Yazar: yildizlaraltinda

  • ..ÖFKELİ GÜNEŞ..

    Nankörlerin krallığından sesleniyorum!

    Hadi gelin birazcık hayal aleminde gezintiye çıkalım. Ucu bucağı sizin keyfinize kalmış bir tarla düşünün. Sınırına çitler gerin. İçinde istediğiniz tonda ağaçların olduğu, çiçeklerle bezeli, gökyüzüne ev sahipliği yapan bir ev tasarımı koyalım bir kenara, küçük bir su birikintisi, kuşların cıvıltısı, sevdiğiniz hayvanlar derken iç huzuru tamamladık. Şimdi sırada gerek vasatlığıyla, gerek kompleksleriyle, gerekse sevimli yönleriyle iç içe olacak insancıkları yerleştirelim etrafa..

    Evet, hayal dünyasının içine sıçacak insanların burada ne işi var diyebilirsin. Biliyoruz ki hayallerimiz seni her yere götürse bile anksiyete ataklarından, saklanma dürtüsünden saklayamıyor. O yüzden ilk iş gerçekliğin vasatlığıyla, hayallerimizde yüzleşmek olacak. 

    HERE WE GO!

    Önce travma mirasçılarım, bakımımı 28 yıldır üstlenmekten vazgeçmeyen, her ne yaparsam yapayım bana olan inançlarından vazgeçmemekte ısrarcı ailemi yerleştirelim. Şimdi eğitim ve öğrenim hayatımın içindekiler kısmını oluşturan sevgili öğretenlerim ve arkadaşlarımı koyalım. Sürekli değişime uğrayan iş hayatımdan insanları da ekledik, süper. Şimdi geri kalan çevremizi de ekledik mi, işte tamam. Şimdi geldi sıra onlara insan olma vasfını yükleyecek özellikleri eklemeye..

    Kimine şefkat, sevgi, kırılganlık, kızgınlık ve bunlarla birlikte güven ekleyelim. Bir kısmına kıskançlık, kibir, yalanlar, sadakatsizlik, saf kötülük ekleyelim. E bir de arada kalıp kukla olacak olanlar var, dertlerden sürekli kaçan, çıkarı uğruna insanların yanında duran, doğruyu görse bile sesi çıkmayan, gerzekliğin vücut bulmuş hali olanları ekleyelim. Şimdi aklıyla duygularının kölesi olanları da koyduk mu, evet. Şimdi sırada tüm bunlara tahammül etmesi gereken, varoluşsal sancılar içinde kimliğini bulmaya çalışan, yetmezmiş gibi adımını attığı her sokağa baharı getirmeye çalışırken kendisi çöl olacak olan sevgili öznemizi koyalım..

    İnatla doğruyu savunmak ne hoş, ama anla artık ahbap yalanlar olacak. Kibir ruhu köreltecek. Bazen istemediklerine şahit olacaksın, kabullenmek zor gelecek biliyorum. Kendinle kapışırken dünya es geçmeden dönmeye devam edecek. İnsanlar üstüne gelecek mesela. Borçlar birikmeye devam edecek. Anlaşılmadığını görmen uzun sürmeyecek, savaşsan da sevişsen de takvim kendini hızla eritmeye devam edecek. Köpeğin büyümeye, mevsimler değişmeye, insanlar özünde olanı dışa vurmaya devam edecek. Evet işte hayat akmanın yolunu hep bulacak. Sen kendinde istediğin çatlağı yarat, ya da yamalanmış san kendini. Karanlıkta, ışıkta çatlağı keşfedecek bir şekilde..

    Müzik durmayacak. Biyolojik yaşanın götürüsü getirisinden fazla olacak, ruhun bükülmeyi öğrenecek. Yaptıklarınla yapmayı umdukların arasında ya yürüyeceksin, ya duracaksın. Hep bir suçlu olacak. Sen kendinden kaçacaksın, bileceksin çünkü kendine döndüğünde ya pişman olacaksın, ya hain olacaksın. Çünkü kendini hep yanlış olanlara anlatmaya çalışacaksın. Aptallar arasındaki akıllı olduğuna, ruhunu ikna etmeye çalışacaksın. Yaşamın gizemini çözmüş olduğuna inanacaksın, umutlarını yiyip bitirecekler. Sense hep bir günahın bedelini ödemeye hazırlıklı olacaksın. Olacaksın, çünkü hak etiğin buymuş gibi gelecek.  Yalancılar susmayacak, aptallar inanmaya devam edecek, korkaklar sessiz kalacak, sahtekarlar oynamaya, hırsızlar ömründen çalmaya devam edecek. Sen zaferi kıl payı kaçırdıkça daha da öfkeleneceksin. Dünya sadece seninle ta**ak geçiyor diye düşüneceksin. Herkes seni yere sermek için bir araya gelmiş gibi olacak. Yaptığın hiçbir devrim ruhuna barışı getiremeyecek..

    Çünkü kafanı kaldıramayacaksın, bunu yapamayacak kadar yorgunum diyeceksin kendine. Ataklar yerini kendini sorgulamaya, sonrasında vereceğin hüküm kendini suçlu bulmana neden olacak. Kalemi kırıp idam edeceksin nefesini. Donuk pencere arkasından dünyaya bakmak için kapanacaksın evine. Sokak lunaparka dönecek bu sırada. Sense akreple yelkovana koşulsuz  teslim olacaksın. Pencereden girmeyen güneş yüzünden solan çiçek için bile ağlayıp, kendine ”bir çiçeğe bile hayat olmadım” zırvaları sunacaksın. Hükmü veren iç sesin seni zifirine mahkum etmeye ant içmiş gibi davranacak. Ardı arkası kesilmeyen öfke nöbetleri ve ataklar olacak bu yüzden. Önce perdeleri açmayı bırakacaksın, sonra telefonunu sessize alacaksın daha fazla yalan duymamak için. İnsanların zerresine tahammülünün kalmayışı seni kendi yalnızlığına itecek. Doktorun sana ulaşmaya çalıştıkça ona aynı başarısızlıklarını anlatmaktan sıkılmış olacaksın ve sana yakınlaşmasına izin vermeyeceksin. Hayatının içine ettiğini düşüneceksin. Tam da hasta olanın eğil, hasta edilenin düşmesi gereken bataklığa düşeceksin. Bu sırada birey olmayı başaramamış olanların arkandan atıp tutması birikecek, seni sevenler yavaş yavaş pes edecek, sadece ailen çaresiz gözlerle seni beklemeyi ise bırakmayacak..

    Buraya kadar! Nankörlerin ve aptalların dünyasında kapana kısıldın. Sen o kapanda mahkum olmaya devam et. Bu sırada salakça yalanlar hızını arttıracak, faturalar birikecek, sevdiğin insanlar yaşlanacak, sokakta ay ve güneş sırayla doğmayı bırakmayacak. Şimdi gelelim sana. Gördün gibi kol kırıldı, ve n’olursa olsun yenin içinde kalma modunu kapatmadı..

     Peki ya sen? 

    İçinde açılan o belli belirsiz çatlağı neyin keşfetmesine izin vereceksin, karanlığın mı yoksa ışığın mı?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KENDİMİ KANDIRMA SANATI..

    Evet yanlış okumadın, kendimi..

    İnsan, el olanı eleştirmeye pek hevesli olur da kendine geldiğinde iş, gıkı çıkmaz. Taşı ilk kendime atıyorum bugün. Kim nem alır bundan, kim vay be şuna bak der bilmem. O da sizin probleminiz olsun. Her şeyle empati kurmaktan kendime yer kalmadı hayatımda..

    Bugün okun yörüngesine şaşkınlık yaratacak, ilk kendimizi vuracağız. Hazırsan, bağla kemerleri ve başlayalım..

    Duygularımın davranışlarıma hükmetmesi sonucu fişi kabartan bir bedel ödeme hesabı çıktı işin sonunda. Şimdi tek tek ödeşme zamanı. Niyetin ne olursa olsun eylemlerin can acıtırsa saf kötü olursun. E insanoğlu erdemle kırbaçlamayı da pek sever, bilirsin. Bırak kırbaçlasınlar dilediklerince, sen aynaya baktığında kendine kızmaya devam ettikçe o kırbacın tek bir fiskesini hissetmeyeceksin. Asıl acıyı ve cehennemi içinde kendine yaratacaksın çünkü. Bedenine azap çektireceksin, eklemlerin ağrıdan geberecek, organların lezzetli bir yemeğe hasret kalacak, gırtlağından 3 ton küflü ses çıksa bile inatla ardı arkası kesilmeyen sigara seanslarına devam edeceksin. Bunla yeterli kalır mısın sen, elbette hayır! Ruhunu çürütecek insan safsatalarıyla münakaşaya gireceksin, açıp bir sayfa kitap okumak yerine. Bu da yetmeyecek vasat hayatının temelli yıkılmasına! Çünkü kibrin buna asla izin veremez. Hep senin istediğin olmalı, elin kana bulansa bile sımsıkı tuttuğun o hayatın ipini hiçbir kudret bıraktırmamalı sana. Sen hep piramidin en üstünde olmalısın. Maslow çok darılır yoksa. Nede olsa başkaları için yaşamaya alışıksın. Bu sefer de bu ihtiyar için yaşayıver yahu ne olacak. Bununla da kalmayacak uyku düzeninin altı üstene girecek. Atmosferle bir yaşamayı bırakacaksın. Senin gündüzün onun gecesi olacak. Aşktan, arkadaşlıktan da yaralanmak konusunda nasibini almamış olsan hikaye yarım kalır. Elinle hepsini kendine düşman edeceksin. Kimisininse umurunda olmamayı başaracaksın. Bravo işte kendi cehennemini yaratmana son 2 gün kaldı. Aileni suçlayacaksın içten içe. Onlar kendince senin yanında olmak için her şeylerini ortaya dökecek, hatta öyle ki ortaya atacak kuru kemikleri kalmamış olacak. Sense yetinmeyeceksin. Çünkü seçimlerine sebep olan travmalarının kalıtım köprüsü onlar. E bir de eğitim ve öğretimin körleştirdiği yanlarında olunca değme keyfine, paşada bile yok bu tembel keyif..

    Karşına sana iyi gelecek, belki de antidepresan gücünde bazı insanlar çıkacak. İster tanrı gönderdi de, ister rastlantı. Sen onlarla en fazla birkaç ay geçireceksin ve sonra sana seni bataklığa çekecek olanlara doğru büyük bir heyecanla yürüyeceksin. Yahu ne yürümesi, adeta Usain Bolt misali koşacaksın. 100 metre yarışını birinci tamamlayacaksın elbette. Bununla birlikte hayat maratonunda yarışa başlamamış olacaksın. Bravo gerzek mükemmel yarıştı. Ter attın, zaman harcadın, efor sarf ettin, varış çizgisine yüzünde acınası bir gülümsemeyle vardın. Sonuç?

    Cehennemin yaratımının son günü. Terk edilmeler, anksiyete atakları, dünyanın derdi benimle mağduriyetleri, maddi çöküş, manevi yok oluş ve bom! CEHENNEMİNİZE HOŞGELDİNİZ..

    Şimdi geldik cehennem krallığının odalarını inşa etmeye. Yanlış arkadaşlıklar, tek gecelik ilişkiler, salyasına sigara yaktığın budalalar, çözümünün bir işe yaramayacağı problemler, zaman kavramının allak bullak olacağı iş hayatı, dost kazıkları, iğrenç cümleler karşında sinir krizleri, yetersizlik ve kompleks içinde çürümeye terk edilmiş bir ruh, geçmişte kemik misali öne atılmış güzel birkaç anıya özlem, hep şikayet, hep şikayet. Mevsimler kendini tekrar edecek. Yani sana öyle gelecek. Sokak kendine gün ve geceyi benimserken sen kara deliğinde nikotin ve kafein bağımlılığına bedenini terk edeceksin. Spor, kişisel gelişim, iş hayatı yani kısaca üretim hayatının devrini teslim edecek ve sadece tüketeceksin. Bravo küçük insan, ne de güzel sıyırdın kendini yaptıklarının sorumluluğunu almaktan..

    Ailen yanında olmaya çalışacak, sana hala değer veren birkaç kişi ruhuna seslenmeye çalışacak, köpeğin her gün sana olan inancıyla güne yüzünü yalayarak uyandırmaya devam edecek. Sense hakkında değersiz düşüncelere sahip olanları takmaya, cebinde olmayanı inatla harcamaya, pencereden giren güneşe sırtını dönmeye inatla devam edeceksin. Çünkü kırılmak ve bununla birlikte devam edebilmek, inanmak ve vazgeçmemek cesurların işi. Sense kaçmayı ve saklanmayı seçeceksin. Tebrikler, bir ömür nasıl çürütülür teorisini kanıtlamış ve literatüre geçirmiş oldunuz..

    Karanlığa bakmayı bırakıp, kendi ışığını keşfeden Tesla’nın yoluna girmen dileğiyle..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..PEKİ YA SEN KİMSİN?..

    Başardım.. Yataktan kalkmayı başarabildim, sonunda..

    Karanlığında kalamazdım sevgili dünya. Aylar süren çabalamaların sonucunda yorgan ve yastıkla süren birlikteliğimin sonuna gelmiş bulunmaktayım.. Ah benim sevgili eski dostlarım. Biliyorum kocaman bir dört mevsimi beraber tükettik. Her ayrılışın sevdayla bir ilgisi var bence. Her sevda ayrılışla birlikte midir onu bilmiyorum..

    Kendim için kim olduğumu bulmalıyım sevgili eski dostlarım. Yerinizi kaldırım taşları, sıcaklığınızı özletecek yağmur ve rüzgar alacak elbette. Yine de bu sefer vazgeçemem. Krallığımın yıkılışından bu yana bana yarenlik eden sizlere sevgilerimi tüm içtenliğimle kabul edin lütfen, şimdilik hoşça’kalın..

    Kaba saba hal almıştım. Her şeye öfke duyuyordum, her şeyin, evet yahu aklınıza gelebilecek her şeyin yerle bir olması için öfkemle birlikte el ele verdiğim o anlar. Kendimden kilometrelerce uzaklıkta, kendime hiçte benzemeyen bir benle onca yol yürüdüm. Bir dakika yürümek değildi bu. Kendi başımın etini mangal yaparak, keyifle kendini tüketmekti diyelim. Kulağa kötü gelen her cümlede, gözün gördüğü her karanlıkta, tüylerimi ürperten rüzgarı her hissedişimde yastık ve yorgana sokuldum. Uyudum, uyandım, karanlığa baktım, uyudum, uyandım, karanlığı gördüm, uyudum uyandım, duydum en korkak sesleri ve uyudum. Zaman ben hüzünlüyüm diye durdurmadı kendini, bakkala giderken aklımın dalgınlığı hayatın kendini ertelemesine neden olamadı mesela. Çiçeklerim benim depresyonum nedeniyle susuz kaldığında ”onun için açmaya devam edelim nasılsa bir an olacak ve gelecek kendine” diyerek yapraklarını yeşil tutmaya devam etmedi. Ailem, arkadaşlarım benim iyileşmemi beklemek için yaşlanmaya karşı duramadılar mesela. Benimle kavgası olanlar yataktan çıkmamı ve güçlenmemi beklemediler. Hepsi kapıda sıralanmış yorgana daha da sokulmamı izlediler. İzleyip keyif alanlar bile vardı.. Beni yatakta sere serpe görüp neden kalkmadığımı merak etmek yerine hoyratça yanıma kıvrılmaya çalışanlar bile oldu..

    Benim kelimelerimden çok, yatağın, yastığın ve yorganın dilleri olsun isterdim biliyor musun? Hikayem. Hikayelerimiz.. Belki elim kolum, ayağım kaslarım öylece yattı. Ama gözüm görmeyi, kulağım işitmeyi, aklımsa kaydetmeyi bırakmadı. Evet sevgili dostlar ve vatozcuklar. Her ne kadar koma halindeysem bir o kadarda bilmeyi bırakmadım. Peki ne mi oldu? Ne heyecanlı değil mi? Acaba kim sahtekar, kim değil, kim dost, kim düşman, kim bu hikayenin kaybedenleri, kim kazanıp şahlananı olacak.. Herkes hikayedeki yerini gayet iyi biliyor artık, bence tabi. Kim vatoz, kim dost..

    Vatozlar. Onlar, ben acıdan delirirken sadece deliliğimi gördü. Görmek yetmedi, anlatmak için heyecanla fırladılar yerlerinden. Oysa sevgili dostlarım, kahkahamın altındaki deliliğin acısına bakmaya onu görmeye ne de çok çaba harcadılar. Minnettarım. Ama bunca kelimenin yansıttığı kırgınlık, kızgınlık ve minnettarlığın yanında en büyük ödül yaralarıma ve onun kendini göstermek için ortaya çıkardığı sevgili hastalığıma gelmeli.. Ben aklı ağzından fırlayan, kalbi prangalara baş kaldırırken yorulan, zaman zaman tırnak kırılmasına freni boşalmış soğan kamyonunda kalmış gibi ağlayan, daima acelesi olup hep geç kalan, zaman zaman mutsuzluğa ve huzursuzluğa tapsa dahi bunlardan aslında hep şikayet eden, fevriliği kalp kırsa da özünde sevilince sakinleşen, travmalardan kütüphane yapıp oranın kapısını daima açık tutan, kendisiyle bir küs bir barışık, basit denilen her şeyi arapsaçına döndüren, gordion düğümünü ise saniyesinde çözebilen, aklı karışlarca havada, dikkati bozuk trafik ışığı gibi yanıp sönen, kaplanla geyiğin dost olabileceği ihtimaline inanan, hızlı düşünüp hızlı hareket eden elbette bazen düşüncelerde boğulurken hareketsiz kalan, Lilith’le bağı olduğuna kendini inandırmış, drama üçlemesinin başrolü olan bir zat-ı muhterem olarak yazıyorum.. Buraya nasıl geldim durun özetleyeyim..

    Önce gerçeklik denizine yürüyüşe çıktığımı sanmıştım. Bu önce dediğimse atmosfer için hayli uzun zamanı gösteriyor tabi. Öyle dalmışım ki, ne yolun sonuna geldiğimi ne sonunda ayağıma çarpan dalgaları fark edemedim. Fark ettiğimde geç kalınmış bir kaybın içinde buldum kendimi, yüzleşmek için yüzmeyi öğrenmek gerektiğini boğulmak üzereyken anladım. Evet evet öyle lafta da değil ha. Bir boğulmaktır ki sormayın gitsin. İnsanı suya düşman kılar, bırak yüzmeyi, bir daha su içmeye tövbe ettirir.. İşte boğulmak dediğinde böyle olmalı. Hakkını vermeli deniz. Çarpmalı seni sana. Aşman için kirli olan ne varsa. Düşünceler, duygular, bunlara yol yapım ekibi olan travmalar. Her izi çıkarmalı derinden yüzeye. Öyle de oldu. Oldu olmasına da. Sadece ufak bir sorgunun eşiğinde donakalmış kendime bakıyordum. Bu ben, ben miydim artık, işte bundan pek emin değilim. Öfkem, kırgınlıklarım, mağduriyetim, kendimi haklı çıkarma çabalarım, ”ama yanlış olan bu, bunlar” diye haykırışlarım, doğru diye gördüklerim, arafına ev kurduğum seçimsizliklerim.. Her neyse anksiyeteme karşı gelen bir anlatım oldu bu. Nedense yazarken, yüzmeye çalışmaktan daha çok boğulduğumu hissettim. Ha bu arada laf aramızda yüzmeyi hala öğrenemedim. E ister istemez korkuttu deniz. Yürek yiyerek güne başlayan biri sayılmam. Travmatik olanları ağırdan alarak ilerlemeyi tercih ediyorum diyelim. Yine de su içmeye küsmedim, bence bu iyi bir başlangıç..

    Su içmeye küsmedim elbette, yine de aylarca denizi, yağmuru görmekten kaçtım. Yastığımla ve yorganımla olan ilişkim de tam o zaman başladı, aman ne tesadüf 🙂

    Yüzmeyi öğrenmek için geç mi kaldım bilmiyorum. Bildiğim tek şey bunu denemeden öğrenemeyecek oluşum. Evet su içtim, sevgili yastığım ve yorganımla vedalaştım, şimdiyse sıra gerçeklik denizine doğru tekrar yürümekte. Onca yol tersten giderek, hem de hiç farkında olmadan (kişisel gelişimcilere göre anda olmadan) kendime, kabullenişi zor başarısızlıklar inşa ettim. İşe yataktan kalkarak başlasak bile, önce yıktığım krallığın süprüntülerini temizleme gerek. Sonraki yol bildiğin üzere daha uzun. Geri dönmeler, yeniden yürümeler, muhtemel vazgeçiş istekleri, bunun yanı sıra inatla devam etmeler derken aslında en çokta gerçeklik denize vardığımda ayağımın suya değdiği anı iple çekiyorum. Tabi biraz da korkuyla. Sadece yürümek değil niyetim. Bu sefer manzarayı görmek, gördüğümünden duyduğuma her anı işitmek istiyorum. Ve varsa telafi olasılığı olanlar bunları da es geçmek istemiyorum, adı saçmalıklarla dolu düşünceler yüzünden. O yüzden kime, neye geç kaldım hepsini listeledim. Bu yoldaki en taze erzakım işte bu liste olacak. Başlığı kendime geç kalmayla atılmış o sevgili erzak. Telafisi olan olmayan ne varsa hepsiyle yolda tekrar merhabalaşacak, gülümseyip yoluma devam etmek için kalbimden gelenin en iyisini yapacağım. Sahi ben düştüğümle, kalktığımla yüzleşip kabullenmeyi ve yüzmeyi öğrenirken. Hikayeler peşinde koşuşturmak için ayağa kalkmışken sen kim olarak devam edeceksin hikayene?

    Ürkekliğin everestinde yalnız kalmaya devam mı edeceksin, yoksa kendine fısıldama cesareti gösterip atının süvarisi mi olacaksın?

    SEVGİLERİMLE..

  • ..AŞKIN PERHİZİ..

    TEK İHTİYACIMIZ BİRAZ AŞK VE DURUMU ROMANTİZE EDECEK BİR FİNCAN KAHVE..

    ”Canımın içi böyle şeyler sadece filmlerde olmuyor” dedirtecek bir aşkın, arayışından yazıyorum. How ı met your mother- Ted Mosby modu açık şu sıralar. Sahi sevgili okur merak ediyorum hiç aşık oldun mu? Ya da nasıl ayırt edebilirsin aşkı sıradan birliktelikten..

    Kendime tanıdığım tavizin cezasını çekiyor gibi hissediyorum şu sıralar. Meraka açılmayan yollar, risksiz yaşanan bir hayat neye yarar ki. Bir kitapta okumuştum depresyona girme ihtimaliniz 9’da 1 diyordu. İşte sevgili okur aranızdaki 9 kişinin 1’icik 1’i benim. Depresyona girişimle, aşka kazara rastlayışım. İkisi de planlarımın dışında, hayatımın tam orta notasında. Evet yanlış okumadın, nota. Sanki onlarsız orkestram tam olarak işini yapamıyor, ilham perisi sahneme uğramıyor gibi. Bir nevi, hatta tam anlamıyla yoğun bir boşluk hissi uyandırıyor..

    F*CK! Yine allak bullak zihnim, hızıyla cümleleri yerle bir ediyor. Konuya aşktan girip nasıl da yolda kayboldum yine. Sanırım hikayemin filmi çekilse yarısında yaşayacağım kafa karmaşası yüzünden uyurdum..

    Aklım ya dans eder gibi ya da dövüşür gibi çalışıyor. Her iki durumda da işler sürekli karışıyor. Mesela demin aşkın peşine düşecekken, bir an da aklımda ”salep içerken bulmaca çözdüğüm, salıncakta sohbet ettiğim, kahvaltının tadını çıkardığım, lunaparkta şımardığım” kişiyi hayal ederken sokağa öylece dalıp gittim. Hayat akıp giderken dedim kendi kendime, beni böyle olduğum yerde durduran şey ne?

    Olaylar buraya kadar fazla karışık geldi biliyorum. İşte benim için aşk bu dili anlayanla beraber yürümek sanırım. Peki ya başa dönelim senin için aşk ne, düşündün mü hiç? Hayatımızda adlandırdığımız kavramlar, anlamları her biri kime ait? Oluşturduklarımızı mı yaşıyoruz, yaşamak zorunda kaldıklarımızı mı? Yoksa üçüncü bir seçenek daha var diyebiliyor muyuz kendimize. Biliyorum kendine dönüp bakmak zor, o yüzden ben şu sözde örnek olan komşu çocuğu olarak kendimi ortaya koyayım, siz de hikayenize yer bulun..

    Ben; terk edilmekten korktuğu için her ilişkisini bilmeden zora sokan sonunda da ”gördün mü herkes gider” diye kendini haklı çıkaran, sevgi dili olarak sadece kendininki konuşulsun isteyen, alma verme dengesinde teraziyi hep bozan, kaygılarıyla bağlanıp kederiyle yoluna devam eden, Cem Adrian’ın herkes gider mi şarkısına içtenlikle ”EVET” diyen, içten içe hem zihnen hem bedenen işleri yoluna koymak için önce hastalanması gerektiğini bilen, ilgi bekleyen ama günün sonunda sıcak su torbasını kendi yapan, kendiyle tam olmadıkça başkasıyla bütün hissedemeyeceğini bilmesine rağmen inadına hikayesini başkasıyla tamamlamaya çabalayan tam da bu yüzden hikayelerinin başı ne kadar güçlü olursa olsun sonu hep zayıf olan şahsına münhasır bir zatım..

    Tamam kendimizi dövme konusunu bitirdik, şimdi sıra dansa kaldırmakta.. VE BEN; herkese inanmayı seçen, hani ayı yavrusunu severken öldürürmüş hesabı sevdiklerimi baş üstü yapan, kendi yaralarımı unutup onlara merhem arayan, acılarını kişiselleştirip düşmanlarına öfke duyan, dost gibi sır, anne gibi sahiplenici, baba gibi korumaya çabalayan, kardeş gibi yalnızlık hissini yok etmeye çalışan, herkese ev olayım da varsın ben kaldırımda da yatarım diyen uslanmaz bir çocuğum..

    Hak ettiklerimden çok, cezalarıma odaklandığım uzun bir hastalık dönemi yaşadım. Biliyor musun sevgili okur bazen ben de birileri evim olur mu diye çok bekledim. Bu süreçte ailemi uzak, aşklarımı ve arkadaşlarımı yakın tuttum kendime, hoppp bingo. 27 yaşında dikili ağacı ve evi değil de, böyle etrafa savurduğu kelimeleri olan. Aşkta yalnız kalmış, arkadaşlıkta aldatılmayı seçmiş biri oldum. Elbette sokağına uğramadığım ailem benden hiç vazgeçmedi..

    Bak ben uzattıkça uzatırım bilirsin. Şimdi sana kıssadan hisseyi ve perhiz reçetesini bırakıp (ki umarım bu yazının sonunda ”yalnız değilim bana inan biri var” dedirtir) battaniyemin altına girip, penceremden akıp giden hayatı izleyeceğim..

    Ardı arkası kesilmeyen ilişkiler yaşadım hem arkadaşlıkta hem aşkta. Aşk dediğime bakma elbette çok sevdim, sevildiğim zamanlarda oldu yine de aşkın büyüsüne bir kere kapılım desem yeridir. Her neyse. Ben kırmaktan, kırılmaktan, insan kaybetmekten ne kadar korktuysam o kadar kırdım ve kırıldım. Ha bunla kaldı mı, elbette hayır. Ne kadar değer verdiysem, bir şeyleri beraber yapmak istediysem o kadar yalnız hissettim. Dedim ya başkalarının bahçesine çiçek ekerken, onlarda benim bahçeme el atar diye beklemişim aslında. İşin özü kendimden kaçtıkça, sevmekten korktukça daha da karanlığa gömülmüşüm. Kafamı, bacaklarımı sokmuşum yatağın altına beklemişim de beklemişim. Birileri gelse de bulsa beni diye. Öfkemin altındaki sevgiyi, sessizliğimin altındaki çığlığı, mizahımın altındaki korkuyu görsün diye çırpınmışım da çırpınmışım..

    Eee bunların toplamı beni duvardan yere, yerden, yatağa çarptı tabi. Bölündükçe bölündü aklımda, duygularımda. Kayıp parçalar, anlamlandırılamayan duygular, herkesin önüne sunacağı kozlar, yüzleşmesi acı kahkaha attıran seçimler ve karşınızda aklı cümlelerinden daha dağınık sevgili ben. Biliyorum bir gün herkes toprağa karışacak ve ben hala kimseyi kaybetmek istemiyorum. Seçimlerimiz bizi yol ayrımlarına götürecek ve ben edalardan hiç hoşlanmamaya devam edeceğim biliyorum. Fakat bu sefer aynaya baktığımda ağlamaktan gözleri şişmiş, ne yapacağını bilmeyen, kaybolmuş, kırıldıkça keskinleşen, karanlık dışında bir şey göremeyen, keskinleştikçe batan, kendine cezalardan ceza beğenen birini değil. Aşka yeniden kucak açan, insanlara güvenmeyi bırakmayan, dans etmekten şarkı söylemekten vazgeçmeyen, sokakta kahkahasını, parkta neşesini, battaniye altında depresyonunu, balkonunda tavuk pilavını, ansızın çıktığı yürüyüşlerde gözü yaşlı ya da düşünen birini gördüğünde sigara uzatıp nasıl olduğunu soran, sınavları ilkinde geçemese de pes etmeyen, tez canlı olmasına rağmen sabretmeyi öğrenmeye çalışan, nefes alan her canlıyı gülümsetmeyi seven o çocuğu, hırçın olmasına rağmen günün sonunda sırnaşmayı seven o kadını..

    Bilmem bana cevabın olur mu ya da kendi içinde kendine bir cevap sunar mısın bilmem. Ama yine de soracağım sevgili okur. Sen aşka, aynaya baktığında ne görüyorsun?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AKIL KIVRIMIMIN BOZUK KİMYASI..

    Tüm bunları yapan ben miyim gerçekten?

    Nerdeyse emindim. Kendimden. Her şey öğrenmem gereken dersler doğrultusunda ilerliyor; bense hem öğrenmeye aç, hem bir o kadar fevri, hem de tembel bir öğrenci olma niteliği taşıyordum. İyi de nasıl oluyor da her şey matematiğin çok daha üstüne çıkıp, var olan kimyayı alt üst edebiliyor ki..

    Her neyse. Bak kavgaya vaktim yok. Birkaç dakika içinde engellemiş olacaksın, bense sonsuza kadar kaybolacağım kendi simülasyonumda. Gel gelelim durumlar beyin kıvrımlarımda fazlaca karışık. Evet, evet biliyorum bu seni ilgilendirmiyor. Yine de bu birkaç dakika ilgilendiriyormuş gibi anlatmak istiyorum. Akıtmam gerek o kıvrımsal zehri. Dayanamıyorum. Aklımı zımparalayıp duruyor. Paranoyalarım nüksetti. Penceren baktığım da gördüğüm şu manzara, ne kadar eşsiz ve bir o kadar tatsız.. Kucağımdaki yavru köpeğin sıcaklığı, müziğin beynimi kavrayışı. Ah evet şu ”senorita” şarkısı. Hatırladığım son dans. O tadı damağımda kalan, gerçek duygularla sarıp sarmalanmış o katıksız an.. Beni bana iyi gelen gerçeklikten ayrı tutan, uzak kılan şu arsız arzularım yok mu. Her birini tek tek kazığa oturtup yakma istiyorum. Yakacağım, bu gece. Sadece öncesinde seninle son kez bu dans için ayağa kalkmaya ihtiyacım var..

    Peki, ”careless whisper” şarkısı demek. Güzel tokat. Bir satranç ustasını dansa kaldırmak için çabaladığım gerçeğini de unutuyorum ara sıra. Evet ya. Evet kaçtım, hatalar yaptım. En kötüsü benimdir belki kim bilir. Yine de benim de hücrelerimi oluşturan dersler, bu kötü tecrübelerden geçmiyor ? Benim hata kotamı doldurmaya hakkım yok mu? Sus. Beni ilgilendirmiyor demekten daha iyisini yapabilirsin. Umursamaz olmaktan çok daha iyisini yapabilirsin. .

    Hayat düzlemimi tıka basa hatalarla ve hüzünlerle doldurdum. Şimdiyse zihnimi alevlendirecek bir neşeye ihtiyacım var. O kusursuz, ihtişamlı neşeye. Kelimelerin büyüsüne maruz kalınacak, sarmaşık gibi büyüyecek bir neşe gerekli şimdi. Düşüncelerimin yönsüzlüğü, duygularımın yönünü ayak altına aldı. Ve ben şüphelerin peşinde aylak aylak dolandım durdum. Altında ezilmediğim bir eylem beni nasıl ben yapsın ki. Bak işte, asfalt kadar düz oldum şimdi. Ne işe yarıyor gerçi, geç kalınmış bir mezuniyet. Elinde kağıt parçası, avel avel bakıyorum ”şimdi ben bununla n’apıcam” diye. Boğuluyorum yaşanılanların yalnızlığında. Beni, ruhumu parçalıyor gerçeklik. Tamamlanmamış hikayeler peşimde. Hepsinin finalinde oynayacak olan hüzünlü palyaçonun acısı iki katı şimdi içimde..

    Baksana aptallığın dalgınlığıyla önce dans pistinden men edildim, sonra sarayın avlusuna atıldım şimdiyse penceremdeki manzarayı kaçırdım. Çeyrek asırlık şu ömrün derslerine bakıp soruyorum şimdi kendime. BEN ŞİMDİ N’APICAM?

    ..SEVGİLERİMLE…

  • ..MÜCBİR NOTLAR..

    ..KEŞKE DÜNYA SIRTIN KADAR GÜZEL OLSA..

    (23.08.2019)

    Kabil Habil’in son nefesini aldığından emin oluyordu, bense dizlerimle yerin kavuşmasını deneyimlemekle meşguldüm. Havva yasak elmaya meyletti, yağmurlu ve vasat bir andı, bense ileride kendime zulmetmeyi görev edineceğim harflerden cümle kurmayı öğrenmekle meşguldüm. Adem cennetten kovuldu, bense bir sahafın en kıymetli rafından kaderime yön verecek o kitabı seçmekle meşguldüm. Zeus zincirlerinden kurtulmakla, bense kendimi zehirleyecek sarmaşıklarla dolu bir labirente doğru sürüklemekle meşguldüm..

    Ne mutlu yaşamını, kaderini başkalarına emanet etmeyenlere. Bense kendimi baştan okumaya çalışan bir ahmak oldum. Gerçi bu neye yarayacak ki? Buraya dökülecek kusurlu hatalar benim tayin edemediğim ömrüme yarar sağlamasa da umarım okuyanlarda ampulü yakar. Kendime seçiğim dolambaçlı ve manzarasız yolları buraya çizerek anlatmak isterim. İsterim ki bir ruhu huzursuz edeyim, ne çok isterim bir ruha dokunmayı..

    Öylece oturup balkonumda müzik dinlerken ve kahvemi yudumlarken beni bu kelimeleri kusmaya iten şey ne peki? Telaşlı kalabalığın gürültüsü mü, rüzgarın acımazsızca yüzüme vurduğu o koku mu, telefonumdan silmeyi unuttuğum o eşsiz gülümsemenin olduğu fotoğraf mı peki? Elbette bunlar birer romantik sebep, ben ise rastgele seçtiğim kitabın arasından düşen, geçmişin tarihini üzerinden silmemiş o not buralara kadar itekledi. İçimde adını koyamadığım, ruhumu kırıp geçiren bir duygu belirdi öylece. Ne olduğuna dair fikir lazım bana, sinir uçlarıma teması engelleyen bu duyguyla ilgili. Bilinçdışım da bir hüzün var. Beni bu satırlara sürükleyen şey aslında bir şeyleri anlatmaktan ziyade sinir uçlarımın uyuşukluğunu giderecek bir meşgale yaratmak..

    Bir cümle, insanın yanılgılarını, hem de zekice gördüğü yanılgıları nasıl da toka gibi bir bir vuruyor meğer yüzüne. Bedenimin aldığı bu darbe aklımda depreme sebep oluyor. Yeter mi, elbette hayır. Paranoyalar, nevrozlar ruhumda ürperti uyandırıyor. Anılar, seçimler, kulakta çınlayan onca kelimeler canlandıkça gökyüzümde içimde bir şeyler sıkışmaya başlıyor. Sanırım bu da özgür bırakmak istediğim ve yenilenmeyi hak eden sevgili duygularımın küçük bir manifestosu..

    O zaman şöyle başlayalım. Etrafınızda olup bitenlere canı gönülden en son ne zaman baktınız? Ben bugün o notun serin tokadıyla şöyle bir göz attım. Sonuç felaketin parabol tepe noktası resmen. Mutsuzluğunun farkında olmayan, sınırlarının tahribine izin veren, kendinden bir haber, ne ister ne istemez düşünmeden bir alıklıktır sadece yaşayıp geçen canım insancıklar. Derinliğin hastalık sayıldığı yüzeyselliğin can bulduğu şu caddelerde kaç kez görerek, duyarak, birilerinin çürümeye yüz tutmuş ruhunun farkına vararak yürüdünüz gerçekten.. Duyguların bitkisel hayatta olduğunu, kelimelerin ruha tezahür etmeden uçup gittiğini görüyor musunuz sahi?

    Komşuyu gömmek kolay, bense bugün kendi yanlışlarımızın cenazesini kaldırmayı, yeni hatalara yer açmayı teklif ediyorum bu satırlarda. Namluyu kendine doğrultmak zor kabul ediyorum. Sahi bakalım kaçımız cesaret edecek aynadakinin yüzüne bakmaya, oluşmuş o çizgilerin hikayelerini görmeye?

    Söze tanısı konulmuş olan, seçimlerime öncesinde benden habersiz, şimdilerde kendisiyle yürüdüğümün farkında olduğum sevgili manik-depresif ve kardeşi depresyona teşekkürle başlamak isterim. Kendileri emek ve zamanımızı bolca harcadıklarımızın bizi anlama, sevme, zor zamanlarımızda yanımızda olup olmama testleri yaparak hayatımdaki insanları seçe eleye yola devam etmeme büyük ölçüde katkı sağladı. Gelelim biricik öfkeme ve onun temelinde yatan güzellik uykusundaki hayal kırıklığına. Fevri çıkışlara, ani kararlar, ağlama krizine neden olacak mağduriyetler ve elbette düzeni sağlamak yerine olup biteni yıkıp geçecek kaotik davranışlara. Bak hepimiz (en azından çoğumuz diyelim) sevmeyi, sevilmeyi, huzuru, güveni ve daha birçok zırvayı hayatımızda istiyoruz. Emek ver, en kıymetli hazine denilen zamanı bol keseden harca. Sonuç; öfke nöbetleri, ben bunu hak etmedimler, önce suçlama, sonra kendinde suç arama evreleri, battaniye altı çikolata seansları, burunda derin izler bırakan tuvalet kağıtları, ”sen daha iyisine layıksın” gibi serotonin salgılatmaya çabalayan arkadaş ve aile desteği. Yani önce Yıldız Tilbe vazgeçişi, sonra Sezen Aksu kabullenişi ardından Demet Akalın atarı gideri ve perde.. Şuan hangi evresindesin hayatının; öfke, inkar, pazarlık, depresyon, kabulleniş ya da intikam? Ben bütün evreleri bir güne sığdırdım, (intikam hariç, onu karma benim için hallediyor) bil bakalım ne oldu, elbette elimde bir cümlelik not ve soğumaya yüz tutmuş bir fincan kahvemle bu satırların başındayım. Elbette başa dönmeyi istediğim ve olmasa da olurmuş dediğim anlar, aga sağlık her şeydir deyip umarsızca sağlımı mahvettiğim zamanlar oldu. İşin sonunda şamalara göre dersimi öğrenip devam etmem gerekirdi elbette. Bense saymayı bıraktığım tekrarları şimdi satırlara nakış olarak işliyorum. Bugün olsa, diye başlarız ya çoğu zaman hah işte ben elbette çeyrek ömürlük hayatın belli maçlarına yeniden çıkmayı isterim, lakin bu sonbahar bana gösterdi ki bugün olsa en çokta o cümlenin kıymetini bilirdim. Hep insanlara sonsuz şans verip olmayacağından, ha bir de yığınla kırgınlık ve yorgunluktan, emin olduktan sonra gitmelerini izlerim. Yani bazen gitmeye de cesaret edemem ve gitmeleri için elimden geldiğince şımarırım. Ben hayatın ipini kolay bırakanlardan olamadım maalesef. Elim ne kadar kanarsa kanasın, bana iyi gelenleri ne kadar net görürsem göreyim, bir yerlerde o ipi bırakmaktan hep çok korktum. Şimdi elimde kesik izleri, gülümsenin tadı damağında kaldığı bir fotoğraf ve kitap ayracı olacak bir not dışında pek bir şey kalmadı, kalmamış daha doğrusu malum yeni fark etme sancıları..

    Ben bir köşe de sancımı çekedurayım, gelelim son olarak sana. Bak ahbap! Ben gezgin olacağım diye mola verilecek manzaraların en güzel yerlerini kaçırdım ve şimdi yeniden başlamak dışında elimde kalanları biraz önce okudun. Bir fırsatın varsa oldurtmak için, küçücük bir umudun kaldıysa, affedecek kadar yüceyse sevgin, güvenecek kadar ve kendinle, yaralarınla, hatalarınla yüzleşecek kadar cesursan, sözde değil özünde var etmeyi istiyorsan. Çabala, emek ver, ”ne istiyorsun” sorusuna sesin gür çıkacak şekilde cevap ver ve korkma. Yüzyıllardır okuduğun kitaplar sana kaybedince değerli olan önemli olmaz der, dene der, kör olma, ben deme. Haklılar.. Bugün, bu satırlara son verdikten sonra bana ve geceme balkonda, battaniye altında kahvemi yudumlarken Şebnem Ferah’ın ”YA HEP YA HİÇ ve UTANGAÇ ” şarkıları eşlik ederken aklımda cevabı hep varsayımlara komşu olacak ”kazansak da kaybetsek de denemeye değmez mi” sorusu olacak. Eğer bu cümlelerin sonunda kendine bu soruyu sorduğundan varsayımdan öteye gitmek için bir şansın varsa onu kullan dostum. Çünkü bazen kazanmak ya da kaybetmek değil, denemiş olmak yazar şiirlerin ve destanların en güzelini..

    ..KENDİ HİKAYENİN KAHRAMANI OLMAN DİLEĞİYLE..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..PARANOYALARIM..

    Depresyonun ilk günü..

    Yalan, 8 ay oldu kendisi hayatıma gireli. Daha doğrusu hayatımda olduğunu öğreneli. Kendimi ne zaman kaybettiğimi sorarsan, işte buna cevabım yok ahbap(YALANNNNNNNNNNNN)..

    Aylarca devam eden rutinlerden ayrı kalacak birkaç şey yaptım bugün. Bademli değil, karadutlu dondurma yedim. Müzik dinleyerek değil, dizi izleyerek başladım güne. Kahvemi başka yerden söyledim. Yatağımı toplamadım mesela. Şimdiyse yazıyı, dağ manzaralı betonarmede değil, kaçtığım duyguların karşısındaki kahve dükkanında yazıyorum..

    Hayatımın merkezine çizik atarken gönyemin kaydığı, ve yoldan uzaklaştığım bir yaşam formu oluşturdum. Aman ne sürpriz ama. Sanki her şeyde orantılı yaşamayı becermiş, iş yenisini oluştururken karmaşık bir hal almış gibi konuşmalarım yok mu, ilahi ben..

    Çok konuşup kelime israfına izin verdikçe hikayeyi unutmaya, dolayısıyla hiç başlamamaya ısrarla devam ediyorum. Harbiden ben bunca çıkmaza kendimi sürüklemeye neden ısrarla devam ediyorum..

    Sürekli devam eden şey döngünün kendisi değil, hatalara yol olan ısrarın kendisi.. Olmayacak olanı oldurtmaya çabalamak mesela. Gelmeyecek olanı, gelmemesi gerekeni beklemek mesela. Kendine inanacağın basit ve anlaşılır yalanlar söylemek. Kaçmak yaşamın kendisinden. Sahi kedi de kaçabilir miydi ölümün kendisinden? Ha evet, o kedi.. Göz göze birkaç saniye geldiğimiz, sonrasında asfaltla bir olan o kedi..

    Durakta oturuyordum, evet evet şu takıntılarımın merkezi olan köprü var ya hah işte onun altındaki durakta, öylece dalmışım arabalara. Bembeyaz bir kedi döndü, birkaç saniye baktı, karşıdan karşıya geçmeye hazırlandı, veee. İlk yarı tamam. Şimdi ikinci yarıyı iyi oynamalı ki kavuşmalı kaldırım hapishanesine. Bir anlık dalgınlık. Ve sadece kan içinde kıvranış, birkaç saniye. İşte bu. Özü her şeyin. Öylece, saliseler içinde, çoğu kendi seçimin olsun ya da olmasın fark etmeksizin, sonucuna kendisinin katlandığı bir olgu daha. Ve bu sefer geri dönüşü olmayan bir adım. Bir seçim..

    Ölümün kıyısında oturup, yaşamı solumak bana ne kazandırdı peki? Ya da neyi kaybettirdi?

    Doğru ya illa bir kazanç, bir kayıp olmalı. Gecenin gündüzü, tekilanın limonu, Batman’in Joker’i, sigaranın ateşi, kitabın harfleri. Peki benim diğer yanım, diğer yarım. Yaptığım seçimlerden, oynadığımı sandığım oyunlardan fazlaca sıkıldım. Hadi ama yalanı bırakacağımıza dair söz verdik. Tamam şöyle desek daha doğru. Bırakalım artık şu yoruldum, bıktım zırvalarını. Bıkan harekete geçer, bahaneler değil çözümler üretir. Merkezini sarsacak artçı depremlere neden olan durumlara izin vermek yerine; tahribata uğramış olanı onarmayı, sabrın sükunetine kavuşmayı, yıkım yaratmak yerine yıkılanları yapılandırmayı dener. Evet, evet en azından bir şeyler için deneme yanılma yöntemini kullanır. Bense ne yapayım işte. Kaçmakla, suçlu hissetmekle, suçlamakla, en çokta oturduğum yerden beklemekle meşgulüm.. Kendime meydan okumuşluğum bile var. Kendini kandırmaya ihtiyacı olan bana ulaşsın, elimde inanılmaz yöntemler var. Hepsi denenmiş, onaylanmış, karşımıza geçenlerin davranışları bazında değerlendirmeye alınıp kuruldan geçmiştir..

    PEKİ ŞİMDİ NE İSTİYORUM?

    Ne istemediğim konusunda. Hatta ne istemediğimiz konusunda bence ortak paydadayız. Huzursuzluk yaratan eylemler, belirsizlik yaratan insanlar, ne istediğini bilmez tavırlar, rutine binmiş sıkıcı anlar, dogmatik düşünceler, değersiz hissettiren ve çaresiz bırakan durumlar. Daha saymaya devam edecektim ki panik atağımı tetikler bir hal aldı. Gelelim şimdi sözde isteyip özde bir bok yapmadığımız isteklerimize. Anlaşılmak, sevilmek, güvenebilmek, aç kalmamak, blah blah blah. SIKTI.. Hadi şu tokat atacak gerçeklerden bahsedelim. Yine aceleci davrandığımı düşünüyorsun, bu sefer değil. Just, keep going! Mesela; istediğin her arzuya ulaşabileceğine inandığın anlar, egosantrizmin verdiği yetkiye dayanarak her şeyi ve herkesi yok sayan aptalca seçimler, yalanlar silsilesine rağmen güvenilen biri olmak, burjuva gibi kaçıp devrimci gibi saygı duyulmak, ilaçlarla iyileşebileceğine inanmak, gübre olmadan tanrıyı oynamayı istemek, hem sürekli kaçmak, hem karmaşanın kendince çözüleceğine inanmak. Taşın altına elini sokmaya üşenmek, ama iş dağa hesap sormaya geldiğinde göğsünü kabartıp çıkmak er meydanına..

    Yüzleşmek, kabullenmek ve yoluma devam etmek. İşin özüne olan yolculukta, otostop çekip doğru yolu bulacağına inanmaktı aslında benimkisi. Ne yaptığın değil, bir şeyler yapıp yapmadığın önemli olacak daima. Sen sadece kendine geç kalmışlık kılıfı giydiren, kendine yalanlarında usta bir tiyatrocu olan, en kıdemli öğretmenlerden bir şeyler öğrenmemeye yeminli, kendine sağır, duygularına haksızlık eden, düşüncelerini kapkara dehlizlere tıkıştıran. Hep bir kahraman gelir umuduyla donuk pencereden gökkuşağını gördüğüne kendini inandırmış. Kendine sevgisiz dünyaya bonkör. Kendine öfkeli dünyaya kucak açmaya çalışan..

    Ellerin kan içinde. Kontrol edebileceğine kendini inandırdığın hayatın iplerini inatla tutuyorsun. Her şeyi doğru yaptığından emin bir halde yorganın altında saklanıyorsun. Görünmez olduğun diyarda kendini tanrıça ilan ettin. Ve sen kendin için kurduğun mahkemenin acımasız yargıcı. Gel beraber şu mürekkebi bitmiş kalemi kıralım ve son bir karar alalım. Hikayendeki dünyalara hayat verelim. Köprü altındaki durakta ölümün kıyısında beklemektense, köprüyü yakıp yaşamın içine dahil olalım. Hayallerini falcılara değil, sahip olduğun paranoyalara emanet et ve korkma..

    İçindeki çocuğu korumak için en iyi savunma ve saldırı yöntemlerini kullandın bugüne kadar. Nedeni masumca olsa da, sonucu kırgınlıklarla doluydu. Şaşıracak bir şey yok bunda. Sen o çocuğa bakmak için inandığın şeylerle çeliştin. Sakin kal, aklını okumuyorum, bilmiyorum dediğin şeylerin kaçtığın korkuların olduğunu görmeni istiyorum sadece. Hem baksana olanlara hatta olmayanlara. Düşüncelerine fazla gelen duyguların, duygularından kaçmana sebep düşüncelerin oldu. Kaosun sevimli elçisi. Gel artık kaleye ihtiyacın kalmadığını kabul edelim. Savunma ve saldırı hatları tahrip oldu. Bir usta gibi inşa edecek, bir çırak gibi yeniden öğreneceksin. Korkuyorsun, istediklerinden değil kendinden. Kendini yine hayal kırıklığına uğratmaktan. Şimdi bana bir tane hikaye anlat; içinde hayal kırıklığı ve kırgınlık olmadan kendi düzenini yaratmış, sevgiye erişmiş, Fenikse kavuşmuş..

    Darmadağınıksın ve bu başlamak için ideal bir yol. Bırak içinde biriktirdiğin öfke rüzgarını, bırak ki sonbahar gereği olan yaprak dökümünü yaşayıp düalitesi olan ilkbahara hazırlasın kendini..

    Hiçliğine kavuşman dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAOSUN BEŞ AŞAMASI..

    İflah olmaz bir aptalın dünyasına kuş bakışı dalış gerçekleştireceğiz birazdan. Kemerlerinizi sıkı bağlayın çünkü bu kadar aptallık silsilesi karşısında öfkeden deliye dönebilir, yenmekten tükenen tırnaklarla yazıdan ayrılabilirsiniz..

    Aklım kesinlikle bana hizmet etmek dışında her şeye köle olmak konusunda müthiş bir istikrara sahip. Israr, hata yapmanın en kolay yolu. Bense yanlışların atlası, oturduğu yerden başkalarının keşfine ”şerefsizim bu benim aklıma gelmişti” isyanı, kendine yalanın efendisi, başkalarına mağdurun tanrısı olma yolunda emin adımlarla ve keskin ısrarla ilerliyorum..

    Ev sahipliği yaptığım; öfke, anksiyete, depresyon, yetersizlik, mağduriyet, yalancı koma.. Komşusu olduğum; huzur, sevgi, heyecan, başarı, hayaller.. Bu sokak kimimizin duygularını boğazına düğümlüyor, kimimizin hayallerini şaha aldırıyor. Terazinin işleme mekanizmasında duygular ve düşünceler, davranışlara kırbaçla baskı uyguluyor. Güzel, şimdilik bunun bilincindeyiz.. Şimdi gelelim sürekli başa döndüren aptallığın, kaotik yapısını alaşağı etmeye. Ya da tekrar başa dönmek için aptallık etmeye..

    Gözünü nefes daralmasıyla açmak, yine yaptım aynısını fısıltısıyla beyne darbe yapmak, geçmişin taktığı çelmeyle düşmek, üşengeçliğe uyduracak kılıf kalmadığı için içinde biriken öfkeyle yorganı sımsıkı tutmak. Sürekli kendinle kavgaya girişmek ama fight club’ın ana felsefesini unutmamak. Bundan kimseye bahsetmemek ve elbette kimsenin nitelendirdiği öznenin kişinin sadece kendisi olması..

    Buraya kadar her şey karmaşa içinde geldiyse gözüne, güzel, devam edelim o zaman..

    Uyandım, çapak kaplamış gözlerim, kendini suçlamaktan başka bir düşünceye sahip olmayan beynim, sürekli hesap kitap yaptığım geçmişim.. Kendimi hep ertelemem, insanlara koşa koşa gitmem, kendim dışında herkese faydamın ve el uzatmamın olması, iş kendime gelince hep pes etmem, vazgeçmem ve üşenmem.. Kendimle öyle güzel oynuyorum ki sonu artı ya da eksiye gitse bile fark etmez çünkü işin özünde hep kaybetmek var. İnsan kendine mahkumken, kendine mecburken ve kendisine çevrimdışıyken nasıl oluyor da başkalarına böyle ilgili ve müsait olabiliyor? Bu umursamazlığın, kendine göstermediğin sevginin başkalarına cömertçe verilmesi nasıl bir aptallığın eseri olabilir ki?

    Kendini bu kadar yok sayan biri hayatı nasıl olurda var edebilir ki? Kendime duyduğum öfkeyle mahalleyi ateşe verebilirim. Yine de bunun için bile yerimden kalkmaya üşeniyorum. Evet, evet ben kendim için yaşamaya sürekli üşeniyorum. Başkaları söz konusu olduğunda uykumdan bölebiliyor, amigdalamı harekete geçirebiliyorum elbette. Aaa ama söz konusu bensem öyle umursamaz, öyle başıboş öyle suçluluk duygusuyla yüklü eylemlere meyilliyim ki, sorma gitsin. Hatta sor ya, baya baya hesap sor. Sen bu mahallenin Oblomov’u olmuşsun, aranızdaki fark onun oturması için sebepleri varken senin elinde kendine söylediğin yalanların var. Kendini oyalamaların, başarıyı hayatında var edemeyen üşengeçliklerin, başkalarının bahçesinin proletaryası, kendi evinin hüsrana uğratan fevri afacanı..

    Aferin kızım, aferin hücreleri öfkeyle ve üşengeçlikle dolu yorgun savaşçım. Evren bi seni dansa kaldırmıyor zaten, bir seni yok sayıyor, bir sana kızgın. Halbuki şu pencereden bakabilsen, görmeyi bir başarabilsen. A tabi bunun için önce o lanet uyuşukluğunu aşıp, bataklığından kalkman gerekecek. Hareket etmen gerekecek, ilginçtir ki bu sefer kendin için. Bu kendine yalan söylemelerinin dini imanı yok, zincirlerle hayatında var olmaya, katlanarak büyümeye devam edecek. Ha tabi sözde bundan şikayetçi sen, lafın dışına çıktığında bundan gayette keyif alan yine sen..

    Seçimlerini güdülerin yönlendirdi ve kaybettin işte. Verdiğin emeği, zamanı, sevgini, işte her ne halt verdiysen özünden. İnatla hareketsizliğinle bunları katlamaya işin özü kaybetmeye devam ediyorsun. E madem böylesin niye bu şikayet, gülüyor musun gerçekten, keyif alıyor musun ya gerçekten kendini böyle erdemle kırbaçlamaktan..

    Hergelelik hayatta değil; önce duyguların, ardından düşüncelerin ve akabinde davranışlarında. Şimdi bırak şu kalem kağıtla edebi ağızları da o umursamaz ama şikayete boğulan hayatına geri dön. Çünkü seni senden başka alt edecek ne bir düşmana ihtiyacın var, ne ayağa kaldıracak dosta. Sen uslanmaz, kendini kandırmaktan vazgeçemeyecek, anca şikayet etmeyi bilip bunu değiştirmek için götünü asla kaldıramayacak kadar kibirlisin..

    ..SANA SENİNLE GEÇİRECEĞİN ÜŞENGEÇLİK, ERTELENMİŞ VE UMURSAMAZ BİR GÜNLE MUTLULUKLAR..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HASAT ZAMANI..

    Tam altıncı bahar geldi. Masadan bir türlü kalkma cesareti gösteremediği, muhasebenin içinden çıkamadığı tam altı bahar..

    Bildiğini sandığı her formülü denese bile alacak verecek dengesi oturmuyor, terazinin bir tarafı hep aşağıda kalıyordu. Parmaklarındaki son güçle kalemini tıraşladı. Alnındaki teri sildi, kağıtları tarihine göre yeniden sıraladı ve başladı tekrardan eksik olan kısmı bulmak için.. Saatin tiki canına tak etmişti artık. İç çeke çeke, her seferinde dön başa hesap yapıyordu. Yapıyordu yapmasına da, daha fazla dayanacak güç, yazacak formülü kalmamıştı. Denklemin tepe noktasından kendini asması an meselesiydi. Kalemin ucu kırıldı, uyguladığı baskı parmağında acı hissi uyandırdı. Yumruğunu sıktı ve öfkesiyle kavgaya başlayacaktı ki bir anda bir ses duydu. Dikkatini tamamen kaybetmeden önce son kez önündeki deftere baktı, kahvesinden bir yudum aldı ve yavaşça ayağa kalktı..

    Vücudunun karıncalara ev sahipliği yaptığını yeni yeni anladı. Adım atmakta zorlanıyordu, yine de merakı bedenini ele geçirip karıncalara savaş açmıştı. Düşünmeye başladığı tek şey sesin nereden geldiğiydi. Adım adım ilerledikçe sesin kendisine yaklaştığını hissediyor, bu his karıncaları tek tek katlediyordu..

    Ses yaklaştıkça vücudu kendini serbest bırakma gücü buluyordu. İlerledi, ilerledi ve biraz daha ilerledi. Artık adımlarının tamamen sahibiydi. Tabi bunun farkında bile değildi. Gerçi bu farkındalık ona ne kazandırırdı ki? Yönünü mü tayin edecekti ya da önce hangi adımı atacağını mı belirleyecekti? Hadi diyelim farkındalık bunları sağladı, yine de sese doğru gitme merakını bastırabilecek miydi? HAYIR..

    Zaten mevsimleri, zamanın ruhunu yok saymasını sağlayan da bu merakı ve merakının köklerini sağlamlaştıran kibri değil miydi. Burnu dik, aklı aptallığın arkasına gizlenen, kibri gardı olmuş, her şeyi isteyecek kadar cömert, hiçbir şey yapmayacak kadar hantal bir yapıya sahipti..

    Kafasında hala durduramadığı muhasebeyle sese doğru iyice kendini kaptırmıştı. Olaylar, insanlar, kayıplar, elde kalmış yarım yamalak zaferler, içinde habire kaybolduğu anılar. Neydi yanlış olan, doğru olarak bilinen, sürekli kaosa sürüklenmesine sebep neydi mesela? Kaşları çatık mizaha onu iten, enerjisini öfkesine köle eden, yetersizlik ve çaresizlik hissiyle kendine balçıktan bir saray inşa edip buna sığınmanın güvenli olacağına inanmasına sebep olan şey neydi?

    Dönüp durduğu döngüyü bir türlü kıramamasına neden olan, öğrenemediği ders neydi mesela? Kendini kafasının içine öyle gömmüştü ki gözüne vuran güneşi bile fark edemeyecek kadar duyarsızlaşmıştı her şeye. Sesin kaybolduğunu anlamadan, güneşin sıcaklığını hissedemeden kendi ayak izleriyle oluşturduğu yoldan tam üçüncü kez geçtiğini göremedi mesela..

    Yaması yarım yamalak hislerle, katil olmaya yemin etmiş düşüncelerle meşguldü. Yüzünü teğet geçen rüzgar anlıkta olsa kendine gelmesini sağladı. Duraksadı, etrafa bocalayan bir bakış attı. Ne ses vardı, ne manzarasını görebildiği izleyebileceği bir yol. Gördüğü tek şey kendi ayak izleriyle oluşturduğu kum fırtınası içinde öylece dönüp durduğu oluşuydu. Olduğu yere oturdu çantasından defterleri tekrar çıkardı. Tek tek okumaya, sorular sorup cevaplar almak için çabalamaya başladı. Her şey öyle aynıydı ki. Sorular, cevaplar, rakamlar, resimler, olaylar.. Ayak izlerini takip edip eve gitmeyi istedi bir an, bir hışımla kalktı yerinden ve farkına vardı sağ adımının. Durdu, derin bir nefes aldı, adımını diğer ayağının yanına geri koydu. Vazgeçip yerine oturdu. Şimdi önündeki seçenekleri düşünmeye koyuldu. Defterlere dalıp gitmeli, akıp giden hayatı unutmalı. Ayak izlerini takip edip, güvenli balçığına geri dönmeli. Güneşin altında uzanıp rengi olmayan boşluktan ibaret gökyüzünü izlemeli..

    Matematiğe öyle güveniyordu ki, olasılık hesaplarında kaybolmuş neyi seçeceğini bilmez bir halde olduğu yerden karıncalara tekrar ev sahipliği yapma yolunda düşüncelerine dalış içindeydi. Aklını yitirmek gülümseten bir seçenek haline gelmeye başlamıştı. Kararını vermeye yaklaştı, yerinden doğruldu, defterleri yapraklarını tek tek yırtmaya başladı, kahkahası kalbine ilaç olmaya başlamıştı. Ve o ses, zihninin kıvrımlarından mı geliyordu yoksa? Kendini kaybetmek için mi yaratmıştı aklı o sesi? Kime aitti ses, neden onun merakını bu kadar körüklemişti? Düşünceler duygularını, duyguları enerjisini yiyip bitirmeye başladı.

    Yırtıp attığı sayfaların üstüne bir anda diz çöktü, kafasını ellerinin arasına aldı, sesin aklındaki yerini bulmaya çalışırken bir elin uzattığı çakmağı gördü. Halüsinasyon gördüğünden neredeyse emindi. Kendini kaybetmenin eşiğinden geçmişine bakıyor, sadece anlamlandırmaya çalışıyordu. Oysa yapılacak olan bu kadar karmaşık değildi. Tabi sesin sıcaklığını hissedene kadar bunu anlayamayacaktı..

    Yürüdüğü onca yol, yazıp yaşadığı, yaşayıp yazdığı onca an, denklemine güvendiği dolu hesap, yarım kalmış resmin parçaları. Hepsi dizlerinin bitişiğinde sere serpe duruyordu. Aklının oyununa kendini teslim etmeye hazırdı artık. Matematik ve muhasebe onu A noktasından B noktasına götürmüştü de, geri getirmişti bile. Sonrasında anlayacağı şey manzarasına eşlik edemediği yolda sadece kendini yorduğu ve sürekli başa döndüğü bir yolun esiri olduğuydu. Teninden güven hissi yayılanın, yeni bir şakıyla ruhunu dansa kaldıranın elindeki çakmağa uzandı ve tereddüt etmeye hak tanımadan ateşe verdi çakmağı. Lakin sayfalar öyle kamaştırıyordu ki gözünü onlardan vazgeçmek, onca mevsimi yakıp atmak, bir uzvunu kaybetmekten daha zor gelmeye başlamıştı. Kafasını kaldırdığında gördüğü yüz öyle kendinden emin gülümsüyordu ki, acıtacak olan bir seçim yapmaktan ilk defa korku duymuyordu..

    Ateşe verdi tüm yolları, yılları, hesaplarken ruhunu esir ettiği ne varsa işte önünde tek tek yanıyordu. Külleri rüzgarın teğetliğine eşlik ediyordu. Tabi aklı durur mu, alışmış kendini konforlu hissedeceği yalanlara inanmaya. Yeniden yazmalı, hesap yapmalı mıydı? Teslim mi olmalıydı? El uzatana sırt mı dönmeli, elini mi tutmalıydı yoksa? Diye yeni sayılan, bununla birlikte döngüyü yeniden başlatacak olan o hesapları yapmaya başlamıştı..

    İşte asıl karmaşaya iten son tam burada başlıyor. Aile, aşk, arkadaş. Çakmağı size kim uzatıyor? Alma cesaretiniz var mı o çakmağı?

    Seçeneklere kendinizi koymadığınız ve çakmağı almadığınız her seçim, kendinizi seçenek olarak yaratmak için ve yeni risklere kucak açmayı size öğretmek için sizi başa döndürecek, buraya kadar her şey karmaşık ve basit diyelim..

    Peki şimdi sen, ”benim” demeyi bırakıp zamanın ruhuna ev sahipliği mi yapacaksın? Yoksa sadece komşu olarak, kendi bahçenden bir haber başkasının bahçesine fazlasıyla hayran, olan biteni izlemeye devam mı edeceksin?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..EMPİRİZM..

    HEPTEN KAYBETMİŞ OLMANIN YORGUNLUĞUNU GÖZ KAPAKLARIMDAN ATAMIYORDUM..

    Peki o kıvrımsal zihniyle her şeyi kontrol edebildiğini düşünen ben ne mi yaptım, göz kapaklarımı kestim. Evet yahu yanlış duymadın, kestim göz kapaklarımı. Yaşadığım çağ bunalımı beni en derinlere inmeye itti. Yüzmeyi bilmemek beni ne kadar korkuttuysa, keşfetme merakı da bir o kadar beni heyecanlandırıyordu. Ben de dayanamadım. Ne kadar derine daldıysam o kadar keskin paranoyalar karşıladı beni..

    Zihnimi uyanık tutmak için sadece kahve, sigara, uykusuzluk, hastalık değil; yoksulluk, yorgunluk, savaşlar ve kayıplar gibi birçok yöntem denedim. İçimde keşfedilmeyi bekleyen, bahtsız bir medeniyete doğru adım attım. Kapısı öyle karanlıktı ki, kendimi karşılaşacağım canavarları düşünmekten alıkoyamadım. Neydi beni buraya getire, pardon hataların seçilmiş değil de güdülerle paralel yaşanmasıydı..

    Daha da derine inmeye başladım. Kendimle yüzleşmek; kapıdan girer girmez karşıma çıkan ilk canavar. Onun atmosferinde zaman öyle yavaş akıyor ki 70 yıl orada kaldığıma yemin edebilirim. Neyse ki ilk sınavı yarım yamalakta olsa geçtim. Ne kadar inatlaşırsam inatlaşayım, ikinci sınav en zoruydu. 70 yıllık yüzleşmeyi, 1 dakikalık kabullenişe tercih ederim..

    Yüzmeyi öğrenemedikçe dibe dalmak yerine çakılmaya başladım, inatla vücudumu kasıyordum. Yine de kendimi zorlama merakı beni ele geçirdi. Ve bu yolun sonundaki hazineyi bulacağıma dair kendime telkinlerde bulundum. Ve yolculuğun son sınavında epey çuvalladım tabi. Çünkü kapıdaki geçmişin zebanisi bana, benden ona ait olanları vermemi üstüne de bahşiş olarak göz kapaklarımı bırakmamı söyledi. Atmosfere kayıp yaşatacak zaman kadar pazarlık yapsam da olmadı. Düşüncelerimi kazıyarak kanattım, göz kapaklarımsa sonbaharı yaşayan yaprak misali koptu gitti hemencecik. Sanki bu bedende hiç olmamış gibi..

    Sonunda savaşı kazandım. Evet, açgözlülük değil bu sonunda hak ettiğim ödülü alacağım. Karşımda, pembelerle bezenmiş hazine kapısı. İşte son üç adım veeeeee..

    Hayal kırıklığı..

    Kapıyı açar açmaz bir de ne göreyim, kocaman bir hiçlik. Öyle büyük bir sonsuzluk sınırına erişmiş ki ne ucu ne bucağı haritayla çizilemez. Hiçliğin tam merkezi diye belirlediğim yerde oturdum, çünkü artık bayrağı tek başıma dikmem gerektiğini gördüm. Saatlerce düşündüm..

    YA BEN YAŞAMANIN AYRICALIĞINI KAÇIRACAK KADAR KENDİME UZAK, BAŞKALARININ YAŞAMINDA ÇİÇEK AÇTIRACAK KADAR İÇİMDE OLUP BİTENDEN BİR HABERİM. YA DA KENDİMDEN KAÇACAK KADAR BURJUVAYİ BİR KORKAĞIM..

    SORULARIMIN CEVABI NE OLURSA OLSUN BU HİÇLİĞİN BURJUVA YANIMI KESİP ALMIŞ, DEVRİMCİ YANIMI BANA GERİ VERMİŞ OLMASINDAN DOLAYI BUGÜN HUZURLA GÖZLERİM AÇIK UYUYACAĞIM..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KARŞILAŞMA_1: DON KİŞOT VE RUHİ MÜCERRET..

    ”Hani patlatmıştın bu köprüyü, yine çıkmışsın en tepesine” dedi Don Kişot.. ”Bakıyorum da o kılıç kalkan budalası şövalyeleri bırakabilmişsin” diye karşılık verdi bizim ihtiyar Mücerret..

    Kaderi pergelle çizmeye çalışsam da hipokampusum beni yine buraya getirdi evlat. Yani anlayacağın eyleme döksem de somurtkan yapılardan oluşmuş hiçbir caddeyi evim diye belleyemedim. Yolun sonu yine buraya çıktı. Eee ne senin kalın zırhın şövalyeni kendisinden koruyabilir, ne de benim ısrarlı ihtiyarlığım beni benden kurtarabilir. Görüyorsun ya sevgili Don Kişot yenilmenin zarafeti üstümde şu sıralar.. Düşmenin ne önemi var Mücerret dede önemli olan yeniden kalkmak değil mi? Hem baksana benim yel değirmenlerine karşı olan zaferime sen buna aptallık dedin bense yenilelim daha fazla yenilelim diyerek allah ne verdiyse giriştim. Sen yediğin dayaklardan idrak yolları enfeksiyonu olmuşsun evlat. Mücerret dede sen bide karşı tarafı görsen ya, diye ekledi bizim ironik evlat..

    Ve bizim koyunlardan ordu kurup çobanlardan dayak yiyen sevgili Don Kişot’umuz yavaşça köprüde Mücerret dedenin yanına oturdu. Cebinden bir madalyon ve bir zar çıkardı. Mücerret’e dönerek ”madalyon soru, zarlarsa aklındakinin oluşma ihtimalinin cevabı” dedi. Önce evlat ölü dillerle çevrili bir kütüphane kadar sessizleşti. Sonra tabi dayanamadı bizim ihtiyar ”iyi bakalım senin şu dublajlı oyunundan ne çıkarsa bahtımıza” diyerek önce gözünü kapattı daha sonra elini uzatıp birini seçti. Şans bu ya ilk zarlar geldi eline. Bizim ihtiyar bir heyecan ” de bakalım çarıklı şövalye bizim Nazlı Hilal’le kavuşma ihtimalimiz nedir?”. Yavaş yavaş hareket eden Don Kişot zarları gökyüzüne doğru fırlattı, gözlerini kırpmadan şaşkın şaşkın zarlara bakakaldı. Ruhi bey bu duruma baya sinirlendi tabi, bana baksana her aptal gibi normal görünmeyi bırak ve bana olanı söyle, diye yükseldi bir anda. Don Kişot kekeleyerek ”ııı-mm şeeyyy bilirsin Ruhi dede ömrün son demlerinde kahkahaya pek yer verilmez, iki randevuyu bir arada çıkaracağını söylüyor zarlar” dedi. Mücerret hem merakının kurbanı, hem de ihtiyarlığının kibrinden ödün vermeden ”bak evlat ben ki düğününe gittiğim kim varsa cenazesine katıldım, ben ki 100 yaşın temeline öyle bir beton döktüm ki toprak bile şaşkın bir halde beni bekliyor, ama nafile” diyerek bir cevap aradı karşısındakinden..

    Madalyonun iki yüzü vardır dedecik. Bazen bir madalyon sadece bir madalyonken, bazen olduğunca fazlasıdır. Biliyorum cevabı sende en kıymetli soru bu. Tesadüf, talih ve bahtsızlık senin son durakların olacak Mücerret dede. Ben ne kadar şövalyeysem sen de o aşka anca o kadar yaklaşabileceksin. Haklısın aşk biz gençlerin oynadığı, seninse 100 yaşında bildiğin bir oyun. Ruhi Mücerret daha fazla dayanamayıp ”bak evlat belli ki izahı zor olanı imkansızlaştırarak anlatmaya çalışıyorsun bununla birlikte ben tam olarak 100 yaşındayım, bana striptiz kulübünde heyecan arayan jinekolog muamelesi yapmayı bırak ve olanı söyle” diyerek Don Kişot’un konuşmasının yönüne de müdahale etti..

    Peki, dedi bizim evlat ve ekledi ”şimdi namlunun ucundasın ve aklında lan tek şey pembe panjurlu evin balkonunda Nazlı Hilal’le kahve yudumluyor olmak. Oysa tam 13 saniye sonra cinayetinle ecel randevunu aynı masada karşılayacaksın ve..”

    ”(Silah sesiyle ruhi mücerret gözünü Nazlı Hilal’e dikti, onun kucağına yığıldı ve dudaklarından) Bizi şimdiye dek hayat ayırmıştı, şimdiyse ölüm ayırıyor, cennete gidersem meleklerden senin fotoğrafını isteyeceğim” dedi ve ekledi, sevgili okur aşkı yaşamak için teneffüse çıkmayı beklemeyin yoksa dans pistinde kaybedip hem yalnız kalırsınız.”

    Don kişot hayaller alemine, Mücerret yaşının ait olduğu rotaya, köprüyse yeni karşılaşmaların şahidi olmak üzere hikayemizin burasında bizden ayrılıyorlar. Gökten hiç elma düşmemiş, zaten sevenlerde kavuşmaya cesaret edememiş..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..OTOMATİK DÜŞÜNCELER ENKAZI..

    İlk ağacı geçtim.. Şimdi yavaş yavaş hayatın dışındayım işte. Adım adım önce kendimden uzağa gittim, şimdiyse sıra hayatın erozyonundan uzağa gitmekte..

    Kendimi kaybettiğim her bir gün için hayattan iki gün heba ettim. Ve sırada yedinci ağaç evet evet biliyorum az kaldı..

    Önce düşüncelerimi onayladım, davranışlarımla aynalama yaptım, ve fikirlerimle hayatımı fethettim.. Şu cümle ne de güzel geliyor kulağa değil mi sevgili dostum. Değil, sevgili dostum..

    Çünkü bir düşünceden daha tehlikeli hiçbir şey yok, tabi eğer sadece bir tek düşüncemiz varsa. Şartlanmalar, deneyimler, yaşantılar, aile, dost, aşk, sanat yani hayat çemberimin cetvelini kaydırarak çizdiğim bir döngü içindeydim. Kendi kendimi parçalara ayırdım, böldüm ve nakavt..

    Evet evet görüyorum sevgili dostum, hızımızı arttırdıkça ağaçları ardışık sayıları katlayarak geçiyoruz, ve işte on üçüncü ağaç.. Düşünceleri çürümüş içimdeki palyaçodan ders almalıyım sanırım. Baksana konfor alanını dağıtmaya başladıkça huzursuzluğuna bıçak biliyor. Eee ne yapacaktık ya?

    Tam 27 yıl sevgili dostum, kişisel değer saydığım her şeyin vücuduma sirayet eden oksijenle bağı varmış meğer. Pavlo’nun köpeğiydim diyemem lakin düşüncelerim kaderimi köleleştirmiş diyebilirim..

    Önce aşka kör baktım, arkadaşlığa sağır, aileye ise aidiyetsiz.. Anlayacağın sevgili dostum kendi kendimin vatanı aynı zamanda kendi kendimin işgalcisi olmuşum..

    Halbuki ne çok biliyoruz kendimizi değil mi? DEĞİL.. Tabi bu dehşet tablosu sadece bana mı has, elbette hayır. Kendi seçimlerimiz sandığımız koşullu öğrenmeler, sevdiğimizi sandığımız niteliksiz alışkanlıklar, samimi sandığımız sahte davranışlarla dolu harmanlanmış küçük et yığınlarıyız. Söylesene sevgili dostum; en son ne zaman birine içinden gelerek ”aa bu tam da falan filanlık” diye gördüğün küçük bir şeyi hediye aldın, en son kime karşılıksız ani bir sarılma ve küçük bir öpücük verdin, hadi durma söyle en son ne zaman ve kime gerçekten karşılık beklemeden sevgi sözcükleri sıraladın?

    Eğer sorulara cevabın dün değilse, harika sen de mevzuyu yanlış anlayıp kişisel çıkarlarıyla yolumuza yön verenlerin dandik bir kuklası olma yolunda tatlı bir sersemlikle ilerliyorsun. Ve benim küçük dünyama hoş geldin, sevgili küçük dostum.. Pencereden dışarıya bak on yedinci ağacı geçmekteyiz. Biz etten kemikten oluşanların yalanından ibaret zaman kavramı ve mesafeler hoşuma gitmese de rakamlar işimizi görüyor, şimdilik..

    Hadi zamanımız varken biraz zihin kıvrımlarımızla dans edelim. İnsanın kendini övmesi kolay da bilmesi zor. Sana kolaylık olması açısından ilk ben uzatayım elimi ateşe, yaklaş korkmadan. En azından bir seferlik. Mesela ben uzun süre tatminsizlik, öfke, heyecan duyamama akabinde ise anksiyeteyle dansa kalkan depresyondan muzdariptim. E anlamayan herkes ”senden olmaz” deyip çekip giderken, anlamaya çalışanlar gözüme bakıyordu. Velhasıl şansım kardeşimdi.. Kardeşim bana duygularımı düşüncelerimle alt ettiğimi söylemişti. Ona bu konuda nasıl devrim yapabilirim dediğimde ise ”asıl komedi neyin gülünç olduğuyla ilgili değil, asıl konu öfkeni ve kırgınlığını yönelterek ona nasıl bir çözüm bulacağın” demişti. Halbuki 27 yıl boyunca bir şeyleri önceden hesaplamak kadar, problem çıkarmak önemliydi benim için çünkü çözüm nasılsa kendiliğinden bulunurdu. Bulunur muydu acaba?

    Bak bak bu en sevdiğim diye kendimi kandırdığım on dokuzuncu ağaç. Tabi ya kendimi kandırmak. Yaşamak için yanlış zamanlara rastladım sanırım. Hayır hayır bu sefer kaçmak yok bir kere kalktık dansa basiretsiz bir müzik bunu engelleyemeyecek. Mesela yukarıdaki sorulara dönelim mi? Ben en son yılbaşında sevdiğimi bildiğim sevildiğimi sandığım adama küçük bir gezegenli küre almıştım. Bir arkadaşıma kitap vermiştim, ha en son da markette gördüğüm küçük arabayı kendime hediye ettim. Tabi insan dilinde bunları zamana yayarsak hiçbiri düne eşit değil. Ani kararlarla gönül kırdım mesela, herkese istediğini verdiğimi düşünürken kendimi baya bir eksilttim mesela. Ha pardon konu bize yapılanlar değil bizim yaptıklarımız. Hadi devam edelim..

    Sevgiden mahrum kaldım diye dünyayı kendime dar ettim. Günlerce duş almayıp yemek yemeyip balkonda ayaklarımı sarkıtarak hayatın sokağımdan akıp gidişini izledim, öylece. Sevdiklerime kızdım, suçladım onları, nasıl olur da benim sevgime verdiğim değere karşılık beni üzebilirlerdi? De mi ya, asıl işgali dağıtacak savunma hattını işte şimdi kuruyoruz. Dilimde tam bir buçuk yıldır ”yorgunum” kelimesi, son iki yıldır ”aman be zaten kimse de beni anlamıyor” düşüncesi, ve olmazsa olmazımız ”nasılsa yaptıklarımın kıymeti yok en azından yapmayayım ki boşa yormayayım kendimi” ve perde..

    Bu yazıyı sevgili küçük dostum, işte o ayaklarımı sarkıtıp sevdiğimi beklediğim ama asıl dandik gerçek ise hayatın akışından kaçtığım balkondan tam 21 ağaç uzaklıktan yazıyorum. Halbuki küvette oturup saatlerce döktüğüm gözyaşlarım, kendimi hayattan ve insanlardan sakladığım yorgan, ”ulan bari bir küçük toka alınaydı da bakıp iç geçireydim” diye sitem ettiğim duvarlar, sevilmiyorum ve sevilmeyeceğim diye sarıldığım yastıklarım ve elbette şu lanet anlaşılamama kafasıyla boya badana yaptığım o ev. Aylarımı aldı sevgili dostum; aşkımı, sağlığımı, zamanımı, dostumu kırıp döktüğüm ve elbette kırılıp enkaza uğradığım bu harabeden çıkabilmem. Talep gören yalanlardan, rağbet gören sahteliğin kaynağından, anlaşılmayan düşüncelerden, anlatılamayan sevgisizlikten çıkabilmem aylarımı aldı. Şimdi sana benden yazıyorum. Tam duygularımın parabol tepe noktasından..

    Şimdi soracak mısın kendine; gece uzun hayat kısa ve ben kalıpları yıkacak mıyım diye, yoksa yeni kalıplarla savunmaya mı geçeceksin sevgili dostum. Sana dürüst olarak zihin kıvrımlarının dengesini bozmak istemezdim. Bil istedim sadece. Yanılgılarımın çoğu duygulanacağım yerde düşünmekten, azı ise düşünmek yerine duygulanmaktan ortaya çıktı. En azından evime tam 21 ağaç uzaklığa beni iten dandik gerçek buydu. Evet evet, doğru okudun ben evime tam da 21 ağaç uzaklıktayım artık..

    Peki ya sen sevgili dostum; hayat boyu ürkek bir atın korkak bir süvarisi mi olacaksın, yoksa kendi devrimini yapmak için yola mı çıkacaksın?

    ..SEVGİLERİMLE..