Yazar: yildizlaraltinda

  • .. SEVGİLİ KENDİM, 26.02.2022 ..

    Şölene hazır mısın! 

    İniş çıkışların var bunu kabul edelim. Biliyorsun artık kendini kandırma sanatının sonuna geldik. Hedef ve hayallerimizden konuşalım bugün biraz. Yapmak istediklerimizden, yapmadıklarımızı, hayalimizi yaşayanları nasıl sessizce izlediğimizi ve bugünkü güneşli günün tadını nasıl çıkaracağımızı konuşalım, hadi..

    Dans etmeyi çok severdim, lisansımı aldığımda (yaklaşık lise çağına geldiğimde) bıraktım. Voleybolu ve futbolu severdim onları lisans almadan bıraktım.. Şarkı söylemeyi severdim ona başlamadan bıraktım. Mükemmel bir yaşama şekli..

    Öğretmenlik çıkışlıyım liseden. Çocuklarla ve hayvanlarla aram oldukça iyi. Onların dünyasını anlamaya çalışmayı seviyorum. Gelgelelim üniversitede işletme okudum. İnsanlarla ilişki kurmayı sevdiğimi söylemiş olmalıyım bir yerlerde, her neyse.. Üniversite hayatım oldukça hareketliydi. Bu konuyu konuşmak hayli uzun sürer. O yüzden bunu kahve masasında konuşuruz diye burada kapatıyorum. Aşk ve arkadaşlık konusunda; ciddi, sevgisi aşırıya kaçan, korumacı, sadık, aramızda kalsın doktorlara göre hastalık derecesinde sahiplenici biriyim. Yazmak dehamın delilik çizgisine kaymasına mani olurken, yaşamak laneti beni çoğu zaman delirtebiliyor..

    Hastalık, ayrılıklar, ölüm, ayık uyanılamayan sabahlar, vedalar, kendini eve kapatmalar, yanlış seçimler, doğru saldırganlıklar derken ittire kaktıra 28 yaşıma yaklaştım. Bilirsiniz beni, manik ve depresif dönemleri kendi arasında zamana yayılan döngüler olsa da ben gün içinde o döngülerin hepsini yaşayabiliyorum. Şuan yazarken parmaklarım durmuyor, belki birazdan kimseyi görmek istemeyecek kadar hayattan tiksinirim, bilmiyorum. Bunun uzun zaman hastalık olduğuna inandırdılar, belki  de ben de inanmayı seçtim. Pişman sayılmam. Gidenler, kalanlar, kayıplar, kazanımlar oldu elbet yine de en kıymetlisi bugün hala kendime sahip olduğumu tekrar hatırlayabiliyor olmam..

    Yarın ehliyetimi alacağım. Yani sınava gireceğim aslında, lakin o küçük karta layık olacak bir şoför olduğum gerçeğini değiştirmez bu durum. Sonra keyfini çıkaracağım bir kutlama yapacağım. Çünkü tam olarak 28 yaşıma basmama tam 25 gün kalmış olacak. Ve ben son 4 yılın kırgınlığını öteye koyarak, bu yaşı hakkını vererek, onca yaşanmışlığa rağmen bir sanat eseri edasıyla ayakta kalmışlığın keyfini çıkaracağım..

    Sahi oturup pencere kenarına düşünür müsünüz, kendinizi? Ben ötekiler için yaşarken, beğenilme ve onayla duygusu içinde kendimi harcarken pek düşünmemişim. Son zamanda penceredeki manzaramın bile değiştiğini fark edecek kadar düşünür oldum, kendimi..

    Yeniden dans edeceğim, şen kahkahalar atacağım, yalan söyleyenlere inanmış gibi yapıp yoluma devam edeceğim, ehliyetimi yarın alıp özgürlüğüme doğru süreceğim, yeni bir öğrenip Dostoyevski’yi kendi dilindeki acıyla anlayacağım, keman yayımı tekrar reçineleyip özlem gidereceğim. Mizahımı törpülediğim yerden geri kazıyacağım. Kahkaha attıracağım her canlıya. Yeniden sarılmayı öğreteceğim kendime. Dokunabilmeyi, tadını alabilmenin zevkini yaşatacağım bu ruhu dul kalmış dünyada kendime..

    Olur da paylaşma cesareti göstermek istersen, kendini pencere kenarına oturttuğunda duyduğun müziğin nasıl değiştiğini bana anlatman dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SİMURG’UN EVE DÖNÜŞÜ..

    Pencerenin açık olması gökyüzünü görebileceğin anlamına gelmediği gibi, nefes almanın da yaşamakla pek bir alakası yok..

    Kendimi, tabirini çoğaltabileceğim boşluk hissinin her haline örnek olacak durumda hissediyorum.. Dün neşeyi, arayışı, umudu, her zaman bir yolu vardır düşüncesini bugün umutsuzluğu, yolun sonunu yazıyorum..

    Saat 17.22 civarında, şimdi uyusam günün bitimine kadar açmam gözümü. Aslında böyle umutsuzluk yüklü cümleler kurup düşman güldürmeye gerek yok diyeceksin, biliyorum. Bugün de varsın sevmeyenlerimiz gülsün.. Şimdi karmaşa çölünden kızgın fırtınaya doğru yol alan bir hikaye anlatmak zamanı..

    Mum, bambu ve mürekkep çöle sırtını verip çıkmışlar yola. Birinin umudu, diğerinin sadakati, öbürününse sevgisi zulası olmuş.. Hepsinin parmak izi eşsizliğindeki hikayesi onları öyle bir arayışa çıkarmış ki birbirlerini çölde buluvermişler. Mum; umuda ve parlak bir ışığa sahip olsa bile dibinin karanlığından çok sıkılmış bunu bulmak için çıkmış yola. Bambu; suya olan sadakate hiç ihanet etmese bile bir süre sonra köklerini toprağa salmak istemiş ve buna bir çare bulmak için çıkmış yola. Mürekkepse tükenmez olan sevgisini evrenin her yerine yazmaya söz vermiş kendine ve bu yüzden çıkmış yola. Çölün kuraklığı bambuyu, karanlığı mumu, kuraklığı mürekkebi cezbetmiş. Bu yüzden vardıklarında oraya, bir anda yolculuklarına eşlik edecek olan diğerlerine rastlamışlar..

    Günlerce birbirlerine hikayelerini anlatmışlar. Yürümüşler. Keşfetmişler. İzlemişler yıldızların eşsiz ve parlak hallerini. Bambu çorak olsa bile toprağa dokunmaktan keyifliymiş. Mum geceye yıldız edasıyla aydınlık sağladığı için memnunmuş. Mürekkepse yavaş yavaş yola çıkması gerektiğini anlamış. Bir süre sonra ortaya bu fikri sunduğunda mum ve bambu biraz tereddüt etseler de kabul etmişler. Mürekkebin cebinde, zamanında masasına eşlik ettiği bir bilgeden aldığı harita varmış. Tek bir yerin işaretli oldu bu harita evrenin neresinde olursanız olun size oraya ulaşmak için rota belirlermiş.. Cebinden sigarasını çıkarırken bir anda bu harita düşmüş. Mum ve bambu meraklı gözlerle mürekkebe bakmışlar. Mürekkep gülümsemiş, eğilerek almış haritayı eline. Bilgeyle geçirdiği anlar belirivermiş aklında. Onu görmesinin üstünden 3 sonbahar geçmişti. En kıymetli hatıraları onun parmaklarına eşlik ederek yazdığını anlatmış bizimkilere. Bilgenin yazdığı tiyatrolar, baktığı davalar, besteledikleri derken neredeyse bir ömrü beraber devireceğini düşünürmüş mürekkep. Ta ki bilge bir sabah kalkmış, kahvesini almış , sigarasını yakmış, ”My Dinner With André” filmini açmış. Filmin bitiminde masasına geçmiş bir hoşça kal mektubu yazmış, mürekkeple vedalaşmış, ona bu haritayı vermiş ve ceketini alarak yola çıkmış.. O günden sonra ne mürekkep aramış bizim bilgeyi, ne de bilge kendinden söz ettirmiş. Bilgeyle yaşadığı az ve öz hatıraları zulalamış bizim mürekkep o da kendi arayışına çıkmış. Derken geçip gitmiş mevsimler..

    Mum bu haritanın bilgenin yerini gösterdiğine dair fikir belirtmiş. Bambu hazine dolu topraklar olabilir demiş. Mürekkep ömrü boyunca o kadar çok hikaye yazmış ki hayat bunları dışında yatan bir şey olduğuna dair bir fikre bürünmüş. Yine de her ihtimalin var olabileceğini sesli belirtmiş. Ve beraber haritanın gösterdiği yöne gitme kararı almışlar, büyük bir heyecan ve merakla..

    Yolun sonunda ne olduğu merakı gün geçtikçe artıyormuş. Merakları arttıkça yollarındaki engellerde artmaya başlamış. Mürekkep yolun üstünde düşündükleri ve hissettikleri şeylerle karşılaştıklarını çok geçmeden fark etse de buna sesli bir şekilde engel olmak istememiş. Görmek istiyormuş yolun onlara sunacağı her halini. Bir gün aşktan bahsetmişler, o anda gökkuşağının renkleri canlı ve cıvıltılı bir şekilde belirmiş. Bir gün en büyük korkularını anlatırlarken, mum ya sönerse ışığım demiş o an kararı vermiş etraf. Mürekkep yaşanmışlığın değerli olduğundan bahsederken, etrafı çiçekler sarmış. Bir gün acıdan bahsetmişler, gök kasvete bürünmüş ve bulutlar bırakmışlar yüklerini. Bambu bu işten en keyifli hisseden taraf oluvermiş o an. Mürekkep başına nelerin geleceğini bilmese de, bi şeylerin geleceğinden emin bir şekilde sormuş: Ya hayalleriniz ? Mum hemen atılıp, dibindeki karanlığı aydınlatma anını yaşadığını hayal ettiğinden bahsetmiş. Güneşi hiç bu kadar yakından ve bu kadar parlak görmemişler o ana kadar. Bambu toprağın dokusuna kök saldığında yaşayacağı anın heyecanını anlatıvermiş. Yol hiç bu kadar yumuşak olmamış o ana kadar. Peki, demişler mürekkebe, peki senin hayalin? Mürekkep insanların hallerini, duyguların en derinlerini, evrenin sırlarını yazmış yıllarca. Hayalleri olanları yazmış yazmasına da, iş bu ya kendine bunu daha önce hiç sormamış.. Güneşi yerine geçmiş o an, yol kabuğuna geri çekilmiş, bulutlar dönüşünü tamamlamak için görevlerine yönelmişler.. Mürekkep cevap verememiş. Kalakalmış  öylece.. 

    Hikaye bu ya az gitmişler, dereyi tepeyi düz gitmişler, kimi zaman yağmurda dinlenmiş, kimi zaman güneşte tekrar yola koyulmuşlar.. Derken uzakta bir fırtına görmüşler. Öfkeli ve ne yapacağını bilmez haldeki fırtına bizimkilerin haritasında tam da işaretli yerin üstünde duruyormuş.. Aralarında çok düşünüp, daha çok konuşmuşlar. Ve gidip konuşmakta karar kılmışlar. Usulca yaklaşmışlar fırtınaya doğru. Etrafları sarılıvermiş fırtınayla, bir anda kendilerini fırtınanın içinde bulmuşlar, kızgın bir ses onlara neden orada olduklarını sormuş. Bizim mürekkep biraz tedirgin bir sesle haritayı göstermiş fırtınaya ve onu bir bilgeden aldığını anlatmış. Fırtına bilgenin adını duyunca hiddetini arttırmış. Mum neredeyse sönmekle, bambu köklerini kaybetmekle karşı karşıya kalmış. Mürekkep arkadaşlarının yaşadıklarını görünce fırtınaya sert bir dille sakinleşmesini ve onu dinlemesi gerektiğini söylemiş. Zamanında bilgenin, kızgın fırtınayla ilgili yazdığı hikaye gelmiş aklına.. ”Yaşadığın kırgınlığı biliyorum” demiş ve devam etmiş. ”Senin öfkeni dindirmek bizim gücümüzün ötesinde, ben sevgimden, bambunun sadakatinden ve mumun umudundan bir parça versek bile bu öfkenin ateşini söndürmeye yetmez.” Fırtına dinginleşmese bile kulak kabartmış, devam etmiş bunu gören mürekkep, ”bilgenin kendisini bulmak için senin kaybolmana sebep olduğunu biliyorum, ama bak bizde evimizin çok ötesindeyiz. Senin topraklarında, senin öfkenin merkezinde bulduk kendimizi, izin ver ait olduğun yere kavuşmanda biz eşlik edelim.” Daha önce sadece onu kullananlarla karşılaşan fırtına mürekkebin kendi için yardım edeceğini duyduğuna şaşırmış ve inanmış olacak ki onlara içine hapsetmeyi bırakmış.. Hikayelerini sormuş onlara; mum ışığını kaybetmek uğruna bu yola büyük bir umutla çıktığını, bambu toprağa kök salmanın merakıyla oralara kadar geldiğini, mürekkepse yazılmaya değer her hikayenin onun yoldaşı olduğunu anlatmış..

    Fırtına sakinleştikçe, karamsarlığın hüküm sürdüğü o yer, kendinde gizli olanları yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlamış.. Güneşten daha parlak bir ışık belirdiğinde mum gözlerini alamamış ve yürümüş aydınlığına doğru. Suyun sesine özlem duyan bambuysa, yönünü çevirdiği anda birikintileri görmüş, toprağa kavuşmanın heyecanı ve suyu özlemenin hissiyle birikintilere doğru yönelmiş. Mürekkep ve fırtına kalmış baş başa. Sen, demiş fırtına mürekkebe, sen baktığında neyi görüyorsun? Mürekkep hayalleri kurmaya değil, yazmaya alışıkmış. Önce üzerinde vals edebileceği bir sahne görür gibi olmuş, daha dikkatli baktığında uçsuz bucaksız okyanusu fark etmiş. Anlam verememiş bu duruma. Yavaş ve emin olmayan adımlarla ilerlerken, fırtına kendini okyanusun üzerinde bir dalgaya bırakıp çağırmış mürekkebi. Yuvana hoş geldin, diyerek.. Mürekkep okyanusa karışmaya başladıkça tedirginliğin yerini, özgürlük ve evinde hissetme hali almış.. Fırtınayla beraber daha da derinlere doğru yol alıp, kaybolmuş  o da gözden..

    Yukarıda seyir halinde olan Simurg, yolculukları boyunca onlar fark edemese de hep izlemiş onları. Onca arayışın sonunda, vazgeçmeden üçünün de yuvaya döndüğünü görür görmez, selamlamış onları ve gülümsemiş .. Yolunu kaybedenler için, yeniden ait olduğu masasına doğru yola çıkmış..

    Ben mi? Ben şimdilik penceremden akıp giden hayatı izlerken, Simurg’un eve dönmesini bekliyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MİSAFİRLİĞİN ALTIN KURALI..

    ”İnsan kısmı bir misafirhane,
    her sabah yeni birisi gelir.
    Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik,
    aniden farkına varmak bir şeyin,
    hepsi beklenmedik misafir.
    Hepsini karşılayıp eyle!
    Evini vahşetle süpürüp,
    bütün mobilyalarını boşaltan
    bir kederler kalabalığı bile gelse.
    Her geleni alnının akıyla misafir et.
    Olur ki yeni bir zevk getirmek için
    Boşalttılar evini.
    Karanlık düşünce, utanç ve garez,
    hepsini gülerek karşıla kapıda
    Ve buyur et içeri. ”   demiş Mevlana..

    Bugünse, sadece bize misafir olanlarla değil, misafir olduklarımızla ilgili de konuşalım biraz. Bize öğretmeye gelenler kadar, bizimde öğretmeye gittiğimiz misafirliklerden bahsedelim.. Öncesinde saati 14.35 yapana kadar neler oldu kısaca on değinelim. Zaten istesem bile uzatamam.. Neden mi!

    Bugün pek bir keyifsiz uyandım, saatin öğlene gelmiş olmasının ve dersi kaçırmış olmanın verdiği kızgınlıkla açtım gözümü. Hava kasvetimi benden önce anlamış olacak ki, yağmurlu ve serin olmayı seçmiş bugün.. Aklım işini göremeyecek kadar dalgın, ruhum yağmuru hissedemeyecek kadar yorgun bugün. Misafirlik mevzusuna geçmeden önce bir süredir düşüncesinde dağıldım bir konuyu konuşmalıyız..

    Kendim hakkında düşünüyorum bir süredir. Yaşadıklarım, yaşattıklarım, yoluma çıkanlar, yoluna çıktıklarım deren olan biteni ince eleyip sık dokuyamasam da yine de düşünce sistemimi bir hayli meşgul ediyor.. Kendime yabancı olmaktan da öte hissediyorum. Ne yaşadıklarım, ne yaşamayı planladıklarım sanki  bana özgü değilmiş gibi. Hep bir duygunun, bir düşüncenin, bir insanın, bir travmanın eserini sahnelemişim gibi..

    Başkalarının cümleleriyle kendime oyunlar yazmışım, hayalini kurduğum şeyleri nereden öğrendiğimse hala bir muamma.. Aslında misafirlik konusu tam olarak buradan hortladı. Bunca zaman kimin hayatını yaşadım demek, yüzleşmenin en acı hali. Doktorum, ailem, arkadaşlarım. Kısaca hayatımızda sıfata sahip her insanın sorguladığı şeylere yüzeysel cevap vermenin ötesine geçmediğimi anlamaya başladığımdan bari üzerime bir sakinlik çöreklenmeye başladı.. Kendimi neremden eksi gördüysem, tam oraya yama olacak insanları almışım hayatıma. Benim misafirlerim, beni bana karşı kör etmeye gelmişler. Hadi gel, dürüst olalım, kimin geldiği değil kapıyı kime açtığına bakalım. Ben, beni kör edecek olanları, yama olacakları, yetersizliğimi tamamlamasını umduklarımı, çaresizliğimi baltalayacak olanları misafir etmişim. Özellikle son dönemlerde ( son 3 yılda diyelim). Yaşımın ibresine baktığımda, elbette doru olduğuna emin olduğum güzel insanları da almışım evime. Onlar kendini hayatının yörüngesine girdikçe bocalamış ve saçmalamışım sadece. Şimdi bu, hayatını başkaları için yaşamak değil de ne! 

    Bende misafir olanlardan; dostluğu, yardım isteyebilmeyi, aile olabilmeyi, aidiyet duygusunu, hastalanmanın o kadarda kötü olmadığını, yalnız olmadığımı, güçlü olsam bile buna her zaman ihtiyacım olmadığını, iyi insan olabilmenin hamurumdakini yerini öğrendim önce. Sonrası acılı kısmı. E her aşamanın kaşık havası gibi oynatan kısmı olduğu kadar, arabesk kadar içe batan ve kendini sorgulatan yönleri de var. Daha sonra misafir olanlarsa; ne kadar doğruyum desen de sadece gördükleri ve anladıkları kadar olabileceğimi, senin özündekiyle değil kendilerinde olan kadarıyla seni gördüklerini, kendimi sorgulayabilmeyi, iyi insan kavramını yitirmemek için kendimle yüzleşebilmenin cesurluğunu, yalanın ve aldatmanın kişinin kendisiyle olan sorunlarından kaynakladığını, suçluluk hissini yaşatmanın ve yaşamanın hiçbir sorunu çözemeyeceğini, şüphenin abdest bozduracağını, sevgiyle herkesin iyileşemeyeceğini, dehanın ve deliliğin özünde yatan kıymetli yanını görmemi öğretti..

    Peki ben, benim misafirliğim? 

    Aslında bunu sofrasına oturmam şerefine nail olanlara sormalı. Şimdilik dilimden geldiğince objektif olarak ben anlatayım. Ben, hayatına girdiğim her insana içimden, bazılarınaysa dışımdan ”senin hayatında bir rolüm var, o bittiğinde gitmem gerek” derdim. İzler, dinler, anlamaya çalışır, onun hayatında ona vermem gereken neyse hatırlatmaya çalışırdım. Kimi buna kaba bir hakaret gözüyle baktı, kimi usulca gülümsedi anladığını gösterircesine, kimiyse pek umursamadı anlayamadığı bu yönümü. Bunu sesli söylediğim bir arkadaşım zamanında ”hayatımdan gitmeni istemiyorum, ama aklının acısına da yenik düşmene göz yumamam” demişti. Maksat hayatlarımızı ayırıp birleştirmek değildi. Bunu anlamış olması bile çok kıymetliydi. Gelelim diğerlerine. Kimisine dehasını hatırlatmaya çalıştım, kimisine vicdanı olduğunu, kimine yapabileceklerine dair ışık oldum. Tabi bir de canı yanması ve kabul etmeyeceğini bilsem de gerçekleri duyması gerekenler vardı.. Onlara başkalarının tasmasıyla yaşadığını hatırlattım. Yalanlarına sadece kendileri gibi aptalların inanacağını, yalanın zekayla doğru orantısı olduğunu ve bunu sadece yapabilenlerin yapması gerektiğini, kendi oyununu yazdığına inana zihnindeki köleliği anlatmaya çalıştım mesela.. Kimisine de sadece omuz oldum, kaldırımda ağladım, köprüde sokak edebiyatı yaptım kimisiyle, her şarkının bir anlamı var diyenle sesim kısılıncaya kadar şarkı söylediğimde oldu, konuşmanın faydasın yok diyenle sustuğumda..

    Her geleni misafir bildiğimde oldu, bazen kapıyı duymazdan geldiğimde. Gittiğim yerde misafirliğin adabı muaşeretine uyduğumda oldu, evlerini dağıttığımda.. Hikayesine rakı eşliğinde cümleler yazdıklarımda oldu, hikayemin kalemini emanet ettiklerimde..

    Peki bu misafirlikten şimdi ne kaldı elimde? Misafirliğinizden ne kaldı elinizde?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BRANDASI KAPATILMIŞ ANILAR..

    Önce şehir yanlış anlamaya başladı. Ardından insanlar doğrularını unuttu. Anıların tozlu sokaklarında yürüyeduralım, size bir prensesin bu şehirdeki yabancılaşmasının öyküsünü anlatayım..

    Şehir prensesimiz için 3 sokaktan oluşuyordu. Evinin olduğu sokak, mabedim dediği köprünün olduğu sokak ve elbette oksijene kavuştuğu, ağaçlara sarıldığı, küçük ormanın olduğu sokak..

    Prenses dediğime bakmayın siz. Öyle hanım hanım hallerden çok deli dolu olmayı, uzun süslü elbiseler yerine ruh haline uygun bol kıyafetler giymeyi, eliyle ağzını kapatan kıkırdamalar yerine ağız dolu kahkahalar atmayı, savaşta cengaver, sevişte şair, hayatta mimli bir avareydi kendisi..

    Büyük heyecanla geldiği şehir, kendisine bataklık dolu bir yuva olacaktı. Geldiği zamanlarda enerjisi de keyfide hayli yerindeydi. Eve girmiyor, insanlarla güçlü sandığı bağlar kuruyordu. İlk 4 sene aslında garip bir hızla geçmişti. Aşk, gözyaşı, iş, topluluk programları, okul, tartışmalar, alkol, eğlence, uykusuz bitirilen günler, bitmeyen umut dolu anlar, biriktirilen anılar. Bunları yaşarken başrolünde hep ‘diğer insanlar’ vardı. Onların derdini kendi derdinin önüne koyar, onlar uykusuz kaldığı için uyumaz, bağırdıklarında karşılık verir, ağladıklarında omuz uzatırdı..

    Derken 24 yaşını bu küçük koşuşturma çemberinde tamamladı.. 25 olduğunda ruhuna bir enkazın ağırlığı çöreklenmeye başlamıştı. Anlam veremedi. Pek üstünde durduğu da söylenemez. Bu ambelelik haliyle hayatına daha da yanlış inanları almaya başlayacaktı. Bu da ruhuna çöken karanlığı daha da arttıracaktı. Kaosu aşk, karmaşa yaratanı dost, ruhu çürütenleri aile bilmeye başlamışı. Evrenin hiç meşguliyeti yokmuş gibi, tek derdi bizim prensese alaylı ve yıkıcı hikayeler yaratmakmış gibi hissetmeye başlamıştı.. Gittikçe anlaşılmadığına inanmaya başladı. Aklının acısına yenik düşüyor, bunu nasıl çözeceğini bir türlü anlayamıyordu. Ömrünü başkalarının yollarında ezilip geçen bir çimen gibi boşa tükettiğini düşünüyordu. Hayat ona yol verip, kendini doğurma sancısına saygı duymadan akıp gidiyordu. Akreple yelkovan yer değiştirmiş gibiydi. Saatler Ferrari hızına erişirken, dakikalar sabit kalmayı seçmişti.. İz bırakamadan kayıp gideceği hissi, hareket etme güdüsünü yavaşlatmaya başladığında yaşı 26 olmaya yaklaşmıştı. Ne yaşadığını bilemediği kırık bir aşk hikayesi, yalanların dünyasını yaratmışlarla dertleşme hatası..

    Hastalandığı yerde iyileşemeyeceğini anladığında, sokağı çoktan bataklığa dönüşmüştü. Yollar kaybolmuştu, karanlık gökyüzünü hakimiyeti altına almıştı bile.. Doğuştan getirdiği ümitsizliğe, gençliğinde mıhlanmış gibiydi artık. Sağlıklı düşünememek yeterli değildi artık. Yanlış yapmalı, yalanlar söylemeli, hem aklının hem ruhunun acısını aynı dereceye ayarlamalıydı. Öyle de yaptı. Ruhunda ve aklında olanları tekrar toparlayabilmesi için her şeyi dağıtmak zorunda olduğunu biliyordu..

    Aşktan, emek vermekten, önceliği diğer insanlara tanımaktan vazgeçemiyor, alması gereken dersten hemen kalmayı tercih ediyordu. Çünkü dağıtmaya başlarsa her şeyim dediklerini kaybetmesi gerecekti. O, matematiğin bu haksızlığını ve hastalığın darbelerini bir başına yaşarken, çabaladığına inandığı her şey tek tek ona zulmetmeye başlamıştı. Değer verdiği arkadaşlığı yalancı dedi, emek verdiği aşkı hastasın dedi, ailesi onu başka şehirde bekliyordu, ama bu onun için sadece kafes değiştirmekti. Kendini açıklamak için yaptığı hamleler piyonlarını, keskinleştikçe batırmaya başladığı yönler vezirini kaybettirmişti. Satranç bitti, hayatsa devam ediyordu bizim prenses için. Umutsuzluğa öyle sıkı sarılmıştı ki; sevmeyene aşkını, yüzüne bakmayana verdiği değeri, anlamayana içini anlatmaya harcadı son enerjisini..

    Malum bazı hikayelerin sonu başından bellidir ya, 27 yaşında bizim prenses pes etmese bile sonla yüzleşmek zorunda kalmıştı.. Hak etmediğine inandığı terk edilişi, yanlış düşünenlerin engelleyişiyle kalakalmıştı..

    Neyle tükettin bu çeyrek ömrü sevgili prenses?

    Terk edilişlerle sonlanan ilişkiler, diploması olmayan ve yarım bırakılmış işler, başarıya varmamış dersler, kendini anlatmaya ayrılan vakit yüzünden kütüphanede çürümeye yüz tutmuş kitaplar, sırf yanında olmasını istediklerinin meşgul olması yüzünden çürümüş fikirler, başkalarında izleyip iç geçirdiğin hayaller, yolu bulunmamış hedefeler..

    Mart 25, sevgili 28 yaşının ilk sabahı olacak. Şimdi dönüp baktığında gördüğünle, kafanı önüne çevirdiğinde görmek istediğin arasında olan sen. Hala o yıkık çemberde, o hiç sevilmediğin ve yalanlarla anlatılan hikayelerin sahipleriyle, anıların olduğunu sandığın ama yerinde yel esen o yerlerde yine bir başına aklın ve ruhun acısını mı yaşayacaksın? Yoksa onların üstüne branda çekip kendine yeni ve taze anılar yaratmak için yürüyüşe mi çıkacaksın?

    Prensesimizin bu perdede vereceği son sınav bu soru için atacağı adıma bağlı, peki sen sevgili okur?

    Senin hikayende hangi perdedesin?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AŞKIN HALET-İ RUHİYESİ..

    Küsuratı akılda şaşkınlık uyandıran bir mevzunun daha içine dalacağız. Boğulmadan çıkabilme dileğiyle..

    Hiç aşık oldunuz mu? Böyle aşkın elden aldığı aklın yetkisizliğiyle saçmalayan bir takım insanlardan oldunuz mu hiç? 

    Ben oldum, ilki platonik olduğu için, masumluğunu korudu. Tam 4 yıl kendi içimde yaşadığım kelebek ordusunun taarruzunun ne demek olduğunu çok daha sonra öğrenecektim. Hani çoğunun lise aşkı olur; ya kazık yer, ya evlenme hayaliyle gittiği üniversitede hayalleri yön değiştirir ya. Ben kendi içinde yaşayan, dışındaysa ağır ablayı oynayan aptal aşıklardandım..

    Gel zaman git zaman zamanın karşısında kendini öğrenmeye çalışırken hayatın akıp gidişiyle sende savrulup gidersin ya hani. Tam o zamanın içinde birçok sevgilim oldu aslında. 17 yaşına kadar, kendi içimde yaşadığım dünyayı somutlaştıran seçimler yaptığımı düşünüyordum. Önce sevildim, sevdim, kavgalar ettim, gülümsedim, ağladım, kıskandım, kıskanıldım. Çoğu ilişkinin içinde barındırdığı gerek iz bırakan, gerekse hasta eden ne varsa tek tek yaşandı anlayacağın. Haklı olduğum çoktu, haksız olduğum da oldu elbet. Tabi asıl mevzu hakkın öneminden çok saygıyla sahip çıkabildiğinin önemiymiş. Yargılanacağım şeyler de yaptım, özgürlüğün tadını da çıkardım. Hep sevdim. Çoğu zaman sevildim. Herkesin aşk muhasebesi kendini alacaklı karşıyı borçlu çıkarır. O yüzden bu konuya girmek istemiyorum. Bağlanmanın 3 kolunu da denedim. Güvenle bağlandım önce, sonra  kaçmayı denedim, en yorucu olan kısmına gelince duvara tosladım. Kaygılarımla bağlandığımda, beni hasta edecek olan ikinci aşkın pençeleri arasında kalmıştım bile..

    Beni tanıdığına inanan çoğu insanlar; güvenilir, deli dolu, fevri, cesur, girişimci ve değişik bir yapıya sahip olduğum konusunda hem fikir. Fikirlerime göre kısmen, davranışlarıma göreyse tamamen haklı olduklarını söyleyebilirim. Hatta şunları eklemeyi göz ardı etmeyelim; paylaşamayan, sürekli konuşan, merakına yenik düşen, niyeti iyi olsa bile eylemleri bazen kırıcı hale dönüşen, bazen kaosun elçisi, bazense sadece iyi bir insan olmaya çalışan birisi..

    Gelelim bu hikayenin esas konusuna..  Yazıları takip edenler, sokağımda yaşayanlar son 1 senedir tedavi gördüğümü bilir. Hastalık hücreleri hepimizin içinde bulunabilir ve tetiklenmeyle ortaya çıkar. ruhsal, fiziksel fark etmez. Bunların bir dolu sebebi var, onları başka yazıda konuşuruz. Issız adam kafası yaşayan adamla yolarım kesiştiğinde, toplam ilişkilerin yarattığı enkazın yorgunluğu vardı üzerimde. Beni mükemmelleştirecek günahların peşinde savruluyordum. Budala olmanın verdiği yüksek enerjiyi, alçakça eylemler peşinde harcıyordum. Kendimi dinleme zahmetine girmediğim için doğruyla, yanlışla pek ilgilenemiyordum. Aşkın doğruyla yanlışla pek işi olmuyor zaten. Hem paylaşmak istenmeyen duygularım vardı, hem de yanında olunmasını istemediğim bir hayat çemberi. Derken geldik o malum akşama. Müzik, alkol, insan kalabalığı, sohbetler, fark edilenler, fark edilmek isteyenler derken tatlı ve küçük bir kutlama yapılıyordu. Önüme iki seçeneğin çıktığı ve 2 sene sonrama etkisi olacak küçük bir kelebek etkisi. 2019 Temmuz.. 2022 şubatına kadar içsel serüven yaşatacak o hoş gün..

    Samimi arkadaşlık ve gerçek olmasını istediğin aşkın bir arada olduğu ama farkına bile varmadığın o gece. Paralel evrende yaşanılan olasılıkları hala ara sıra düşündüğüm o malum gece. Neyse ki kabullenmek nedir, nasıl yapılır öğrenmiş olmanın verdiği dersle şimdi sadece anlık düşünceler olarak gelip geçiyor..

    Öylece başlayan, kalbin yanlış alarm veren saat misali atmasıyla devam eden, fallara konu olan bir dizi günün başlamasına sebep olan o an.. Balkonda pilav yerken yapılan keyifli sohbetler, müziğe kendini kaptırarak yapılan danslar yanı sıra huzurla uyunan akşamlar, heyecanla başlayan sabahlar, şiir ve şarkıyla tamamlanan mesajlar..

    Ve mutlak son olan ilişki hengamesi.. Gülümsemelerle başlayan, sinir krizi ve kırgınlıklarla biten.. Aklın çalkalanması, kalbin felaketine davetiye çıkaracaktı.. 

    ”Ey aşk beni yağmala” diyor ya Yıldız Tilbe, tam olarak öyle oldu aslında. Seçimlerin sonu, hem keyifli sohbetleri hem de heyecanlı günleri tek tek kaybettirecekti..

    Sonunu bildiğimiz hikayeyi kenara koyalım. Aşk ve güven veren dostluğa yazalım. Son 4 yıl içinde yaşanılan büyülü 2 ay.. Bayan doğru olduğuma öyle emindim ki, içimdeki kırgınlıklar yüzünden keskinleştiğimi göremedim. Tabi buna birde kontrol edilemeyen faktörler eklenince tadı damakta kalacak bir ziyafete dönüşmüştü ortalık.. Gerçekliğini koruyan şeyler tam ortadaydı, yaşanılanlar ise arada uydurulan bazı şeyler yüzünden yalan sanılacaktı..

    Ruhum ve aklım iki ayrı krallığa büründü. Biri dünyanın kepazeliğini görürken, diğeri ise kendinin bile farkında olmadığı sırları keşfetmenin hevesini yaşamakla meşguldü.. Hayatımın normal gidişata sahip olması pek mümkün olmayacaktı o saatten sonra.. Aklım darmadağın oldukça kalbimde hayatı yaşama konusunda bocalıyordu. Birinin oyun dışı kalması gerekliydi, o kişi en başından beri ben olmalıydım. Ah benim, hayatım boyunca beni korumuş sevgili öfkem, kibrim ve her şeyi anladığını sanan zavallı yanım, yönüm..

    Kaybolan şeylerin kıymete binmesi konusunda aşk ve arkadaşlık açık ara farkla kazanır gibi geliyor. İhtişamını kazandığında çoktan kaybedilmiş iki kıymetli sıfat. Göğüs kafesimde yaratıla medeniyet, kadim bir hüzne boğulmaya başlamıştı. Ne yaşadıklarımdan keyif alıyordum, ne yeme-içme düzeni almıştı, ne de uykuyla bir ilişkimiz kalmamıştı.. İşin felakete sürüklenen kısmıysa daha sonra gerçekleşecekti.. Kendi krallığımın soytarısı olmaya başlamıştım.. Kendimle aram gitgide bozulmaya başlamıştı..

    Önüme sunulanları yok sayamam. Olanı geri getiremem, biliyoruz.. İki senenin sonunda, tam şuanda 2022 şubatında olanları önüme dizince kendime yeni seçenek yaratma gücünü bulmak dışında hayat başka bir seçenek sunmamaya yeminli. Ya da ben öyle olsun istiyorum.. Bunca saçmalığı doğuran şartların içinden virajı alıp, bana gerçekçi hatalar yaptıracak yeni ihtimallere doğru yol almaya başlamak.. Bana yeniden aşkı sevebileceğime, sabah dünyaya ve insanlara yeniden inanabileceğime dair umut veriyor..

    Riskleri görmezden geldiğim, köre aşkın eşkalini anlatmaya çalıştığım, ruhumun krallığında çiçekli bahçeler olduğuna dostun inanmasını istediğim, krizlerin ortasında bir başıma mücadele verdiğim yaşanmışlıkları tarih kitaplarına bırakıyorum.. Yanlışları 12’den vuracağım, sağırların kulak misafiri olacağı gürültüler çıkaracağım.. Kaçmadan, sözlerimin karmaşası  ve uzayan lafların gerginliği yerine özünde olanı anlayanlarla birlikte, umut kırıntısına terk edenle değil, melodileri duyanlarla yeni bir yöne adım atacağım..

    Bana, sana, bize dair işaretleri sezip, madalyonun iki yüzünü de olduğu gibi kabul edebilme umuduyla..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ZEHİRLİ SARMAŞIĞIN DİLEMMASI..

    ''Dün sabaha karsı kendimle konuştum
     Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
     Yokusun basında bir düşman vardı
     Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum''  
    Demiş sevgili Özdemir Asaf ..
    
    

    Acıyı hissetmek, yaşadığımı anlamanın en kesin yoluydu. Seke seke yürüyenlerin mirasıyla, koşmayı hayal eden bir müşkülpesent olarak büyüdü yaşım. İçi içine sığdırmayacak olanı düşler, kavuşamayacak olduğuma istek beslerdim. Şimdiki kişisel gelişimciler bunu doğru bulsa bile atladıkları bir şey var. ŞÜPHE! Buna kavuşacağıma dair duyduğum o şüphe, her şeyi katlayacak kadar büyük. Evet, artık yaşadığımı hissettiren şey acıdan daha keskin bir yapıya sahip olan şüphe. Kendisi özümün ev sahibi. Ruhumun akıl hocası. Yolumun yönüne cetvelle çizik atan bir pusula..

    Aklım olanları, olacak olanları büyütme konusunda usta. Anksiyetenin en sevgili dostu. Aralarındaki ilişki bazen beni kıskandırıyor.. Aslına bakarsan sayfalarca yazdım. Anlattım, bağırdım, bilinsin istedim, bazense sadece kahve yanı meze olsun istedim. Şimdiyse bunca kelimeyle tek bir soruya cevap arayacağız..

    28 yıllık yaşamı, çeyrek asrı devirmiş şu ömrü; ne için harcadık, şimdi ise ne için harcamalı?

    Bir zaman öncesi; kahraman olmayı ister, şen şarkılar söyler, aylaklık eder, hataların tadını çıkarır, bolca harcar, küfreder, iyi şeyler tasarlar hep kötü olarak anılacak şeyler yapar, budalalık eder, her sevgiliye aşkla bakar, terk edilmelerde acısını yaşar, evin asi çocuğu olur, sokağın tescilli aylağını oynar, sevmekte cesur, yaşamakta cahil, oynamakta usta edası takınan, karar verene kadar her konuda son tüketim tarihini geçiren, canı acıdığında şeytanın efendisi olan, sevince meleğin stajyeri olan, değişmesi mümkün olmayanlar için canla başla çabalayan, değişim kendine gelince hayatta kalma konusunda başarısız olan.. Yani bakınız; üşengeçliği, yanlış anlaşılmaları, yorgunluğu, takıntılarımı, endişelerimi, heyecanımı, telaşımı, fevriliğimi, kaygılarımı, doğrucu davut oluşumu, korkularımı benden çıkarınca geri pek bir şey kalmıyor. Kalmadı da. Şimdi gelelim, bunların benden çıkarıldığı ikinci perdeye..

    Kalabalığın içinde kaybolmayı isterken kendini eve kapatan, yalanların ziyanına uğrayan, ruhsal iktidarsızlıkla boğuşan, hayatla arama girenlere izin veren, donuk ve katılaşan dünyaya kinlenen, var olan gücünü kendinden esirgen, bir sıkımlık canım kalmasına rağmen var olmayan gücü başkalarına feda eden, bayatlamış sohbetlerin eşlik ettiği masalarda saatlerini harcayan, yapısı bozuk ve ışığı sönmüş olanlarla içsel bağ kuran, kibre fikirlerini teslim eden, ben yarım yamalakta olsa hayalini kurarken o hayalleri yaşayanları görme rezilliğine nail olan, yaşamaya yabanileşen, bunalımları dışta gerçek içte zaman zaman blöf olan, çin malı hikayeleri dinlemeye zaman yaratan, kendi düş pazarına gitmeye üşenen, kıskanç, huysuz, kah canım istemez suskunluk orucu tutar, kah vanası bozuk musluk misali çenesi hiç durmayan birine dönüşürüm.

    Önce içine çeken bataklığa dönüştürdü bu durum beni. Ruhum adeta sevilmek ve onaylanmak için köleleşmeye başladı. Ve biliyor musun, hiçbir zaman bu kadarıyla kalmaz. Kalmadı da. Yabanileştim, kendi köşeme çekilmeye başladım. Görmüyor, duymuyor, hissedemiyordum. Hal böyle oldukça kabuğuma gömüle hale geldim. Hayalimdeki evliyayı, hayattaki ifrite dönüştürmeyi el birliğiyle başarmıştık. Sorumluluklardan kaçıyor, iyileşemeyecek bir hasta olduğuma inanıyor, mücadele etmek yerine aylaklığı seçiyor, gerçeklere göğüs germektense mahvolmayı tercih ediyordum. Bunları yaparak, o bataklığa gömüldükçe sanki bir şeyin bedelini ödediğime inanıyordum. Boşa geçirdiğim onca zamanı telafi etmesi için hayattan kıyak bir işaret bekliyor, ufacık bir olayın hayatımı kökünden değiştirmesini istiyordum.. Ah be canımın içi böyle şeyler sadece filmlerde olur, demeyin. Beni kaderin mimli kılan ne varsa oradan da adımı silecek bir şeyler elbette vardır. Olmalıydı..

    Sonra içimde sözcüklerin kırıntıları dolmaya başladı, yavaş yavaş. Düşüncelerimi, duygularımı taşırmak için tek damlaya yer kalmayacak kadar dolmuştum. Evcilleştirilmesi mümkün olmadığına inandığım hücrelerim ve göğsümde mağlubiyetin yegane ordusuyla kendimi balkona attım. Önce sokaktan geçenlere tükürerek yağmurla beraber onlarla alay etmeyi istedi içim. ”Senin en büyük sorunun bu, her şeyle alay ederek gerçeklerden kaçabildiğini sanıyorsun, seni ahmak” diyordu daha içim.. Üstünkörü bir iyileşmenin, kendini medenice mahvetmenin en klas yolu olduğunu anlamam biraz zaman almıştı tabi.. Ben bu süreçte gerçek dostlarımı hayat çemberimin dışında tutarken, yanıma sadece ben yanarken üzerime işemeye üşenen insanları dahil etmiştim. Ve bu perdenin en fiyakalı bitişini ise, içinde bomboş hissettiğim deli gömleğini yavaş yavaş çıkarırken tamamlamaya çalıştım.. Bu fiyakalı kaos, benim felaket senaryomda ödüle aday bir yazardı.. Kendi hayatımın dışında kaldım dersem abartmış olmam..

    Birbirinden yalıtılmış insan topluluğu. Dilinde çürümüş kelimeler yığını taşıyanlar. Bazen bir sözüyle, bazen özünde olanlar nedeniyle domino etkisi yaratanlar. Çıplak kral yalakaları, Don Kişot’un sevgili yoldaşları, çarpık binalarda yetişmiş kötü insanlar, betondan kendini arındırmayı başarmış olanlar, şakayla hayatı neşeye boğanlar, gürültüden rahatsız olmayan ahmaklar, Pavlov’un salyalı köpekleri, nezaketi göze batanlar, yarım kalmış hikayelere sahip olanlar, ve daha niceleri.. Shakespeare haklı, hayat devasa bir sahne. Ve biraz önce saydığımız, saymaya vaktimizin olmayıp sizin aklınızdan eklediğiniz sıfatlara sahip nice insanlar o sahnede olması mümkün ve zorunlu olanlar. Ben, benim sahnemin üzerinde ayak izi olanları, yer yer başrolü bıraktıklarımı, yer yer sadece gelip geçenleri aktardım. Ben anlattıkça yanlış anlaşılmaya, anlaşılamamaya, bazen öteki olup, bazense yani gerçeği görmek isteyene şahsına münhasır olmaya devam edeceğim. Sadece bil isterim. Çünkü çeyrek asır olan yaşamımda yeni günün bana verdiği yetkiye dayanarak ve inanarak, bana beni geri kazandıracak olan senaryonun kalemini yeniden aldım elime. Her olanı gördüm, duydum, tattım ve bunun karşılığını bir bataklıkta yaşayarak aldım. Hayat eksik dişleriyle gülümseten planlarını yazılanlara dahil edecek çok sahne sunuyor hala. Bazılarıysa, toz misali sahnemden öylece gelip geçtiğinin farkında olamıyor. Ve başrol hala onların sanıyorlar. Yanılıyorlar, tüm sokak sahne olsa da ben artık bazı sahneleri izlemeyi bıraktım. Yıllara meydan okuduğumu düşünüp, saniyelere yenilmiş olmanın verdiği ders için emeği geçen herkese teşekkürler..

    Yorgunum, yine de çabama sağlık.. Yaşanmışlık olmasaydı yazamazdım.. Ve, doğru düşününce mutluluktan alacağım payı görüp, sokağımda bahar temizliği yapacağım o sahneden..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İKİZ KULE: AY IŞIĞI SARMAŞIĞI..

    Saçlarını savurup, kapının önüne geldiğinde önce rüzgarı hissetti. Boynunu edalı edalı sağa sola çevirdi. Tam çaprazında onu bekleyeni gördü. Gülümsedi, ilerledi. Kimi telaşlı, kimi neşeli, kimiyse üzgün haldeyken bizimkisi elini kolunu sallaya sallaya yürümeye devam etti. Umutsuz değildi. Umursamaz da sayılmazdı. Sadece anın içinde olmayı fazlasıyla seviyordu hepsi bu. Girdiği ilk sınav değildi, son da olmayacaktı..

    Günler peşin sıra geçiyordu. Sonuçlar pek çığlığa boğucu sevinç yaratmasa da, idare ettiren bir keyif vermişti. Sonbaharda. En sevdiği mevsimin başlangıcı ile yeni hikayesine doğru yola çıkacaktı..

    Hayata olan bağı, dünyayı sıkı sıkı tutuşu onun hikayesini çoktan oluşturmuş olsa da, o kendinin yazarı olacağına inanıyordu.. Yeni olan her şey iyi midir sahi? Ne olursa olsun sen devam et, derler ya hani. Yürümek, durmamak her şeyin iyileşmesine yardımcı olabilir mi, her koşulda?

    İnsanın geleceği görememesi verilmiş en güzel hediye. Peki ya yazarken düne gidip, bugünü anlatırken her santimini hesaplayarak yazdığımız bu hikaye. Bu da hediye mi yoksa lanet mi? Şuan için emin olduğum, bu hikayeyi yaşarken bilmediğim şey; aptalların söylediği yalanlara bağlı bir hayatın içinde olacağımdı. Küstah hayat! Seçimleri başkalarına ait olan, sonuçları sana yaşatırken kırık dökük dişleriyle yavşakça gülen şu küstah hayat!

    Annem tırnağıma taş değmesin diye çabalardı. Babamsa hayatın acı yüzüne pençe geçirmeyi tercih ederdi. Bir yanı merhamete kapısız ev, bir yanı gerçekliğin zihne taarruzu kesmeye bahçesiydi büyüdüğüm yer. Bebekken babam uyumam için sokağa çıkarır öyle uyuturmuş. Yoksa fal taşı gözlerle, sesi kesilmeyen ağlamayla eziyet edermişim. Sokağa adım atar atamaz, uyuklamaya başlarmışım. Ailesine anarşist olanı, evcilleştirmeye çalışanlar hep güldürmüştür beni..

    Şiddet, sokağın ana dili gibidir, yani çoğu zaman. Öyle hemen önyargılı olma. Korur kollar aynı zamanda , sokağın dilini konuşmayı öğreneni de evsiz bırakmaz. Öyle de anaçtır sokaklar. Sanırım hem korkmamayı, hem evsiz hissetmemeyi böyle öğrendim. Ha bir de aidiyetsizlik duygusu var. Ona, doktorum dışında kimseye erişim vermemeyi tercih ederim.. Her neyse. Dayak atmak başka da, yemenin tadını alanlar iki şeyi çok iyi bilir: Savunma mekanizmasını çalıştırmayı, tekmeyle tokatla kimsenin düzeltilemeyeceğini.. Dayağa karşı çıkmak her ahmağın hakkı sayılır elbet.  Çünkü önemli olan kimin kazanacağı değil, kimin daha çok dayak atacağıdır..

    Masum kalabilmek.. Ne ki masumiyet? Mesela şahsiyeti olmayandan masumiyet bekleyebilir misin? SANMAM! Evin kurallarıyla robot olmaktansa, sokağın kanunlarıyla özgür olmayı seçmiş biri olmak, attığım en uzun adımdı. Hayat kestirmeler sunmuş olsa da ben illa uzun yolu seçip, her şeyi geç ve zor olan tarafıyla öğrenmeyi seçtim.. 

    ”İyi bir insan olmak”. Herkesin doktor, avukat, öğretmen, asker olmayı istediği çocukluk hedefleri arasında benimki sadece insan olarak kalabilmekti. Vay benim  çiçeği burnunda çocukluğum.. O zamanlar buna karar vermek kolay tabi. Sırtını dayadığın baban, içini ısıtan annen, yalnızlık hissini kılıçla kesip atan kardeşin var. Ya şimdi! Hala varlar. Evet. Sadece biyolojik yaşım biraz fazla gelişkin. Bu yetişkinlik bana en çokta seyirci kalmayı öğretti. ve uzun vadede görüyoruz ki bunun diğer adı pes etmek. Babam ‘vazgeçersen yenilirsin, yenilirsen hayatla başın belaya girer, çünkü o dinlenmen için sana kırmızı ışık yakmayacaktır’ derdi. Annem ‘kulağa hoş gelen yalanlara inat, yüreğinle hep dürüstlüğü savun, yoksa o yalanlar seni şefkat dolu bir köleye çevirir’ derdi. Güneş, altında hiç yanlışlıklar dönmüyor gibi parlamaya devam ediyor. Gece yalancıların kirlerini örtbas ediyor..

    Sevgili okuyan, bağır bağırabildiğin kadar. ”Ey aptallar ordusu! Yüreksiz, benciller. Ahmak yalancılar. Yalancıların aptallaştırdıkları. Bu sokakta inatla, size rağmen ve maalesef sizinle bir yaşan bir doğru var. Ve şimdi hak ettiğiniz tükürüğü alacaksınız.”

    Herkesin belli izleri vardır, yaralarını anımsatan. Ne zaman, ne sevgi, ne doktorlar, ne de ilaçlar acıyı dindirse de izini silemez. Gerçi bunun içinde plastik cerrahlara gidebilirsiniz. Çağ ilerledi. Bense izi, yarayı silip atmayı değil onlarla alay edip, eğlenmeyi tercih edenlerin tarafında olacağım. Bunu öğrenmek için çok yol denedim aslında. Ki başta da belirttiğim gibi, ben genelde uzun ve yorucu yolları seven bir müşkülpesent olduğum için, geri dönmek pek bana göre sayılmaz..

    Aslında ruhum emekli olmak ve yılı, ayı, günü, saati, sokakta olan biteni umursamadan beni enterese etmez diyerek yaşamına devam etmek istiyor. Ama ailemin genleri ve sokağın öğretileri buna karşı çıkan isyanlar yaratıyor beynimde. Bedensel dışavurumum bundan pek sağlıklı çıkış bulamadı. Zihin kıvrımlarına yapılan bu saldırı ne kadar uzun sürdü, ne cenk meydanı gördü bu sokaklar, sadece altında yaşadığım gökyüzü bilir.. Doğruların yoluma taş döşemesi, hayatımda yanlış olan her şeyi yavaş yavaş mahvetmeye başladı bir süre sonra.. Vakti boşa harcatan ne varsa dağılıp savrulmaya başladı.. 

    Sonra.. Yani aslında derinden gelen bir çatırdamayla.. Hiç olmayan, belki de çokça derinlerde gömülü olan, tadına pek aşina olmadığım duygular nüksetmeye başladı.. İkiz kulemin köklerinden gelen ses, ay ışığı sarmaşığımın nadir görülen çiçeğinin açmasıyla.. En derinlere sakladığım ya da diyorum ya ilk kez tanıştığım o duygu zinciri. Ardı sıra kendine, boşalan öfkeli hücrelerde, yer bulmaya ve sıkı sıkı tutunmaya başladı. Önce kendi benliğinin çıplaklığında yatanları görmeye başladım. Arada örülen o set yıkıldıkça çatlaktan sızmaya devam etti. Deli gömleğimin altına sakladım; affım, sevgim, neşem, gözyaşım, olandan ötesine olan inancım, öfkeyle sarıp sarmaladığım çocukluğum, yumruklarımı sıkmayı bıraktıkça avucumda tuttuğum umudum.. En kıymetlisini yeni yeni hissediyorum. Çocukken hayalini kurduğum, iyi insan olma hayali..

    Kendime baktıkça karşımdakileri ya severdim, ya yakıcı öfkeyle ezer geçerdim. Aynada süslediğimle sokağa saldığım kişinin o sivri ve bir o kadar da tatlı yanı. Meğer görünenden çok daha öteymiş. Bir ses, bir çiçek mi sebep oldu yani bu keşfe dersen, hayır. Önce kahkahalara boğmayı seçtim hayatı, sonra kanamaya başladım, daha sonra kaşları çatık öfkem ve sesi çıkmayan gülüşümle hayata meydan okuyan bir çocuğu tek bir ses hayata espri yaptıracak kadar güçlü olamaz. Hayatın kederinden, ölümün neşesinden payıma düşeni görmeye başladım. İşte o ses, o nadide çiçek o çatlaktan anca öyle sızmaya başladı..

    Hiçbir şey görüntüden ibaret olmadığı için, göründüğü gibi de değildir, sevgili aptallar. Ve hakikatin eşiğinde deliren siz sevgili dostlar. Aldatıcı olan görüntülere karşı, gerçeği görmek için gözünüzü kapatmanız dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • .. BU BİR KEK TARİFİDİR! ..

    Önce ortamın sıcaklığını ayarlayalım. Ne Üşütmeli, ne terletmeli. Böylelikle odaklanabiliriz. Şimdi malzemeler: Biraz telaş, biraz hayal kırıklığı, bir fincan insan kalabalığı, bir tutam uygulanmamak üzere ortaya savrulan planlar, bir çorba kaşığı umut, bir avuç korku, alabildiği kadar düşünce karmaşası, bir avuç hata ve bunları karıştıracağımız etten, kemikten bir iskelet sistemi. Ve kolları sıvayalım..

    Önce fırını 180 derecede, 15 dakika ısıtalım. O sırada malzemelerimizi iyice karıştıralım. İçine kabarması içinde bir paket öfke koyduk mu tamamdır. Keki fırına atalım. Şimdiyse süsleme malzemelerine geçelim. Yalan, kaygı, karmaşa yaratacak merhamet ve suçluluk, keşfedilmeyi bekleyen yetenekler, kayba uğraması gereken zaman ve sevgi parçacıkları. TİK-TAK. Ve kekimizi fırından alabiliriz. Şimdi dinlenmeye bırakalım. Ardından süslerini halledip servise hazır hale getirelim. Ve işte tamam.. Yenmeye hazırsınız. Sizi dişlerin arasına afiyetle sunabiliriz..

    Kekimizin yanına kokusu mest edecek bir kahve, ve hazır. İşte şimdi afiyet olabilir.. Kahve diyorum, zahmet olmazsa..

    Değer vermenin ve emek harcamanın bedeli ağırdır, sevgili diş geçiren. Hayat hep masraf çıkarır. Sense hesabı ödedikçe biteceğini sandığın bir yaygaraya mahkum kalırsın. Kekin ve kahvenin tadın çıkarırken izninle bir hikaye anlatmak isterim..

    Ruhuyla yazı tura oynayan birinin hikayesini.. Dünyayla arasına aynadan set çekmiş, bakanın sadece yansımasını gördüğü bir duvar.. Yarattığı kaosun ortasında kalanlar ve zihni tacize uğrayanları izlerken, sigarasını yakar ve çıkan dumanın sesini dinleyenin yegane hikayesi. Öğrendiği her yeni tekniği ahmakların üzerinde uygular, onları nakavt edene kadar da durmazdı. Onun yörüngesine girdiğiniz an vay halinize. Ya şah çekene kadar durmamalısınız ya da mat olmaya alışmalısınız. Varoluşsal kaosun elçisi. Satrançta kalifiyeli. Hangi anlama geldiğini anlayamayacağınız bir dolu kelimelerin efendisi. Orkestranın maestrosu. Kendi mahvoluşunda eğlence yaratırken, başkalarının felaketinin başrolü..

    Türlü hikayeler dinledim. Kiminin çığlığına, kiminin fısıltısına şahit oldum. Yazdım çoğunu. Bilinsin istedim. Şimdiyse bilinmesinden ziyade sadece dalkavukça bir arzuyla anlatmak istiyorum. Öyle insanlar var ki, içindeki suçlunun intikamını almak için hayatındakilerin umuduna saldırıyorlar. Tabi kimisi, o suçluya hak ettiği cezayı kesebilme cesaretini gösteriyor. Hani bazılarına bakarsınız ve ben bu Mehmet Ağa’yı sarı çizmesinden tanırım dersiniz ya. Bazılarına baktığınızda ise onun dünyasında hiç renk bulamazsınız. Bu adama baktığınızda tek bir şey görebilirsiniz.. KENDİNİZİ..

    Öyle bir krallık kurmuş ki. Avlusunu aşıp, sarayın içine girmek neredeyse imkansız. Alamut kalesini aynalarla dizayn etmişler gibi. Herkes için muazzam hikayeler barındıran, görmesiyse neredeyse mümkün olmayan o krallık.. Koruyan askerler yok, içeriden kesilmeyen ezgiler geliyor, türlü çiçek kokuları burnunun olduğunu hatırlatıyor. İnsan ”avlu böyleyse, içerisi nasıldır” demekten alamıyor kendini. Zor bir adam değil, kolay hiç değil. Kuralları açık ve basit. Oyunu karmaşık hale getiren kısmı bu..

    Ben sevgimi düşmanlarıma da pay ederken yolumuz kesişti kendisiyle. Büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Duruşunu bilmem, ama sesini tüm hücremle dinlediğimi inkar edemem. Gülümsemesinde, sigarasını sollayan bir buğu vardı. Bense avareliğin el kitabını yazan yaşantımın tam ortasındaydım. Dinledim evet, duymaklaysa işim yokmuş o sıralar. Mağlup olacağım oyunlar oynamakla meşgul zihnim, önüme sunulan satranç tahtasını fark edemiyordu. Tekdüzeliğin yıkıcılığıyla yaşarken, beni şifalandırmak için aynalı yollar sunan bir akıl hocasına ihtiyacım yoktu. Bana çıkardığı şifa haritasını elimin tersiyle ittikçe, şimdilerde fark edeceğim o aynaların daha da kalınlaşmasına neden olmuşum..

    Sen defolu hatalar yaparken, hayat senin telafi etmene müsamaha göstermek yerine yoluna devam eder. Öyle acayip koşullarda yaşam sürüyordum ki, tuhaf bir rastlantının bana aylar sonra kendimi bulduracağından zırnık kadar haberim yoktu. Bizim maestronun sahnesi gittikçe kalabalıklaşıyor, bense avlunun yeteceği konusunda kendimi ikna ederek devam ediyordum. Meğer ona rastgelene kadar deli gömleğimi gizlemek için bir dolu emek harcamış, farklı tasarımlar giymişim. Aylar beni, bense saniyeleri kovalarken üstüme giydiğim her tasarım bana, beni yabancı hissettirmeye başladı. Kışın ortasına kadar dayandım. 2021, ocak. Yeteri kadar sıkıştıkça üstümde başımda ne varsa kesip attım. Bir poşete doldurdum. Kafamı kaldırdığımdaysa gördüğüm tek şey yansımamdı. Yanlışı görüyorsan, doğru soruyu soramıyorsun. Zihnim berraklaştıkça sesim kısılmaya başladı. Resmin geneline bakmaya başladıkça telaşlarım sakinleşmeye başladı. Şimdiyse tek istediğim, gömleğimin verdiği yetkiye dayanarak oyun masasına oturmaktı. Geçmiş olsun. Zaman sadece bana değil, krallığa karşıda cilvesini göstermiş olacak ki ortada ne masa kalmıştı ne oynayabileceğim bir oyun. İşin ehli birçok oyunu mat etmiş, kendini ruhuyla bedenini ayıracak o eşsiz formülün arayışına adamıştı. Ne koyduğu aynalardaki yansıma, ne masadaki oyunlar, ne hayatın kuralları ona haz vermiyordu. Arayışını kızgın fırtınalı okyanusta sürdürmek üzere çıktığı yolda keşfettikleri, kaybettikleri onun için paha biçilmez birer hazine olmaya başlamıştı. Bedenine bakıp gördüğünle, ruhunda çalan ıslık öyle başkaydı ki. Onu artık anlamak neredeyse krallığı kadar imkansız yollardan geçiyordu.. 

    Ben önce o aynaları aşmak için çabaladım.. E insan ancak kaybedince uğruna savaşacağı bir oyuna dahil oluyor işte.. Hayat ciddileştikçe gülmeye, sorguladıkça susmaya başlamam epey zamanımı aldı tabi. 2021, nisan. Bizim kaşif yanlış bildikleriyle, doğru gördükleriyle kahve içmeye geldi. ‘En az bir tane aşağılık insanla yakınlaşmadan doğru bir insan olmazsın’ demiş yazar. Bense doğularımı yeni yeni bulma, gömleğimin tadını çıkarma dönemindeydim. O ise krallığını devretmiş, sonsuzluğun sınırını aramaya çıkmış bir kaşif olma döneminde. İnsanlar yüzyıllardır birbirlerinin hatalarını tekrarlayıp farklı sonuçlar bekler. Kahvemizin her yudumda aklımda kendini açıklama ihtiyacı duyan düşünceler sırası gelsin diye can atarken, dilimde sadece kaşifin hayatına dair konuşmalar vardı. Belki de bir yanım o zamanlar biliyordu, ne dersem diyeyim yanlış insan olma etiketimi üstümden atmayacak ve bi daha kahve içemeyeceğimizi. Her neyse. 2021, eylül. Sonbahar sayesinde kurumuş yapraklarımı dökme fırsatı bulmuştum, Kaşifse ruh-beden ikileminde dört bilinmeyenli denklerimin formülünü bulmak üzereydi. Ben ikisinin birliğine sığınmayı seçenlerdenim. Oysa ikisini de ayrı ayrı kontrol edebilecek olanlardan. 2022, ocak. Kekin gömleğimin üstüne dökülen kırıntılarıyla, ve kahvemden yükselen dumanla penceremden sokağa bakmaya başladım. Kekin malzemelerinde eksik olan tatları ilk kez algılıyordum. Tam karşı kaldırımımdaysa sevgili kaşifi gördüm. Elinde hesap defteri, aklın sınırını aşmış şekilde, anlam ve izahın rotasını çiziyordu. Kafasını kaldırdı gökyüzüne, Tesla’nın  güvercinini görme ümidiyle baktı, yandan çarıklı bir gülümsemeyle çizdiği rotayı sol göğsünün üstündeki cebe koydu ve sadece yürüdü..

    Kendimizi tanımakta zorlandığımız sürece yaşam hep ilginç hikayelere, eksik malzemeli keklere ev sahipliği yapacak sanırım. Ve ben. Üç günlük dünyanın son saniyelerinde, kekin tadını çıkarırken, deli raporumu gömleğime iliştirip, yaşamın kepazeliğinden sıyrılıp evrenin neşesini hissedeceğim..

    Afiyet olsun, ha bu arada eğer ki havada asılı kalan benliğinle kavuşmayı istersen bir gün ve anlamak istersen insanları; kekin tadını çıkarırken iyi düşün! Bildiğini sandığın her şeyi unutmadan, hiçliği anlaman mümkün olmayacaktır çünkü..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BENİM BANA HEDİYEMDİR..

    Ve ahmaklar, anlatılanları anlayamaz. Onlar anlatılanın da izahına ihtiyaç duyar..

    Benden bekleneni, istenilen hayatı, ortaya savrulan kuralları hep yok saymaya çalıştım. Tabi çoğu zamanlarda bu itaatsizlik aşırı haz veriyordu. Şimdi yarattığı harabeye bakıyorum. Attığımla ürküttüğüm arasındaki uçurumda salıncak kurmuş sallanıyorum. Kumsala başıboş salınmış şarap şişesi hissiyatıyla dalgaların beni alıp gitmesini bekliyorum öylece..

    Peşinde koşuşturduğum şeylerden daha ötesine olan inancım günbegün azalsa bile hala bitmedi. Belki de bu ahmakça tutku beni oradan oraya savuruyor..

    Dünyaya her gün yeni bir ben sunma umuduyla uyanan kadından geriye ne kaldı diye bakıyorum. Bakmakla kalmıyor görmek için yazıyorum. Aptalların ve vasatların bu dünyanın sahipleri oluşuna tanıklık ettiğimiz şu günlerde, vazgeçmek dışında seçeneğim yokmuş gibi hissediyorum. İyiler vazgeçtiğinde aptalların kral olacağını biliyor olmama rağmen, vazgeçmeyi istiyor her hasarlı hücrem..

    Bir dolu yazı yazdım şimdiye dek. Kızgınlık, kırgınlık, aşk, arayış, öfke kusma hislerine ev sahipliği yapan bir dolu yazı. Aylardır evden çıkmadım desem abartmamış olur muyum, evet..

    Bir zaman öncesine kadar yüzüme tüküren düşüncelerin eşiğinde yaşardım. Bir zamanlar önce dediğim pekte ezel sayılmaz aslında. 28 Yaşın bana yeni yıl hediyesi hücrelerimin hissizliğini onarmaya başlaması oldu sanırım..

    Hatırlıyorum da annem ilkokul zamanı saçlarımı her sabah tarar, örer, tertemiz gönderirdi okula. Babam bazen ödevlerime yardım ederdi. Yazmak ve resim çizmek konusunda çok iyiydi. Kardeşimleyse annemlerin odasında boks yapardık. Sanırım abla kardeş olarak hayatın savaşına birbirimizi hazırlamışız da pek haberimiz yokmuş. Sahi yaşadığımız şimdiki anda dünün yansımaları yok mu sizce de. Yani, aileniz önce genleriyle, sonra da seçimleriyle size bir dünya sunuyor. Önce o dünyanın kurallarını öğrenmeye çalışıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş emeklemekten adım atma evresi başlıyor. Sokağın dilini, evin kelimeleriyle çözmeye çalışıyorsunuz. Eee, evdeki hesap çarşıyı pek memnun etmiyor tabi. Evinizde kötü diye adlandırılan her şey sokağın pazarında tezgah açmış halde. Hatta evde görülen ve benimsenmiş olanlar bile. Apar topar büyümek gerekiyor tabi. Ne acelemiz varsa sanki. Sobanın yerini, çıtırtı çıkarmayan petekler alıyor, evin odaları herkese yetecek kadar artıyor, artık annemden gizli pasta malzemelerini suya bulayıp yeme gereği duymuyorsun, kolanın asidi burundan gelerek yakan o hissi yaşatmıyor. Hatta yanma hissi göğüs kafesine transfer oluyor. Babamla gittiğimiz parklar toprağını betona devrediyor. Hatta toprak yavaş yavaş emekliye ayrılıyor..

    Küçükken hastaneye elinden tutup götürenler artık yok. Onlar yaşlanmış, sen büyümüşsün. Hastaneye kendin gitmen gerek. Çamaşırlarını kendin yıkamalı. Yiyeceğin öğünleri sen yapmalısın. Zararlı mı, yararlı test etmeden öğrenemeyeceğin çevre seçimi var tabi bide. Kazık yiye yiye, düşe kalka tanışıyorsun. Gidenler, kalanlar derken senin yansıman olacak bir çevren oluşuyor. Hatta seni ailenden daha iyi tanıyorlar. VE AŞK! Asla emin olamıyorsun. Aldanmak mı, sevmek mi, travmalarının dışavurumu mu, yoksa sahiden evrenin sahibi olmak mı! 

    Spot gözünü alıyor, müzik hızlanıyor, her şey üst üste geliyor, karakterler gelip geçiyor. Takvim durmuyor. Biyolojik saatin tik tak tik tak derdinde. Sense telaşlısın. Okul, insanlar, seçimler, ihanetler, hayal kırıklıkları, yalanlar, ne istediğini bilmediğin bir hayat, yolun kaybı, savruluş, ve PERDE..

    İşte 28 yılımın özetinin çeyreği bile etmeyecek telaşların, kısıtlı aktarımı. Şimdi gelelim bugüne..

    Günlerdir, hatta aylar diyelim, evdeyim. Çok nadir çıktım evden. Evde tek yaptığım yazmak ve çay demlemek. Düşüncelerim yüzüme tükürme eylemini bıraktı sayılır. Öfkem hatırı sayılır derecede terbiye takınmaya başladı. Saçlarımı kendim örüyorum. Anne ve babama senelerdir olmadığım kadar yakın hissediyorum. Kardeşim hala e kıymetli hazinem. Ah, sevgili dostlarım. Herkesi bağrıma basma işini 20’li yaşlarıma bırakmaya başladım. Şimdilerde yurt dışında, yurt içinde özlem duyduğum insanlar var sadece. Ha bir de aynı şehrin sokağını paylaştığım insanlar. Sayıları azaldıkça gördüm ki, azalan şey sevgim değil hala kalbim onca sevgiyi barındırma cesareti gösteriyor. Bunu hak edenlere pay etmekse bu yaşın en tatlı öğretilerinden oldu..

    Bak biliyorum.. Zor olacak. Hatta hala zor oluyordur. Her şey kirli gelecek. Herkesin en a bir yalanını öğreneceksin, rengine sen karar ver. Verdiğini sandığın sevgin ve zamanın aslında harcayacağın ve geri alması mümkün olmayan şeyler olacak. Motivasyon zırvaları san her şeyin senin elinde olduğunu söyleyecek. Buna nerden başlayacağım dediğini duymazdan gelecekler. Çünkü evet. Başlamak dediğin şey formüle sahip değil. İnan olsaydı seve seve paylaşırdım. Ha bu arada, ben de tam olarak her şeye başladım diyemem elbette. Düşünceler susmaz, vücudun sana ait değilmiş gibi olur, çelişkiler olur, paylaşılamayan pişmanlıklar, taklit edilen hatalar derken boğuluyor hissi iç bitmeyecekmiş gibi gelecek. Gelse de nefes almaya devam edeceksin. İşte şimdi duyacağın şey sana başlaman için adım attırmaz belki ama boğulurken yalnız olmadığını ve tekrar nefes alabileceğini hatırlatır, belki..

    Yaşadıklarını devredemeyeceksin, silemeyeceksin de. Yanlış anlaşılmalar için, koltuktan kaldırmadığın o götü, boşuna yırtma çünkü anlamak istemeyecekler.. Risksiz ve hatasız yaşamın rezilliğinde nefes almaktansa, dizindeki ve elindeki yaralarla kafanın içinde boğulmayı seç. Bil ki yaşam gerçekten içerden başlar.. Şeytanlar alıntılarla konuşmaya, melekler görmezden gelinmeye devam edecek. Dilerim duyduğun şey yalnızlığın çığlığı değil, umudun fısıltısı olur..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYATIMIZDAKİ SEVGİLİ ASALAKLARA..

    Günaydın, ya da öyle bir şeyler.. Bugün biraz senden bahsedelim. Korkma yara bandı söker gibi olacak. Aslında hikayenin sonunda senin sen olduğunu anlaman gerekirdi. Ama bugün üşüyen yanımdan uyanım. Kombi bozuk olduğu için duşa giremiyor oluşumun verdiği kirli asabiyetle yazıyorum..

    Ne güzel değil mi! Hatalar yap, karşındakine at suçu. Sanki dünya sadece sana kötü davranır gibi yaşa, oyna mağduru. Yaşadıklarını ağız dolu tükürük saçarak anla etrafa. Anlat ki yaralı bu desinler. Desinler ki hiçbir mesuliyeti kabul etmeyesin. EDEMEZSİN Kİ! Tabiri caiz olduğu için söylüyorum, kabul etmek göt ister çünkü. ”Ben” diyebilmek. Ah şu kendiyle yüzleşebilme yetisine sahip, benim tatlı dahilerim..

    Bir de senin gibi mağduru oynayıp, zorbalığı huy edinenler var tabi. Bekle, daha ne kirli çamaşırlarını yıkamaya atacağız burada. Sahi sen olmak çok keyifli bir duygu olsa gerek. Dünya yanıyor, sen saçınla meşgulsün. Sokak karışmış, yine de yalanların sıcaklığıyla sarılmış evinin penceresinden, kalpli bardağında kahveni yudumluyorsun. Kalbi dünyanın çirkinliklerini kaldıramayan insanlar gözyaşını tutamazken, sen yüzüne fiyatı senden pahalı makyaj malzemelerini sürmekle ilgileniyorsun. Ha bir de sana inanmayı seçen gerizekalılar ordusundan da söz etmezsek sana haksızlık yapmış oluruz. İşletme birinci sınıfta bize öğretilen birkaç dersten biri geldi aklıma. Komik. Hocaya bunu nerde kullanacağımızı sormayı düşünürdüm. Seni anlatırken kullanacağım gelmezdi aklıma. İktisatta arz- talep ilişkisi senin ucuzluğunun bilimsel anlatımı biliyor musun! Çünkü iktisat derki; arz düşerse talep artar. Dur senin literatürünün karşılığına gelen anlamıyla anlatayım. Yalan söyleyen tatlıdır mesela, iftira atan eğlendirendir, boyalı olan dikkat çekendir. Yani sevgili ahmak, yaptıklarından dolayı sevilen değil tercih edilen olmanın sebebi, şu işe bak ki yine işletmeden gidiyoruz, insanların kandırılmayı sevmesi. E tabi sen de haksız sayılmazsın. Bizim taraf pek kalabalık sayılmaz. Dünyayı dert edinenler, onun için çabalayanlar, evsiz kalacağını bilmesine rağmen dürüstlüğünden ödün vermeyenler, kırılmaktan korkmadan sevenler, anadır atadır değil insandır deyip yüzüne gerçekleri söyleyebilenden oluşan tatlı bir dahiler popülasyonu..

    Bak seni anlıyorum. İşin ironik kısmı bu. Tek bir hayat var ve doğruyu yaşamak için fazla kısa. Senin beni anlamayacağını da biliyorum. Ki bu da işin diğer ironik kısmı. Hepimiz aynı sokağı paylaşıyoruz. Taktir edersin ki, pardon edemezsin çünkü o da erdemli bir davranıştır. İnsan benim en sevdiğim malzeme. Sense o malzemenin neden kıymetli olduğunu gösteren kısmısın. Bencil, hasta ruhlu, kompleksli, bireyselleşmeyi becerememiş, taktir edilmeye muhtaç, kendini sevdirmek için ölçüsüzlüğün formülünü bulmuş, zavallı bir asalaksın. Geçeklerin en güzel yanı ne biliyor musun, bakmakla değil sadece görmekle orda olduğunu fark edebilecek kadar değerli oluşu. Harcanmış en utanç zamansın. Hem yaratılırken, hem düzeltilmek için yaşanılırken. Sen, sevgili ahmak. Bir okul sırasında tam da dayaklık hayat yaşarken ona bile layık olmayacak, çünkü tekmeyle tokatla düzeltilemeyecek yanlışlara sahip hayatının tadını çıkar..

    Kalpli bardağına sığdırdığın yalanların ve sana ait olmayan yaralarınla, afiyet olsun..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AHA! ETKİSİ..

    Gelin bugün hayallerimizi gerçekleştiği evrenlerden konuşalım..

    Mesela benim; anahtarı, kalbine güvendiklerime vereceğim bir ev hayalim var. Denize açılan bir bahçesi var. Ailem ve sevdiklerimle yılın belli aralıklarıyla toplandığımız bir ev. Sonra, arkadaşlarımın düğününde, dinledikçe onları anımsatan şarkıları kemanımla çalmayı. Ha bi tane daha var. Gerçi buna hayal denir mi bilmem. Eskiden anneannemlerin köydeki evinin önüne pazar kurulurdu salı günleri. Evin kapısı kapatılmazdı. Yorulanlar yukarı çıkar bir bardak su içer, köy içi latifesini yapar giderdi. Şimdilerde sokaktan korkuyor olduğumuz şu günlerde bir isteğim de bu aslında. Esnafıyla, ev sahibiyle, kiracısıyla herkesin kahkaha ve müzik listesine eşlik eden bir mahalle. Gerçi benim okuduğum şehrin, oturduğum mahallesinde çoğu bildik yüz. O yüzden şanslıyım desem yeri. Ha mahallemize geçmişten gölgeler de taşındı elbette. Olsun. Bazı gölgeler dinlendiğin durağın hatıralarını saklı tutar. Nefes almayı unuttuğun anları anımsatarak, aldığın nefesin kıymetini anımsatır..

    Şimdi. Hayatımızı film şeridi yapalım. Girenler, çıkanlar, yaşanılanlar, kursakta kalanlar. Benim hayatımda ”aha etkisi” yaratan her ana ve kişiye bir teşekkür borcum var aslında..

    Şu ana dek birçok yazı yazmışımdır. Kiminde özlemimi, kiminde kinimi, kiminde hiçliğimi ve çaresizliğimi yazdım. Hatta yazılarımın dönüp durduğu çemberin ana hattı bunlardan ibaretti. Umut yok, hayaller kısmen, belki. Onun dışında hep ne yapmayacağımı bilip hep yapmakla meşgul oldum..

    İşe yarar hayaller kurar, gün boyu aylaklık ederim. Suçu kendi benliğin dışına atmak çok kolay çünkü.. Gelin size küçük bir reçete vereyim bununla ilgili..

    Ben hayatımdan, hastalığımdan, başarısızlığımdan, yalnızlığımdan şikayet etmeye öyle alıştım ki. Her an, her saniye bunun için bir sebebim oluyordu. Bir gün borç diyordum, hop kapanıyordu. Ertesi gün duş alacak enerjim yok diyordum hop eğlenmek için planlar yapılır, evden çıkarılırdım. İşe yaramaz biriyim derdim hop çözümüne aklımla ulaşacağım bir durum çıkardı karşıma..

    İşin alı kendi kendimin kahramanı olacağım, kimseye ihtiyacım yok der avuturdum kendimi. Tabi bu düşünceye ne kadar gömülmeye çalıştıysam beni inatla o bataklıktan çıkarmaya yeminli birisi vardı hayatımda.. Ben ne yaparsam yapayım, inanmaktan vazgeçmeyen. Ben pes dedikçe, daha da güçlü bir inanışla başaracaksın diyen. Sevgili annem..

    Elbette her aile ferdimin beni sevişini, dostlarımın bana olan güvenini biliyorum. Ben kaçsam bile bana el uzatmaktan vazgeçmeyen herkese bir gün o evin anahtarını vereceğim diyorum. Diyorum demesine de o ev için bir şeyler yapma umudum kalmamıştı, düne kadar. Çünkü emindim ya kendimin kahramanı olurum ya kendimin düşmanı. Bana benden başka kimse yardım edemez. Okuduğum kişisel gelişim diyalogları da bunun üstüne kurulu değil mi zaten..

    Seni kurtarmaya kimse gelmeyecek ancak kendi kendini kurtarırsın. Aslında bakarsanız işin matematiği doğru. Kimse gelmeyecek, gelemez de. Sen önce kendine el uzatmalısın, uzatmayı istemelisin. Ben çok istedim içten içe biri beni kurtarsın diye. Doktorlar, ilaçlar, aile, çevre hepsi bunun bir parçası oldu. İçten içe istemek kolay ama dıştan hep alfa ben olmalıydım. Ben yaparımlar, ben başarırımlar. Denkleme ilk kez, hem de farkında olmadan koyduğum inanca kadar. Ben her şeyi yakıp yıkarken, vazgeçerken, eve kendimi kapatırken her anı karanlığa yakınlaşmaya harcarken annem mum yakmaktan hiç vazgeçmemiş. O mum bitmeye yaklaşsa da, eli ısıdan acısa da. Bana aydınlığı göstermek ümidini kaybetmemek için hiç bırakmamış. Anlayacağın, onca inanın sevgisi değerli hissettirse de benim pes etmeye olan direncimi kimse ne sevgisiyle ne verdiği değerle kıramadı. Ta ki, o ışığı inatla söndürmeyen kişi olduğunu görene kadar..

    Hayatında düz çizgiler değil, kalp atışı gibi inişli çıkışlı çizgiler olacak. Seni sana kırdıracak bazen. Evet dedirtecek, ancak ben bana yardım edebilir. Haklı da olacaksın bir yerde. Yolunu hiç bulamadığın olacak, bazense bulduğun sandığın yol aslında kaybolduğun yol olacak. Cevaplar arayacaksın, yanlış sorular için. Yorganı çekip kafana çıkmak istemeyeceksin hatta. İşte tam o nokta da, ya da belki o noktayı geçtikten sonra lütfen kapat gözlerini. Seni sevmeleri yetmeyecek biliyorum. Çünkü sen itsen de kapıyı kapatsan da hep orda olan birini isteyeceksin. O kişinin sendeki sıfatı ne olur bilemem. Anne, baba, aşk, dost, kardeş, belki de sadece bir yabancı. Gözünü kapattığında iyi bak etrafına. Sıfata takılı kalırsam, sana bir sır vereyim o zaman ışığı hiç göremeyeceksin. Eğer görmek istediğin bir damla ışıksa iyi bak. Çünkü inan bana, sana inanan en az bir kişi o mumu söndürmeden sana bakıyor olacak, sen gör diye..

    Hayatındaki ”AHA! ETKİSİ” yaratanı bulman dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..28 YILIN EKSİK TANIMI, 1994..

    Tembel, işe yaramaz, kendini kandırma ustası, hastalığa el pençe teslim olan, sözde iyileşmek için çabalayan eylemleriyse tam bir durağanlık örneği. Merhaba ben yeraltından notların yeni jenerasyonu..

    Depresyon tanım konulduğu zamanları hatırlıyorum. Yataktan kalkabilmek, duş almak birkaç lokma yemek yiyebilmiş olmak bile Elon Musk kadar başarılı hissettiriyordu. Yaranın etrafında dolananlar yaralanmış kadar anlayamazlar. Bu yürümeyi öğrenmiş yetişkinle, emeklemeye yeni başlamış bebeğin arasındaki anlam gibi aslında. İkisi de kendi yetkinliği kadar hareket eder ve başarır. Şimdi bu örneği depresyon tanısı alanlara uyarlayalım. Bebek tam olarak ilk adımı atıp götünün üstüne düştüğünde yüksek kahkaha atar çünkü onun için tatmin edici bir adımdır bu. Yetişkinse yürümenin anlamını sorgulamaktan o kadar sıkılır ki ayaklarının ona ait olmadığı kanısına varır ve olduğu noktaya bırakıverir kendini. Görünürde ikisi de düşmüştür. Tek ve önemli bir farkla. Birisi yürümenin anlamına bakmaksızın düşmenin tadına varır, diğeriyse anlam karmaşasına öyle dalmıştır ki artık tadını alabildiği hiçbir şey yoktur..

    Bebek için yaşamı hissetmek tek bir adım kadar basitken, yetişkin için hissetmenin hiçbir anlamı kalmamıştır..

    Şimdi gelelim bu satırlara sebep olan varoluşsal krizlere. Krizlerin, problemlerin ortak noktası bir çözümün olması. Olanlar çözülür sonra yenisi çıkar sonra o da çözülür. Ve bu böylece sürer gider, kendi içinde bir düzenle. Bizim sorunumuzsa tam olarak bu düzensizlikte başlıyor. Sorunlar ortada çoğunun çözümü ise belli. Peki çoğalan sorunları çözümüz bıraktıran ne o zaman?

    Hareketsizlik.. Paran mı yok, iş ara. Yorgun mu hissediyorsun, kıyak bir uyku çek. Çık bir yürüyüş yap, bak gökyüzüne, oksijenden bir fincan depola ve işte tamam. Şimdi gelsin sıradaki sorun..

    Yataktan çıkabilmeyi başardığıma inandım önce. Arkadaşlarımla vakit geçiriyordum, çat pat yazmaya devam ediyordum, yürüyüşe çıkıyordum, uykum öyle böyleydi. Sonra ne mi oldu, hiçbir şey. Terapilerime devam ettim, ilaçlarımı bırakmadım, kendimi inziva adı altında eve kapattım, el uzatanları yok saydım, 2022 için efsane planlar yaptım, yalancıları ve sahte olanları kavgayla ya da sessizce hayatımdan uzaklaştırdım. Sesimi daha yoğun çıkarmaya başladım. İçimde ne varsa diyemesem bile bir kısmını hak edenlere söylemeye başladım. Arkadaşlarımla dolu bir liste yaptım. Küveti doldurup sefa terapisi yaptım. Ben bunu istiyorum deyip ASLA YAPMAM YA dediğim ne varsa çoğunu yaptım. Peki neden ruhum ve bedenim hala kapana kısılmış hissinde?

    Kontrol bende değil. Kabullenmesi en zor şeylerden birisi bu. İstediklerini ağlamadan elde eden bir koç kadınından, yolunu kaybeden vasat bir burjuvaya döndüm..

    Sevgiden yana olanla yandaş olan, soru sormaktan korkmayan, kendinden iyi olana karşısına rakip olmayı bileni, dünyanın yüküne Atlas olabileni isterken hayatımda. Şimdi muhatap olunan çirkinliğin sorgulamasını bir türlü aşamıyorum. Biliyorum, kahretsin ki biliyorum. Yalanlar devam edecek, iyi olan taşlanacak, doğruyu söyleyen kovulacak. Sonuç.. emeklemenin tadına gülümseyen bebekten, yürümenin anlamsızlığında boğulan yetişkine evrimleşmek olacak..

    Günlerdir uyanmaya direniyorum, ehliyetim için almam gereken dersten kaçıyorum, sağlığım için yürüyüş ve sporu erteliyorum, arkadaşlarımdan eksik kalıyorum, borçlarımı kapatacak iş bulmak yerine kendimi kafein ve nikotine bağımlı kılacak kadar hareketsiz yaşıyorum. Hani iyileşmiştim. Hani farkındalığım artmıştı ve bir şeyler yapmak daha kolay olacaktı..

    Bullshit!

    Doktorun verdiği 5 yıllık istek tablosunu bile dolduramıyorken, yarınıma dair planları nasıl daha sağlıklı yapabilirim ki?

    Dilerim sizi bacaklarınızdan daha sağlam taşıyanlar vardır hayatınızda. Böylelikle emekleseniz de, yürümenin anlamsızlığında boğuluyor olsanız da o yataktan sizi kaldıracak gücü hep bulursunuz..

    ..SEVGİLERİMLE..