Yazar: yildizlaraltinda

  • ..MUM IŞINDA DARBE..

    Biliyor musun, kendini en dibe ittirmenin keyfine tam olarak 3 dakika önce varabildim.. Çünkü boğulmakla, kendimi suçlu hissetmekle, hatalar yapmakla, yetersiz hissetmekle, yani senin anlayacağın kaybolmakla ve kafamı kuma gömmekle meşguldüm..

    Yazdığım hiçbir hikayeye dönüp bir kere bakmadım.. Yaşadıklarıma baktığım kadar.. Bugüne değin ektiğim hiçbir tohumun filizlenmiş haline de bakmadım.. Yakıp yıkılan, talan edilen ormanları ziyaret ettiğim kadar..

    Kendimi nasıl hissettiğimi sorgulayıp, hiçbir cevap veremediğim bir zaman dilimde hapsettim. Şuan çok farklı sayılmam elbette, en büyük adımım bunları o zaman diliminde değil de şuan kelimelere döküyor olmam..

    Hazır ol karmaşaya, zamanda kaybolmuş olmanın verdiği yetkiyle, cümlelerin etkisini değiştireceğiz birazdan.. Kelimelerle zihin kıvrımlarına kindarca yapılacak bir darbenin ayak sesleri bunları..

    Yeraltı adamının kirli düşünce dünyasıyla, Ruhi Mücerret ‘in alaycı lisanının arafındaydım bir süredir.. Kendimi Martin Eden’in umutsuz aşkıyla yapayalnız bıraktım o arafta.. Yazan biri olmamdan dolayı sanırım, kelimelerin büyülü olduğuna inandım hep.. Sadece yaşadıklarımızı aktarmakla kalmıyor, dilimizle aktaracak olduklarımızı da yaratıyoruz.. 

    Gündelik hayatımı, kendimin dublörü olarak geçirdiğim bir sene oluyor.. Yemek yiyorum, duş alıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, bazen işe giriyor sıkılınca istifa ediyorum, hayatın götürüsü üzerine şikayetlerde bulunuyorum. Yediğim yemekleri ve hayatın benden götürülerini boşaltıyorum, gaflete düşmüşçesine uyuyorum.. Kendimin en kötü versiyonu üzerinde elimden geldiğince çalışıyorum anlayacağın.. Neden mi? Sahiden neden?

    Denedim, demeyi istesem de bu konu da şüphelerim var! Kendimin en iyi versiyonu için çabaladım demek kolay, gerçekten denedim mi, alın size bir tartışma konusu. Lakin konumuz bu tartışmanın hem içinde hem dışında.. Geneleve heyecan aramaya giden jinekolog gibi hissediyorum bazen kendimi.. Her şeyin sonunu, sonunda görünecek olan köyü biliyorum. Her aptal gibi normal olanı yapıyor, sonucun farklı olmasını dileyerek elimde bir buket çiçekle kapısında buluyorum kendimi.. Kendime olan kızgınlığım bu aptallıkla sınırlı kalsa işimiz daha kolay olurdu eminim. İş bu aptallığın farkında olmakla devam ediyor.. Eski zamanların birinde öfkelendiğim şeylerin acizliğini, avuntuya takas edilen çaresizliği, kafa tutulacak şeylereyse teslimiyeti tercih ederek vaktin kendi kendine yitip gitmesine seyirci kalıyorum artık. Sanırım ciddiye aldığım tek şey hayatın kendisiyle dalga geçebilmek.. Boynuz tokuşturduğum hayatı genç yaşlarımda bırakıp, şimdilerde kenara çekilip olabildiğince yol veriyorum hayata beni sollayıp geçmesi için.. Hiçliğin içinde Hızır’ı aramaktan ya sıkıldım ya yoruldum bilmiyorum.. Hayata karşı risk alamama rezilliğiyle karşılıklı olarak otobanın göbeğinde piknik yapıyorum.. Fiyakalı cümleler kurup, aptalca davranışlar sergiliyorum. Hoyratça hayaller kuruyor, dengesizce yaşıyorum.. Samimiyetin hastalık ayıldığı bir devirde kendimi topluma altın tepsinde sunuyorum anlayacağın.. Benden kendilerinden biri yaratabilsinler diye.. Bu kendimle oynadığım en büyük kumar ve biliyorum ki zarlar benim için doğru olanı yapamayacak bu sefer.. Çünkü kendini sadrazamın sol t.şşağı sanan aptalların daima baharı yaşadığını gördüm, farklı koşullarda ve başka zamanlarda. Oysa hiçliği arayanın iki seçeneği var; ya delirir ya da dehasını keşfeder.. Ben dehamı deliliğe emanet ederek hiçliği terk etmeyi seçtim.. Beni bana kazandıracak hiçbir şey için uyanma ihtiyacı duymuyorum, duyamıyorum. Eee diyorum, hayatın beni uykusuz bıraktığı zamanlardan alacağım var. Şuan osura osura uyumayı, ki lanet olası düşünme hastalığına yenik düşen bir uyku harbi bu, bir şeyler yapmak için uyunmaya tercih ediyorum ve buna hakkım var..

    Anlayacağın tavşan dağ küsmüş, dağında bir sürü tavşanı var hesabı. Ben hayata trip atıyorum, oysa başkalarının gününü güzelleştirmeye devam ediyor.. Belki de zulüm edip keyif almaya, emin değilim.. Kendimle ilgili farkındalıkları açığa çıkarmam ve potansiyelimi yeniden inşa etmek için çenemi tutmam gerekli diye düşündüm. Öyle de yaptım. Fakat bu seferde suskunluğu gereksiz abartmışım ki konuşamadığım her şey bir anda üzerime yığıldı.. Hatta kesenin ağzı öyle bir açıldı ki, hakkında ne hissetmeliyim ne düşünmeliyim bilmediğim şeylerin üzerime basıp geçmesine izin verdim..

    Emek verdiğim, zamanı bozuk paralara ayırarak harcadığım ne varsa hepsinin sonunda öğrendiğim tek bir şey oldu; tecrübe.. İşte ruhumla yazı tura atmaya neden olan da, para yere düşmeden kumar masasından kalkmama neden olan da bu öğreti.. Hem siyahı hem beyazı istediğim gerçeği. Hem asıp kesen hem de vicdanın enkazında kalıyor oluşum. Madalyonun iki yüzünde de tek başıma olmak zorunda olduğumu idrak edişim.. İçimde yer edinen duygusallığın verdiği yetkiyle insanların ”iyi insan” dediği kişiye dönüşmeye karar verişimle, hayatın kirini ve pisliğini elime yüzüme bulaştırmam bir oldu..

    Şimdi sevgili dostum son bir kadeh ve bir dal sigaraya eriştiğimize göre gelelim işin özüne..

    Özgürlüğümü teslim ettiğim baskılara, duygusallığımın yarattığı kaybetmeme hissine, aşağılık olanı yüceltene yol verişlerimize, kelimeleri sarf ederken akıp giden müziği duyamayışımıza, insanların dans edişlerimizi engelleyişlerime, hayata devam etmek yerine uykuyu tercih edişimize, beyazı kirletmekten kaçışımıza, çoğunluğun ahlak diye saydığı cahilliği kabullenişimize, içip götü başı dağıtmalarımızdan utanışlarımıza, geçmişin kederine, insanların hikayemizde bilmediği yaraları sessizce yok sayarak kafa sallayışlarımıza, adım atarken elli kere düşünsek bile ellisinden sonra dahi yaptığımızın yanlış denilmesine, hastalık denilen dehamızı kesip atmaya çalışmamıza, kendimize verdiğimiz sözleri paçavra gibi kenara atışımıza, başkasına verdiğimiz değerlerin görülmeyişine, yanlışa olan gereksiz tahammülümüze, mum ışığında yazılmış kibirli bir manifestodur bu.. 

    Yine, yeniden.. Bekleyip göremediğimiz her şey için. Kahramanının kendimiz olacağı yeni bir hikayeye hoş geldin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÜNEŞE GAREZİ OLANLARIN ANISINA..

    ”Ölüm yatağında olsam bile bu dansı gerçekleştireceğim..” Hayallerine dair hatırladığı en köklü cümle buydu. Sanırım o zamanlar ortaokul çağlarındaydı.. Sobalı evlerinde sobanın olmadığı odada dans eder şarkı söylerdi..  Doğaçlama yapmayı severdi, biraz da asi oluşu her şeyi yapabileceğine olan inancını perçinlerdi.. O yaşlarda devrimci olan ruhu, şimdilerde yoklukla boğuşan kendini bulamayan bir kaçak burjuva sadece..

    Sahi ne oldu o küçücük haliyle büyük dünyalar yaratana?

    Kendince her şeyden eğlence çıkarır, nefesi kesilene kadar top peşinde koşturur, lisede öğretmen edasıyla yaşamına devam eden o küçük kız şimdilerde nerede?

    O zamanlar da dünyaca ün kazanmış bir sahnede müzikal sergilemek en büyük hayaliydi. Günleri evde dans edip şarkı söyleyerek geçiyor, zaman zaman top oynuyor, arkadaşlarıyla kendince el yazısıyla gazete çıkarıyor komşularına bunları verip karşılığında tatlı alıyordu. Onun için hareketsiz bir gün bile ölü bir gündü.. Lisesi saatlerini alıyordu. Malum üniversite için sınava girecekti ve pek hazır değildi..

    Zaten sınav sonuçları da iç açıcı gelmeyecekti. Sınav sonuçlarının moral bozan yanı şöyle dursun bir de üzerine çocukluğunun geçti sokaklarda vedalaşması gerekecekti.. Başka bir şehre doğru yola çıktıklarında 18 yaşındaydı.. Dans etmeyi ve top oynamayı bırakmıştı. Hayalleri yön değiştirmekle kalmamış, başka bir duruma evrilmişti. Günlerini arkadaşlarıyla vakit geçirerek, bazen şarkı söyleyerek çoğu zamansa ders çalışarak geçiriyordu.. Sonunda da tam olarak olmasa da istediği olmuş üniversiteyi kazanmıştı..

    Yeni insanlar, yeni düzen ve yeni bir başlangıç.. Hiçbir şey yeniliğin esintisi kadar heyecanlı olamaz. Yeni okul, yeni yaş, yeni arkadaşlıklar, yeni aşk.. Keşke her şey başladığı güzellikte devam edebilse.. 

    Onca koşuşturma ve pes etme arasında, kendini arama, bazen bulma bazense kaybolma derken arada heba olan hayaller oluyor.. Bizimkisi ise heba olan hayallerin arta kalan hikayesini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmak.. 

    Zamanını paylaştığı, hayallerini yerle bir ettiği günlerin sonunda elinde sadece depresyonun ve yalnızlığın kalacağını bilse yine yapar mıydı aynı şeyleri bilinmez.. Bizse bilinenleri paylaşacağız şimdi..

    Gönlünü arkadaşlarıyla ve aşkla meşgul etmeye öyle alışmıştı ki, kendine yer kalmamıştı hayatında.. Biliyor musun, insan kendinden uzaklaşınca kayboluyor en çokta. Onca hikaye biriktirdi; kırgınlık, öfke, aşk, ihanet, yalan bunların hepsi bazen koca bir yorgunluktan ibaret geliyor sadece kendisine.. 

    Kendince neşeli, dostlarına güven veren, koşulsuz birilerinin yanında olan, kederden keyif yaratacak bir şeyler çıkaran, burnun dikinde ısrarcı, hatalarında aylak birisinin sonradan sonraya yorgun, kendinden uzak, evden çıkmaya keyfi yetmeyen biriye dönüştüren hikayeler silsilesi..

    Önce dansı bıraktı, sonra topraktan ayağını çekti, insanlara harcadı nefesini enerjisini, hayatın kırbacı sırtındaymış gibi kaçtı kendinden.. Sonra birileri dansa kaldırsa da yetmedi. Şiirlere küstü, şarkıları bıraktı. Kapandıkça kapandı içine. Yazdı sadece, anlatmak belki birine dokunur, birinin hayatındaki çatlaktan ışığın sızmasını sağlar diye. Zaten başka türlüsü de gelmedi hiç içinden..

    O hala  hayalleri olan küçük kızı arayadursun, bense onun hikayelerini anlatmaya devam edeyim. Sizde belki çatlağınızı bulur oradan ışığın sızmasına izin verirsiniz bir gün..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİLMEM NEDENDİR, NEDEN DEĞİLDİR..

    İsteğimiz doğrultusunda gerçekleşen her şeye bahar bahçe oluruz da hayatın kendi getirisine karşı pek bir neşesiz, pek bir nankör oluruz..

    Mevsimlere karşı bile memnuniyetsiz oluruz işte. Yaz gelir kışı, kış gelir yazı bekleriz. Bahar neşe getirir, tabi alerjisi olmayanlar için.. Kimisi de kış romantizmini sever, tabi üşemeyenler için..

    Vallahi sıkıldım. En çokta kendimden. Hayır kardeşim bu ne tatminsizlik anlamıyorum ki. Yediğin önünde, yemediğindeyse aklın bile kalmıyor. Elin ayağında tutuyor, şükür. Yahu kahve keyfi yaparken yazıyorsun yazıyı daha ne olsun.. Olmayanlara odaklan, olmuş olanı değiştirme isteği, olacak olanın tedirginliği.. Hepsi bir bütün olarak sadece yoruyor..

    Nisan bile buruk bir şekilde son günlerine yaklaşıyor. Akışı bozmadan, kendi halinde gündüz geceye geceyi dertlere teslim ede ede öylece yitip gidiyor. Umutsuzluk değil, huzursuzluk değil, sadece boşvermişlik.. Koltuktan kalkma, kitapların kapağına dahi dokunma, insanlarla iletişim kurmaktan kaçın, içten içe çürü.. 

    Tam aksinden bahsedelim, mesela..  Heyecan duymaktan, umut etmekten, hareketlilik halinden, hayallerden, amaç edinmekten. Güne başlamak için zorunluluk değil nedenler bulan, günü devam ettirmek için sebepler arayan, başı dik, hayatı göğüsleyen biri olduğunuzu varsayalım. Yaşadığınız zorlukları dönüştüren ve bunu alışkanlık haline getiren birisiniz diyelim ki. Motivasyon videolarına konu,  kişisel gelişimcilere örnek birisiniz tebrikler. Hakkınız da yazılacak tek şey başarılarınız olacak. Noktayı koyduğunuzda biten, yeni bir günde tekrar başlayan sevimli cümlelerden ibaret örnek bir yaşam..

    Bir de hayatın inatla üstüne gittiği, fırsat vermediği insanlar var. İşte benim asıl merak ettiğim onlar. Sigarasını içmekten vazgeçmeyen, güne bir şekilde başlayan, içinde yaraları olan, saygıyı sınıfsallıkta aramayan, insanı olduğunu gibi görmeyi başarabilen, hayatın getirisi ve götürüsüne karşı kravatını çözmüş öylece yaşayanlar.. Ruhum onlardan biri, bedenim hasta, aklımsa anlamlandırmak için yol bulmaya çalışıyor. Rüyalar alemiyse tam bir kaos.. 

    YAZI NEYDİ, NE OLDU..

    İşte anlatmak için, daha doğrusu anlaşılmak için beklediğim şey tam olarak bu.. Bu karmaşa ve hareketsizce bekleyen ben.. Bir yanım kahraman beklerken öbür yanım gelmeyeceğinden emin, bir yanım hasta mıyım derken öbür yanım iyileştiğimden emin, bir yanım toprağı arzularken öbür yanım evden çıkmama konusunda kararlı, bir yanım yeni kitapları isterken öbür yanım okuduğuna kendini veremeyeceğinden emin, bir yanım akışa güvenmeyi öğrenirken öbür yanım sadece kendini bırakmak konusunda ısrarlı.. Hayat devam edip, kuşlar uçarken ben kendimde olanları izlemeye bile odaklayamıyorum.. Şarkılar, videolar, filmler, diziler.. Ailem, arkadaşlarım, düşmanlarım, hatta henüz tanışmamış olduklarım bir yerlerde benden bir şey bekliyor. Yeteneğim keşfedilmeyi, hayallerim istikrarlı olmalı, hayat yaşama devam etmemi, şu satırlar yazabilmemi, duygular yaşayabilmemi, düşünceler gerçekleştirilmeyi bekliyor..

    BEN?

    Sadece vazgeçmiş, oturduğu yerden gözünü bile açmadan, beni bekleyen her şeyi zamanın yavaş yavaş ezip geçmesine izin veriyorum. Önceleri birileri için bir şeyler yaparken bulduğum enerjiyi şimdilerde kendim için bulamıyorum. Sürekli uyuma fikrinin cazibesi yitip gitmeye başladı, bense uyanmak bile istemiyorum. Günü uykuya teslim ediyorum. Yatağım bile benden sıkılmış durumdayken ben eski sevgilisinin peşini bırakamayan histerikli biri gibi yastık ve yorganımdan ayrılmıyorum..

    Günlerdir yaptığım tek şey bu. Günlerce yapacağım tek şey de yine bu.. İşte bu buhranın dağılması için kendime şans bile tanımıyorken, insanlara yaşamaları için umut olabilmeyi istiyorum..

    Bazen yanı başında olanlara öyle odaklanıyor ki insan, onun ne denli zararlı olduğunu göremiyor. Çünkü diyor içim, bazen bir dehanın ortaya çıkması için başka başka dahilerin bir odada bulunması gerekiyor. Bense bu yaşta en çokta başkaları için yaşamanın yararını görememiş olmayı kabul etmek yerine hala başkalarıyla neler oluru düşlüyorum.. Kendisi için yaşamayı öğrenemeyen başkaları  için ne yapabilir ki?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYALLERE ERİŞİM ENGELİ..

    Hayallerine ulaşan var mı aranızda? Hedeflerini gerçekleştiren? Kendi kimliğini bilen var mı?

    Çocukken ne olmak isterdiniz mesela, kimdi idolünüz?

    Birkaç zaman önce gününü çalışarak geçiren, kendi halinde yaşayamadığı aşkın acısını çeken, günde 4 saat uykuya şükür diyen, müsait zamanda doktoruyla sohbet eden, arkadaşlarıyla artık zamanlarda görüşebilen biri olarak yaşam sürüyordum.. Anlaşılmadığımı düşündüğüm için önce işle işle ilişkimi bitirdim. Doktora sürekli aynı dertlerle gitmek istemediğim için ara verdim görüşmelere, kendimi eve kapatma konusunda verdiğim karar sonucu arkadaşlarımla da pek vakit geçirmez oldum.. Depresyon tanısı ilk konulduğunda yaşam damarım tıkalı gibiydi, o zamanlar bir sebebi vardı yapamadıklarımın. Yeniden ayağa kalktıktan sonraki süreçte vazgeçişlerim sadece keyfi gibi bir durum içeriyor sanırım..

    İnziva için İzmir’e gidip bir hafta kafamı dinledim. İyi gelmişti aslında. Dinlendim, yazılarımı yazdım, kendimi dinledim. Son bir haftadır kendimin ne yaşadığına dairse hiçbir fikrim yok. Kötü değilim, bu yine de iyi olduğum anlamına gelmiyor. Amacımı bulamıyorum, hedef koyamıyorum, ne istediğime dair fikrim yok, koltuğumda oturmuş kendimle baş başa ne olacak diye düşünüp duruyorum. Her şeyi olmasa da çoğu şeyi denedim aslında. Sevmeyi, çalışmayı, okumayı, gezmeyi. Günü hareket halinde öldürebilecek her şeyi denedim.. Hastalandım, düştüm, yalnızlaştırdım kendimi, kulak verdim birilerine. Ama yok olmayınca olmuyor. Ya da oldurtmayı beceremiyorum. Belki de olsun istemiyorum. Kim bilir. Benim bilmediğim kesin.. Şu sıralar kendime bakıyorum da neler başardığım, neler yapabildiğim, nelerin üstesinden geldiğim bir kenara atılmış neler başaramadığım, neleri kaybettiğimle ilgilenir oldum.. Sahi çocukken ne isterdim hayattan, kim olmayı hayal ederdim?

    Biliyor musun yazmak bile gelmiyor içimden. Halbuki yapabildiğim tek şey kendisi. Sohbetler keyif vermiyor, kahvenin tadını alamıyorum. Hava güneşli yürümek bedava mesela, içimden kapının önüne adım atmak gelmiyor, güneş bile ısıtamıyor ruhumu. Amaçsızlık, hayalsizlik.. Bilememek kim olduğunu, bulamamak hayatının kapısını açan anahtarı. Nasıl bir boşluk böyle, kelimelerle tarif edemiyorum.. Oturduğum yerde çürüsem, kimse benden bir şey istemese. Zaten ne verebilirim ki artık, dağıta dağıta bende de kalmadı. Ne bir parça umut, ne istek. Bütün kalelerim fethedilmiş, inancımın her bir köşesi kemirilmiş, sevgimden sömürülmemiş bir yan kalmamış.. Bana ne oldu!

    Herkese bir çözüm yolu bulan, sevgisini koşulsuz sunan, hep bir umudu olan bana. Ne oldu! Derler ki anlatma şu umutsuzluğunu, sevindirme düşmanlarını. Kalk ayağa mutlu etme düşmeni bekleyenleri.. İyi ama bu da başkası için yaşamak değil mi. Kendim için düşmüşken, herkes için savaşmışken hem de.. Kendimi neremden tutsam elimde kalıyor. Duygularım, düşüncelerim, yapabildiklerim hepsi bir köşede. Bense diğer köşede koltukta oturmuş bakıyorum öyle. Kim olduğuma, ne oluğuma. İlgimi çekmiyor şaşalı anlar, gürültülü sohbetler, kalabalık ortamlar. İlgimi çekmiyor keyifle demlenmiş kahveler, süslü cümleler, dumanı üstünde tüten yemekler. Çekmiyor ilgimi güneşli havalar, yeşillik dolu bahçeler, bahar dolu anlar..

    Hayallerime yöneleyim, amaçlarımı gerçekleştireyim diyorum. Oturduğum koltukta.. Aklım dumura uğruyor hemen, ne ki senin hayalin amacın diyerek. Hadi diyorum eskilere gidelim ben ne isterdim de yapamadım, gel onlara bir çizik atalım. Anımsamıyorum ki sanki altını değil üstünü çizmişim her şeyin..

    Hani evren boşlukları sevmez doldururdu. Hani hiçbir şey kendisi için aşamazdı. Önceleri düşüncelerim davranışlarımla çelişirdi, şimdiyse düşüncelerim düşüncelerimle çelişiyor. Büyümeyi beceremedim ben sanırım.. Umutsuzluğun zirvesinden, ayaklarımın altında akıp giden zamana dalıp dalıp gidiyorum.. Mevsimlerin kendini değerlendirdiği hayatı izliyorum öylece.. Kendimle alıp veremediğim her neyse beni dibe doğru intizamlı şekilde çekiyor.. Benim bana ulaşmamın yolu nereden geçiyorsa orayı bulmayı bekliyorum kendimle.. Kendimce bulduğum her yol çıkmaza çıktı. Kendimden uzak yürüdüğüm her yoldaysa sadece kayboldum.. Dilerim içimdeki çocuk bana olan küskünlüğüne biraz ara verir, anlatır bana ne istediğini en kısa zamanda. Yoksa ruhum akreple yelkovan arasında, hayallerine erişim engeli yemiş bir halde yaşlanıp gidecek..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ŞEHRİN GİRDABI..

    Hayatıma tutunamadığım noktadan aşağı doğru sarkıttım ayaklarımı. Bir kahramanın gelip beni kurtarmasını falan beklemiyorum yanlış olmasın.. Sadece yer çekimine meydan okuyan tükürüklerimin asılı kalışını izliyorum.. 

    Tam her şeyi rayına koyduğumu düşündüğüm anda hayatın kendisiyle aramda olan bağı kesmesi üzerine yere kapaklandım. Gözümü açtığımda buradaydım. Bu izbe uçurumun tam kenarında.. Şehir sarkan ayaklarımın tam altında. masum bir duruş sergiliyordu.. İçinde yatan canavarı, akan pisliği, yarattığı kaosu sisle kapatmıştı. Öyle masum duruyordu ki görseniz celladınızın kendiniz olduğuna yemin ederdiniz. Sanki kaybedişinize sessizce tanıklık etmemiş gibi, ihanete uğrayışınızı görmezden gelmemiş gibi, yalnızlığınıza sırt çeviren o değilmiş gibi.. 

    Kısa değil, uzun sayılmaz. Tastamam çeyrek asırlık bira hayat yaşadım. Şimdi geri kalan çeyreğin ilk yarındayım hatta. Elimde avucumda kalana bakıyorum, hiç. Kocaman, zemini sağlam bir hiç. Ektiğim tohumlara ilişiyor gözüm, kimisi filizlenmiş, kimisi boy atmış, kimisi toprağa karışıp kaybolmuş.. Hayatın benimle bağını kesip atmasını ne yazık ki anlıyorum. Tüm gün aylaklık eden, geceleri gündüzün hesabını yapan, kendinin labirentinde kaybolmuş bir kobaydan ne bekleyebilirdi zaten..

    Aslında aylaklık ruhumun parçası olmadan önce çok yorulmuştum. Hayatın bunu anlayabileceğinden emindim. Neredeyse.. Çok severdim, hemen güvenirdim, elimden de neredeyse her iş gelir biliyor musun. Kaçmazdım, gözüm korkmazdı ki. Dimdik dururdum her şeyin karşısında. Haksızlığa göğüs gere gere karşı çıkardım, işimi hakkını vererek yapardım, çiçekleri layığıyla koklar, toprağa hissiyatla dokunurdum. Peki sonra ne oldu! Yani ne oldu da aylaklık beni sorumluluk alma, mücadele etme illetinden koru hale geldi. Hayatımın atı üstüne geldi, iyi ama neden?

    Biri daha Şems’in sözünü kullanırsa fırıncı küreğiyle dalabilirim. Hayır kardeşim, hayır ya hayatımın altı üstünden iyi falan değil.. Aynaya baktığımda aradığım huzuru, yorgunuma sokulup kaybolmakta buldum çünkü.. Önce yorgunum dedim. Doktorum depresyon dedi. Dedim ki keyif vermiyor muhabbetler, saçma geliyor kavga gürültüler. Doktorum anksiyete dedi.. Peki madem öyle reçetem tamamsa neden hala haz alamıyorum, dedim. Zamana ihtiyacın var, dedi..

    ZAMAN.. En büyük aylak, dedim. Duygularına göre akış hızını değiştiren bir oyuncu, dedim. Böyle hissetmen normal, dedi. Anlayacağın her şeyi kılıfını uydurmak kolaydı. Kolay olmasına kolaydı da, o kılıfın bana uymasının hiçbir yolu yoktu.. Ya tarzım değildi ya da ben kilo dengesinden dolayı bir türlü oturtamadım o kılıfları üstüme. Denedim, giymeyi onca etiketi. . Olmadı, olmamış daha doğrusu.. 

    Şehir üstüme üstüme geliyor, insanlar anlamsız vızıltılar çıkarıyordu. Şehir hapishane, kaldırımlar havalandırmaya çıkış alanıydı sanki, sokaktan gardiyanlar hızla gelip geçiyor gibiydi. Gökyüzünü görmek zahmetli bir hal almıştı. Görüş gününe çıkarcasına şehrin tepesine gider biraz soluklanıp hapishaneme geri dönüyordum.. Hayatımın sonsuz döngüsünü yarattım böylece.. Kahvemi yudumluyor, birkaç kelime karalıyor,  havalandırmaya çıkıp geri yerime dönüyordum. Ta ki hayat benle arasındaki ipi kesip atana kadar..

    Döngüden beni kurtarmış olması her ne kadar hoşuma gitmiş olsa da aylaklığımdan beni kurtaramadı.. Şehrin soluk benizinden, kasvetli insanlarından, zehirli oksijeninden, kanalizasyonunu solumaktan kurtuldum, evet. Şimdiyse kendimle baş başa, bir uçurumun kenarında ayaklarımı sarkıtmış şekilde bendeki izlerin yaratıcısına bakıyorum.. Ve kendime bir cevap arıyorum.. Beni hapseden şehrin girdabı değilse, o zaman ne?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SON BİR GECE..

    Olmasını istediğimiz, gelmesini beklediğimiz şeyleri bir düşünün.. Sadece tek bir geceliğin herkesin bu beklenti ve isteğinin gerçekleştiğini düşünün bir de.. Ne büyük bir kaos ama! Sadece birimizin istediği gerçekleşse ne muhteşem bir gerçeklik olur dediğimiz her şey sayı arttığı an kaosun efendisi oluyor. Aslında o gerçeklik sayı tekken de pek değişmiyor, sadece etkilediği kişi sayısı değişiyor.. Birine aşık olduğunuzu ve onun gelmesini istediğinizi düşünün, onun ne hissettiği ne düşündüğü kimlerle ne yaşamak istediğini es geçiyor kendinizi merkeze koyuyorsunuz. Aslında kendi hayatınızı da göz ardı ediyorsunuz. Size aşkla gelecek olanı yok sayıyorsunuz mesela.. Ya da çok istediğiniz bir iş var diyelim ki.. Başarısız olacağınız belki de başarıya gideceğiniz bambaşka yoldan saptığınız bir seçim yapıyorsunuz aslında..

    Dün bir büyücüyle karşılaştı. Aylak aylak geziniyordum. Müziğe kendimi kaptırdığım an da birisi dikkatimi çekti, yanına yaklaşıp iyi olup olmadığını soracaktım aslında tek derdi buydu.. Daha sorumu soramadan bana sıkkın olduğunu ve sebebinin ben olduğumu söyledi. Apışıp kaldım karşısında.. İste dedi sadece iste. Ne olduğun söylemeden, neden olduğunu söylemeden, sadece istememi söyledi. Aklımda soru zincirleri oluşmaya başlarken ”sustur şu aklını ve iste” diye bağırdı. Neye uğradığımı şaşırmış bir haldeydim, ”su” dedim bir anda. Sadece su! Daha fazlasını istediğimden emin, istemediğim içinse öfkeli bir bakış atarak matarasından suyu uzattı.. Benimle dalga geçtiğinden neredeyse emindim. Sorgular gözle bana bakmaya devam etti. Anlamama yardımcı olmasını istediğimde daha da öfkelendi..

    ”Sorunlarını düşünmekten çözümleri göremeyecek kadar körsün, bir aptalla karşılaştığına ve seninle dalga geçtiğine neredeyse eminsin, kendine o kadar odaklanmış durumdasın ki başka hiç kimse ya da hiçbir şey umurunda değil. Gidenlerin arakasından doğru düzgün yas bile tutamıyorsun, korkuyorsun çünkü yaslarını tuttuktan sonra onlarla vedalaşman gerektiğini biliyorsun ve bu yüzden korkuyorsun. Hastalığının nelerle tetiklendiğini buldun uzun zaman sonra çözümler tek tek önüne saçıldı sense ne yaptın! KOCA BEBEK GİBİ DAVRANDIN! Şimdi bırak şu korkaklığı ve iste.” Dediklerinin gerçekliğinden mi bilinmez, kendimi ringin ortasında dans ettirilerek dayak yemiş gibi hissettim.. Peki, dedim. Aşkta, işte benim ayağıma gelsin koşuşturmaktan emek vermekten yoruldum. Umutsuz bir vakaymışım gibi bir bakış attı, omuz silkti. Tam o sırada birinin elinde çiçek diğerinin elinde kağıt yığını dolu olan iki kişi karşıma geldi..

    Bir anda kendimi bir simülasyonun içinde buldum; uzandığım koltuğa kadar gelen deniz, sürekli bana aşkını anlatmaya çabalayan birisi, anlaşmalar için kapıma gelen birileri, okumaya tenezzül etmediğim bir dolu kağıt parçası, karşımda ağlamaya başlayan birisi, eşyaları taşıyanlar, kapımda isyana dayalı topluluk. Nefesim daraldı, elimdeki suyu bile fark edemedim. O an tek istediğim bulunduğum yere geri dönmekti. Bir insan 3 saniyede 10 yıl yaşlanır mı, evet yaşlanır. Tüm vücudum buz kesmişti sanki, ellerim titremeye başladı. Ne yaşayacağımdan eminmiş gibi bir gülüş attı. Şimdi, dedi, iyi düşün. Gerçekten ne istiyorsun?

    Kendime bu soruyu sormayalı öyle uzun zaman olmuş ki, içimde bencilliğinden kör olmuş bir akıl, küskün bir çocukla kalakaldım. Sadece, dedim. Kaldım. Ben sadece, dedim devam edemedim.. Kendimle son bir gece daha istiyorum. Beni benimle son bir gece için ay ışığına ev sahipliği yapan bir yerde, dedim.. Devam edemedim. Bilmiyordum ki kendimle konuşacak neyim olduğunu. Ben ne isterdim sahi? İstediklerim için ne yapmalıydım peki?

    Sen kendine baktığında ne görüyorsun şimdi, dedi. Hiçlik, dedim. Suyu doldurdu ve sessizce uzaklaştı.. Neydi şimdi bu, neydi ki benim asıl istediğim?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..LOTUSUN ÇALINAN RENGİ..

    Kendisiyle verdiği savaşın sonu gelmeyen bir hayatın tam merkezine yolculuk için hazırlanmış sevgili Lotus.. Yanına ne almalı, neyi geride bırakmalı diye düşüne düşüne hazırlamış valizini.. Ne yolu biliyormuş ne de elinde bir harita varmış. Bildiği tek şey yola çıkması gerektiğiymiş.. Bavulunu hazırlamış, evinin elektriğini kapatmış, çiçeklerini komşusuna emanet etmiş, kapıyı tam üç tur kilitlemiş ve yola koyulmuş.. Gerçi aklı bir süre hep evde olsa da yine de silkelene silkelene yola koyuldu..

    Bir hikayesi vardı, ve bunu öğrenmek istiyordu.. Yürüdüğü yol kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Kendi içinde anlam veremediği bir kaygı doğdu. Ne hissettiğine odaklanmak istese de başaramıyordu. Derken bavulunu birinin asıldığını fark etti. Çalınacağı korkusuyla fevri bir asılış yaptı, ve yere kapaklandı. Başına toplanan birkaç kişi ona bakarken, o gelenlerin kendisine güldüğünden neredeyse emindi. Uzatılan elleri tersleyip bavulundan destek alarak ayağa kalktı. Üstündeki tozlara sert bir tokat attı. Bavuluna sıkı sıkıya sarıldı ve yoluna devam etti.. Şiirdeki gibi ”zaman aman bilmez bir safsata” olarak ilerlemeye devam ediyordu. Oysa sadece yürüyordu.. Hava güneşe düşman olmuş şekilde kararırken bulduğu ilk bara yöneldi.. Oturmuş sahnedeki orkestrayı dinlerken masasına gelen içecek dikkatini dağıttı birden. Kimin gönderdiğine bakınırken, barmenin gülümsemesi gözüne çarptı. İçinde bir öfke uyandı. Bardağı sert bi şekilde bara vurdu ve çıktı oradan..

    İnsanların ona neden böyle davrandığına bir türlü anlam veremiyordu. Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti. Yoruldukça devam etti. Bavul daha da ağır gelmeye başladı. Düşünceleriyse zulüm olmaya devam ediyordu. Ne bavulunu bıraktı ne düşünmeyi. Yolun nereye gideceğine dair fikirsiz oluşu onu iyice yıpratmaya başlamıştı. Küçük bir tepede yanan ışık gözüne çarptı. Etrafta ne ses vardı ne başka bir ışık vardı. Tereddüt ede ede ışığa doğru yöneldi. Pencere önünde çiçekleriyle konuşan birini gördü.. Sorgular gözlerle bakarken karşısındakinin dikkatini çekmeyi başardı. Kapıya yönelen kadın Lotus’u eve davet edercesine eliyle içeriyi gösterdi.. Kaygı ve merakla içeri doğru yönelen Lotus’un dikkatini kapının girişindeki ayna çekti. Aynanın karşısında dikildi, kendine baktıkça hem korkmaya hem de geri adım atmaya başladı. O an da kapıyı kapatan kadın kahve yapmaya yöneldi. Lotus pencere önündeki tekli koltuğa oturduğunda ilk defa bir hafiflik hissettik. Bavulunu kapının yanında unuttuğunu ve ilk defa elinden bıraktığını fark etti. Oturduğu koltuğun karşısındaki aynaya gözü çarptı bu sefer. Korkarak baktı yine. Bu sefer tam olarak kendini görüyordu. İçini rahatlattıktan sonra kadına yöneldi. Sormaya başlayacağı tonla şey aklında birikmeye başlamıştı ki, kadın kahvesini uzatıp, kapının oradaki aynadan bahsetmeye başladı..

    Ayna kişiye olmak istediği kişiliği gösteren, hayal dünyasından hediye edilmiş bir parçaydı. Kadın aynayı anlattıkça lotus yaşadığı hayatı düşündü.. Kibrini, öfkesini, yardım elini tersleyişini, kendine yaptığı haksızlığı, suçluluğunu, kırgınlığını düşündü. Düşündükçe bavulunun yavaşça açıldığını fark etti. Kadın durumu açıklamaya devam etti. Yanın getirdiklerinin kıyafet ve erzak olmadığını, bavuluna her ne koyduysa hepsinin; travma, duygu, düşünce üçgeninin arasında donup kalmış ne varsa hepsinin bavulunda yük olarak oraya kadar yanında geldiğini söyledi.. Yolda ilk karşılaştığı kişinin yükünü almak istediğini, kibrininse buna izin vermediğini, bu yüzden bir hışımla düştüğü yerden kalkıp oradan uzaklaştığını söyledi kadın. Devam etti. Gittiği bardaki barmenin o kibri gördüğü için direkt yanına gelmek yerine soluklanması için o içeceği gönderdiğini, lotusunsa korkudan ötürü öfkeyle davrandığını ve öfkesinin verdiği yetkiye dayanarak oradan uzaklaştığını söyledi. ”Peki” dedi lotus ”o kibre ve öfkeye sahip bir ben varken neden kaçmak gitmek yerine buraya geldim?” Kadın gülümseyerek devam etmiş.. Ne kadar kaçsa, ne kadar korksa da aklıda ruhunun ne istediğini biliyordu. O eve girerken de yaşadığı tereddütten bahsetti, yorgun olduğu ve cevap aradığı için içeriye girmeyi tercih ettiğinden bahsetti..

    Lotus karşısındaki aynaya baktığında yaprağındaki renklerin solduğunu gördü. Oldukça yorgun, tatminsiz, ne yapacağını bilmez bir halde hissetti kendini. Kadın isterse orada dinlenebileceğini söylese de lotus evine dönmesi gerektiğini söyledi. Yürürken aşılmaz olarak gördüğü yolu bir lokmada bitiriverdi. Eve girdi, kendine bir bitki çayı yaptı, ve penceresinden yola baktı. Önünden el uzatan ilk kişiyle barmenin yan yana geçtiğini gördüğünden kapıya yöneldi ve arkalarından seslendi. Lakin onu duymadıkları gibi de gittikçe uzaklaştılar. Geri eve döndüğünde ortada bavulunu açık halde buldu. Çayını yudumlarken yavaş yavaş boşalttı bavulunu. Paslanmış yanlarını düşünürken daldı uykuya.. Renginin soluk olmasını bile umursamadı uykuya dalarken..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İNZİVANIN SONU..

    Suyun altında 463üncü günüm.. Duyduklarım, gördüklerim ve zihnimin yansımalarından oluşan tam dört yüz altmış üç gün!

    Kendimi yenilerim sandığım, eski parçalarımı bulduğum bir inziva süreci.. Neleri değiştiririm derken, kendimde nelerin sürekli aynı kaldığını gördüğüm bir sürü gün.. Dağlardaki evimden buralara geldiğim il zamanları hatırlıyorum da..

    Herkesin yarı zamanlı kendi halinde yaşıyor, yarı zamanlı başkalarına karışan bir hayat yaşıyorken, ben hem kaybolmak hem kendini bulmak yolunda savrulup duruyordum.. Aslına bakarsan kendi halinde biri sayılırım. Elbette bu yaptıklarımın kocaman bir kelebek etkisine dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyordu o zamanlarda.. Yorgundum yine de durmak istemiyordum. Sıkılmıştım, yine de heyecanımı yinelemek için gayret ediyordum.. Sürekli koşuşturma içinde olanların dinlenmek için önüne gelen durakları kaçırdığını yeni yeni fark ediyorum..

    Neler öğrendiğime gelecek olursak: İlişi yaşamak konusunda ketum ve aceleciymişim ne geçmişin kırgınlıklarını iyileştirmek için kendime zaman tanımışım ne de nasıl bir ilişki istediğimi sormuşum kendime, arkadaşlıklarımı seçerken özen göstermişim ne de gördüğüm zarardan ders çıkarmışım, hayallerim konusunda ne oturup bir düşünce yol panosu yapmışım ne de önemsemişim, hayatımı ne bir düzene koyabilmişim ne de rastgele yaşamaktan kopartabilmişim.. Tam olarak bunların yönünü değiştirebildim mi bilmiyorum. Zaten hayatımda hep bilmediklerim konusunda bir şeyler bilirim, istediklerim konusundaysa pek bir bilgim yok diyebiliriz. Savrulmak hikayemin ana teması oldu hep. Yerleşik hayata geçmeyi pek beceremedim, hayatımın çoğu konusunda. Ha bir de önemli konularında. Başkaları beni nasıl gördüyse öyle oldum; öfkelisin dediler yakıp yıktım, sessizsin dediler çıkmadım evden, neşelisin dediler kahkahaya boğdum hepsini, yabancısın dediler ev oldum, çok kalabalıksın dediler ıssız bir sokak oldum. Onlar dediler bense olmalara doyamadım anlayacağın.. Peki ben ne istiyorum, ne hissediyorum, ne düşünüyorum bunların çığlıkları karşımda duranların fısıltısı arasında hep kayboldu..

    İnziva kendimce çekildiğim bir alan gibi görünüyor olabilir, pekte farkına varamadan girdim içine aslında. Aynılıklardan sıkılmıştım, insanların küçük akıllarıyla büyükler ligine girme çabasından da fazlaca sıkılmıştım. Hele kendinizi anlatma için yorulduğunuz konularda bırakın anlaşılmayı duyulmadığınızı fark ettiğiniz o anlar var ya illallah geldi.. Hele bir de amacınız yoksa, tabi bu başkaları için yaşayanların laneti gibi bir şey, savrulurken sağa sola çarparak devam ediyorsunuz. Fark etmediğiniz morluklar sızlamaya başladığında anlam arayışına girmek istiyorsunuz.. Fakat tam bir fiyasko! Kendini dinlememişsin ki neyi nasıl yapacaksın. Bocaladım, bocaladıkça daha sert çarptım kendimi sağa sola. Korktum, insan bir kere karanlığa alışınca en ufacık Işık sızması bile insanda bir telaş bir korku yaratıyormuş.. Güzel bir cümle duyduğunda hemen savunmaya geçiyorsun, alışmışsın çünkü kavga gürültüye, sinkaflı konuşulmasına.. Bir de tabi umudunu güttüğün hayat var ortada. Tam olası güzellikleri düşünüyorsun, daha başlamadan kestirip atıyorsun kendi kendine. Çünkü kök hücrelerine inmiş artık umutsuzluk. Pencerenden giren güneş içinde ürperti uyandırıyor..

    Herkesin kurduğu cümleleri ilmek ilmek işledim, her bir tanesini özellikle inceledim. Duyduklarım, gördüklerim hepsi zihnimin en kök noktasında raptiyeli bir şekilde duruyor. Başlarda kendimi sorgulayan aklım şimdi parçaları daha çok daha net görüyor.. Görüyor görmesine de bu benim tam 463 günümü çaldı.. Herkesle tokatlaşıp küfürleşirken, savrulurken oradan oraya bir uçurumun kenarında duraksadım. Hemen altımda bir deniz. Dalgasız bir şekilde, en kaliteli ipek çarşafa taş çıkaracak halde önümde duruyordu.. Hava bahar oldukça yaşamdan korkan ve çekinen biri haline gelip, kasvetli olduğundaysa kendimi evimde hissetmeye öyle alışmışım ki beni havanın gidişatından koruyacak tek yeri bulmuştum. Şu önümde duran suyun hemen altı.. Düşüncelere dalıp gitsem suya dalamazdım, biliyorum. Baksana daha suya girmeden bilmeye başladım bile..

    Gözümün önüne herkesten ve her şeyden, hatta unuttuğumu sandıklarımdan bile bir demet yığıldı suya adımımı atar atmaz.. Korkunun anlamını yeniden yazdığıma yemin edebilirim. Telaşımsa gittikçe artmaya başladı. Saçımın son teli suyun içine girdiğinde, gökyüzüyle olan bağım kesildiğinde, sesin zerresi kalmadığında kendi yalnızlığıma gömülmenin huzuru ve merakı içine girdim. Korku ve telaş yerini hiç bilmediğim bir boşluk hissine bıraktı.. Bir gün sayısı belirlemedim, plan yapmadım buradaki yaşamıma dair, zaten yapacak kadar da bilinçli değildim o sıralar. Ben kendi dünyamda kaybolurken atmosferdeki zaman bir hayli ilerlemiş. Bana sorsanız en fazla bi hafta diyeceğim zaman ilerleyişine, akreple yelkovan tam 463 gün diyordu.. Neden yaptığıma dair ufak fikirlerim olsa da tam emin olamamakla birlikte kafamı sudan çıkarmış bulundum bugün.. Zamanın ne durumda olduğunu gördüm, çevrenin ne durumda olduğunu, baharın geldiğini.. İç huzurun getirdiği akışta kalmakla, baharın gelişiyle hissettiğim anlık telaş birbirine karıştı.. Soyutlandığım gerçeklik tam karşımda duruyordu. Aynı aldanışlı haliyle ve hiç eksilmeyen güzelliğiyle.. Farklı olan neydi o zaman? Tarihteki rakamlar mı, karşılaşacağım yüzler mi?

    Bendim! Muhtemelen de farklı kalma isteğimin artacağı bir benle yeniden dönüyordum o dağın eteklerine..

    Kendi hikayemde söz sahibi olacağım, aynadaki dışında ciddiye almayacağım kararıyla yürüdüm yol boyu. Ve işte her şeyin başladığı yere geri geldim. Bu sefer kazanmak için değil, savaşmak için değil, aynı hikayeleri başka tarih ve yüzlerle yaşamaya değil, kendimi kaybettiğim ve parçalarımı bulmaya..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DEPRESYONUN ALAMETİFARİKASI..

    Ne yaşadığınızı siz bile anlamazken başkalarının anlamasını beklemek bencillik mi olur, yoksa sessiz bir yardım çağrısı mıdır? Hastalananlara iyi baktığınız oldu mu hiç? Hani grip, kanser, alerjik hastalıklar da olur. Bunlara tavrınız tam olarak ne olmuştu? Oldukları gibi mi bıraktınız, görmezden mi geldiniz, yoksa tedaviye yönlendirip çorba falan mı yaptınız? Tebrikler çorbacılar şu dönemde nadir bulunan insanlardansınız.. Peki ya psikolojik rahatsızlıklar; depresyon, bipolar, borderline, şizofreni mesela. Çevrenizde tanısı konulmuş birileri var mı? Daha önce kendiliğinizden fark edebildiniz mi? Ya da belki size kendini anlatmış birileri oldu mu?

    Ne yaptınız? Ne hissettiniz, ne düşündünüz? Hatta belki bizzat kendiniz kimliğiniz olarak o tanıyı aldı. Peki sizin için ne yapılsın isterdiniz, ne düşünmeli, nasıl yaklaşılmalı size?

    Ben depresyon tanımı ilk aldığımda hayatımın akışı fazla hızlıydı; okul, iş, ilişkiler, topluluklar derken bana hayatımda pek yer yoktu. O yüzden iniş çıkışlarımı mizacıma dayandırıp tiye alıyordum. Anlaşılmadığımı öyle kanıksamıştım ki, ilaçları kullanmanın bir işe yaramayacağından neredeyse emindim. Çünkü uyuyamazdım, uyutulamazdım. Hayatım buna izin veremezdi..

    PEKİ SONRA NE OLDU?

    Okulum kendi kendine daha iyi idare ediyordu, arkadaşlarımla eğleniyor, aşkta sürekli kavga ediyor, sevilmediğimi hissediyordum. Toplulukları ve okulu kendi haline bıraktım. İlişkimi bitirdim, arkadaşlarımla görüşmeleri azalttım. Bir sonraki sabahsa tam aksine; hayata gülümsedim, arkadaşlarımla eğlencenin anlamını yeniden yazdım, aşkın kendisi olduğumu hissettim, okulda başarılı olabilirdim dedim, ve güzel bir uyku çektim. Ertesi sabah pijamalarımla markete gittim, kahvaltımı yaptım yetmedi kalpli ve pembe pijamalarımla sırf erken diye sınava girdim, evime geldim uyudum. Sanıyorum tam ortaya çıkışları lanetli yaş sayılacak 24’lü yaşlarıma denk geldi. Sonradan sonraya hayatın zehir zemberek olan tarafına doğru yol aldım..

    Yemek yeme düzenim bozulmuştu, duş almak beni yoruyordu (ki küvette keyif yapmaya bayılırım), kendimi kabuğuma zincirlemeye başladım. O zamanlar arkadaşlarım bana ”kendine gel, sen güçlüsün, bunu yaptığına inanmıyorum” gibi, onlara göre beni tanıdıklarını gösteren bana göreyse dışta sorgulatan derinlerde kendimi kötü hissettiren cümleler kuruyorlardı. Yalan söylenin affını kabul etmeyen ben yalan söyleyerek hayatta kalıyordum; sadece olanı farklı yansıtmak değildi, bazen akıldan geçenleri söylememek gibi sirayet ediyordu hayatıma. Gönlüm birine karşı (bir önceki ilişkimden 3 ay sonra, ki ilişkim bir sene sürmüştü) uzun zaman sonra çok özel ritimlerde çarpmaya başladı, makyaj yapmaya başladım, kendime bakmaya, kahkaha atmaya başladım. Demek ki bir hazza ihtiyacım vardı diye düşündüm. Yorulmuştum, dinlendim geçti dedim kendi kendime. Kimseye görüştüğümüzü söylemedim, öyle istiyor diye. Meğer ne değersiz hissettirmiş fark etmedim. Sesli kahkaha attıran güzel biriyle tanıştım hemen ardında, kendimi keyifli bir an içinde buldum ve evet layık olduğum anları yaşıyorum dedim o sıralar. Sonra benden seçim yapmam istendiğinde kendimi iki duvarın arasında sıkışmış gibi hissettiğimde kimseye anlatamadım. ”Tamam” dedim ”dediğiniz gibi olsun”. Sakladım bazı bildiklerimi, yaşadıklarımı. Onlar yalancı dedi, yetmedi ben de öyle dedim kendime. Sonrası daha da içe kapanıklık, suçluluk, değersizlik, çaresizlik hissi içinde bir başına boğulma. Dürüstüm ben dedim fısıltıyla, anlatma istedim herkese olanı. Kimisi yalan dedi, kimisi saklamışsın bencillik dedi. Görünen o ki haklıydı. Zaten hep, her zaman, onlar haklıydı. Meğer korkmuşum sadece, anlamadılar. Önce kıymetli bir arkadaşlık yitti gitti hayatımdan, şimdilerdeki görüşüm başka olsa da o zaman meğer ne çok sinmişim diyorum kendi kendime..

    Aslında çok bir şey istememişim ki; biraz anlaşılmak, biraz sevildiğimi hissetmek, birazsa hoşgörü.. Hep çok vermişim o sıralar. Yalnız başıma mutfağımda ağlardım, sabah bir şey olmamış gibi sevdiğim insanı ve arkadaşlarını huzursuz etmemeye çalışırdım. Bir köşede kendi halime yazardım, akardı içim. Sabah anlaşılmadığım dillerde kahkaha atardım, sırf herkes gülsün diye. İçim çürürdü de dışım hep bahar bahçeydi. İnattan değil, fark edemediğim içindi hepsi.. Eski sevgilim bir gün bana ”eski sevgilim depresyondaydı o da böyle yapardı” dediğinde ”bre göt madem fark ettin niye yanımda durmadın” demedim de içimden, ben hasta mıyım diye düşündüm sadece, suçlu hissettim kendimi! Arkadaşlarım yahu seni tanırız bir kendine gel dediklerinde, ”ulan herkesi en iyi siz tanırsınız zaten nesiniz siz psikolog mu” dememişim de ”niye herkesin ben de gördüğünü bir ben kendimde göremiyorum” diye daha da suçlu hissetmişim kendimi.. Biricik ailem ”kaya gibisin, ama bazen sen de yıkılabilirsin” demiş bense ”anlamıyorsunuz beni” diye öfkeyle davranmışım..

    Daha içine kapanık, kimseyle konuşmak istemeyen, canını acıtan şeye anlam veremeyen biri olmak benim için ne anlama geliyor lütfen anlamaya çalışın. Dertlerin deva kapısısınız kendinize gramlık panzehriniz yok. Neşenin ve kahkahanın kıvılcımısınız, kendinizi gülümsetecek tek bir cümleniz yok. İyi bir anlatıcı, güzel bir dinleyicisiniz kendinize mecaliniz yok. Sahnede meyanlar yapabilen bir şarkıcısınız, kendinizi anlatacak ses titreşiminiz yok. Kısaca hayata karşı genelev kapısında heyecan arayan jinekolog gibisiniz, içinizde hayata karşı tek bir kıpırtınız yok..

    PEKİ ŞİMDİ?

    Sanıyorum 2021 gibiydi. İşin içinden çıkmaz olduğum, sağlığımı sigara ve kahveye takas ettiğim, insanların lanet birer kan emici olduğuna iyice alışmıştım. Evden çıkmıyor, kimseyle konuşmuyordum. Uykudan kalkamıyordum ki, nasıl yemek yiyeyim duş alayım hayata karşı adım atayım. Evimin tüm perdelerini kapattım. Yaşananların yükü altında bir başıma eziliyor, her geçen gün ölümü daha da arzular hale geliyordum. Yaşayan her şey ben de alerji yapıyordu. Kabul edelim sağlam batırmıştım. Yalancıların bana dürüst olmadığımı söylemesini, soyadı elinden alınsa geriye bir şey kalmayacak insanların aşağılamasını, sadece etten ibaret olduğumu sananların öyle düşünmeye devam etmesini, başarısızlığımın tadını çıkaranları, hastalıklı ruhumu, çürük kokusu gelen düşüncelerimi, yanlışlarımın kapanım olasını, hatalarımın suçluluğunu, hayatın çaresizliğini ve acı dolu yanını koşulsuz kabul etmiştim. Bir insan kendine bunu neden yapar ki, diyen olursa umarım kurşundan hızlı koşuyordur. Amacım yoktu, hayallerim yoktu. Dalga mı geçiyorsunuz bir parça ekmek yiyecek kadar bile enerjim yoktu.. Bunları yaşamak kadar, itiraf etmekte zor..

    Önce yaşadığınızı anlamaya çalışıyorsunuz. Anladıkça kendinize öfke duyuyorsunuz, bunlara nasıl izin verdim diyorsunuz. En sevdiğim evre pişmanlık, hem size yapılanları hem kendi yaptıklarını anlayacak akla ve kabul edecek yüreğe sahipseniz bunun pişmanlığını duyuyorsunuz. Ve gerisi inanın daha kolay. Aslında sıralama; öfke, inkar, pişmanlık, depresyon ve kabul şeklinde ilerlemeli. Tabi -normal biriyseniz. Bendeyse öfke ve inkar zaten manipülasyon aracı olduğu için ilk olarak kendini depresyonla gösterdi. Kendime öfke duydum, bunları yapamam diye inkar ettim, sonra daha çok ağladım, ağladıkça içimdeki tohumları suladım ki bunu kardeşim söyleyene kadar anlamamıştım bile, bunları nasıl yaptım pişmanlığı ve çat. ”Ben kendime sırtımı dayadıktan sonra s*kemeyeceğim hiçbir şey yok” farkındalığı ve kabulleniş, perde ve sahne.. Hoşça kalın..

    Fazla gaza geldim.. Ağır yaşamlardan kesitlere hoş geldiniz.. Bana yapılanları ya da yaptıklarımı değiştiremem. Ama bugünümü inşa edebilirim. Öyle de yaptım. Yapmışım yani.. Daha doğrusu yeni yeni yapıyorum.. Bu ağdalı süreç bana öğretti ki; kendime hiç nasıl bir ilişki istediğimi sormamışım. Birinden hoşlanmış, kendimi ilişkiye kapatmış, ayrılık sonrası iki ay aradan sonra ilişki yapmışım. Kimle, nasıl bir ilişki yaşamalıyım dememişim mesela. Arkadaş seçimlerindeki fiyasko daha beter! Herkesin bir hikayesi olduğuna inanıyorum, bu hala değişmedi. Meğer her hikaye öyle değerli ve özel değilmiş onu öğrendim. Salakça ruh halleriyle herkesle her şeyimi paylaşıp daha sonra onların yüzüme çarpılmasıyla sarsıldım. Valla iyi geldi. Tekme tokatla kimseyi düzeltemezsiniz belki, ama ayıltabilirsiniz. Hayatıma giren çıkan her insanı arkadaşım bilmemeyi öğrendim mesela.. Özgür ruhlu biri olarak, kendimle çelişen tabularım varmış onlara attığım tekmeyi görmeliydiniz. Bir Bruce Lee, iki ben.. Hayata dair amacım olsa da peşinden koşmamışım, peşinden koştuklarımınsa sadece bir yanılsamaymış. Şimdi yavaşlamayı öğreniyorum, koç kadını olarak en zorlandığım şeylerin ilk üçüne girer. Kendime istediğim ve istemediklerimi soruyorum. Hala amacımı tam olarak bulduğumu söyleyemem elbette.. Ama duş keyfi yaptığımı, yemek ziyafeti verdiğimi, uykularımdan aldığım hazzı, insanları çat hayatıma aldığım gibi hop çıkardığımı söyleyebilirim..

    Mucize gibi duruyor değil mi! Öyle de zaten! Başlarda ne inancım vardı, ne de anlayabiliyordum. İnanın öyle oluyor. Olmaz diyorsunuz, izlediğiniz hiçbir şey tatmin etmiyor, duyduklarınız bazen sorun benim galiba neden olmuyor dedirtiyor. Hala yolun kendisini bulamadım. Kimilerine göre uzun sürdü bu durumum, kimine göre gayet iyi ve hızlı ilerliyor. İşte burada herkesin zamanı kendine kısmı devreye giriyor, girmeli. 28 yaşında, amacını bulamamış, yeniden keşfetmek için yola çıkan biri olarak sesleniyorum.. Bırakın zaman size hizmet etsin ve hayatın renklerini görmek için yatağınızdan kalkacak haliniz yoksa bile en azından perdeleri açık bırakın..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAÇIK HAYALLER..

    ”Gökdelenin tepesinden tükürdüm dünyanıza..” Şarkıyı sevdiğimden değil, cümleyle meydan okunduğundan olsa gerek seçtim o şarkıyı. Plastik oyuncaklar, bebekler, taçlar, tütülü kıyafetler, sınırlandırılmış meslek gruplarıyla büyütüldüğüm şu zamanlara gidelim..

    Kentin en muhteşem sokağında yaşıyordum o zamanlar. Çocukluğumda futbol oynardım, topu bırak dediler. Sokakta dans ediyordum, salona gir dediler. Bol giyinmekten keyif alır rahat hissederdim, prenses gibi giyin dediler. Babamın kral olmasıyla bir alakası olsa gerek. Diğer çocuklardan farklı olduğumu biliyor olsam da, hizmetlilerden tutunda diğerlerine göre durum aile soy ağacımla ilgiliydi. Oysa benim aldığım nefesin başka oluşunu kimsecikler göremedi.. Bizim kentin sınırları alabildiğine geniş olduğu için kimseler sınır dışına çıkmazdı. Seyahat kavramı evler arasında gerçekleşirdi. Ya da dağlara ot toplamaya gidenler için kullanılırdı. Sadece alışverişte seyyahların getirdikleri olurdu. Onlarında kente geliş ve gidişleri belli tarihlerde olurdu. Öyle heyecanla beklerdim ki onları, hemen bir tepeye çıkar gelişlerine ve izledikleri yollarına gözümü dikerdim..

    Her prensesin yolu bellidir, bir prensle yuvasını kurduktan sonra topraklarını genişletmenin keyfini çıkarır, beş çayında diğer prenseslerle krallıkları hakkında kakara kikiri yaparlar. Bense başkasının hayatını değil, kendi hayallerimi yaşayacaktım. Kene ara sıra gezginler gelir, bir şeyler kararlar birkaç gün kalır giderlerdi. Kesinlikle onlarla konuşmam yasaktı. Küçükken yasaklar, kurallar benim için bir şey ifade etmezdi, büyüdükçe bunların baş belası yazılı birer cehennem kanunu olduğunu anladım. Kendimce ufak ufak çözümler de bulmuştum. Mesela top oynamaya giderken şapka takıyor eski püskü kıyafetler giyiyordum. Böylelikle hem istediklerimi giymiş hem de istediğim oyunu oynamış oluyordum. Gezginlerin gittiği hanlara girmem kesinlikle yasaktı. Ben de zaman zaman onları izliyor, handan çıktıkları anı kolluyor ve yanlarına giderek hikayelerini diniyordum.. Günlerin bötyle ilerlediği bir vakit köye gelen başka bir gezgin beni yolunda yoldaş olarak istediğini söyleyecekti, ve asıl hikaye o zaman başlayacaktı..

    Bir sabah hanın orasının daha da kalabalık olduğunu gördüğümde dayanamadım ve giriverdim içeriye. Herkes bir bana bir de gezgine şaşkın şaşkın bakıyordu. Prenses olduğum için olsa gerek diye düşünürken, gözüm gezgine ilişti, öyle büyüleyici öyle göz alıcıydı ki hayretler içinde donakaldım. İlk defa bir kadın gezgin görüyor, bunun şaşkınlığıyla ona doğru yavaş yavaş ilerliyordum. Kimseyle konuşmayan gezginin benim ona yönelmemle gülümsemeye başladığını fark ettim. Silkelenerek ona iyice yaklaştım. Bir an da sarılırken buldum kendimi. Saatler süren sohbet sonrası bir an önce saraya koşup olanı krala anlatmak istesem de delinen yasakların haddi hududu olmadığı için bunu yapamazdım.. İçimde anan kıvılcımın hararetiyle saraya doğru koşturdum. Gezginin kalması için, onun hikayelerini duymak için neler yapabilirim diye düşünmeye koyuldum.. Aklımın ucuna bir değmeyen bir fikir bir gün sonra bana sunulacaktı. Kalmasını sağlayamayacaktım ve bu beni üzüyordu. Yine de sabah koşar adımla hana doğru yol aldım. Kapıda kralın bekçileri beni dosdoğru kralın huzuruna doğru geri savurdu. Savaşta püskürtülüp mağlup edilen ordunun acısını yüreğimde hissettim. Kral yasakları arttırmakla kalmadı, saraydan çıkışımı da engelledi. Gezgin ne zaman gidecekti, bir daha görür müydüm bilmez ve sorgular şekilde pencereden ara sıra da bahçeden bakınarak düşüncelere daldığım sırada kendisini meydanda gördüm. Pelerinini indirdi, bana el salladı, gülümseyerek meydandan uzaklaştı. Sanırım yola çıkma zamanı gelmişti. Benim elimde avucumdaysa anlattığı hikayeleri dışında bir tek gülümseyerek anlatmaya çalıştığı bakışları kaldı. Günlerce odamdan çıkmadığımı hatırlıyorum.. Ta ki doğum günüme kadar.. 28 yaşıma girecektim ve bu benim seçim yaşımdı. Kent kutlamalara hazırdı. Tacım takılacak, seçimler yapılacak bense geri kalan hayatımda o seçimlerin sonucunu yaşayacaktım. Pastam kesildi, onca mum sönmüşken yanan tek mumu üflediğim an bir mucize diledim. Tahta çıkıldı, sıra tacımın takılmasına geldiğinde kral geriye doğru bir adım attı ve kalabalığa doğru baktı. Tacımın elinde olduğu, rüyaları süsleyen bir kraliçenin bana doğru tacımla adım attığını gördüğümde nutkum tutulmuştu. Tacımı takan kraliçe kimsenin fark edemediği bir an lime bir kağıt büzüştürüp verdi..

    ”İşte” dedi gezgin, ”bu kağıt o kağıt” ve masaya koydu hikayesini barındırdığı o mektubu ve yanında oturan prensese doğru ittirdi.. O zamanlar doğum günümde bana tacı takanın o gizemli gezgin olduğunu, ve aslında hikayesine bir kraliçe olarak doğduğunu ve bana yola çıkmak için sadece kendime ihtiyacım olduğunu anlatan bu mektubu hiç bırakmadım elimden. Şimdi sevgili okur bu mektup benden size tek miras. Yola çıkmak için yanınıza sadece kendinizi alın..

    Dilerim hayallerinizi yaşayacak cesaretiniz ve inancınız vardır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..NEŞENİN PALETTEKİ YERİ..

    Her an anksiyete, ölümcül ataklar, yemek yemeyi unutma, akabinde tansiyon düşüklüğü yaşama, sokağa çıkarken yaşanan tedirginlik, güvensizlik, içe çökme, fallardan medet umma, her şeyden nefret etme.. Ay sayarken şiştim, siz bir de beni yaşarken görseydiniz. ŞAKA!

    Sanıyorum hücrelerimde var olan bu sürpriz dost hayatıma 2016-2017 arasında yavaş yavaş girmeye başladı.. Pek ketum biri sayılmam, hatta hiç öyle biri değilimdir diyebiliriz. Ne yaşarsam, neyi düşünürsem, ne hissedersem hemencecik paylaşma eğilimim benim felaket senaryomun temelini oluşturdu. Yahu paylaşamayacaksam yaşamanın ne anlamı var ki zaten. Belki ağzına laf verilmeyecek insanlara bunları anlatmamam gerekirdi, bilmiyorum. Pişman sayılmam, en azından şu sıralar..

    Önceden, yani depresyonun yoğun olduğu zamanlarda bu durum benim alamet-i farikam oldu diyebiliriz. Aşkınıza geçmişinizi, arkadaşlarınıza yanlışlarınızı paylaşırsınız. Sadece ailenizle pek paylaşımda bulunmazsınız. Bir kavga, bir küslük, bazense nedeni yokken bir bakmışsınız yüzünüzde parmak izleri. Sanki herkes anneciğinin a*ından çıktığı kadar pürü pak. Onların kirli olması sizin yaralanmanıza sebep oldukları gerçeğini değiştirmez. Ringde dans ettirilmişçesine yediğiniz dayak sonrası depresyonunuz şükür ki duruma el atar ve sizi ringde yere sererek nakavt eder. Bu hazzı kimseciklere de bırakmaz hınzır.. Havlu atılır, zil çalınır ve siz köşenizde ışığın sönmesiyle beraber karanlığınıza gömülürsünüz. Ahh, toy zamanlarım ne de güzel bir yenilgiydi. Sizin hormonsal düzlemde eşeklik ettiğiniz aileniz açar kapıyı size, bavulla kapılarında buluverirsiniz zaten kendinizi. Bizi gibi aptallar. Yahu hayatın 17 ile 25 yaş arasına rehberlik edecek bir sürü yazı var. Utanmadan bir de onları okuyorsun. Aşkı da, yanlışı da, arkadaşlığı da, aileyi de, hayatı da yetmiyor hükümeti de anlatıyor sana. Azıcık bırak kendini ve biat et, ama olmaz. İlla rotamız burnumuzun diki olacak. Kartalların 40 yaşında yapması gereken seçimi (gagalarını kayalara vura vura düşürmeleri gerek, yoksa geri kalan hayatlarında maskara olarak ölümü beklerler, alın bu bilgiyi n’aparsanız yapın) biz inatla yaşayarak öğrenelim diyoruz.

    Öğrendiğimiz her tecrübeyle de bizden sonraki nesillerin hayatına karadul gibi çökerek anlatmaya çalışıyoruz.. Yıl 2019 olduğunda kendimi kraliçe gibi hissettiğim birkaç ay geçirdim, ayyy sonrası diğer yazılara meze olacak acılardan geçiyor.. Vücudumuzda türlü bakteri ve mikrop nasıl ki bir şeylerin tetiklenmesiyle pörtlüyorsa, düşüncelerimizin dark side kısmında yatanlar da tetiklenmeler sonucu su yüzüne çıkarak bizi alt ediyor.. Mesela yaptığımız çalışmalar sonucu (ki kendisi terk edilmem, öncesinde yetersiz hissiyle baş başa bırakılmam, sonrasında arkadaş kazıklarını yememle tetiklendi) mizacımın depresyona yatkın olduğunu öğrenmiştik. E hani en komik bendim. İşte sonrasında öğreniyoruz ki, komedi neyin komik olduğuyla ilgili değil yaşadıklarını nasıl dönüştürebildiğinle ilgiliymiş. Mükemmel bir çar olduğumu daha önce fark etmediyseniz, artık hepiniz öğrenmiş oldunuz..

    Yapılan bazı çalışmalara göre duyguların hayatımızda ne kadar süre kaldığını öğrendik. Mesela üzüntü neşeye fark atıyor, öfke ciğeri Fight Clup filmine konu ediyor, uzatılan kısmı ise kişinin zevkine giriyor. Ve kişiler genel olarak, mutsuzluğu eksik tanımlamadıkları için olsa gerek, kötü atfettirilen duyguları iyilere göre daha fazla tutuyor hayatında.. İşte benim hikayem.. Ne yapsaydım ya, evde yorgan döşek kemirirken sinirimden, sokakta güldürü temaşa mı yapsaydım! Tam 2021 onuna değin kendime hep dönüştüğümü, iyileştiğimi söylesem bile en ufak darbe günümü zehrediyordu. İşte biz anksiyetik bipolarların laneti bu. Şimdilerde fark ettiğim, o zamanlar yıkık olduğum tam üç kırılma noktası yaşadım. Biri elbette aşık olduğum ve beklediğim, hastayken yanımda olmayan ama benim prenses masallarıyla büyüyen aklımın salakça umutlandığı beyin hemen yan sokağımda başka cennetlere dahil olduğunu rastgele şekilde görmem oldu. Ayy, arabasının sileceğini kaldırmadım elbette (arada bir keşke yapsaydım dediğim oldu) eve gidip ağlamıştım. Ah benim saf aşık halim. İkinci babama savaşacak gücümün kalmadığını korkarak söylememle oldu, babamdan değil benim pes ettiğimi görmesinden korkarak. Bana duvara toslamamın keyfini çıkarmamı söylediği anı hatırlıyorum da 17 antidepresan gücündeydi. O lanet ilaçları kullananlar şuan şok içinde, kullanmayanlar sayıya takılı kalabilir.. Ve üçüncüsü! Eve dönüp anneme sarılmaktı..

    Bir gün sahne bitip perde kapandığında, o kostümü çıkarıp çıplak kaldığınızda ihtiyacınız olan tek şey sizin en orijinal halinizi bilen insanlar olduğunu anlıyorsunuz. Ve yeni oyun işte tam o zaman yazılmaya başlıyor.. Ha bir de kırılma noktalarınızı paylaşacak gerçek dostlarınız yoksa üzgünüm! Anlatmaya değer bir hikayeniz yok demektir..

    Kardeşinizin aklıyla, anne ve babanızın ruhuyla, dostlarınızın desteğiyle. Ben yardım istemekten korkan, kendini içine hapseden, ruhundaki çocuğu küstürmüş, dünyaya kırgın, insanoğluna kızgın avare bir kadındım. Kardeşim elimden tuttuğunda, ailem sarıp sarmaladığında, dostlarım bacaklarımdan daha çok destek olduğunda işte tam bu kırılmaları yaşarken yalnız olmadığımı gördüğümde. Yüreğimin paramparça olan kısımlarını gördüğümde, bedenimin yorgunluğunu anladığımda, dünyanın benle bir derdi kalmadığında.. Yeniden başladım inanmaya..

    Şimdi aileniz, dostunuz, kardeşiniz olmasa da korkmayın! Çünkü tam burada, bugün ve daima size inanan birisi var..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KENDİNİ BULMAK ÜZERİNE..

    Yolunuzu kaybettiğinizi hissettiğiniz anları düşünün. Düşünmek aklen, hissetmek ruhen, kaybolmaksa bedenen gerçekleşirken sizin parçalandığınız üçünün de umurunda değil! Ya da değil mi acaba?

    Yanınızda kimler vardı yalnız mıydınız yoksa, kahve mi içiyordunuz yoksa çay mı? Hangi coğrafya da yaşadınız mesela bu kaybolmayı? Kaç yaşındaydınız? Sizi tetikleyen şey neydi?

    Sorulabilecek sorular asla bitmez, hele de cevap vermek konusunda cömertseniz. Peki soruların anlamı var mı! Elbette bir yere kadar var, nereye kadar olduğu kısma geleceğiz. Şimdi yolunu kaybeden birinin, kendine çıkan varış noktasını konuşalım biraz. İnsanların kendini anlatması kolay dense de, konu pek öyle değil. Anlaşılmayı istiyoruz, kahraman bekliyoruz, bizi biri çırpalasa da kendimize gelsek istiyoruz zaman zaman..

    Coldplay’in bir şarkısı var ”something just like this”. Kendini kahramanların listesinde göremediğinden bahsediyor diyebiliriz. Halbuki kahramanlar bize motivasyon köprüsü olmaz mı, hayallerimize ulaşmak için bize bir yol sunarlar. Peki sonra ne mi olur! Film biter, perde kapanır, pelerin düşer ve korkularımızla kalırız baş başa. Kimiz, neyiz, fısıltı dolu hayallerimiz neler, hayatımızın perde arkasında çalan müzik ne diyor, ben bunlardan ne anlıyorum!

    Kendi yorgunluğuna dalıp gitmişti. Kimseyle uzun uzun iletişim kurmuyor, gününün çoğunu yorgan altında geçirmeyi tercih ediyordu. Ara sıra gözyaşları kendiliğinden süzülüyor, onlara müdahale etmek bile gelmiyordu içinden. İşe gidiyor, hazır gıdayla hayatına devam ediyor, müzik bile dinlemiyordu. Paranoyaları onu yalnız bırakmıyordu. Gerçekle hayal arasındaki çizgi neredeyse silinmeye başlamıştı. Tat duyusunu kaybetmişti, ve bunun fiziksel bir rahatsızlıkla ya da covidle bir ilgisi yoktu. Gözlerini kapatmakta güçlük çekiyor, çoğu zaman gözü açık uyuduğu da oluyordu..

    Hayat onun yerine zar atıp seçimler yapıyor, o da itiraz etmeden uyuyordu. Arkadaşları onu evden çıkarmak için türlü sebepler sunsa da kendini eve kapatacak güçlü nedenler sunuyordu herkese. Dünyayı kurtarmak bile umurunda değildi artık. Halbuki dinlese motivasyon konuşmalarını, açsa sesini kişisel gelişimcilerin hayat ne de kolay denildiğini duysa belki her şey farklı olacaktı. Ne kolaydı onlara göre konuşmak: Sıfırdan başlayıp milyarder onları konuşturmak, depresyonu yenenleri anlatmak, kaybolanlara yön tayin etmek. ”Yatağından kaldır koca götünü ve işe yarar bir leyler yap, kimse seni kurtarmaya gelmeyecek” zırvalarını sesli söylemek ne kolaydı. Biri de çıkıp ”ulan hayatımın içine sıçtım, batırdım” diyemiyordu, onun iç sesi dışında.

    Doğru kimse sizi kurtarmaya gelmiyor en azından benim için kimse gelmemişti. Geldiğini söyleyen oldu, en küçük bir şeyde (hem de olacakları söylememe rağmen) cesareti kırılıp kaçması cabasıydı. Size gelen olursa büyük şans. Genel de gelmezler, uğrayanlar olur sadece, o kadar. İçinize dönün demek kolay, o yolu tarif etmekse büyük marifet, biz bugün o yoldan bahsedeceğiz. Çünkü bunu size ne kişisel gelişimciler ne doktorunuz anlatmayacak. Arkadaşlarınız siktir et tavsiyesi verecek, aileniz anlamayacak, doktorunuz ilaçla uyuşturmak isteyecek. Siz bunların yanında gülümsemeyi unutacaksınız. İnsanlar onları güldürmediğiniz için şikayet edecek sadece..

    Kavgalar merkezinize doğru yanaşacak. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmekten korkanken size kendilerince gerçeklerinizden bahsedecekler. Kiminiz ruhunuza hasta diyecek, kiminiz güçlüsün kendine gel. İşte tam burada kahramanımızın neler yaptığından bahsedelim. Bahsedelim ki sıfırdan milyarder olma yalanını silip atalım artık..

    Ailesinden kilometrelerce uzakta yaşıyordu. Eğlenceli ve depresif bir mizaca sahip olması onu hem komik ve sivri biri yapıyordu. Bundan pek mustarip değildi. Kendini tanıdığını düşündüğü yanlarla hayatına insanlar alıyor, onlarla yoğun bağ kuruyordu (sorsanız aidiyet duygusundan yoksun olduğuna inanırdı). Bağ kurduğu kimselerden en ufacık bir can acısı yaşadığında dünyaya kin duyuyordu. Kendisiyle çeliştiğini görmek için müthiş bir fırsattı bu, o ise aylaklığından sadece acıya odaklanabiliyordu. Okumak cahilliğini alsa da kibrini ve egosunu da besliyordu. Kendinin tanrısıydı netice de. Herkese tepeden baksa da, insanların eşit olduğunu savunurdu sesli bir şekilde. Bull shit! Al sana yeni bir çelişki’ Hele aşksa söz konusu, sadakat sevmek ondan sorulurdu. Ruhunun özgür olduğuna inansa da kıskançlık onu çürütürdü içten içe. Adalete inansa bile onun için kötü olarak anılanların cezalandırılmasından gizliden gizliye zevk alabileceğini biliyordu. Ve hala ruhuyla aklının çelişkisini anlayamıyordu. Kalbinin kölesi olmuştu çünkü. Duyguları düşüncelerini alt ediyor, düşünceleri duygularını katlediyordu.. Kendisi iyilik elçisiydi halbuki.. Neden insanlar ona kötü baksındı, neden hakkında kötü düşünsündü. Halbuki sorsanız insanların düşüncelerini siklemezdi.. İşte bunları yıllarca küçük küçük işledi kanına. Nerede kaybolduğunu bilemez insan bazen, kaybolduğundansa neredeyse emindir. Yaşadığı her olaya dibin zirvesi dedikçe daha da dibe batıyordu. Güzel olansa, damla damla mutluluğu yok oldukça o inatla direniyordu. Gerçi durması gerekirdi ya neyse..

    Sinsi bir şekilde depresyon hayatına sızmıştı aslında. Bizim kahramanımızsa hayatın iplerini inatla tutuyordu. Yahu sal be kardeşim bak kişisel gelişimciler diyor. Yok, olur mu her şeyi kontrol edebilme arzusu onun kibrini öyle besliyordu ki, bırak ipi salmayı birazcık gevşetemezdi bile. Bunlar üç günde olmadığı gibi üç günde de yok edilemezdi. Öyle yavaş sızmıştı ki hücrelerine bu durum; baktı ki artık evden pek çıkmıyordu, terk edilmişti hem de ağır cümleler sarf edip karşılığında ağır cümleler duyarak, çevresinde ona inanan kimsecikler kalmamıştı (ailesi hep yanındaydı halbuki). Zaten kimse beni anlayamaz ki, ne zaman bir şey olduğunda yanımdaydılar ki diye diye öfkesini katlamaya başladı. Kimseye tahammülü kalmadı. Derken bir sabah uyandığında yumrukları sımsıkıydı, gözleriyse yaşlı. Hayatla arasına giren her neyse ona çok acı veriyordu. Karşı çıksa da doktora gitmeyi, ilaç kullanmayı, hatta doktoru kabul etse hastaneye yatmayı bile kabul edecek kadar bitmişti. Birkaç hafta sonra iyileşmeye başladığını sansa da bu bir yanılsamaydı. İyileştim dedi, yüzüne bir tokat gibi ihanet çarpıldı. Düştü, yatağından çıkmadı. İyileşmeye başladım dedi, yüzüne çat yalanlarla bir tokat daha çarpıldı, düştü. Çıkmadı yatağından. Birkaç zaman sonra sanırım daha iyiyim dedi, aşkı ve arkadaşlığı yeni hayatlarında onsuz mutluydu kaldıramadı çat bir tokat daha! Düşmemişti. Canı acımıştı, düşmemişti. Sessizce döndü yatağına, gözleri açık başladı uyumaya. Bu sefer ‘iyileşmek’ dedi, benim derdim bu değildir belki. Bir süre evden çıkmadı, hayatın akıp gitmesi, her şeye geç kalma korkusu sarmıştı bu sefer de etrafını. Durdu, korkuyla bir nefes aldı, tam dışarı çıkacaktı ki kapıyı geri kapattı. Herkesin koşuşturmayla kendinden kaçtığı, kendini kandırarak hasta olduğu sokaklara çıkmaktan vazgeçti o an. Balkona çıktı, kahvesini aldı, ilaçlarını yudumladı. Bir süre sadece izledi, telaşlı kalabalığı. Korksa da hayatı kaçırmaktan bu sefer bununla yürümek yerine daha sakin kalmayı seçti. Zaten iyileşmek dediği şey tam da buydu. Bilmedi, bilse de söylemedi. Günler meğer aylar olmuş, evden ilk çıkışında. bahar gelmeye yüz tutmuş. İçinde güvende olmadığı hissiyle kaldırımda yürüyordu, ufak adımlarla, kendiyle yüzleştiği onca şey varken bir de insanlardan bir şeyler duymak istemediğine karar verdi, kendiyle baş başa kaldı..

    Zaten öyle değil midir, sizin ne yaşadığınızı bilmezler bilmek istemezler de, iş ağızlarına açmaya geldiyse o lağım dolu dilleri hiç susmaz. Ne verdiğiniz savaş, ne kökünü yeniden saldığınız bahar, ne yaralarınız, ne de kimken kim olmaya başladığınız önemli değildir. Yahu ben ki günlerdir (yaklaşık 4 aydır) hayallerim için planlar yapıp, sadece yatıyorum. Kim inanır benim hayata karşı yeniden adım atmaya cesaret edeceğime.. Peki birilerinin inanmasına ihtiyacım var mı?

    Vardı! Tam olarak şuan, ihtiyacım var mı! Hayır! Verdiğim savaşta aşkımı yanımda istedim, yoktu, Ağlamak için dostumun omzunu istedim, yoktu. Sokulup uyumak ve kaybolmak için ailemi istedim, yoktu. Bu benim döngümün lanetiydi. Kırılana kadar. Kolay mı oldu, hayır. Tam olarak kırıldı mı, hayır, Sen bunu hemen mi başaracaksın, hayır. Eğer bahar vaktinden önce geldiyse geçmiş olsun, tüm ekinlerin ziyan olacak. Biliyorum, hayatı hızlı yaşa genç öl diyen birinin aceleci olarak her yere geç kalmasından dolayı biliyorum. Eğer yolun buralardan geçiyorsa, arıyorsan kendi gerçeğini. Kapat gözlerini ve derin bir nefes al.

    Çünkü bazen gerçeği görmek için gözlerini kapatman gerekir..

    ..SEVGİLERİMLE..