Yazar: yildizlaraltinda

  • ..DEĞERLER LİSTESİ VE ERTELEYEMEMEK..

    Ve eğer sen izin verirsen zamanla askıya aldığın ne varsa yavaş yavaş geri ortaya çıkacaklardır..

    Eline bir kağıt bir kalem al ve düşün.. Hayallerini, değerlerini, seni yıkan ve baştan yaratan her şeyi.. Kim olduğuna dair eksik parçaları çıkar ve bul. Bakmayı dene önce..  İçine, düşüncelerine, yaşatılanlara, yaşattıklarına. Tabi derine dalmaya cesaretin varsa! 

    Kendime erteleme alışkanlığını edindiğim, bundan şikayetçi olsam bile vazgeçemediğim günlerin güneşli dakikalarından yazıyorum..

    Bir süredir mağaradan hiç çıkmadım. İnzivaya çekilmiş sayılır mıyım bilmiyorum, daha çok kendini uykuya vermekti benimkisi.. 

    Yukarıda 4 ayrı cümle başlangıcı bundan tam 4 ay önce yazılmış ve devamı getirilmemiş bir manifestonun ilk adımları aslında.. Peki beni bugün yazmaya iten, manifestoyu bitirmeye iten ne birazdan onu konuşacağız.. 

    Yaklaşık 3 senedir, geçmişte yarım yamalak yaşamanın alışkanlığıyla devam eden pes etme ve vazgeçme süreci yaşadım. Tek başıma hastaydım diyemem, dünya da en az benim kadar hastaydı. Kendim için iyileşme sürecindeyim desem de dünya için aynı şeyi söylemem. Kendisi şu sıralar daha da kötüye gidiyor.. Bense en kirli düşüncelerime, çürümüş hücrelerime, saplantılı hayallerime, eyleme dökülemeyen başı dik duruşu skoloyoz olmuş ahkam kesişlerime, dilime pelesenk olmuş birkaç isme ve kangren olan anılara çakılı kalmış olmaktan kendimi kurtarmaya çalıştım.. 

    Bir gün içerisinde sizi en çok zorlayan şey ne? Paraşütle atlamak, milyar dolarlık anlaşmalar yapmak, kusursuz bir sahne deneyimi yaşatmak, işe gitmek? Belki de sadece hayatta kalabilmek! Benim için bazı günler yataktan kalkabilmek, bazen yemek yemek, bazen duşa girebilmek.. Bazense en zoru sokağa inip bir şeyler için adım atmaktı.. Önce yorganı üzerimden atmak için savaştım, elim kolum dermansızken. Sonra kuduzmuşçasına kaçtığım suya attım kendimi. Gözümü açtığımda gırtlağıma temas eden ilk şeyin nikotin olmaması en zoruydu, başardım.. Sonra ilk isyanı gerçekleştirdim, pijamaları fırlattım tişört ve şortumu giyip saçımı taradım, sağ ayımı evin kapısından 1 adım öteye fırlattım, sol dirense de karşı koyamadı. Güneş tenime dokunmanın keyfini süredursun, ben adım adım insan içine karışmaya başlamıştım.. Ve bu benim nadasa bırakılan ruhumda gerçekleştirdiğim en önemli devrimdi.. Kiminin sıradanlığı kiminin sınavı.. Her anını deli dolu ve hareketli geçiren biri için bunları yapamamanın yarattığı cehennemi ahmakların anlamasını beklemek aptallık olur.. Dans eder gibi yaşayan, dövüşür gibi konuşan biri için asıl cehennemin; kendini eve kapatmanın, yorganın dışına çıkamamanın, sesini unutacak kadar konuşmayı bırakmanın, kahkahayı hatırlayamamanın ne demek olduğunu anlayabilirseniz ne mutlu size, aranızda hala aptallaşmayanlar var demektir..

    Tabi bir zaman sonra bunları yapabiliyor olmak sıradanlaşıyor ve yetmemeye başlıyor. Dehanızı keşfetmenin bir yolunu bulmalısınız, ya da her aptal gibi normal yaşamınıza devam etmelisiniz.. 

    Size yollar sunanlar olacak; motive olmanız için, inanmaya yeniden başlayabilin diye, cesaret edebilin diye. Bir şeyler yapabilin diye.. Tabi burada ikiye bölüneceğiz; her koşulda burnunun dikine giden ben gibiler, başkalarına kulak asabilenler.. Doktorlardan, ailemden, arkadaşlarımdan, zaman zaman düşmanlarımdan, bazı anlar hayatımdan çıkıp gitmişlerden bir cevap bulmak için medet umduğum çok an oldu bu 3 sene içinde. Kişisel gelişim videoları, meditasyonlar, yol haritası çıkarmaya çalışanlar.. Hepsinin varabildiğin tek sonuç kendimdeki potansiyeli kendimin keşfetmek zorunda olduğumu hatırlatması oldu.. Evet haklılar bir şeye ancak kendim adım atmayı istersem o şeyi yaparım. Ama bazı zamanlar, kahramana ihtiyaç duyduğumda, orada olmasını istediklerim oldu.. Şimdi bakıyorum da bu sadece ertelemem için benim güçlü bir bahanelerimden biriymiş..

    Hepimizin gerek kalıtımsal gerek çocukluk evresinden gününe taşıdığı hesaplaşmaları, yaraları, tamamlaması gereken duyguları, gerçekleşmesini beklediği hayalleri var. Bir yerde öğrenmek, farkına varmak, yüzleşmek ve kabullenmek için önümüze türlü fırsatlar çıkıyor. Ya da öğrenelim diye yolumuza insanlar çıkıyor.. Olay basit ya öğrenirsin ya da öğrenene kadar devam edersin.. Ben öğrenim konusunda fazla dirençlilerdenim. İyiyi de, kötüyü de.. Evet er geç öğrenirim, fakat çeyrek asırlık yaşamın sonunda görüyorum ki sorun geç öğrenmekten kaynaklanabiliyor. Çoğu konuda aynı şeyleri farklı yüzlerle başka tarihlerde bir döngü halinde yaşamış olmanın bana öğretmesi gerekenleri yeni yeni anlıyorum.. Ya hiç öğrenemeseydim tesellisi yeterli gelirse al benim size armağanım olsun.. Çünkü kendisi benim için gerektiğince yetersiz bir sonuç.. 

    Kendini yeniden inşa etmenin yolları fazla ve zorlu biliyorum. Fakat önemli olan iki nokta var; fedakarlık edeceğin şeyler olacak ve bunlar eminim en kıymetli konforun olan parçalardan oluşacak, asıl bunalımın ve sıkılmanın ne olduğunu öğrenmiş olacaksın.. İnançlarını, öğrendiğin her bir kavramı, yaşadığın en ufacık deneyimi, önemsiz diye anımsamadığın anları, zaman zaman tırnaklarınla kazdıklarını zaman zaman öylesine kazandığını düşündüğün ne varsa hepsini tek tek baştan başlayarak inşa etmen gerekecek..

    Okuduğun her kitabı yeniden sorgulayacaksın, izlediğin film dizilerdeki kahramanlarını yeniden düşüneceksin, dans edişini, konuşmanda otomatikleşmiş her bir kelimeyi dönüştüreceksin.. Önce dikkatli bakmayı öğrenmelisin, görmeye sonra başlayacaksın..

    Önce ihtişamlı bir tavrım, hayret ettiren bir cesaretim, şaşırtan bir deliliğim, bitmeyeceğine inanılan bir enerjim, kırılgan olmayan bir sevgim güvenim vardı.. Sonra yılgın yaşanmışlıklarım, yorgun olan yaşanmışlıklarım, küflenmeye başlamış düşüncelerim, tükenen bir enerjim oldu.. Şimdiyse baktığım ve görmeye başladığım, çatlaktan sızan ışığın kendisi.. Bilmiyorumlarla geçen zamanlardan, kendini ertelemenin pişmanlığını duyan, nereden başlaması gerektiğini düşünerek zaman kaybeden, ihtiyaçlarını ve değerlerini göz ardı eden tarafından sıkılmaktan bunalmış beni uyandırmak için kendini zorlayan bir ben var artık..

    Umutsuzluğun özgürleştirmeye başladığı yerden,

    SEVGİLERİMLE..

  • ..RUHA OKSİJEN DARBESİ..

    Duygusallık kaybeden tarafta görülen kimyasal bir bozukluk. Bunu öğrendiğinizde ya yaralarınıza bakarak delireceksiniz, ya da yaşamı tiye alacaksınız..

    Aynı kahve, aynı gökyüzü, akrep ve yelkovanın birbirinden sıkılıp kaçtığı aynı an.. Kavuşmamızın ve sohbetlerimizin tekdüzeliği beni hararet dolu geçmişimden ve iz bırakan hatıralardan koruyordu.. O ise bunların farkında olmadan gülümsüyor, hayata karışıyor, sabahları işine gidiyor, çıkışında ailesiyle yemeğini yiyor, ardından koşarak bana kavuşuyor ve kahvesini yudumlarken ağır çekimde gününü anlatıyordu.. Pazarları hariç, haftanın toplamından beni çıkardığında geriye işi ve kahve yanı sohbetleri kalıyordu ona. Pazar günüyse erkenden uyanıyor, sıradan ailesinin sıkıcı rutinine ayak uyduruyor, benimle öğleden sonra buluşuyor geleceğine dair umut dolu cümleler sarf ediyordu.. Diğer insanlardan farklı mıydım onun için, bilmiyorum.. Konuşmak konusundaki cimriliğim beni aynı kılıyor muydu gözünde, bilmiyorum..

    Altın tepsiyle doğmuş birine, hayatın farklı pencerelerle dolu yanını nasıl anlatabilirsiniz? Diyelim ki kelimelere hükmedip bunu becerdiniz, peki ya o sizi ne kadar anlayabilir?

    Aşkın ve çikolatanın beyninizde aynı yeri harekete geçirdiğini öğrendiğinizde duygulara güveniniz kalır mı? 

    O bana aşkını veriyor, bense ona çikolata alıyordum. Ne heyecanlı bir ikili.. Bana anlattığı hayatında sakinliğin ve sıkıcılığın karşısında ona verebilecek pek bir şeyim yoktu aslında. Düzensiz uykular, hayalsiz yaşanılan günler, tanrıyla yapılan alaylı kavgalar, ilaçlarla uyuşturulan bir akıl, yarım bırakılmış işler, ayık geçen sayılı günler, haritanın dışına çıkılan yollar.. 

    Sahi, bir ömür nasıl yaşanır derken niye yaşanır kısmını es geçiyoruz çoğu zaman.. Bir ömrü, çeyrek bir ömrü, nasıl yaşadım! Kavgayla, en çokta kendimi anlatabilme kavgasıyla. Anlamaya çabalayıp, anlaşılmaya çalışarak. Ödünler vererek, saygınlığımı yitirerek, başladığım her şeyi yarım bırakarak, çoğu zaman başlamayarak. Anlamsızca uykusuz kalarak. Taktir bekleyerek, başarının ne ifade ettiğimi öğrenmemişken daha başarabildim demeyi isteyerek. Kazanmayı umut ederek kimi zaman, neyi kazanmalıyım demeden. Hayat dişlerini etime geçirdiğinde alacaklıyım diye bilenerek. Sağlığımı cebimden kolayca harcayarak. Yaşın kıymetini, yaşanılanların kıymetsizliğine emanet ederek. Bedenimi asgari hareket ettirerek. Sevgiyi çarçur ederek. Risksiz yaşamın utancına boğularak. Özümü unutarak. Kalbin sesini egzoz sesiyle bastırarak. Hamallığını yaptığım ne varsa ekmeğini yemeden vazgeçerek.. Hayatın giriş kısmında sıkışıp, sonucu es geçerek..

    Tabi birde işin içine sanki yeterince aptal görünmüyormuşuz gibi giren duygular var.. Şarkılarda vazgeçmek kolay, dans ederken zamanı unutmak kolay, yazarken ahkam kesmek kolay.. 

    Anı yaşama düşüncesine kendimizi teslim edelim ederken, savrulmaya başlıyoruz aslında. Her şeyden biraz eksiğiz. Keyfine vardığımızı sandığımız ne varsa perhizdeymiş gibi hissettiriyor. Gelişigüzel yaşamaya tam da bu noktada başlıyoruz.. İşmiş, aşkmış, arkadaşlıkmış, aileymiş sadece hayatımızdaki insanları nitelendiriyor. Sevmek, heyecanlanmak, merak etmek, hırslanmak, küsmek, kızmak, neşelenmek sadece kavram olarak hayatımıza eşlik ediyor.. Sarhoşken kendine sözler verip, ayıldığında hiçbir anlamı yokmuşçasına devam ediyorsun.. 

    Etrafa bakıyorsun, herkes hayatın ipini tutmuş bir yerlerinden, sense sımsıkı tuttuğunun ne olduğunu bile bilmiyorsun.. Ellerinde yaralar sızılar var, ne ara oldu nasıl oluştu fark edemiyorsun bile.. Bir şey yoluna girerse her şey yoluna girecek diye ikna ediyorsun kendini, yine ayık olmadığın bir gündüzün gecesinde.. Tabi atladığın bir nokta var, gece aldığın kararı sabahına uygulamak gibi bir huyun yok.. Alışkanlıkların öyle bir sarmala dönmüş ki seni her hücrenden yakalıyor, yıkarcasına.. Yeni bir iş diyorsun, ruhun sıkışıyor buraya ait değilim diyorsun sonra, ama nereye aitsin bilmiyorsun. Yeni bir aşk diyorsun, kalbin daralıyor yeterince eksildim kalmamış ki vereyim diyorsun sonra. Yeni bir şehir diyorsun, otogara varmadan eve dönüyorsun..

    Dalıyorsun aklında asla sonunu getiremeyeceğin bir şarkının cümlelerine; o anda kim varsa gözlerini gördüğün anlamaya çalışıyorsun hikayesini, yorgunluğunu bilmek istiyorsun sanki yeterince yorgun değilmişsin gibi, kahramanı olacağın hikayeler istiyorsun sanki adım atmaya enerjin varmış gibi.. Bir şey yapmalısın lanet farkındalığın getirisi bu, nereden başlayacağını bilmiyorsun lanet yaşanmışlığın götürüsü bu.. 

    Eskiden keyif aldıklarınla yola çıkayım diyorsun, en azından zamanında adım attığım heyecanlar vardı diye ikna ediyorsun kendini.. Yağmurda birikintilerde zıplıyorsun, salıncakta sallanıyorsun his yok. Kakaolu sütünü alıp köprüye çıkıyorsun, anıların sisi kalmış sadece, hiçbir şey ifade etmiyor. Yeni bir şarkı çıkıyor, dansa eşlik etmek için bedenini ritme bırakıyorsun, ellerinin bomboş kaldığını görüyorsun, daha ilk adımı atmadan yerine oturuyorsun.. Aklına bir an geliyor, hemen bunu anlatmak istiyorsun, nasılsa anlamayacaklar düşüncesiyle daha başlığı yazmadan hikayeye nokta koyuyorsun. Elin kemana gidiyor, bari tozunu atsın yavrucak diyorsun, fermuarına dokunmadan..

    Daha niceleri geçiyor aklımdan, hemen kenarda Selma Hünel eşlik ediyor düşüncelerime ”bir ihtimal daha var diyor” ansızın. O ise bu sırada, kahvesini yudumluyor. Evet, bu düşünceler aklımı milisaniyede yakı yıkarken o sadece kahvesini yudumlayarak zamana meydan okuyor, hem de hiçbir şeyin farkında olmadan.. Duydukları yeterli, gördükleri kesinlik içeriyor, hayat basit ve kolay.. Ailesinin sunduklarıyla, hayatın bahşettikleri yeterli bir yön belirlemiş. Düşünmesine gerek kalmadan, uykusuzluğuna neden olacak tek şeyin fazla kaçırdığı kafein olduğu günler dışında öylece zamanla bir akıp gidiyor işte.. Şimdi ben kahvesinden bir yudum aldığı anda aklımdaki zifti döksem masaya, anlar mı cehennemin varlığını? 

    Kahkahasına eşlik edip, kahvemi yudumlamak ve gülümsemek yandan çarıklı bir şekilde yetti. Yetmeliydi de.. O hikayesine kahvesiyle ve nasırlaşmamış kahkahasıyla devam etmeli.. Bense içimdeki mağlubiyete alışık yılgın orduyla zihnimin her kıvrımına yapacağım son darbeyle ruhuma oksijen aldırmalıyım..

    Umursamıyor oluşunuzun, anlamadığınız anlamına gelmemesi dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR..

    Hayatının pazar tezgahındaki son perdesinin ne kadar tekdüze geçtiğini düşündü son sigarasını parmaklarının arasına aldığında.. Gözlerinde mağrur bir gülüş, biraz burukluk barındıran bir dalgınlık vardı.. 

    Amigdalasına darbeye hazırlanmış bir şekilde taburesine oturdu.. Yorgunluğunun emsali yoktu. Her şey yaşanırken zamanın akışı yavaş ve yakıcı bir yana sahipti, düşünürken hızlı ve ağdalı bir acıya sahipti.. Evinde geçmişin küflü kokusunu duyuyor, burnu aklına hizmet etmek yerine efendilik taslıyordu. Yaşanmışlığın o çürük kokusuna dayanacak gücü var mıydı bilinmez, yine de resmi tamamlamak için son bir adım atmalı ve oturup düşünmeliydi..

    Bir gün öncesine kadar fırtınanın yaklaştığını hissetse de, ensesinde nefes aldığını anlayamamıştı. Gecesinde kopan fırtına her şeyi önüne alıp hortuma dönüşmeye başladığında ne yaşadığını anlamadan kendini, o gecenin sabahında taburenin üzerinde buldu.. Omzunda sebebini çok geç anlayacağı bir ağırlık, aklında anlamlandıramadığı bir dizi karmaşa, ruhunda yamalı bir yorgunluk vardı.. 

    Etraf toz duman olmuş, havada kasvetli bir sessizlik hakimdi. Parmak uçlarında mutfağa yöneldi, nefesini tuta tuta hareket etse bile parmak uçlarının parkeyle kavuşumundan çıkan çıtırtılar ortalıkta şenlik havası yaratıyordu. Kendince usul usul kahvesini yaptı, sigarasını yaktı, notlarını çıkardı, tükenmeye yüz tutmuş kalemini aldı. Tarih tarih aldığı notları gözden geçirmeye başladı..

    Tarih 4 yıl önceki haziran; 24 yıllık hayatın toplamına bakılmış, yaşanılan ve yaşatılanların ortalaması alınmış, hatalar göz önüne serilmiş, yapılmayacaklar listesi kırmızı kalemle yazılmış, yeni rota belirlenmiş. Hastalığından bihaber, yaraları kabuk bağlamış, farklı bir ses ihtiyacı var diye kemana sarılmış, kalemle tekrar buluşmuş anlatacak hikayeleri olduğuna inandığı için, yanlış müzikte dans etmekten yorgun düştüğü için dansı bırakmış, sahneden çekilmiş, hızlı kadınların ve yavaş atların hayatı berbat edeceğini öğrenmiş kendince.. Önceliğinin değişmesi gerektiğini öğrenmesi lazım, aldığı ünlemli not bu.. Yüzünde gülümsemeyle o zamanki anlara dalmaya başladığını fark ettiğinde kahvenin kokusu uyarıda bulundu, devam etti tarihler arasındaki notlara..

    Tarih 3 yıl önceki haziran; hayatına başka tatların gizlice sokulmaya başladığını hissetti. Heyecan veren ve gülümseten, bayramların keyfine varıldığı son demler, suya takla atarak girdiği son tatil, her şeyi kontrol altında tutabildiği son yaz.. Yüzündeki gülümseme duygu değişimi yaşıyor, kekremsi bir hal alıyor, öfkesinin gastritle bağını yeni yeni anladığı günler baş gösteriyor, yazmak kendini anlatmanın tek yolu haline gelecek bunun için yeni insanların kontrolü eline aldığı, dengesinin tersine döndüğü günlere giriş yaptığı dönem. Neyi istediğini iyi bilmelisin, aldığı önemli not bu.. Sigarasının ısısını parmağında hissedince irkildi, devam etti notlara..

    Tarih 2 yıl öncesi haziran; dünya salgınla boğuşuyor, şehir değişikliği ve kendini eve kapatma süreci, ataklarla dolu bir yıl başlıyor, hastalığının tetikleneceği ana yıl, tartışmaların bol eğlenmenin az olduğu, beklemekle geçen 6 ay, yetersizlik ve eksiklik hissinin su yüzüne çıktığı, seçimlerin sorgulandığı, uykusuz kalınan gecelerin temelinin atıldığı, balkonda yalnız başına ağlanan anlarla dolu.. Belki de pes etmeyi ve vazgeçmeyi öğrenmelisin, kontrol belki de hiç sende olmadı, aldığı önemsiz bir not.. Taburenin sertliğini, hayattan tekme yediği yerlerinde hissedince kendine geldi, notlara devam ediyor. Gözbebeklerinde ışıltının kalmayışını fark edemiyor..

    Tarih 1 yıl öncesi haziran; ayrılığın acısı 6 aylık bir tazeliğe sahip, hiçbir ilişkisi arasında bu denli boşluk yok hep sevilme ihtiyacının baş gösterdiği bir kalabalık olma hissi yaşanmış, kendine yeni sözler veriliyor, ilaçlarla yoğun bağ kurduğu ilk 4 ayın içinde, ağlama krizleri ve boğulma hissinden biraz arınmış, anlık sözler ve duygusal değişimleri devam ediyor, doktorları yakın takipte, arkadaşlarıyla kısıtlı vakit geçiriyor, ağzında belirli birkaç isim dolanıp duruyor, yazılar yaşatılanların üzerine kurgulanmış, kendini soktuğu döngüde sadece savruluyor, belirli dönemde işlere girip çıkıyor, hayattan şikayetçi, olanların keyfini süremiyor, evrenin işi gücü yokmuş gibi sadece onunla uğraşıyor gibi hissettiği ortada, kontrol tamamen devre dışı, inatla hayatın iplerini sıkı sıkıya tutmuş elleri kan içinde, kabullenme ve farkındalık kavramları yeni yeni hayatına girmiş, öfke nöbetleri stabil duruma girdi, belirsizliğin anavatanı olmuş durumda, ne iş ne aşk yüzüne gülmüyor, yanlış kararlardan doğru sonuçlar alabileceğini düşünmekten vazgeçemiyor, kim olduğunu düşünerek günlerini harcıyor, insanlardan ders çıkardığını sandığı tonla not var, hepsine önemli demiş, aptallığına gülümseyerek notlarına devam ediyor..

    Günümüz haziran; yıkımdan 1 ay öncesi, girdiği işte keyfi yok, hayatında önceliği kendisine yarım yamalakta olsa vermeyi başarabilmiş, gelecek kaygısında hayatın gerçekleri yer alıyor, insanlardan hayli uzaklaşmış halde, anlatacak hikayesi olmadığından değil yazmaya vakit ayırmadığı için kelimeleri kendi haline bırakmış, aşkla yolu yeniden kesişiyor diyebiliriz, ilaçlarına kafasına göre ara vermiş durumda, doktorlarını görmeyeli 3 ayı bulacak, dans etmek ve şarkı söylemek onun için neredeyse bitmiş, sahnesini izlemeye gittiği kim varsa yalnızca iç geçirerek eşlik ediyor, kimseye göstermediği hayalleri toz bağlamış, kitap okumayı bırakmış, diline doladığı isimleri kendi haline salmış, bayramda izin alabilirse ailesinin yanına gitmeyi düşlüyor, geç kalmışlığın aceleciliği baş gösteriyor, tamire verilmeyi bekleyen birkaç kıymetli şey var hala, kuaföre uğramayalı bir dolu zaman olmuş, kendini zamanın pençelerine teslim etmiş, yüzünde geçmişinden alacaklarını unutmaması için ortaya çıkmış çizgiler var, bedeni güne başlayamayacak kadar yorgun, hastalığıyla bütünleşmiş durumda, aklı yapılacak listesiyle dolu, günleri ertelemelerle geçiyor, her şeye geç kalmışlığın acısını daha da gecikerek çıkarıyor, herkesin ondan beklediği başarı listesine karşı onun elinde sadece nereden başlayacağını bilmediği bir yol haritası var.. Kalbinin ve aklının dengini bul, aldığı tek önemli not.. Fırtınanın ensesinde solumasıyla kendisine geliyor..

    Oturduğu taburenin sertliği rahatsızlık vermeye başladığında paketindeki son sigarasını yakıyor, bugün bayram, herkesin bir araya gelmesine vesile olabilecek nadir bir zamanda yapayalnız olduğunu görüyor.. Bir şarkı açıyor ses olsun diye, ”yine sevebilirim hayatı” diyor şarkıda, sigarasını yarılıyor, önce yara izlerine bakıyor sonra aklına.. Evini inşa ettiği bu yüksek rakımlı tenha bölgede nelere sahip olduğunu ne kadar düşünürse düşünsün hep eksik kalacağını biliyor.. Çünkü artık emin; sadece farkında olmak yetmez, sadece istemek yetmez, sadece harekete geçmek yetmez. Ona, ondan çalınanların yerindeki boşluğu doldurabilecek bir mucize gelmeyecek.. O yüzden biliyor artık.. Ne bayramlar eski bayram, ne hayat eskisi gibi heyecan verici, ne kitaplar yeni kahramanlar yaratabilir, ne yazdığı hikayeler yeni bir tat verir, ne kemanı farklı bir sese sahip olabilir artık..

    O yüzden iki seçeneği var; ya geçmişinden çalınanların yerine ödeme yapmadan daha çok borç isteyecekti ya da geleceğine borçsuz adım atabilmek için tabureden kalkıp bir şeyler yapacaktı.. Bazı şeylerin tadı geçmişte daha güzel olarak kalabilir, yine de yeni şeylerin tadını alabileceğimiz nice güzel bayramlara..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SAHİ, BİLİRLER Mİ BENİ..

    Tüm yanlışlıklarınızı doldurun bir çuvala. Doğularınızı koyun bir tartıya.. Çuvalı sırtınıza alın, sonra çıkın doğrularınızı koyduğunuz tartıya.. Ne tarafın ağır bastığına bakmaya başlayın.. İster doğrular, isterse yanlışlar ağır bassın fark etmeyecek. Önemli olan sırtınızdaki çuvalın varlığını hep hissedecek olmanız..

    Düşünceleri darmadağın, sabahına neşeli öğlene düşünceli akşamına karamsar, ne istediğini bilmeyen, öğrenmek içinse yeterince çaba harcamayan, aşkta tutarsız, hayatta ciddiyetsiz, konuşurken alim, kendine karşı zalim, sustuğunda yaşamı donduran kasvete sahip, konuştuğunda baharı yaşatan, kavramların karmaşasında boğulan, yaşadıklarında deli dolu anlara sahip, dosta da düşmana da güven veren, kendinden bağımsız, geçmişine sıkı sıkıya bağlı hatta bağımlı, rüyalarını bitirmeden güne başlamayan, güne her geç başlayışında çatık kaşlarla şikayet eden, savrulup kaybolan, köksüz medeniyetinde kaosun hiç bitmediği bir ben var..

    Umutlarla girilen yeni yılın tam ortasındayım.. Ruhumun, aklımın, hayallerimin kaybolduğu en dip noktadan yazıyorum.. 

    Sesimizi duyurmak için şarkılar söylüyor, danslar ediyor, hikayeler yazıyoruz. Anlatıyoruz da anlatıyoruz. Ne çok birikime sahip olduğumuzu düşünmeden, anlattıklarımızın neye mal olduğunu bilmeden, yolun nereye gideceğine bakmadan bazen.. Sadece anlatmak istiyoruz. Birileri bilsin, duysun, anlasın..

    Anlaşılmak.. Sahi bu denli önemli olan bir şeyi nasıl olurda yalapşap ağzımızda sakız gibi çiğnenip tükürülür hale geldi? Bir de beni özellikle içimizi anlamasını istediklerimiz var.. Sanırım asıl hikaye burada başlıyor..

    Bir adam tanımıştım anlamak için tüm algını açıp, zihin kıvrımlarımla dans eden. Ve yine bir adam tanımıştım anlama kavramının yanından bile geçmeyen.. Sonra kadınları gördüm, anlatmak için can atan, anlaşılamamanın acısını tatmış olan.. 

    Birileri bizi görsün, bilsin, duysun, anlasın isteriz. Peki ya birileri de bizim tarafımızdan aynılarını bekliyorsa? Ve biz tüm cimriliğimizi onlara cömertçe sunuyorsak?

    Kendimi duvarların ardına hapsettiğim, bana zaferi kazandıracak değil de benden olanları götürecek kavram karmaşalarının yaşandığı, anlaşılmanın ve anlamanın mümkünü pek kalmayan bir şehre kök salmış gibi hissediyorum.. 

    Çürüyen yanı kesip atmak tek çıkış yolu gibi görünüyor olabilir. Kendi aklımın çözümlemesiyle, eylemlerimin çatıştığı noktanın bam teli de tam burası işte. Çözüm işin kolay kısmı, önemli olan sorun yaratabilmek..

    Geceleri uykusuz kalmak şöyle dursun, gündüzleri de işlevini yitirmiş bir ben yaratmak konusundaki yeteneğimi konuşturduğum bir dönemdeyim.. İki ay boyunca şikayetlere göğüs geren bir çalışma hayatına girmiştim. Bu süreçte; uykum düzenini kaybetti, uyan işe git, çık yemek yemeye otur gün aydınlanana kadar çakılı kal, eve geç uyu. Sabah olsun yine aynı şekilde kendini bir rutine sok. Geçmiş zamanın izlerine bakıyorum; kendime kattığım, kendimden sattığım her şey benden sadece eksiltmiş.. Bu 28 yıllık hayatımın yapı taşı aslında.. Nasıl mı?

    Mesela başladığım işleri muhakkak yarıda bırakırım. Sonra, bir işe başlayana kadar düşünmekten beynimi hasta eder ardından vücudumu yorar ve işe o yorgunlukla başlarım. Ne istediğim konusunda genelde pek bir fikrim olmaz. İstemediğim şeyleriyse yapma potansiyelini hep taşırım. Kendimi anlattığım ne varsa hep eksil kalır. Başkalarını anlatırken fazla cömert olurum. Yazları mutlu hissetmem, kışlarıysa aklıma hep soğuğu iliklerine kadar hisseden hayvanlar gelir ve yine mutlu olamam. Fevri kararlarla güzelliklerin kellesini alırım, sonrada hiçbir şey yolunda gitmiyor diye oturur bir güzel sızlanırım. İş bunlarla sınırlı kalmaz hiçbir zaman. Aşkı katlederim, arkadaşlıkları sınarım, aileme asi yönümü sunarım. Tabi bunları genelde isteyerek yapsam da bana sorduğunuzda o an öyle oldu der geçerim.. Mesela bir gün aylaklık etmeyi severken, bir an da bu durumdan şikayet etmeye başlarım. Yeterli gelmedi daha devamı var. Pek bir üşengecim mesela. Sadece hayatımın akışını değiştirecek şeylere karşı değil, insanlarla konuşurken, içimde boy gösteren duyguları yansıtırken, akıl yürütürken.. Tembel değilim, aylağım ben.. Bir işi her parçasıyla yaparım evvel allah. Ama iş başlatma ve bitirmek olduğu an beni pek ortalıkta bulamayabilirsin..

    Yani hayatın giriş, gelişme ve sonucu olabilir. Ben sadece gelişme kısmına kafayı takar öylece kalırım.. Gırla hayalin, bir o kadar düşüncem ve fikirlerim söz konusu. Hangisi için adım attığımı sor, hemen halının desenini incelemeye başlarım.. Bazen kendimi deniz kenarında, kimsenin olmadığı yerlere atmayı düşlerim. Geneldeyse insanlardan uzak zaman geçiremem. Herkese yol haritası verecek zenginliğim var. Kendimeyse tek bir çizgi çizemiyorum. Hani ne olursam olayım, nereye varırsa varsın bu yol dercesine yaşıyorum. Halbuki drama üçgeninde hep kahraman olmayı diliyorum içimden.. 

    Kendimi nitelendirdiğim her cümle eksik geliyor artık. Sanki eksik kalıyorum gibi. Yaptıklarımı anlatsam yine eksik kalacak gibi. Yapmak istediklerimi anlatmaya başlasam bu seferde aylaklığımın beni tutuyor oluşuna dayanarak yalan söylüyormuşum gibi.. Şuan kesinlikle olmak istediğim yerde değilim, biliyorum. Bilmediğim şeyse nerede olmak istediğim.. Halbuki aylaklığı bırakıp adım atsam öğreneceğim farkındayım. Öğrenmeyi ise denemiyorum bile..

    Hayatın beni sürüklediği yerden sesleniyorum.. Kaybolacaksın, yaşadıklarını döke saça yaşayacaksın. Anlaşılmayacak, bazense anlamayacaksın. Her gün bir yeni sen uyanacak hayatın içine, sen ne kadar aynıyım desende.. Kimi zaman hayatın karşısına dikilmek isteyeceksin, kimi zaman bunu yapacaksın da. Kimi zaman çekeceksin yorganı üzerine öylece kalmak isteyeceksin. Aşkta kaybında olacak, küçük zaferlerinde. Bazen diyeceksin harcandım, bazense kazandıkların yeterli gelecek.. Anda kalmak, anda yaşamak diyeceksin.. Dün iziyle gelecek, yarınsa belirsizliğiyle soru işaretleri yaşatacak. Bugünü bazen kaybolmak, bazen saklanmak, bazense kendini ortaya koymak için yaşayacaksın.. Her toprak bahçene uymayacak, bahçendeki her yeşillik aynı kalmayacak. Bazen nadasa bırakacaksın bahçeni, bazense yakıp yıkıp gitmek isteyeceksin.. Çünkü bileceksin, bazen köksüz bir medeniyete sahip olmak zehirli sarmaşıkların olduğu bir bahçeden daha kıymetli olduğunu..

    Her neredeysen, ne yapıyorsan, ne düşünüyor ne yaşıyorsan, tam şimdi, şuan 1 dakika ver kendine. Nefes al, bak kendine, yürüdüğün yola. Çuvalındaki yüklerle, terazideki eşitsizlikle daha nereye kadar devam edebilirsin? Anlaşılmayı beklediğin yerden kilometrelerce uzakta olsan da fark etmez, anlaşıldığın yerin merkezinde olsan da.. Kendini anlayamaya başlamadığın her yol, her bahçe, her terazi bir gün yolunu kaybetmene neden olacak.. Kendini bilmeyi öğrenmediğin her an, iz bırakan bir dün olacak.. 

    Bilmek yorgunluktur, demiş bir bilge.. Yorulmanın tadına varacağın bir sen olması dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MUM IŞINDA DARBE..

    Biliyor musun, kendini en dibe ittirmenin keyfine tam olarak 3 dakika önce varabildim.. Çünkü boğulmakla, kendimi suçlu hissetmekle, hatalar yapmakla, yetersiz hissetmekle, yani senin anlayacağın kaybolmakla ve kafamı kuma gömmekle meşguldüm..

    Yazdığım hiçbir hikayeye dönüp bir kere bakmadım.. Yaşadıklarıma baktığım kadar.. Bugüne değin ektiğim hiçbir tohumun filizlenmiş haline de bakmadım.. Yakıp yıkılan, talan edilen ormanları ziyaret ettiğim kadar..

    Kendimi nasıl hissettiğimi sorgulayıp, hiçbir cevap veremediğim bir zaman dilimde hapsettim. Şuan çok farklı sayılmam elbette, en büyük adımım bunları o zaman diliminde değil de şuan kelimelere döküyor olmam..

    Hazır ol karmaşaya, zamanda kaybolmuş olmanın verdiği yetkiyle, cümlelerin etkisini değiştireceğiz birazdan.. Kelimelerle zihin kıvrımlarına kindarca yapılacak bir darbenin ayak sesleri bunları..

    Yeraltı adamının kirli düşünce dünyasıyla, Ruhi Mücerret ‘in alaycı lisanının arafındaydım bir süredir.. Kendimi Martin Eden’in umutsuz aşkıyla yapayalnız bıraktım o arafta.. Yazan biri olmamdan dolayı sanırım, kelimelerin büyülü olduğuna inandım hep.. Sadece yaşadıklarımızı aktarmakla kalmıyor, dilimizle aktaracak olduklarımızı da yaratıyoruz.. 

    Gündelik hayatımı, kendimin dublörü olarak geçirdiğim bir sene oluyor.. Yemek yiyorum, duş alıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, bazen işe giriyor sıkılınca istifa ediyorum, hayatın götürüsü üzerine şikayetlerde bulunuyorum. Yediğim yemekleri ve hayatın benden götürülerini boşaltıyorum, gaflete düşmüşçesine uyuyorum.. Kendimin en kötü versiyonu üzerinde elimden geldiğince çalışıyorum anlayacağın.. Neden mi? Sahiden neden?

    Denedim, demeyi istesem de bu konu da şüphelerim var! Kendimin en iyi versiyonu için çabaladım demek kolay, gerçekten denedim mi, alın size bir tartışma konusu. Lakin konumuz bu tartışmanın hem içinde hem dışında.. Geneleve heyecan aramaya giden jinekolog gibi hissediyorum bazen kendimi.. Her şeyin sonunu, sonunda görünecek olan köyü biliyorum. Her aptal gibi normal olanı yapıyor, sonucun farklı olmasını dileyerek elimde bir buket çiçekle kapısında buluyorum kendimi.. Kendime olan kızgınlığım bu aptallıkla sınırlı kalsa işimiz daha kolay olurdu eminim. İş bu aptallığın farkında olmakla devam ediyor.. Eski zamanların birinde öfkelendiğim şeylerin acizliğini, avuntuya takas edilen çaresizliği, kafa tutulacak şeylereyse teslimiyeti tercih ederek vaktin kendi kendine yitip gitmesine seyirci kalıyorum artık. Sanırım ciddiye aldığım tek şey hayatın kendisiyle dalga geçebilmek.. Boynuz tokuşturduğum hayatı genç yaşlarımda bırakıp, şimdilerde kenara çekilip olabildiğince yol veriyorum hayata beni sollayıp geçmesi için.. Hiçliğin içinde Hızır’ı aramaktan ya sıkıldım ya yoruldum bilmiyorum.. Hayata karşı risk alamama rezilliğiyle karşılıklı olarak otobanın göbeğinde piknik yapıyorum.. Fiyakalı cümleler kurup, aptalca davranışlar sergiliyorum. Hoyratça hayaller kuruyor, dengesizce yaşıyorum.. Samimiyetin hastalık ayıldığı bir devirde kendimi topluma altın tepsinde sunuyorum anlayacağın.. Benden kendilerinden biri yaratabilsinler diye.. Bu kendimle oynadığım en büyük kumar ve biliyorum ki zarlar benim için doğru olanı yapamayacak bu sefer.. Çünkü kendini sadrazamın sol t.şşağı sanan aptalların daima baharı yaşadığını gördüm, farklı koşullarda ve başka zamanlarda. Oysa hiçliği arayanın iki seçeneği var; ya delirir ya da dehasını keşfeder.. Ben dehamı deliliğe emanet ederek hiçliği terk etmeyi seçtim.. Beni bana kazandıracak hiçbir şey için uyanma ihtiyacı duymuyorum, duyamıyorum. Eee diyorum, hayatın beni uykusuz bıraktığı zamanlardan alacağım var. Şuan osura osura uyumayı, ki lanet olası düşünme hastalığına yenik düşen bir uyku harbi bu, bir şeyler yapmak için uyunmaya tercih ediyorum ve buna hakkım var..

    Anlayacağın tavşan dağ küsmüş, dağında bir sürü tavşanı var hesabı. Ben hayata trip atıyorum, oysa başkalarının gününü güzelleştirmeye devam ediyor.. Belki de zulüm edip keyif almaya, emin değilim.. Kendimle ilgili farkındalıkları açığa çıkarmam ve potansiyelimi yeniden inşa etmek için çenemi tutmam gerekli diye düşündüm. Öyle de yaptım. Fakat bu seferde suskunluğu gereksiz abartmışım ki konuşamadığım her şey bir anda üzerime yığıldı.. Hatta kesenin ağzı öyle bir açıldı ki, hakkında ne hissetmeliyim ne düşünmeliyim bilmediğim şeylerin üzerime basıp geçmesine izin verdim..

    Emek verdiğim, zamanı bozuk paralara ayırarak harcadığım ne varsa hepsinin sonunda öğrendiğim tek bir şey oldu; tecrübe.. İşte ruhumla yazı tura atmaya neden olan da, para yere düşmeden kumar masasından kalkmama neden olan da bu öğreti.. Hem siyahı hem beyazı istediğim gerçeği. Hem asıp kesen hem de vicdanın enkazında kalıyor oluşum. Madalyonun iki yüzünde de tek başıma olmak zorunda olduğumu idrak edişim.. İçimde yer edinen duygusallığın verdiği yetkiyle insanların ”iyi insan” dediği kişiye dönüşmeye karar verişimle, hayatın kirini ve pisliğini elime yüzüme bulaştırmam bir oldu..

    Şimdi sevgili dostum son bir kadeh ve bir dal sigaraya eriştiğimize göre gelelim işin özüne..

    Özgürlüğümü teslim ettiğim baskılara, duygusallığımın yarattığı kaybetmeme hissine, aşağılık olanı yüceltene yol verişlerimize, kelimeleri sarf ederken akıp giden müziği duyamayışımıza, insanların dans edişlerimizi engelleyişlerime, hayata devam etmek yerine uykuyu tercih edişimize, beyazı kirletmekten kaçışımıza, çoğunluğun ahlak diye saydığı cahilliği kabullenişimize, içip götü başı dağıtmalarımızdan utanışlarımıza, geçmişin kederine, insanların hikayemizde bilmediği yaraları sessizce yok sayarak kafa sallayışlarımıza, adım atarken elli kere düşünsek bile ellisinden sonra dahi yaptığımızın yanlış denilmesine, hastalık denilen dehamızı kesip atmaya çalışmamıza, kendimize verdiğimiz sözleri paçavra gibi kenara atışımıza, başkasına verdiğimiz değerlerin görülmeyişine, yanlışa olan gereksiz tahammülümüze, mum ışığında yazılmış kibirli bir manifestodur bu.. 

    Yine, yeniden.. Bekleyip göremediğimiz her şey için. Kahramanının kendimiz olacağı yeni bir hikayeye hoş geldin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÜNEŞE GAREZİ OLANLARIN ANISINA..

    ”Ölüm yatağında olsam bile bu dansı gerçekleştireceğim..” Hayallerine dair hatırladığı en köklü cümle buydu. Sanırım o zamanlar ortaokul çağlarındaydı.. Sobalı evlerinde sobanın olmadığı odada dans eder şarkı söylerdi..  Doğaçlama yapmayı severdi, biraz da asi oluşu her şeyi yapabileceğine olan inancını perçinlerdi.. O yaşlarda devrimci olan ruhu, şimdilerde yoklukla boğuşan kendini bulamayan bir kaçak burjuva sadece..

    Sahi ne oldu o küçücük haliyle büyük dünyalar yaratana?

    Kendince her şeyden eğlence çıkarır, nefesi kesilene kadar top peşinde koşturur, lisede öğretmen edasıyla yaşamına devam eden o küçük kız şimdilerde nerede?

    O zamanlar da dünyaca ün kazanmış bir sahnede müzikal sergilemek en büyük hayaliydi. Günleri evde dans edip şarkı söyleyerek geçiyor, zaman zaman top oynuyor, arkadaşlarıyla kendince el yazısıyla gazete çıkarıyor komşularına bunları verip karşılığında tatlı alıyordu. Onun için hareketsiz bir gün bile ölü bir gündü.. Lisesi saatlerini alıyordu. Malum üniversite için sınava girecekti ve pek hazır değildi..

    Zaten sınav sonuçları da iç açıcı gelmeyecekti. Sınav sonuçlarının moral bozan yanı şöyle dursun bir de üzerine çocukluğunun geçti sokaklarda vedalaşması gerekecekti.. Başka bir şehre doğru yola çıktıklarında 18 yaşındaydı.. Dans etmeyi ve top oynamayı bırakmıştı. Hayalleri yön değiştirmekle kalmamış, başka bir duruma evrilmişti. Günlerini arkadaşlarıyla vakit geçirerek, bazen şarkı söyleyerek çoğu zamansa ders çalışarak geçiriyordu.. Sonunda da tam olarak olmasa da istediği olmuş üniversiteyi kazanmıştı..

    Yeni insanlar, yeni düzen ve yeni bir başlangıç.. Hiçbir şey yeniliğin esintisi kadar heyecanlı olamaz. Yeni okul, yeni yaş, yeni arkadaşlıklar, yeni aşk.. Keşke her şey başladığı güzellikte devam edebilse.. 

    Onca koşuşturma ve pes etme arasında, kendini arama, bazen bulma bazense kaybolma derken arada heba olan hayaller oluyor.. Bizimkisi ise heba olan hayallerin arta kalan hikayesini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmak.. 

    Zamanını paylaştığı, hayallerini yerle bir ettiği günlerin sonunda elinde sadece depresyonun ve yalnızlığın kalacağını bilse yine yapar mıydı aynı şeyleri bilinmez.. Bizse bilinenleri paylaşacağız şimdi..

    Gönlünü arkadaşlarıyla ve aşkla meşgul etmeye öyle alışmıştı ki, kendine yer kalmamıştı hayatında.. Biliyor musun, insan kendinden uzaklaşınca kayboluyor en çokta. Onca hikaye biriktirdi; kırgınlık, öfke, aşk, ihanet, yalan bunların hepsi bazen koca bir yorgunluktan ibaret geliyor sadece kendisine.. 

    Kendince neşeli, dostlarına güven veren, koşulsuz birilerinin yanında olan, kederden keyif yaratacak bir şeyler çıkaran, burnun dikinde ısrarcı, hatalarında aylak birisinin sonradan sonraya yorgun, kendinden uzak, evden çıkmaya keyfi yetmeyen biriye dönüştüren hikayeler silsilesi..

    Önce dansı bıraktı, sonra topraktan ayağını çekti, insanlara harcadı nefesini enerjisini, hayatın kırbacı sırtındaymış gibi kaçtı kendinden.. Sonra birileri dansa kaldırsa da yetmedi. Şiirlere küstü, şarkıları bıraktı. Kapandıkça kapandı içine. Yazdı sadece, anlatmak belki birine dokunur, birinin hayatındaki çatlaktan ışığın sızmasını sağlar diye. Zaten başka türlüsü de gelmedi hiç içinden..

    O hala  hayalleri olan küçük kızı arayadursun, bense onun hikayelerini anlatmaya devam edeyim. Sizde belki çatlağınızı bulur oradan ışığın sızmasına izin verirsiniz bir gün..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİLMEM NEDENDİR, NEDEN DEĞİLDİR..

    İsteğimiz doğrultusunda gerçekleşen her şeye bahar bahçe oluruz da hayatın kendi getirisine karşı pek bir neşesiz, pek bir nankör oluruz..

    Mevsimlere karşı bile memnuniyetsiz oluruz işte. Yaz gelir kışı, kış gelir yazı bekleriz. Bahar neşe getirir, tabi alerjisi olmayanlar için.. Kimisi de kış romantizmini sever, tabi üşemeyenler için..

    Vallahi sıkıldım. En çokta kendimden. Hayır kardeşim bu ne tatminsizlik anlamıyorum ki. Yediğin önünde, yemediğindeyse aklın bile kalmıyor. Elin ayağında tutuyor, şükür. Yahu kahve keyfi yaparken yazıyorsun yazıyı daha ne olsun.. Olmayanlara odaklan, olmuş olanı değiştirme isteği, olacak olanın tedirginliği.. Hepsi bir bütün olarak sadece yoruyor..

    Nisan bile buruk bir şekilde son günlerine yaklaşıyor. Akışı bozmadan, kendi halinde gündüz geceye geceyi dertlere teslim ede ede öylece yitip gidiyor. Umutsuzluk değil, huzursuzluk değil, sadece boşvermişlik.. Koltuktan kalkma, kitapların kapağına dahi dokunma, insanlarla iletişim kurmaktan kaçın, içten içe çürü.. 

    Tam aksinden bahsedelim, mesela..  Heyecan duymaktan, umut etmekten, hareketlilik halinden, hayallerden, amaç edinmekten. Güne başlamak için zorunluluk değil nedenler bulan, günü devam ettirmek için sebepler arayan, başı dik, hayatı göğüsleyen biri olduğunuzu varsayalım. Yaşadığınız zorlukları dönüştüren ve bunu alışkanlık haline getiren birisiniz diyelim ki. Motivasyon videolarına konu,  kişisel gelişimcilere örnek birisiniz tebrikler. Hakkınız da yazılacak tek şey başarılarınız olacak. Noktayı koyduğunuzda biten, yeni bir günde tekrar başlayan sevimli cümlelerden ibaret örnek bir yaşam..

    Bir de hayatın inatla üstüne gittiği, fırsat vermediği insanlar var. İşte benim asıl merak ettiğim onlar. Sigarasını içmekten vazgeçmeyen, güne bir şekilde başlayan, içinde yaraları olan, saygıyı sınıfsallıkta aramayan, insanı olduğunu gibi görmeyi başarabilen, hayatın getirisi ve götürüsüne karşı kravatını çözmüş öylece yaşayanlar.. Ruhum onlardan biri, bedenim hasta, aklımsa anlamlandırmak için yol bulmaya çalışıyor. Rüyalar alemiyse tam bir kaos.. 

    YAZI NEYDİ, NE OLDU..

    İşte anlatmak için, daha doğrusu anlaşılmak için beklediğim şey tam olarak bu.. Bu karmaşa ve hareketsizce bekleyen ben.. Bir yanım kahraman beklerken öbür yanım gelmeyeceğinden emin, bir yanım hasta mıyım derken öbür yanım iyileştiğimden emin, bir yanım toprağı arzularken öbür yanım evden çıkmama konusunda kararlı, bir yanım yeni kitapları isterken öbür yanım okuduğuna kendini veremeyeceğinden emin, bir yanım akışa güvenmeyi öğrenirken öbür yanım sadece kendini bırakmak konusunda ısrarlı.. Hayat devam edip, kuşlar uçarken ben kendimde olanları izlemeye bile odaklayamıyorum.. Şarkılar, videolar, filmler, diziler.. Ailem, arkadaşlarım, düşmanlarım, hatta henüz tanışmamış olduklarım bir yerlerde benden bir şey bekliyor. Yeteneğim keşfedilmeyi, hayallerim istikrarlı olmalı, hayat yaşama devam etmemi, şu satırlar yazabilmemi, duygular yaşayabilmemi, düşünceler gerçekleştirilmeyi bekliyor..

    BEN?

    Sadece vazgeçmiş, oturduğu yerden gözünü bile açmadan, beni bekleyen her şeyi zamanın yavaş yavaş ezip geçmesine izin veriyorum. Önceleri birileri için bir şeyler yaparken bulduğum enerjiyi şimdilerde kendim için bulamıyorum. Sürekli uyuma fikrinin cazibesi yitip gitmeye başladı, bense uyanmak bile istemiyorum. Günü uykuya teslim ediyorum. Yatağım bile benden sıkılmış durumdayken ben eski sevgilisinin peşini bırakamayan histerikli biri gibi yastık ve yorganımdan ayrılmıyorum..

    Günlerdir yaptığım tek şey bu. Günlerce yapacağım tek şey de yine bu.. İşte bu buhranın dağılması için kendime şans bile tanımıyorken, insanlara yaşamaları için umut olabilmeyi istiyorum..

    Bazen yanı başında olanlara öyle odaklanıyor ki insan, onun ne denli zararlı olduğunu göremiyor. Çünkü diyor içim, bazen bir dehanın ortaya çıkması için başka başka dahilerin bir odada bulunması gerekiyor. Bense bu yaşta en çokta başkaları için yaşamanın yararını görememiş olmayı kabul etmek yerine hala başkalarıyla neler oluru düşlüyorum.. Kendisi için yaşamayı öğrenemeyen başkaları  için ne yapabilir ki?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYALLERE ERİŞİM ENGELİ..

    Hayallerine ulaşan var mı aranızda? Hedeflerini gerçekleştiren? Kendi kimliğini bilen var mı?

    Çocukken ne olmak isterdiniz mesela, kimdi idolünüz?

    Birkaç zaman önce gününü çalışarak geçiren, kendi halinde yaşayamadığı aşkın acısını çeken, günde 4 saat uykuya şükür diyen, müsait zamanda doktoruyla sohbet eden, arkadaşlarıyla artık zamanlarda görüşebilen biri olarak yaşam sürüyordum.. Anlaşılmadığımı düşündüğüm için önce işle işle ilişkimi bitirdim. Doktora sürekli aynı dertlerle gitmek istemediğim için ara verdim görüşmelere, kendimi eve kapatma konusunda verdiğim karar sonucu arkadaşlarımla da pek vakit geçirmez oldum.. Depresyon tanısı ilk konulduğunda yaşam damarım tıkalı gibiydi, o zamanlar bir sebebi vardı yapamadıklarımın. Yeniden ayağa kalktıktan sonraki süreçte vazgeçişlerim sadece keyfi gibi bir durum içeriyor sanırım..

    İnziva için İzmir’e gidip bir hafta kafamı dinledim. İyi gelmişti aslında. Dinlendim, yazılarımı yazdım, kendimi dinledim. Son bir haftadır kendimin ne yaşadığına dairse hiçbir fikrim yok. Kötü değilim, bu yine de iyi olduğum anlamına gelmiyor. Amacımı bulamıyorum, hedef koyamıyorum, ne istediğime dair fikrim yok, koltuğumda oturmuş kendimle baş başa ne olacak diye düşünüp duruyorum. Her şeyi olmasa da çoğu şeyi denedim aslında. Sevmeyi, çalışmayı, okumayı, gezmeyi. Günü hareket halinde öldürebilecek her şeyi denedim.. Hastalandım, düştüm, yalnızlaştırdım kendimi, kulak verdim birilerine. Ama yok olmayınca olmuyor. Ya da oldurtmayı beceremiyorum. Belki de olsun istemiyorum. Kim bilir. Benim bilmediğim kesin.. Şu sıralar kendime bakıyorum da neler başardığım, neler yapabildiğim, nelerin üstesinden geldiğim bir kenara atılmış neler başaramadığım, neleri kaybettiğimle ilgilenir oldum.. Sahi çocukken ne isterdim hayattan, kim olmayı hayal ederdim?

    Biliyor musun yazmak bile gelmiyor içimden. Halbuki yapabildiğim tek şey kendisi. Sohbetler keyif vermiyor, kahvenin tadını alamıyorum. Hava güneşli yürümek bedava mesela, içimden kapının önüne adım atmak gelmiyor, güneş bile ısıtamıyor ruhumu. Amaçsızlık, hayalsizlik.. Bilememek kim olduğunu, bulamamak hayatının kapısını açan anahtarı. Nasıl bir boşluk böyle, kelimelerle tarif edemiyorum.. Oturduğum yerde çürüsem, kimse benden bir şey istemese. Zaten ne verebilirim ki artık, dağıta dağıta bende de kalmadı. Ne bir parça umut, ne istek. Bütün kalelerim fethedilmiş, inancımın her bir köşesi kemirilmiş, sevgimden sömürülmemiş bir yan kalmamış.. Bana ne oldu!

    Herkese bir çözüm yolu bulan, sevgisini koşulsuz sunan, hep bir umudu olan bana. Ne oldu! Derler ki anlatma şu umutsuzluğunu, sevindirme düşmanlarını. Kalk ayağa mutlu etme düşmeni bekleyenleri.. İyi ama bu da başkası için yaşamak değil mi. Kendim için düşmüşken, herkes için savaşmışken hem de.. Kendimi neremden tutsam elimde kalıyor. Duygularım, düşüncelerim, yapabildiklerim hepsi bir köşede. Bense diğer köşede koltukta oturmuş bakıyorum öyle. Kim olduğuma, ne oluğuma. İlgimi çekmiyor şaşalı anlar, gürültülü sohbetler, kalabalık ortamlar. İlgimi çekmiyor keyifle demlenmiş kahveler, süslü cümleler, dumanı üstünde tüten yemekler. Çekmiyor ilgimi güneşli havalar, yeşillik dolu bahçeler, bahar dolu anlar..

    Hayallerime yöneleyim, amaçlarımı gerçekleştireyim diyorum. Oturduğum koltukta.. Aklım dumura uğruyor hemen, ne ki senin hayalin amacın diyerek. Hadi diyorum eskilere gidelim ben ne isterdim de yapamadım, gel onlara bir çizik atalım. Anımsamıyorum ki sanki altını değil üstünü çizmişim her şeyin..

    Hani evren boşlukları sevmez doldururdu. Hani hiçbir şey kendisi için aşamazdı. Önceleri düşüncelerim davranışlarımla çelişirdi, şimdiyse düşüncelerim düşüncelerimle çelişiyor. Büyümeyi beceremedim ben sanırım.. Umutsuzluğun zirvesinden, ayaklarımın altında akıp giden zamana dalıp dalıp gidiyorum.. Mevsimlerin kendini değerlendirdiği hayatı izliyorum öylece.. Kendimle alıp veremediğim her neyse beni dibe doğru intizamlı şekilde çekiyor.. Benim bana ulaşmamın yolu nereden geçiyorsa orayı bulmayı bekliyorum kendimle.. Kendimce bulduğum her yol çıkmaza çıktı. Kendimden uzak yürüdüğüm her yoldaysa sadece kayboldum.. Dilerim içimdeki çocuk bana olan küskünlüğüne biraz ara verir, anlatır bana ne istediğini en kısa zamanda. Yoksa ruhum akreple yelkovan arasında, hayallerine erişim engeli yemiş bir halde yaşlanıp gidecek..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ŞEHRİN GİRDABI..

    Hayatıma tutunamadığım noktadan aşağı doğru sarkıttım ayaklarımı. Bir kahramanın gelip beni kurtarmasını falan beklemiyorum yanlış olmasın.. Sadece yer çekimine meydan okuyan tükürüklerimin asılı kalışını izliyorum.. 

    Tam her şeyi rayına koyduğumu düşündüğüm anda hayatın kendisiyle aramda olan bağı kesmesi üzerine yere kapaklandım. Gözümü açtığımda buradaydım. Bu izbe uçurumun tam kenarında.. Şehir sarkan ayaklarımın tam altında. masum bir duruş sergiliyordu.. İçinde yatan canavarı, akan pisliği, yarattığı kaosu sisle kapatmıştı. Öyle masum duruyordu ki görseniz celladınızın kendiniz olduğuna yemin ederdiniz. Sanki kaybedişinize sessizce tanıklık etmemiş gibi, ihanete uğrayışınızı görmezden gelmemiş gibi, yalnızlığınıza sırt çeviren o değilmiş gibi.. 

    Kısa değil, uzun sayılmaz. Tastamam çeyrek asırlık bira hayat yaşadım. Şimdi geri kalan çeyreğin ilk yarındayım hatta. Elimde avucumda kalana bakıyorum, hiç. Kocaman, zemini sağlam bir hiç. Ektiğim tohumlara ilişiyor gözüm, kimisi filizlenmiş, kimisi boy atmış, kimisi toprağa karışıp kaybolmuş.. Hayatın benimle bağını kesip atmasını ne yazık ki anlıyorum. Tüm gün aylaklık eden, geceleri gündüzün hesabını yapan, kendinin labirentinde kaybolmuş bir kobaydan ne bekleyebilirdi zaten..

    Aslında aylaklık ruhumun parçası olmadan önce çok yorulmuştum. Hayatın bunu anlayabileceğinden emindim. Neredeyse.. Çok severdim, hemen güvenirdim, elimden de neredeyse her iş gelir biliyor musun. Kaçmazdım, gözüm korkmazdı ki. Dimdik dururdum her şeyin karşısında. Haksızlığa göğüs gere gere karşı çıkardım, işimi hakkını vererek yapardım, çiçekleri layığıyla koklar, toprağa hissiyatla dokunurdum. Peki sonra ne oldu! Yani ne oldu da aylaklık beni sorumluluk alma, mücadele etme illetinden koru hale geldi. Hayatımın atı üstüne geldi, iyi ama neden?

    Biri daha Şems’in sözünü kullanırsa fırıncı küreğiyle dalabilirim. Hayır kardeşim, hayır ya hayatımın altı üstünden iyi falan değil.. Aynaya baktığımda aradığım huzuru, yorgunuma sokulup kaybolmakta buldum çünkü.. Önce yorgunum dedim. Doktorum depresyon dedi. Dedim ki keyif vermiyor muhabbetler, saçma geliyor kavga gürültüler. Doktorum anksiyete dedi.. Peki madem öyle reçetem tamamsa neden hala haz alamıyorum, dedim. Zamana ihtiyacın var, dedi..

    ZAMAN.. En büyük aylak, dedim. Duygularına göre akış hızını değiştiren bir oyuncu, dedim. Böyle hissetmen normal, dedi. Anlayacağın her şeyi kılıfını uydurmak kolaydı. Kolay olmasına kolaydı da, o kılıfın bana uymasının hiçbir yolu yoktu.. Ya tarzım değildi ya da ben kilo dengesinden dolayı bir türlü oturtamadım o kılıfları üstüme. Denedim, giymeyi onca etiketi. . Olmadı, olmamış daha doğrusu.. 

    Şehir üstüme üstüme geliyor, insanlar anlamsız vızıltılar çıkarıyordu. Şehir hapishane, kaldırımlar havalandırmaya çıkış alanıydı sanki, sokaktan gardiyanlar hızla gelip geçiyor gibiydi. Gökyüzünü görmek zahmetli bir hal almıştı. Görüş gününe çıkarcasına şehrin tepesine gider biraz soluklanıp hapishaneme geri dönüyordum.. Hayatımın sonsuz döngüsünü yarattım böylece.. Kahvemi yudumluyor, birkaç kelime karalıyor,  havalandırmaya çıkıp geri yerime dönüyordum. Ta ki hayat benle arasındaki ipi kesip atana kadar..

    Döngüden beni kurtarmış olması her ne kadar hoşuma gitmiş olsa da aylaklığımdan beni kurtaramadı.. Şehrin soluk benizinden, kasvetli insanlarından, zehirli oksijeninden, kanalizasyonunu solumaktan kurtuldum, evet. Şimdiyse kendimle baş başa, bir uçurumun kenarında ayaklarımı sarkıtmış şekilde bendeki izlerin yaratıcısına bakıyorum.. Ve kendime bir cevap arıyorum.. Beni hapseden şehrin girdabı değilse, o zaman ne?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SON BİR GECE..

    Olmasını istediğimiz, gelmesini beklediğimiz şeyleri bir düşünün.. Sadece tek bir geceliğin herkesin bu beklenti ve isteğinin gerçekleştiğini düşünün bir de.. Ne büyük bir kaos ama! Sadece birimizin istediği gerçekleşse ne muhteşem bir gerçeklik olur dediğimiz her şey sayı arttığı an kaosun efendisi oluyor. Aslında o gerçeklik sayı tekken de pek değişmiyor, sadece etkilediği kişi sayısı değişiyor.. Birine aşık olduğunuzu ve onun gelmesini istediğinizi düşünün, onun ne hissettiği ne düşündüğü kimlerle ne yaşamak istediğini es geçiyor kendinizi merkeze koyuyorsunuz. Aslında kendi hayatınızı da göz ardı ediyorsunuz. Size aşkla gelecek olanı yok sayıyorsunuz mesela.. Ya da çok istediğiniz bir iş var diyelim ki.. Başarısız olacağınız belki de başarıya gideceğiniz bambaşka yoldan saptığınız bir seçim yapıyorsunuz aslında..

    Dün bir büyücüyle karşılaştı. Aylak aylak geziniyordum. Müziğe kendimi kaptırdığım an da birisi dikkatimi çekti, yanına yaklaşıp iyi olup olmadığını soracaktım aslında tek derdi buydu.. Daha sorumu soramadan bana sıkkın olduğunu ve sebebinin ben olduğumu söyledi. Apışıp kaldım karşısında.. İste dedi sadece iste. Ne olduğun söylemeden, neden olduğunu söylemeden, sadece istememi söyledi. Aklımda soru zincirleri oluşmaya başlarken ”sustur şu aklını ve iste” diye bağırdı. Neye uğradığımı şaşırmış bir haldeydim, ”su” dedim bir anda. Sadece su! Daha fazlasını istediğimden emin, istemediğim içinse öfkeli bir bakış atarak matarasından suyu uzattı.. Benimle dalga geçtiğinden neredeyse emindim. Sorgular gözle bana bakmaya devam etti. Anlamama yardımcı olmasını istediğimde daha da öfkelendi..

    ”Sorunlarını düşünmekten çözümleri göremeyecek kadar körsün, bir aptalla karşılaştığına ve seninle dalga geçtiğine neredeyse eminsin, kendine o kadar odaklanmış durumdasın ki başka hiç kimse ya da hiçbir şey umurunda değil. Gidenlerin arakasından doğru düzgün yas bile tutamıyorsun, korkuyorsun çünkü yaslarını tuttuktan sonra onlarla vedalaşman gerektiğini biliyorsun ve bu yüzden korkuyorsun. Hastalığının nelerle tetiklendiğini buldun uzun zaman sonra çözümler tek tek önüne saçıldı sense ne yaptın! KOCA BEBEK GİBİ DAVRANDIN! Şimdi bırak şu korkaklığı ve iste.” Dediklerinin gerçekliğinden mi bilinmez, kendimi ringin ortasında dans ettirilerek dayak yemiş gibi hissettim.. Peki, dedim. Aşkta, işte benim ayağıma gelsin koşuşturmaktan emek vermekten yoruldum. Umutsuz bir vakaymışım gibi bir bakış attı, omuz silkti. Tam o sırada birinin elinde çiçek diğerinin elinde kağıt yığını dolu olan iki kişi karşıma geldi..

    Bir anda kendimi bir simülasyonun içinde buldum; uzandığım koltuğa kadar gelen deniz, sürekli bana aşkını anlatmaya çabalayan birisi, anlaşmalar için kapıma gelen birileri, okumaya tenezzül etmediğim bir dolu kağıt parçası, karşımda ağlamaya başlayan birisi, eşyaları taşıyanlar, kapımda isyana dayalı topluluk. Nefesim daraldı, elimdeki suyu bile fark edemedim. O an tek istediğim bulunduğum yere geri dönmekti. Bir insan 3 saniyede 10 yıl yaşlanır mı, evet yaşlanır. Tüm vücudum buz kesmişti sanki, ellerim titremeye başladı. Ne yaşayacağımdan eminmiş gibi bir gülüş attı. Şimdi, dedi, iyi düşün. Gerçekten ne istiyorsun?

    Kendime bu soruyu sormayalı öyle uzun zaman olmuş ki, içimde bencilliğinden kör olmuş bir akıl, küskün bir çocukla kalakaldım. Sadece, dedim. Kaldım. Ben sadece, dedim devam edemedim.. Kendimle son bir gece daha istiyorum. Beni benimle son bir gece için ay ışığına ev sahipliği yapan bir yerde, dedim.. Devam edemedim. Bilmiyordum ki kendimle konuşacak neyim olduğunu. Ben ne isterdim sahi? İstediklerim için ne yapmalıydım peki?

    Sen kendine baktığında ne görüyorsun şimdi, dedi. Hiçlik, dedim. Suyu doldurdu ve sessizce uzaklaştı.. Neydi şimdi bu, neydi ki benim asıl istediğim?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..LOTUSUN ÇALINAN RENGİ..

    Kendisiyle verdiği savaşın sonu gelmeyen bir hayatın tam merkezine yolculuk için hazırlanmış sevgili Lotus.. Yanına ne almalı, neyi geride bırakmalı diye düşüne düşüne hazırlamış valizini.. Ne yolu biliyormuş ne de elinde bir harita varmış. Bildiği tek şey yola çıkması gerektiğiymiş.. Bavulunu hazırlamış, evinin elektriğini kapatmış, çiçeklerini komşusuna emanet etmiş, kapıyı tam üç tur kilitlemiş ve yola koyulmuş.. Gerçi aklı bir süre hep evde olsa da yine de silkelene silkelene yola koyuldu..

    Bir hikayesi vardı, ve bunu öğrenmek istiyordu.. Yürüdüğü yol kalabalıklara ev sahipliği yapıyordu. Kendi içinde anlam veremediği bir kaygı doğdu. Ne hissettiğine odaklanmak istese de başaramıyordu. Derken bavulunu birinin asıldığını fark etti. Çalınacağı korkusuyla fevri bir asılış yaptı, ve yere kapaklandı. Başına toplanan birkaç kişi ona bakarken, o gelenlerin kendisine güldüğünden neredeyse emindi. Uzatılan elleri tersleyip bavulundan destek alarak ayağa kalktı. Üstündeki tozlara sert bir tokat attı. Bavuluna sıkı sıkıya sarıldı ve yoluna devam etti.. Şiirdeki gibi ”zaman aman bilmez bir safsata” olarak ilerlemeye devam ediyordu. Oysa sadece yürüyordu.. Hava güneşe düşman olmuş şekilde kararırken bulduğu ilk bara yöneldi.. Oturmuş sahnedeki orkestrayı dinlerken masasına gelen içecek dikkatini dağıttı birden. Kimin gönderdiğine bakınırken, barmenin gülümsemesi gözüne çarptı. İçinde bir öfke uyandı. Bardağı sert bi şekilde bara vurdu ve çıktı oradan..

    İnsanların ona neden böyle davrandığına bir türlü anlam veremiyordu. Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti. Yoruldukça devam etti. Bavul daha da ağır gelmeye başladı. Düşünceleriyse zulüm olmaya devam ediyordu. Ne bavulunu bıraktı ne düşünmeyi. Yolun nereye gideceğine dair fikirsiz oluşu onu iyice yıpratmaya başlamıştı. Küçük bir tepede yanan ışık gözüne çarptı. Etrafta ne ses vardı ne başka bir ışık vardı. Tereddüt ede ede ışığa doğru yöneldi. Pencere önünde çiçekleriyle konuşan birini gördü.. Sorgular gözlerle bakarken karşısındakinin dikkatini çekmeyi başardı. Kapıya yönelen kadın Lotus’u eve davet edercesine eliyle içeriyi gösterdi.. Kaygı ve merakla içeri doğru yönelen Lotus’un dikkatini kapının girişindeki ayna çekti. Aynanın karşısında dikildi, kendine baktıkça hem korkmaya hem de geri adım atmaya başladı. O an da kapıyı kapatan kadın kahve yapmaya yöneldi. Lotus pencere önündeki tekli koltuğa oturduğunda ilk defa bir hafiflik hissettik. Bavulunu kapının yanında unuttuğunu ve ilk defa elinden bıraktığını fark etti. Oturduğu koltuğun karşısındaki aynaya gözü çarptı bu sefer. Korkarak baktı yine. Bu sefer tam olarak kendini görüyordu. İçini rahatlattıktan sonra kadına yöneldi. Sormaya başlayacağı tonla şey aklında birikmeye başlamıştı ki, kadın kahvesini uzatıp, kapının oradaki aynadan bahsetmeye başladı..

    Ayna kişiye olmak istediği kişiliği gösteren, hayal dünyasından hediye edilmiş bir parçaydı. Kadın aynayı anlattıkça lotus yaşadığı hayatı düşündü.. Kibrini, öfkesini, yardım elini tersleyişini, kendine yaptığı haksızlığı, suçluluğunu, kırgınlığını düşündü. Düşündükçe bavulunun yavaşça açıldığını fark etti. Kadın durumu açıklamaya devam etti. Yanın getirdiklerinin kıyafet ve erzak olmadığını, bavuluna her ne koyduysa hepsinin; travma, duygu, düşünce üçgeninin arasında donup kalmış ne varsa hepsinin bavulunda yük olarak oraya kadar yanında geldiğini söyledi.. Yolda ilk karşılaştığı kişinin yükünü almak istediğini, kibrininse buna izin vermediğini, bu yüzden bir hışımla düştüğü yerden kalkıp oradan uzaklaştığını söyledi kadın. Devam etti. Gittiği bardaki barmenin o kibri gördüğü için direkt yanına gelmek yerine soluklanması için o içeceği gönderdiğini, lotusunsa korkudan ötürü öfkeyle davrandığını ve öfkesinin verdiği yetkiye dayanarak oradan uzaklaştığını söyledi. ”Peki” dedi lotus ”o kibre ve öfkeye sahip bir ben varken neden kaçmak gitmek yerine buraya geldim?” Kadın gülümseyerek devam etmiş.. Ne kadar kaçsa, ne kadar korksa da aklıda ruhunun ne istediğini biliyordu. O eve girerken de yaşadığı tereddütten bahsetti, yorgun olduğu ve cevap aradığı için içeriye girmeyi tercih ettiğinden bahsetti..

    Lotus karşısındaki aynaya baktığında yaprağındaki renklerin solduğunu gördü. Oldukça yorgun, tatminsiz, ne yapacağını bilmez bir halde hissetti kendini. Kadın isterse orada dinlenebileceğini söylese de lotus evine dönmesi gerektiğini söyledi. Yürürken aşılmaz olarak gördüğü yolu bir lokmada bitiriverdi. Eve girdi, kendine bir bitki çayı yaptı, ve penceresinden yola baktı. Önünden el uzatan ilk kişiyle barmenin yan yana geçtiğini gördüğünden kapıya yöneldi ve arkalarından seslendi. Lakin onu duymadıkları gibi de gittikçe uzaklaştılar. Geri eve döndüğünde ortada bavulunu açık halde buldu. Çayını yudumlarken yavaş yavaş boşalttı bavulunu. Paslanmış yanlarını düşünürken daldı uykuya.. Renginin soluk olmasını bile umursamadı uykuya dalarken..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İNZİVANIN SONU..

    Suyun altında 463üncü günüm.. Duyduklarım, gördüklerim ve zihnimin yansımalarından oluşan tam dört yüz altmış üç gün!

    Kendimi yenilerim sandığım, eski parçalarımı bulduğum bir inziva süreci.. Neleri değiştiririm derken, kendimde nelerin sürekli aynı kaldığını gördüğüm bir sürü gün.. Dağlardaki evimden buralara geldiğim il zamanları hatırlıyorum da..

    Herkesin yarı zamanlı kendi halinde yaşıyor, yarı zamanlı başkalarına karışan bir hayat yaşıyorken, ben hem kaybolmak hem kendini bulmak yolunda savrulup duruyordum.. Aslına bakarsan kendi halinde biri sayılırım. Elbette bu yaptıklarımın kocaman bir kelebek etkisine dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyordu o zamanlarda.. Yorgundum yine de durmak istemiyordum. Sıkılmıştım, yine de heyecanımı yinelemek için gayret ediyordum.. Sürekli koşuşturma içinde olanların dinlenmek için önüne gelen durakları kaçırdığını yeni yeni fark ediyorum..

    Neler öğrendiğime gelecek olursak: İlişi yaşamak konusunda ketum ve aceleciymişim ne geçmişin kırgınlıklarını iyileştirmek için kendime zaman tanımışım ne de nasıl bir ilişki istediğimi sormuşum kendime, arkadaşlıklarımı seçerken özen göstermişim ne de gördüğüm zarardan ders çıkarmışım, hayallerim konusunda ne oturup bir düşünce yol panosu yapmışım ne de önemsemişim, hayatımı ne bir düzene koyabilmişim ne de rastgele yaşamaktan kopartabilmişim.. Tam olarak bunların yönünü değiştirebildim mi bilmiyorum. Zaten hayatımda hep bilmediklerim konusunda bir şeyler bilirim, istediklerim konusundaysa pek bir bilgim yok diyebiliriz. Savrulmak hikayemin ana teması oldu hep. Yerleşik hayata geçmeyi pek beceremedim, hayatımın çoğu konusunda. Ha bir de önemli konularında. Başkaları beni nasıl gördüyse öyle oldum; öfkelisin dediler yakıp yıktım, sessizsin dediler çıkmadım evden, neşelisin dediler kahkahaya boğdum hepsini, yabancısın dediler ev oldum, çok kalabalıksın dediler ıssız bir sokak oldum. Onlar dediler bense olmalara doyamadım anlayacağın.. Peki ben ne istiyorum, ne hissediyorum, ne düşünüyorum bunların çığlıkları karşımda duranların fısıltısı arasında hep kayboldu..

    İnziva kendimce çekildiğim bir alan gibi görünüyor olabilir, pekte farkına varamadan girdim içine aslında. Aynılıklardan sıkılmıştım, insanların küçük akıllarıyla büyükler ligine girme çabasından da fazlaca sıkılmıştım. Hele kendinizi anlatma için yorulduğunuz konularda bırakın anlaşılmayı duyulmadığınızı fark ettiğiniz o anlar var ya illallah geldi.. Hele bir de amacınız yoksa, tabi bu başkaları için yaşayanların laneti gibi bir şey, savrulurken sağa sola çarparak devam ediyorsunuz. Fark etmediğiniz morluklar sızlamaya başladığında anlam arayışına girmek istiyorsunuz.. Fakat tam bir fiyasko! Kendini dinlememişsin ki neyi nasıl yapacaksın. Bocaladım, bocaladıkça daha sert çarptım kendimi sağa sola. Korktum, insan bir kere karanlığa alışınca en ufacık Işık sızması bile insanda bir telaş bir korku yaratıyormuş.. Güzel bir cümle duyduğunda hemen savunmaya geçiyorsun, alışmışsın çünkü kavga gürültüye, sinkaflı konuşulmasına.. Bir de tabi umudunu güttüğün hayat var ortada. Tam olası güzellikleri düşünüyorsun, daha başlamadan kestirip atıyorsun kendi kendine. Çünkü kök hücrelerine inmiş artık umutsuzluk. Pencerenden giren güneş içinde ürperti uyandırıyor..

    Herkesin kurduğu cümleleri ilmek ilmek işledim, her bir tanesini özellikle inceledim. Duyduklarım, gördüklerim hepsi zihnimin en kök noktasında raptiyeli bir şekilde duruyor. Başlarda kendimi sorgulayan aklım şimdi parçaları daha çok daha net görüyor.. Görüyor görmesine de bu benim tam 463 günümü çaldı.. Herkesle tokatlaşıp küfürleşirken, savrulurken oradan oraya bir uçurumun kenarında duraksadım. Hemen altımda bir deniz. Dalgasız bir şekilde, en kaliteli ipek çarşafa taş çıkaracak halde önümde duruyordu.. Hava bahar oldukça yaşamdan korkan ve çekinen biri haline gelip, kasvetli olduğundaysa kendimi evimde hissetmeye öyle alışmışım ki beni havanın gidişatından koruyacak tek yeri bulmuştum. Şu önümde duran suyun hemen altı.. Düşüncelere dalıp gitsem suya dalamazdım, biliyorum. Baksana daha suya girmeden bilmeye başladım bile..

    Gözümün önüne herkesten ve her şeyden, hatta unuttuğumu sandıklarımdan bile bir demet yığıldı suya adımımı atar atmaz.. Korkunun anlamını yeniden yazdığıma yemin edebilirim. Telaşımsa gittikçe artmaya başladı. Saçımın son teli suyun içine girdiğinde, gökyüzüyle olan bağım kesildiğinde, sesin zerresi kalmadığında kendi yalnızlığıma gömülmenin huzuru ve merakı içine girdim. Korku ve telaş yerini hiç bilmediğim bir boşluk hissine bıraktı.. Bir gün sayısı belirlemedim, plan yapmadım buradaki yaşamıma dair, zaten yapacak kadar da bilinçli değildim o sıralar. Ben kendi dünyamda kaybolurken atmosferdeki zaman bir hayli ilerlemiş. Bana sorsanız en fazla bi hafta diyeceğim zaman ilerleyişine, akreple yelkovan tam 463 gün diyordu.. Neden yaptığıma dair ufak fikirlerim olsa da tam emin olamamakla birlikte kafamı sudan çıkarmış bulundum bugün.. Zamanın ne durumda olduğunu gördüm, çevrenin ne durumda olduğunu, baharın geldiğini.. İç huzurun getirdiği akışta kalmakla, baharın gelişiyle hissettiğim anlık telaş birbirine karıştı.. Soyutlandığım gerçeklik tam karşımda duruyordu. Aynı aldanışlı haliyle ve hiç eksilmeyen güzelliğiyle.. Farklı olan neydi o zaman? Tarihteki rakamlar mı, karşılaşacağım yüzler mi?

    Bendim! Muhtemelen de farklı kalma isteğimin artacağı bir benle yeniden dönüyordum o dağın eteklerine..

    Kendi hikayemde söz sahibi olacağım, aynadaki dışında ciddiye almayacağım kararıyla yürüdüm yol boyu. Ve işte her şeyin başladığı yere geri geldim. Bu sefer kazanmak için değil, savaşmak için değil, aynı hikayeleri başka tarih ve yüzlerle yaşamaya değil, kendimi kaybettiğim ve parçalarımı bulmaya..

    ..SEVGİLERİMLE..