Yazar: yildizlaraltinda

  • ..MASALLARDAN SEÇMELER; BÖLÜM 1..

    Hayatın merkezinde oturmuş sağdaki geleceğe soldaki geçmişe göze takılan bir aylaktan hiçliğin ortasına giden yolu bulunması istenmiş zamanın bilgeleri tarafından.. Aslında bu görev için birçok aday varmış; donanımlı askerler, güçlü gladyatörler, dönemin sanatçıları derken işin ehli birçok kişi.. Bizim aylak ne güçlü kuvvetliymiş, ne sanattan pek anlarmış ne de bir donanıma sahipmiş.. Bir kısım buna tepkili olsa da bilgelerin bir bildiği vardır diyerekten herkes yavaş yavaş ikna olmaya başlamış.. Bilgelerin bizim aylağı istemesinin birkaç önemli sebebi varmış; hem diğerlerine şehirde ihtiyaç olma ihtimali hem de aylağın kendi amacını bulması için bu yolculuğa çıkmasının doğru olacağını düşünmeleriymiş..

    Aylağın bir amacının olmaması, hevessizliği, umursamaz bir yaşamın göbeğinde olması bu teklifi kabul etmesini kolaylaştırmış. İstedikleri yaşamın sırrını bulunduran taşmış. Çetrefilli bir yolculuk için ilk adımlar atılmış. Bilgeler aylağın yanına birkaç parçası eksik harita vermiş, gladyatörler kendisini savunması için birkaç hamleyi göstermiş, yanına birkaç erzak almış ve sabahın ilk ışıklarında yola koyulmuş.. 

    İlk olarak büyülü kayaları bulmalı ve oradaki devlerin sorularını yanıtlayarak haritaların parçalarını tamamlaması gerekiyormuş. Birkaç gün durmaksızın yol almış, çölün başlangıcını bulduğu gibi oracıkta bir mola vermiş..

    Buraya kadar her şey normal.. Hikayenin kahramanı var, hikayeye akıl ve yön veren bilgeler var, sonunda dopamin salgılatacak ödül var, yolculuk sırasında çıkarılacak ders var.. Hikaye biter, pelerin asılır ve biz üzümden daha çok ezileceğimiz ama sonunda şarap kadar değer görmeyeceğimiz hayatımıza geri döneriz.. Peki bizim hayatımızın ders çıkarılacak, yola çıkacak, örnek alınacak, motivasyon sağlayacak yeri neresi tam olarak.. Diyelim ki o noktayı bulduk sürekli bizi motive edebilecek hazzı nasıl sağlayacağız?

    Gerekli mi sürekli olması, kesinlikle evet. Yaşanılan her duygunun ve düşüncenin bir amaca hizmet etmesi gerekir mi, kesinlikle bilmiyorum. Her tecrübe yaşanmaya değer mi, kesinlikle hayır.. Son dönemde özellikle dijitalde karşıma çıkan birkaç konsept video var; hayata yeniden adım atabilmekle, tecrübelerle, motivasyonumu bulmamla ve beni en çok güldürense erken kalkanların başardıklarıyla ilgili.. Okul hayatım boyunca çalıştım, sürekli güneş battıkça hareket ettim. Zaman zaman güneşin varlığı bir şey ifade etmedi.. Bir sokağın bir de gecenin dilini iyice kavradım. Bu da gündüzün ve sarayın dilini unutturmaya başladı. Ne yaşadığım hayatta ne verdiğim kararlarda ne de bunların zeminini oluşturan duygu ve düşüncelerimde bir arafım yoktu. Uçların tepesinde vals yaptım..

    Siyahı yaşadım çoğunlukla, beyazınsa sadece adını biliyordum. Ruhum aydınlıktan yaratılmışken aklım hep karanlığa gömülü kaldı. Çıkabileceğim her zirvenin uçurum tarafında adım attım. Sonuç kaçılmaz bir düşüşten ibaretti. Göze alınmış bir riskti, hesapta olmayan tek şey düşülen mesafeydi.. 

    Her birimizin dizlerinde iz bırakan bir düşüş hikayesi vardır. Kimi zaman yürümenize engel olacak kadar acır, kimi zaman bir düşen gördüğünüzde yaranız sızlar, kimi zamanlardaysa varlığını bile anımsamayacak kadar meşgul olursunuz. İşte anahtarın mucizesi burası, meşguliyet.. Hayatla aranıza giren her neyse oraya parmak basın. Bastırın acıtana kadar. Oranın derinlerinde bir yara izi bulacaksınız. Ve bingo, işte bizim aylağın ulaştığı yaşam kaynağı taşına merhaba deyin.. Aylak için taş değersiz yürüdüğü yoldaki hikayelerden aldığı dersse paha biçilemez, bilgeler içinse yoldaki hikayeler değil taşın kendisi paha biçilemez.. Sonuçsa her iki tarafın hormon seviyelerindeki artış.. Aylak tanıştığı herkesi, yolda olan her anını özel olarak düşünür kendince anlam yükler ve bir amaç edinir. Bilgeler zaten yürüdükleri yoları bilir haritayı çıkarır, dersleriyle ilham kaynağı olur, bunları simgeleştirmek içinse bir objeye anlam yükler. Her şey içimizde kendine yer edinmek için bize uğrayacak bir müsaitlik bulur hayatta geleni misafir etmek ya da görmeden yanından geçip gitmek biz ev sahiplerine kalır.. Her duygu ruhumuzda bir parça edinir kendine, her düşünceyse onları savunmak ya da onlarla savaşmak için yer edinir aklımızda.. Onların nefes almasına ya izin veririz ya da ölü bir parçamız olarak kalır hücrelerimizde.. Ezelden bu yana yaşadıklarınızı ele alın, bunlara yön veren duygu ve düşüncelerinize bakın sonra.. En çok neye ev sahipliği yapıyordunuz ve yapmaya devam ediyorsunuz.. Sonra aynanın karşısına geçin gözlerinizin içindeki hikayelere bakın; siz amacı olmadan yola umarsızca çıkan bir aylak mısınız, yoksa amacını bulmuş buna anlam vermesi gereken bir bilge misiniz?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KADERİNİN DİREKSİYONU KİMİN ELİNDE?..

    ”Need the end to set me free”..

    Hadi kendinize bir bitki çayı, bira ya da kahve ısmarlayın ve sessizce bu yazıya odaklanın. Eğer yazıyı okumaya başladığın yerde kafandakinden daha çok ses varsa üzgünüm ki sadece birkaç satır okuma yapacaksın ve noktayı koyduğun anda bir şey anlamayacaksın.. Şimdi hazırsak başlayalım..

    Son 1 yılda kimlerle neler yaşadığına, kimlerin hikayelerine ortak olduğuna, hikayelerini kimlere anlattığına bak önce. Sonra kimlerle tanıştığına ve kimlerle vedalaştığına bak. Önemli noktayı kaçırmadan bunu yap.. SON 1 YIL! 

    Son bir yıl benim için önemli, çünkü 28 yaşım bitmek üzere. İnsan vücudunun hücreleri kendini 7 yılda bir yenilermiş, bağırsaklarsa 16 yılda bir yenilermiş. Hücrelerimin yenilenmesine son 2 ay kaldı, bağırsaklarım içinse son çeyrekteyiz.. Yeni bir yedi yılın başlangıcına, eski 7 yılların tekrarınınsa bitişine az kaldı anlayacağın.. 

    Bir zaman öncesine kadar yazdığım her cümle duygularımın kırbacı altındaydı. Bir zaman sonraysa kırbacı eline düşüncelerim almıştı. Şimdilerdeyse her bir kelime barış paktının anavatanından çıkıyor.. Her bir yaşımda, 365 günlük her bir döngüde yeni insanlar aynı hikayelerle tanışmıştım. Ta ki bu son 10 aylık döneme kadar.. 

    Kendimi tanımak için adım atmam, adım atmayı kabul etmem yıllarımı aldı. Tabi hayatın çaldıkları arasında tek şey zaman olmadı. Akıl sağlığım, beden sağlığım, değer verdiklerim, emek harcadıklarım, yeşertmek için çabaladıklarımda cabası oldu.. Yavaş yavaş kendime döndüğüm de ve aynaya baktığımda siması bile yabancı bir ruhun oracıkta sessiz sakin dikilişini gördüm.. Kibir ve depresyon dolu tuğlarla bir ev inşa ettim. Kapattım kendimi oraya. Hayatım boyunca ne yardımı ne değişimi ben istemediğim sürece kimsenin bana dikte edebildiği olmadığı için bir şeyden kesinlikle emindim.. Ne bir kahraman, ne de sevdiklerim beni o çukurdan çıkaracak kadar güçlü değildi. Kendi hayatımda hem problem yaratan hem de bunu çözen biri olmak için büyük mesai harcamıştım, bu durumu kimsenin değiştirmesine izin veremezdim. Yalan yok biri direksiyonu eline alsın da beni potansiyelimin göbeğine tükürsün diye istediğimde oldu, elinde balyoz duvarlarımı yıkıp geçsin diye beklediğim de oldu..

    Zaten hangimiz içten içe bir kurtarıcıyı beklemedik ki.. Başta annem, kardeşim, babam, biricik kuzenlerim (tabi ki de sadece birkaçı), orijinal hallerimizde birbirimizi tanıdığımız eski dostlarım ve hayatın ben evden inatla çıkmasam da karşıma bir kahve sohbetiyle çıkardığı yeni güzel insanlar beni o dört duvardan çıkarmak için çabaladı. Ailem eskiden tırnaklarımla kazıdığım başarıları hatırlattı, dostlarım diş bileye bileye direndiğim savaşları. Doktorlarım bu süreçte sadece duygu ve düşüncelerimi anlama ve ona göre bir yol izleme derdindeydi.. Çocukluğumdan bu yaşıma bildiğim bir şey varsa o da bana sadece sokakların ve o kaldırımda geçip giden insanların iyi geldiğiydi. Birilerini dinlemek, onlara yardım edebilmek, acılarını sırtlanmak benim bedava yaptığım ve hiç gocunmadığım bir mesleğimdi sanki. Ben 24 yaşlarına kadar dinlediği kadar da anlatan biriydim aslında..

    Sanırım yaşanılanlar, şahit olunanlar, içimde kalanlar, kursağımda kalalar öyle doldu ki artık kelimelerle ifade etmenin bir manası kalmamaya başladı. İnsanlara öfke duyuyor, herkesin en ufak yanlışında cezasız kalmamasını istiyor, hıncımı da en çok kendimden çıkarıyordum.. Çünkü ben bir taş attığımda biri ona takılsa cefa çekiyordum ve ben yaşarken  bu yalnızlığı insanların kalabalığa karışabilmesi daha da acıtıyordu canımı.. İnşa ettiğim kulenin bir zaman sonra mezara dönüşebileceğini hiç hesaplamadım. Garantici biri olmama rağmen.. Hata yapmak fıtratımdı. Yanlış yapmadan öğrenemiyordum çünkü. Oysa onca hikaye duymuş birçok insanın hayatına şahit olmuştum, hatta kendimi tekrar ettiğim hatalarım vardı onlardan ders alsaydım belki de yeni hatalara vaktim olurdu.. 

    İşte ben çok diyeyim diz daha çok anlayın. Bunca zamanın kocaman bir düşüşe hazırlanmakmış aslında. Hem de atlayacağım kuleyi endim inşa etmişim.. Ama ölmedim 🙂 ..

    Beni hayatta tutan, ruhumu ölümden döndüren yine o düşüş oldu. Çünkü size ölümü getiren düşmek değil yere çakılmaktır.. Gelelim şu son zamanda hayatımda vakit ayırdığım insanlara ve olaylara..

    Başlarda her şey eskisi gibiydi evde daha çok vaki geçirirdim, bulunduğum şehirdeki dostlarımın çoğu başka şehirlerde yeni hayatlara başlamıştı. Bir eski ve haksızlık yaşanılan aşk, hayal kırıklığı yaşanılan dostluk ve kahpece vuran insanlar kalmıştı burada. Birkaç güzel eski dost ve yeni birkaç güvenilir insan vardı. Birde bunları merkezinde bulunduran ben.. Hayal kırıkları ve kahpece vuranlarla karşılamamak için sevdiğim caddelerden kaçtım, haberlerini almamak için insanlardan uzaklaştım. Yine de ne oldu dersiniz, hepsi anlaşmış gibi sokağımın tam ortasına taşındılar.. Hayat ben dürüst ve hassas oldukça sert olmam için her şeyi daha da gözüme soktu.. İnsanlarla hem de inanmazsınız ama düşmanlarımla bile empati kuracak kadar kendimi sorguladım hep.. Sonuç; onlar sokağımda cirit atmaya devam etti bense kaçmaya.. Ta ki köpeğimle göz göze gelene kadar.. 

    Son zamanlarda değer verdiğim herkesin güvenle benimle paylaştıkları hikayeleri kafamda bir bir düşündüm, Onların gözlerinden sızan acıyı hissettim, yapılan haksızlıkları duydum, yalnız hissedişlerini anladım. Çünkü biliyordum o dili, tanıyordum.. Tekrar baktım o aynaya Geçmişe, geleceğe, bugüne, gidenlere, kalanlara, travmalara, yaralara, iyileşmiş olana, iyileşemeyene, yaşattıklarımıza, yaşayamadıklarımıza, kendimi lime lime edişime, etmeyenin umursamazlığına ve elbette tekrardan köpeğimin gözlerine.. 

    Yanlış müzikte dans ettiğimi gördüğümde kapatmıştım tüm sahneyi, kovmuştum tüm orkestrayı, bir maestro bir ben kalmıştık geriye oysa zamanla gitmiş ve bir ben kalmıştı benden öteye..

    Bir hışımla eski defterleri doldurdum bir bavula, sürdüm savaş boyalarımı, açtım müziği, dans ederek ayna karşısında ve yanıma alarak sevdiklerimin hayal kırıklıklarını da indim sokağa. Vedalaşmadan bavulla sessizce bıraktım çöpün yanına.. Eşeleyenler olacak korkusu yaklaşsa da yanıma, gülümsedim kendisine eski bir dostu selamlarcasına uzaklaştım yavaşça oradan..

    Her santimine daha güçlü ayak bastım sokağımın, eskiden fethettiğim sonrasından kaçtığım her kaldırımı yeniden selamladım.. Şimdi fonda tanıdık bir müzikle, ruhumda düşmenin verdiği bir özgürlükle yeniden savaşabilmem için bana olan inancını kaybetmeyenlerle beraber yeni cephelerde görüşmek dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HOROZLU ŞEHRİN CEHALETİ..

    İnsanlara yol gösterecek bilgeliğe sahip olabilirim ama bu kendi yolumdan çıkabileceğim gerçeğini değiştirmiyor.. Zaten niye değiştirmeli ki! Acıdan geçmeyen tecrübe, öfkeden dolayı sapmayan yol ne kadar kalıcı dersler verebilir ki!

    Çok kızgınım, evet.. Bu kızgınlıkla eskiden olsa her şeyi cehenneme çevirir miydim, evet.. Şuan çok mu kızgınım, evet.. Ama cehenneme döndürecek kadar mı, hayır..

    Cehennem yaratmayacak bir öfkenin verdiği yetkiye dayanarak kendime gönül rahatlığıyla diyebilirim ki kızgınlığım sadece haklı bir isyan. Aslında sadece kırgınım.. Her şeye, herkese.. 

    Bu hayat bana büyük bir hayal kırıklığı olarak tezahür etti aslında.. Egom ve ben kesinlikle bir konuda haklıyız, bu hayat bize kocaman bir özür paketi borçlu. Telafi edemeyecek olsa bile..

    İşte tam şuanda omzumdan öpüyorum ve kendime hakkım olan gururu veriyorum. Ailesinin baş edemediklerini dize getirmek, toplumun karşısında eğilip bükülmeden doğru olanı savunmaya devam etmek, aklımla mücadele etmek, kalbime yanlışla doğruyu ayırt edebilmeyi öğretmek derken aslanlar gibi savaştım her cephede.. Akıl sağlığımın ve benim bu dünyadan alacaklarımız var..

    Biliyor musunuz, herkesin en karanlık yanını görüp anlamak yine de onlara yıldızmış gibi parlayabileceklerini anlatmaktan sıkıldım. Hataları affetmekten sıkıldım. Beni anlamamak için direnen bir şehre kendimi anlatmaktan sıkıldım. Kimi kendimin kötü yanlarından gördüysem bana fazlası olduğunu kanıtlamalarından, buna rağmen aydınlığın yanında savaşmaktan sıkıldım. En ufacık hatamda yerden yere vurmaya çalışanlardan, sürekli açığımı arayanlardan, bunlara rağmen yine de insandır yapar demekten sıkıldım..

    Meleklerden yanayken savaşımın hiç bitmeyecek oluşunu kabul etmekten sıkıldım. Şeytandan yaratılmışken inatla meleklerin cephesinde göğsümü siper etmekten sıkıldım. İnsanların en çıplak yanlarını görüp onları anlamaktan sıkıldım..

    Gücünün sadece gülene yeten bir şehirden sıkıldım. Hep üzücü haberler verenlerden, çekip gitmeme sebep olanların hep peşimden gelmesinden sıkıldım.. Sokağı talan edenlerin bir gün bir bahçeye çiçek eker umudunu taşımaktan yoruldum. İnsanların gözlerinde yatan gerçekliği anlamanın ağırlığından yoruldum.. Yanlışların kalbinde yaşayanların alkışlanmasından sıkıldım..

    Yaşadıklarım özümdeki şeytana el uzatırken iyi bir insan olmak için mücadele vermekten yoruldum.. Özünde bataklık olanın gül bahçesi gibi koktuğunu sanmasından sıkıldım.. Bu şehrin kötülüğüyle savaşmaktan sıkıldım..

    Bugün kimseyi piramitte kendi dengimde görmüyorum. En alt katta kalmış olmasına rağmen önlerine altın tepsiyle her şeyin sunulduğu varoluşsal sancılarıyla şımarıkça yaşayan kimseyi dengim görmüyorum. Hayır efendim! Artık iyi insan olmanın verdiği uykusuz geceler yetmezmiş gibi gündüzlerimi de çalan bu aşağılık düzeni artık kabul etmiyorum..

    Gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım şahidim olsun; şeytanın fısıltısı meleğin çığlığını bastıracak bu gece..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ŞEHRİN GİRDABINA VEDA BUSESİ..

    Nefes nefese kapıdan girdi. Birkaç nefes daha aldıktan sonra yere yığılacak kadar halsiz ve korkmuş görünüyordu. Sakinleşmesi için yanındaki tabureye doğru oturtmak için kolundan tuttum, sıcak bir bitki çayı uzattım, üzerine battaniye verdim ve sakinleşmesini bekledim.. Biraz soluklandı, nefesi düzene girmeye başladı, merakla suratına baktığımı fark ettiğinde yavaş yavaş anlatmaya da başladı..

    ”Bu şehre geldiğimde pek bir şeyim yoktu; birkaç kıyafet, yarısı dolu bir sigara paketi, kara kutumda saklı travmalarım, üç dört tane kitap, önümü görmemi sağlayan gözlüğüm. Zaman zaman bir evde 2 ay kaldım, zaman zaman 8 ay. Evlerde bir yılımı doldurmadım hiç. Senelerim sırtıma yüklediğim eşyalarla hayatımda iz bırakanlar arasında taşınmakla gelip geçti. Hayatımın en uykusuz zamanlarıydı. Her şeye koşuşturuyor, herkese kendini tanıması ve anlaması için yol oluyor, haliyle kendime hep geç kalıyordum ve gün bitiyordu.. O zamanlarda bunun beni hasta ettiğinin farkında değildim. Zaten istesem de olamazdım buna vaktim yoktu. Her şey hem benimle ilgiliydi hem de benden bağımsız gibiydi..

    Hayatımda huzurun ve uykunun eksikliği dışında her şey keyifli bir kaosa sahipti ve bu beni diri tutuyordu.. İnsanlarla ve aşklarla olan ilişkilerim savruktu, kendimle irtibatım pek yoktu, hepsi anlık gelişecek şekilde tasarlanmış bir oyundan ibaretti.. Yalpalayarak yaşadığım hayatın pili bitmek üzereydi aslında. Bunu şimdi alıyorum.. Yeni bir eve daha taşınmalı her şeyi kendimce yerleştirmeli ve yeniden düzen kurmalıydım diye hissettim. Kimi kandırıyorum! Yine ani bir kararla taşındım hayatıma dahil olan yeni insanlar ve ilerleyen zamanda aşkı tadacağım adamla o esnada yollarımız kesişti elbette.. Eşyalarımı özenle yerleştirdim, arkadaşlarımın da sayesinde. Balkon hareketli caddenin tam göbeğindeydi. Herkesin koşuşturmasını kahve eşliğinde izlediğimde oldu, kitabımı okurken o caddede kayıplara karıştığımda.. Balkonunda tavuk pilav yerken gökyüzüne ulaştığım anlarda oldu, şarabın ilk yudumlarından sonra yere sertçe çakılı kaldığım anlarda.. Sokağın telaşını hafızama kaydettiğim anlarda oldu, kendi duygu dünyamda yitip gittiğim anlarda.. Evimde sesi olan taşındı, mevsimler değişmekten aşındı, aşkı da yitirdim arkadaşlığı da, odaları boşalan bu ıssız eve önce hüzün sonra da depresyon tek tek yerleşmeye başladı.. Kendimi yavaş yavaş dünyadan saklamaya başladım.. Sandım ki saklanırsam, başımı çıkarmazsam yorganın altından dünya unutur beni ve sıyrılırım bu kepaze edilmiş anlardan..

    Sandığım gibi olmadı. Hatta hiç hesaba katmadığım denklemler bildiğim matematiği tamamen unuturdu zamanla.. Güneşin doğmasından rahatsızlık duyuyordum, insanların telaşı beynimi bulandırıyordu, anılar sıraya geçmiş eziyet etmek için sabırsızlıkla bekliyordu.. Hayattın her zerresine anlamla bakan gözlerimin ışığı gittikçe kararmaya başlamıştı. Kaybettiklerimin telafisini yapmak için attığım her adım beni bataklığın dibine çekiyordu.. Telaşım arttı, korkularım zafer naraları atıyordu, kaygılarım balkonun ve kapının önünde nöbete duruyor odadan çıkmadığımdan emin oluyordu.. İlk defa S.O.S modu aktifti hayatımda.. Zihnim teyakkuza geçmişti hayata karşı.. Bir kurtarıcıyı hiç bu kadar beklememiştim..

    Evin her milimi karamsar bir havayla doluydu. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden. Bedenim çoktan teslim olsa da aklım asla savaşmaktan vazgeçmiyordu.. Bu şehirde her şey mümkündü. Sokağında yarım kalan mutluluklar, umutla takas edilen bedenler, ismi hatırlanmayanların verdiği mücadeleler, çalınan heyecan dolu sonlar.. Ben neresindeydim peki? Aşkın yarım kalmışlığında, başlanamayan bir hikayenin ilk cümlesinde, madalyonumun diğer yüzünü buldum sanıp kaybetmiş oluşumda, insanların yoluna ışık tutarken kendimi bıraktığım karanlıkta.. Ben bu şehrin, bu sokağın tam olarak neresindeydim ki! 

    Zaman algımın yitip gitmesine ver lütfen. Tam olarak ne zaman başladım ne zaman bitirdim bilmiyorum. Ben 4 yıldan az diyeyim sen hep çok anla.. Hani şarkıda diyor ya ”bazen ben de terk edip keşke gidebilsem diyorum, belki sen de bir gün geçersin diye köprülerimden yakıp yıkamıyorum” diye hah işte tam o noktasındayım hayatın.. Öyle anlam yüklemişim ki yaşamın kendisine, anlamsız olduğunu kabul edemiyorum.. Peki nasıl oldu da kaçıp buraya kadar geldim. İşte orası da nefes nefese kalışımın hikayesi..

    Mevsimler gelip geçerken penceremden, insanların sadece telaşını değil hayatı yaşamaya devam edişini de izledim, ıstırap içinde.. Artık arka fonda hayal kırıklıklarından esinlenerek yazılan şarkılar, bulaşık çıkmasın diye kartonda içilen kahve, ciğerimde hüküm sürmeye başlayan sigara, kendi cinsinin çağrısına havlayan köpeğim, ve hislerden yoksun aklın savaşından bitap düşmüş bir ben vardı elimde.. Ara sıra balkona çıkardım, geçmişimden tanıdık yüzlerle şimdilerde görmeye başladığım yeni yüzler arasında anılara dalar giderdim. Zaman yüzümdeki izleri belirginleştirmeye, hayat balkonumun altından akıp gitmeye, hem tanıdığım hem de adını dahi bilmediklerimin hayatın akışında kendini kaptırdıklarını görür iç geçirirdim. Artık kim olduğumu ve neler yapabileceğim önemli değildi. Yorgundum ve vazgeçmiştim. Manifestolarla kararlar verip uygulamıyor olmak bile cazip gelmez olmuştu. Elbette bir yanım bir kurtarıcının beni çekip çıkaracağına inanmayı bırakmadı, ama ben o yanın sesini çoktan susturmuştum. Çünkü anca bir ilahın varlığı beni bu zindandan çekip çıkarabilirdi. Hem bu evi nasıl bırakırdım ki; burada aşkı hissettim, arkadaşlığı anımsadım, hem kendimi kaybettim hem akıl sağlığımı, her odası anılarla ve benim eşyalarımla doluydu, ilk defa bir evde mevsimlerin tekrarını yaşadım. Çıkamazdım buradan artık. Kök salmıştım, buraya aittim. Hem gelmek isteyen, geçmişimdeki her hayaletin bildiği son adresim burasıydı. Hastalıklı aklım iyileştiğine dair kanıtları ancak bu evde saklayabilirdi.. Hem ara sıra sokağa da iniyordum artık. İnsanlarla sohbet etmeye de başlamıştım. Bunlar neyime yetmiyordu..

    Bu sabah evde tıkırtılar duydum. Korktum önce, köpeğimdir diye umursamadım sonra. Ayak ucumda yatan köpeğimle göz göze geldiğimde bedenim en sevdiği yatakta, aşkı yaşadığı rüyadan sıyrıldı. Evin sahibiydim ben kalkıp kovalayacak olan bendim o yabancı her neyse. Bunları düşünürken, vücudum duygular arasında ani geçişler yaparken tıkırtı kesildi. Bir hışımla olmasa da titreyen ayaklarımın üzerine doğruldum. Temkinli adımlarla koridora yöneldiğimde pencereye konmuş kuşu gördüm. Gülümsedim ve bedenimi azat ettim kapıldığı korkudan, ta ki salonun karmaşasını görene kadar. Bu sefer de bedenim öfkeyle dolmaya başladı; yazılarım parçalanmış, anısı olan ne varsa bir paçavraya dönmüştü.. Kafamı tekrar kaldırıp kuşa baktığımda ”Goodbye Mrs. Holmes” dedi ve uzaklaştı anında.. Yumruğum sıkılı bir şekilde yataktan doğruldum. Rüyaların bu derece gerçekçi olmasının açıklamasını yapmaya çalışan beynime sertçe bir darbe indirdim ve salona yöneldim. Güneş tüm pencerelerden içeri sızmıştı, geçmişten tanıdık birkaç yüz sanırım kahvaltı için ekmek almış evine doğru gidiyordu, içimde ne yaşadığımı anlayamadan kafamı geriye döndürdüğümde köpeğim tasmasının yanında durmuş şaşkınlıkla bana bakıyordu. Üzerimdekileri bile değiştirmeden, köpeğimi kucakladığım gibi koşmaya başladım. Kapıdaki bekçiler, yaşanmışlıklarla dolu anılar, rüyanın sıcaklığını üzerinden atamamış olan yatağım, manzarasına onlarca yazılar yazdığım o ev arkamdan sessizce baktı sadece. Ne dur diyen oldu, ne de durdurmaya çalışan. Ve bende ciğerimde kalan son nefesle işte buraya geldim. Biliyorum sadece şuana sahibim ve aitim. Beni o zindanda tutan geçmişim ve geleceğimdi.. Geçmişim bugünümdeki hareketleri kısıtlamak için prangalar vururken, geleceğim kaygılarla korkutarak beni kontrol altında tutuyordu.. Bunu anlamam için kaç mevsim tükettiğimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey senin keseceğin biletle çıkacağım yolcukta yeni bir sonbahar yaşamak istediğim.. Tavuk pilav ve kahve için teşekkür ederim..”

    Gözlerinde adını bilmediğim bir yerlerden gelen bir ışık parladı, nefese düzene girdi, sanki pijamalarıyla ve terliğiyle dünyayı kurtarmaya gidiyordu. Onu ilk ve son kez bu durakta gördüm. Hayatın içinde, iz bırakanlardan olacağını anlamam için yeterliydi bu. Otobüs camından yansıyan yüzünde huzur ve uyku yan yanaydı. Aradığını bulma cesareti için yolda olan her gezgine..

    ..SEVGİLERİMLE.. 

  • ..DÜNYA SİZİ NASIL KULLANIYOR ?..

    ”Talih, bazen huyun tamamen yoldan çıkması nedeniyle belli bir kurbana kasten gülümser..”

    Bir gecede oluverir bazen olacak olan! Hastalık, ölüm, devrim, neşe, olağanüstü sanat eserleri.. Talih bir anlık gülümseyebilir, çaresiz dertlerin derdine bir anda çare bulunuverir, bir saniyelik hata batmanıza neden olabilir, yorgunluktan çöreklendiğiniz masada bir anda insanlığa dokunan bir şeyler karalayabilirsiniz, bitiremediniz şarkıyı mükemmelliğe ulaştıracak cümle hiç ummadığınız birinin ağzından çıkabilir mesela..

    Travmalar ansızın tetiklenebilir, güvendiğiniz kim varsa geriye yaslandığınız an orada olmadığını bir anda fark edebilirsiniz.. Öyle kaptırırız ki kendimizi aklımızın dalaveresine, dünyanın kıskaçlarına, ne olmuş olanı görürüz ne olacak olanı tahmin edebiliriz.. beyninizin kölesi değil efendisi olun demek oldukça kolay. Kölesi olduklarımızın yanında belki de en masumu beynimiz olabilir, şahsen kendisinin tek önemli isteği bizi hayatta tutabilmek. Yöntemleri pek taktir edilmese de..

    İç dünyamıza inişli çıkışlı dalıp gidiyoruz ya hani bunu bugün dış dünyamız için yapalım. Hastalıktan tutundan eylemlerimizin sonuçların çıkın, hep içimizdeki dünyanın didik didik edilmesine yöneliyor belki de ona fazla yükleniyoruz.. Kabul edelim çoğumuzun hastalıklı düşünceleri, yanlışın atası olacak davranışları var. Kimisi oldukça zararlı kimisi sadece uyuşturucu etki yaratıyor..

    Peki ama dünyanın hiç mi suçu yok?

    Doğduğumuz coğrafyanın kaderimize etkisini biliyoruz. Aksini düşünen davranışlarının sonucunda durduğu noktadan aya bakabilir. Aradaki uçurum aklını başına getirecektir. Kendi öfkemizi yönlendirmeyi öğrenebiliriz, aklın ve kalbin savaşının komutanı olabiliriz, düşüncelerimize hükmedip evimizi yeniden inşa edebiliriz. Peki dünyanın öfkesi, onun hücrelerinize sirayet eden zehirleri, sinsice oynadığı hamleleri!

    Kendi bünyesine zarar veren insanoğlunu, tam da merkezinde istememesine haklı sebepler sunabilir, hatta bir mahkemeye çıksak muhtemelen atalarımızın mezarlarını bile sürgüne gönderebilir. Haklı olması onun kahpece oyunları oynamasını da haklı çıkarır mı peki?

    Benim tayinimi çıkardığı sokakta verdiğim yaşam mücadelesinde tepeden bakıp gülümsemesine aldırış edemeyecek kadar aptallaştım. Aklım kendini her savaşta teslim etmeye ikna oldu. Duygularım kendini yeni programlayacak bir yol bulmanın eşiğine geldi. Peki tam bu sırada dünya ne yapıyordu! Güneşi batırmış, geceyi yoluma sermişti. Kendimi layık olduğum zamandan çok daha geride hissettirmiş, bana ait olanları sağa sola savuşturmuştu.. Adına karma diyeceği güzel bir kılıf bulmuş gerisini düşünmemişti bile. Peki o zaman ben neden düşünmekten delirmiştim ki! 

    Karşılıklı anlaşmalar yapabilir, satrancı bırakıp yeni oyunlar bulabilir, müttefik bile olabilirdik. Kendisi atalarımın öfkesini kusmaya yeminli bir canavar gibi üzerime gelmemiş olsaydı, belki de beraber oturup şirinleri bile izleyebilirdik..

    Kendi iç dünyama yolculuklar yapmaktan, her hücremi arındırmaya çabalarken delirmenin eşiğini geçip divaneliğin virajını almaktan hayli yoruldum. Dünyayla insanların arasında savaşın sonsuz döngüsünde, kaderin ıssız durağına kendimi park ettim ve her şeyin tadını alıp sesini duymaya başladım. Deliriyorum, ya da toplumun gözünden ötekileşen daha sonrada dehasına hayran kalınanların izini arıyorum. Her duyumu tek tek açtım ve sesleniyorum; dünyanın ıssız mabedinde kendinizi yeniden yaratmaya var mısınız?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..TOROS’TAN HAYALLER..

    Siktir etmek listesi yapmak birçoğumuz için kolay olabilir, hele de içimizdeki kırıklar ve öfkeler su üstüne çıktıysa.. Bugünse tam aksini yapmayı öneriyorum.. ”Yok ya çok saçma” dediğiniz ne varsa yazmayı.. Maval okumak kolay, sıkıyorsa kendin yap deyip bunları yazmaya karar verdim..

    Hayat gerçekleştirebildiklerimizin bütünü, yapamadıklarımızınsa hesap tutanı aslında.. Bulunduğumuz yaş kaç olursa olsun istediklerimiz, istemediklerimiz, sevmediklerimiz, sevmeye başladıklarımız, hayallerimiz, çöpe attıklarımız bir zaman öncesine göre değişir. Bu olması gerekenin tam da kendisi. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir çünkü.. Lakin bazı şeyler özümüzden akar gelir önümüze ve aklımıza.. 

    Yazmak hep gece gerçekleştirebildiğim bir eylem oldu. ”Erken kalkar yol alır” felsefesini hayatıma katıp yoluma devam etmeye kadar verdiğimde bilin bakalım ne oldu.. Yazmayı bıraktım, dışarıya çıkmayı bıraktım, sosyalleşmek yük gibi geldi, spor eziyet etmek oldu kendime ve sonuç olarak ne erken kalkabildim ne de hayatımda aksayarak bile olsa var olan şeyler eksilmeye hatta bitme noktasına geldi.. Zaman zaman erken uyandığım oldu tabi; yürüyüş, spor, yazmak, kemana geri dönmek gibi eylemleri gerçekleştirsem de kısa süreli eylemlerin kısa süren alışkanlıklar olması beni oldukça zor duruma soktu..

    Tanı konulduğundan bu yana iyileşmek adına neredeyse her yolu denedim. Şimdi görüyorum ki elimde kalan son yol aslında başından beri tek yolmuş.. Hala yataktan kalkmakta sorun yaşıyorum, kesinlikle günün ilk ışıklarında uyanamıyorum ama ilk ışıkları uyumadan önce görüyorum. Gözümü açtıktan birkaç saat sonra gece çöküyor ve canım hala dışarı çıkmak istemiyor.. İşten istifa ettiğimden beri çalışmıyorum; yaklaşık 4 aydır. Bu beni maddi olarak zorladı başlarda ”kendine yaptığına bak en azından çalışıyordun, şimdi hiçbir şey yapmıyorsun” diye yüklenirken köpeğimle sarılarak uyamaya başladığımdan beri bir şeyi fark ettim; sevdiğim ve benim için kıymetli iki arkadaşımın düğününe gidecek, değerli bir arkadaşımın vefatına yas tutacak, ailemle bağlarımı yeşertecek zamanı bulmuşum aslında..

    Hayatı olduğu gibi kucaklayın zırvasına girmeyeceğim çünkü 7 yaşındayken de 28 yaşındayken de gördüğüm tek şey kimileri bu hayatta layık olduğunu değil, tırnaklarıyla kopartıp aldığını hak ediyor. Maalesef herkese altın tepsiyle sunum yapmıyor hayat.. İster suçlayın, ister savaşın, ister pes edin hepsini denedim sonuç; hayat durup düşünüp size hak vermek yerine sürükleyerek devam edecek.. ”Sadece aptallar aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuç bekler” denir. Onca aptallığım dehamın yolunu keşfetmemden beni uzaklaştırsa da bir tek şeyi iyice öğretti; denemek.. 

    Bunca hararetli düşünce dünyasının içinde es geçtiğim şeyse hayal etmekti.. Şimdi gelelim oraya. Elbette büyük hayallerimin flu görüntülerini yeni yeni anımsıyorum.. Broadway müzikalini izlemek hala 1 numara olsa da bugün hayal madalyonunun diğer yüzünü yazacağım..

    Kesinlikle bir kamyon kullanmayı çok istiyorum. Otostop çekerken sürekli lüks araçlar yerine kamyonlara denk gelmem ve keyifle yolculuk yapmam tesadüf olabilir mi kim bilir, ben bilirim. Toros alıp her noktasını kendimce tasarlamak ve kızlarımla kampa gitmek istiyorum. Düşmekten korkuyor oluşum tırmanış yapmama engel olsa da eskiden tırmanmayı sevdiğimi ve yapmaktan korkmadığım günlerin yetkisine dayanarak istiyorum ki kimsenin keşfini yapmadığı bir dağda öylesine gezinirken eskilere ait yazılmış hikayeler bulayım. Bulunduğum mahallenin tam ortasında bir çatıya çıkıp, müziği son ses açıp, caddenin ışıklarını kapatıp birbirini tanımayan insanların bağıra bağıra şarkı söylediğini duymayı istiyorum. Sanayide bir gün geçirmiş ve keyif almıştım. Ara sıra bunu tekrar yaşamayı istiyorum, tostu hariç midem bunu kaldıracak kadar güçlü değildi maalesef..

    Kendi dünyamdan sokağa baktığımda gördüğüm koşuşturmalar, telaşlar, kırgınlıklar, eskimiş hatıralar, yenisi yazılan hikayeler görüyorum.. Bir zaman öncesine kadar balkonumdan bakıp sadece griliği görüyordum. Penceremden başımı uzatır, ürkekliğimden sadece hayatı izlemekle yetinirdim. Sonbahara aşığım desem de yağmuru hep evimin korunaklı duvarları arsında izler, eskiden onca çılgınlığı yapan ben miydim diye düşünüp iç geçirirdim. Hepsi benim olmuş olan da, oldurduğum da, olacak olanda.. Bu yazıyı hala aynı masadan, evin başka penceresinden yağmura bakarak yazıyorum.. Tek bir farkla!

    Başımı göğe kaldırıp, yağmurun yüzüme dokunmasına izin verirken salıncakta sallanma cesaretini göstermiş olmanın huzuru sayesinde..

    Öfkemle yatıp kalktığım her ana, içimdeki küçük çocuğun sesini bastırmama neden olan her çığlığıma, iki ayağımın altı boydan boya yarayken çalışmak zorunda kalışıma ki bu maalesef yaşandı, beni anlamayanlara inatla kendimi anlatmaya çalışmama, hayallerin ve umudun değerinin olmadığına inanmışken bile benden hiç vazgeçmeyenlere, hastayım deyip kendimi dünyadan soyutlamama rağmen bıkmadan kahvemi getiren herkese, yaradan anlayıp asıp kesene ve özellikle de kendisine diş bilememe neden olan dünyaya sonsuz teşekkürler..

    Piramit’in beşinci katından sesleniyorum; bırakın felaketler zamanın akışını etkilesin ve felaketi lehimize çevirelim..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASKELİ ADAM SAFSATASI..

    Bir şeyi öyle düşünebiliyor olmamız, o şeyin gerçekten de öyle olduğu anlamına gelmez..

    Diyelim ki Nasrettin Hoca gölün kenarında durup göle maya çalmadan önce, yoğurdu karıştırmak için bir çubuk bulur, yoğurda dokunacağı kısmı temizlemek için çubuğu suya daldırır. Bir de ne görsün saniyeler önce elinde tuttuğu çubuk kırılıvermiş.. Kırılıvermiş mi acaba? Sudan tekrar çıkardığı çubuğun yarısının ıslak oluşunu ve sapasağlam elinde duruşunu görür ve uzun uzun düşünmeye başlar.. Belki de bindiği dalı kesmesi, eşeğe ters binmesi bu yanılsamanın bir sonucudur, kim bilir..

    Aklın dehlizine giriş yapmadan önce oturduğumuz masalardaki kaotik anları düşünelim; eleştirilerin, dedikoduların, araştırmaların gırla döndüğü anları.. Herkesin duyularından emin olarak ortaya attığı ne varsa çarşaf çarşaf serelim masaya. Tabi çarşafın rengi, boyu, dokusu, kokusu, kimin çantasından çıktığı, ne zaman yıkandığı, neden o masada olduğu gibi faktörleri de ekleyelim işin içine.. Anlatım anında es geçilen her madde için masadan bir uyarı alalım.. Gerçekliğin yanına yaklaşmanın tadımızı kaçırmaya başladığını hisseder, bir zaman sonra uyarısının rahatsızlığından dolayı ya susar ya da uzaklaşmak isteriz. Çünkü çoğu zaman doğru olanı konuşmanın tadı yavan, tavrı ise keskin olabilir.. Bunca madde varken ne dedikodunun tadına varılır, ne de içimizin hararetini atarız..

    Birbirimize baktığımızda tam olarak neyi görürüz? Duyularımızın algı alanından aktardığı; kan, et, kas, kıl, deri, boy ve en faktörü, renkli gözler bütününü.. Duygularımızın algı alanından aktardığı; güven, kibir, huzur, neşe, temkinli olma, öfke, sevgi, korku, kaygı, heyecan, merak bütününü.. Bakarız, kokusunu alırız, tadarız, dokunuruz, bazense bunları genetik haritamız kucağımıza fırlatır ve etiketler koyarak devam ederiz. Kararlar veririz, sonuçlar yaşarız ve çoğu zaman nedeniyle ilgilenmeyiz..

    Örümcek adamın kahraman olduğunu biliyorum, kendiminse örümcek adam olmadığımı biliyorum. Bu durumdan kahraman olmadığım sonucuna varıyorum.. Peki benim kahramanlık algımdaki maddelerde örümcek adam olmayışımın, kahraman olamayacağım anlamına gelmesinin yanlış olduğunu varsayarsak o zaman ben tam olarak kimim?

    Bir masanın etrafına toplandınız, bir karar vermek üzeresiniz ve kararınız birinin hayatına mal olabilir. Siz bu kararı verirken hangi silahınızı kuşanırdınız; aklınızı mı, önsezilerinizi mi, yargılarınızı mı, yaşadıklarınızı mı, duyduklarınız ve gördüklerinizi mi? Hatta üzerinizdeki baskıyı arttıralım; ortamdaki ısı artıyor, masada bulunanlardan bir kısmı öfkeli, bir kısmının halı sahaya yetişmesi gerek ve bu yüzden acele ediyor, bir kısmı sadece önündeki dosyada yazılanları doğru bulduğu için hemen ikna olmaya hazır.. Yargılanan tarafta değilsiniz, elinizi kirletmenize de gerek yok, önemli olan dilinizden dökülecek birkaç cümle sonrasında gidip huzurla kahvenizi içebilir, bir film açıp izleyebilir, doğada yürüyüş yapabilirsiniz.. Sahi huzurla bunları yapabilir misiniz?

    Hayatta kalabilmek için ya da sevdiğimiz birine zarar gelmemesi için, belki de sırf kendimiz ve hırsımız için türlü yanlışlara başvurabiliriz; yalan söylemek, bir şeylerin gerçekliğini saklamak, hile yapmak zaman zaman, hedef şaşırtmak, olayların mağduruymuş gibi anlatmak. Bakıldığında kimsenin canına kastetmeyen bu seçimler aslında bunları maruz kalanları daha da kötüsüne itebilecek güçtedirler.. 

    Diyelim ki örümcek adam kimliği ortaya çıkmasın diye yalan söyledi, bu onu kahraman yapmaktan alıkoyar mı? Teraziyi kurmak kolay fakat ölçek olarak kullanacağımız kefeye neler koyacağımızı bulmak bir hayli zor. Birinin hakkında sözsel hüküm vermek kolay fakat mağdur bizken giydirilecek olan hükmü beklemek zor. 

    Anlam arayışım beni kavramlarıma götürdü zaman içinde. Zihnimin her kıvrımını bizzat dansa kaldırdım, kendini rahat ifade edebilsin diye. Aralarında bağ olanların birbirini kollaması adına verdikleri mücadeleyi de gördüm, bağlamsız bir başına kalanların mahcupluğunu da.. Müzik bittiğinde, sahnede tek başıma kaldığımda, spot yüzüme vuruyorken ve her bir kıvrımın gözü üzerimdeyken hissettiğim baskının anksiyetenin yüzünü gülümsetiyor oluşu hiç olmadığım kadar sarsılmama neden olmuştu.. Titrek bir sesle, yarım bir nefesle yanlış müzikte dans ediyor oluşumu söylediğimde ortalık buz kesmişti.. Ses tellerimden havaya süzülen cılız cümlelerin sirayet ettiği tüm kıvrımlar donup kaldı.. Yıllarca içlerine kök salmış ne varsa; gördükleri, işittikleri, dokunarak hissettikleri, atalarından miras aldıkları, deneyimledikleri, öğrendiklerini düşündükleri ve bunlardan yola çıkarak oluşturdukları inançların yanlışlığını kabul etmemek için direnseler de kahraman olmak için örümcek adam olmalarına gerek kalmayacak olmaları onların ikna olmasına yardımcı oluyordu..

    Ve belki de bazen biraz delirmek gerekir; zamanın kırbacına, sevginin kepaze edilişine göz yummaktansa..

    Ve bir gün beni anlayacak kadar delirebilmeniz dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..UNCHAIN MY HEART..

    Seni düşmek değil yere çakılmak öldürür, kanatların olduğunu hatırla..

    Aynı dört duvarın arasında tam 8 yıl geçirene, balkondan baktığında aynı manzarayı görene, yanlış zamanlara doğruluğunu emanet edene, süregelen gecelere uykusuzluğunu bırakana, yarası nasırlaşmış olana, donmuş pencereden hayata bakana yaşamın rengarenk olduğunu anlatamazsın..

    Kendinde olanı bilmeyene, yeteneğini ortaya koyanları kıskananlara, kaldırımın mahkumiyetinden sokağın özgürlüğüne adım atamayana, ayağını sıkan ayakkabıyı inatla giyerken tabanı topraktan mahrum kalana, bildiği tek dil savaş olana, şiddete maruz kalana, yokluğun eşiğine ev kuranlara, kendini insanoğluna meze edene bunun adına fedakarlık diyene, bir parça ekmeği nimetten sayıp ötesine gücü yetmeyene ölmeden önce şu hayatı yaşa diyemezsin..

    Her hücresi öfkeyle dolana, sevginin dilini bilmeyene, yalanın yuvasında oksijen alana, haksızlığa boyun eğene, ruhuna prangalar vurulana, elinden imkanları çalınıp tırnaklarıyla kazıyarak hayata tutunmaya çalışanlara, çocuğu için her kötülüğe amenna demek zorunda kalana, çaresizliğe yenik düşene, gözyaşıyla her gece yeminler etse de sabahına depresyona yenik düşene, vahşilerin katliamına teslim olana, sesi duyulmayanlara, üç kuruş için ömrünü ortaya koyana, sokağın ayazını evi bilene özgürlükten bahsedemezsin..

    Herkese yetmeye çabalarken kendine geç kalan bir dahinin, dehasını keşfedemeden gözünü yumduğu bir hikaye duymuştum. Dünyanın sorunları içine öyle işlemiş ki kendi acılarına yer kalmamış, ne aklında ne ruhunda.. Zamanında yarım yamalakta olsa bir şeyler yapmış lakin dünya öyle acı çekiyormuş ki dahinin kulakları bunu daha fazla kaldıramamış.. Dünyaya iyi geleyim derken önce sokağını, sonra kendi evini bile temizlemeye hali kalmamış.. Kimisi keşif yapmış, kimisi tiyatro oyunları oynamış, kimisi cephelere gitmiş, kimisi şarkılar bestelemiş söylemiş, kimisi manifestolar yayınlamış, kimisi hayvanları beslemiş, kimisi birilerine yuva olmuş , kimisi bu hikayeleri anlatmış.. Kimisi ise sadece yaşamış; acıyı, öfkeyi, korkuyu, kaçmayı.. Kötülük her gece kafasını yastığa huzurla koymuşta, iyilik gece gündüz hep uykusuz kalmış. Karanlık öyle çoğalmış ki aydınlık yanında zayıflayıp bitap düşmeye başlamış. Şeytan ses tellerini dinlendirirken, meleğin çığlığı cılızlaşmış..

    Bir kahraman beklemişler; sarı saçlı, orta boylu, mavi gözlü, ruhu devrimci, ”bana askeri üniformamı geri giydirtmesiler” diye gözdağı verecek bir kahraman.. Halbuki o kahramanın devimlerinin fikirlere sirayet ettiğini unutmaya başlamışlar bir zaman sonra.. Sadece beklemişler..

    Drama üçgeninin hem mağduru, hem zorbası, hem kahramanı oluruz kimi zaman.. Kişiye, ana, hatta o an beslendiğimiz ürünlere göre bile değişiklik gösterir bu durum.. Kendimizi birçok konuda sabote eder kurtarıcımızı bekleriz, sevgiyi arar mağduru oynarız, öfkeden gözümüz döner zorba oluruz.. Kendini sev, kendini onayla saçmalığını bu satırlarda görebileceğinizi pek sanmam. Bu durum içinde bulunduğunuz şartların sonucu hayatınıza sızar çünkü. Güzel bir duş, iyi bir kahvaltı ve arkadaşlarla geçen hoş vakitte parladığınızı hissederken akşam eve gelip pijamalarınızı giyip aynı manzaraya daldığınızda bir çöpten farksız hissedebilirsiniz.. Ansızın bir film izleyip kendinize ”siktir et listesi” yaparken film bittiğinde o kağıt sadece ani adrenalin sonucu elinizde kalan bir artıktan başka bir şey olmayabilir.. 

    Duymayana söylemekten, anlamayana anlatmaya çalışmaktan, köre göstermeye çalışmaktan, gelmeyecek olanı beklemekten, travmaların eziyetli sesini dinlemekten, olmayanı oldurmaya çalışmaktan, bazen savaşmaktan bazen pes edip vazgeçmekten, güçlü olmaktan, zayıf hissetmekten, yakıp yıkılandan, yazılmayan hikayelerden, anlatılan yalanlardan sıyrılabilmen bazense teslim olmayı öğrenebilmen dileğiyle..

    .SEVGİLERİMLE..

  • ..TAKINTILARIMIZDAN BİR DEMEÇ..

    Kendinden zaman zaman kaçabiliyorsun, lakin saklanamıyorsun..

    Beynimin her odasını itinayla kiraya verdim. Gürültüleri yoğun; maestrosu, tiyatrocusu, öğretmeni, avukatı, mühendisi, işsizi, virtüözü, ev hanımı, ressamı, yazarı, psikoloğu, müptezeli, garsonu, baristası, mafyası derken her birinin anlatmak için kendini ortaya koyduğu hikayeleri var. Yollarının kesiştiği köprüde buldukları evi kiralayıp içinde hapsolmuş durumdalar.. Ve sevgili beynim hepsine ev sahipliği yapmaktan hem memnun hem yorgun.. Yerleştikleri yerlerin eski sahipleri olan duygularınsa her ev sahibine bıraktığı bir dolu hediye var odacıkların içinde. Hüzün, acı, merak, tedirginlik, korku, şaşkınlık, sevgi, özlem, heyecan, suçluluk, öfke..

    (25/eylül/2022)

    Bugün 10 Ekim! Bir fikri bile bünyemden tamamen atmak için 15 gün beklemenin acizliği içerisindeyim. Her şey hazır masamda; küllüğüm, ucu tutuşmuş sigaram, kahvem, parmaklarıma sirayet eden kelimeler.. Beynim her çiçeği içinde bulunduran bir çiçek demeti gibi. Yeni bir gün, yeni kararlar, alındığına inanılan dersler, acıkmış bir mide, bozuk bir akıl sağlığı, ilgi bekleyen bir köpek, başarı bekleyen bir aile, sana inanan bir çevre, düşmeni bekleyen insancıklar. Tüm bunlara sahipken ne duruyorsun yeni hatalar için yola çıksana. Tabi önce evinden çıkabilmeyi becermelisin..

    Pencereden akıp giden hayatı izlemek, gece olunca aklına çöreklenen kabuslarla yaşamak, kendisine sıra gelmeden repliklerini peşin sıra söyleyen sesler, hayallerin üzerine şeri çekmiş gerçekler, manzarasından muaf olmamak için yaşanılan huzursuzluk dolu bir ev..

    Anksiyete dolu dünyaya hoş geldiniz!

    Elinize hemen bir kağıt kalem alın, korkularınızı sıralayın, mümkünse üzerlerine gidin, yapılanlara tik atın. Bunun yanında konuşma ve ilaç tedavisi de alıyorsanız tebrikler, sağ kroşeniz anksiyeteyi nakavt etmek üzere. Geçmişiniz hortlayabilir, hayat kendi akışındayken önünüze pislikler çıkarabilir, insanlar da bu sürede boş durmadan sizin sabrınıza müdahalelerde bulunabilir. Sevdiğiniz sanatçı geliyorsa şehrinize hemen bir bilet alın, cebinizdeki son para olması önemli değil, kalabalık bedeninizi huzursuz edecek, sevdiğiniz şarkıları duymaya başladığınızda ise birkaç saatliğine de olsa bedeniniz ve aklınız huzurun kıyısına çapa atacak..

    Sabah erken uyanamayanlardan mısınız, sorun değil! Uyandığınız an hemen bir kahve  yapın ya da sipariş edin (bilimsel olarak anksiyeteyi tetikleyebilir bunu unutmayın), kafanızda tepişen fillerden arınmanız mümkün olmayabilir sorun değil. Aldığın kararları uygulayamıyor musun, sorun değil! Hemen kendini yorgana teslim et. Bir şeylere nereden başlayacağını bilemiyor musun, sorun değil! Anında aç bir dizi/film ve mümkünse başından hiç kalkma. Kafanda susmayan bir ses mi var, sorun değil! Herkesin geçmişte değiştirmeyi umduğu bir an mutlaka vardır kendine özel olduğunu hissettirerek eziyet etmekten vazgeç.. 

    Kendini sev, geçmişi kabul et, olmuş ve olanı affet, yoluna devam et. Al sana formül.. SAÇMALIK!!!

    Takıntılarımın çizdiği yolda sürünmeseydim kendimden şüphe etmeye devam edecektim. Geçmişin hesabını sormasaydım bana yapılanların suçluluğuyla çırpınmaya devam edecektim. Öfkem olmasaydı kötülüğün saf halline teslim olacaktım. Kendimi lime lime etmeseydim, sizden biri olacaktım. Sırf kan bağı var diye yanlış yaptın diyemeyen, kabul görmez korkusuyla fikrini beyan edemeyen, kirletilen her masum için sessiz kalır acısından kaçardım. Sadece kendini düşünen, herkesi suçlayan, sefil hayatına anlam kazandıramayan, görmezden gelen..

    Anlamlı bir yaşama anlamsız kaç fikir heba ettim, geceleri uykusuzlukta ne kadar göz yaşı döktüm, coşkulu anlarda kaç defa atak geçirdim, anlamak için kaç mevsim tükettim..

    Bazen evden sokağa çıkmak  hatta yataktan kalkıp balkona çıkmak, güneşi hissetmek, sesleri işitmek, beyne hakkı olan hormonları salgılatabilmek ve devam etmek birkaç günden fazlasını alabilir. Muhtemelen birkaç aydan da fazlasını alacaktır. 

    Yaşama karışmayı deneyebilirsin, kendini ne kadar meşgul tutarsan o kadar iyi gelecektir.. 

    Beynimdeki kiracılara gelelim. Yerini yenilerinin alması için onları azat etmeliyim. Tam iki senedir aynı cümleler, aynı döngü, aynı kararlar, aynı vazgeçişler, aynı uykusuz geceler, aynı hareketsizlik içerisinde sürünüyorum. TABİ AYNI KALMAYAN ŞEYLER VAR; sporu bırakmak, kemana dokunmamak, uyanabilmek, okumak..

    Hep önemli birileri olmayı umarız. Çok azımız acıya direnerek bunu başarır.. Part time davranışlar part time alışkanlıklar kazandırır. Bir işte 2 ay dayanabilmek, bir işi 10 gün yapmak, bir kitaba başlamış olmak sana sanılan gibi bir alışkanlık kazandırmaz. Eskiden 21 gün yeterli denilen alışkanlık kazanma süresi, eskisi gibi olmayan bir hayat için artık pek mümkün değil. Zamanını bilemem, bildiğim ek şey ister okumak olsun ister yeni bir alışkanlık kazanmak isterse sadece sağlıklı beslenmek ya da belki evden çıkabilmek olsun konu sen seç. Ne zaman etinden et koparmaya başlarsa işte o zaman onu kazanmak için ilk günün olacak, o gün parçalanmayı göze alabilirsen tebrikler hayatına yeni bir renk kazandırmaya başladın.. Yapamazsan da en azından denemiş olursun.. Leonardo Da Vinci bile insanlığa çok az hizmet ettiğinden mustarip şekilde kapadı gözlerini..

    Şükrü Erbaş’ın dediği gibi ”Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de? ”..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..ANKSİYETEDEN LALELİ’YE DOĞRU..

    Hayat kendi içinde dalgalanadursun, ruh halinin ivmesi yere çakılmaya yaklaşmış insanların ortak dostu yorgan ve yastığı olmuştu.. Ruhun cılız çatlağından sızan depresyon bedeni kendi himayesine alır, aklın kuytu köşelerine sinmiş her anın hesabını kesmek istercesine ben buradayım der. Ne bir hayvanın karşılıksız sevgisi, ne doğanın huzurlu sessizliği, ne de sizi sevenlerin kahkahaları yeterli gelir mutluluk için.. Bunlar kendisini gösterdiğinin tek sinyali olmak elbette. Böl, parçala, yönet taktiğini cenk meydanlarında görürüz tarihin sayfalarına dalınca. En ilkel savaş taktiğini en modern yanlarınızda uygular. Aklınız bölünür, düşünceleriniz parçalanır, duygularınız yönetilmeye hazır hale gelir.. Bazı şeyler bir gecede oluverir; birinden bir gecede gidebilirsiniz, bir gecede yıllarca emek verdiğiniz projeyi yakıp atabilirsiniz, kendinizi yenilmiş bir ordunun başkomutanı olarak buluverirsiniz bir gecede.. Buysa ilmek ilmek örülen örümcek ağı gibi zamanla hücrelerinize işleyen, pas tutmamış bir demir gibi işlek bir şekilde sirayet eder hayatınıza.. Başlarda manik, tutarsız davranışlar sergilersiniz; ihtiyaç olmayanı aldığınız alışverişler, tadını çıkarmadan yenilen içilenler, sevmeden sevişilen geceler, anlamsız cümleler, sonu yıkıcı tercihler, kendini anlatmak temelde anlaşılmak için ne varsa yaşadığın yara bere olan içinde hepsini gözler önüne dökmek.. Ardından gelen depresif nöbetler; yenilip içilmeden geçen günler, pijamayla bitirilen gündüzler, alınmayan duşlar yüzünden karışan saçlar ve onu tararken ayırmak için gösterdiğiniz çabalar, insanlarla kurulacak her iletişimden kaçmalar, sokağın adını unutup balkona bile çıkamamalar.. Doktorlarla ev arasında dokunan mekikten medet ummalar..

    Gerçekliğini keşfetmenin yolu lüzumsuz sıkıntılardan geçebilir.. Istırap çekmek kendini tanımanın ilk adımı olabilir.. Tüm bunlar olurken içinde, sokağın keşmekeşi artarak devam eder. İnsanlar işte gel de anlat..

     İçimden bir ses kendini dinlemekten vazgeç diyor. Yapabildiğim tek spor sabah yataktan kalkabilmek olmuş.. Hani delireli çok olmuşta divaneliğin ötesinde tanısı konulmamış bir evreye geçmişim gibi.. Peşi sıra gelen tanılar, teşhisler, tedaviler.. Hangimiz perdesi henüz kapanmamış bu oyunun içinde kendimizin civarında cirit atmıyor ki zaten.. 

    İster savaş, ister kaç, ister don taktiklerin tik takların yanında ne önemi var!

    Size bu serüvende eşlik eden her şeye iyi bakın; aileniz, arkadaşlarınız, eşiniz, sevgiliniz, işiniz, duygularınız, düşünceleriniz, düşmanlarınız.. Onlarda kendinizin yansımanızı göreceksiniz. Yaralarınızı, hayallerinizi, hayal kırıklıklarınızı, kahkahalarınızı, hüznünüzü, bazen görmekten korktuğunuz şeyleri, bazen kırgın olan yanınızı, bazense hiç bilmediğiniz yanlarınızı.. Yolun sonuna bahar bahçe mi çıkar karşına, yoksa sapa çöl haritası mı bilemem. Bulmanın tek yolu devam edebilmek..

    Laleli’den anksiyeteye doğru giden bir tramvayda uğradığın her durakta yavaşla ve nefes al. Mevsimin tadını çıkar. Duyduğun sesleri anlamaya çalış.. Özündeki kargaşa yerini sükuta bırakacak oralarda.. 

    Aklın krallığı ruhun sınırlarını işgal etmiş bulacaksın kendini, muhtemelen bir balkon kenarında ya da vedalaşmak üzere gittiğin bir köprünün üzerinde. Zaman ne lehine ne aleyhine işlemiyor korkma.. Kavga ettiğin anlara odaklanacaksın genelde. Dalıp dalıp gideceksin nerelere olduğunu bilmeden. Dans edeceksin kendinle, muhtemelen yanlış müzikle. Aynı filmi diziyi defalarca izleyeceksin saklanmak için yatağın altından ya da dolabın içinden daha ferah olduğunu bil. Anıların olduğu sokaklarda tanıdık yüzlerle hiç merhabalaşmayacağın karşılaşmalar yaşayacaksın, kaçma bırak göğsündeki mağlubiyet ordusu gururla selam versin onlara.. Sırasıyla hiyerarşi piramidinin birinci katından inişli çıkışlı bir zaman yakalayacaksın, vazgeçme bırak bazen birinci kattan bahçeyi izlersin bazense beşinci kattan manzarayı kesersin.. Düşüncelerinde yeşerttiğin yerleri nadasa bırakman gereken anlar gelebilir, sakinliğime sağlık de ve devam et..

    Sonrası Denizli’de seni tutanın horozu değil, geçmişin olduğunu göreceksin. İzmir yolcusuna ilk çağrı.. Zamanla kendini iyice eve kapatacaksın; işten akşam çalışmak istemiyorum diye istifa etmeler, arkadaşlarına dışarı çıkmamak için türlü bahaneler bulacaksın, telefona bakmayı bırakacaksın ve muhtemelen annen sana ulaşamadığı için evine çilingir gönderecek, dizi film platformları yenilerini yayınlamaya devam etsin sen eskileri tavaf etmeye başlayacaksın, müzik dinlemeyi ve dans etmeyi zaten bırakmış olacaksın.. Bunlar ne ki; yazdığın eski yazılarda yeni fikirler arayacaksın lakin yok, kalem kağıttan başka bir şey kalmayacak masanda bırakmış olacaksın çünkü her şeyi ama üzücü olan bu değil bunları aktarırken kullandığın cümleler olacak çünkü 3 yıl öncede bugünde yorgunluğunu sadece bir iki kişinin okuduğu yazılara aktaracaksın hem de aynı koltuktan.. İzmir yolcusu için son çağrı.. Yazın son günü ilkbaharın ilk günü denize gireceksin. Oradan İzmir’e.. Üç hafta inziva; salondaki koltuğu aç, uzan, arada kahven gelsin, yeni alınan kararlardan vazgeçmeden yazını yaz, eskilerden bir dizi aç, günü bitir, bu sefer bir başka ayağa kalkacağım nidalarıyla geri dönmeye hazırlan.. Hop döndük mü başa! Aktar bunları kağıda..

    Gerçekler seni özgürleştirecek, hiçlikse aptal kılacak.. Bunun kıymetini temelinden kavra.. Herkesin hayatı bir yerde berbat, yeter ki doğru yerden bakmasını bil.. 

    Ve zamanı geldiğinde; anksiyeteden Laleli’ye doğru giden bir tramvayda karşılaşmak dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KELEBEĞİN MELODİSİ..

    ”Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı” demiş Spinoza, peki sen bu konuda ne düşünüyorsun? 

    Soru beynime ışık hızıyla ilişirken sadece sözcükleri işitmekle yetindim o an. Eylemlerimizin ne kadarından sorumluyuz, diye düşünürken buluverdim kendimi.. Kahvenin dumanı yavaşlamıştı, zamanın dinginleştiğini hissettim o an..

    Her sabaha ne denli aynı başladığımı düşündüm; gözlerimin çapağı tazeyken telefonuma gelen uygulama bildirimlerine bak, sosyal medyada kimler etiketlerine yenilerini eklemiş kontrol et, kimi zaman yıkamayı unuttuğum yüzümle bilgisayarın karşısına otur bir diziye başla ve hemen kahve söyle.. Güne başlarken güneşle kavuşamazken veda ederken merhaba de. Ara sıra arkadaşlarla gelişigüzel gidişi anlamsız sohbetlerde bulun, tansiyonunun hatırlattığı anlarda yemek ye..

    Zaman zaman geçmişe yönel, uzun uzun dal o anlara. Kitap okumak yerine kafandaki diyalogları oku, karakterlerle savaş, değiştiremeyeceğini bildiğin cümlelerin enkazını zihin kıvrımlarındaki inşaat için kullan, ruhuna sızmış ıstırabın gözlerine darbesiyle bırakıver kendini bulunduğun yere. Yeni bir film izlemek yerine repliklerini ezberlediğin filmlerde kendini güvende hisset. Yorganın sıcaklığında gizlen. Telefona gelen mesaj ya da çağrılarla bağını kes, uzaklaş elli alemden. Yediğin içtiğin şeylerin önemi olmasın, kahve hariç. Yeni çıkan hiçbir müziğin kulağına ulaşmasına izin verme, bildiğin eski melodiler derdini de neşeni de anlatır nasılsa. Her şeyin daha renkli olduğuna inan, geçmişte..

    Aslında böyle olmamalıydı diye küçük küçük sızlan içinde. Seneler içinde yaşanılanlara, şahit olunanlara dönüp bak. Onların ruhunda, bedeninde, aklında yarattığı delikler için tedavi ol, adım at, iyileştim demeye başla, onlarca ilaç, terapi, çığlıklarla geçen geceler, yorgana yastığa sığınılan anlar, yaşamı yeniden hissetmek için gösterilen onca çaba.. Yolculuğun seni nereye getirdiğini düşünmeden öylece eşlik et hayata. Nasılsa hayat seni bir şekilde olman gereken yere ulaştıracaktır inancıyla bırak kendini zamanın kucağına.. 

    Sevgili Bayan Zehirli Sarmaşık; alaylı mizacı, insanlarla yaşanılan tartışmalar, sırf eğlenmek için dahil olunan kaoslar, bedeni yıpratan hareketli gündüzler geceler, sevgi yırtıklarına yama yapılan aşklar, güven yırtıklarına yama yapılan dostluklar, şahit olunan yalanlar, yaşanılan aldatılmalar, sigara ve alkolün dibini görmeden kalkılmayan masalar, hayatı yakalamak için koşulan onca yokuş, yalansız yaşadığına inanmak, korkmak sevdiklerini incitmekten, korumaya çalışmak küçücük ellerinle aileni ve sevdiklerini dünyanın kötülüğünde, anlatmaya çabalamak, bir an olsun vazgeçmemek iyi insan olmaktan, gecelerini beynini kemiren her şeye inat gündüzleri neşe saçmak sokaklara, savaş vermek hem de ne uğruna olduğunu bilmeden ya da umursamadan, cebinden kalbinden ne varsa sermek herkesin ayağına kendinden eksildiğini umursamadan, hem sorun olmak hem çözüm, hem korkarak yaşamak içten içe hem de arenada olmak.. Gözünün içinde neşenin kaynağını taşıyan Sevgili Zehirli Sarmaşık, seni sen yapan senden olmayanlardı, sonunu da bizzat onlar hazırladı.. 

    Her eylemi suçluluk duygusuna, her duygusu hayal kırıklığına, her düşüncesi aklının hezimetine dönüştü. Yaptığı hiçbir devrim ruhuna, aklına getirmedi bir kere bile barışı.. Tam 27 sene aynı kelimelerin peşinden koşa koşa kendini aradın da bulduğun yine yolun başı oldu. İşte şimdi anlıyorsun; sevgiyi yaralarına, saygıyı ruhuna, güveni aklına kendin için inşa etmen gerektiğini.. Gözlerindeki ışık matlaşır, ruhun gökkuşağının güzelim renklerinden yavaş yavaş mahrum kalarak griye boyanır, aklında geçmişin donuk tablosu.. Bir sabah uyanır, balkona çıkıp bir sigara yakar, anlarsın o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını.. İnatçılığın tanrıya gözdağı verirken bir zamanlar, o an anlarsın ki adım atmaya meraklı tek bir hücren kalmaz. Neşen kıskançlık dolu gözlere bile ilham olurken o an anlarsın ki elinde sadece geçmişin harabesiyle yargılanacaksın. Umudun dünyaya orkestra kurdururken, o an anlarsın balkondaki çiçeği bile sulayacak mecalinin kalmadığını.. Yakaladığın salakça yalanlar, yaptığın seçimlerin yarattığı sonuçlar, hayatında kalanlar ve gidenler, gururun ve kibrin teslim aldıkları, kaybolmuş benliğin getirisi olan depresyon ve anksiyete..

    Tek bir soru beyne bu darbeyi indirebilir mi? Kim olduğunu hatırlatır mı insana? 

    Bayan zehirli sarmaşık olmayı bazen bilinçli bazense bilinçsiz, ama zamanla tamamen terk etmiş olmak ruhumu sakinleştirmişti doğru. Ama beni ben yapan özümü bulmuş muydum! Dinginlik hasta hücrelerime şifa olmuş muydu sahi?

    Sorunları kavgalarla çözmemek, canınızı acıttıklarında bağırmamak, öfkenizin verdiği yetkiyle bir şeyleri kırıp dökmemek, mutfakta bir başınıza ağlama krizlerine kapılıp gitmemek doktorların ve toplumun sağlıklı olduğunuzu söylemesini sağlar doğru. Ama bu sizi gerçekten sağlık biri mi yapar?

    Temelinde tırnak izlerinin olduğu düşünceler, inandıklarınız uğruna verdiğiniz savaşlar, doğruyu sevgiyle bulmak için ayak altlarınız parçalanana kadar yürüdüğünüz onca yol.. Her hücrenizi lime lime edip iyileşeceğim dediğiniz o an, sırf insanların ‘hastasın’ yaftasından sıyrılmak içinse eğer nasıl olur da özünüzü bulduğunuzu düşünerek yaşamaya devam edebilirsiniz ki?

    Eğer taş düşünebilseydi, havadayken yerdeki yansımasına baktığında gördüğüyle yere çakıldıktan sonra gördüğünün arasındaki uçurumu fark ettiğinde düşündüğü, yere düşmenin kendi fikri oluşu mu olurdu sizce?

    Zehirli sarmaşıktan geriye gölgesinin sessizliği kalmışken bundan kimi ya da neyi sorumlu tutsa ruhu okşanır ki artık.. Çok konuşurdu, anlaşılmadığını gördü. Çok sevdi, hayal kırıklığı yaşadı. Güvendi, kırılıp darmaduman edilebileceğini gördü.. Anlaşılacağına inandığı an hep doğruyu söyledi, yanlış olanlar yanlış duydular aslında.. Diline pelesenk oldu; yorgunluk, hastalık, iyileşmek, neden benler, olmuyorlar. İşte o yolcuğun sonunda, balkonda gözünü güne açıp sigarasını yaktığı o andan sonra her şey gölge olarak yaşamaktan ibaret olmaya başladı.. Şimdi taşa düşüşünde neden olan ister genetiği, ailesi, coğrafyası, toplum, yanlışları, atası, öğrendikleri, travmaları, öğrenemediği dersler sebep olsun isterse kendi düşüncesi. Bu onu yere çakılmaktan alıkoyamadıktan sonra, düşüşünden sonra gölge olarak yaşamaya başlamasına neden olduktan sonra ne önemi olur ki!

    Soruyu duymasıyla, ağzından kelimelerin dökülmesi arasında geçen zamanı tam olarak kestiremedi. Kafasını hafif oynattı, kahvesinden bir yudum aldı, maestroya dönüp yandan çarıklı bir gülümseme attı. Aklındakiler ağzındakilere rehber olmuştu sanki. Sanırım bu soruyu 27’lerime dair olan yolculuğumda sormuş olsaydın bildiğim her şeyden kesitlerle açıklama yapardım şimdiyse sorunun sakinliğini anladığımı görüyorum, dedi. Taşın ne anksiyetesi ne depresyonu eskisi kadar hayatının merkezinde değil, ama ruhu tabiatına uymuyor artık. O yüzden bırak bir kere olsun çelişkiler içinde boğulup, aklının sarayında kaosa kapılıp gitmek yerine atıldığı göğün tadına varsın, ta ki düşene kadar..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SONBAHARIN YAN ÇARI, KAHVE..

    Yorgunluğun anavatanı, sonbahar yaklaşırken garip bir sessizliğe gömüldü.. Aslında pek yadırganacak bir durum sayılmazdı bu.. Her sonbaharda yere düşen ilk yaprakla beraber başlayan bu sessizlik, yazın açan ilk çiçeğin koktuğu ana dek devam ederdi..

    Sokaklar sakinleşir, canlılar telaşını bir kenara bırakır, gökyüzü kaygılarından arınır ve nefes alanlar arınmanın en sade haliyle birlikte yaşamaya başlarlar.. Evlerin perdeleri pek kapanmaz, tamamen açıkta sayılmaz; dışarıyı görecek kadar açık, içerinin görülmesini engelleyecek kadar kapalıdır..

    Midesine kelebek hapsedenler, parmak uçların dışarda kaldığı eldivenlerle tutulan kahve bardakları. Ertelenmiş planlar, yapmak istiyorum ile başlayıp sabaha çıkamayan hayaller, aman canım nasılsa başlarım diye yorgan altına itilen hedefler..

    Kimisinin yaşamadan göçüp gittiği bir ömür, kimisin yaşadığı kısacık anlar.. Her biri gözleriyle kendi hikayesini anlatan insanların oluşturduğu bu küçük kasabada yaşanan bu sonbahar diğerlerinden farklıydı.. Her sene renklerin cıvıltısıyla başlardı. Bu sefer sessiz, hareketsiz, kendi halindeydi.. Balkonunda öylece havayı soluyan, battaniyesi altında dışarıyı izleyen Anka’nın gözüne kaldırıma usulca yanaşan bir yaprak ilişti. Kendi halinde, baharda hep rengarenk açmış her sene itinayla orada olmuş bu yaprağın ağaçtan neden vazgeçtiğini düşündü. Yalnızlığı dikkatini çekmişti..

    Sokakta pek kimse yoktu, yaprağı bir süre izledi. Ona, ondan yansıyan düşüncelere dalıverdi. Bir zaman sonra usulca yerinden kalktı, dalgınlığı yüzünden olsa gerek battaniyesi üzerinde kaldırıma doğru yürümeye başladı. Aklında bir dolu soru vardı, ona sormayı heyecanla beklediği..

    Fakat kaldırıma vardığında yaprağın pekte takatinin kalmadığını fark etti. Ona yakından bakmaya devam ettikçe aklında her sorusuna yavaş yavaş cevap almaya başlamıştı aslında.. Yaprağa baktıkça kendinde de parçalanıp havaya karışan bir şeyler hissetmişti..

    Yaprak yağan yağmura kendini teslim etmiş az bir zaman sonra, akıntıya karışmış ve yol almıştı.. Anka’ysa kaldırımda bir süre daha oturmuş, yağmur battaniyeyi aşıp tenine dokunmaya başladığında kalkmış yerinden evine doğru yol almıştı.. Ilık bir duş almış, üstüne pijamalarını giymiş, yeni bir battaniye çıkarmış sandıktan, su ısınsın diye beklerken bir müzik açmış ve pencereden yağmura dalmıştı yine.. Hayatının samimiyetsiz akışını o güne dek pek düşünmemişti, kaburgasını sıkıştıran bu hissi ve düşünce kaosuna anlam veremiyordu. Suyun buharı pencereye yansıyınca gözlerini hızla kırptı, kendine geldi. Bardağın tepesine kağıdı, üzerineyse kahveyi koyup suyu yavaş yavaş gezdirdi üzerinde, dinlendirerek yaptığı kahvesinden ilk yudumu aldığında ayakları onu balkona doğru sürükledi.. 

    Yaprağın ağaçtan kendini bırakışını, savrulup kaldırıma çakılı kalışını, daha sonra da yağmura karışıp gidişini düşünüp durdu. Yuvasından öylece vazgeçişini bir türlü anlayamıyordu.. Bu durum kendine yabancılaşmaya sebep olmaya devam ediyordu.. Sonbahar kendi içindeki depresyonu Anka’nın ruhuna saten bir kumaş edasıyla esen rüzgarla dokunduruyordu. Anka birkaç hafta süren bu durumu balkonda anlamaya çalışsa bile pek başarılı olamamıştı.. 

    Yine yağmurun ılık ılık penceresine dokunduğu bir sabah kahvesini demlerken kaburgasını tıklatan o his yoğunlaşmıştı.. Hemen balkona sığındı, battaniyesinden aldığı gücün verdiği yetkiye dayanarak zihin kıvrımlarıyla dans etmeye başladı..

    Aklıyla kalbinin parmak ucu edasıyla attıkları adımları sezinledi ilkin.. Bazen hoş bir tebessüm beliriyordu yüzünde yaptığı saçmalıkları hatırladıkça, bazen kanı donuyordu yaşatılanları anımsadıkça, ruhu çekilmiş gibi hissediyordu bazen de ayrılıklar geldikçe aklına.. Üç belki de beş duyguyla yaşamaya öyle alışıktı ki başka bir duygu nüksettiğinde onu hemen tanıdığı duygulardan biriyle ilişkilendiriyor ve devam ediyordu.. Hayatınsa yeni duyguları bastırıp gömmekle kalmamıştı sadece, düşüncelerinde ve seçimlerinde de bu kısa yola başvururdu her seferinde..

    Hani bazen ”bir gecede oluverdi ne olduysa” deriz ya. Onun içinde bu gece, o geceydi işte.. Çoğu zaman bilmeyiz aslında nereden başlayacağımızı, ne yapacağımızı, ne istediğimizi. Başlamak öyle yüce öyle anlamlıdır ki yüceliğini küçümseyecek bir adım atmaktansa hiç başlamamış olmayı tercih ederiz hatta. Kemanı mesela; her teline öyle hükmetmek isteriz ki, sesi büyüleyici gelmeli deriz, sonra yayı elimize aldığımızda ona dokunmayı bilmiyor oluşumuzun utancını hisseden parmaklarımız daha tellerine dokunamadan durdurur bizi. Yazmak mesela; yarım yamalak hatırlanan hikayeler, şahit olduklarımız, merak ettiklerimiz, bazense öylece içimizden geçenleri aktarmak olsun öylece birkaç cümle serpiştirmek ister ve alırız elimize kağıtla kalemi daha ilk cümlede edebi değeri yok hissiyle kendimizi küçümser vazgeçeriz.. Şarkı söylemek mesela; her hücrene sirayet edecek tonlarca cümle kurup büyülenme hissi yerine, yaşanan küçük bir ses çatlamasıysa konuşurken bile sesini susturmana neden olur bazen.. 

    Başlamak bir şiire, bir şarkıya. Adım atmak oksijenin kucağına. Küstah algılarımızın küçümseyen bakışlarından kaçarız çoğu zaman. İşte önce sonbaharla, ardından yaprakla, daha sonra Anka’yla yolu kesişen depresyonun göstermek istediği ilk yol buydu.. Başlayabilmenin çok matah bir yanı olmadığı gibi zaman zaman dinlenmenin de ne denli kıymetli oluşuydu.. Sonbahar için bu süreç; kendini diğer mevsimlerin yanında önemsiz hissetmemesi gerektiğini, gelip geçici olmadığını, solup giden bir yalnızlık değil de rengarenk bir karmaşayla huzuru hissettirdiğini, sessizliğinde çaresizlik değil de dinginlik olduğunu anlamasını sağlamıştı. Yaprak içinse bu süreç; takılı kaldığı daldan hep aynı manzarayı görmek zorunda olmadığını, yeni yollarında keyif getirebileceğini, bazen zor gibi görünen vazgeçmenin belki de içinde biriktirdiği çöp yığınından arınmasını sağlayacağını anlamasına yardımcı olmuştu.. Peki ya Anka? Yavaş yavaş resme tam ortasından değil de uzaktan bakmaya başlamanın verdiği keyfi iliklerinde hissetse de söz konusu kendisi olunca diğerlerinde gördüğü değişimi ve dönüşü bir türlü nasıl gerçekleştireceğini anlayamıyordu.. Bağıra bağıra şarkı mı söylemeliydi, yoksa parmakları kanayana kadar kemana mı kaptırmalıydı kendini!

    Birkaç hafta ufak tefek denemelerde bulunsa bile tatmin olmuyordu. Hatta kaburgasındaki ayak tıkırtısı iyice sesini duyurmaya başlamıştı. Sanki göğsünde bir mağlubiyet ordusuyla yaşıyordu da, sokaktan geçenlerin ruhu bahar bahçeydi.. Nefesi göğsünde mehteran gibi davul çalıyordu.. Önce cenk hazırlığı yapan nefesini sakinleştirmeye çalıştı. Göğsüne baskı yapan orduyu o an sakinleştirmişti, ama ne yapması gerektiği konusunda beyni çorbaya dönmüştü.. O telaşla battaniyesiyle birlikte yalın ayak kendini kaldırıma atıverdi.. Sokaktakiler balkondan ilgisini çekse de kaldırımdayken pekte öyle görünmediler gözüne.. Kafasını ağaca doğru döndürdüğündeyse dallarda kalan birkaç yaprağı gördü. Kendini o yapraklar kadar bitkin, yalnız ve çaresiz hissetmeye başlamıştı ki gözüne düşen yağmur damlasıyla bir an sendeledi..

    Zamana emanet ettiği her anını düşündü o an.. Hayalleri, hedefleri, duyguları, düşünceleri zamana eşlik edecek durumda mıydı peki? Başlamak dediği şey yolun kendisi olabilir miydi? Yıllarca usul usul ıssızlığa terk ettiği hayallerini yeniden düşünmek, kara kutusuna gömdüğü duyguların fısıltısını hissetmek yola çıkmak sayılmaz mıydı? 

    Aklın savaşında yenilmiş olduğunu ilk defa o an anlamış ve kabul etmişti. Yorgunluğunu dindirmek, ıslanan bedenini ısıtmak için bir kahveye ihtiyacı vardı. Yağmuru iyice hissederken ağaca doğru tebessümle ayağa kalktı, evinin tarafındaki kaldırıma yöneldiğinde birinin ona doğru baktığını hissetti. Döndüğünde yüzünde sıcak bir tebessüm, elindeyse daldan düşmüş bir yaprakla ona sevgiyi anımsatan birini gördü. Başıyla selam verip evine döndüğünde, kadim zamanlarda kalmış bir duyguyu yeniden hissettiğini fark etti.. Kahvesini yudumladı, yağmuru izledi, sakin ses tonuyla söylenen bir şarkı eşliğinde.. Hayli yorgun hissetmeye başladı, uzun zaman sonra dolabından çıkardığı pembe pijamaları giydi, yeni çarşaflarını serdi perdeleri sonuna kadar açtı yağmuru evine davet edercesine ve yüzünde kendini yeniden hissetmeye başlamanın verdiği huzurlu bir gülümsemeyle daldı uykuya..

    ..SEVGİLERİMLE..