeceği güzel bir kılıf bulmuş gerisini düşünmemişti bile. Peki o zaman ben neden düşünmekten delirmiştim ki!
Karşılıklı anlaşmalar yapabilir, satrancı bırakıp yeni oyunlar bulabilir, müttefik bile olabilirdik. Kendisi atalarımın öfkesini kusmaya yeminli bir canavar gibi üzerime gelmemiş olsaydı, belki de beraber oturup şirinleri bile izleyebilirdik..
Kendi iç dünyama yolculuklar yapmaktan, her hücremi arındırmaya çabalarken delirmenin eşiğini geçip divaneliğin virajını almaktan hayli yoruldum. Dünyayla insanların arasında savaşın sonsuz döngüsünde, kaderin ıssız durağına kendimi park ettim ve her şeyin tadını alıp sesini duymaya başladım. Deliriyorum, ya da toplumun gözünden ötekileşen daha sonrada dehasına hayran kalınanların izini arıyorum. Her duyumu tek tek açtım ve sesleniyorum; dünyanın ıssız mabedinde kendinizi yeniden yaratmaya var mısınız?
Siktir etmek listesi yapmak birçoğumuz için kolay olabilir, hele de içimizdeki kırıklar ve öfkeler su üstüne çıktıysa.. Bugünse tam aksini yapmayı öneriyorum.. ”Yok ya çok saçma” dediğiniz ne varsa yazmayı.. Maval okumak kolay, sıkıyorsa kendin yap deyip bunları yazmaya karar verdim..
Hayat gerçekleştirebildiklerimizin bütünü, yapamadıklarımızınsa hesap tutanı aslında.. Bulunduğumuz yaş kaç olursa olsun istediklerimiz, istemediklerimiz, sevmediklerimiz, sevmeye başladıklarımız, hayallerimiz, çöpe attıklarımız bir zaman öncesine göre değişir. Bu olması gerekenin tam da kendisi. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir çünkü.. Lakin bazı şeyler özümüzden akar gelir önümüze ve aklımıza..
Yazmak hep gece gerçekleştirebildiğim bir eylem oldu. ”Erken kalkar yol alır” felsefesini hayatıma katıp yoluma devam etmeye kadar verdiğimde bilin bakalım ne oldu.. Yazmayı bıraktım, dışarıya çıkmayı bıraktım, sosyalleşmek yük gibi geldi, spor eziyet etmek oldu kendime ve sonuç olarak ne erken kalkabildim ne de hayatımda aksayarak bile olsa var olan şeyler eksilmeye hatta bitme noktasına geldi.. Zaman zaman erken uyandığım oldu tabi; yürüyüş, spor, yazmak, kemana geri dönmek gibi eylemleri gerçekleştirsem de kısa süreli eylemlerin kısa süren alışkanlıklar olması beni oldukça zor duruma soktu..
Tanı konulduğundan bu yana iyileşmek adına neredeyse her yolu denedim. Şimdi görüyorum ki elimde kalan son yol aslında başından beri tek yolmuş.. Hala yataktan kalkmakta sorun yaşıyorum, kesinlikle günün ilk ışıklarında uyanamıyorum ama ilk ışıkları uyumadan önce görüyorum. Gözümü açtıktan birkaç saat sonra gece çöküyor ve canım hala dışarı çıkmak istemiyor.. İşten istifa ettiğimden beri çalışmıyorum; yaklaşık 4 aydır. Bu beni maddi olarak zorladı başlarda ”kendine yaptığına bak en azından çalışıyordun, şimdi hiçbir şey yapmıyorsun” diye yüklenirken köpeğimle sarılarak uyamaya başladığımdan beri bir şeyi fark ettim; sevdiğim ve benim için kıymetli iki arkadaşımın düğününe gidecek, değerli bir arkadaşımın vefatına yas tutacak, ailemle bağlarımı yeşertecek zamanı bulmuşum aslında..
Hayatı olduğu gibi kucaklayın zırvasına girmeyeceğim çünkü 7 yaşındayken de 28 yaşındayken de gördüğüm tek şey kimileri bu hayatta layık olduğunu değil, tırnaklarıyla kopartıp aldığını hak ediyor. Maalesef herkese altın tepsiyle sunum yapmıyor hayat.. İster suçlayın, ister savaşın, ister pes edin hepsini denedim sonuç; hayat durup düşünüp size hak vermek yerine sürükleyerek devam edecek.. ”Sadece aptallar aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuç bekler” denir. Onca aptallığım dehamın yolunu keşfetmemden beni uzaklaştırsa da bir tek şeyi iyice öğretti; denemek..
Bunca hararetli düşünce dünyasının içinde es geçtiğim şeyse hayal etmekti.. Şimdi gelelim oraya. Elbette büyük hayallerimin flu görüntülerini yeni yeni anımsıyorum.. Broadway müzikalini izlemek hala 1 numara olsa da bugün hayal madalyonunun diğer yüzünü yazacağım..
Kesinlikle bir kamyon kullanmayı çok istiyorum. Otostop çekerken sürekli lüks araçlar yerine kamyonlara denk gelmem ve keyifle yolculuk yapmam tesadüf olabilir mi kim bilir, ben bilirim. Toros alıp her noktasını kendimce tasarlamak ve kızlarımla kampa gitmek istiyorum. Düşmekten korkuyor oluşum tırmanış yapmama engel olsa da eskiden tırmanmayı sevdiğimi ve yapmaktan korkmadığım günlerin yetkisine dayanarak istiyorum ki kimsenin keşfini yapmadığı bir dağda öylesine gezinirken eskilere ait yazılmış hikayeler bulayım. Bulunduğum mahallenin tam ortasında bir çatıya çıkıp, müziği son ses açıp, caddenin ışıklarını kapatıp birbirini tanımayan insanların bağıra bağıra şarkı söylediğini duymayı istiyorum. Sanayide bir gün geçirmiş ve keyif almıştım. Ara sıra bunu tekrar yaşamayı istiyorum, tostu hariç midem bunu kaldıracak kadar güçlü değildi maalesef..
Kendi dünyamdan sokağa baktığımda gördüğüm koşuşturmalar, telaşlar, kırgınlıklar, eskimiş hatıralar, yenisi yazılan hikayeler görüyorum.. Bir zaman öncesine kadar balkonumdan bakıp sadece griliği görüyordum. Penceremden başımı uzatır, ürkekliğimden sadece hayatı izlemekle yetinirdim. Sonbahara aşığım desem de yağmuru hep evimin korunaklı duvarları arsında izler, eskiden onca çılgınlığı yapan ben miydim diye düşünüp iç geçirirdim. Hepsi benim olmuş olan da, oldurduğum da, olacak olanda.. Bu yazıyı hala aynı masadan, evin başka penceresinden yağmura bakarak yazıyorum.. Tek bir farkla!
Öfkemle yatıp kalktığım her ana, içimdeki küçük çocuğun sesini bastırmama neden olan her çığlığıma, iki ayağımın altı boydan boya yarayken çalışmak zorunda kalışıma ki bu maalesef yaşandı, beni anlamayanlara inatla kendimi anlatmaya çalışmama, hayallerin ve umudun değerinin olmadığına inanmışken bile benden hiç vazgeçmeyenlere, hastayım deyip kendimi dünyadan soyutlamama rağmen bıkmadan kahvemi getiren herkese, yaradan anlayıp asıp kesene ve özellikle de kendisine diş bilememe neden olan dünyaya sonsuz teşekkürler..
Piramit’in beşinci katından sesleniyorum; bırakın felaketler zamanın akışını etkilesin ve felaketi lehimize çevirelim..
Bir şeyi öyle düşünebiliyor olmamız, o şeyin gerçekten de öyle olduğu anlamına gelmez..
Diyelim ki Nasrettin Hoca gölün kenarında durup göle maya çalmadan önce, yoğurdu karıştırmak için bir çubuk bulur, yoğurda dokunacağı kısmı temizlemek için çubuğu suya daldırır. Bir de ne görsün saniyeler önce elinde tuttuğu çubuk kırılıvermiş.. Kırılıvermiş mi acaba? Sudan tekrar çıkardığı çubuğun yarısının ıslak oluşunu ve sapasağlam elinde duruşunu görür ve uzun uzun düşünmeye başlar.. Belki de bindiği dalı kesmesi, eşeğe ters binmesi bu yanılsamanın bir sonucudur, kim bilir..
Aklın dehlizine giriş yapmadan önce oturduğumuz masalardaki kaotik anları düşünelim; eleştirilerin, dedikoduların, araştırmaların gırla döndüğü anları.. Herkesin duyularından emin olarak ortaya attığı ne varsa çarşaf çarşaf serelim masaya. Tabi çarşafın rengi, boyu, dokusu, kokusu, kimin çantasından çıktığı, ne zaman yıkandığı, neden o masada olduğu gibi faktörleri de ekleyelim işin içine.. Anlatım anında es geçilen her madde için masadan bir uyarı alalım.. Gerçekliğin yanına yaklaşmanın tadımızı kaçırmaya başladığını hisseder, bir zaman sonra uyarısının rahatsızlığından dolayı ya susar ya da uzaklaşmak isteriz. Çünkü çoğu zaman doğru olanı konuşmanın tadı yavan, tavrı ise keskin olabilir.. Bunca madde varken ne dedikodunun tadına varılır, ne de içimizin hararetini atarız..
Birbirimize baktığımızda tam olarak neyi görürüz? Duyularımızın algı alanından aktardığı; kan, et, kas, kıl, deri, boy ve en faktörü, renkli gözler bütününü.. Duygularımızın algı alanından aktardığı; güven, kibir, huzur, neşe, temkinli olma, öfke, sevgi, korku, kaygı, heyecan, merak bütününü.. Bakarız, kokusunu alırız, tadarız, dokunuruz, bazense bunları genetik haritamız kucağımıza fırlatır ve etiketler koyarak devam ederiz. Kararlar veririz, sonuçlar yaşarız ve çoğu zaman nedeniyle ilgilenmeyiz..
Örümcek adamın kahraman olduğunu biliyorum, kendiminse örümcek adam olmadığımı biliyorum. Bu durumdan kahraman olmadığım sonucuna varıyorum.. Peki benim kahramanlık algımdaki maddelerde örümcek adam olmayışımın, kahraman olamayacağım anlamına gelmesinin yanlış olduğunu varsayarsak o zaman ben tam olarak kimim?
Bir masanın etrafına toplandınız, bir karar vermek üzeresiniz ve kararınız birinin hayatına mal olabilir. Siz bu kararı verirken hangi silahınızı kuşanırdınız; aklınızı mı, önsezilerinizi mi, yargılarınızı mı, yaşadıklarınızı mı, duyduklarınız ve gördüklerinizi mi? Hatta üzerinizdeki baskıyı arttıralım; ortamdaki ısı artıyor, masada bulunanlardan bir kısmı öfkeli, bir kısmının halı sahaya yetişmesi gerek ve bu yüzden acele ediyor, bir kısmı sadece önündeki dosyada yazılanları doğru bulduğu için hemen ikna olmaya hazır.. Yargılanan tarafta değilsiniz, elinizi kirletmenize de gerek yok, önemli olan dilinizden dökülecek birkaç cümle sonrasında gidip huzurla kahvenizi içebilir, bir film açıp izleyebilir, doğada yürüyüş yapabilirsiniz.. Sahi huzurla bunları yapabilir misiniz?
Hayatta kalabilmek için ya da sevdiğimiz birine zarar gelmemesi için, belki de sırf kendimiz ve hırsımız için türlü yanlışlara başvurabiliriz; yalan söylemek, bir şeylerin gerçekliğini saklamak, hile yapmak zaman zaman, hedef şaşırtmak, olayların mağduruymuş gibi anlatmak. Bakıldığında kimsenin canına kastetmeyen bu seçimler aslında bunları maruz kalanları daha da kötüsüne itebilecek güçtedirler..
Diyelim ki örümcek adam kimliği ortaya çıkmasın diye yalan söyledi, bu onu kahraman yapmaktan alıkoyar mı? Teraziyi kurmak kolay fakat ölçek olarak kullanacağımız kefeye neler koyacağımızı bulmak bir hayli zor. Birinin hakkında sözsel hüküm vermek kolay fakat mağdur bizken giydirilecek olan hükmü beklemek zor.
Anlam arayışım beni kavramlarıma götürdü zaman içinde. Zihnimin her kıvrımını bizzat dansa kaldırdım, kendini rahat ifade edebilsin diye. Aralarında bağ olanların birbirini kollaması adına verdikleri mücadeleyi de gördüm, bağlamsız bir başına kalanların mahcupluğunu da.. Müzik bittiğinde, sahnede tek başıma kaldığımda, spot yüzüme vuruyorken ve her bir kıvrımın gözü üzerimdeyken hissettiğim baskının anksiyetenin yüzünü gülümsetiyor oluşu hiç olmadığım kadar sarsılmama neden olmuştu.. Titrek bir sesle, yarım bir nefesle yanlış müzikte dans ediyor oluşumu söylediğimde ortalık buz kesmişti.. Ses tellerimden havaya süzülen cılız cümlelerin sirayet ettiği tüm kıvrımlar donup kaldı.. Yıllarca içlerine kök salmış ne varsa; gördükleri, işittikleri, dokunarak hissettikleri, atalarından miras aldıkları, deneyimledikleri, öğrendiklerini düşündükleri ve bunlardan yola çıkarak oluşturdukları inançların yanlışlığını kabul etmemek için direnseler de kahraman olmak için örümcek adam olmalarına gerek kalmayacak olmaları onların ikna olmasına yardımcı oluyordu..
Ve belki de bazen biraz delirmek gerekir; zamanın kırbacına, sevginin kepaze edilişine göz yummaktansa..
Ve bir gün beni anlayacak kadar delirebilmeniz dileğiyle..
Seni düşmek değil yere çakılmak öldürür, kanatların olduğunu hatırla..
Aynı dört duvarın arasında tam 8 yıl geçirene, balkondan baktığında aynı manzarayı görene, yanlış zamanlara doğruluğunu emanet edene, süregelen gecelere uykusuzluğunu bırakana, yarası nasırlaşmış olana, donmuş pencereden hayata bakana yaşamın rengarenk olduğunu anlatamazsın..
Kendinde olanı bilmeyene, yeteneğini ortaya koyanları kıskananlara, kaldırımın mahkumiyetinden sokağın özgürlüğüne adım atamayana, ayağını sıkan ayakkabıyı inatla giyerken tabanı topraktan mahrum kalana, bildiği tek dil savaş olana, şiddete maruz kalana, yokluğun eşiğine ev kuranlara, kendini insanoğluna meze edene bunun adına fedakarlık diyene, bir parça ekmeği nimetten sayıp ötesine gücü yetmeyene ölmeden önce şu hayatı yaşa diyemezsin..
Her hücresi öfkeyle dolana, sevginin dilini bilmeyene, yalanın yuvasında oksijen alana, haksızlığa boyun eğene, ruhuna prangalar vurulana, elinden imkanları çalınıp tırnaklarıyla kazıyarak hayata tutunmaya çalışanlara, çocuğu için her kötülüğe amenna demek zorunda kalana, çaresizliğe yenik düşene, gözyaşıyla her gece yeminler etse de sabahına depresyona yenik düşene, vahşilerin katliamına teslim olana, sesi duyulmayanlara, üç kuruş için ömrünü ortaya koyana, sokağın ayazını evi bilene özgürlükten bahsedemezsin..
Herkese yetmeye çabalarken kendine geç kalan bir dahinin, dehasını keşfedemeden gözünü yumduğu bir hikaye duymuştum. Dünyanın sorunları içine öyle işlemiş ki kendi acılarına yer kalmamış, ne aklında ne ruhunda.. Zamanında yarım yamalakta olsa bir şeyler yapmış lakin dünya öyle acı çekiyormuş ki dahinin kulakları bunu daha fazla kaldıramamış.. Dünyaya iyi geleyim derken önce sokağını, sonra kendi evini bile temizlemeye hali kalmamış.. Kimisi keşif yapmış, kimisi tiyatro oyunları oynamış, kimisi cephelere gitmiş, kimisi şarkılar bestelemiş söylemiş, kimisi manifestolar yayınlamış, kimisi hayvanları beslemiş, kimisi birilerine yuva olmuş , kimisi bu hikayeleri anlatmış.. Kimisi ise sadece yaşamış; acıyı, öfkeyi, korkuyu, kaçmayı.. Kötülük her gece kafasını yastığa huzurla koymuşta, iyilik gece gündüz hep uykusuz kalmış. Karanlık öyle çoğalmış ki aydınlık yanında zayıflayıp bitap düşmeye başlamış. Şeytan ses tellerini dinlendirirken, meleğin çığlığı cılızlaşmış..
Bir kahraman beklemişler; sarı saçlı, orta boylu, mavi gözlü, ruhu devrimci, ”bana askeri üniformamı geri giydirtmesiler” diye gözdağı verecek bir kahraman.. Halbuki o kahramanın devimlerinin fikirlere sirayet ettiğini unutmaya başlamışlar bir zaman sonra.. Sadece beklemişler..
Drama üçgeninin hem mağduru, hem zorbası, hem kahramanı oluruz kimi zaman.. Kişiye, ana, hatta o an beslendiğimiz ürünlere göre bile değişiklik gösterir bu durum.. Kendimizi birçok konuda sabote eder kurtarıcımızı bekleriz, sevgiyi arar mağduru oynarız, öfkeden gözümüz döner zorba oluruz.. Kendini sev, kendini onayla saçmalığını bu satırlarda görebileceğinizi pek sanmam. Bu durum içinde bulunduğunuz şartların sonucu hayatınıza sızar çünkü. Güzel bir duş, iyi bir kahvaltı ve arkadaşlarla geçen hoş vakitte parladığınızı hissederken akşam eve gelip pijamalarınızı giyip aynı manzaraya daldığınızda bir çöpten farksız hissedebilirsiniz.. Ansızın bir film izleyip kendinize ”siktir et listesi” yaparken film bittiğinde o kağıt sadece ani adrenalin sonucu elinizde kalan bir artıktan başka bir şey olmayabilir..
Duymayana söylemekten, anlamayana anlatmaya çalışmaktan, köre göstermeye çalışmaktan, gelmeyecek olanı beklemekten, travmaların eziyetli sesini dinlemekten, olmayanı oldurmaya çalışmaktan, bazen savaşmaktan bazen pes edip vazgeçmekten, güçlü olmaktan, zayıf hissetmekten, yakıp yıkılandan, yazılmayan hikayelerden, anlatılan yalanlardan sıyrılabilmen bazense teslim olmayı öğrenebilmen dileğiyle..
Kendinden zaman zaman kaçabiliyorsun, lakin saklanamıyorsun..
Beynimin her odasını itinayla kiraya verdim. Gürültüleri yoğun; maestrosu, tiyatrocusu, öğretmeni, avukatı, mühendisi, işsizi, virtüözü, ev hanımı, ressamı, yazarı, psikoloğu, müptezeli, garsonu, baristası, mafyası derken her birinin anlatmak için kendini ortaya koyduğu hikayeleri var. Yollarının kesiştiği köprüde buldukları evi kiralayıp içinde hapsolmuş durumdalar.. Ve sevgili beynim hepsine ev sahipliği yapmaktan hem memnun hem yorgun.. Yerleştikleri yerlerin eski sahipleri olan duygularınsa her ev sahibine bıraktığı bir dolu hediye var odacıkların içinde. Hüzün, acı, merak, tedirginlik, korku, şaşkınlık, sevgi, özlem, heyecan, suçluluk, öfke..
(25/eylül/2022)
Bugün 10 Ekim! Bir fikri bile bünyemden tamamen atmak için 15 gün beklemenin acizliği içerisindeyim. Her şey hazır masamda; küllüğüm, ucu tutuşmuş sigaram, kahvem, parmaklarıma sirayet eden kelimeler.. Beynim her çiçeği içinde bulunduran bir çiçek demeti gibi. Yeni bir gün, yeni kararlar, alındığına inanılan dersler, acıkmış bir mide, bozuk bir akıl sağlığı, ilgi bekleyen bir köpek, başarı bekleyen bir aile, sana inanan bir çevre, düşmeni bekleyen insancıklar. Tüm bunlara sahipken ne duruyorsun yeni hatalar için yola çıksana. Tabi önce evinden çıkabilmeyi becermelisin..
Pencereden akıp giden hayatı izlemek, gece olunca aklına çöreklenen kabuslarla yaşamak, kendisine sıra gelmeden repliklerini peşin sıra söyleyen sesler, hayallerin üzerine şeri çekmiş gerçekler, manzarasından muaf olmamak için yaşanılan huzursuzluk dolu bir ev..
Anksiyete dolu dünyaya hoş geldiniz!
Elinize hemen bir kağıt kalem alın, korkularınızı sıralayın, mümkünse üzerlerine gidin, yapılanlara tik atın. Bunun yanında konuşma ve ilaç tedavisi de alıyorsanız tebrikler, sağ kroşeniz anksiyeteyi nakavt etmek üzere. Geçmişiniz hortlayabilir, hayat kendi akışındayken önünüze pislikler çıkarabilir, insanlar da bu sürede boş durmadan sizin sabrınıza müdahalelerde bulunabilir. Sevdiğiniz sanatçı geliyorsa şehrinize hemen bir bilet alın, cebinizdeki son para olması önemli değil, kalabalık bedeninizi huzursuz edecek, sevdiğiniz şarkıları duymaya başladığınızda ise birkaç saatliğine de olsa bedeniniz ve aklınız huzurun kıyısına çapa atacak..
Sabah erken uyanamayanlardan mısınız, sorun değil! Uyandığınız an hemen bir kahve yapın ya da sipariş edin (bilimsel olarak anksiyeteyi tetikleyebilir bunu unutmayın), kafanızda tepişen fillerden arınmanız mümkün olmayabilir sorun değil. Aldığın kararları uygulayamıyor musun, sorun değil! Hemen kendini yorgana teslim et. Bir şeylere nereden başlayacağını bilemiyor musun, sorun değil! Anında aç bir dizi/film ve mümkünse başından hiç kalkma. Kafanda susmayan bir ses mi var, sorun değil! Herkesin geçmişte değiştirmeyi umduğu bir an mutlaka vardır kendine özel olduğunu hissettirerek eziyet etmekten vazgeç..
Kendini sev, geçmişi kabul et, olmuş ve olanı affet, yoluna devam et. Al sana formül.. SAÇMALIK!!!
Takıntılarımın çizdiği yolda sürünmeseydim kendimden şüphe etmeye devam edecektim. Geçmişin hesabını sormasaydım bana yapılanların suçluluğuyla çırpınmaya devam edecektim. Öfkem olmasaydı kötülüğün saf halline teslim olacaktım. Kendimi lime lime etmeseydim, sizden biri olacaktım. Sırf kan bağı var diye yanlış yaptın diyemeyen, kabul görmez korkusuyla fikrini beyan edemeyen, kirletilen her masum için sessiz kalır acısından kaçardım. Sadece kendini düşünen, herkesi suçlayan, sefil hayatına anlam kazandıramayan, görmezden gelen..
Anlamlı bir yaşama anlamsız kaç fikir heba ettim, geceleri uykusuzlukta ne kadar göz yaşı döktüm, coşkulu anlarda kaç defa atak geçirdim, anlamak için kaç mevsim tükettim..
Bazen evden sokağa çıkmak hatta yataktan kalkıp balkona çıkmak, güneşi hissetmek, sesleri işitmek, beyne hakkı olan hormonları salgılatabilmek ve devam etmek birkaç günden fazlasını alabilir. Muhtemelen birkaç aydan da fazlasını alacaktır.
Yaşama karışmayı deneyebilirsin, kendini ne kadar meşgul tutarsan o kadar iyi gelecektir..
Beynimdeki kiracılara gelelim. Yerini yenilerinin alması için onları azat etmeliyim. Tam iki senedir aynı cümleler, aynı döngü, aynı kararlar, aynı vazgeçişler, aynı uykusuz geceler, aynı hareketsizlik içerisinde sürünüyorum. TABİ AYNI KALMAYAN ŞEYLER VAR; sporu bırakmak, kemana dokunmamak, uyanabilmek, okumak..
Hep önemli birileri olmayı umarız. Çok azımız acıya direnerek bunu başarır.. Part time davranışlar part time alışkanlıklar kazandırır. Bir işte 2 ay dayanabilmek, bir işi 10 gün yapmak, bir kitaba başlamış olmak sana sanılan gibi bir alışkanlık kazandırmaz. Eskiden 21 gün yeterli denilen alışkanlık kazanma süresi, eskisi gibi olmayan bir hayat için artık pek mümkün değil. Zamanını bilemem, bildiğim ek şey ister okumak olsun ister yeni bir alışkanlık kazanmak isterse sadece sağlıklı beslenmek ya da belki evden çıkabilmek olsun konu sen seç. Ne zaman etinden et koparmaya başlarsa işte o zaman onu kazanmak için ilk günün olacak, o gün parçalanmayı göze alabilirsen tebrikler hayatına yeni bir renk kazandırmaya başladın.. Yapamazsan da en azından denemiş olursun.. Leonardo Da Vinci bile insanlığa çok az hizmet ettiğinden mustarip şekilde kapadı gözlerini..
Şükrü Erbaş’ın dediği gibi ”Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? ”..
Hayat kendi içinde dalgalanadursun, ruh halinin ivmesi yere çakılmaya yaklaşmış insanların ortak dostu yorgan ve yastığı olmuştu.. Ruhun cılız çatlağından sızan depresyon bedeni kendi himayesine alır, aklın kuytu köşelerine sinmiş her anın hesabını kesmek istercesine ben buradayım der. Ne bir hayvanın karşılıksız sevgisi, ne doğanın huzurlu sessizliği, ne de sizi sevenlerin kahkahaları yeterli gelir mutluluk için.. Bunlar kendisini gösterdiğinin tek sinyali olmak elbette. Böl, parçala, yönet taktiğini cenk meydanlarında görürüz tarihin sayfalarına dalınca. En ilkel savaş taktiğini en modern yanlarınızda uygular. Aklınız bölünür, düşünceleriniz parçalanır, duygularınız yönetilmeye hazır hale gelir.. Bazı şeyler bir gecede oluverir; birinden bir gecede gidebilirsiniz, bir gecede yıllarca emek verdiğiniz projeyi yakıp atabilirsiniz, kendinizi yenilmiş bir ordunun başkomutanı olarak buluverirsiniz bir gecede.. Buysa ilmek ilmek örülen örümcek ağı gibi zamanla hücrelerinize işleyen, pas tutmamış bir demir gibi işlek bir şekilde sirayet eder hayatınıza.. Başlarda manik, tutarsız davranışlar sergilersiniz; ihtiyaç olmayanı aldığınız alışverişler, tadını çıkarmadan yenilen içilenler, sevmeden sevişilen geceler, anlamsız cümleler, sonu yıkıcı tercihler, kendini anlatmak temelde anlaşılmak için ne varsa yaşadığın yara bere olan içinde hepsini gözler önüne dökmek.. Ardından gelen depresif nöbetler; yenilip içilmeden geçen günler, pijamayla bitirilen gündüzler, alınmayan duşlar yüzünden karışan saçlar ve onu tararken ayırmak için gösterdiğiniz çabalar, insanlarla kurulacak her iletişimden kaçmalar, sokağın adını unutup balkona bile çıkamamalar.. Doktorlarla ev arasında dokunan mekikten medet ummalar..
Gerçekliğini keşfetmenin yolu lüzumsuz sıkıntılardan geçebilir.. Istırap çekmek kendini tanımanın ilk adımı olabilir.. Tüm bunlar olurken içinde, sokağın keşmekeşi artarak devam eder. İnsanlar işte gel de anlat..
İçimden bir ses kendini dinlemekten vazgeç diyor. Yapabildiğim tek spor sabah yataktan kalkabilmek olmuş.. Hani delireli çok olmuşta divaneliğin ötesinde tanısı konulmamış bir evreye geçmişim gibi.. Peşi sıra gelen tanılar, teşhisler, tedaviler.. Hangimiz perdesi henüz kapanmamış bu oyunun içinde kendimizin civarında cirit atmıyor ki zaten..
İster savaş, ister kaç, ister don taktiklerin tik takların yanında ne önemi var!
Size bu serüvende eşlik eden her şeye iyi bakın; aileniz, arkadaşlarınız, eşiniz, sevgiliniz, işiniz, duygularınız, düşünceleriniz, düşmanlarınız.. Onlarda kendinizin yansımanızı göreceksiniz. Yaralarınızı, hayallerinizi, hayal kırıklıklarınızı, kahkahalarınızı, hüznünüzü, bazen görmekten korktuğunuz şeyleri, bazen kırgın olan yanınızı, bazense hiç bilmediğiniz yanlarınızı.. Yolun sonuna bahar bahçe mi çıkar karşına, yoksa sapa çöl haritası mı bilemem. Bulmanın tek yolu devam edebilmek..
Laleli’den anksiyeteye doğru giden bir tramvayda uğradığın her durakta yavaşla ve nefes al. Mevsimin tadını çıkar. Duyduğun sesleri anlamaya çalış.. Özündeki kargaşa yerini sükuta bırakacak oralarda..
Aklın krallığı ruhun sınırlarını işgal etmiş bulacaksın kendini, muhtemelen bir balkon kenarında ya da vedalaşmak üzere gittiğin bir köprünün üzerinde. Zaman ne lehine ne aleyhine işlemiyor korkma.. Kavga ettiğin anlara odaklanacaksın genelde. Dalıp dalıp gideceksin nerelere olduğunu bilmeden. Dans edeceksin kendinle, muhtemelen yanlış müzikle. Aynı filmi diziyi defalarca izleyeceksin saklanmak için yatağın altından ya da dolabın içinden daha ferah olduğunu bil. Anıların olduğu sokaklarda tanıdık yüzlerle hiç merhabalaşmayacağın karşılaşmalar yaşayacaksın, kaçma bırak göğsündeki mağlubiyet ordusu gururla selam versin onlara.. Sırasıyla hiyerarşi piramidinin birinci katından inişli çıkışlı bir zaman yakalayacaksın, vazgeçme bırak bazen birinci kattan bahçeyi izlersin bazense beşinci kattan manzarayı kesersin.. Düşüncelerinde yeşerttiğin yerleri nadasa bırakman gereken anlar gelebilir, sakinliğime sağlık de ve devam et..
Sonrası Denizli’de seni tutanın horozu değil, geçmişin olduğunu göreceksin. İzmir yolcusuna ilk çağrı.. Zamanla kendini iyice eve kapatacaksın; işten akşam çalışmak istemiyorum diye istifa etmeler, arkadaşlarına dışarı çıkmamak için türlü bahaneler bulacaksın, telefona bakmayı bırakacaksın ve muhtemelen annen sana ulaşamadığı için evine çilingir gönderecek, dizi film platformları yenilerini yayınlamaya devam etsin sen eskileri tavaf etmeye başlayacaksın, müzik dinlemeyi ve dans etmeyi zaten bırakmış olacaksın.. Bunlar ne ki; yazdığın eski yazılarda yeni fikirler arayacaksın lakin yok, kalem kağıttan başka bir şey kalmayacak masanda bırakmış olacaksın çünkü her şeyi ama üzücü olan bu değil bunları aktarırken kullandığın cümleler olacak çünkü 3 yıl öncede bugünde yorgunluğunu sadece bir iki kişinin okuduğu yazılara aktaracaksın hem de aynı koltuktan.. İzmir yolcusu için son çağrı.. Yazın son günü ilkbaharın ilk günü denize gireceksin. Oradan İzmir’e.. Üç hafta inziva; salondaki koltuğu aç, uzan, arada kahven gelsin, yeni alınan kararlardan vazgeçmeden yazını yaz, eskilerden bir dizi aç, günü bitir, bu sefer bir başka ayağa kalkacağım nidalarıyla geri dönmeye hazırlan.. Hop döndük mü başa! Aktar bunları kağıda..
Gerçekler seni özgürleştirecek, hiçlikse aptal kılacak.. Bunun kıymetini temelinden kavra.. Herkesin hayatı bir yerde berbat, yeter ki doğru yerden bakmasını bil..
Ve zamanı geldiğinde; anksiyeteden Laleli’ye doğru giden bir tramvayda karşılaşmak dileğiyle..
”Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı” demiş Spinoza, peki sen bu konuda ne düşünüyorsun?
Soru beynime ışık hızıyla ilişirken sadece sözcükleri işitmekle yetindim o an. Eylemlerimizin ne kadarından sorumluyuz, diye düşünürken buluverdim kendimi.. Kahvenin dumanı yavaşlamıştı, zamanın dinginleştiğini hissettim o an..
Her sabaha ne denli aynı başladığımı düşündüm; gözlerimin çapağı tazeyken telefonuma gelen uygulama bildirimlerine bak, sosyal medyada kimler etiketlerine yenilerini eklemiş kontrol et, kimi zaman yıkamayı unuttuğum yüzümle bilgisayarın karşısına otur bir diziye başla ve hemen kahve söyle.. Güne başlarken güneşle kavuşamazken veda ederken merhaba de. Ara sıra arkadaşlarla gelişigüzel gidişi anlamsız sohbetlerde bulun, tansiyonunun hatırlattığı anlarda yemek ye..
Zaman zaman geçmişe yönel, uzun uzun dal o anlara. Kitap okumak yerine kafandaki diyalogları oku, karakterlerle savaş, değiştiremeyeceğini bildiğin cümlelerin enkazını zihin kıvrımlarındaki inşaat için kullan, ruhuna sızmış ıstırabın gözlerine darbesiyle bırakıver kendini bulunduğun yere. Yeni bir film izlemek yerine repliklerini ezberlediğin filmlerde kendini güvende hisset. Yorganın sıcaklığında gizlen. Telefona gelen mesaj ya da çağrılarla bağını kes, uzaklaş elli alemden. Yediğin içtiğin şeylerin önemi olmasın, kahve hariç. Yeni çıkan hiçbir müziğin kulağına ulaşmasına izin verme, bildiğin eski melodiler derdini de neşeni de anlatır nasılsa. Her şeyin daha renkli olduğuna inan, geçmişte..
Aslında böyle olmamalıydı diye küçük küçük sızlan içinde. Seneler içinde yaşanılanlara, şahit olunanlara dönüp bak. Onların ruhunda, bedeninde, aklında yarattığı delikler için tedavi ol, adım at, iyileştim demeye başla, onlarca ilaç, terapi, çığlıklarla geçen geceler, yorgana yastığa sığınılan anlar, yaşamı yeniden hissetmek için gösterilen onca çaba.. Yolculuğun seni nereye getirdiğini düşünmeden öylece eşlik et hayata. Nasılsa hayat seni bir şekilde olman gereken yere ulaştıracaktır inancıyla bırak kendini zamanın kucağına..
Sevgili Bayan Zehirli Sarmaşık; alaylı mizacı, insanlarla yaşanılan tartışmalar, sırf eğlenmek için dahil olunan kaoslar, bedeni yıpratan hareketli gündüzler geceler, sevgi yırtıklarına yama yapılan aşklar, güven yırtıklarına yama yapılan dostluklar, şahit olunan yalanlar, yaşanılan aldatılmalar, sigara ve alkolün dibini görmeden kalkılmayan masalar, hayatı yakalamak için koşulan onca yokuş, yalansız yaşadığına inanmak, korkmak sevdiklerini incitmekten, korumaya çalışmak küçücük ellerinle aileni ve sevdiklerini dünyanın kötülüğünde, anlatmaya çabalamak, bir an olsun vazgeçmemek iyi insan olmaktan, gecelerini beynini kemiren her şeye inat gündüzleri neşe saçmak sokaklara, savaş vermek hem de ne uğruna olduğunu bilmeden ya da umursamadan, cebinden kalbinden ne varsa sermek herkesin ayağına kendinden eksildiğini umursamadan, hem sorun olmak hem çözüm, hem korkarak yaşamak içten içe hem de arenada olmak.. Gözünün içinde neşenin kaynağını taşıyan Sevgili Zehirli Sarmaşık, seni sen yapan senden olmayanlardı, sonunu da bizzat onlar hazırladı..
Her eylemi suçluluk duygusuna, her duygusu hayal kırıklığına, her düşüncesi aklının hezimetine dönüştü. Yaptığı hiçbir devrim ruhuna, aklına getirmedi bir kere bile barışı.. Tam 27 sene aynı kelimelerin peşinden koşa koşa kendini aradın da bulduğun yine yolun başı oldu. İşte şimdi anlıyorsun; sevgiyi yaralarına, saygıyı ruhuna, güveni aklına kendin için inşa etmen gerektiğini.. Gözlerindeki ışık matlaşır, ruhun gökkuşağının güzelim renklerinden yavaş yavaş mahrum kalarak griye boyanır, aklında geçmişin donuk tablosu.. Bir sabah uyanır, balkona çıkıp bir sigara yakar, anlarsın o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını.. İnatçılığın tanrıya gözdağı verirken bir zamanlar, o an anlarsın ki adım atmaya meraklı tek bir hücren kalmaz. Neşen kıskançlık dolu gözlere bile ilham olurken o an anlarsın ki elinde sadece geçmişin harabesiyle yargılanacaksın. Umudun dünyaya orkestra kurdururken, o an anlarsın balkondaki çiçeği bile sulayacak mecalinin kalmadığını.. Yakaladığın salakça yalanlar, yaptığın seçimlerin yarattığı sonuçlar, hayatında kalanlar ve gidenler, gururun ve kibrin teslim aldıkları, kaybolmuş benliğin getirisi olan depresyon ve anksiyete..
Tek bir soru beyne bu darbeyi indirebilir mi? Kim olduğunu hatırlatır mı insana?
Bayan zehirli sarmaşık olmayı bazen bilinçli bazense bilinçsiz, ama zamanla tamamen terk etmiş olmak ruhumu sakinleştirmişti doğru. Ama beni ben yapan özümü bulmuş muydum! Dinginlik hasta hücrelerime şifa olmuş muydu sahi?
Sorunları kavgalarla çözmemek, canınızı acıttıklarında bağırmamak, öfkenizin verdiği yetkiyle bir şeyleri kırıp dökmemek, mutfakta bir başınıza ağlama krizlerine kapılıp gitmemek doktorların ve toplumun sağlıklı olduğunuzu söylemesini sağlar doğru. Ama bu sizi gerçekten sağlık biri mi yapar?
Temelinde tırnak izlerinin olduğu düşünceler, inandıklarınız uğruna verdiğiniz savaşlar, doğruyu sevgiyle bulmak için ayak altlarınız parçalanana kadar yürüdüğünüz onca yol.. Her hücrenizi lime lime edip iyileşeceğim dediğiniz o an, sırf insanların ‘hastasın’ yaftasından sıyrılmak içinse eğer nasıl olur da özünüzü bulduğunuzu düşünerek yaşamaya devam edebilirsiniz ki?
Eğer taş düşünebilseydi, havadayken yerdeki yansımasına baktığında gördüğüyle yere çakıldıktan sonra gördüğünün arasındaki uçurumu fark ettiğinde düşündüğü, yere düşmenin kendi fikri oluşu mu olurdu sizce?
Zehirli sarmaşıktan geriye gölgesinin sessizliği kalmışken bundan kimi ya da neyi sorumlu tutsa ruhu okşanır ki artık.. Çok konuşurdu, anlaşılmadığını gördü. Çok sevdi, hayal kırıklığı yaşadı. Güvendi, kırılıp darmaduman edilebileceğini gördü.. Anlaşılacağına inandığı an hep doğruyu söyledi, yanlış olanlar yanlış duydular aslında.. Diline pelesenk oldu; yorgunluk, hastalık, iyileşmek, neden benler, olmuyorlar. İşte o yolcuğun sonunda, balkonda gözünü güne açıp sigarasını yaktığı o andan sonra her şey gölge olarak yaşamaktan ibaret olmaya başladı.. Şimdi taşa düşüşünde neden olan ister genetiği, ailesi, coğrafyası, toplum, yanlışları, atası, öğrendikleri, travmaları, öğrenemediği dersler sebep olsun isterse kendi düşüncesi. Bu onu yere çakılmaktan alıkoyamadıktan sonra, düşüşünden sonra gölge olarak yaşamaya başlamasına neden olduktan sonra ne önemi olur ki!
Soruyu duymasıyla, ağzından kelimelerin dökülmesi arasında geçen zamanı tam olarak kestiremedi. Kafasını hafif oynattı, kahvesinden bir yudum aldı, maestroya dönüp yandan çarıklı bir gülümseme attı. Aklındakiler ağzındakilere rehber olmuştu sanki. Sanırım bu soruyu 27’lerime dair olan yolculuğumda sormuş olsaydın bildiğim her şeyden kesitlerle açıklama yapardım şimdiyse sorunun sakinliğini anladığımı görüyorum, dedi. Taşın ne anksiyetesi ne depresyonu eskisi kadar hayatının merkezinde değil, ama ruhu tabiatına uymuyor artık. O yüzden bırak bir kere olsun çelişkiler içinde boğulup, aklının sarayında kaosa kapılıp gitmek yerine atıldığı göğün tadına varsın, ta ki düşene kadar..
Yorgunluğun anavatanı, sonbahar yaklaşırken garip bir sessizliğe gömüldü.. Aslında pek yadırganacak bir durum sayılmazdı bu.. Her sonbaharda yere düşen ilk yaprakla beraber başlayan bu sessizlik, yazın açan ilk çiçeğin koktuğu ana dek devam ederdi..
Sokaklar sakinleşir, canlılar telaşını bir kenara bırakır, gökyüzü kaygılarından arınır ve nefes alanlar arınmanın en sade haliyle birlikte yaşamaya başlarlar.. Evlerin perdeleri pek kapanmaz, tamamen açıkta sayılmaz; dışarıyı görecek kadar açık, içerinin görülmesini engelleyecek kadar kapalıdır..
Midesine kelebek hapsedenler, parmak uçların dışarda kaldığı eldivenlerle tutulan kahve bardakları. Ertelenmiş planlar, yapmak istiyorum ile başlayıp sabaha çıkamayan hayaller, aman canım nasılsa başlarım diye yorgan altına itilen hedefler..
Kimisinin yaşamadan göçüp gittiği bir ömür, kimisin yaşadığı kısacık anlar.. Her biri gözleriyle kendi hikayesini anlatan insanların oluşturduğu bu küçük kasabada yaşanan bu sonbahar diğerlerinden farklıydı.. Her sene renklerin cıvıltısıyla başlardı. Bu sefer sessiz, hareketsiz, kendi halindeydi.. Balkonunda öylece havayı soluyan, battaniyesi altında dışarıyı izleyen Anka’nın gözüne kaldırıma usulca yanaşan bir yaprak ilişti. Kendi halinde, baharda hep rengarenk açmış her sene itinayla orada olmuş bu yaprağın ağaçtan neden vazgeçtiğini düşündü. Yalnızlığı dikkatini çekmişti..
Sokakta pek kimse yoktu, yaprağı bir süre izledi. Ona, ondan yansıyan düşüncelere dalıverdi. Bir zaman sonra usulca yerinden kalktı, dalgınlığı yüzünden olsa gerek battaniyesi üzerinde kaldırıma doğru yürümeye başladı. Aklında bir dolu soru vardı, ona sormayı heyecanla beklediği..
Fakat kaldırıma vardığında yaprağın pekte takatinin kalmadığını fark etti. Ona yakından bakmaya devam ettikçe aklında her sorusuna yavaş yavaş cevap almaya başlamıştı aslında.. Yaprağa baktıkça kendinde de parçalanıp havaya karışan bir şeyler hissetmişti..
Yaprak yağan yağmura kendini teslim etmiş az bir zaman sonra, akıntıya karışmış ve yol almıştı.. Anka’ysa kaldırımda bir süre daha oturmuş, yağmur battaniyeyi aşıp tenine dokunmaya başladığında kalkmış yerinden evine doğru yol almıştı.. Ilık bir duş almış, üstüne pijamalarını giymiş, yeni bir battaniye çıkarmış sandıktan, su ısınsın diye beklerken bir müzik açmış ve pencereden yağmura dalmıştı yine.. Hayatının samimiyetsiz akışını o güne dek pek düşünmemişti, kaburgasını sıkıştıran bu hissi ve düşünce kaosuna anlam veremiyordu. Suyun buharı pencereye yansıyınca gözlerini hızla kırptı, kendine geldi. Bardağın tepesine kağıdı, üzerineyse kahveyi koyup suyu yavaş yavaş gezdirdi üzerinde, dinlendirerek yaptığı kahvesinden ilk yudumu aldığında ayakları onu balkona doğru sürükledi..
Yaprağın ağaçtan kendini bırakışını, savrulup kaldırıma çakılı kalışını, daha sonra da yağmura karışıp gidişini düşünüp durdu. Yuvasından öylece vazgeçişini bir türlü anlayamıyordu.. Bu durum kendine yabancılaşmaya sebep olmaya devam ediyordu.. Sonbahar kendi içindeki depresyonu Anka’nın ruhuna saten bir kumaş edasıyla esen rüzgarla dokunduruyordu. Anka birkaç hafta süren bu durumu balkonda anlamaya çalışsa bile pek başarılı olamamıştı..
Yine yağmurun ılık ılık penceresine dokunduğu bir sabah kahvesini demlerken kaburgasını tıklatan o his yoğunlaşmıştı.. Hemen balkona sığındı, battaniyesinden aldığı gücün verdiği yetkiye dayanarak zihin kıvrımlarıyla dans etmeye başladı..
Aklıyla kalbinin parmak ucu edasıyla attıkları adımları sezinledi ilkin.. Bazen hoş bir tebessüm beliriyordu yüzünde yaptığı saçmalıkları hatırladıkça, bazen kanı donuyordu yaşatılanları anımsadıkça, ruhu çekilmiş gibi hissediyordu bazen de ayrılıklar geldikçe aklına.. Üç belki de beş duyguyla yaşamaya öyle alışıktı ki başka bir duygu nüksettiğinde onu hemen tanıdığı duygulardan biriyle ilişkilendiriyor ve devam ediyordu.. Hayatınsa yeni duyguları bastırıp gömmekle kalmamıştı sadece, düşüncelerinde ve seçimlerinde de bu kısa yola başvururdu her seferinde..
Hani bazen ”bir gecede oluverdi ne olduysa” deriz ya. Onun içinde bu gece, o geceydi işte.. Çoğu zaman bilmeyiz aslında nereden başlayacağımızı, ne yapacağımızı, ne istediğimizi. Başlamak öyle yüce öyle anlamlıdır ki yüceliğini küçümseyecek bir adım atmaktansa hiç başlamamış olmayı tercih ederiz hatta. Kemanı mesela; her teline öyle hükmetmek isteriz ki, sesi büyüleyici gelmeli deriz, sonra yayı elimize aldığımızda ona dokunmayı bilmiyor oluşumuzun utancını hisseden parmaklarımız daha tellerine dokunamadan durdurur bizi. Yazmak mesela; yarım yamalak hatırlanan hikayeler, şahit olduklarımız, merak ettiklerimiz, bazense öylece içimizden geçenleri aktarmak olsun öylece birkaç cümle serpiştirmek ister ve alırız elimize kağıtla kalemi daha ilk cümlede edebi değeri yok hissiyle kendimizi küçümser vazgeçeriz.. Şarkı söylemek mesela; her hücrene sirayet edecek tonlarca cümle kurup büyülenme hissi yerine, yaşanan küçük bir ses çatlamasıysa konuşurken bile sesini susturmana neden olur bazen..
Başlamak bir şiire, bir şarkıya. Adım atmak oksijenin kucağına. Küstah algılarımızın küçümseyen bakışlarından kaçarız çoğu zaman. İşte önce sonbaharla, ardından yaprakla, daha sonra Anka’yla yolu kesişen depresyonun göstermek istediği ilk yol buydu.. Başlayabilmenin çok matah bir yanı olmadığı gibi zaman zaman dinlenmenin de ne denli kıymetli oluşuydu.. Sonbahar için bu süreç; kendini diğer mevsimlerin yanında önemsiz hissetmemesi gerektiğini, gelip geçici olmadığını, solup giden bir yalnızlık değil de rengarenk bir karmaşayla huzuru hissettirdiğini, sessizliğinde çaresizlik değil de dinginlik olduğunu anlamasını sağlamıştı. Yaprak içinse bu süreç; takılı kaldığı daldan hep aynı manzarayı görmek zorunda olmadığını, yeni yollarında keyif getirebileceğini, bazen zor gibi görünen vazgeçmenin belki de içinde biriktirdiği çöp yığınından arınmasını sağlayacağını anlamasına yardımcı olmuştu.. Peki ya Anka? Yavaş yavaş resme tam ortasından değil de uzaktan bakmaya başlamanın verdiği keyfi iliklerinde hissetse de söz konusu kendisi olunca diğerlerinde gördüğü değişimi ve dönüşü bir türlü nasıl gerçekleştireceğini anlayamıyordu.. Bağıra bağıra şarkı mı söylemeliydi, yoksa parmakları kanayana kadar kemana mı kaptırmalıydı kendini!
Birkaç hafta ufak tefek denemelerde bulunsa bile tatmin olmuyordu. Hatta kaburgasındaki ayak tıkırtısı iyice sesini duyurmaya başlamıştı. Sanki göğsünde bir mağlubiyet ordusuyla yaşıyordu da, sokaktan geçenlerin ruhu bahar bahçeydi.. Nefesi göğsünde mehteran gibi davul çalıyordu.. Önce cenk hazırlığı yapan nefesini sakinleştirmeye çalıştı. Göğsüne baskı yapan orduyu o an sakinleştirmişti, ama ne yapması gerektiği konusunda beyni çorbaya dönmüştü.. O telaşla battaniyesiyle birlikte yalın ayak kendini kaldırıma atıverdi.. Sokaktakiler balkondan ilgisini çekse de kaldırımdayken pekte öyle görünmediler gözüne.. Kafasını ağaca doğru döndürdüğündeyse dallarda kalan birkaç yaprağı gördü. Kendini o yapraklar kadar bitkin, yalnız ve çaresiz hissetmeye başlamıştı ki gözüne düşen yağmur damlasıyla bir an sendeledi..
Zamana emanet ettiği her anını düşündü o an.. Hayalleri, hedefleri, duyguları, düşünceleri zamana eşlik edecek durumda mıydı peki? Başlamak dediği şey yolun kendisi olabilir miydi? Yıllarca usul usul ıssızlığa terk ettiği hayallerini yeniden düşünmek, kara kutusuna gömdüğü duyguların fısıltısını hissetmek yola çıkmak sayılmaz mıydı?
Aklın savaşında yenilmiş olduğunu ilk defa o an anlamış ve kabul etmişti. Yorgunluğunu dindirmek, ıslanan bedenini ısıtmak için bir kahveye ihtiyacı vardı. Yağmuru iyice hissederken ağaca doğru tebessümle ayağa kalktı, evinin tarafındaki kaldırıma yöneldiğinde birinin ona doğru baktığını hissetti. Döndüğünde yüzünde sıcak bir tebessüm, elindeyse daldan düşmüş bir yaprakla ona sevgiyi anımsatan birini gördü. Başıyla selam verip evine döndüğünde, kadim zamanlarda kalmış bir duyguyu yeniden hissettiğini fark etti.. Kahvesini yudumladı, yağmuru izledi, sakin ses tonuyla söylenen bir şarkı eşliğinde.. Hayli yorgun hissetmeye başladı, uzun zaman sonra dolabından çıkardığı pembe pijamaları giydi, yeni çarşaflarını serdi perdeleri sonuna kadar açtı yağmuru evine davet edercesine ve yüzünde kendini yeniden hissetmeye başlamanın verdiği huzurlu bir gülümsemeyle daldı uykuya..
Ve eğer sen izin verirsen zamanla askıya aldığın ne varsa yavaş yavaş geri ortaya çıkacaklardır..
Eline bir kağıt bir kalem al ve düşün.. Hayallerini, değerlerini, seni yıkan ve baştan yaratan her şeyi.. Kim olduğuna dair eksik parçaları çıkar ve bul. Bakmayı dene önce.. İçine, düşüncelerine, yaşatılanlara, yaşattıklarına. Tabi derine dalmaya cesaretin varsa!
Kendime erteleme alışkanlığını edindiğim, bundan şikayetçi olsam bile vazgeçemediğim günlerin güneşli dakikalarından yazıyorum..
Bir süredir mağaradan hiç çıkmadım. İnzivaya çekilmiş sayılır mıyım bilmiyorum, daha çok kendini uykuya vermekti benimkisi..
Yukarıda 4 ayrı cümle başlangıcı bundan tam 4 ay önce yazılmış ve devamı getirilmemiş bir manifestonun ilk adımları aslında.. Peki beni bugün yazmaya iten, manifestoyu bitirmeye iten ne birazdan onu konuşacağız..
Yaklaşık 3 senedir, geçmişte yarım yamalak yaşamanın alışkanlığıyla devam eden pes etme ve vazgeçme süreci yaşadım. Tek başıma hastaydım diyemem, dünya da en az benim kadar hastaydı. Kendim için iyileşme sürecindeyim desem de dünya için aynı şeyi söylemem. Kendisi şu sıralar daha da kötüye gidiyor.. Bense en kirli düşüncelerime, çürümüş hücrelerime, saplantılı hayallerime, eyleme dökülemeyen başı dik duruşu skoloyoz olmuş ahkam kesişlerime, dilime pelesenk olmuş birkaç isme ve kangren olan anılara çakılı kalmış olmaktan kendimi kurtarmaya çalıştım..
Bir gün içerisinde sizi en çok zorlayan şey ne? Paraşütle atlamak, milyar dolarlık anlaşmalar yapmak, kusursuz bir sahne deneyimi yaşatmak, işe gitmek? Belki de sadece hayatta kalabilmek! Benim için bazı günler yataktan kalkabilmek, bazen yemek yemek, bazen duşa girebilmek.. Bazense en zoru sokağa inip bir şeyler için adım atmaktı.. Önce yorganı üzerimden atmak için savaştım, elim kolum dermansızken. Sonra kuduzmuşçasına kaçtığım suya attım kendimi. Gözümü açtığımda gırtlağıma temas eden ilk şeyin nikotin olmaması en zoruydu, başardım.. Sonra ilk isyanı gerçekleştirdim, pijamaları fırlattım tişört ve şortumu giyip saçımı taradım, sağ ayımı evin kapısından 1 adım öteye fırlattım, sol dirense de karşı koyamadı. Güneş tenime dokunmanın keyfini süredursun, ben adım adım insan içine karışmaya başlamıştım.. Ve bu benim nadasa bırakılan ruhumda gerçekleştirdiğim en önemli devrimdi.. Kiminin sıradanlığı kiminin sınavı.. Her anını deli dolu ve hareketli geçiren biri için bunları yapamamanın yarattığı cehennemi ahmakların anlamasını beklemek aptallık olur.. Dans eder gibi yaşayan, dövüşür gibi konuşan biri için asıl cehennemin; kendini eve kapatmanın, yorganın dışına çıkamamanın, sesini unutacak kadar konuşmayı bırakmanın, kahkahayı hatırlayamamanın ne demek olduğunu anlayabilirseniz ne mutlu size, aranızda hala aptallaşmayanlar var demektir..
Tabi bir zaman sonra bunları yapabiliyor olmak sıradanlaşıyor ve yetmemeye başlıyor. Dehanızı keşfetmenin bir yolunu bulmalısınız, ya da her aptal gibi normal yaşamınıza devam etmelisiniz..
Size yollar sunanlar olacak; motive olmanız için, inanmaya yeniden başlayabilin diye, cesaret edebilin diye. Bir şeyler yapabilin diye.. Tabi burada ikiye bölüneceğiz; her koşulda burnunun dikine giden ben gibiler, başkalarına kulak asabilenler.. Doktorlardan, ailemden, arkadaşlarımdan, zaman zaman düşmanlarımdan, bazı anlar hayatımdan çıkıp gitmişlerden bir cevap bulmak için medet umduğum çok an oldu bu 3 sene içinde. Kişisel gelişim videoları, meditasyonlar, yol haritası çıkarmaya çalışanlar.. Hepsinin varabildiğin tek sonuç kendimdeki potansiyeli kendimin keşfetmek zorunda olduğumu hatırlatması oldu.. Evet haklılar bir şeye ancak kendim adım atmayı istersem o şeyi yaparım. Ama bazı zamanlar, kahramana ihtiyaç duyduğumda, orada olmasını istediklerim oldu.. Şimdi bakıyorum da bu sadece ertelemem için benim güçlü bir bahanelerimden biriymiş..
Hepimizin gerek kalıtımsal gerek çocukluk evresinden gününe taşıdığı hesaplaşmaları, yaraları, tamamlaması gereken duyguları, gerçekleşmesini beklediği hayalleri var. Bir yerde öğrenmek, farkına varmak, yüzleşmek ve kabullenmek için önümüze türlü fırsatlar çıkıyor. Ya da öğrenelim diye yolumuza insanlar çıkıyor.. Olay basit ya öğrenirsin ya da öğrenene kadar devam edersin.. Ben öğrenim konusunda fazla dirençlilerdenim. İyiyi de, kötüyü de.. Evet er geç öğrenirim, fakat çeyrek asırlık yaşamın sonunda görüyorum ki sorun geç öğrenmekten kaynaklanabiliyor. Çoğu konuda aynı şeyleri farklı yüzlerle başka tarihlerde bir döngü halinde yaşamış olmanın bana öğretmesi gerekenleri yeni yeni anlıyorum.. Ya hiç öğrenemeseydim tesellisi yeterli gelirse al benim size armağanım olsun.. Çünkü kendisi benim için gerektiğince yetersiz bir sonuç..
Kendini yeniden inşa etmenin yolları fazla ve zorlu biliyorum. Fakat önemli olan iki nokta var; fedakarlık edeceğin şeyler olacak ve bunlar eminim en kıymetli konforun olan parçalardan oluşacak, asıl bunalımın ve sıkılmanın ne olduğunu öğrenmiş olacaksın.. İnançlarını, öğrendiğin her bir kavramı, yaşadığın en ufacık deneyimi, önemsiz diye anımsamadığın anları, zaman zaman tırnaklarınla kazdıklarını zaman zaman öylesine kazandığını düşündüğün ne varsa hepsini tek tek baştan başlayarak inşa etmen gerekecek..
Okuduğun her kitabı yeniden sorgulayacaksın, izlediğin film dizilerdeki kahramanlarını yeniden düşüneceksin, dans edişini, konuşmanda otomatikleşmiş her bir kelimeyi dönüştüreceksin.. Önce dikkatli bakmayı öğrenmelisin, görmeye sonra başlayacaksın..
Önce ihtişamlı bir tavrım, hayret ettiren bir cesaretim, şaşırtan bir deliliğim, bitmeyeceğine inanılan bir enerjim, kırılgan olmayan bir sevgim güvenim vardı.. Sonra yılgın yaşanmışlıklarım, yorgun olan yaşanmışlıklarım, küflenmeye başlamış düşüncelerim, tükenen bir enerjim oldu.. Şimdiyse baktığım ve görmeye başladığım, çatlaktan sızan ışığın kendisi.. Bilmiyorumlarla geçen zamanlardan, kendini ertelemenin pişmanlığını duyan, nereden başlaması gerektiğini düşünerek zaman kaybeden, ihtiyaçlarını ve değerlerini göz ardı eden tarafından sıkılmaktan bunalmış beni uyandırmak için kendini zorlayan bir ben var artık..
Duygusallık kaybeden tarafta görülen kimyasal bir bozukluk. Bunu öğrendiğinizde ya yaralarınıza bakarak delireceksiniz, ya da yaşamı tiye alacaksınız..
Aynı kahve, aynı gökyüzü, akrep ve yelkovanın birbirinden sıkılıp kaçtığı aynı an.. Kavuşmamızın ve sohbetlerimizin tekdüzeliği beni hararet dolu geçmişimden ve iz bırakan hatıralardan koruyordu.. O ise bunların farkında olmadan gülümsüyor, hayata karışıyor, sabahları işine gidiyor, çıkışında ailesiyle yemeğini yiyor, ardından koşarak bana kavuşuyor ve kahvesini yudumlarken ağır çekimde gününü anlatıyordu.. Pazarları hariç, haftanın toplamından beni çıkardığında geriye işi ve kahve yanı sohbetleri kalıyordu ona. Pazar günüyse erkenden uyanıyor, sıradan ailesinin sıkıcı rutinine ayak uyduruyor, benimle öğleden sonra buluşuyor geleceğine dair umut dolu cümleler sarf ediyordu.. Diğer insanlardan farklı mıydım onun için, bilmiyorum.. Konuşmak konusundaki cimriliğim beni aynı kılıyor muydu gözünde, bilmiyorum..
Altın tepsiyle doğmuş birine, hayatın farklı pencerelerle dolu yanını nasıl anlatabilirsiniz? Diyelim ki kelimelere hükmedip bunu becerdiniz, peki ya o sizi ne kadar anlayabilir?
Aşkın ve çikolatanın beyninizde aynı yeri harekete geçirdiğini öğrendiğinizde duygulara güveniniz kalır mı?
O bana aşkını veriyor, bense ona çikolata alıyordum. Ne heyecanlı bir ikili.. Bana anlattığı hayatında sakinliğin ve sıkıcılığın karşısında ona verebilecek pek bir şeyim yoktu aslında. Düzensiz uykular, hayalsiz yaşanılan günler, tanrıyla yapılan alaylı kavgalar, ilaçlarla uyuşturulan bir akıl, yarım bırakılmış işler, ayık geçen sayılı günler, haritanın dışına çıkılan yollar..
Sahi, bir ömür nasıl yaşanır derken niye yaşanır kısmını es geçiyoruz çoğu zaman.. Bir ömrü, çeyrek bir ömrü, nasıl yaşadım! Kavgayla, en çokta kendimi anlatabilme kavgasıyla. Anlamaya çabalayıp, anlaşılmaya çalışarak. Ödünler vererek, saygınlığımı yitirerek, başladığım her şeyi yarım bırakarak, çoğu zaman başlamayarak. Anlamsızca uykusuz kalarak. Taktir bekleyerek, başarının ne ifade ettiğimi öğrenmemişken daha başarabildim demeyi isteyerek. Kazanmayı umut ederek kimi zaman, neyi kazanmalıyım demeden. Hayat dişlerini etime geçirdiğinde alacaklıyım diye bilenerek. Sağlığımı cebimden kolayca harcayarak. Yaşın kıymetini, yaşanılanların kıymetsizliğine emanet ederek. Bedenimi asgari hareket ettirerek. Sevgiyi çarçur ederek. Risksiz yaşamın utancına boğularak. Özümü unutarak. Kalbin sesini egzoz sesiyle bastırarak. Hamallığını yaptığım ne varsa ekmeğini yemeden vazgeçerek.. Hayatın giriş kısmında sıkışıp, sonucu es geçerek..
Tabi birde işin içine sanki yeterince aptal görünmüyormuşuz gibi giren duygular var.. Şarkılarda vazgeçmek kolay, dans ederken zamanı unutmak kolay, yazarken ahkam kesmek kolay..
Anı yaşama düşüncesine kendimizi teslim edelim ederken, savrulmaya başlıyoruz aslında. Her şeyden biraz eksiğiz. Keyfine vardığımızı sandığımız ne varsa perhizdeymiş gibi hissettiriyor. Gelişigüzel yaşamaya tam da bu noktada başlıyoruz.. İşmiş, aşkmış, arkadaşlıkmış, aileymiş sadece hayatımızdaki insanları nitelendiriyor. Sevmek, heyecanlanmak, merak etmek, hırslanmak, küsmek, kızmak, neşelenmek sadece kavram olarak hayatımıza eşlik ediyor.. Sarhoşken kendine sözler verip, ayıldığında hiçbir anlamı yokmuşçasına devam ediyorsun..
Etrafa bakıyorsun, herkes hayatın ipini tutmuş bir yerlerinden, sense sımsıkı tuttuğunun ne olduğunu bile bilmiyorsun.. Ellerinde yaralar sızılar var, ne ara oldu nasıl oluştu fark edemiyorsun bile.. Bir şey yoluna girerse her şey yoluna girecek diye ikna ediyorsun kendini, yine ayık olmadığın bir gündüzün gecesinde.. Tabi atladığın bir nokta var, gece aldığın kararı sabahına uygulamak gibi bir huyun yok.. Alışkanlıkların öyle bir sarmala dönmüş ki seni her hücrenden yakalıyor, yıkarcasına.. Yeni bir iş diyorsun, ruhun sıkışıyor buraya ait değilim diyorsun sonra, ama nereye aitsin bilmiyorsun. Yeni bir aşk diyorsun, kalbin daralıyor yeterince eksildim kalmamış ki vereyim diyorsun sonra. Yeni bir şehir diyorsun, otogara varmadan eve dönüyorsun..
Dalıyorsun aklında asla sonunu getiremeyeceğin bir şarkının cümlelerine; o anda kim varsa gözlerini gördüğün anlamaya çalışıyorsun hikayesini, yorgunluğunu bilmek istiyorsun sanki yeterince yorgun değilmişsin gibi, kahramanı olacağın hikayeler istiyorsun sanki adım atmaya enerjin varmış gibi.. Bir şey yapmalısın lanet farkındalığın getirisi bu, nereden başlayacağını bilmiyorsun lanet yaşanmışlığın götürüsü bu..
Eskiden keyif aldıklarınla yola çıkayım diyorsun, en azından zamanında adım attığım heyecanlar vardı diye ikna ediyorsun kendini.. Yağmurda birikintilerde zıplıyorsun, salıncakta sallanıyorsun his yok. Kakaolu sütünü alıp köprüye çıkıyorsun, anıların sisi kalmış sadece, hiçbir şey ifade etmiyor. Yeni bir şarkı çıkıyor, dansa eşlik etmek için bedenini ritme bırakıyorsun, ellerinin bomboş kaldığını görüyorsun, daha ilk adımı atmadan yerine oturuyorsun.. Aklına bir an geliyor, hemen bunu anlatmak istiyorsun, nasılsa anlamayacaklar düşüncesiyle daha başlığı yazmadan hikayeye nokta koyuyorsun. Elin kemana gidiyor, bari tozunu atsın yavrucak diyorsun, fermuarına dokunmadan..
Daha niceleri geçiyor aklımdan, hemen kenarda Selma Hünel eşlik ediyor düşüncelerime ”bir ihtimal daha var diyor” ansızın. O ise bu sırada, kahvesini yudumluyor. Evet, bu düşünceler aklımı milisaniyede yakı yıkarken o sadece kahvesini yudumlayarak zamana meydan okuyor, hem de hiçbir şeyin farkında olmadan.. Duydukları yeterli, gördükleri kesinlik içeriyor, hayat basit ve kolay.. Ailesinin sunduklarıyla, hayatın bahşettikleri yeterli bir yön belirlemiş. Düşünmesine gerek kalmadan, uykusuzluğuna neden olacak tek şeyin fazla kaçırdığı kafein olduğu günler dışında öylece zamanla bir akıp gidiyor işte.. Şimdi ben kahvesinden bir yudum aldığı anda aklımdaki zifti döksem masaya, anlar mı cehennemin varlığını?
Kahkahasına eşlik edip, kahvemi yudumlamak ve gülümsemek yandan çarıklı bir şekilde yetti. Yetmeliydi de.. O hikayesine kahvesiyle ve nasırlaşmamış kahkahasıyla devam etmeli.. Bense içimdeki mağlubiyete alışık yılgın orduyla zihnimin her kıvrımına yapacağım son darbeyle ruhuma oksijen aldırmalıyım..
Umursamıyor oluşunuzun, anlamadığınız anlamına gelmemesi dileğiyle..
Hayatının pazar tezgahındaki son perdesinin ne kadar tekdüze geçtiğini düşündü son sigarasını parmaklarının arasına aldığında.. Gözlerinde mağrur bir gülüş, biraz burukluk barındıran bir dalgınlık vardı..
Amigdalasına darbeye hazırlanmış bir şekilde taburesine oturdu.. Yorgunluğunun emsali yoktu. Her şey yaşanırken zamanın akışı yavaş ve yakıcı bir yana sahipti, düşünürken hızlı ve ağdalı bir acıya sahipti.. Evinde geçmişin küflü kokusunu duyuyor, burnu aklına hizmet etmek yerine efendilik taslıyordu. Yaşanmışlığın o çürük kokusuna dayanacak gücü var mıydı bilinmez, yine de resmi tamamlamak için son bir adım atmalı ve oturup düşünmeliydi..
Bir gün öncesine kadar fırtınanın yaklaştığını hissetse de, ensesinde nefes aldığını anlayamamıştı. Gecesinde kopan fırtına her şeyi önüne alıp hortuma dönüşmeye başladığında ne yaşadığını anlamadan kendini, o gecenin sabahında taburenin üzerinde buldu.. Omzunda sebebini çok geç anlayacağı bir ağırlık, aklında anlamlandıramadığı bir dizi karmaşa, ruhunda yamalı bir yorgunluk vardı..
Etraf toz duman olmuş, havada kasvetli bir sessizlik hakimdi. Parmak uçlarında mutfağa yöneldi, nefesini tuta tuta hareket etse bile parmak uçlarının parkeyle kavuşumundan çıkan çıtırtılar ortalıkta şenlik havası yaratıyordu. Kendince usul usul kahvesini yaptı, sigarasını yaktı, notlarını çıkardı, tükenmeye yüz tutmuş kalemini aldı. Tarih tarih aldığı notları gözden geçirmeye başladı..
Tarih 4 yıl önceki haziran; 24 yıllık hayatın toplamına bakılmış, yaşanılan ve yaşatılanların ortalaması alınmış, hatalar göz önüne serilmiş, yapılmayacaklar listesi kırmızı kalemle yazılmış, yeni rota belirlenmiş. Hastalığından bihaber, yaraları kabuk bağlamış, farklı bir ses ihtiyacı var diye kemana sarılmış, kalemle tekrar buluşmuş anlatacak hikayeleri olduğuna inandığı için, yanlış müzikte dans etmekten yorgun düştüğü için dansı bırakmış, sahneden çekilmiş, hızlı kadınların ve yavaş atların hayatı berbat edeceğini öğrenmiş kendince.. Önceliğinin değişmesi gerektiğini öğrenmesi lazım, aldığı ünlemli not bu.. Yüzünde gülümsemeyle o zamanki anlara dalmaya başladığını fark ettiğinde kahvenin kokusu uyarıda bulundu, devam etti tarihler arasındaki notlara..
Tarih 3 yıl önceki haziran; hayatına başka tatların gizlice sokulmaya başladığını hissetti. Heyecan veren ve gülümseten, bayramların keyfine varıldığı son demler, suya takla atarak girdiği son tatil, her şeyi kontrol altında tutabildiği son yaz.. Yüzündeki gülümseme duygu değişimi yaşıyor, kekremsi bir hal alıyor, öfkesinin gastritle bağını yeni yeni anladığı günler baş gösteriyor, yazmak kendini anlatmanın tek yolu haline gelecek bunun için yeni insanların kontrolü eline aldığı, dengesinin tersine döndüğü günlere giriş yaptığı dönem. Neyi istediğini iyi bilmelisin, aldığı önemli not bu.. Sigarasının ısısını parmağında hissedince irkildi, devam etti notlara..
Tarih 2 yıl öncesi haziran; dünya salgınla boğuşuyor, şehir değişikliği ve kendini eve kapatma süreci, ataklarla dolu bir yıl başlıyor, hastalığının tetikleneceği ana yıl, tartışmaların bol eğlenmenin az olduğu, beklemekle geçen 6 ay, yetersizlik ve eksiklik hissinin su yüzüne çıktığı, seçimlerin sorgulandığı, uykusuz kalınan gecelerin temelinin atıldığı, balkonda yalnız başına ağlanan anlarla dolu.. Belki de pes etmeyi ve vazgeçmeyi öğrenmelisin, kontrol belki de hiç sende olmadı, aldığı önemsiz bir not.. Taburenin sertliğini, hayattan tekme yediği yerlerinde hissedince kendine geldi, notlara devam ediyor. Gözbebeklerinde ışıltının kalmayışını fark edemiyor..
Tarih 1 yıl öncesi haziran; ayrılığın acısı 6 aylık bir tazeliğe sahip, hiçbir ilişkisi arasında bu denli boşluk yok hep sevilme ihtiyacının baş gösterdiği bir kalabalık olma hissi yaşanmış, kendine yeni sözler veriliyor, ilaçlarla yoğun bağ kurduğu ilk 4 ayın içinde, ağlama krizleri ve boğulma hissinden biraz arınmış, anlık sözler ve duygusal değişimleri devam ediyor, doktorları yakın takipte, arkadaşlarıyla kısıtlı vakit geçiriyor, ağzında belirli birkaç isim dolanıp duruyor, yazılar yaşatılanların üzerine kurgulanmış, kendini soktuğu döngüde sadece savruluyor, belirli dönemde işlere girip çıkıyor, hayattan şikayetçi, olanların keyfini süremiyor, evrenin işi gücü yokmuş gibi sadece onunla uğraşıyor gibi hissettiği ortada, kontrol tamamen devre dışı, inatla hayatın iplerini sıkı sıkıya tutmuş elleri kan içinde, kabullenme ve farkındalık kavramları yeni yeni hayatına girmiş, öfke nöbetleri stabil duruma girdi, belirsizliğin anavatanı olmuş durumda, ne iş ne aşk yüzüne gülmüyor, yanlış kararlardan doğru sonuçlar alabileceğini düşünmekten vazgeçemiyor, kim olduğunu düşünerek günlerini harcıyor, insanlardan ders çıkardığını sandığı tonla not var, hepsine önemli demiş, aptallığına gülümseyerek notlarına devam ediyor..
Günümüz haziran; yıkımdan 1 ay öncesi, girdiği işte keyfi yok, hayatında önceliği kendisine yarım yamalakta olsa vermeyi başarabilmiş, gelecek kaygısında hayatın gerçekleri yer alıyor, insanlardan hayli uzaklaşmış halde, anlatacak hikayesi olmadığından değil yazmaya vakit ayırmadığı için kelimeleri kendi haline bırakmış, aşkla yolu yeniden kesişiyor diyebiliriz, ilaçlarına kafasına göre ara vermiş durumda, doktorlarını görmeyeli 3 ayı bulacak, dans etmek ve şarkı söylemek onun için neredeyse bitmiş, sahnesini izlemeye gittiği kim varsa yalnızca iç geçirerek eşlik ediyor, kimseye göstermediği hayalleri toz bağlamış, kitap okumayı bırakmış, diline doladığı isimleri kendi haline salmış, bayramda izin alabilirse ailesinin yanına gitmeyi düşlüyor, geç kalmışlığın aceleciliği baş gösteriyor, tamire verilmeyi bekleyen birkaç kıymetli şey var hala, kuaföre uğramayalı bir dolu zaman olmuş, kendini zamanın pençelerine teslim etmiş, yüzünde geçmişinden alacaklarını unutmaması için ortaya çıkmış çizgiler var, bedeni güne başlayamayacak kadar yorgun, hastalığıyla bütünleşmiş durumda, aklı yapılacak listesiyle dolu, günleri ertelemelerle geçiyor, her şeye geç kalmışlığın acısını daha da gecikerek çıkarıyor, herkesin ondan beklediği başarı listesine karşı onun elinde sadece nereden başlayacağını bilmediği bir yol haritası var.. Kalbinin ve aklının dengini bul, aldığı tek önemli not.. Fırtınanın ensesinde solumasıyla kendisine geliyor..
Oturduğu taburenin sertliği rahatsızlık vermeye başladığında paketindeki son sigarasını yakıyor, bugün bayram, herkesin bir araya gelmesine vesile olabilecek nadir bir zamanda yapayalnız olduğunu görüyor.. Bir şarkı açıyor ses olsun diye, ”yine sevebilirim hayatı” diyor şarkıda, sigarasını yarılıyor, önce yara izlerine bakıyor sonra aklına.. Evini inşa ettiği bu yüksek rakımlı tenha bölgede nelere sahip olduğunu ne kadar düşünürse düşünsün hep eksik kalacağını biliyor.. Çünkü artık emin; sadece farkında olmak yetmez, sadece istemek yetmez, sadece harekete geçmek yetmez. Ona, ondan çalınanların yerindeki boşluğu doldurabilecek bir mucize gelmeyecek.. O yüzden biliyor artık.. Ne bayramlar eski bayram, ne hayat eskisi gibi heyecan verici, ne kitaplar yeni kahramanlar yaratabilir, ne yazdığı hikayeler yeni bir tat verir, ne kemanı farklı bir sese sahip olabilir artık..
O yüzden iki seçeneği var; ya geçmişinden çalınanların yerine ödeme yapmadan daha çok borç isteyecekti ya da geleceğine borçsuz adım atabilmek için tabureden kalkıp bir şeyler yapacaktı.. Bazı şeylerin tadı geçmişte daha güzel olarak kalabilir, yine de yeni şeylerin tadını alabileceğimiz nice güzel bayramlara..
Tüm yanlışlıklarınızı doldurun bir çuvala. Doğularınızı koyun bir tartıya.. Çuvalı sırtınıza alın, sonra çıkın doğrularınızı koyduğunuz tartıya.. Ne tarafın ağır bastığına bakmaya başlayın.. İster doğrular, isterse yanlışlar ağır bassın fark etmeyecek. Önemli olan sırtınızdaki çuvalın varlığını hep hissedecek olmanız..
Düşünceleri darmadağın, sabahına neşeli öğlene düşünceli akşamına karamsar, ne istediğini bilmeyen, öğrenmek içinse yeterince çaba harcamayan, aşkta tutarsız, hayatta ciddiyetsiz, konuşurken alim, kendine karşı zalim, sustuğunda yaşamı donduran kasvete sahip, konuştuğunda baharı yaşatan, kavramların karmaşasında boğulan, yaşadıklarında deli dolu anlara sahip, dosta da düşmana da güven veren, kendinden bağımsız, geçmişine sıkı sıkıya bağlı hatta bağımlı, rüyalarını bitirmeden güne başlamayan, güne her geç başlayışında çatık kaşlarla şikayet eden, savrulup kaybolan, köksüz medeniyetinde kaosun hiç bitmediği bir ben var..
Umutlarla girilen yeni yılın tam ortasındayım.. Ruhumun, aklımın, hayallerimin kaybolduğu en dip noktadan yazıyorum..
Sesimizi duyurmak için şarkılar söylüyor, danslar ediyor, hikayeler yazıyoruz. Anlatıyoruz da anlatıyoruz. Ne çok birikime sahip olduğumuzu düşünmeden, anlattıklarımızın neye mal olduğunu bilmeden, yolun nereye gideceğine bakmadan bazen.. Sadece anlatmak istiyoruz. Birileri bilsin, duysun, anlasın..
Anlaşılmak.. Sahi bu denli önemli olan bir şeyi nasıl olurda yalapşap ağzımızda sakız gibi çiğnenip tükürülür hale geldi? Bir de beni özellikle içimizi anlamasını istediklerimiz var.. Sanırım asıl hikaye burada başlıyor..
Bir adam tanımıştım anlamak için tüm algını açıp, zihin kıvrımlarımla dans eden. Ve yine bir adam tanımıştım anlama kavramının yanından bile geçmeyen.. Sonra kadınları gördüm, anlatmak için can atan, anlaşılamamanın acısını tatmış olan..
Birileri bizi görsün, bilsin, duysun, anlasın isteriz. Peki ya birileri de bizim tarafımızdan aynılarını bekliyorsa? Ve biz tüm cimriliğimizi onlara cömertçe sunuyorsak?
Kendimi duvarların ardına hapsettiğim, bana zaferi kazandıracak değil de benden olanları götürecek kavram karmaşalarının yaşandığı, anlaşılmanın ve anlamanın mümkünü pek kalmayan bir şehre kök salmış gibi hissediyorum..
Çürüyen yanı kesip atmak tek çıkış yolu gibi görünüyor olabilir. Kendi aklımın çözümlemesiyle, eylemlerimin çatıştığı noktanın bam teli de tam burası işte. Çözüm işin kolay kısmı, önemli olan sorun yaratabilmek..
Geceleri uykusuz kalmak şöyle dursun, gündüzleri de işlevini yitirmiş bir ben yaratmak konusundaki yeteneğimi konuşturduğum bir dönemdeyim.. İki ay boyunca şikayetlere göğüs geren bir çalışma hayatına girmiştim. Bu süreçte; uykum düzenini kaybetti, uyan işe git, çık yemek yemeye otur gün aydınlanana kadar çakılı kal, eve geç uyu. Sabah olsun yine aynı şekilde kendini bir rutine sok. Geçmiş zamanın izlerine bakıyorum; kendime kattığım, kendimden sattığım her şey benden sadece eksiltmiş.. Bu 28 yıllık hayatımın yapı taşı aslında.. Nasıl mı?
Mesela başladığım işleri muhakkak yarıda bırakırım. Sonra, bir işe başlayana kadar düşünmekten beynimi hasta eder ardından vücudumu yorar ve işe o yorgunlukla başlarım. Ne istediğim konusunda genelde pek bir fikrim olmaz. İstemediğim şeyleriyse yapma potansiyelini hep taşırım. Kendimi anlattığım ne varsa hep eksil kalır. Başkalarını anlatırken fazla cömert olurum. Yazları mutlu hissetmem, kışlarıysa aklıma hep soğuğu iliklerine kadar hisseden hayvanlar gelir ve yine mutlu olamam. Fevri kararlarla güzelliklerin kellesini alırım, sonrada hiçbir şey yolunda gitmiyor diye oturur bir güzel sızlanırım. İş bunlarla sınırlı kalmaz hiçbir zaman. Aşkı katlederim, arkadaşlıkları sınarım, aileme asi yönümü sunarım. Tabi bunları genelde isteyerek yapsam da bana sorduğunuzda o an öyle oldu der geçerim.. Mesela bir gün aylaklık etmeyi severken, bir an da bu durumdan şikayet etmeye başlarım. Yeterli gelmedi daha devamı var. Pek bir üşengecim mesela. Sadece hayatımın akışını değiştirecek şeylere karşı değil, insanlarla konuşurken, içimde boy gösteren duyguları yansıtırken, akıl yürütürken.. Tembel değilim, aylağım ben.. Bir işi her parçasıyla yaparım evvel allah. Ama iş başlatma ve bitirmek olduğu an beni pek ortalıkta bulamayabilirsin..
Yani hayatın giriş, gelişme ve sonucu olabilir. Ben sadece gelişme kısmına kafayı takar öylece kalırım.. Gırla hayalin, bir o kadar düşüncem ve fikirlerim söz konusu. Hangisi için adım attığımı sor, hemen halının desenini incelemeye başlarım.. Bazen kendimi deniz kenarında, kimsenin olmadığı yerlere atmayı düşlerim. Geneldeyse insanlardan uzak zaman geçiremem. Herkese yol haritası verecek zenginliğim var. Kendimeyse tek bir çizgi çizemiyorum. Hani ne olursam olayım, nereye varırsa varsın bu yol dercesine yaşıyorum. Halbuki drama üçgeninde hep kahraman olmayı diliyorum içimden..
Kendimi nitelendirdiğim her cümle eksik geliyor artık. Sanki eksik kalıyorum gibi. Yaptıklarımı anlatsam yine eksik kalacak gibi. Yapmak istediklerimi anlatmaya başlasam bu seferde aylaklığımın beni tutuyor oluşuna dayanarak yalan söylüyormuşum gibi.. Şuan kesinlikle olmak istediğim yerde değilim, biliyorum. Bilmediğim şeyse nerede olmak istediğim.. Halbuki aylaklığı bırakıp adım atsam öğreneceğim farkındayım. Öğrenmeyi ise denemiyorum bile..
Hayatın beni sürüklediği yerden sesleniyorum.. Kaybolacaksın, yaşadıklarını döke saça yaşayacaksın. Anlaşılmayacak, bazense anlamayacaksın. Her gün bir yeni sen uyanacak hayatın içine, sen ne kadar aynıyım desende.. Kimi zaman hayatın karşısına dikilmek isteyeceksin, kimi zaman bunu yapacaksın da. Kimi zaman çekeceksin yorganı üzerine öylece kalmak isteyeceksin. Aşkta kaybında olacak, küçük zaferlerinde. Bazen diyeceksin harcandım, bazense kazandıkların yeterli gelecek.. Anda kalmak, anda yaşamak diyeceksin.. Dün iziyle gelecek, yarınsa belirsizliğiyle soru işaretleri yaşatacak. Bugünü bazen kaybolmak, bazen saklanmak, bazense kendini ortaya koymak için yaşayacaksın.. Her toprak bahçene uymayacak, bahçendeki her yeşillik aynı kalmayacak. Bazen nadasa bırakacaksın bahçeni, bazense yakıp yıkıp gitmek isteyeceksin.. Çünkü bileceksin, bazen köksüz bir medeniyete sahip olmak zehirli sarmaşıkların olduğu bir bahçeden daha kıymetli olduğunu..
Her neredeysen, ne yapıyorsan, ne düşünüyor ne yaşıyorsan, tam şimdi, şuan 1 dakika ver kendine. Nefes al, bak kendine, yürüdüğün yola. Çuvalındaki yüklerle, terazideki eşitsizlikle daha nereye kadar devam edebilirsin? Anlaşılmayı beklediğin yerden kilometrelerce uzakta olsan da fark etmez, anlaşıldığın yerin merkezinde olsan da.. Kendini anlayamaya başlamadığın her yol, her bahçe, her terazi bir gün yolunu kaybetmene neden olacak.. Kendini bilmeyi öğrenmediğin her an, iz bırakan bir dün olacak..
Bilmek yorgunluktur, demiş bir bilge.. Yorulmanın tadına varacağın bir sen olması dileğiyle..