Yazar: yildizlaraltinda

  • ..NOTUS’UN İKİLEMİ..

    Şimdiye dek bizi hayat ayırmıştı, şimdiyse acı gerçeklerin ta kendisi. Bu yıkımın oluşturduğu enkaz müzesine tek kişilik bilete sahibim ve bunu hiçbir hata değiştirmeye yetmedi..

    ..SEVGİLERİMLE..

    Ilık ve teni okşan bir rüzgardı Notus. Sonbahara öyle aşıktı ki, her mevsimde huzur veren, sonbaharda her yeri talan ediyordu. Sonbaharın kibri Notus’un öfkeyle fırtınaya dönüşmesine neden oluyordu. Tabi ya bu sonbaharın ne kadar umurunda?

    Yüzyılların döngüsünü kıracak tek bir parça eksikti. Her hikayenin bir karmaşaya, bir sakinliğe, bir kazanana, bir de.. Ve sevgili Bay 42 çıkageldi..

    Sonbahar olanlardan haberdarken bile, öylece kendi döngüsünü tamamlayıp gidiyordu. Notus ise her mevsim huzuru koklatırken insanoğluna, tek bir mevsim de öfkenin harmanladığı soslu fırtınaya dönüşüyor, her şeyi kasıp kavuruyordu..

    Notus bu durumun içinde kaybolmaya devam ederken, sevgili Hermes muzip oyunlarından birini yaptı yine, yeni, yeniden. Yaklaşan sonbaharı feleğin çizgisinde bekleyen Notus bir anda Hermes’in sesini duydu. Aralarında kelimelere dökülse kısa hikaye değil, roman olacak bir dizi konuşmadan sonra Hermes gülümsedi ve tam o anda elinde kahveyle Bay 42 belirdi. Kahvenin sohbeti 40’ı bulmuş olacak ki, Notus ilk kez sonbaharın gelişini, yaprak döküşünü, toprağa karışmasını, sonrasında da yerini yeni gelene bırakışını fark edemedi bile..

    Hikaye bu ya, bir kahve bazen sadece bir kahveyken bazense 40 yıllık hesap kitler insana. Notus satranç tahtasındaki boynu bükük şah gibi hissediyor, Bay 42 ise her yolu denese de bunun kaynağına ulaşamaz bir hale dönüşüyordu. Zaman atmosferi yarıp geçti onlar için. Bizim içinse yaz bitmek üzereydi. Notus mazide kısa süren 1 asırlık hikayenin allak bullak eden tesadüfüne yenilmek üzereydi. Sonbahar kendi oyununa öyle odaklıydı ki geri kalan kısımlar onun toprağında yok olup gitmişti, Bay 42 ise..

    Ah sevgili Bay 42; ruhunun ham maddesi sonbaharda saklı Notus ve bütünü tamamlamak üzere çabalayan sen. Notus Bay 42’nin yoğurt aklını ayran eden aşka düştüğünü fark edemeden, kendini fırtınadan kilometrelerce uzak, başka toprağın kaynağına kaptırmaya başlayan sonbaharı gördü..

    Notus, kendi dünyasının karmaşasında ne istediğini bilemez hale gelirken, Bay 42, Notus’un zehirli sarmaşıkların dikenini cımbızla ayıklamaya çabalıyordu. Çaba ki ne çaba Notus kendini gerçekleşmek üzere olan bir felaket senaryosu gibi hissederken, Bay 42 Notus’un tamamlanması gereken bir proje olduğunu ve eksik parçaları tek tek bulacağının sözünü verdi..

    İşte o malum döngünün tohumu o gün yeniden atıldı. Notus bittiğini sandığı döngünün ilk halkasını gördü, Bay 42 izahı olmayan şeyleri imkansızlıklarla dengelemeye çalışıyordu. Aşk bu ya kiminin gözüne Çin malı görünürken, kiminin gönlünde kaçmak için tutunduğu tek sebebi oluyor..

    Hermes’in rastlantısı, Notus’un saçmalıkları, Sonbahar’ın monoloğu ve olasılıklar zincirini alt üst eden sevgili Bay 42.. Bay 42 kendini öylece zehrin arasına attığında, inanmıyor olsa bile ilk kez hem de hiç beklenmeyecek bir şekilde, Notus’un ilk defa hem sonbaharın gelişini sakinlikle görmesini, hem de öfkesinden artakalanlardan ibaret olan hikayesini fark etmesini sağladı..

    Notus güneyin ona iyi gelmeyeceğine kendini öyle inandırmaya başlamıştı ki. Ölümü olacağını bilse bile her şeyi son bir yıkımla enkaz müzesine dönüştürüp yola çıkacaktı. Bay 42 kozmosun çatısını oluşturmak isterken, Notus’un kalbi yanlış alarm veriyordu. Sonbahar ise zehrin ortasında siestaya dalmıştı. Notus alarmı kapatırken sonunda aldığı karara öyle inanıyordu ki, Bay ve bayan doğru olunamayacak bir hikayede atmosferinden sonbaharı da kaldıracaktı..

    Bay 42 kendinde olmayanı Notus’a sunmak istese de, Notus aklın körlüğüyle kararını vermiş ve bu duruma inanmıştı. Esaslı ve beklenmedik bir karmaşa yarattı, düşüncelerini darmadağın ettiği ve kalbini fethettiği Bay 42 yanlış etiketlerle onun için doğru olan yola gitmek zorunda kaldı..

    Gelgelim Notus 40 gün düşündü ve kararını verdi. Dünyalarını değiştirmeyi isterken hayatta kalmayı başaramayanlardan olmuştu, yine. Kaos onun kronik haslığıydı, öfkeyse panzehir. Bunu anlaşılır kıldığını sanmıştı oysa. Peki n’oldu Notus’a ?

    Evrende göze batan fazlalık olduğuna inandırdı kendini, peki ya öyle miydi gerçekten?

    Kader tüm ihtimallerin toplamıyla, görmezden gelinenlerin olasılıkları arasında yeniden yazılmalıydı. Notus, benim hikayemde alametifarikası olan kaosla birlikte, Bay 42’yi dünyasından kurtarıp dünyadan kurtulmak üzere yola çıktı..

    PEKİ YA SENİN HİKAYENDE?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..PALETTEKİ PİYON..

    O biçim insan olmanın verdiği haklı gururu taşıyorum. Kendimi ifade etme paçavrasından sıyrılıp, saçmalama erdemliğine ulaşmış olmanın verdiği şu haklı gurur..

    FERNANDO PESSOA benim dünyama açsaydı gözünü, ‘Huzursuzluğun Kitabını’ yeniden yazardı. Ruhi Mücerret görse şu halimi, beni kesin kaderin şubelerinde otobüsü defalarca kaçırmış olarak tanımlar, bununla epey bir dalga geçerdi..

    Neymişim ben, kimmişim, ne olmuşum, ne olamamışım. Aman ne gerekli sorular. Sanki cevabını alsam çok önemseyecekmiş gibi davranmaktan alıkoyamıyorum kendimi..

    Küçük küçük oyunlar oynuyorum kendi çapımda. Artık eğlenceli gelmese de oyuna olan zaafım ve sonucunu görme merakım beni sürekli masanın başında tutuyor. Atmosferimde zaman kavramının olmayışının kendimce avantaj olduğunu varsayarak devam ediyorum..

    Oyunu kendimle oynamaktan sıkılıp sahneye çıktığım o günden sonra tüm kontrol piyonun eline geçmeye başlamıştı. Başlarda vezir bu duruma fazla alınsa da kontrol edilme arzusuyla tutuşan şah, kendini fazla kaptırma yolunda ilerlemekten kendini alamıyordu. Milyonlarca aptal gibi, vezir de normal görünüyordu. Tek silahı kibirdi ve piyon bunun üstesinden gelebilme arzuyla bütünleşmişti. E şah yerinde duramayacak kadar heyecanlı, tek kare ilerleyebileceğini unutacak kadar yorgundu..

    Acı gerçeklerin dandikliği, piyonun yavaş yavaş köşeye sıkışmasına neden oluyordu. Afalladığı her adım da tahta da kayıplar veriliyordu. Vizyon, amaç olduğu sürece araçların getireceği her şey oyunun kaybedilmesine neden oluyordu. Ya da kaybeden taraf var mıydı gerçekten?

    Piyon satranççı körlüğüne sahipti, ve bu körlük onu tahta da yalnız kalmaya itecek kadar ilerlemeye başlamıştı. Vezirle hasım olmuştuk ve piyon olarak ona fırsat sunmadıkça kazanma şansının kalmadığını biliyordum. Ya da biliyor muydum gerçekten? Piyon çok fazla şey yapmayı arzuladıkça, vezir saldırıyor şahsa olanları geriden adım adım izliyordu..

    Ve sevgili kale, şaşılacak derecede yoğun bir konfüzyon yaşıyordu. Derken ”ŞAH”..

    İlk dört hamlenin 197229 yani 72.000 farklı doğru olasılık arasında piyon beşinci hamlede olasılık dışına çıkmaya başlamıştı. Geri kalan taşlardan öyle emindi ki körlüğünü arttıran bu durumu kabullendiğinde tahta kapanmış olacaktı..

    Vezir durmadan saldırıyor, şah olanı izliyor, piyonsa aylaklık iletinin rahatlığını düşünmeye başlıyordu. Takım ruhunu kaybetmeye başlayan siyahlar olarak piyon sürü psikolojini aceleyle kontrol etmeye çabalarken hızla taşlarını kaybediyordu. Kale, at, yoldaşı olan yedi piyon..

    Vezir yavaşlamış, beyazlar tüm kontrolü ele geçirmişti. Piyon son bir umutla karşı kaleyi oyun dışı bıraktığında ilk büyük hatasını yapmış oldu. Vezirin piyonlarla kurduğu pusuya kendinin çekildiğini çok sonra anlayacaktı.

    Ve üçüncü gün..

    Fil arkasına piyonu alsa da düşmanın atağından kurtulamadı. ”ŞAH”..

    Ve sevgili at, şahı korumak için kendini feda etme sırası ona geldiğinde kendine özgü hareketini yapıp ortadan kayboldu. Son bir şans, son bir hamle.. Vezir kazanacağından emin, piyon tahtada üç kişi kalmış olmanın verdiği enkaza dalıp gitmiş, beyazlarsa üstünlük kurmayı başarmıştı..

    Teslim ol, savaş, kaç.. Her yolu denese de tek bir yol kaldığını sonradan görecekti piyon.. AÇMAZ.. Piyon şahı boğmaca matın önüne bırakmıştı..

    Ve GM gerekeni yapıp beyazların çifte şahını çekmişti bile. Piyon son kez tahtasında kalan şaha baktı, sonra vezire döndü ve gereken adım atıp kendini yem etti. Şahın 50 hamle şansı vardı ve olması gerekenden daha iyi adımlar atıyordu..

    Piyon içindeki buruklukla tahtaya bakarken; şah döndü, göz kırptı..

    VE ”PAT”..

  • ..ODYSSEUS ANLAŞMASI..

    Sonunda ilk yağmur damlası toprağa kavuştu. Pencereyi açtım, gök gürültüsü ve yağmurun kokusu duyularımı hızla harekete geçirdi. Artık anlatabilirim.. Yağmur durana kadar olan vaktin en kıymetli anındayım..

    Yüksek sesli müzik, alkol, insan yığınları derken kendi kalabalığımız insanların yalnızlığını çoğaltıyordu. Son yudumu almıştım ki bana uzattığın eli gördüm. O gün de yağmur vardı. O zamanlar benim için ruhu serkeş bir eylemdi yaşamak. Sense her şeyin anlamını, hiçliğin içinden oyup çıkarmayı sevdiğini anlatmıştın. Bu hikayemizin başıydı. Yönsüzlüğümün, amaçsızlığımın, ansızlığımın ana vatanı olan bu kentte kararsız yürüyüşlerime kahveyle eşlik etmeye başlamıştın. Zaman geçtikçe ”kalbin sırrı” adını verdiğimiz bir alfabe oluşturmuştuk. Sen gizemin peşinden gitmeyi yeğledin, bense hikaye yazmayı. Şimdi biliyorum ki ne sen gittiğin yolculuktan pişmansın, ne de ben hayat bilgimin değişmesinden..

    Kaderin virajında çarpışıp tanıştık, ve üç günlük dünyanın son gününde vedalaştık. Söz verdiğim gibi tam üç gün bekledim. Mikail ile aranı iyi tutmuş olacaksın ki o da sözünü tutmuş ve tam zamanında bulutların boşalmasına izin vermiş. Şimdi el sıkışıp vedalaştığımız pencerenin önünde, hikaye için yeniden merhabalaştım kalemle..

    Benim için bu defolu evrenin en orijinal hikayesi seninle olan kısmıydı. Senin içinse yolculuğun. Bugün senin evreninde sirenler adasına yolculuğa çıkalı tam 42 santisaniye geçti. Buralarda durum mevsimsel geçişleri yaşayacak kadar uzun. Benim çoğum sana az oralarda biliyorum. Şimdi gelelim, şu kepaze hayatta kendimizi tanımak için seçtiğimiz olasılıkların hammadde deposuna..

    Kendi seçimlerin telaşından sağır olduğum zamanlardı. Şimdiyse duyduklarımı kafam almıyor desem yeridir. Susuzluğumun öyle farkında değildim ki bardak dolu muymuş, yoksa boş mu umurumda değildi. Zaten kim, dili damağı kurumadan bardağın masada olduğunu görebilir ki. Ya da gördüğünü sandığı, susuzluğunu giderecek o bardağa ne kadar dikkatli bakabilir ki. Yaptığım her seçimde hayatıma gordion düğümü atıyordum. Gerçi şu sıralarda değişen pek bir şey var mı tartışılır. Her düğüm yaralı bilincimi, hırçın zevklerimi daha da perçinliyordu. Gerçeğim ve hakikatim gittikçe inatlaşıyordu. E yeterince gergin olan bir ipte acemi iki cambaz fazla oynamıştı.

    Ve Big Bang..

    Nasıl olduğunu hala hatırlayamadığım, benim için sır olmaktan kutulamayan o gün her şeyin bitişi, hiçliğin başlangıcıydı aslında. Yaşadıklarımı yazarken öykü olarak anlatmayı istemiyorum, çevre öykü dolu. Yaşam öyle zamansız ki, ruhunu hissedemediğin her anın canlılığını yitirip gitmesini yaşamak dışında pek bir şey anlamıyor insan. Doyumsuz kaygılar, gürültülü ve anlamsız kalabalık, sanki gittiği yerde doyuma ulaşacakmış gibi tüm kenti anlamsızca dolaşan bir beden. Soru sormayı öğrenmeden aradığım cevaplar olduğunu söylerdin. Kontrolü bırakmadığım sürece zihnin kıvrımlarını keşfedemeyeceğimi aynı zamanda. Anlaşma anlaşmadır. Üç gün önce, bugün için erozyona uğrattığım ne kadar düşünce varsa şimdi yeniden inşa etmek için buradayım.

    Zihnimi akort etmek için yeterince bekledim. Üç günün sonunda evime tam 21 ağaç uzaklıktayım, şimdi. Olasılıkların toplamıyla, bütün ihtimallerin aynı anda gerçekleştiği kişisel kıyametimin yegane alameti oldu bu mesafe. Yaşamı çikolatalı pastayla, ölüm tarlası arasında bıraktım. Bahar temizliğinin sırası şimdi. Bir yanım çikolatalı pastayı arzularken, diğer yanım bunun yanlışlığı üzerinde direnç gösteriyor. Dünkü yanlışların büyüklüğü bugünkü seçimlerimi belirliyor, biliyorum. Haklıydın.. Cevap hep orada duruyordu, bense doğrusunu bildiğim dandik kaotik seçimlerle fazla meşguldüm.. Tamam kabul ediyorum, mevzuyu yanlış anlamışım. Oynadığım satrancın gerçek hayatta karşılığı yoktu. Yüzündeki o gülüşü tahmin edebiliyorum. İçimde kendine mağlubiyet orduları yaratmış şu embesile bakıp, çürümüş bakla tadını hissettireceğin şu kibirli gülüş..

    Haklıydın hesabını yaptığın iki kurtuluşun ikincisindeyim bugün. Bu sefer viraja girmek yerine at arabasını kenara çekip manzarayı izleyeceğim. Onca hikayenin hasta eden belirsizliğine değil, kendi hikayemin yaralayan kesinliğine kadeh kaldıracağım. Satrançta kaybetmiş olsam da, dans pistinde kazanacağım. Seninle yaptığımız anlaşmanın sonuna, gölgemle yapacağım anlaşmanın başına imzamı atarak hikayene veda ediyorum..

    Ve şimdi cevabını bildiğin, cevabından kaçtığın, cevabını öğrenmek için sorumluluk almak zorunda kalacağın sorularınla seni baş başa bırakıyorum. Dün için değişimden söz edebilenlerden değilim. Yarın içinse bugünden kendinle yapacağın anlamanın önemini ve hikayendeki izleri unutmamanı dilerim. Ha beni soracak olursan da bu aralar evime gurbette olduğum ağaçlığın oralardayım ve hatırlamanın lanetiyle, unutmanın sefası arasında bir yerlerde. Ve aklıma düşmüşken, kendinle baş başa kalacağın yolculuğundan soruyorum sana..

    SAHİ SEN KİMSİN, BİR HİKAYEN VAR MI?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..LOTUSUN VEDASI..

    Mavi lotus çiçeği mısırlılar için en değerli olan lotus çiçeği sayılırdı, onlar için yeniden doğuşu temsil ederdi. Arınmayı, hataların içinden doğrulara gidişin yolundaki ışık..

    Beyaz lotus ruhun temizliğini, pembe lotus aydınlanmayı, mor lotus maneviyat ve asilliği, kırmızı lotus ise merhameti aşk ve tutkuyu temsil eder derler..

     Astronom William Herschel, sevgili Newton, Hermann ve Thomas Young gibi bilim insanları renk üzerinde dolusuyla çalışmalar yapmışlar. Bizse bugün kendi tarihimizin paletindeki renkleri konuşacağız..

    Yedi yıl önce. 04.09.2014 tarihinde hayatımın yeni hikayesini yazmak için geldiğim bir şehre buruk bir veda zamanı şimdi. Hayat dualite üzerine akıp giden bir mekanik benim gözümde. Zamanın ruhuna esir olmuş olanlardanız belki de.. Tam yedi yıllık hikayenin defterini bugün kapatmak üzere oturuyorum, bugün kalemle kağıdın başına..

    Hatalarla, yanlışlarla dolu olduğu kadar güzellikler barındıran bir hikayenin sonu. Sevgili lotus, bataklık içerisinde güzelliğini kök salmadan koruyabilen nadide dostum. Rengarengiz bugün. Her hücrem senin renklerinden parçalar taşıyor.. Hüzün, aşk, burukluk, yıkım, yeniden doğum. Her döngü kendi içinde yeni olasılıklar doğurdu bu yedi yılda. Ömrüme lotusun beş rengi olan insanlarda çıktı, siyahın ve grinin duygusuzluğundaki kudreti öğretenlerde..

    Yararsız, kendi halinde bir hayal gücüydü hayatımın merkezi. Ruhsuz yapayalnız zaferlerde yaşadım, çiçeklerimin kokusuna güzelliğine baktıran bozgunlarda. Hangimizin terazisinde hepsi eşit ki zaten.. Tabi oranları hep yarı yarıya aldığımızda hiçbir eşitlik sağlanamayacak. İşte en çokta bu bilgiyle yüzleşmek beni derinden sarstı.. Ya da eksik olan kısımları yerine oturttu diyelim..

    Ah şu sevimli hayal gücüm içinde ne karmaşalar yarattı bir bilsen sevgili lotus. Aldanmalar, hayal kırıklıkları, kahkahalar, kayıplar, boşa giden çabalar, emeğinden sonra yola çıkan mucizeler.. Şimdi bakıyorum balkondan o maskeli baloların yapıldığı bu sokak, her şeyi içinde yaşatan bu sokak öylece kusuyor içindekileri. Maskesi kayıp gidiyor yüzünden. Her kayış yavaş yavaş yüzünün çizgilerini, yorgunluğunu ortaya çıkarıyor. Şu hapishane olan kaldırım taşları var ya mesela bugün açtı kapılarını. Üzerinden birbirinden habersiz onca hikayenin akıp gitmesine izin veriyor bugün. Bugün bu şehrin hüznü hissedip, özgürlüğe kavuştuğu gün sevgili lotus. Ben bugün en çok, o kaldırımların zincirlerini kıra kıra sana koşarak kutlamayı isterdim bu özgürlüğü. Çürümüş, huzursuzluk içerinde kaybolmuş tabiri caizse senin şu kök salamadığın lakin yüzünü güneşe açmaktan hiç usanmadığın o bataklıkta en çokta sana günebakan olmayı isterdim bugün..

    Sanki bu yedi yılda hayatımın her köşesine sirayet eden herkesin hikayesinde davetsiz misafirmişim de, bir tek sende ev sahibi olabilmişim. Hayat işte bugün bu evden taşınma zamanı. En yakınlarım için bile misafirmişim gibi hissettim hep; kök salamadan, ait kalamadan, her rengin tadına isteyerek ya da bilmeden bakarak. Bir sende tüm çiçekler tam rengiyle açmıştı şimdiyse gün batmak üzere ve ben çiçeklerimi koparıp, bahçenin kapısını kapatıp evime döneceğim..

    Bazen diyorum acı çekmeyi çok mu sevdirdim kendime. Ayrılıklar, hayal kırıklıkları, terk edilişler, vazgeçilişler derken burukluk dolu tonla anı var içimde. Kimisi tamamlanmış, kimisi yarım yamalak. Bir yanım öylece haykırıyor ”hayatta kendine yer edinememekte ustalaşıyorsun, yaşamak bazen canını yakıyor, kararsızlık illetiyle çevrelenmişsin. Yazıp bitiremediğin yalnızlıkların kocaman birer şikayet mektubuna dönüşüyor. Peki ya sen balkondan baktığında gördüğün bu manzara karşısında hala eskisi gibi mi olduğunu düşünüyorsun?” . Onca parçalanmışlık içinde bugün, su yeniden kendine akacak bir çatlak yarattı sevgili lotus..

    Hayatla benim arama giren ne varsa ya barıştım onlarla, ya kaçtım onlardan, ya da saklandım işte. Hala kurumuş otları biten, dikenleri canımı yakan, zihnimin kıvrımlarında erozyon yaratan zehirli sarmaşıklar var bahçemde. Bense bugün yeniden başlıyorum kendi bahçemi budamaya..

    Benim hikayeme misafir olanlar ya tutsak edilmiş ya da kenara itilmişti. Özgürlüğün tadını almış olanlarla bir kahve molası vermiştik. Sonra ben yanlışları budamaya, oysa kendi gerçekliğini yaratmaya doğru yola çıktı.. Şimdi bakıyorum da bu ıstırap bana gülünç geliyor sevgili lotus. Çünkü acı bizi sevgiden daha çok dönüştürür. Daha çok dönüştürmüş. Kendi kalemde şah mat olduğuma sevgiler, yolunu yönünü benim bahçemden başka bataklığa çevirenlere ise mutluluklar..

    ..HOŞÇA’KAL SEVGİLİ LOTUS..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DUBLÖRÜN AŞK MEVSİMİ..

    Ah şu yeri gelince zıvanadan çıkan, yersiz haliyle de maliyeti hiç karşılayamayan hayat.. Bugün hedefi tam on ikiden vuran değil de, ıskalayan aşklardan konuşalım sevgili okur.. Zaten hep on ikiden vurulsa hedefler, kim okurdu Shakespeare’i, Nazım’ı. Ya da nasıl dayanılırdı zamanın kırbacına, sevginin kepaze edilişine. Kabul edelim yahut kaçalım hepimizin hamuruna katkıda bulunan en nahoş hikayedir aşk. Kimimiz öylece dalar gideriz, kimimiz elimizdeki hesabı çarşıya uydurmaya çalışırız, kimimiz uzaktan bakarız sadece..

    Peki ya asrın çözemediği ya da çözüldüğü sanıp içinde kaybolduğu, insanların da içinde sarhoş olduğu şu mevzuyu şöylece bir konuşalım ha okur. Kimi methiyeler düzmüş, kimi sanatını baştan sona buna adamış, kimi uğruna dağa taşa vurmuş kendini, kimi de mizacının temel taşı haline getirmiş ve demiş ki ”izahını yaşayamadım, mizahıyla devam edelim”.. Aşk kimin kollarında öleceğine karar verebilmek midir? Ya da kim tarafından vurulacağını seçebilmek midir? Diyerek sorularla kafamıza kurşunlar sıkacak olsak bile ben kabaca bunu bizim yerimize seçenleri ya da seçimlerimize usulca dahil olanları merak ediyorum..

    Çoğumuz öfkeyle, kederle, neşeyle, şımarmayla, tehditkar olmakla, korunmasız kalmakla; yaşamı alaya almakla, yaşamı inşa etmek arasında ardı arkası kesilmeyen duygu durum değişimleriyle anlaşmalı bir ruh döngüsü içindeyiz. Sustuklarımız, haykırdıklarımız, seçtiklerimiz, vazgeçtiklerimiz; aklımızda olanlar, kalbimizde taht kuranlar derken bizden bekleneni ya da bizi kurtaracak olanı değil de kara kutumuzun en derinlerinde yatanlarının iteklediğini seçiyoruz çoğu zaman.. En azından ben bu konu da dansa kaldırdığım kim varsa kendi ayağıma takılarak düşmeme neden olanları seçmek konusunda üstün bir yeteneğe sahibim diyebilirim. Tabi önce inkar mekanizmasını aşmak gerekli bunu kabul etmek için, ki kendisi hayli zahmetli bir yol baştan uyarayım..

    Zeki ve gösterişten uzak müziğini kendi yaratan adamları da dansa kaldırdığım oldu elbette, ben kendimi dansa kaptırmışken notanın yanlış basması üzerine müziği kesene kadar. Veyahut dansa davet edildim diyelim. Her halükarda konu dans bitmeden müziğin değiştirmesiyle son bulduğu gerçeğini değiştirmiyor diyelim. Yine de sizinle tanışmak büyük bir zevkti bayım..

    Betimlemelerin aşka katkısı var mıdır, bilmiyorum bununla birlikte anlatımı büyülü gösterdiği kesin. Tabi anlatılanla yaşanılan arasındaki büyüyü bozmaksa doğamızın en gereksiz alışılagelmiş huyu. İş bana gelince sanki hissettiğim ne varsa ya da o hislerin yapı taşı sayılan anılar ve onları oluşturan yaşanmışlıklar sanki sadece yazılmak için oluşmuş gibi. Kendilerini sadece yazılmak üzerine ortaya koyuyorlarmış gibi. Yazılmak için yaşıyormuşum, yazdıklarımı yaşama geçirmektense yaşadıklarımı yazmayı seçmişim gibi..

    Yüreğimin tam ortasında büyük ve garip bir yorgunluk var sevgili okur, sanki hiç olmadığım kişi beni üzüyor ve o kişiden bana kalan anlarda ne olduğunu, kime olduğunu bilemediğim buruk bir özlem duyuyorum. Böyle kendimce yarattığım ordularla karşı karşıya savaşıyormuşum da, cephede verilen devre arasında öldürdüğüm umutlarımın skorunu tutuyormuşum gibi. Hayaline hayran kaldığımın gerçekliğinden uzak oluşunu fark ettiğim an uğruna can vereceğim şeylerle değil de yaşamak için nedeni olmayan bir orduyla kuşatılmış gibiyim. Acı verdiğini bildiğim bir arzuyla baş başa kalınca adeta kendi kendimin bilincindeymişim gibi..

    Ve aşk bana ıstırabımı saklama gücünü verdi, mucizeler kaderimi etkiler mi bilmem ama bu koku kişisel kıyametimin en büyük alameti oldu. Dans ve müzik sevgili okur. Kelimelerle yeni dünyalar yaratan ben, eşi benzeri benim dünyamda olmayan orkestra şefiyle tanıştığımda benim için yeni bir dünyanın kapısı aralanmıştı. Peki ben ne mi yaptım, elbette kişisel ekinoksumu alt üst edecek olan için yeni dünyanın keşfinden vazgeçtim. Hadi ama zeki olmak başka, aklını her savaşta kullanmak başka. Aşkın en kalpazanca yönü bu değil mi zaten. Aklın fethi, kalbin fatihi oluveriyor. O ne deli rüzgardı öyle sevgili okur. Zamanında göğsüme zar zor dolan hava, onu görünce evrende farksız oluyormuşum gibi gelmeye başlamıştı. Sonuç, kendi kusmuğunda boğulan hazin alkoliğin sonu. Yani öyle peri masallarının sonunda gökten düşen üç elmayı prens ve prenses değil sevgili Lilith tek başına Adem’i başkasıyla mutluyken görüp yiyor. E vefasızlıkta aşkın bir çocuğu değil midir be sevgili okur..

    Tabi ben Lilith annenin hikayesindeki yalnızlığı sürdürmek yerine elmaları paylaşması seçtim. Hayat kısa memeler sarkıyor sevgili okur. Zamanında bol düşlerle uyunan gecenin sabahına fal taşı gibi gözlerle uyanırdım, atardım kendimi sokağa derken o düşler hayatımın orta yerine kocaman bir sinema seriverirdi. Bol kahkahalı, entrika dolu, müzikal tadında azıcık drama, bir fincan da aşk dedin mi oh demeyin film seyrinin keyfine. E hayallerle yaşayanı gerçekler dürtükleyerek uyandırır elbet. Kafanın içindekiyle evren bir değil ya. Sana rağmen değil senin için var olan görene kadar devam eden bir döngüye kapılıp gidiyor insan..

    Kim senarist, kim oyuncu, kim dublör, kim yönetmen bilmeden akıp giden zamanın ruhuna kapılan biz telaşlı aylaklardan tonla var hayatın içinde. Ve her birimizde diğer aptallar kadar normal görünüyoruz gökyüzünden. Bu yaşıma kadar bende oyun da oyuncularda hep başkaydı sevgili okur. Yani öğrenmem gereken dersler aynıydı da ben öğrenim kredim fazladır edasıyla, hayatı pek umursayanlardan olamadım. E zamanla değişen hocalar gösterdi ki, bitmeyen her ders bir sonrakinin gelişine engel oluyor. Yani öyle aman ben bu dersi bu hocayı sevmedim haydin başka derse geçelim işi hayatın matematiğinde pek yer almıyor..

    Geç öğrenen öğrencilerden olsam da, öğrendiklerimi en kıymetli hazine sandığıma işleyenlerdenim de aynı zamanda. Benim çeyrek asrı tamamlamış ömrüm aşkı hissettirme ve hissetme konusunda tadını almalara, bazen de tadını kaçırmalara şahit oldu. Aklın kalbe savaş açmasıyla başlayan hikaye hep ikisinin de enkazıyla sonuçlandı. Zamanla dört duvarın aşktan daha heyecan verici olacağına inanıp kendimi balkona hapsetmiştim. Ta ki kahvemin son yudumunu almak için kafamı kaldırıp, göğe bakana kadar.. Ve işte tam o an da mavilikleri karmaşayla, telaşla başka renge büründüren o minik kuşlarında bizim gibi göğü terk etmiş olduğunu gördüm. Göç ettiler diye düşündüm ilkin. Ah benim ahmaklığı görev edinmiş düşüncelerim. Ben ayaklarımı umursamazca kahvemi içerken balkondan sallandırırken anladım ki onlarda benim gibi, bizim gibi korunmak için kafese sığınmışlardı. Herkes kendince evine dönmüştü..

    Elime kalemi alıp mürekkebimi ıslatana kadar, ne gök cıvıldadı ne ben dans edebilecek bir şarkı duyabildim. Bugün sevgili okur tam şuan; aşka sahipsen neredesin kimlesin hiç düşünme öp, aşktan bihabersen sayın Erbaş’tan Ömür Hanımı dinle. Lakin aşka kırgınsan eğer kahveni al, bir müzik aç sesi sana eşlik eden ve göğe bak. Göğe bak ki kuşların aşkı da özgürlüğü de kafeste değil ucu bucağı hayallerle kaplı, sonsuzlukla dolu o yerde yaşadığını gör. Ve hisset yine, yeni, yeniden sevebiliriz hayatı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..LİMBİK SİSTEM SAVAŞLARI..

    ..Henry Gustav Molaison..

    Her yazanın, en olmadık yerde lafı uzatma huyuna sahip olduğunu düşünüyorum, nedenini amigdalasında sakladığı.. İlhamının özüne ait her hazine tam olarak buralarda bir yerlerde kendinin keşfedilmesini bekliyor sanki.. Yazımızın kahramanı da tam olarak o hazinenin keşfinde yardımcı olanlardan. Yazarlar hatırlanır, yazılanlar anımsanır, karakterlerse bazen bir uğrak durak olur ve öylece geçer gideriz yanlarından..

    Zamanın romatizmasının tuttuğu mevsimlerden biriydi. Önce parmak uçlarımda bir karıncalanma başladı, karşımdaki dağı ortadan ikiye bölen ağaçlarla sarılı yolun görüntüsü bir anda piksel piksel oldu, seslere karşı duyarlılığımı tamamen yitirdiğim o an. Parmak şıklatıldı, perde açıldı, spot ışıklarının hedefinde, sahnenin ortasında açtım gözümü.. Vücudumdaki karıncalanma her hücremi sarmaya başladı, karşımda tanıdığımdan emin olduğum bununla birlikte merhabanın yabancısı olan onlarca meraklı göz beni izliyordu. Benden cevap bekledikleri aşikardı. Bense onlardan daha fazla soru işaretine sahiptim. Yaşamım boyunca kelimelerin efendisiyim diye inansam da şuan kavram ve anlam yetimin bir kaza sonucu yok olduğuna eminim..

    Sahnenin önüne doğru yaklaşacak şekilde birkaç adım atıyordum ki, tam o an da maestro devreye girdi, ve tadını anımsayacağım, kokusu burnumda dans eden bir melodi başladı. ”Careless Whisper- Seether” işte şimdi oldu. Vücudum olduğu yerde çakılı duruyor, gözlerimi önce şefe sonra sahnenin tam karşısına çeviriyorum. Doktorumu görüyorum tam karşımda, kafasını sağa sola sallıyor, insanların gözbebekleri büyümeye devam ediyor, daha çok merak, daha çok soru, işte tam şuan kendi erozyonumu yarattığımı anlamaya başlıyorum. Manzarası mütevazi olan balkonumdan, kaotik felaketime doğru istikrarlı bir kumar oynadığımı anımsıyorum mesela. Kaderin tam on ikiden mimlediklerinin listesindeyim. Ve evet şimdi oldu..

    Maestro her seferinde daha sert şekilde şarkıyı başa sardırıyor orkestraya. Sempatik sinir sistemim, biçme işine yeni başlayan cellat misali ne yapacağını bilmez bir halde. Bu sahneye en son çıktığımda kuğu gibi süzüldüğümü hissediyorum. Şimdi herkes karşımda, ışıkların gözetiminde, kulağımda pas tadını anımsatan bir müzikle kıpırdamayı hatırlamaya çalışıyorum. Sahneyi dolduran dansa başlıyorum. Ellerimi uzatıyorum, selamımı veriyorum. VE DANS..

    Kozmosun çatısında tesadüfe takla attıran bir karşılaşma sonrası, vücutta dopamin ve endorfinin seviyesini arttıran kahve randevusunda buluyorum kendimi. Sonrası malum serotoninin ve oksitosinin katliamının başrolü olacaktı..

    İnzivamı rehabilite eden balkonumda neredeyse her günü yeniden başlayıp bir önceki günü anımsamadan devam ettiğim o anlar. Zehirli hikayelerin, yamalı yaşamların sokağında öylece yitirilen günler geçiriyordum. Öyle ki bir nehrin kaynak noktası gibi sabit halde kalmıştım. Zaman etrafımdan akıp geçiyor, hafızama dokunmadan uzaklaşıyordu. Yaşamın bana teğet geçmesinde bir sorun görmemekle beraber bununla ömür boyu yaşayabileceğime neredeyse emindim..

    Müziğin daha da şiddetlendiği andayız. Nefesimi havada vücudumdan bağımsız dans ettirecek kadar kontrolü kaybediyorum. Sanki iplerle bağlıyım, hareketlerin yorgunluğu artsa bile durduramıyorum kendimi. Doktor ayağa kalkıyor, sahneye doğru birkaç adım atıyor..

    Tarlanın tapusuyla genelev kapısında bekleyen köylü gibiydim. Ne olacağından habersiz, tatlı da bir heyecan sarmıştı. Uzatılan eli tedirgin olmakla beraber tutup dansa kalktım. Tabi ya düşünmem gereken yerde duygulanmak, duygusal mastürbasyona izin vermem gereken yerdeyse düşünmek zorunda bırakmak kendimi. Tam olarak buydu. Beni akıbetimin kaptanı olmaktan alıkoyan o şey. Merakımdan verdiğim her taviz beni, keşfi sabrımı sınayan yollara sürükledi aslında. Birçoğu için bu katlanılabilecek bir durum sayılsa da ben dürtüleriyle hareket eden Pavlov’un köpeği gibiydim. Merakım iplerle kontrol altına alınmaya başladıkça öfkem dansımı etkiler hale gelmişti..

    Doktorun elindeki makasın gümüş işlemeleri bir an gözlerimi aldı, dengemi yitirip ayağımın üstüne bastım, ki genelde kimseye izin vermeden önce kendime çelme takmalarımla ün salmıştım sahnelerde. Müzik kağıt kesiği hissi yaratacak şekilde durdu. Yere düşmemle başımı çarpmam öyle saliselik bir olaydı ki karıncaların vücudumda kendi cumhuriyetlerini kurduğunu söyleyebilirim..

    Kaskatı bir halde, karanlığın yerini flu görüntülere bıraktığı o an gözlerimi araladım. Karşımdaki bulanıklık azaldıkça yüzünde Mona Lisa’vari bakışları olan kişiyi gördüm. Sırtımı sağlama aldım diyecek olsam da toplumun hapishanesi sayılacak kaldırımda, yatağımdan daha rahat diyerek uzanmışım öyle. İnsanlara doğan cevap hakkına kalırsa da koşuştururken düşmüşüm. Sonucu değiştirmeyecek olduğu için gidiş yolunu önemsemiyorum.. ”Açılın ben doktorum” nidasıyla herkesi kenara kovalayan kişinin zamanın ruhuna itaat etmeksizin başımda uyandırmaya çalıştığını söylediler. Bay Mona Lisa tam karşımda hafif ayağa kalkarak elini uzattı. Dudaklarının hareket ettiğini görsem de seslerin arasından ayırt ettiğim tek şey birinin telefonun çalmasıydı. Doktor dişlerini gösterirken telefondan ”can’t get you out of my head” şarkısını duyduğum o an ellerimi çoktan uzatmıştım..

    Telaffuz ettiğim kelimelerin anlatmaya çalıştıklarımla alakası yoktu. Sebebi derinlerde yatan sarsaklığım ”kahve” dışında pek bir şey söylememe izin vermedi. Kestirmelerle dolu hayat bilgimi cetvel kullanmadan yeniden yazmaya adım attığım her gün için..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MAYIS SIKINTISI..

    Ay ışığı sonatı.. Ve o muhteşem yalnızlık..

    Tren garlarını severdim eskiden. Yani anımsayabildiğim en eski ve ilkel terapi yöntemim buydu. O raylar gidebilmeyi, bağımsızlığı hatırlatırdı bana. Gardaki insanlarsa kalmak zorunda olmayışımı, uymak zorunda kalmayışımı hissettirirdi. Peki en son ne zaman uğradım terapi merkezine? Kendi dünyamın merkezine en son ne zaman yolculuk yaptım peki?

    Etrafta kimi görsem.. Pardon balkonda oturup ne zaman gelip geçenlere dalıp gitsem, o dipsiz okyanusta hep anlam veremedikleri dünyalarına yalnızlaşan yanlarıyla ya da bunamış acılarıyla bakan insanları görüyorum. Duvarların arkasında çıplak kalıp kendi olanların yeri bu cadde. Üstlerindeki derinin içinde çürümeye başlamış ruhlarını türlü kıyafetle gizlemeye çalışanların bu sokak.. Peki ben bu sokağa ne zaman taşındım?

    Karşıma çıkan her şey yetersiz gelmeye başlamıştı. Ha az zaman önce ha çok zaman önce. Çok bir önemi var mı bilmiyorum. Biyolojik olarak ilerlediğini bildiğim, onun dışında da pek bir anlamı olmadığını gördüğüm şey şu zamanın ruhu. Kendi ekinoksunda zıpır bir çocuk işte. Akıp gidiyor öylece..

    Doyumsuz kaygılarım, kendince başını alıp giden düşüncelerim, uykusuzluğumun anavatanı olan düşlerim, çakma Çin işkencesi sayılacak kabuslarım.. İşte bu sokak bu Bermuda Şeytan Çokgeninin tam merkeziydi. Merkeziymiş.. Bu sokağın her köşesinde, içimde kıpırtı uyandırmasını sevdiğim her ayrıntının soluk siluetinin mezarı vardı adeta. Ben bir tanıdığın mezara çiçek dikmeye gelmişim de buraya ev yapmışım fark etmeden. Tamam, fark etmemek demeyelim de kendiliğinden gelişen bir yaşam şekli diyelim..

    Soluduğum havaya sanki ciğerlerim aşinaymış gibiydi. Birkaç cümlelik ömrü olduğunu düşündüğüm bu masalın bir destana dönüşeceğini pekte hesaba katmış sayılmam. Ruhu toprakla bütün hale gelmiş, et yığınından başka bir şeyin olmadığı bu sokağın tam merkezine kurdum evimi. Balkondaki saksıları çiçeklerle donatırım sanıyordum. Şimdi her birinde kökünü temizlemesi zamanın kendisine meydan okuyan yaban otları birikti. Her şey o kadar renksiz, hayat öyle donuk bir manzaraya sahipti ki bu sokakta güneşin gözü yakan yansımaları başta bunu net görmeyi engelliyordu. Ya da gökkuşağından bihaberdim.. Ta ki kör olup görmeye başlayana kadar..

    Önce sesler bulanıklaştı, sonra renkler tadını yitirdi, en sona kalansa karanlığın kendisiydi. Baktıkça göz kamaştıran, matlığının büyüsünden kendini alamayacağın bir karanlık. Bu sokakta kaldırımda bulunan her taşın kendine özgü bir hikayesi vardı; hepsini aynı kılıp o gri olanı eşsiz kılan tek paydasızlık ise, hepsinin arabalarla taşınmış onun trenle gelmiş olmasıydı.. Zamanın kendi içindeki düzeni nasıl ilerledi fikrim yok ben az diyeyim sen çok anla. Bu sokağın her milimetresine, o milimetrede olup bitmiş her ana hakimdim. Ta ki çiçek dikme niyetiyle gittiğim çiçekçiden yeni bir yaban otu alıp evime dönene kadar. Evimin ötesindeki çiçekçi ile kapımın hemencecik önündeki gri kaldırım taşı arasında geçen o süre zarfında kör olmak, tren raylarının özgürlüğünü hatırlamak için ilk adımdı, adımmış..

    Afalladım, korkmaya başladım, hayatımda ilk kez ellerimin terle buluştuğuna şahit oldum. Terleri hissederken yaban otunun elimden kayıp düştüğünü fark etmedim bile. Nasıl oldu bilmiyorum. Bir an da balkonumda alıverdim ilk soluğu. İlk soluğu diyorum çünkü öncesi yetersiz solunumdan ibaretmiş. Bu sokağa geldim geleli ilk kez güneşin doğmak için nasıl çabaladığını gördüm. Arabaların isyankar vazgeçişleriyle insanları nasıl içlerinden kustuklarını, kaldırımların üstündeki et yığınlarına olan öfkeyle onlara nasıl hapishane oluşlarını fark ettim. Kuşların özgürce uçuşunu duydum ilk defa. Sessizce ve ansızın vedalaşan, bu vedayı el sallamadan öylece çekip giderek geride son görüntüsünün hiç yaşlanmayacağı bir fotoğraf bırakanları mesela..

    Olduğum yere oturup etrafa bakındım öylece. Bu yeni durumu sindirebilmek için; insanların birbirlerine bakarken sağır, dinlerken nasıl yok saydıklarını kavrayabilmek için. Uzun bir gün olacak belli ki. Nabzımın sakinleşmesini beklerken etrafı koklamaktan kendimi alamıyorum. İlk defa bir çiçek kokusunu bu kadar yakınımda duyuyorum. Kendi var oluşum meğer körlükten ibaretmiş. Nefesini hissettiğim, canlılıklarını bildiğim, sokağımı paylaştığımı sandığım her şeyin yitip gidişi.. Yitmiş oluşunu aslında.. Şimdi daha iyi görüyorum. Kendi duvarlarımın gerisinde kalmış özgürlüğüm, balkonumdaki esaretimle yer değiştiriyor yavaş yavaş..

    İşte bak, güneş doğmak için verdiği savaşı kazanıyor şimdi. Kendi benliğimi okşamak, düşüncelerimi onaylamak için ortaya kurduğum her cümle ise aynı dili konuşabilen insanların kümesinde yeniden canlanıyor. Yaşam zamansız, seni yoracak ve doyumsuz kılacak bir doğumun tam eşiğindesin. Tanımlamalarla dolu yapılara iyi bak. Kendini anlatmak için türlü renklere boyanmış, kimisi tahtadan kimisi demirden pencerelerle bezenmiş şu yapılara iyice bak. Görüyor musun? Bu sokak öykülerle dolu; uzun tanımlar, yüklü sessizlikler, eklere bölünmüş zamanlar, karşılıklı yorgunluklar, derinliği basıncından dolayı ulaşılamayacak acılar.. Şimdi yavaşça ayağa kalk ve iyice bak bu sokağa. O öykülere bak, ve söyle bana.. SENİN BU SOKAKTAKİ HİKAYEN NE?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AMİGDALA..

    Durmaksızın titreyen dizlerim, kontrol edemediğim tırnak yemelerim gerginliğimi ele veriyordu. Bu düşünceler öyle hücum ediyordu ki ruhuma, zehir enjekte edilmiş gibi her hücremin yandığını hissediyordum. Ara sıra bile olsa bir şeylerden rahatsız olmak gerekiyor. Gerçek bir şeylerden. Peki sen en son ne zaman bir şeyden gerçekten rahatsızlık duydun?

    Bir zamanlar hayatın eziyetine rağmen katılaşmam diyordum ben de. Sakin akşamlarda sevdiklerimle, çiçeklerin huzur kokusu saldığı bahçemde geceyi gündüze, gündüzleri en tatlı uykulara bağlardım. Sonra ne mi oldu, sonra o tırnakları ve dizi ele geçiren şey ne miydi?

    Anlatsam bile anlamayacaksın. Hadi gerçeklerin acı veren yüzünden konuşalım biraz. Bugün madalyonun ikinci yüzüyüm senin için. Bu kontrolün sahibini görüyor musun? O, ”DUR” sinyalini verene kadar tüm hücremin itaat ettiği onu. Göremezsin. Göremeyeceksin. Baksan da sana kendini gizli kapaklı sunacak sense öğrendiklerinden ileri gidemeyeceksin. Dışarıda olup biten tehlikelere tepkisiz, içerideki boğulma hissine karşı duyarlı olacak şekilde yetiştirildin çünkü.. Duygusal biliş sistemin bağımsızlık rahatsızlığına yakalanmış bir kere.. Mutluluğu ve huzuru ne kadar istersen iste, konforlu alanının dışına çıkamazsın sen. Bedeli boyun eğmek olan esaret senin soyunun ana dili, yaşamın boyunca bu dili konuşmayı öğrendin..

    Seni yönlendirilmeye alışmış, dar kafalı budala. Labirent faresi, aklı sahiplerine ait kukla seni. Aptallaştırılmak üzere koyulmuş kuralların sorgulamayan esirisin sen. Her hücren tasmanı takan sahiplerine ait ve bu senin için hiçbir zaman sorun olmadı. O yüzden söyle bana bu hayatta ne zaman gerçekten gerçek bir şeylerden rahatsızlık duydun sen? Haklısın üzerine çok geliyorum. Sen bunları duymayı değil sahte dengelere ev yapmayı öğrendin. Sen sana sunulandan fazlasına dönüp bakamayacak gözlüklere sahipsin. Sen kendi kendinin esir tacirisin.. Seni anlamadığımı söyleme bana. Seni gördüm. Kimseler izlemezken dans edişini, maskenin altında kalan buruşmuş hayallerini, etten kemikten ayrı çıplaklığını gördüm senin. Müziğini duydum. Müziğindeki sevgini, kederini, acını, feryadını duydum. Seni yalnızca senin kurtaracağını gördüm. Bataklıktan çıkmak için nasıl çırpındığını, yalanlarla zehirlenmiş evini nasıl temizlemeye çalıştığını, esarete başkaldırışını..

    Tabi daha sonra o bataklıktan daha fenasına dalışını, sorumluluk almak yerine tasmanı kendi ellerinle ”kurtarıcın” bellediğin kişiye nasıl verdiğini gördüm. Yuva dediğin konfor alanında düşünmeden zehirlenişi kabul edişini, pencerenden sokağa bakıp baharı izleyerek hissedemediğin ne varsa yaşıyor(muş) gibi taklit edişini. Acıyı ve felaketi işitmektense, ahmakça konuşulup aptalca yaşanan hayatı nasıl kabul ettiğini gördüm..

    Titriyorum evet, gerginim evet, çünkü senden korkuyorum. Yaptıklarından değil en çokta aklından geçenlerden. Boyun eğmeyi göze aldığın yaşamdan. İçindeki embesilin defalarca tur bindirdiği hatalara düşüyorsun, onlardan sanat eseri yaratmak yerine. İşte bu yüzden korkuyorum senden.. Yemekten tükenmeye yüz tutmuş son birkaç parça tırnak kaldı parmaklarımda. Laktik asit birikmesine sebep olan titremelerimse durmaksızın devam ediyor. Sokağında bu soğukta öylece pencerene bakıyorum. Baktıkça gerginliğim artıyor. İşte, işte senin asla göremeyeceğin içten beni fetheden o hissin tepe noktasından kendimi bırakmaya hazırlanıyorum. Yıllar geçti, belki aylar, belki günler ya da belki de saniyeler zamanın kavramsal anlamından çok hislerimin tükenme noktasına bakıyorum. Takvimin kaç yaprağı birikti bilmiyorum, hisleriminse dibini ekmekle sıyırmama az kaldı görüyorum. Endişe, korku, öfke.. Hepsi satranç ustası gibi pür dikkat ilerliyor hücrelerimde. Biraz daha dayanmalıyım..

    Yağmur damlası ve rüzgar..

    İlk kez uzun bir nefes çekiyorum içime. Rüzgarın hissettirdiği şey her neyse beni ele geçiren efendiye hükmediyor ve kafamı bir an için pencerenden gökyüzüne çeviriyorum. İşte asıl hikaye burada başlıyor. Asıl hüküm, asıl oyun ve esaretin ödenmesi ağır bedelini, giydiğim hırkayı tam olarak işte bu anda ağır ağır hissediyorum. Kırmızı renge öfkesiyle dalan boğa gidiyor içimden de yerine eline kırmızı balonu tutuşturulan çocuk geliyor bir anda. İşte yağmur. Sonunda hızını zamandan sıyırarak bırakıyor kendini bedenimin üstüne. Hissedebiliyor musun? Hayır. Hiç sanmıyorum. Sen beton ormanların kralına itaat etmekten vazgeçmeyeceksin. Bense gözlerimi gökyüzünden ayırmayacağım. Göğsümde kemirmeyi adet edinmiş öfkenin zincirlerini açıyorum ben. Bırakalım göğe karışsın. Peki sen? Hayatının altını çizmek yerine üstünü çizmeye devam mı edeceksin?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GRIEF..

    Peki ya zaman, hangimizin tanrısı hangimizin kölesi söylesene Semender?

    O beni soğana benzetirdi, katman katman olduğumu söylerdi. Bense onu kabuklarımı soymakla uğraştırmayı severdim. Bir şeylerin nasıl olduğuyla değil de neden olduğuyla ilgilenmek isterdi çoğu zaman. Ben de ona zihnini patlatacak bilgiler vermek yerine öylesine karmaşık fakat basit olaylar sunar öylece tıka basa doldururdum onu. Öğrendiği her şeyle kendini zeki hissetmesi hoşuma giderdi. Aptal sayılmazdı elbette. Sadece iş düşünmeye, anlamaya, sevmeye, zamanını teslim etmeye geldiğinde anksiyetesi tutar, atak halinde kaçmayı ilk yol olarak gördü. E o zaman neden o yolda onu uğurlayıp kendine kendin gibi ”sözde soğan” familyasından olanları bulmadın dediğini duyar gibiyim Semender. Haklısın da hatta birçok açıdan bu durum işime gelirdi. Gel gelelim kimsenin kimseye ayıracak vakti olmadığı, uykuya tutturulan şu zamanda bana katlanan ender kişilerdendi. Belki de en çok bu yüzden hiyerarşi piramidimin en önemli parçası haline gelmişti..

    Anımsadığım en eski hikayelerim onun en güncel versiyonunu tamamlıyordu sanki. Öncesinde tanrım olan zaman yanılgılarımı, hatalarımı nakış gibi işlemiş her hücreme böylelikle şimdilerde kölem oluşunun ilk temellerini o zaman atmış oldu.. Şimdi gelelim asıl hikayeye Semender, ateşi hazırla yanma ya da yakma zamanı..

    Her zaman rutin tasarrufuna başvuran ben ilk kez o bahar akşamı rutinimden farklı bir şey yaptım. Balkona çıktım, tam kahvemi yudumlayacakken bir ses duydum. Donma hissiyle kaçma hissini aynı anda yaşadım. Masamdaki zarları alıp kendimi açık hapishane olan kaldırıma attım. Gözü dönmüş amok koşucusu misali durmaksızın koşmaya başladım. Güdüleriyle hareket eden hayvandan farksız, sese doğru gidiyordum. Nerede, neyden, nasıl, ne belli demeden sadece gidiyordum. Olağanüstü geceyi bilir misin? Bazı şeyler sadece romanlarda olmuyormuş canımın içi. Beni bilirsin Semender olabilecek en iyi versiyon için önce var olanı yakıp yıkar, sonrasında parçalara ayırırım. Ardından bahar temizliği yapar gibi her hücremi yeniden tasarlarım. İşte o koşu ve vardığım o yol ilk kez beni benim dışımda parçalara ayıracak bir güce sahip şeyle bitiyordu.. Teslim olmanın iraden dışında olabileceğine inanır mısın Semender? Ya da -mış gibi yapmanın en kaotik hali ona yavaş yavaş bürünmek olduğuna?

    Yaramı o duvara çarpana kadar hissetmemiştim bile. Yıllarca benimle gelen, her bahar temizliğinde yerine monte edilen o yara meğer iyileşmek için kendini hissettirmenin en afili yolunu aramış ve buldu da sonunda.. Yani bulmuş. Bulmuştu hatta. Ses mi sözcükler mi bilinmez, bildiğim tek şey büyülendiğim aşikardı.. Deli divane koşuştururken kaldırımda ve gürültü ini olmuş cadde de, kulağına ”unutma sen de ölümlüsün” diyen Sezar’ın muhafızı gibi karşımda dikiliyordu. Kendimi yıllarca beli bükülmüş soru işaretinden hızlıca dimdik vaziyete gelen ünlem işareti gibi hissettim o an. Onun gözlerindeyse Bermuda Şeytan Üçgeninin başlangıcı olan şaşkınlık, birleşim noktası olan sorgulama ve sonu getiren bir merak vardı.. Hedefine ulaşırken hayatı ıskalayan aptal gibi bakıyordum sadece. Ve Mariana Çukurumun en dibine yolculuk sanırım tam olarak burada başlamıştı..

    Anı kumbaramız kum saati misali doldukça taşmak için zamanını kolluyordu. Beni donattı mı anılarla, yoksa soyup gerçekten soğana mı çevirdi tartışılır. İlkbaharda manik, sonbaharda depresif ve geri kalan yazı kışı onun için silik benim için bozuklarla dolu bir hikaye yazarak geçirmeye başladık.. O kadar aniydi ki giriş gelişmeyi oluşturmadan karmaşa ve sonuca giden iletişim kazalarının, virajı alamayan kurbanı olmaya mahkumduk zaten. Bazı hikayelerin sonu başından bellidir lakin dediğim gibi bizde Başı olmayan bir rüya hali gerçekleşti. Ya da kabus, tanımın sevgili Semender korku eşiğine göre değişir tabi..

    Sevgi, zamanın kölesi midir Tanrısı mı?

    Benim için zamanın ruhudur sevgi.. Ne kölesi yapıp kırbaçlar zamanı, ne efendisi yapıp satar içindeki şehveti, arzuyu ve masumiyeti. Hak etmediğimizi düşündüğümüz şeyleri çengelli iğnelerle iliştiriyoruz hayat gömleğimize. Peki neden? Ya da bu sence ne kadar umurumuzda? Yara dediğimiz şey öylece çarpılan yerden merhaba demeden neden tam olarak hissedilemiyor mesela? Ya da gerçekten yakıp yıkıp, parçalayıp inşa edebilir miyiz her şeyi? Her bir sorunun cevabına soruyla karşılık verirdim, sonrasında seçimler için zarları kullanırdık. Matematiğin en en eğlenceli kısımları burada devreye giriyordu. Tabi sadece benim için. Onun şans dediği şeyler olasılığın kendisiyken, kötü kader dediği şeyler finagle kanunuyla açıklanabiliyordu. Dedim ya o açıklamalarla değil zarı atıp oyunun kendisiyle ilgilenen birisi oldu. Aşk edebiyatı yapmıyorum, Aksine edebiyat parçalayacak bir konu olduğunu göremiyorum da ortada. Benimkisi sevgili dostum senin hikayenin ayna etkisini yazmak..

    Soru zincirlerinin ve cümle enkazlarının düşünsel kazalarına yol açmadan hikayemize dönelim sevgili dostum. Zamanı kayıp veya kazanç olarak görenlerdensen burada seninle yollarımız ayrılıyor maalesef. Çünkü yaşamın içindeki düalite bütünün parçası, parçanın kendisi haline geliyor bundan sonraki kısımda.. Zamanı tik taka bırakırsan, birbirini kovalayan akrep ve yelkovandan ibaret kılarsan her şeye ya geç kalırsın ya da erken gidersin. Tam zamanı dediğin bir yanılgıdır bu durumda. Evrenin kendi saati bu konuda muazzam bir planla ve işçilikle işliyor inan bana dostum. O gün gürültülerin yapamadığını, fısıltı gerçekleştirdi. Her gün aynı saatte, aynı yerde, aynı tonlamayla nefes alan ben geç kalmanın telaşına ya da erken gitmenin rahatlığına bıraksaydım kendimi, matematiğin birinci dereceden bilinmeyenli denkleminden ibaret kalabilirdim. Oysa hayat strateji yönünü elersek satranç gibi sayılmaz, tahtada oyun biter sokakta devam eder. Lineer doğrusallıktan da ibaret olamaz. Elektrokardiyogram olarak akıp gider ayaklarının altından ya da başının üstünden..

    Benim ellerimden kayıp giden ayaklarımın altında yeşermekle kendini gösterdi aslına bakarsan. Doruklarını yaşadığım her duyguya yenik düştüğüm de zamanı ve sevgiyi kırbaçlarcasına cezalandırdım. Bedel ödemeliydi ikisi de benim dünyamda. Yarım kalmış projeyi, enkaza dönüştüren bir felaket senaryosunun başrolü olan zaman ve sevgi artık sadece Shakespeare’in mısralarında kırbaçlanmaya ve kepaze edilmeye mahkumdu.. Amok koşucusu olarak hedefe vardığımı sandığım o gün, sesiyle cümleleriyle elimdeki zarların olasılığını göz önüne almadan ayaklarına atıp seçenekler silsilesinde bana yeniden bahar temizliği yaptıran şey şimdilerde içimdeki yalnızlık canavarının heykeltıraşıydı.. İnleyen zaman, korkudan sinmiş sevgi mahzenin en karanlık yerinde prangalarla inlemeye devam ederken takvimin kendinden bile habersiz akışı durmadan devam ediyordu.. Bir sabah, kahveyi balkonda değil pencereden sokağı izlerken buldum kendimi. Rutinimi allak bulak edeni ellerimle uğurlamış, zamanı ve sevgiyi zincire bağlamış, yeniden inşa etmiştim her hücremi. Etmiş miydim gerçekten?

    Tozlu hücrelerin dibini sıyıran bir anı canlandı bir anda gözümde. Rüzgarın burnuma getirdiği kokuyla. Donma ve koşma. Hayır sevgili Semender hayır bu sefer ikisi de olmadı.. kahvemi sonuna kadar yudumladım. Zarları alıp mahzene indim. Zaman ne şaşırdı ne de korku, sevgiyse öylece sinmişti köşeye ne yapacağımı merak ediyordu. Önce kalemi daha sonra da zarları koydum önlerine. Kalemle prangalarını açtıktan sonra zarla kendi seçilerini yaptılar. Esaret mi? Özgürlük mü? Biri Mel Gibson gibi bağırdı zarların durmasıyla ”Freedom”. Diğeri kalemi kırıp zincirini taktı geri..

    Peki sevgili Semender sende kalemi kıran kim, özgürlüğe koşan kim?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASAMDAKİ HIRKA..

    Saatlerdir bakışıyoruz.. Tik tak tik tak tik tak..

    Aklımın tik’i ruhumun tak’ını ezip geçiyor. Zaman buruşmuş parmaklarımın arasında sıyrılıp gidiyor. Yine de gözümü kırpmadan senden kalan son şeyi gözlerimle ilmek ilmek yiyip bitiriyorum. Delirecek gibi oluyorum bazen. Düşüncelerim beyin hücrelerimi kemirip bütün sinir sistemimi alt üst ediyor. Bedenimde havai fişek gösterileri düzenleniyor gibi hissediyorum. Benim davet edilmediğim bununla birlikte tüm gürültüsünü, sarhoşluğunu, yığın haline gelmiş çöplerini, yorgunluğunu hissettiğim bir parti var içimde. Kapıları özel şifreyle açılan labirentlerden geçip ulaşabileceğin bir parti. Ve ben teslimiyetin sembolü diyerek tüm şifreleri sadece sana söylemişim ve unutmuşum gibi..

    Avucuma bıraktığın umudun her bir parçasını toprağına yerleştirdim o gün. O gün bugündür masamda eksik olmayan sigara, kahve ve hırkan. Birde film akışı hızında insan siluetleri.. Vızır vızır uçuşan kelimeler ara sıra kulağıma çarpıyor, çarpıyor çarpmasına da kulak salyangozuma varmadan hissiyatını tüketiveriyor. Sahi harf zırvasının oluşturduğu şu cüretkar kelimeler kumpanyasına bak hele. Ne kadar beylik beylik davranışlar sergiliyor. Hiç tükenmeyecekmiş gibi. Halbuki kalemin mürekkebi bitene kadar ömrü olduğunu bilse bu kadar kibirli olabilir miydi merak ediyorum?

    Sen şimdi o gökyüzü denizinden bakıp şu halime gülüyorsun dimi. Cevapları umurumda olmayan yığınla soruyu kendime sorarak günün intiharına sebep olduğum için. Gerçi hep kızar ve burnumu sıkarak uyarırdın böyle zamanlarda. Her şeyin dualiteye sahip olduğunu savunurdun. Hatta bir keresinde bana bu durumdan keyif aldığımı söyleyip ”kafandaki Sokrates’ten kurtul bak Diyojen rakı sofrasında bizi bekliyor” diye alay etmiştin. Her şeyin dönüştüğüne inanırdın. Hayran olduğum konu bu sanırım, sana karşı. Şimdi şu karşı sandalyemde asılı hırkana bakıyorum da ee diyorum kendime, hadi artık neye dönüşeceksen dönüş. Senin kokun, ölü derilerin, şampuanın yüzünden oluşan kepeklerin ve dökülen saçlarına ev sahipliği yapan şu yamalı hırka. Söylesene dönüşsün ya o da..

    Yağmur atıştırıyor. Zamandan bi haberim bana sorarsan daha az önce şu karşımda ”her şeyin edebiyatını yapma bırak dağınık kalsın hadi parka gidelim” deyişini anımsıyorum. Duvarda yaprak döken ağaç misali sonbaharını yaşayan takvim ise senin gidişinin aylar önce olduğunu söylüyor. Saçmalık.. Şemsiye kullanmadığım için sırtıma verdiğin o hırka. Pencereden baktığımda gördüğüm tek resim bu. Vızırtısına ara veren bir siluet pencereyi açıyor, rüzgar perdeleri havalandırıyor. Yağmurun sesini, rüzgarın tenime temasını, anıların tadını alıyorum. Ve bir fotoğraf karesi daha beliriyor bir anda. Bak, bak işte diye heyecanla beni doktorun yanından alıp götürdüğün o park. Hatırlıyor musun ilk depresyon zamanında gülümseyerek beni lunaparka götürmüştün. Korktuğumu bile bile o lanet gondola bindirmiştin beni ve ”madem depresyondasın, madem göz pınarlarından anksiyete akmaya hazırlanıyor, ağlayacaksan buna layık bir manzaran olsun” diye kahkaha atmıştın. Korkudan mı yoksa senin antidepresan etkinden mi bilinmez ilk kez ve muhtemelen son kez o gün kafam yastıkla buluşur buluşmaz zihnim siesta uykusuna dalmıştı..

    Yüzümde ilk kez mimik oynaması görmüş olacaklar ki herkes pür dikkat bana kesildi. Zaman kaymasından mı bilinmez yüzlerini bile gördüğümün farkında olmadığım birçok çift gözü bir anda üzerimde hissettim. İlk kez hırkan dışında bir şeylerle temas eden gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. İlk hissettiğim şey bedenime sarılan bir çift el oldu. Garip bir sıcaklık sardı o an bedenimi. Saf sevginin buzulları eriten sahnesine geçiş yapmış bulunmaktayım sanırım. Ben dışında herkes, her şey ağır çekimdeydi. Sesler, görüntüler, rüzgar, yağmur, hareket etmeyen ve sanırım hareket etsin diye anın rengini bağışlayacağım tek şey hırkandı, diye düşünüyordum ve bir anda rüzgarın sertliğinden olsa gerek hırkanın bana göz kırptığına yemin edebilirim. Kokusunu aldığımda duyu organlarım işlevlerini hatırlayıp tekrar iş başına geçmeye karar verdi o an. Dilimde yaşamın garip tadı, omzumda sevginin sıcaklığını hissettiren bir el, gözlerimin önünde senin fotoğrafın, kulak zarıma temas eden müzik, Donma tepkisi yaşayan ruhum öylece bir iç çekip kış uykusundan uyanmaya, silkelenmeye başlıyor şimdi..

    Hırkanı ait olduğunu bildiğim tek yere astım, ve merak etme sana son ve gerçekçi sözümle yaptım bunu..

    Zihnim çöplük öğütücüsü misali kelime zırvalarıyla mücadele ededursun. Bu bedenin içinde ebedi mahkumiyetimi bitirene kadar, hakikati ortaya çıkaran yalanlar söylemeyip, beni yanlış tanıyan basmakalıp her şeyi unutacağım. Şu defolu evrende üç günlük dünyanın üçüncü gününde, kaderimin uçurumlu virajında hiç durmadan dans edeceğim. Ölümden kaçış var lakin kurtuluş yok bu yüzden feleğin çemberine sıkışmaktansa hayata tur bindireceğim. Ve mürekkebim bitene kadar her harfin hakkını vererek yaşayacağım..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MORATORYUM KİMLİK..

    ”Sende, ben, imkansızlığı seviyorum, fakat asla ümitsizliği değil.”

    (Yasal uyarı.. Aramızda duygusallığını kelimelere dökmek yerine sessizliğiyle gözlerinden okunmasını bekleyen insanların varlığı bilinmekte, lütfen birbirimizin gözlerine bakmayı öğrenelim. Ayrıca lütfen arkada haggard aç sevgili dostum böylelikle ben yazarken sen de okurken aynı anı paylaşmış olacağız..)

    Satürn etrafında dönen beş gezegenden biri olmaktansa, güneş etrafında dönen ufacık merkür olmayı tercih ederim.. Hatta ederimden öteye geçmişliğim oldu. Ve her hikaye gibi bu da mutlu sonla işi olmayan bir hikaye.. Ya da o hikayelerden birinin artakalanı..

    Aşk sadece psikolojimi alt üst etmekle kalmamıştı. Hayat katmanlarımı, kimyamı, edebiyatımı, dansımı, müziğimi, kahvaltımı bile değiştirmişti.. Kainatta yankılanan her ses aşkın müziğinden ibaretti sanki. Ne hoş bir aptallık hali. Ta ki benim parçalarımdan yepyeni birini kuracağını sandığım aşkın, beni enkaz müzesine dönüştürdüğü ana kadar.. Ya şimdi, şimdilerde ondan artakalanlarım sanırım..

    Gelelim fazlasıyla aceleci olup her zaman geç kaldığımız o malum zamanlara. Geçmişte yaptığım hatalarla gelecekte yaşayacağım tutarsızlık zincirlerinde bugünü yaşamaya çalışan sevgili moratoryum kimliğindeki ben.. Her yaşına sevgili aile bireylerinin izniyle girmiş olan ipotekli kimliğin ve tabi ki kalbimim o zaman için yegane sahibi sen.. Her hikayenin bir figüranı bir başkahramanı olmalı. Benimkinde genelde senaryoyu yazan ben olduğum için başkahraman hep başkası oldu. Bu hikayede sadece anlatılanlar olacak. Anlatılanlardan da ziyade karalanmış cümle kusmukları silsilesi, kahramanlar çoktan sahneyi terk etti çünkü.. Şimdi lagalugayı bitirelim de kahvemiz bitmeden başlayalım kelimler erozyonuna..

    Kahve demişken benden kafein, anksiyete ve kelimeler çöplüğünü çıkarırsanız, geriye pek bir şey kalmaz sanırım. Dışarıya karşı sağlam duvarlı kalem, kurşun geçirmez zırhım olsa da beni benden koruyamıyorlar maalesef. Somurtkan yapılarda yetişmiş ruhum, parklarda esir olmayı oyun edinmiş çocukluğum ve hırçınlığıyla nam salmış özüm arasında bir yerlerdeyim. Ara sıra şarkılarla şiirlerle bağırırım da pek duyan olduğu söylenemez. E hal böyle olunca bende duyanlar, okuyanlar çokmuş gibi başladım evcilik oyunun kurallarını yeniden yazmaya ve tabi oyuncularını seçmeye.. Bu oyun beni tam olarak anlattı mı, hayır. Yani oyunun her şeyini en ince detayına kadar tasarlamış olsam bile sanki özünde eksiklik varmış gibiydi. Beni tarif ediyor, bazen etiketlere neden oluyor ama beni açıklamıyordu. Benim rakamlardan ibaret anlarımdan bahsediyor ama beni ele vermiyordu. Bende hal böyle olunca acıtan şeylerle alay edip, kanayan yerden gülümsemeye başladım. Hayatın eğlenceli kumarında olmayacak şeylerin üstüne zamanımı basarak kaybettiğim, harcadığım çok an var hikayemde. Duygu dünyamın bozguna uğrayıp kumdan kale misali çabucak yıkıldığı çok an var.. Bayatlamaya yüz tutmuş ne varsa hepsini ıslatıp yeniden fırınlayana kadar da gıda zehirlenmesi yaşanmış çok an oldu.. Yine de alnımdaki mezar taşına ”yaşamak ayrıcalıktır” yazdıracağım..

    Sıradan sayılabilecek bir gün de, zamanın ruhuna kaptırmışken kendimi alelade bir neşeyle aşka dönüşen bir kaosun ortasına düşmüştüm. Olağan üstü bir uyuşturucu hissi. Kafasını herkesin kaldıramadığı ise aşikar.. Ben bana uygun olanlardan ziyade, ruhumu talan eden kaosun elçisi yapacaklarıma meyilli. Özünde fiyakalı ama kaybeden biriyim. İpotekli kimliğe sahip birinin hiyerarşi piramidini kendi oluşturması için kendi kimliğimin özünü kargaşaya dönüştürmüş olsam bile, yıkım sadece bende gerçekleşti..

    Bu zaten böyle değil midir? Kendi kurallarıyla oynamaya cesaret edemeyen, oyunun tanrılarına deli gömleğini hak görür. Bana gömleği getirdikleri sırada ilaçlarla uyuşmayı tercih etmiş olacağım ki şuan elimi kolumu müziğin ritmine rahatça bırakabiliyorum. Oradan bakınca elimi kolumu değil genel de kelimeleri göreceksiniz. Yeni oyun yeni kurallar. Onlar uyum sağladığımı sanıyor, oysa müzik kafamın içinde hala devam ediyor. Sanırım yaşadığım dünyanın düalitesini oluşturmak yaptığım en doğru hoyratlıktı..

    Malzemesi bol çorba misali hem vitamin deposu hem karmakarışık aklım, tükenmiş kalemim, gastritimin sevgili yoldaşı kahvem ve tabi ki silip karalanmaktan hüsrana uğramış defterim. Birilerinin hayatına girip çıkıyor, o çıkışta yine birilerinin hayatına dahil oluyoruz. Karşılıklı roller biçiyoruz, etiketler koyuyoruz, duygu denizinde yüzüyor ya da boğuluyoruz. Y da taht kavgaları misali boğdurtuyoruz birilerini. Sonra hop dön başa. Farklı yüzler, değişen rakamlar. Hayatın kumar masasından hiç kalkmıyoruz da bahse girdiklerimiz değişiyor sanki..

    Martin Eden’in Ruth’u, Ruhi Mücerret’in Nazlı Hilal’i, Hayati Tehlike’nin Şebnem’i.. Hepimizin hikayesinde sentetik boşluklar oluşturan; sahtelik, korkaklık, saçmalık ve aptallığın hamuruyla yoğurulmuş yalana dört elle sarılmamıza neden olan, yanılgılar yaratan biri vardır. Hayatının aşkını bulup ecele gülümseyerek gidenler bu hikayeden nasibini alamayaca olanlar tabi. Miladın öncesi ve sonrası olarak bir kişiye ya da bir olaya bağlayanlardan mısın bilmiyorum. Ama eğer öyleyse sevgili dostum imkansızlığın aşka dönüşmesini unut. Ümitsizliğin, seni milyonlarca aptaldan biri yapmasına hatta kendini dünyanın sahibi sanan budala bozuntusu olarak seni yeniden yaratmasına hazırlıklı ol derim..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SEVGİLİ 27 YAŞIM..

    Ve mazide kalan her şey kısa sürmüş demektir.. Bugün 27 yıl önce, mart 1994 senesinin perşembesinde, doktorlarla aramda geçen 12 buçuk saatlik bir mücadele sonrası ruhumun bedenimle, bedenimin de bu dünyayla tam olarak kavuştuğu gün.. Bu yazıda anlatılan her şey gerçektir. Sadece henüz kafası tam cereyan edememiş olabilir..

    Olmadık olayları iki cümleyle anlatabilen biri olduğum söylenemez. Ben lastik misali uzatmayı seviyorum anlatırken.. Hayatım bir roman olsaydı, yarısında esner ve geri kalan sayfaları sigaram için sarma olarak kullanırdım gibime geliyor. Travmalarıyla evcilik oynayan sevgili ben, bugün 27nci yaşıma giriyorum. Bu yazı en iyi bildiğim tek şey olan kelimeleri kendime hediye edişimdir. Bu doğum günüm için. En iyi bildiğim şey dediğime bakmayın yazmayı ve okumayı da aynı doğumumdaki gibi mücadeleyle öğrendim..

    Şimdi bilim hiperaktivite diyor olsa da benim çocukluğumda annem ”pek enerjik maşallah, elinde dizinde yara bere olmadan günü tamamlayamaz, durmaksızın top peşinde koşmayı seviyor çocuk işte” derdi. Böylelikle ayağımda laktik asit birikmeksizin koşmanın bozukluk olduğunu değil de özüm olduğunu düşündüm. Teşekkürler anne, kahramanımsın.. Çocukluğum tam mahalle kültürü dediğimiz ekinoksun göbeğinde geçti. Böyle dediysem hemen sevinme, ben 4 yaşındayken babam askere gitmiş ee bir de babama delicesine bağlı bir çocuk olduğumu varsayarsak benim için tam bir enkaz müzesi o tarih. Babam geceleri kucağında sokağa çıkarır öyle uyuturmuş beni. Eve gelince hemen uyanır ağlarmışım. E o zamandan belliymiş dört duvarı mezar olarak görüp, sokağın müziğinde dans etmeyi seven biri olacağım. Yine de liseyi bitirene kadar bol terlemeli, küçük çapta astımlı, sağlam dostluk temelleri olan bir 18 yıl geçirdim. Daha sonra da çocukluğumla veda vaktimiz baş gösterdi. Babamın tayin tarihi benim çocukluğumun sokaklarını son kullanma tarihim oluverdi..

    Yine de iyi ki dediğim insanlar tanıdığım bir şehre taşındık. Tabi ben bunu taşınmanın verdiği hüznü, çocukluğumun sokaklarıyla olan vedayı gerçekleştirdiğimde anladım. Derken üniversite hayatı başladı 20 yaşımda. Ve yedinci yılına gelen üniversite hayatım, ruhumu domino etkisiyle kaos çiftliğine sürükleyen bir süreç oldu benim için. Okul, arkadaşlar, iş, dernekler, projeler e bunların yanında hayatın sunduğu sürpriz sıkıntılar derken yaralı, yorgun ve tescilli bir aylağa dönüşmeye başlamıştım.. Bu dehşet senaryosunun sadece bana özgü olacağı kanısına varıyordum ki, yanılmış olduğumu gördüm. Bana sorarsan sevgili dostum, feleğin sigortasını attıracak kadar hızlı ve şaşkınlık döngüsü yaratan bir süreç yaşadım. E haliyle hayat uslanmam için güzel bir dayak atma girişiminde bulundu ve işinde epey iyi diyebilirim. Bildiğim başka bir şey varsa o da tekme ve tokatla insan düzeltemeyeceğin. Ayrıca sevgili hayat, testislerine sinek konduğunda işleri şiddetle çözemeyeceğini anlayacaksın. Gerçi bu ironiyi de sanırım en iyi sen öğrettin bana..

    Acı insanı aptallaştırıyor ve gördüm ki aptallar daima ömrünün baharını yaşıyor. 25 yaşıma geldiğimde bedenim ruhuma etten kemikten bir hapishane olmaya başladı. Kendimi öfke denizinin içinde Kaptan Sparrow ilan etmişim meğer. Her duyduğum, gördüğüm, geçmişin izleri, saygısızlık zinciri, haksızlıklar silsilesi, anlaşılmayan içsel yorgunluklar, anlatmaya çabalarken konuştuğun duvar misali insanlar derken, öfkem hayal kırıklığımın verdiği yetkilere dayanarak tımarhanedeki tuvalet terliği misali kontrolden çıkmaya başlamıştı..

    ..VE AŞK.. ..GELELİM KİŞİSEL KIYAMETİMİN SON ALAMETİ OLAN O MALUM KONUYA..

    Söylenene göre kişilerin yaşama karşı gösterdiği savunma sonucu depresyona girme ihtimali 9’da 1’miş. Ve ben o bir olmayı başaranlardanım. Kızgınlıklar, beklentiler, sevginin sezonluk duygu oluşunu gösterenler, geçmişin izi, geleceğin yükü, bugünün hayal kırıklıkları derken acıyı fazla abartmıştım ve bu aşırıya kaçış hayatımın depresyonla olan müzikalini başlattı. Bakmayın mağdur edebiyatıma onca şeye katlanmış ve affetmiş olmak bana aşkın ıstırabı saklama gücünü, hayatla aramda mola verebilecek bir durak oluşunu gösterdi aslında..

    Zaten ciğerimi dumana bulayacak olanı umulmadık şekilde bulur, beklenmedik şekilde kaybederim. Daha doğrusu birkaç saat öncesine kadar 26 yıl böyle geçti diyelim.. Ah sevgili dostum bir bilsen şeytanın fısıltısı, meleğin çığlığını nasıl bastırdı, bir anlatabilsem ah. Sağlık olsun ben az diyeyim sen çok anla..

    Doktor akut dönemde olduğumu söyledi. Lagaluga.. Sorsan samimiyet hastalığın ana dili diyecekler. Ne yapalım yürek empati kurunca beyin sempati besliyor. Hamurumuz böyle yoğurulmuş.. Baktım akıllı olunca herkes rahat rahat hayal kırıklığı yaşatıyor bende saldım beynimin sinir hücrelerini dört bir yana. Ama tabi işin aslı delirmekle gerçeklerden kaçamayacağımı, mahvolmakla sorumlulukların bitmeyeceğini görmem çok uzun sürmedi. Sanırım ruhumun hoyrat, hırçın, afacan bir çocuk tarafından ele geçirildiğini kabullenmem gerekiyordu. O hırçın, kavgacı, istemedikleri olunca yüzünü asan tatlı çocuk meğer bana başını okşamam için, yüzündeki tebessümü bir küçük sakin öpücüğe değişmek için ne çok kendini göstermeye çalışmış. Ben hep anlaşılamadığımı düşünür, insanları öyle ya da böyle kabul ederdim Kırılsam da, kızsam da umudumu kaybetmezdim insanlara karşı..

    Oysa içimdeki o çocuk kendini göstermek için çırpınıp durmuş. Ruhum yanlış alarm veren bozuk saat misali ötmüş durmuş, duyana aşk olsun. Ben sanmışım ki başka topraklarda yeşillenirsem kök salarım. Halbuki kendi vatanım ıssız ve çorak bir hale bürünmüş..

    Birazdan sevgili yeni yaşıma gireceğim. Anlam yüklemek yorgunluğu eğlenceli hale getiriyor. En şiddetli acıları bile espri konusu yapabiliyor insan. Ve gördüm ki bu ironi durumu dünyayla arama mesafe koymanın en güzel yoluydu. Çünkü anıların acılarıyla meze yapılan espriler beni hakikate yakınlaştırıyor..

    Şu yaşımda öğrendiğim en ironik şeyse biz kadınlar karar verene kadar, erkeklerde anlayana kadar ömür bitip gidiyor. Ve mazi de olanın kıymetini anca fotoğraflar biliyor..

    Sevgili 6 yaşındaki ben, Şimdi 27 yaşına giriyorsun ve seneler içinde neler yaşadığını, yaralarını ve izlerini, karanlığını, korkularını, kaygılarını, neşenin rengini çalan şeyleri, kahkahanı nasıl hapsettiğini.. Öfkeni.. En çokta öfkeyle kendini anlatırken küçük bir sarılmayı, tatlı bir sözü bekleyişini ama ana dilini yıllardır kendini korumak için öfke olarak seçmiş olmanı. Anlıyorum. Belki gerçekten sana ulaşıp dokunmam mümkün değil. Ama aynı ruhu ve aynı izleri taşıyoruz. Tabi ben sana göre biraz daha olgunum. Sana masal anlatarak uyutulmayı sevdiğini biliyorum, parklarda hala huzurlu olduğunu, futbolu neden sevdiğini, inatçı oluşunun sebeplerini.. Yani sevgili kendim seni artık yok saymamam gerektiğini, sevgisiz bıraktığım için bana olan kızgınlığını daha iyi anlıyorum..

    Yeni yaşımla beraber sana söz. Masallar, şarkılar, kitaplar, kakaolu süt ve danstan hiç vazgeçmeyeceğim..

    ..İYİKİ DOĞDUN, SEVGİLERİMLE..