Yazar: yildizlaraltinda

  • ..AMOR FATİ..

    ”Yaşamı için nedeni olan insan, hemen her nasıla dayanır” demiş, Nietzsche..

    Benim her yaşımda bir nedenim vardı. Hala var elbette. Lakin başarının kankasıyla aramız pek iyi sayılmaz.. Sevgili istikrar.. Başlangıç kısmında da pek başarılı sayılmam. Finallerimse genelde zayıf sayılır. Velhasıl saymakla bitmeyen ne varsa zulaladığım aşikar..

    Karmaşa dolu düşünceler, seçimlerin arasında boğulurken hiçbir şeyin seçilememesi, uzun cümlelerle derdin devasından uzaklaşmalar..

    Hiç hayatınızın yönünün değiştiği anları fark ettiğiniz oldu mu? Ya da hiç bunun üstüne düşündüğünüz oldu mu? Bir şeyleri başarmış olmak yeterli mi mesela? Başarı ölçümüzü kim ve ne belirliyor ya da? Kahvenin ve rakının bağımsız gibi görünse de ortak noktalarda kaynaştığını fark ettiniz mi?

    Ups! Yine konular arası maratona başladık.. Son bir soru, serçenin balığa olan aşkı size ne hissettiriyor? Yeterince dağıldıysak başlayalım toparlanmaya..

    Başlığın karşılığı, kader sevicilik. Kaderin kimi kadim dinlerde zaten yazılı olduğu varsayılırken, kimilerine göre karmayla ciddi ilişki içinde olduğu söylenir.. Ben her ikisine de inanan taraftayım. Hem kuklası olduğum bir yan var, hem efendisi olduğum.. Zaten olayım da bu olduğuna eminim diyebilirim. Hep bir ikilemdeyim. Yıldız haritamdan tutun, zihin kıvrımlarımdan çıkın. Hep kararsızlıklarla verilen mücadelenin merkezinde bağdaş kurmuş halde bekliyorum. Söylenmemiş olanla söylenen arasındaki uçurum, yaşanmış olanla yaşanmayı hayal edilen arasındaki engebeli yollar, düşünülenle davranışlar arasındaki dağ farkı hepsinin toplamı eşittir ben ediyor..

    Aradaki farkı kapatmak için formüle sokulması gereken farklı denklemler var. Bir fincan istikrar, bir kaşık istek, biraz hayal ürünü, bir dolu yaşanmışlık, bir cimcik sağlık, biraz koç burcu inadı ve belirlenmiş bir rota derken alın size mis gibi başarı tarifi. Şimdi gerçeklerin acıtan yönünden kendimize bakalım: Saatlere meydan okuyan uyku sevicilik, amaçsızca vakit katli yapılan sohbetler, sağlığı ağlatacak hareketsizlik, anksiyete arttıracak kadar karamsar düşünceler silsilesi, vasat insanlarla yaşanılan it dalaşları ve kendine engel olunamayacak derecede tüketicilik..

    Kendimi eve kapatsam da oturduğu yerden bana düşman olarak uyananlar var, dün yaptığım iyi ve kötü ne varsa bugüne sıcak öğün olarak getirenler, adımı ağzından düşürmemek için güne yeminli başlayanlar, kuyruk acı denilen illete yakalanmış olanlar.. Görüyorum ki düşsem de kalksam da derdi ben olmayı bırakmayan insanlarla çevrili bir hayatım var. Kabul etmek istesem de bu gerçek benimle beraber gün ve geceye dahil oluyor. Bir zaman öncesine kadar; neden insanlar benim kötülüğümü ister, neden kıskanır, neden yalanlar söyler, neden neden neden, diye düşünmekten kendimi unuttuğum zamanlar olmuştu.. Kavgalar olur, yalanlar söylenir, her ne sikimse yaşanır ve yola bakılır der insanların bu gereksiz düşmanlığını idrak etmek istemezdim.. Yalan söyleyenler yüksek sesle konuşmaya, zarar vermek isteyenler sokaklarda dolaşamaya devam ederken ben (ki eminim benim gibiler) ”tamam, belki bir süre göze görülmezsem bu düşmanlık biter dedim ve kapattım kendimi. İnsanlara, sokağa karışmaya, hatta bir süre sonra hayata..

    Yalanlar artmaya, zarar verenler sokağımızda dolaşmaya, mide bulandıran insanların içine karışmaya devam etti. Bu hiç değişmezken ben her seferinde cezayı kendime kestim. Sonra ne oldu peki! İçime kapanan, doğruları söylemekten vazgeçen, sırf kavga çıkmasın diye, saygısızlığı kabul eden, kendini yetersiz hisseden kısaca hamurumda ve burcumda olmayan ne varsa hepsine sahip olmaya başladım. Komik olan kısma şimdi geliyoruz.. Söylediği yalanlara artık kendi de inanmaya başlayan, dürüstlük adı altında başkalarının hayatında söz sahibi olduğuna inanan, başkalarının tasmalarıyla bir yerlere gelenlerse tırnaklarla kazıyarak yaşayanlara karşı daha da bilenme hakkını gördü kendinde..

    Bak! Bunu yüksek tondan girerek söylüyorum. İster ego de, istersen kendini bilmek ya da değersiz sayılacak hangi sıfatı koyarsan koy adımın başına. Toplumu hasta edenler sokakların sahibi gibi yaşamaya başlarken, sokağın hakkını veren bizler binalara saklanıp doktorlarda çare aramaya başladık.. Evde perdeleri kapatarak şarkı söyledik, sanki herkes anasınınkinden virtüöz olarak çıkmış gibi. Işıkta karanlıkta her birimizin hayatında mevcut. Bizler meleğin çığlığına kulak kabartırken onlar şeytanın fısıltında kayboldu. Ve bizi hasta olduğumuza inandırdılar. Ah benim sevgiye inan budala yanım. .

    Kader çemberimin başına kanayan ayaklarla geri döndüm ve tam oradan bağırıyorum. Dünya bizim sayemizde kendi eksenini kaybetmeden dönebiliyor. İster kapat kendi baharı betonda bekle, ister çık sokağa devrim ayak seslerini yarat. Çünkü vasatın kol gezdiği gerçeği değişmeyecek. Gördüğün üzere sen kendinde hata bulsan da haklı olsan da fark etmeyecek. Daha doğrusu edecek. Ama sadece doğru insanlar için. Bunu kazı derine. Acıtmasına izin ver. İzin ver ki ”bunlar hangi yüzle toplumda hala kabul görebiliyor, nasıl bir midesizlik bu, statü açlığıyla gözü dönmüş maymunlar” cümlesinden sonra ismi gelecek olanlara fiyakalı bir gülüş atarak yoluna devam edebil. Çünkü sadece sen başarabileceksin. Çünkü sadece sen dünyanın Atlas’ı olacak kudrettesin. Diğerleri parazit olmaktan öteye gidemeyecekler. Başta konuştuğumuz gibi hepimizin bir amacı var; ister kaçalım, ister yerine getirelim. Biliyorum yara alacaksın, yorganla dost olmayı seçeceksin bazen, yaptığın şakalara gülmeyecekler, kurduğun cümlelere çok uzun diye seni bezdirmeye çalışacaklar, vaktini çalıp sana sen depresyondayken tekme atmaya kalkacaklar, kendini anlattığın hikayeni paylaştığın ne varsa senin zayıflığın haline getirip her alçağın yapacağı gibi tam oradan vurmaya kalkacaklar.. Maddi manevi güçlerini kullanmaya bile kalkacaklar kimi zaman (senin sahip olduğun güçten habersiz), diş bileyip sahip olduklarını onlar için kullanmaya kalkma bazen bazı kurşunlar tek atımlıktır.. Yeterince boşa sıkılmış kurşunun var elinde, onları unutma..

    En kötü karar bile kararsızlıktan iyi olacak, vicdanının ceza sahasına girdiğinde etrafa iyi bak, kaleci olduğunu gör ve topu eline alarak oyunu yeniden başlat.. Hem kim bilir belki de deplasmanda olan sen değilsindir..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HİSSELİ HİKAYELER KUMPANYASI..

    Sanırım ilk defa hem yanlış yerdeydim, hem de yanlış yerde hata yapmıştım..

    Fonda klas bir müzik, masada kahvemiz hazırsa başlayalım.. Neredeyse çocuğu arkadaşım aşkını buldu,  işine başladı, kısaca düzenini kurdu. Bunlar yaşıtlarım ve yol arkadaşlarım. Yeni edindiklerim pek yaşıtım değildi ya da zaten düzeni olanlardı. Bense lay lay lom savrulmakla meşguldüm. Gerçi hala öyle sayılırım. Kurulu bir düzenim yok, aşk desen o konuyu bilhassa konuşacağız. Hayatımı pek bir düzene koyamıyor olmak durumu beni artık sıkmaya başladı. Yazmaksa bunun en kıymetli parçası zaten..

    Anlayacağın sevgili dostum, feleğin çemberinden hala çıkamadım. Bunu çözmek için hikayenin başına dönelim. Korkma, çocukluğa inmeyeceğiz. Çemberin labirentine kuş bakışı bakacağız sadece..

    İlk durak; 17 yaşların pervasızlığı.. Üniversite sınavı telaşı, kendini tanıdığını sandığın karmaşa dolu bir yolculuk. Sonuç öfke nöbetleri ve kırgınlıklar.. Telaş peşimi yıllarca bırakmayacaktı. Siktir, bu yoldan geçenleri dinlesem 17’lerim nasıl biterdi acaba? Neyse biliyoruz ki bu yazıyı kaç yaşında okursan oku, duraklarda ne kadar kendini görürsen gör sen de kendi haritanı çizmek isteyeceksin. Gerçi arada bazı aklı selim kişiler çıkar; dinler, okur, anlar ya da dinler gibi yapar, kurallara uyar ve başkalarının tecrübelerini sollayarak hataları yenilemek yerine kısa süreliğine başkalarının yollarından gider. Ve zafer.. Bense rotayı burnumun dikine ayarladım ve bastım gaza. Üniversiteyi 20 yaşımda kazandım, müzik ve dansı bırakmıştım ve arkama bakmamıştım, birikim yapacak kadar fakir hissetmemiştim. Beni sevdiğini düşündüğüm bir adamı almıştım hayatıma ve ilk öpücüğün heyecanını hissetmeye dalmıştım. Sonrası fazla aynı, farklı şehirlerde yürümeyen ilişki furyasına yakalandık. Kavgalar, kıskançlıklar, sensizlik olmuyorlar ve ayrılık. Üniversitede yeni insanlar, yeni hikayeler koşuşturması başladı. Başladığı gibi bitti diyemem buna. İvmesi yukarıda başlayan bir yaşamın çizgisi derinlerde kayboldu. O konuya da geleceğiz..

    İkinci durak:  23 yaş bunalımı.. Garsonluk, dernek ve topluluğun gönüllü projeleri, okul,  vasat ilişkiler serüveni, bir küs bir barışık arkadaşlık ilişkileri, bolluğun şımarıklığından gelen borçlar, alkol sefasından güneşi unutmak, kan ter gözyaşı.. Çoğu dünyaya 18’lerinde kafa tutar ben 4-5 yaşlarında o işlere gönül vermiştim. 24’ümde bu durum beni depresyonun ağına düşürdü. Şimdilerde baktığımda çokta şikayetçi değilmişim diyebilirim. O zamanlarda ise anlamsızlık dolu birçok şeyin tam merkezindeydim. Yine de gönyede durmakta zorlanıyordum. Çabalamak deva olmamakla kalmıyor, dertlerin atası haline geliyordu. Aştığıma inandığım her dağ abisini çağırıyordu mevzuya. Eee ne kadar vurgun yersek yiyelim bizim kan deli akar deyip devam ediyorduk. 20’li yaş budalalığı işte. Yaşlılar bu oyunu bilse de gençler bu konuda yeni yerler keşfedeceğine inanmaktan pek vazgeçemiyor. Sevgili anne ve babamı dinlemek yerine ”benim güzel hatalarım var” diyen Athena’yı dinlemeyi tercih etmiştim. Bir sonraki rotamız, ah işte benim şimdilik en sevdiğim bölüm bu olacak. Çünkü ben neyi isterse alan, kibri boyundan uzun, ki boyum 177 cm, avare bir gezgin olduğuna inan, cepleri bol ceketini alıp ansızın ortadan kaybolan, toplumun kurallarıyla iflah olmaksızın kendi kurallarını koymaya çalışan yuvasız bir ahmaktım.. Kaderin virajlarını sollamaya kalkarsan, kederin durağına toslarsın sevgili dostum..

    Üçüncü durak: Yaş 25. Bu tamı tamına çeyrek ömür demek.. Depresyon, anksiyete, öfke krizleri, hayatın ta*şak geçtiği kişinin sen olduğuna inanmak, büyüdüm sanmak, hatalarından ders alıp diplomanı alacağını sanmak, gerçek dünyaya karışmak, istediğin tek şey huzur olduğu zırvasını kendine söyleyip durmak, varoluş sorunları, hedefler ve hayallerin arasında emeklerken koşabildiğine inanmak, hiyerarşi piramidinde 5inci kata geldiğini sanıp inerken boşluğa düşmek, hayatından insan eksiltmek, gururu sırtına almak, hayatının içine sıçtığını görmek, büyüklerin bir bildiği varmış sızlanışları, enerji tüketimini arttırmak, balmumundan kanatlarla güneşe karşı durmalar, yalanların çiftleşme mevsimi gelmişçesine artışa geçmesi, aklını ve bedenini iki ayrı krallığa bölmek, kavram karmaşaları yaşamak ve aşk.. Kendine yuva ararsın, sokağında yavaş yavaş evlerin ışığı yanar ve kimsesizleşir o kaldırımlar. İnsanlar ellerini ısıtacak olanları bulmaya başlarken sen dansa kalkacak birini bulduğunu sanırsın. Derken kaderin cilvesi tam da burada devreye girer. Önüne aklını ve kalbini geleneksel yollarla birbirlerini mahvedecekleri medeni seçenekler çıkarır.. Sonuçların canı cehenneme demeden önce susmayı öğrenmeliydim dediğin hatalar yaparsın. İşte bu hatalar, kalbini darmadağın eder ve aklın bu dağınıklığa eşlik edercesine karmaşaya girer.. O zamanlar için, ”bu dünyaya aşık olmak için gelmişim” diye zırvalarken, virajda kontrolü kaybetmenin verdiği kaza sonucu gerçeklikle arama buzlucam çekilmiş gibiydi. Görüş alanın bulanıklaşır, majör depresyonla kanka olursun ve o rauntta nakavt edilirsin.. İşte bu hızlı gelen zaferin ardından patlak veren bir felaket olur..

    Şimdilik son durak: 27 yaş.. Yokuşlar nefesini kesecek, ilaçlar öğünlerini oluşturacak, aşk kişisel felaketini yaratacak, doktorlara arkadaşlarından daha çok vaktini ayıracaksın, kaldırımlar hapishane gibi gelecek ve bırakacaksın sokağa çıkmayı. Geçmiş kamburun, gelecek körlüğün olacak, yaptıkların anlamını yitirecek, kavramları yeniden oluşturmaya başlayacaksın, yalanları isyanla karşılayacak yananların hikayesinde hüzünleneceksin,  rota oluşturmanın gereksizliğini anlayacaksın, burnunun diki ve keyfine kahya olanları emekli edeceksin, ne içersen iç eşlik edenlerin azaldığını göreceksin, doğum gününü kendin planlayacak hatta kendi kendine kutlayacaksın, insanlardan beklentilerin azalır ya da aynı kalır orası meçhul ama bileceksin herkes hayal kırklığı yaratacak bir konuda ustadır. Şanışer’in şarkısında dedikleri gelecek aklına; ”aile önemlidir ihmal etme onları, anneni anarsın ve tek istediğin gidip annene sarılmak” olur.. Alışacaksın kaybetmeyi, asıl dersin öğrenmekle değil yaşamakla geçileceğini, şanslıysan kendinle yüzleşeceksin, şansına tükürmeye kalkarsan rüzgarın balgamı suratına yapıştırmasıyla apışıp kalacaksın.. Feleğin çemberinde semazen gibi dönüp durduğunu anladığında  28 yaşına 22 gün kalmış olacak. Belki daha az belki biraz fazla. Bakacaksın aynaya korku, çaresizlik ve başaramamışlık göreceksin. Gözaltların bunların izini gururla taşıyacak, sense o izlerin üstünü fondötenle kapatabileceğini sanacaksın.. 

    Anlamın yeri ve anlaşmazlığın zemini üzerinde dansa kalkacağın, işi şakaya vurabileceğin, komedinin aslen öfkeyle değil bunu nasıl dönüştürdüğünle alakalı olduğunu öğrendiğin, aşkın aklını çarçur etmesine ve kalbe hançer çekmesine izin verdiğin, midendeki kelebeklerin aşkın habercisi değil kaçman gereken tehlikenin habercisi olduğunu anladığın ve daha nice cümleler tüketebilecek olaylar üreteceğin kahkaha dolu 28 yaşlarına..

    Başka bir durakta karşılaşmak dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BENİMLE EĞLENİR MİSİN?..

    Dünden bu yana sadece oturup bekliyorum. Yazmayı, kelimelerin akıp gelmesini, anlatmayı, hissedebilmeyi. Hala bekliyorum. Yazabilmenin hikmeti masama eşlik eder belki diye..

    Hava iki gündür kasvetli, yağmur mola vere vere kendini gösteriyor. Aklımdan geçenlerle, yaşadıklarımın arasındaki uçurum gün geçtikçe açılıyor. Kendimi uyumaya, uyanınca kahve içip bir şeyler izlemeye bıraktım..

    İlham perisiyle pek bir ilişkimiz olmadı bugüne kadar. Yazmayı, hikayelerine şahit olduklarımla birlikte öğrendim. Ağlayanla, gülenle, acıyı derinlere itenle, susanla, anlatmayı seçenle, üşüyenle, hiç ısınmamış olanla, aşık olanla, sevmekten korkanla..

    Acıkmadığınız sürece, tabağın dolu ya da boş olmasını umursamazsınız. Miden ben buradayım demeye başladıkça, gözün masaya çevrilmeye başlar. Yavaş yavaş dikkatini olduğu yerden kaydırırsın. İşte şu sıralar tam olarak böyleyim. Kalbim guruldamaya başlayana kadar yaşadıklarımla onun doyduğunu düşünürdüm. Düşünmek.. Kalbinize yapabileceğiniz bir tür ihanet. Şimdi yaşadıklarını sindirdiğini ve acıktığını hissettiriyor yavaş yavaş..

    Lunapark sevinci yaşamaya layığım diyor içim.. Kederin durağından ayrılamam diyor daha içim. Düşüncelerin, davranışlara, onunsa kadere olan etkisi üzerine birçok şey yazılıp çizildi. Genel tanım, benim için, hayatın zincirleme bir mimlenme tamlaması olması. Bana sıradan gelen davranışlarım, insanların hassasiyeti yüzünden onlara aşırı geliyormuş. Umurumda değil demeyi istesem de, bizi tanımlayan davranış biçimim umursadığımın yansıması, MAALESEF.. 

    Nodüllerime inat şarkı söylemeyi seviyorum, yağmurla beraber dans etmeyi, çalışırken ciddi kalamamayı da.. 

    Yahu iyi kötü yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz da bize biz olduğumuzu ne zaman unutturdular. Ya da biz niye izin verdik ki buna. Ödev yaparken twerk atalım, sakince balkonumuzda pilavımızı yiyelim, deliler gibi dansımızı edelim, gözlerimiz yaşarana kadar gülelim, boğazımız kuruyana kadar yapalım sohbetlerimizi, umudu içinde barındıran fallar açalım, salıncağın tadına varalım, anksiyeteye inat karışalım kalabalık konserlerin içine, şiirler doğarken şairler ölmesin, müzik sanatçısını kaybetmeden kıymetli hale gelsin, gökyüzü toprağa tavır takınmasın..

    Bazen yanlış kitaplar okuyacağız, yanlış arkadaşlıklar edineceğiz, şeytanın fısıltısına kulak vereceğiz, belki meleğe sırt döneceğiz. İçimizdeki karanlığı da keşfedeceğiz aydınlığı da. Biz biz yapan atomlara öğreteceklerimiz olacak, bir de kendilerince öğrendikleri. Travmalar edineceğiz, yaşama karşı küskün tavır sergileyeceğiz bazen. Hücrelerimiz alevlenecek bazen, bize karşı teyakkuza geçecek hatta. Sesimiz kısılacak bazen, boğazımızdaki kıpırtı eksilecek, parmak oynatmak bile ağır gelecek ve doktor sana depresyon tanısı diyecek. Kendini salıvereceksin bazen gerçekliğin dibine. Drama üçgenince zorba olacaksın önce, sonra kahramanlık damarın tutacak, mağdur rolüyse üstüne yakıştı sanacaksın. Bu çemberde habire yanlaya yanlaya yeni yollar bulmaya çalışacaksın. Sonra ya kendini bu tadı saman olmuş yavanlığa emanet edecek hep mağdur kalacaksın, ya da çemberden çıkmanın bir yolunu aramaya başlayacaksın..

    Birilerinin tasması taktığı, kendi yolunu inşa eden, 9-5 mesaiyle yaşayan, aşırılığı normalleştiren, topluma boyun eğen küçük adam, başkaldıran Mücerret, aşkı okyanusun dibinde yaşayan Martin Eden, yenilse de yeniden denemekten vazgeçmeyen Don Kişot, kelepçelerle yaşayan sanatçı, yalanları yuva yapmış dile sahip olan, lunaparkı evi olmuş, kendi halinde, başkalarının yolun..

    Yukarıdan bir sıfat veya karakter seç. Tabi başka bir seçenek daha var, ki bence en eğlenceli kısmı bu olur, kendine hücrelerinde yatan izlerle ve DNA’da olan kalıntılardan bir karakter yarat, duşunu al, kahveni yudumla, müziğini aç.. Eğer benim hikayemin kahramanları arasındaysan eğlenmeye hazırlan. Bazen övgü bazense sövgüyle. Değilsen kendi hikayende eğlence yaratabilmen dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAMBURUNUN MERKEZİNE YOLCULUK..

    Körler ülkesinde, tek gözlü olan kralın hikayesinden sevgilerimle..

    Fonda arabeskin kral ve kraliçeleri, balkonda yağmurlu havasının sisli manzarası ve aklımda canlanan anıları tek cümleye sığdıran bir hikaye..

    Yalanın, körlüğün, köleliğin, ihanet etmenin, ömür çalmanın, akıl tutulması yaşanmanın olduğu bir zamana gidelim. Halkı kendi içinde bu zehirli ve atık sayılacak hayata tam olarak adapte olmuş ve düzenini ona göre kurmuş. Herkesin evinde kırk kilit varmış. Sesler alçakça çıkar, dudaklardan sadece yanlışlar dökülürmüş bu köyde. Nüfusu kendini idare edecek kadarmış. Tek krallıkla yönetilir, sorgulamaz ve sadece itaat ederlermiş. Yüzyıllar boyu böyle devam etmiş..

    Buraya yakın sayılacak uzaklıkta, kimsenin uğramadığı kervan yolunun geçmediği başka köydeyse sayıları oldukça az, kendilerine yeten, şarkıların kuşlara eşlik ettiği, kahkahaların desibelinin düşmediği bir başka köy varmış. Bu köyün kralı, kendini yıllar önce uzaklaştığı ailesinden ve kültüründen öyle bir soyutlamış ki sanki hep o topraklarda yaşamış gibi bir hayat kurmuş..

    İki kardeşin hikayesi başka topraklarda hüküm sürmeye devam ederken, köye keyif getirecek bir haberle uyanılmış, bir sabah. Kraliçe hamileymiş. Hikaye bu ya, diğer krallıkta aynı haberle uyanmış güne.. Lakin üç gün sessizlik yaşanmış o taraflarda. Köylerin birbirlerinden haberi olsa da, yolları hiç kesişmeyecek keskinlikte bir küslük varmış aralarında. Öyle ki, gece ve gündüz bile bu küslüğe uyum sağlamış. Güneş birine yüzünü dönerken diğerine sırtına döner, gece bir yeri terk ederken diğer yerde hüküm sürermiş.. Bir köyde şarkılar cıvıltılar varken diğerinde tamamen sessizlik hakimmiş. Birinde sofralar kalabalığa eşlik edermiş, diğerinde ise sadece mide sesini susturmak için yemek yenirmiş..

    Gel zaman git zaman iki köyünde kaderini değiştirecek doğum gerçekleşmiş.. Her masalın ilk kader döngüsünü yaratan kraliçe ölümleri bizimkinde de gerçekleşmiş. Sadece bununla kalmamış. Bizim sessizliğin taht kurduğu krallığa gelen bebek tek gözlüyken, diğer köyümüzdeki bebeğimiz tamamen körmüş. 

    Ölümün getirdiği yas iki köyü etkisi alına alsa da, çocukların ilk adımıyla neşeli köyümüzde kuşlar yeniden ötmeye başlamış. Kral yasını içine gömdükçe dışı sadece yaşama ayak uydurmakla kalmış. Derken unutmuş zamanla kim olduğunu. Ne kendisi ne de varisi halktan öte yaşam sürmüş. Zaman sadece bizim cıvıltılı köye değil, sessizliğin anavatanına da uğramış elbette. Oradaki kral, eşinin yasını tüm kasvetiyle köye yöneltmiş. Gittikçe içine kapanmış, kimseyle konuşmaz olmuş, oğlunu bu olanların sorumlusu bellemiş. Daha doğumunda damgalanan bizim prens, yıllar geçtikçe bu yükü kamburlaştırıp yüklemiş bedenine..

    Buraya kadar her şey masalların birer yansıması. Şimdi acıtan gerçeklere geçelim.. Körlük, akıllarındaki karanlığı daha da arttırmış bu umutsuz köyde. Diğer köyde ise ölüm perisi kralı ziyarete gelmiş. Ve bu ziyaret oranın kaderinin ikinci virajı olmuş. Kuşlar, ton dışında cıvıldamaya, insanlar gözlerinin görmeyişiyle akıllarına yön verememeye başlamış.. Ne halk ne prens buna bir çözüm bulamamış. Gündüz ve gecenin kafası karışmaya başlamış. Sofralar yavaş yavaş dağılmış. Diğer köydeyse kral kendini karısının mezarına kapattırmış ve ölüm gelene adar çıkmamaya karar vermiş. Kamburun varlığı artan prens, köyün sessizliğinde bir başına olup biteni anlamaya çalışıyormuş.. 

    Kasvet sinsice iki köye de musallat olmaya başlamış. Yolları birleştiren sis yavaş yavaş başlamış ortaya çıkmaya. Ne ekin vermiş topraklar, ne güneş yüzünü gösterme zahmetine girmiş. Kralın vazgeçişi, prensin kusurları gittikçe kurallık getirmiş köye.. Issızlığın başkenti olmaya aday köyün sokaklarında yürüyüşe çıkmış kambur prens.. Yol üstünde, sisin bulanıklığında birinin oturduğunu görmüş. Yaklaşmış usulca. O yaklaştıkça sis bulanıklığını azaltmış. Kim olduğu sormuş, ne yaptığını merak etmiş derken gökyüzünden daha koyu bir sohbet başlamış aralarında.. Bir yerden sonra pres olanlara anlam veremediğini anlatadursun bizim diğer köyde hastalıklar ortaya çıkmaya başlamış.. Kişiler gözlerinden sonra, dillerini de kaybetmiş sanki. Kuşlar kasvette kaybolmuş. Nefes almayı bırakmışlar neredeyse..

    Zamanın hükmünü kaybettiğini söyleyen kusurlu prens, ağaç altında oturan bu kadından yaşının ve yaşayışının hikayesini öğrenmeyi istemiş.. Kadın başlamış anlatmaya; sanki altında oturduğu ağaç ondan daha gençmiş diye düşünmüş bizim prens. Zamanında iki kardeşin bu körler ülkesinde hem geceye hem gündüze nasıl hükmettiğini anlatmış. Yanlış ve doğrunun, iyi ve kötünün, ay ve güneşin, yaşamın ve ölümün dengesinden bahsetmiş. Prens daha önce varlığından haber olmadığı her şeyin yabancılığıyla tanışmaya çabalasa da kadın anlattıkça yabancı olduğu şeyin sadece kavramlar olmadığını görmüş. Malum bir yolculu gerçekleşmeli ve hikayemizin ana fikrini bu sayede bulmalıyız. Prenste yıllarca çizilen o yolu seçmiş ve Köyden ayrılıp, neşe dolu o topraklara gitmek için kadından yardım istemiş.. Gitmişler gitmesine..

    Koyulan üç noktayla hikayeyi sizin tamamlamanız gerek. Evet yanlış okumadınız. Bulunduğunuz topraklar, travmalarınız, yaşınız, yaşadıklarınız, öğrendikleriniz her neyse. Alın bu hikayeyi, kaymış olan körün gönyesini yerine oturtmak için hikayeyi kendiniz tamamlayın..

    Hepimiz yaşamımızın bir yerinde görmeyen, duymayan ve atalı oynayanlarla karşılaşıyoruz. Bu kimi zaman ailemiz oluyor. Kimi zaman dostlarımız, kimi zamansa bizzat kendimiz.. Eğer vaktiniz varsa ve doğrular gün yüzüne çıkarmayı bir kez olsun becerebilirsiniz. Alın size, körler ülkesinde gören kişinin hikayesi. Kim kör kim değil, kim bilge kim değil, kim cesur kim değil, kim derviş kim değil.. Kurallara uymanın şahsiyeti uygunsuz hale getirdiğini, şayet moron değilseniz, bir yerlerde anlamış olmalısınız.. Yaşamakta ölmekte pek umurumda değil. Hakikati görmezden gelip, pembe umutlara dalmayı seçecekseniz hikayeyi yırtıp atın. Sizi ayakta tutan şey duymaya hazır olduğunuz diğer yalanlarsa bu sayfadan derhal çıkın. Dertlerin kusur sanıldığı, kendin olmanın hastalık sayıldığı bu yerde, ya kendi tımarhanenizi inşa edin ya da kör bir budala gibi itaat etmeye devam edin..

    ..Sövgülerimle..

  • .. SEVGİLİ KENDİM, 26.02.2022 ..

    Şölene hazır mısın! 

    İniş çıkışların var bunu kabul edelim. Biliyorsun artık kendini kandırma sanatının sonuna geldik. Hedef ve hayallerimizden konuşalım bugün biraz. Yapmak istediklerimizden, yapmadıklarımızı, hayalimizi yaşayanları nasıl sessizce izlediğimizi ve bugünkü güneşli günün tadını nasıl çıkaracağımızı konuşalım, hadi..

    Dans etmeyi çok severdim, lisansımı aldığımda (yaklaşık lise çağına geldiğimde) bıraktım. Voleybolu ve futbolu severdim onları lisans almadan bıraktım.. Şarkı söylemeyi severdim ona başlamadan bıraktım. Mükemmel bir yaşama şekli..

    Öğretmenlik çıkışlıyım liseden. Çocuklarla ve hayvanlarla aram oldukça iyi. Onların dünyasını anlamaya çalışmayı seviyorum. Gelgelelim üniversitede işletme okudum. İnsanlarla ilişki kurmayı sevdiğimi söylemiş olmalıyım bir yerlerde, her neyse.. Üniversite hayatım oldukça hareketliydi. Bu konuyu konuşmak hayli uzun sürer. O yüzden bunu kahve masasında konuşuruz diye burada kapatıyorum. Aşk ve arkadaşlık konusunda; ciddi, sevgisi aşırıya kaçan, korumacı, sadık, aramızda kalsın doktorlara göre hastalık derecesinde sahiplenici biriyim. Yazmak dehamın delilik çizgisine kaymasına mani olurken, yaşamak laneti beni çoğu zaman delirtebiliyor..

    Hastalık, ayrılıklar, ölüm, ayık uyanılamayan sabahlar, vedalar, kendini eve kapatmalar, yanlış seçimler, doğru saldırganlıklar derken ittire kaktıra 28 yaşıma yaklaştım. Bilirsiniz beni, manik ve depresif dönemleri kendi arasında zamana yayılan döngüler olsa da ben gün içinde o döngülerin hepsini yaşayabiliyorum. Şuan yazarken parmaklarım durmuyor, belki birazdan kimseyi görmek istemeyecek kadar hayattan tiksinirim, bilmiyorum. Bunun uzun zaman hastalık olduğuna inandırdılar, belki  de ben de inanmayı seçtim. Pişman sayılmam. Gidenler, kalanlar, kayıplar, kazanımlar oldu elbet yine de en kıymetlisi bugün hala kendime sahip olduğumu tekrar hatırlayabiliyor olmam..

    Yarın ehliyetimi alacağım. Yani sınava gireceğim aslında, lakin o küçük karta layık olacak bir şoför olduğum gerçeğini değiştirmez bu durum. Sonra keyfini çıkaracağım bir kutlama yapacağım. Çünkü tam olarak 28 yaşıma basmama tam 25 gün kalmış olacak. Ve ben son 4 yılın kırgınlığını öteye koyarak, bu yaşı hakkını vererek, onca yaşanmışlığa rağmen bir sanat eseri edasıyla ayakta kalmışlığın keyfini çıkaracağım..

    Sahi oturup pencere kenarına düşünür müsünüz, kendinizi? Ben ötekiler için yaşarken, beğenilme ve onayla duygusu içinde kendimi harcarken pek düşünmemişim. Son zamanda penceredeki manzaramın bile değiştiğini fark edecek kadar düşünür oldum, kendimi..

    Yeniden dans edeceğim, şen kahkahalar atacağım, yalan söyleyenlere inanmış gibi yapıp yoluma devam edeceğim, ehliyetimi yarın alıp özgürlüğüme doğru süreceğim, yeni bir öğrenip Dostoyevski’yi kendi dilindeki acıyla anlayacağım, keman yayımı tekrar reçineleyip özlem gidereceğim. Mizahımı törpülediğim yerden geri kazıyacağım. Kahkaha attıracağım her canlıya. Yeniden sarılmayı öğreteceğim kendime. Dokunabilmeyi, tadını alabilmenin zevkini yaşatacağım bu ruhu dul kalmış dünyada kendime..

    Olur da paylaşma cesareti göstermek istersen, kendini pencere kenarına oturttuğunda duyduğun müziğin nasıl değiştiğini bana anlatman dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SİMURG’UN EVE DÖNÜŞÜ..

    Pencerenin açık olması gökyüzünü görebileceğin anlamına gelmediği gibi, nefes almanın da yaşamakla pek bir alakası yok..

    Kendimi, tabirini çoğaltabileceğim boşluk hissinin her haline örnek olacak durumda hissediyorum.. Dün neşeyi, arayışı, umudu, her zaman bir yolu vardır düşüncesini bugün umutsuzluğu, yolun sonunu yazıyorum..

    Saat 17.22 civarında, şimdi uyusam günün bitimine kadar açmam gözümü. Aslında böyle umutsuzluk yüklü cümleler kurup düşman güldürmeye gerek yok diyeceksin, biliyorum. Bugün de varsın sevmeyenlerimiz gülsün.. Şimdi karmaşa çölünden kızgın fırtınaya doğru yol alan bir hikaye anlatmak zamanı..

    Mum, bambu ve mürekkep çöle sırtını verip çıkmışlar yola. Birinin umudu, diğerinin sadakati, öbürününse sevgisi zulası olmuş.. Hepsinin parmak izi eşsizliğindeki hikayesi onları öyle bir arayışa çıkarmış ki birbirlerini çölde buluvermişler. Mum; umuda ve parlak bir ışığa sahip olsa bile dibinin karanlığından çok sıkılmış bunu bulmak için çıkmış yola. Bambu; suya olan sadakate hiç ihanet etmese bile bir süre sonra köklerini toprağa salmak istemiş ve buna bir çare bulmak için çıkmış yola. Mürekkepse tükenmez olan sevgisini evrenin her yerine yazmaya söz vermiş kendine ve bu yüzden çıkmış yola. Çölün kuraklığı bambuyu, karanlığı mumu, kuraklığı mürekkebi cezbetmiş. Bu yüzden vardıklarında oraya, bir anda yolculuklarına eşlik edecek olan diğerlerine rastlamışlar..

    Günlerce birbirlerine hikayelerini anlatmışlar. Yürümüşler. Keşfetmişler. İzlemişler yıldızların eşsiz ve parlak hallerini. Bambu çorak olsa bile toprağa dokunmaktan keyifliymiş. Mum geceye yıldız edasıyla aydınlık sağladığı için memnunmuş. Mürekkepse yavaş yavaş yola çıkması gerektiğini anlamış. Bir süre sonra ortaya bu fikri sunduğunda mum ve bambu biraz tereddüt etseler de kabul etmişler. Mürekkebin cebinde, zamanında masasına eşlik ettiği bir bilgeden aldığı harita varmış. Tek bir yerin işaretli oldu bu harita evrenin neresinde olursanız olun size oraya ulaşmak için rota belirlermiş.. Cebinden sigarasını çıkarırken bir anda bu harita düşmüş. Mum ve bambu meraklı gözlerle mürekkebe bakmışlar. Mürekkep gülümsemiş, eğilerek almış haritayı eline. Bilgeyle geçirdiği anlar belirivermiş aklında. Onu görmesinin üstünden 3 sonbahar geçmişti. En kıymetli hatıraları onun parmaklarına eşlik ederek yazdığını anlatmış bizimkilere. Bilgenin yazdığı tiyatrolar, baktığı davalar, besteledikleri derken neredeyse bir ömrü beraber devireceğini düşünürmüş mürekkep. Ta ki bilge bir sabah kalkmış, kahvesini almış , sigarasını yakmış, ”My Dinner With André” filmini açmış. Filmin bitiminde masasına geçmiş bir hoşça kal mektubu yazmış, mürekkeple vedalaşmış, ona bu haritayı vermiş ve ceketini alarak yola çıkmış.. O günden sonra ne mürekkep aramış bizim bilgeyi, ne de bilge kendinden söz ettirmiş. Bilgeyle yaşadığı az ve öz hatıraları zulalamış bizim mürekkep o da kendi arayışına çıkmış. Derken geçip gitmiş mevsimler..

    Mum bu haritanın bilgenin yerini gösterdiğine dair fikir belirtmiş. Bambu hazine dolu topraklar olabilir demiş. Mürekkep ömrü boyunca o kadar çok hikaye yazmış ki hayat bunları dışında yatan bir şey olduğuna dair bir fikre bürünmüş. Yine de her ihtimalin var olabileceğini sesli belirtmiş. Ve beraber haritanın gösterdiği yöne gitme kararı almışlar, büyük bir heyecan ve merakla..

    Yolun sonunda ne olduğu merakı gün geçtikçe artıyormuş. Merakları arttıkça yollarındaki engellerde artmaya başlamış. Mürekkep yolun üstünde düşündükleri ve hissettikleri şeylerle karşılaştıklarını çok geçmeden fark etse de buna sesli bir şekilde engel olmak istememiş. Görmek istiyormuş yolun onlara sunacağı her halini. Bir gün aşktan bahsetmişler, o anda gökkuşağının renkleri canlı ve cıvıltılı bir şekilde belirmiş. Bir gün en büyük korkularını anlatırlarken, mum ya sönerse ışığım demiş o an kararı vermiş etraf. Mürekkep yaşanmışlığın değerli olduğundan bahsederken, etrafı çiçekler sarmış. Bir gün acıdan bahsetmişler, gök kasvete bürünmüş ve bulutlar bırakmışlar yüklerini. Bambu bu işten en keyifli hisseden taraf oluvermiş o an. Mürekkep başına nelerin geleceğini bilmese de, bi şeylerin geleceğinden emin bir şekilde sormuş: Ya hayalleriniz ? Mum hemen atılıp, dibindeki karanlığı aydınlatma anını yaşadığını hayal ettiğinden bahsetmiş. Güneşi hiç bu kadar yakından ve bu kadar parlak görmemişler o ana kadar. Bambu toprağın dokusuna kök saldığında yaşayacağı anın heyecanını anlatıvermiş. Yol hiç bu kadar yumuşak olmamış o ana kadar. Peki, demişler mürekkebe, peki senin hayalin? Mürekkep insanların hallerini, duyguların en derinlerini, evrenin sırlarını yazmış yıllarca. Hayalleri olanları yazmış yazmasına da, iş bu ya kendine bunu daha önce hiç sormamış.. Güneşi yerine geçmiş o an, yol kabuğuna geri çekilmiş, bulutlar dönüşünü tamamlamak için görevlerine yönelmişler.. Mürekkep cevap verememiş. Kalakalmış  öylece.. 

    Hikaye bu ya az gitmişler, dereyi tepeyi düz gitmişler, kimi zaman yağmurda dinlenmiş, kimi zaman güneşte tekrar yola koyulmuşlar.. Derken uzakta bir fırtına görmüşler. Öfkeli ve ne yapacağını bilmez haldeki fırtına bizimkilerin haritasında tam da işaretli yerin üstünde duruyormuş.. Aralarında çok düşünüp, daha çok konuşmuşlar. Ve gidip konuşmakta karar kılmışlar. Usulca yaklaşmışlar fırtınaya doğru. Etrafları sarılıvermiş fırtınayla, bir anda kendilerini fırtınanın içinde bulmuşlar, kızgın bir ses onlara neden orada olduklarını sormuş. Bizim mürekkep biraz tedirgin bir sesle haritayı göstermiş fırtınaya ve onu bir bilgeden aldığını anlatmış. Fırtına bilgenin adını duyunca hiddetini arttırmış. Mum neredeyse sönmekle, bambu köklerini kaybetmekle karşı karşıya kalmış. Mürekkep arkadaşlarının yaşadıklarını görünce fırtınaya sert bir dille sakinleşmesini ve onu dinlemesi gerektiğini söylemiş. Zamanında bilgenin, kızgın fırtınayla ilgili yazdığı hikaye gelmiş aklına.. ”Yaşadığın kırgınlığı biliyorum” demiş ve devam etmiş. ”Senin öfkeni dindirmek bizim gücümüzün ötesinde, ben sevgimden, bambunun sadakatinden ve mumun umudundan bir parça versek bile bu öfkenin ateşini söndürmeye yetmez.” Fırtına dinginleşmese bile kulak kabartmış, devam etmiş bunu gören mürekkep, ”bilgenin kendisini bulmak için senin kaybolmana sebep olduğunu biliyorum, ama bak bizde evimizin çok ötesindeyiz. Senin topraklarında, senin öfkenin merkezinde bulduk kendimizi, izin ver ait olduğun yere kavuşmanda biz eşlik edelim.” Daha önce sadece onu kullananlarla karşılaşan fırtına mürekkebin kendi için yardım edeceğini duyduğuna şaşırmış ve inanmış olacak ki onlara içine hapsetmeyi bırakmış.. Hikayelerini sormuş onlara; mum ışığını kaybetmek uğruna bu yola büyük bir umutla çıktığını, bambu toprağa kök salmanın merakıyla oralara kadar geldiğini, mürekkepse yazılmaya değer her hikayenin onun yoldaşı olduğunu anlatmış..

    Fırtına sakinleştikçe, karamsarlığın hüküm sürdüğü o yer, kendinde gizli olanları yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlamış.. Güneşten daha parlak bir ışık belirdiğinde mum gözlerini alamamış ve yürümüş aydınlığına doğru. Suyun sesine özlem duyan bambuysa, yönünü çevirdiği anda birikintileri görmüş, toprağa kavuşmanın heyecanı ve suyu özlemenin hissiyle birikintilere doğru yönelmiş. Mürekkep ve fırtına kalmış baş başa. Sen, demiş fırtına mürekkebe, sen baktığında neyi görüyorsun? Mürekkep hayalleri kurmaya değil, yazmaya alışıkmış. Önce üzerinde vals edebileceği bir sahne görür gibi olmuş, daha dikkatli baktığında uçsuz bucaksız okyanusu fark etmiş. Anlam verememiş bu duruma. Yavaş ve emin olmayan adımlarla ilerlerken, fırtına kendini okyanusun üzerinde bir dalgaya bırakıp çağırmış mürekkebi. Yuvana hoş geldin, diyerek.. Mürekkep okyanusa karışmaya başladıkça tedirginliğin yerini, özgürlük ve evinde hissetme hali almış.. Fırtınayla beraber daha da derinlere doğru yol alıp, kaybolmuş  o da gözden..

    Yukarıda seyir halinde olan Simurg, yolculukları boyunca onlar fark edemese de hep izlemiş onları. Onca arayışın sonunda, vazgeçmeden üçünün de yuvaya döndüğünü görür görmez, selamlamış onları ve gülümsemiş .. Yolunu kaybedenler için, yeniden ait olduğu masasına doğru yola çıkmış..

    Ben mi? Ben şimdilik penceremden akıp giden hayatı izlerken, Simurg’un eve dönmesini bekliyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MİSAFİRLİĞİN ALTIN KURALI..

    ”İnsan kısmı bir misafirhane,
    her sabah yeni birisi gelir.
    Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik,
    aniden farkına varmak bir şeyin,
    hepsi beklenmedik misafir.
    Hepsini karşılayıp eyle!
    Evini vahşetle süpürüp,
    bütün mobilyalarını boşaltan
    bir kederler kalabalığı bile gelse.
    Her geleni alnının akıyla misafir et.
    Olur ki yeni bir zevk getirmek için
    Boşalttılar evini.
    Karanlık düşünce, utanç ve garez,
    hepsini gülerek karşıla kapıda
    Ve buyur et içeri. ”   demiş Mevlana..

    Bugünse, sadece bize misafir olanlarla değil, misafir olduklarımızla ilgili de konuşalım biraz. Bize öğretmeye gelenler kadar, bizimde öğretmeye gittiğimiz misafirliklerden bahsedelim.. Öncesinde saati 14.35 yapana kadar neler oldu kısaca on değinelim. Zaten istesem bile uzatamam.. Neden mi!

    Bugün pek bir keyifsiz uyandım, saatin öğlene gelmiş olmasının ve dersi kaçırmış olmanın verdiği kızgınlıkla açtım gözümü. Hava kasvetimi benden önce anlamış olacak ki, yağmurlu ve serin olmayı seçmiş bugün.. Aklım işini göremeyecek kadar dalgın, ruhum yağmuru hissedemeyecek kadar yorgun bugün. Misafirlik mevzusuna geçmeden önce bir süredir düşüncesinde dağıldım bir konuyu konuşmalıyız..

    Kendim hakkında düşünüyorum bir süredir. Yaşadıklarım, yaşattıklarım, yoluma çıkanlar, yoluna çıktıklarım deren olan biteni ince eleyip sık dokuyamasam da yine de düşünce sistemimi bir hayli meşgul ediyor.. Kendime yabancı olmaktan da öte hissediyorum. Ne yaşadıklarım, ne yaşamayı planladıklarım sanki  bana özgü değilmiş gibi. Hep bir duygunun, bir düşüncenin, bir insanın, bir travmanın eserini sahnelemişim gibi..

    Başkalarının cümleleriyle kendime oyunlar yazmışım, hayalini kurduğum şeyleri nereden öğrendiğimse hala bir muamma.. Aslında misafirlik konusu tam olarak buradan hortladı. Bunca zaman kimin hayatını yaşadım demek, yüzleşmenin en acı hali. Doktorum, ailem, arkadaşlarım. Kısaca hayatımızda sıfata sahip her insanın sorguladığı şeylere yüzeysel cevap vermenin ötesine geçmediğimi anlamaya başladığımdan bari üzerime bir sakinlik çöreklenmeye başladı.. Kendimi neremden eksi gördüysem, tam oraya yama olacak insanları almışım hayatıma. Benim misafirlerim, beni bana karşı kör etmeye gelmişler. Hadi gel, dürüst olalım, kimin geldiği değil kapıyı kime açtığına bakalım. Ben, beni kör edecek olanları, yama olacakları, yetersizliğimi tamamlamasını umduklarımı, çaresizliğimi baltalayacak olanları misafir etmişim. Özellikle son dönemlerde ( son 3 yılda diyelim). Yaşımın ibresine baktığımda, elbette doru olduğuna emin olduğum güzel insanları da almışım evime. Onlar kendini hayatının yörüngesine girdikçe bocalamış ve saçmalamışım sadece. Şimdi bu, hayatını başkaları için yaşamak değil de ne! 

    Bende misafir olanlardan; dostluğu, yardım isteyebilmeyi, aile olabilmeyi, aidiyet duygusunu, hastalanmanın o kadarda kötü olmadığını, yalnız olmadığımı, güçlü olsam bile buna her zaman ihtiyacım olmadığını, iyi insan olabilmenin hamurumdakini yerini öğrendim önce. Sonrası acılı kısmı. E her aşamanın kaşık havası gibi oynatan kısmı olduğu kadar, arabesk kadar içe batan ve kendini sorgulatan yönleri de var. Daha sonra misafir olanlarsa; ne kadar doğruyum desen de sadece gördükleri ve anladıkları kadar olabileceğimi, senin özündekiyle değil kendilerinde olan kadarıyla seni gördüklerini, kendimi sorgulayabilmeyi, iyi insan kavramını yitirmemek için kendimle yüzleşebilmenin cesurluğunu, yalanın ve aldatmanın kişinin kendisiyle olan sorunlarından kaynakladığını, suçluluk hissini yaşatmanın ve yaşamanın hiçbir sorunu çözemeyeceğini, şüphenin abdest bozduracağını, sevgiyle herkesin iyileşemeyeceğini, dehanın ve deliliğin özünde yatan kıymetli yanını görmemi öğretti..

    Peki ben, benim misafirliğim? 

    Aslında bunu sofrasına oturmam şerefine nail olanlara sormalı. Şimdilik dilimden geldiğince objektif olarak ben anlatayım. Ben, hayatına girdiğim her insana içimden, bazılarınaysa dışımdan ”senin hayatında bir rolüm var, o bittiğinde gitmem gerek” derdim. İzler, dinler, anlamaya çalışır, onun hayatında ona vermem gereken neyse hatırlatmaya çalışırdım. Kimi buna kaba bir hakaret gözüyle baktı, kimi usulca gülümsedi anladığını gösterircesine, kimiyse pek umursamadı anlayamadığı bu yönümü. Bunu sesli söylediğim bir arkadaşım zamanında ”hayatımdan gitmeni istemiyorum, ama aklının acısına da yenik düşmene göz yumamam” demişti. Maksat hayatlarımızı ayırıp birleştirmek değildi. Bunu anlamış olması bile çok kıymetliydi. Gelelim diğerlerine. Kimisine dehasını hatırlatmaya çalıştım, kimisine vicdanı olduğunu, kimine yapabileceklerine dair ışık oldum. Tabi bir de canı yanması ve kabul etmeyeceğini bilsem de gerçekleri duyması gerekenler vardı.. Onlara başkalarının tasmasıyla yaşadığını hatırlattım. Yalanlarına sadece kendileri gibi aptalların inanacağını, yalanın zekayla doğru orantısı olduğunu ve bunu sadece yapabilenlerin yapması gerektiğini, kendi oyununu yazdığına inana zihnindeki köleliği anlatmaya çalıştım mesela.. Kimisine de sadece omuz oldum, kaldırımda ağladım, köprüde sokak edebiyatı yaptım kimisiyle, her şarkının bir anlamı var diyenle sesim kısılıncaya kadar şarkı söylediğimde oldu, konuşmanın faydasın yok diyenle sustuğumda..

    Her geleni misafir bildiğimde oldu, bazen kapıyı duymazdan geldiğimde. Gittiğim yerde misafirliğin adabı muaşeretine uyduğumda oldu, evlerini dağıttığımda.. Hikayesine rakı eşliğinde cümleler yazdıklarımda oldu, hikayemin kalemini emanet ettiklerimde..

    Peki bu misafirlikten şimdi ne kaldı elimde? Misafirliğinizden ne kaldı elinizde?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BRANDASI KAPATILMIŞ ANILAR..

    Önce şehir yanlış anlamaya başladı. Ardından insanlar doğrularını unuttu. Anıların tozlu sokaklarında yürüyeduralım, size bir prensesin bu şehirdeki yabancılaşmasının öyküsünü anlatayım..

    Şehir prensesimiz için 3 sokaktan oluşuyordu. Evinin olduğu sokak, mabedim dediği köprünün olduğu sokak ve elbette oksijene kavuştuğu, ağaçlara sarıldığı, küçük ormanın olduğu sokak..

    Prenses dediğime bakmayın siz. Öyle hanım hanım hallerden çok deli dolu olmayı, uzun süslü elbiseler yerine ruh haline uygun bol kıyafetler giymeyi, eliyle ağzını kapatan kıkırdamalar yerine ağız dolu kahkahalar atmayı, savaşta cengaver, sevişte şair, hayatta mimli bir avareydi kendisi..

    Büyük heyecanla geldiği şehir, kendisine bataklık dolu bir yuva olacaktı. Geldiği zamanlarda enerjisi de keyfide hayli yerindeydi. Eve girmiyor, insanlarla güçlü sandığı bağlar kuruyordu. İlk 4 sene aslında garip bir hızla geçmişti. Aşk, gözyaşı, iş, topluluk programları, okul, tartışmalar, alkol, eğlence, uykusuz bitirilen günler, bitmeyen umut dolu anlar, biriktirilen anılar. Bunları yaşarken başrolünde hep ‘diğer insanlar’ vardı. Onların derdini kendi derdinin önüne koyar, onlar uykusuz kaldığı için uyumaz, bağırdıklarında karşılık verir, ağladıklarında omuz uzatırdı..

    Derken 24 yaşını bu küçük koşuşturma çemberinde tamamladı.. 25 olduğunda ruhuna bir enkazın ağırlığı çöreklenmeye başlamıştı. Anlam veremedi. Pek üstünde durduğu da söylenemez. Bu ambelelik haliyle hayatına daha da yanlış inanları almaya başlayacaktı. Bu da ruhuna çöken karanlığı daha da arttıracaktı. Kaosu aşk, karmaşa yaratanı dost, ruhu çürütenleri aile bilmeye başlamışı. Evrenin hiç meşguliyeti yokmuş gibi, tek derdi bizim prensese alaylı ve yıkıcı hikayeler yaratmakmış gibi hissetmeye başlamıştı.. Gittikçe anlaşılmadığına inanmaya başladı. Aklının acısına yenik düşüyor, bunu nasıl çözeceğini bir türlü anlayamıyordu. Ömrünü başkalarının yollarında ezilip geçen bir çimen gibi boşa tükettiğini düşünüyordu. Hayat ona yol verip, kendini doğurma sancısına saygı duymadan akıp gidiyordu. Akreple yelkovan yer değiştirmiş gibiydi. Saatler Ferrari hızına erişirken, dakikalar sabit kalmayı seçmişti.. İz bırakamadan kayıp gideceği hissi, hareket etme güdüsünü yavaşlatmaya başladığında yaşı 26 olmaya yaklaşmıştı. Ne yaşadığını bilemediği kırık bir aşk hikayesi, yalanların dünyasını yaratmışlarla dertleşme hatası..

    Hastalandığı yerde iyileşemeyeceğini anladığında, sokağı çoktan bataklığa dönüşmüştü. Yollar kaybolmuştu, karanlık gökyüzünü hakimiyeti altına almıştı bile.. Doğuştan getirdiği ümitsizliğe, gençliğinde mıhlanmış gibiydi artık. Sağlıklı düşünememek yeterli değildi artık. Yanlış yapmalı, yalanlar söylemeli, hem aklının hem ruhunun acısını aynı dereceye ayarlamalıydı. Öyle de yaptı. Ruhunda ve aklında olanları tekrar toparlayabilmesi için her şeyi dağıtmak zorunda olduğunu biliyordu..

    Aşktan, emek vermekten, önceliği diğer insanlara tanımaktan vazgeçemiyor, alması gereken dersten hemen kalmayı tercih ediyordu. Çünkü dağıtmaya başlarsa her şeyim dediklerini kaybetmesi gerecekti. O, matematiğin bu haksızlığını ve hastalığın darbelerini bir başına yaşarken, çabaladığına inandığı her şey tek tek ona zulmetmeye başlamıştı. Değer verdiği arkadaşlığı yalancı dedi, emek verdiği aşkı hastasın dedi, ailesi onu başka şehirde bekliyordu, ama bu onun için sadece kafes değiştirmekti. Kendini açıklamak için yaptığı hamleler piyonlarını, keskinleştikçe batırmaya başladığı yönler vezirini kaybettirmişti. Satranç bitti, hayatsa devam ediyordu bizim prenses için. Umutsuzluğa öyle sıkı sarılmıştı ki; sevmeyene aşkını, yüzüne bakmayana verdiği değeri, anlamayana içini anlatmaya harcadı son enerjisini..

    Malum bazı hikayelerin sonu başından bellidir ya, 27 yaşında bizim prenses pes etmese bile sonla yüzleşmek zorunda kalmıştı.. Hak etmediğine inandığı terk edilişi, yanlış düşünenlerin engelleyişiyle kalakalmıştı..

    Neyle tükettin bu çeyrek ömrü sevgili prenses?

    Terk edilişlerle sonlanan ilişkiler, diploması olmayan ve yarım bırakılmış işler, başarıya varmamış dersler, kendini anlatmaya ayrılan vakit yüzünden kütüphanede çürümeye yüz tutmuş kitaplar, sırf yanında olmasını istediklerinin meşgul olması yüzünden çürümüş fikirler, başkalarında izleyip iç geçirdiğin hayaller, yolu bulunmamış hedefeler..

    Mart 25, sevgili 28 yaşının ilk sabahı olacak. Şimdi dönüp baktığında gördüğünle, kafanı önüne çevirdiğinde görmek istediğin arasında olan sen. Hala o yıkık çemberde, o hiç sevilmediğin ve yalanlarla anlatılan hikayelerin sahipleriyle, anıların olduğunu sandığın ama yerinde yel esen o yerlerde yine bir başına aklın ve ruhun acısını mı yaşayacaksın? Yoksa onların üstüne branda çekip kendine yeni ve taze anılar yaratmak için yürüyüşe mi çıkacaksın?

    Prensesimizin bu perdede vereceği son sınav bu soru için atacağı adıma bağlı, peki sen sevgili okur?

    Senin hikayende hangi perdedesin?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AŞKIN HALET-İ RUHİYESİ..

    Küsuratı akılda şaşkınlık uyandıran bir mevzunun daha içine dalacağız. Boğulmadan çıkabilme dileğiyle..

    Hiç aşık oldunuz mu? Böyle aşkın elden aldığı aklın yetkisizliğiyle saçmalayan bir takım insanlardan oldunuz mu hiç? 

    Ben oldum, ilki platonik olduğu için, masumluğunu korudu. Tam 4 yıl kendi içimde yaşadığım kelebek ordusunun taarruzunun ne demek olduğunu çok daha sonra öğrenecektim. Hani çoğunun lise aşkı olur; ya kazık yer, ya evlenme hayaliyle gittiği üniversitede hayalleri yön değiştirir ya. Ben kendi içinde yaşayan, dışındaysa ağır ablayı oynayan aptal aşıklardandım..

    Gel zaman git zaman zamanın karşısında kendini öğrenmeye çalışırken hayatın akıp gidişiyle sende savrulup gidersin ya hani. Tam o zamanın içinde birçok sevgilim oldu aslında. 17 yaşına kadar, kendi içimde yaşadığım dünyayı somutlaştıran seçimler yaptığımı düşünüyordum. Önce sevildim, sevdim, kavgalar ettim, gülümsedim, ağladım, kıskandım, kıskanıldım. Çoğu ilişkinin içinde barındırdığı gerek iz bırakan, gerekse hasta eden ne varsa tek tek yaşandı anlayacağın. Haklı olduğum çoktu, haksız olduğum da oldu elbet. Tabi asıl mevzu hakkın öneminden çok saygıyla sahip çıkabildiğinin önemiymiş. Yargılanacağım şeyler de yaptım, özgürlüğün tadını da çıkardım. Hep sevdim. Çoğu zaman sevildim. Herkesin aşk muhasebesi kendini alacaklı karşıyı borçlu çıkarır. O yüzden bu konuya girmek istemiyorum. Bağlanmanın 3 kolunu da denedim. Güvenle bağlandım önce, sonra  kaçmayı denedim, en yorucu olan kısmına gelince duvara tosladım. Kaygılarımla bağlandığımda, beni hasta edecek olan ikinci aşkın pençeleri arasında kalmıştım bile..

    Beni tanıdığına inanan çoğu insanlar; güvenilir, deli dolu, fevri, cesur, girişimci ve değişik bir yapıya sahip olduğum konusunda hem fikir. Fikirlerime göre kısmen, davranışlarıma göreyse tamamen haklı olduklarını söyleyebilirim. Hatta şunları eklemeyi göz ardı etmeyelim; paylaşamayan, sürekli konuşan, merakına yenik düşen, niyeti iyi olsa bile eylemleri bazen kırıcı hale dönüşen, bazen kaosun elçisi, bazense sadece iyi bir insan olmaya çalışan birisi..

    Gelelim bu hikayenin esas konusuna..  Yazıları takip edenler, sokağımda yaşayanlar son 1 senedir tedavi gördüğümü bilir. Hastalık hücreleri hepimizin içinde bulunabilir ve tetiklenmeyle ortaya çıkar. ruhsal, fiziksel fark etmez. Bunların bir dolu sebebi var, onları başka yazıda konuşuruz. Issız adam kafası yaşayan adamla yolarım kesiştiğinde, toplam ilişkilerin yarattığı enkazın yorgunluğu vardı üzerimde. Beni mükemmelleştirecek günahların peşinde savruluyordum. Budala olmanın verdiği yüksek enerjiyi, alçakça eylemler peşinde harcıyordum. Kendimi dinleme zahmetine girmediğim için doğruyla, yanlışla pek ilgilenemiyordum. Aşkın doğruyla yanlışla pek işi olmuyor zaten. Hem paylaşmak istenmeyen duygularım vardı, hem de yanında olunmasını istemediğim bir hayat çemberi. Derken geldik o malum akşama. Müzik, alkol, insan kalabalığı, sohbetler, fark edilenler, fark edilmek isteyenler derken tatlı ve küçük bir kutlama yapılıyordu. Önüme iki seçeneğin çıktığı ve 2 sene sonrama etkisi olacak küçük bir kelebek etkisi. 2019 Temmuz.. 2022 şubatına kadar içsel serüven yaşatacak o hoş gün..

    Samimi arkadaşlık ve gerçek olmasını istediğin aşkın bir arada olduğu ama farkına bile varmadığın o gece. Paralel evrende yaşanılan olasılıkları hala ara sıra düşündüğüm o malum gece. Neyse ki kabullenmek nedir, nasıl yapılır öğrenmiş olmanın verdiği dersle şimdi sadece anlık düşünceler olarak gelip geçiyor..

    Öylece başlayan, kalbin yanlış alarm veren saat misali atmasıyla devam eden, fallara konu olan bir dizi günün başlamasına sebep olan o an.. Balkonda pilav yerken yapılan keyifli sohbetler, müziğe kendini kaptırarak yapılan danslar yanı sıra huzurla uyunan akşamlar, heyecanla başlayan sabahlar, şiir ve şarkıyla tamamlanan mesajlar..

    Ve mutlak son olan ilişki hengamesi.. Gülümsemelerle başlayan, sinir krizi ve kırgınlıklarla biten.. Aklın çalkalanması, kalbin felaketine davetiye çıkaracaktı.. 

    ”Ey aşk beni yağmala” diyor ya Yıldız Tilbe, tam olarak öyle oldu aslında. Seçimlerin sonu, hem keyifli sohbetleri hem de heyecanlı günleri tek tek kaybettirecekti..

    Sonunu bildiğimiz hikayeyi kenara koyalım. Aşk ve güven veren dostluğa yazalım. Son 4 yıl içinde yaşanılan büyülü 2 ay.. Bayan doğru olduğuma öyle emindim ki, içimdeki kırgınlıklar yüzünden keskinleştiğimi göremedim. Tabi buna birde kontrol edilemeyen faktörler eklenince tadı damakta kalacak bir ziyafete dönüşmüştü ortalık.. Gerçekliğini koruyan şeyler tam ortadaydı, yaşanılanlar ise arada uydurulan bazı şeyler yüzünden yalan sanılacaktı..

    Ruhum ve aklım iki ayrı krallığa büründü. Biri dünyanın kepazeliğini görürken, diğeri ise kendinin bile farkında olmadığı sırları keşfetmenin hevesini yaşamakla meşguldü.. Hayatımın normal gidişata sahip olması pek mümkün olmayacaktı o saatten sonra.. Aklım darmadağın oldukça kalbimde hayatı yaşama konusunda bocalıyordu. Birinin oyun dışı kalması gerekliydi, o kişi en başından beri ben olmalıydım. Ah benim, hayatım boyunca beni korumuş sevgili öfkem, kibrim ve her şeyi anladığını sanan zavallı yanım, yönüm..

    Kaybolan şeylerin kıymete binmesi konusunda aşk ve arkadaşlık açık ara farkla kazanır gibi geliyor. İhtişamını kazandığında çoktan kaybedilmiş iki kıymetli sıfat. Göğüs kafesimde yaratıla medeniyet, kadim bir hüzne boğulmaya başlamıştı. Ne yaşadıklarımdan keyif alıyordum, ne yeme-içme düzeni almıştı, ne de uykuyla bir ilişkimiz kalmamıştı.. İşin felakete sürüklenen kısmıysa daha sonra gerçekleşecekti.. Kendi krallığımın soytarısı olmaya başlamıştım.. Kendimle aram gitgide bozulmaya başlamıştı..

    Önüme sunulanları yok sayamam. Olanı geri getiremem, biliyoruz.. İki senenin sonunda, tam şuanda 2022 şubatında olanları önüme dizince kendime yeni seçenek yaratma gücünü bulmak dışında hayat başka bir seçenek sunmamaya yeminli. Ya da ben öyle olsun istiyorum.. Bunca saçmalığı doğuran şartların içinden virajı alıp, bana gerçekçi hatalar yaptıracak yeni ihtimallere doğru yol almaya başlamak.. Bana yeniden aşkı sevebileceğime, sabah dünyaya ve insanlara yeniden inanabileceğime dair umut veriyor..

    Riskleri görmezden geldiğim, köre aşkın eşkalini anlatmaya çalıştığım, ruhumun krallığında çiçekli bahçeler olduğuna dostun inanmasını istediğim, krizlerin ortasında bir başıma mücadele verdiğim yaşanmışlıkları tarih kitaplarına bırakıyorum.. Yanlışları 12’den vuracağım, sağırların kulak misafiri olacağı gürültüler çıkaracağım.. Kaçmadan, sözlerimin karmaşası  ve uzayan lafların gerginliği yerine özünde olanı anlayanlarla birlikte, umut kırıntısına terk edenle değil, melodileri duyanlarla yeni bir yöne adım atacağım..

    Bana, sana, bize dair işaretleri sezip, madalyonun iki yüzünü de olduğu gibi kabul edebilme umuduyla..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ZEHİRLİ SARMAŞIĞIN DİLEMMASI..

    ''Dün sabaha karsı kendimle konuştum
     Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
     Yokusun basında bir düşman vardı
     Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum''  
    Demiş sevgili Özdemir Asaf ..
    
    

    Acıyı hissetmek, yaşadığımı anlamanın en kesin yoluydu. Seke seke yürüyenlerin mirasıyla, koşmayı hayal eden bir müşkülpesent olarak büyüdü yaşım. İçi içine sığdırmayacak olanı düşler, kavuşamayacak olduğuma istek beslerdim. Şimdiki kişisel gelişimciler bunu doğru bulsa bile atladıkları bir şey var. ŞÜPHE! Buna kavuşacağıma dair duyduğum o şüphe, her şeyi katlayacak kadar büyük. Evet, artık yaşadığımı hissettiren şey acıdan daha keskin bir yapıya sahip olan şüphe. Kendisi özümün ev sahibi. Ruhumun akıl hocası. Yolumun yönüne cetvelle çizik atan bir pusula..

    Aklım olanları, olacak olanları büyütme konusunda usta. Anksiyetenin en sevgili dostu. Aralarındaki ilişki bazen beni kıskandırıyor.. Aslına bakarsan sayfalarca yazdım. Anlattım, bağırdım, bilinsin istedim, bazense sadece kahve yanı meze olsun istedim. Şimdiyse bunca kelimeyle tek bir soruya cevap arayacağız..

    28 yıllık yaşamı, çeyrek asrı devirmiş şu ömrü; ne için harcadık, şimdi ise ne için harcamalı?

    Bir zaman öncesi; kahraman olmayı ister, şen şarkılar söyler, aylaklık eder, hataların tadını çıkarır, bolca harcar, küfreder, iyi şeyler tasarlar hep kötü olarak anılacak şeyler yapar, budalalık eder, her sevgiliye aşkla bakar, terk edilmelerde acısını yaşar, evin asi çocuğu olur, sokağın tescilli aylağını oynar, sevmekte cesur, yaşamakta cahil, oynamakta usta edası takınan, karar verene kadar her konuda son tüketim tarihini geçiren, canı acıdığında şeytanın efendisi olan, sevince meleğin stajyeri olan, değişmesi mümkün olmayanlar için canla başla çabalayan, değişim kendine gelince hayatta kalma konusunda başarısız olan.. Yani bakınız; üşengeçliği, yanlış anlaşılmaları, yorgunluğu, takıntılarımı, endişelerimi, heyecanımı, telaşımı, fevriliğimi, kaygılarımı, doğrucu davut oluşumu, korkularımı benden çıkarınca geri pek bir şey kalmıyor. Kalmadı da. Şimdi gelelim, bunların benden çıkarıldığı ikinci perdeye..

    Kalabalığın içinde kaybolmayı isterken kendini eve kapatan, yalanların ziyanına uğrayan, ruhsal iktidarsızlıkla boğuşan, hayatla arama girenlere izin veren, donuk ve katılaşan dünyaya kinlenen, var olan gücünü kendinden esirgen, bir sıkımlık canım kalmasına rağmen var olmayan gücü başkalarına feda eden, bayatlamış sohbetlerin eşlik ettiği masalarda saatlerini harcayan, yapısı bozuk ve ışığı sönmüş olanlarla içsel bağ kuran, kibre fikirlerini teslim eden, ben yarım yamalakta olsa hayalini kurarken o hayalleri yaşayanları görme rezilliğine nail olan, yaşamaya yabanileşen, bunalımları dışta gerçek içte zaman zaman blöf olan, çin malı hikayeleri dinlemeye zaman yaratan, kendi düş pazarına gitmeye üşenen, kıskanç, huysuz, kah canım istemez suskunluk orucu tutar, kah vanası bozuk musluk misali çenesi hiç durmayan birine dönüşürüm.

    Önce içine çeken bataklığa dönüştürdü bu durum beni. Ruhum adeta sevilmek ve onaylanmak için köleleşmeye başladı. Ve biliyor musun, hiçbir zaman bu kadarıyla kalmaz. Kalmadı da. Yabanileştim, kendi köşeme çekilmeye başladım. Görmüyor, duymuyor, hissedemiyordum. Hal böyle oldukça kabuğuma gömüle hale geldim. Hayalimdeki evliyayı, hayattaki ifrite dönüştürmeyi el birliğiyle başarmıştık. Sorumluluklardan kaçıyor, iyileşemeyecek bir hasta olduğuma inanıyor, mücadele etmek yerine aylaklığı seçiyor, gerçeklere göğüs germektense mahvolmayı tercih ediyordum. Bunları yaparak, o bataklığa gömüldükçe sanki bir şeyin bedelini ödediğime inanıyordum. Boşa geçirdiğim onca zamanı telafi etmesi için hayattan kıyak bir işaret bekliyor, ufacık bir olayın hayatımı kökünden değiştirmesini istiyordum.. Ah be canımın içi böyle şeyler sadece filmlerde olur, demeyin. Beni kaderin mimli kılan ne varsa oradan da adımı silecek bir şeyler elbette vardır. Olmalıydı..

    Sonra içimde sözcüklerin kırıntıları dolmaya başladı, yavaş yavaş. Düşüncelerimi, duygularımı taşırmak için tek damlaya yer kalmayacak kadar dolmuştum. Evcilleştirilmesi mümkün olmadığına inandığım hücrelerim ve göğsümde mağlubiyetin yegane ordusuyla kendimi balkona attım. Önce sokaktan geçenlere tükürerek yağmurla beraber onlarla alay etmeyi istedi içim. ”Senin en büyük sorunun bu, her şeyle alay ederek gerçeklerden kaçabildiğini sanıyorsun, seni ahmak” diyordu daha içim.. Üstünkörü bir iyileşmenin, kendini medenice mahvetmenin en klas yolu olduğunu anlamam biraz zaman almıştı tabi.. Ben bu süreçte gerçek dostlarımı hayat çemberimin dışında tutarken, yanıma sadece ben yanarken üzerime işemeye üşenen insanları dahil etmiştim. Ve bu perdenin en fiyakalı bitişini ise, içinde bomboş hissettiğim deli gömleğini yavaş yavaş çıkarırken tamamlamaya çalıştım.. Bu fiyakalı kaos, benim felaket senaryomda ödüle aday bir yazardı.. Kendi hayatımın dışında kaldım dersem abartmış olmam..

    Birbirinden yalıtılmış insan topluluğu. Dilinde çürümüş kelimeler yığını taşıyanlar. Bazen bir sözüyle, bazen özünde olanlar nedeniyle domino etkisi yaratanlar. Çıplak kral yalakaları, Don Kişot’un sevgili yoldaşları, çarpık binalarda yetişmiş kötü insanlar, betondan kendini arındırmayı başarmış olanlar, şakayla hayatı neşeye boğanlar, gürültüden rahatsız olmayan ahmaklar, Pavlov’un salyalı köpekleri, nezaketi göze batanlar, yarım kalmış hikayelere sahip olanlar, ve daha niceleri.. Shakespeare haklı, hayat devasa bir sahne. Ve biraz önce saydığımız, saymaya vaktimizin olmayıp sizin aklınızdan eklediğiniz sıfatlara sahip nice insanlar o sahnede olması mümkün ve zorunlu olanlar. Ben, benim sahnemin üzerinde ayak izi olanları, yer yer başrolü bıraktıklarımı, yer yer sadece gelip geçenleri aktardım. Ben anlattıkça yanlış anlaşılmaya, anlaşılamamaya, bazen öteki olup, bazense yani gerçeği görmek isteyene şahsına münhasır olmaya devam edeceğim. Sadece bil isterim. Çünkü çeyrek asır olan yaşamımda yeni günün bana verdiği yetkiye dayanarak ve inanarak, bana beni geri kazandıracak olan senaryonun kalemini yeniden aldım elime. Her olanı gördüm, duydum, tattım ve bunun karşılığını bir bataklıkta yaşayarak aldım. Hayat eksik dişleriyle gülümseten planlarını yazılanlara dahil edecek çok sahne sunuyor hala. Bazılarıysa, toz misali sahnemden öylece gelip geçtiğinin farkında olamıyor. Ve başrol hala onların sanıyorlar. Yanılıyorlar, tüm sokak sahne olsa da ben artık bazı sahneleri izlemeyi bıraktım. Yıllara meydan okuduğumu düşünüp, saniyelere yenilmiş olmanın verdiği ders için emeği geçen herkese teşekkürler..

    Yorgunum, yine de çabama sağlık.. Yaşanmışlık olmasaydı yazamazdım.. Ve, doğru düşününce mutluluktan alacağım payı görüp, sokağımda bahar temizliği yapacağım o sahneden..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İKİZ KULE: AY IŞIĞI SARMAŞIĞI..

    Saçlarını savurup, kapının önüne geldiğinde önce rüzgarı hissetti. Boynunu edalı edalı sağa sola çevirdi. Tam çaprazında onu bekleyeni gördü. Gülümsedi, ilerledi. Kimi telaşlı, kimi neşeli, kimiyse üzgün haldeyken bizimkisi elini kolunu sallaya sallaya yürümeye devam etti. Umutsuz değildi. Umursamaz da sayılmazdı. Sadece anın içinde olmayı fazlasıyla seviyordu hepsi bu. Girdiği ilk sınav değildi, son da olmayacaktı..

    Günler peşin sıra geçiyordu. Sonuçlar pek çığlığa boğucu sevinç yaratmasa da, idare ettiren bir keyif vermişti. Sonbaharda. En sevdiği mevsimin başlangıcı ile yeni hikayesine doğru yola çıkacaktı..

    Hayata olan bağı, dünyayı sıkı sıkı tutuşu onun hikayesini çoktan oluşturmuş olsa da, o kendinin yazarı olacağına inanıyordu.. Yeni olan her şey iyi midir sahi? Ne olursa olsun sen devam et, derler ya hani. Yürümek, durmamak her şeyin iyileşmesine yardımcı olabilir mi, her koşulda?

    İnsanın geleceği görememesi verilmiş en güzel hediye. Peki ya yazarken düne gidip, bugünü anlatırken her santimini hesaplayarak yazdığımız bu hikaye. Bu da hediye mi yoksa lanet mi? Şuan için emin olduğum, bu hikayeyi yaşarken bilmediğim şey; aptalların söylediği yalanlara bağlı bir hayatın içinde olacağımdı. Küstah hayat! Seçimleri başkalarına ait olan, sonuçları sana yaşatırken kırık dökük dişleriyle yavşakça gülen şu küstah hayat!

    Annem tırnağıma taş değmesin diye çabalardı. Babamsa hayatın acı yüzüne pençe geçirmeyi tercih ederdi. Bir yanı merhamete kapısız ev, bir yanı gerçekliğin zihne taarruzu kesmeye bahçesiydi büyüdüğüm yer. Bebekken babam uyumam için sokağa çıkarır öyle uyuturmuş. Yoksa fal taşı gözlerle, sesi kesilmeyen ağlamayla eziyet edermişim. Sokağa adım atar atamaz, uyuklamaya başlarmışım. Ailesine anarşist olanı, evcilleştirmeye çalışanlar hep güldürmüştür beni..

    Şiddet, sokağın ana dili gibidir, yani çoğu zaman. Öyle hemen önyargılı olma. Korur kollar aynı zamanda , sokağın dilini konuşmayı öğreneni de evsiz bırakmaz. Öyle de anaçtır sokaklar. Sanırım hem korkmamayı, hem evsiz hissetmemeyi böyle öğrendim. Ha bir de aidiyetsizlik duygusu var. Ona, doktorum dışında kimseye erişim vermemeyi tercih ederim.. Her neyse. Dayak atmak başka da, yemenin tadını alanlar iki şeyi çok iyi bilir: Savunma mekanizmasını çalıştırmayı, tekmeyle tokatla kimsenin düzeltilemeyeceğini.. Dayağa karşı çıkmak her ahmağın hakkı sayılır elbet.  Çünkü önemli olan kimin kazanacağı değil, kimin daha çok dayak atacağıdır..

    Masum kalabilmek.. Ne ki masumiyet? Mesela şahsiyeti olmayandan masumiyet bekleyebilir misin? SANMAM! Evin kurallarıyla robot olmaktansa, sokağın kanunlarıyla özgür olmayı seçmiş biri olmak, attığım en uzun adımdı. Hayat kestirmeler sunmuş olsa da ben illa uzun yolu seçip, her şeyi geç ve zor olan tarafıyla öğrenmeyi seçtim.. 

    ”İyi bir insan olmak”. Herkesin doktor, avukat, öğretmen, asker olmayı istediği çocukluk hedefleri arasında benimki sadece insan olarak kalabilmekti. Vay benim  çiçeği burnunda çocukluğum.. O zamanlar buna karar vermek kolay tabi. Sırtını dayadığın baban, içini ısıtan annen, yalnızlık hissini kılıçla kesip atan kardeşin var. Ya şimdi! Hala varlar. Evet. Sadece biyolojik yaşım biraz fazla gelişkin. Bu yetişkinlik bana en çokta seyirci kalmayı öğretti. ve uzun vadede görüyoruz ki bunun diğer adı pes etmek. Babam ‘vazgeçersen yenilirsin, yenilirsen hayatla başın belaya girer, çünkü o dinlenmen için sana kırmızı ışık yakmayacaktır’ derdi. Annem ‘kulağa hoş gelen yalanlara inat, yüreğinle hep dürüstlüğü savun, yoksa o yalanlar seni şefkat dolu bir köleye çevirir’ derdi. Güneş, altında hiç yanlışlıklar dönmüyor gibi parlamaya devam ediyor. Gece yalancıların kirlerini örtbas ediyor..

    Sevgili okuyan, bağır bağırabildiğin kadar. ”Ey aptallar ordusu! Yüreksiz, benciller. Ahmak yalancılar. Yalancıların aptallaştırdıkları. Bu sokakta inatla, size rağmen ve maalesef sizinle bir yaşan bir doğru var. Ve şimdi hak ettiğiniz tükürüğü alacaksınız.”

    Herkesin belli izleri vardır, yaralarını anımsatan. Ne zaman, ne sevgi, ne doktorlar, ne de ilaçlar acıyı dindirse de izini silemez. Gerçi bunun içinde plastik cerrahlara gidebilirsiniz. Çağ ilerledi. Bense izi, yarayı silip atmayı değil onlarla alay edip, eğlenmeyi tercih edenlerin tarafında olacağım. Bunu öğrenmek için çok yol denedim aslında. Ki başta da belirttiğim gibi, ben genelde uzun ve yorucu yolları seven bir müşkülpesent olduğum için, geri dönmek pek bana göre sayılmaz..

    Aslında ruhum emekli olmak ve yılı, ayı, günü, saati, sokakta olan biteni umursamadan beni enterese etmez diyerek yaşamına devam etmek istiyor. Ama ailemin genleri ve sokağın öğretileri buna karşı çıkan isyanlar yaratıyor beynimde. Bedensel dışavurumum bundan pek sağlıklı çıkış bulamadı. Zihin kıvrımlarına yapılan bu saldırı ne kadar uzun sürdü, ne cenk meydanı gördü bu sokaklar, sadece altında yaşadığım gökyüzü bilir.. Doğruların yoluma taş döşemesi, hayatımda yanlış olan her şeyi yavaş yavaş mahvetmeye başladı bir süre sonra.. Vakti boşa harcatan ne varsa dağılıp savrulmaya başladı.. 

    Sonra.. Yani aslında derinden gelen bir çatırdamayla.. Hiç olmayan, belki de çokça derinlerde gömülü olan, tadına pek aşina olmadığım duygular nüksetmeye başladı.. İkiz kulemin köklerinden gelen ses, ay ışığı sarmaşığımın nadir görülen çiçeğinin açmasıyla.. En derinlere sakladığım ya da diyorum ya ilk kez tanıştığım o duygu zinciri. Ardı sıra kendine, boşalan öfkeli hücrelerde, yer bulmaya ve sıkı sıkı tutunmaya başladı. Önce kendi benliğinin çıplaklığında yatanları görmeye başladım. Arada örülen o set yıkıldıkça çatlaktan sızmaya devam etti. Deli gömleğimin altına sakladım; affım, sevgim, neşem, gözyaşım, olandan ötesine olan inancım, öfkeyle sarıp sarmaladığım çocukluğum, yumruklarımı sıkmayı bıraktıkça avucumda tuttuğum umudum.. En kıymetlisini yeni yeni hissediyorum. Çocukken hayalini kurduğum, iyi insan olma hayali..

    Kendime baktıkça karşımdakileri ya severdim, ya yakıcı öfkeyle ezer geçerdim. Aynada süslediğimle sokağa saldığım kişinin o sivri ve bir o kadar da tatlı yanı. Meğer görünenden çok daha öteymiş. Bir ses, bir çiçek mi sebep oldu yani bu keşfe dersen, hayır. Önce kahkahalara boğmayı seçtim hayatı, sonra kanamaya başladım, daha sonra kaşları çatık öfkem ve sesi çıkmayan gülüşümle hayata meydan okuyan bir çocuğu tek bir ses hayata espri yaptıracak kadar güçlü olamaz. Hayatın kederinden, ölümün neşesinden payıma düşeni görmeye başladım. İşte o ses, o nadide çiçek o çatlaktan anca öyle sızmaya başladı..

    Hiçbir şey görüntüden ibaret olmadığı için, göründüğü gibi de değildir, sevgili aptallar. Ve hakikatin eşiğinde deliren siz sevgili dostlar. Aldatıcı olan görüntülere karşı, gerçeği görmek için gözünüzü kapatmanız dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • .. BU BİR KEK TARİFİDİR! ..

    Önce ortamın sıcaklığını ayarlayalım. Ne Üşütmeli, ne terletmeli. Böylelikle odaklanabiliriz. Şimdi malzemeler: Biraz telaş, biraz hayal kırıklığı, bir fincan insan kalabalığı, bir tutam uygulanmamak üzere ortaya savrulan planlar, bir çorba kaşığı umut, bir avuç korku, alabildiği kadar düşünce karmaşası, bir avuç hata ve bunları karıştıracağımız etten, kemikten bir iskelet sistemi. Ve kolları sıvayalım..

    Önce fırını 180 derecede, 15 dakika ısıtalım. O sırada malzemelerimizi iyice karıştıralım. İçine kabarması içinde bir paket öfke koyduk mu tamamdır. Keki fırına atalım. Şimdiyse süsleme malzemelerine geçelim. Yalan, kaygı, karmaşa yaratacak merhamet ve suçluluk, keşfedilmeyi bekleyen yetenekler, kayba uğraması gereken zaman ve sevgi parçacıkları. TİK-TAK. Ve kekimizi fırından alabiliriz. Şimdi dinlenmeye bırakalım. Ardından süslerini halledip servise hazır hale getirelim. Ve işte tamam.. Yenmeye hazırsınız. Sizi dişlerin arasına afiyetle sunabiliriz..

    Kekimizin yanına kokusu mest edecek bir kahve, ve hazır. İşte şimdi afiyet olabilir.. Kahve diyorum, zahmet olmazsa..

    Değer vermenin ve emek harcamanın bedeli ağırdır, sevgili diş geçiren. Hayat hep masraf çıkarır. Sense hesabı ödedikçe biteceğini sandığın bir yaygaraya mahkum kalırsın. Kekin ve kahvenin tadın çıkarırken izninle bir hikaye anlatmak isterim..

    Ruhuyla yazı tura oynayan birinin hikayesini.. Dünyayla arasına aynadan set çekmiş, bakanın sadece yansımasını gördüğü bir duvar.. Yarattığı kaosun ortasında kalanlar ve zihni tacize uğrayanları izlerken, sigarasını yakar ve çıkan dumanın sesini dinleyenin yegane hikayesi. Öğrendiği her yeni tekniği ahmakların üzerinde uygular, onları nakavt edene kadar da durmazdı. Onun yörüngesine girdiğiniz an vay halinize. Ya şah çekene kadar durmamalısınız ya da mat olmaya alışmalısınız. Varoluşsal kaosun elçisi. Satrançta kalifiyeli. Hangi anlama geldiğini anlayamayacağınız bir dolu kelimelerin efendisi. Orkestranın maestrosu. Kendi mahvoluşunda eğlence yaratırken, başkalarının felaketinin başrolü..

    Türlü hikayeler dinledim. Kiminin çığlığına, kiminin fısıltısına şahit oldum. Yazdım çoğunu. Bilinsin istedim. Şimdiyse bilinmesinden ziyade sadece dalkavukça bir arzuyla anlatmak istiyorum. Öyle insanlar var ki, içindeki suçlunun intikamını almak için hayatındakilerin umuduna saldırıyorlar. Tabi kimisi, o suçluya hak ettiği cezayı kesebilme cesaretini gösteriyor. Hani bazılarına bakarsınız ve ben bu Mehmet Ağa’yı sarı çizmesinden tanırım dersiniz ya. Bazılarına baktığınızda ise onun dünyasında hiç renk bulamazsınız. Bu adama baktığınızda tek bir şey görebilirsiniz.. KENDİNİZİ..

    Öyle bir krallık kurmuş ki. Avlusunu aşıp, sarayın içine girmek neredeyse imkansız. Alamut kalesini aynalarla dizayn etmişler gibi. Herkes için muazzam hikayeler barındıran, görmesiyse neredeyse mümkün olmayan o krallık.. Koruyan askerler yok, içeriden kesilmeyen ezgiler geliyor, türlü çiçek kokuları burnunun olduğunu hatırlatıyor. İnsan ”avlu böyleyse, içerisi nasıldır” demekten alamıyor kendini. Zor bir adam değil, kolay hiç değil. Kuralları açık ve basit. Oyunu karmaşık hale getiren kısmı bu..

    Ben sevgimi düşmanlarıma da pay ederken yolumuz kesişti kendisiyle. Büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Duruşunu bilmem, ama sesini tüm hücremle dinlediğimi inkar edemem. Gülümsemesinde, sigarasını sollayan bir buğu vardı. Bense avareliğin el kitabını yazan yaşantımın tam ortasındaydım. Dinledim evet, duymaklaysa işim yokmuş o sıralar. Mağlup olacağım oyunlar oynamakla meşgul zihnim, önüme sunulan satranç tahtasını fark edemiyordu. Tekdüzeliğin yıkıcılığıyla yaşarken, beni şifalandırmak için aynalı yollar sunan bir akıl hocasına ihtiyacım yoktu. Bana çıkardığı şifa haritasını elimin tersiyle ittikçe, şimdilerde fark edeceğim o aynaların daha da kalınlaşmasına neden olmuşum..

    Sen defolu hatalar yaparken, hayat senin telafi etmene müsamaha göstermek yerine yoluna devam eder. Öyle acayip koşullarda yaşam sürüyordum ki, tuhaf bir rastlantının bana aylar sonra kendimi bulduracağından zırnık kadar haberim yoktu. Bizim maestronun sahnesi gittikçe kalabalıklaşıyor, bense avlunun yeteceği konusunda kendimi ikna ederek devam ediyordum. Meğer ona rastgelene kadar deli gömleğimi gizlemek için bir dolu emek harcamış, farklı tasarımlar giymişim. Aylar beni, bense saniyeleri kovalarken üstüme giydiğim her tasarım bana, beni yabancı hissettirmeye başladı. Kışın ortasına kadar dayandım. 2021, ocak. Yeteri kadar sıkıştıkça üstümde başımda ne varsa kesip attım. Bir poşete doldurdum. Kafamı kaldırdığımdaysa gördüğüm tek şey yansımamdı. Yanlışı görüyorsan, doğru soruyu soramıyorsun. Zihnim berraklaştıkça sesim kısılmaya başladı. Resmin geneline bakmaya başladıkça telaşlarım sakinleşmeye başladı. Şimdiyse tek istediğim, gömleğimin verdiği yetkiye dayanarak oyun masasına oturmaktı. Geçmiş olsun. Zaman sadece bana değil, krallığa karşıda cilvesini göstermiş olacak ki ortada ne masa kalmıştı ne oynayabileceğim bir oyun. İşin ehli birçok oyunu mat etmiş, kendini ruhuyla bedenini ayıracak o eşsiz formülün arayışına adamıştı. Ne koyduğu aynalardaki yansıma, ne masadaki oyunlar, ne hayatın kuralları ona haz vermiyordu. Arayışını kızgın fırtınalı okyanusta sürdürmek üzere çıktığı yolda keşfettikleri, kaybettikleri onun için paha biçilmez birer hazine olmaya başlamıştı. Bedenine bakıp gördüğünle, ruhunda çalan ıslık öyle başkaydı ki. Onu artık anlamak neredeyse krallığı kadar imkansız yollardan geçiyordu.. 

    Ben önce o aynaları aşmak için çabaladım.. E insan ancak kaybedince uğruna savaşacağı bir oyuna dahil oluyor işte.. Hayat ciddileştikçe gülmeye, sorguladıkça susmaya başlamam epey zamanımı aldı tabi. 2021, nisan. Bizim kaşif yanlış bildikleriyle, doğru gördükleriyle kahve içmeye geldi. ‘En az bir tane aşağılık insanla yakınlaşmadan doğru bir insan olmazsın’ demiş yazar. Bense doğularımı yeni yeni bulma, gömleğimin tadını çıkarma dönemindeydim. O ise krallığını devretmiş, sonsuzluğun sınırını aramaya çıkmış bir kaşif olma döneminde. İnsanlar yüzyıllardır birbirlerinin hatalarını tekrarlayıp farklı sonuçlar bekler. Kahvemizin her yudumda aklımda kendini açıklama ihtiyacı duyan düşünceler sırası gelsin diye can atarken, dilimde sadece kaşifin hayatına dair konuşmalar vardı. Belki de bir yanım o zamanlar biliyordu, ne dersem diyeyim yanlış insan olma etiketimi üstümden atmayacak ve bi daha kahve içemeyeceğimizi. Her neyse. 2021, eylül. Sonbahar sayesinde kurumuş yapraklarımı dökme fırsatı bulmuştum, Kaşifse ruh-beden ikileminde dört bilinmeyenli denklerimin formülünü bulmak üzereydi. Ben ikisinin birliğine sığınmayı seçenlerdenim. Oysa ikisini de ayrı ayrı kontrol edebilecek olanlardan. 2022, ocak. Kekin gömleğimin üstüne dökülen kırıntılarıyla, ve kahvemden yükselen dumanla penceremden sokağa bakmaya başladım. Kekin malzemelerinde eksik olan tatları ilk kez algılıyordum. Tam karşı kaldırımımdaysa sevgili kaşifi gördüm. Elinde hesap defteri, aklın sınırını aşmış şekilde, anlam ve izahın rotasını çiziyordu. Kafasını kaldırdı gökyüzüne, Tesla’nın  güvercinini görme ümidiyle baktı, yandan çarıklı bir gülümsemeyle çizdiği rotayı sol göğsünün üstündeki cebe koydu ve sadece yürüdü..

    Kendimizi tanımakta zorlandığımız sürece yaşam hep ilginç hikayelere, eksik malzemeli keklere ev sahipliği yapacak sanırım. Ve ben. Üç günlük dünyanın son saniyelerinde, kekin tadını çıkarırken, deli raporumu gömleğime iliştirip, yaşamın kepazeliğinden sıyrılıp evrenin neşesini hissedeceğim..

    Afiyet olsun, ha bu arada eğer ki havada asılı kalan benliğinle kavuşmayı istersen bir gün ve anlamak istersen insanları; kekin tadını çıkarırken iyi düşün! Bildiğini sandığın her şeyi unutmadan, hiçliği anlaman mümkün olmayacaktır çünkü..

    ..SEVGİLERİMLE..