Bugün niyetim benim değil de benden öte olanların hikayelerini yazmaktı. Aslında bu yazıda hem ben hem benden olmayanların hikayeleri olacak olsa da biraz buruk bir hisle klavye başında olmak savrulmalara neden olabilir. Şimdiden küçük bir uyarı olsun bu..
Günlerce aklımın odalarını tek tek açan, açılan her odada tek tek incelemeye alınan olaylar hikayeler içerisindeydim.. Ta ki bugün aldığım, aldığımız bir habere kadar.. Ölüm. Bilincinde olduğumuz yine de sanki bize hiç uğramayacakmış gibi savurganca yaşadığımız, kendi içinde tuhaf bir ironi barındıran ve var olan tek gerçek.. Bir tek insanoğlunun farkına vardığı, bizi diğer tüm canlılardan belki de ayıran tek gerçek aynı zamanda..
Aynı zamanda saplanıp kalma hali de bize özgü sanırım.. Mesela av olmak üzere olan bir geyik savaş/kaç/don modunu açar hayatta kalmayı başarırsa bir titreme haliyle o biraz önceki savaşçı halindeki enerjisini atar ve doğa içerisinde salınmaya devam eder.. Durup düşünmez; vay efendim aslan beni niye kovaladı, aman efendim onca geyik arasında niye beni seçti, ya ben kimseye karışmadan otluyordum ne günahım vardı da ben av oldum diye.. Koşması gerekirse koşar, durması gerekirse durur, beslenmesi gerekirse beslenir, uyuması gerekirse uyur. Aslında otomatik pilota aldığımız alışkanlıklarımız sayesinde hayatın büyük bölümü biz de böyle yaşarız..
Araba kullanırken mesela, mesleğimizi icra ederken ya da, alışkanlıklarımız doğrultusunda davranışlar sergileriz. Bu aynı zamanda beynin enerji tasarrufunu sağlar. Yeni deneyimler, yeni başlangıçlar esnasındaysa tasarruftan çıkardığımız enerjiyle yaşama karışırız.. Tabi bir de hayatın olağan akışında gerçekleşen durumlar, o durumların etkisi, o etki halinin bizim iç dünyamıza temas ederek bulduğu yankılar.. Ben o yankıların kimi zaman darmaduman ettiklerinden olmuşum bazı yaşlarımda.. Sonrasında da bir geyiğin tam aksine sormuş durmuşum; neden, nasıl, niye, ne yaptım ki blah blah blah..
Düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı, davranışlarımız kaderimize dönüşür döngüsünü artık her yerde duyuyoruz. Bu döngüyü kırma yolları yöntemleri, dönüştürmek ve değiştirmek üzere de bir sürü bilgi yığınına maruz kaldığımız bir dönemdeyiz.. Bu hem iyi hem yorucu, peki gerçek olanla yanılsama olanı nasıl ayırt edeceğiz? Bir geyik misali olanı olduğu yerde bırakarak huzurla doğaya dönmeyi nasıl başarabiliriz?
Benim için bunun yolunun şeytanlarımdan geçtiğini anlamam biraz zaman, bir hayli savaşma gerektirse de anladım.. Zihnimin kök salmış düşünceleri, o düşüncelerin etkisindeki duygular, o duyguların dürtüsel bir şekilde ortaya çıkışıyla yaptığım seçimler.. Bugünkü ben dünkü bana, dünde kalan her yaşıma onlarca şey söylemek istese de anladım ki söylemek yapmanın yanında etkisi az olan bir durum.. Oysa yapmak dünü iyileştirmenin bile bir yolu olabiliyor kimi zaman..
Bir de biz bunları yaşarken, deneyimlerken bizimle olanlar, olmayı seçenler var. Bir de olmamayı seçenler, gidenler var.. Bugün üst üste aldığım haberlerin duygu durumuma etkisiyle yapabildiğim tek şey derin derin nefes almak oldu.. Sadece duyduklarımın değil, duygularım sonucu ortaya çıkan duygularımın, o duyguları besleyen geçmişin ortaya çıkması kaçınılmaz oldu elbette.. Şairin dediği gibi ”yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkadan gelecek senin..”
Peki ya bizim dışımızdakiler, hayatımızdakiler, onların oluş halleri, onların etki alanları?
Tüm anahtarın elimizde olması gerçeğiyle, her kapıdan geçmeye gerek olmaması ironisi arasında sıkışıp kalabiliyoruz bazen. O bazenler arasındayken insan ne elindeki anahtarları fark edebiliyor, ne karşısındaki kapıyı görebiliyor.. Aklın odaları hayatın sokaklarından daha büyükmüş gibi geliyor insana. Oysa hayat sana rağmen değil, senin için akıyor gerçeğini hatırlamak gerekiyor bazen de.. Aklın odalarına açılan kapının bekçisi olmuş şeytanın karşısında o kapıdan korkmadan geçmek gerekiyormuş.. Bense valsa daveti tercih ediyorum artık.. Hayatın senkronunu yakalamanın yolu içimdeki virtüözün kendini bulmasıyla aydınlanacak çünkü artık biliyorum..
Hayatımıza eşlik etmesini kalpten dileklerimizle, hayatımıza kendiliğinden eşlik edenler arasındaki perdeyi aralamak gerek. Neşeni, hüznünü, günün içerisinde olan kırgınlıkları, heyecanı duymayı bekleyenlerle anlatmayı istediklerimiz arasındaki perdeyi de aralamak gerek.. Yaşanılanlara ve izi kalanlara rağmen sadakatle ve sevgiyle yürümeyi seçen birinin bundan sonraki yolu yoluna eşlik edenlerin, yoluna eşlik etmek isteyenlerin varlığıyla dolup taşmalı. Ölüm varlığını bildiğimiz, kimi zamansa ensemizde nefesini hissettiğimiz bir gerçekken kendimize yaşadım diyebilmenin bir yolunu bulmak gerek..
Ve anladım ki kalbimin sevgisi dünyaya ışık tutacak kadar güçlü olsa bile o sevgiyle ışık bulması gerekenler sadece hayatımda olanlarmış.. Herkese yetemeye çalışmak, herkes için orada olmaya çalışmak, en derinlerde kaybetmekten korkmanın verdiği çırpınmayla sürekli emek vermek aslında bana değer verenlerden, beni değerli görenlerden, sevgimin kıymetini bilenlerden sakınmakmış ışığımı, neşemi, sevgimi, varlığımın huzurunu ve güvenini.. Aklımın şeytanı ruhumun özgürlüğünü zincire vurmuş ve aşk o şeytanı yüzeye çıkarmış. İşte haftalardır çözmeye çabaladığım o bilmecenin anahtarı artık elimde.. Puzzle’ın kayıp bir parçasını daha buldum sayesinde..
Şimdi kemanımın eşssiz sesini yıllardır saklı tuttuğum kutusundan çıkarma zamanı.. Önce kırılan kalbim, ardından aldığım haberin yıkıcı gerçekliği için usulca birkaç nota akmalı tellerinden.. Ardından şeytanımı valsa kaldırıp serbest bırakmak zamanı ruhumdaki virtüözü..
Yeni deneyimlere eski duygularla giremeyiz. Geçmişin düşünceleriyle bugünü inşa edemeyiz.. Bu basit gerçeklik anahtarın ilk anahtarlığı.. Oscar Wilde’ın dediği gibi; gerçek nadiren saftır, ama asla basit değildir.. Bugün yeniden derin bir nefes almak zamanı.. Yani artık eve dönmek zamanı, hem aklen hem kalben..
Dünya dönerken kendi merkezinde, hayat akarken zamanın tik taklarına aldırış etmeden insan kendine bir yer bulup dahil olmaya çalışıyor o dönüşün o akışın içine. Ya da tam aksi yönde sadece duruyor.. Peki kim belirliyor seçimlerimizi, kimliğimizi en nihayetinde kaderimizi? Tanrı mı, evren mi, atalarımız mı, genetiğimiz mi, doğduğumuz ev aile mi, içinde büyüdüğümüz çevre mi? Aslında hep hepsi hem de hiçbiri.. Müthiş bir paradoks, büyülü bir miksoloj aynı zamanda…
Her hücremiz, zihnimizin her kıvrımı, vücudumuzdaki her atomun oluşumuna tesir eden ve bizi olduran bir yapı.. Kimliğimizi, dolayısıyla seçimlerimizle oluşturduğumuz alışkanlıklarımızı, kim olduğumuzu ortaya koyan rutinlerimizi de etkisi altına alan örümcek ağının mabedi, kaynağı..
İşte bizler bu olma halinde kim olduğumuzu çoğu zaman sorgulamadan, ki genelde buna ihtiyaç duyacak farkındalık lanetinden kaçarak yaşamayı seçer.. Aklım aymaya başladıkça en öfke duyduğum konu bu olmuştu, bende etten kemiktenim ben de insanım nasıl olur da bu denli koşullandırmalarla yaşadığını fark etmez kimse demeler. Nasıl olurda kendi seçimlerinin sorumluluğunu almak yerine aman arkadaşlarım yok ailem gibi sürekli onay bekler, takdir ara diye kızmalar. Hayatımda olanları bu konularda habire dürtme çabaları derken bende de azalarak biten bir enerjiye, farkındalığın yarattığı hareketsizliğin lanetini yaşamaya itti.. Tabi depresyon kaçınılmaz olmuştu..
İşin en ironik yanı neydi biliyor musunuz bu konularda karşımda hep kendini bilmezlerin bir o kadar da kendini eğitim ve kariyer olarak büyütmüş olanların hayatıma gelmesiydi. Hani insan zıttıyla sınanır derler ya; ben onların aynası, onlar benim aynam derken karşılıklı bir yansıma halindeydik aslında.. Ve mutlak son karşımdakiler aynayı görmeyi değil bir yerden sonra kırmayı seçti, bense hem aynaların yansımaları hem de o kırılmaların keskin taraflarının yaralamalarıyla bir başıma kaldım durdum.. İşte bu zihnimin yaşanmışlığıyla deneyimleyerek, tecrübe adı altında öğrendiği ve her seferinde kendine anlatmayı sevdiği bir hikaye örüntüsü haline gelmiş.. Bu hikaye örüntülerine geleceğiz..
Elbette öğrendiklerini anlatmak aktarmak fıtratımızın bir parçası, sosyal canlılarız ve yalnızlık bizden çok daha üst bir merci sahibine ait bir konu.. Lakin ben hem yaşanılan sürecimin, hem o süreç içerinde yaşadığım deneyimlerin, hem o sürece dahil yaptığım onca araştırmanın aktarımını yapma fırsatını her bulduğumda karşımdakinin sevme, anlama, ihtiyaç duyma kapasitesini göz önüne almadan atmışım kendimi ortaya.. Bir TEDx konuşmacısı edasıyla.. Elbette oran orantıyı dengelerim bu konuda, sadece kendi iyileşme sürecimi öğrenmedim çünkü iyileşme sürecinin her bir parçasına dair bilgiler, fikirler de edindim.. Yine de zaman zaman sınır aşamaya yöneldim.. Bu da analiz yaparken yaşamayı, dinlemeyi göz ardı etmeme neden olmuş aslında..
Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda bu seferde neşteri kendime dayadım durdum.. Deştim her yanımı. Hangi travmalar hangi yaralar nerelerden geliyor, ailemden aldıklarım alamadıklarım, büyüdüğüm çevrenin etkileri, her yaşımda temas ettiklerim ve o temas hallerinden bana kalanlar derken incelikler halinde er bir dehlize tek tek baktım.. Aileden sevgi görmemiş ya da mesafeli bir sevgiyle büyümüş, kendini çevresine kanıtlamaya çalışan ya da üstünlük hevesiyle sürekli onay arayan ve eylemlerinin sorumluluğunu almak yerine günün sonunda kaçan insanlar beni hem kızdırıyor hem de ironik şekilde partnerlerim bu yönlere sahip olarak hayatıma giriyor.. Bunu bir bulmaca çözer gibi çözmeye çalışmıştım o depresyon dönemimde, aldığım terapiler eşliğinde de hep niye aynı karakter yapısına sahipler diyordum. Doktorum bir gün üşenmeden tek tek hepsini inceledi, ve çıkan sonuç pekte düşündüğüm gibi olmadı.. Kimisi statüsel olarak tepelerde gezen, kimisi başka işlerle meşgul derken aslında ne tip olarak, ne eğitim olarak ne de yaşam standartları olarak benzer değillerdi.. O zamanlar aradığım cevaplar yarım kalsa da son ilişkimden sonra yansıma yapan ayna idrak etmemi sağladı ki, bakış açımı yıllar içinde değiştirecek zekaya sahip olsam da bakış yönümü de değiştirmem gerekliymiş.. Bazı yönlerden benzer olsalar da aslında ilişki örüntümde yıllarca aynı olan tek şey hikayenin sonu ve o sonu yaşayan taraflar arasında olduğu gibi kırılıp kalanın ben olmasıydı..
Meğer kimse o kadar da zorunda değilmiş be aydınlanmanın. Meğer bu kadar derinlere dalmak çokta matah bir şey sayılmazmış. Kızmışım, çünkü ben fark ettikçe içten içe biliyormuşum, bir roket misali her bir parçamı aya giderken geride bırakacağımı, onları da o parçada kaybetmek istemeyişimmiş asıl mesela.. Onlarda benimle gelsin, keşfetsin uzayı çırpınışıymış bu aslında.. Ne büyük haksızlık aslında.. Mesel benim tıp konusunda literatür bilgim yok, psikoloji ve nörobilim alanını dışarıda tutarsak pek merakım da yok. Şimdi bir cerrah gelse bana dese ki ”gel sana her şeyi öğreteceğim”, sadece ilgimi çeken alanları ve benim merakımı cezbeden konuları dinler, anlarım lakin geri kalan kısımları dinlemek ve buna zaman harcamak istemem.. Aslında aynı şeymiş.. Denge yavrucuğum denge. Hep dilimde olsa da hayatımda bir türlü dikiş tutturamadığım konulardan..
Babam mesleği gereği çok güzel bir örnekleme yaptı, bu da bir dedektif gibi yeniden bakmamı sağladı.. ”Adam zehirlenmiş, ortadaki sofrada bir sürü malzeme var ve sen biliyorsun ki sadece bir tanesi o zehre sebep olmuş, işte burada inceleme başlatır yavaş yavaş ipucuyla sonuca varırsın, o sonuca giderken de şüpheden arınmış olanı sofra dışına koyarsın böylelikle o kalabalıkta kaybolmadan direkt hedefe varırsın..” Ve son olarak söylediği o etki alanı benzetmesi, ”sen yaşadıklarının etkisinde kaybolurken fark etmeden çevreni de ne denli etkilediğini unutuyorsun.” Etki alanımın, seçimlerimin, kısaca hikayemin tesirini fark etmeden sadece tecrübelerin ve yaşanmışlığın ışığında öğrenilmiş hikayelerin tekrarını sağlayacak bir yaşam alanı yaratmışım..
Zihnimin dehlizlerine daldıkça anladım ki bu bir mesai. Aklımın içinde zaman geçirirken hayatın içine karışmaktan kendimi alıkoymuşum.. Madenlerimi keşfederken anladım ki ne kadar zaman harcarsam harcayayım zihin kıvrımlarında bu hiç bitmeyecek bir yolculukmuş. Aileden, tanrıdan, çevreden, dahil olduğumuz yerlerden kendimize edindiğimiz kimliklerden sıyrılmak isteyen kadar o kimlikler sayesinde hayat inşa edenler de var aslında.. Kendini bilmek, bulmak sadece isteyenin adım atacağı bir yolculukmuş meğer. Bunca zaman kızdığım şeyse aslına bakarsanız edindiğim kaybetme korkusunun yansımasıymış.. Herkesin elinden tutma arzum kendi elimi bırakmama neden olmuş..
Anladım ki hayatı organize etmek, aklı dizginlemekten daha kolaymış. Bu yüzden de hayatımda oluşan krizleri kaosları ve hayatıma eşlik eden insanları kontrol etmek daha doğrusu onların ve olayların üzerinde hep kontrol etme isteği duyma sebebim o çocuksu kaçışmış.. Çünkü bende orta nokta yok; ya siyah ya beyaz, ya var ya yok. Belirsizlik ruhumu dar ağacına asan bir durum. Ve şuan hayatıma bakıyorum da her konuda müthiş bir belirsizlik hali hakim. Ve bu da boynuma her konuda ilmek ilmek urgan geçirmiş.. İş, eğitim, kariyer, yaşam alanı, ne olmak istediğim derken bir dolu urgan geçirmişim boynuma. Boğazım daralıp nefes alamadıkça aklım panik alarma basmış durmuş.. E savaş/kaç modunda neyi nasıl organize edeceksin, tek derdin hayatta kalmak sonuçta..
İşte bu da 2025 yılının bana yeni yaş hediyesi oldu.. Kariyerimi budadım attım, itibarımı yani evimi yıktım, aşkımı kaybettim, arkadaşlarımla hayli zamandır uzağım. Yani bu yıl başladığından çok daha sert bitti.. Dersimi aldım, ödevimi yaptım lakin öyle sert bir düşüş yaşadım ki artık umutlarla dolu hayallere kapılmak yerini belirsizliklerle dolu bir boşluğa bıraktı.. Bunu depresif bir yerden söylemiyorum, aksine biliyorum ki hayat boşlukları sevmez. Belki de artık bana ”kök salmamı, köksüz medeniyetinin hikayesi bitti yerine köklü bir imparatorluk hikayesi yazma zamanı geldi” diye fısıldıyordur hayat kim bilir..
Hayatı yaşamanın tadını biliyorum, aklımı organize edebilmeyi de aslında sizin sayenizde öğreniyorum.. Ben yazıyorum ve inanıyorum bu hayatta bir kişi bile olsa bu yazılara denk gelecek ve ben yalnız değilim diyecek.. Kurduğumuz ilişkiler, yürüdüğümüz yollar, yaptığımız seçimler bir kaynaktan geliyor. O kaynağın birçok etki faktörü var inanın bana.. Bir gün gerçek sizi keşfedenlerden olur musunuz ya da şuan gerçek sizi yaşayacak cesareti gösterebilenlerden misiniz bilmiyorum.. Bense 31 yaşıma kadar deneyimlemeyi seçmiş, son 4 yılda hayata ara vermiş bir yerden yeniden tomurcuklanmayı seçenlerdenim..
Her yaşın cehaleti vardır derler, yaşadım. Her yaşın bir bilgeliği vardır derler, yaşadım.. Çünkü günün sonunda hep iki şeye önem vermişim kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeden; vicdanıma hesap verebilmişim ve ne olursa olsun kendim olmayı seçebilmişim.. Olmayı seçtiğim bir ben var, bir de şimdilerde olmayı arzulayan bir ben.. Aklım alışık hikayelere yer verse de onca kırgınlığıma, onca yaralarıma, onca yaşanılana karşı hayata nezaketle yaklaşan yanım artık sahnede olmak istiyor.. Dans etmek, şarkı söylemek istiyor.. Zihnimin dehlizleri dünün hikayelerinden beslenerek kendi hayatımdan çaldığımı anlamamı da sağlıyor artık.. Çünkü anlamak yetmez, farkındalık yetmez hayata yeniden şans vermek gerekir. Belki de aradığımı sandığım şey zaten hayatımdadır..
İsterdim ki şuan başarmış, yolu çoktan inşa etmiş biri olarak yazayım bu yazıyı. Benim okurum payına yola yeni çıkan birinin olma halini deneyimlemek düşüyor ne yapalım.. Bunun siz tarafından en güzel yanı başarılarla övünülen bir yazıdan çok yolda yaşanılan her anın sıcaklığına şahit olacak olmanız.. O zaman ilk adımı atmadan öncesine kısa bir göz atalım.. Çünkü yola çıkmak bir adım ya yoldan öncesi?
Biliyor musunuz onca hikaye yazdım, sadece kendimden değil dinlediklerimden de onlarcasını aktardım yine de kendi hikayemde bazı virajların hikayesi bu yol için oldukça önemli.. Sadece heyecanla yaşadığım, hayatın içine karışıp yol nereye ben oraya gittiğim zamanlar değil bugünümü inşa eden. Hatta o günler bugünüme nefes oluyor. Asıl nefesimi kesen, beni hala derinden kıran kısımlar ise daha narin bir tarafta duran bir hikaye..
Yıllar önce nükseden, beni benliğimi tamamen değiştiren asıl dönüm noktası depresyonum.. O hayalet misali yaşadığım aylar.. Aynaya baktığımda gözümü en çok alamadığım resimlerin ait olduğu o dönem. Ve bir de o dönemimi bilmesine rağmen tam da oraları tetiklemeyi seçerek beni yeniden hayata karşı alt edebilecek bir kalp kırıklığı hikayesi.. Yaşamayanın bilmeyeceği bir durum olsa da yaşayanların anlayacağı derin bir mücadele olduğunu söylemekten gurur duyarım sevgili depresyonun.. Ve dilerim hayatınızda böyle bir mücadele verdiyseniz ya da veriyorsanız sizi görebilecek kalpler çıkar karşınıza.. Ben tek başına mücadele verenlerden olmama rağmen o dönemlerimi biliyor olmasına rağmen oraları bile isteye kanatanla yaşamanın ağırlığıyla tanıştım bu sene.. O yüzden dilerim yola çıkarken, yoldayken ya da daha yola ilk adımını atacaklardansanız bile elinizi tutmaktan korkmayanlar olur hayatınızda…
Aylarca verilen sessiz bir mücadele, kendi başınalığın verdiği bir yol bulma arayışı.. Vay be diyorum şimdilerde aslında görünmeyen, duyulmayan ne savaşlardan galip çıkmışım.. İşte ben o sessiz savaşları verirken durmayan dünya, akmaktan vazgeçmeyen zaman şimdilerde yakama yakışmışta bana geç kalan sensin diyor sanki.. Sanırım bu yüzden insanları can kulağıyla dinliyorum, bu yüzden karşımdakinin ruhunu hikayesini anlamaya önem veriyorum ve en önemlisi ne kadar kırılırsam kırılayım günün sonunda öyle derinden anlıyorum ki onları nefret edemiyorum bile.. Çünkü bilirim sessiz çığlığı duymasını, görürüm gözlerinin ardında yatan hüzünlü çocukluğunu ve anlarım verilen savaşlar görülmese bile ne denli kıymetlidir.. Yarasını gördüm mü kıyamam kimseye.. Ne yaparsa yapsın eni sonu belki aylar sonra, belki yıllar sonra bilmem ama affederim..
Günlerce yakama yapışan kaygıların, kalp kırıklıklarının, geçmiş hesapların, geleceğin belirsizliğinin, sen kendine ne yaptınlar arasından başımı çıkarıp nefes aldığımdan beri diğer adımım o karşımda olan boy aynasındaki yansımalara bakabilmekti.. Nitekim birkaç gün önce onu da başardım, başımı zar zor kaldırıp baktım o aynaya.. Sonrası ağır adımlarla göz göze gelmekti.. Geldim de..
Bu girişin plan ve aksiyon kısmıyla ilgisine gelelim.. Her şeyin dibinde olanlardanım. Elimde kalan tek şey kendimim. İşte bunu kendime de net bir şekilde hatırlatmalıydım.. Çünkü kendim olmak için hayatın arenasında verdiğim savaşı kıymetsiz kılmaya kalkacak kadar kendimi görmezden gelmişim. Ben görmezden geldikçe de hayat görünmezlik pelerini giydirmiş üzerime.. İşte bu giriş bu yüzden önemli.. Çünkü yolun ilk adımını başımı okyanusun ortasında çıkarmakla, ikinci adımını o aynanın gözlerine bakabilmekle atmışım aslında.. Şimdiyse somut olan adımı, üçüncü adımı atmak zamanı..
Nedenler ve nasılların yarattığı stresin, kaygının son günüydü dün.. Çünkü hiçlik aslında var edebilmenin de merkeziymiş anladım.. Hani derler ya evren boşlukları sevmez, niyet her şeydir diye. İşte bu iki noktayı çok iyi anlamak gerekiyormuş.. Meğer benim yıkılan imparatorluğum, tarumar olan krallığım köksüz medeniyetim en derinlerde aslında kök salmak arzusunu duyuyormuş.. Var olanın üzerine inşa edenler kadar şanslı olmayanlardanım, o yüzden de önce kırık dökük olan kalbimin yani medeniyetimin merkezinin derinden iyileşmesi gerekiyormuş.. İyileşmekse tüm yaralardan azade olmakla mümkünmüş. Bugüne kadar açılan her yarayı, tetiklenen her travmayı elimden geldiğince şifalandırmak çabasına girsem de artık hayat daha derinlere temas etmek istemiş meğer..
Derinliğim meğer ne kadar da yoğunmuş, her katman diğerinden daha karanlıkmış.. Kimi kata indim, kimi kata düştüm.. Öyle bir yol alış şekli işte.. İndikçe sordum, sordukça kayboldum. Ben hep kendime derim ki sokaklar evim gibidir ne memleketimde ne de yurt dışında ben kaybolmam çünkü her sokağında kendi yolu, yönü vardır bir şekilde bilir ve bulurum. İşte kaybolmak bulmanın ilk anahtarıymış meğer.. Sokaklarda özgürce dans edebilme cesareti gösteren ben kendi dehlizimde dalarken, o dehlize düşerken aynı cesareti göstermekte hayli zorlanmıştım.. Hala yoklayan kaygılar, korkular olsa da ruhum dans etmeyi öyle arzuluyor ki sanırım yavaş yavaş ve plana sadık kaldığım sürece o dans etmeyi seven ruhu özgün ve özgür küçük kız çocuğunu yeniden bulacağım..
Tabi plan deyince aklınıza vay efendim diplomalar, aman efendim kariyerde yükselişler beklediğinizi hissediyorum. Onlar yolun bir parçası olsa da benim meselem çevreme, arkadaşlarıma kendimi kanıtlama çabası ya da aileden onay alma çabasının çok ötesinde.. Ki nitekim olduğum halimin varlığını kıymetli gören dostlarım, ailem olduğu içinde kendini sürekli onay arayan, alkış bekleyen biri olmaktan çok küçük yaşlardan kurtarmış biriyim, çok şükür.. Sanırım onca savaştan omurgam dik, kendim olarak özgün kalmamı sağlayan en önemli dinamikte buymuş hayatımda.. İşte benim gibilerinin de olduğunu bildiğim; hayatın manasını kaybedip bulan, anlam arayışında olan birilerinin de bazen savrulmaktan kurtulmak için plana ihtiyacı vardır diye yazmayı arzuladım bu konuyu..
Şimdi üçüncü adıma yavaş yavaş geçmek zamanı, üçüncü adımı atmak zamanı.. Telaşlı, hemen her şey olsun isteyen, heyecanlandığında dünyayı dolaşacak enerjiye sahip biri olsam da neşem, heyecanım ve enerjim durağanlaştığındaysa elbette sıradan insanlar gibi olmuyor bende maalesef o duygu durumlarını da hayli zor yaşayanlardanım.. Majör depresyonla mücadele edenleriniz varsa hayatınızda beni derinden anlayacaktır.. İşte üçüncü adım bu bilginin ışığında atıyoruz.. En azından ben atıyorum.. Şimdi sıra küçük rutinler belirlemekte; bir yatak toplamakla güne başlamak, ardından limonlu su içmek gibi mesela.. Derler ki, dünyayı yönetmek istiyorsan yatağını toplayarak başla..
Bu oldukça önemli, neden? Çünkü ben acele eden, hemen yapayım diyen, organize etmeyi plan yapmayı seven birisi olsam da bu konuda kendi hayatımda uygulamada oldukça zayıfım. Halbuki sevdiklerimin hayatını düzenlemek, onların işleri konusunda sıralı plan yapmak konusunda oldukça iyiyimdir. Kriz yönetimim de oldukça iyidir, anksiyete sağ olsun, bir kriz anı bir kaos durumu olduğunda müthiş bir başkomutanım. Tabi iş kendimle olan krizlere geldiğinde anlarsınız ya.. Şimdi bu becerileri kendimle olan ilişkim için uygulama zamanı. Stres yönetimini öğrenmekte cabası.. Acele etmeden, hevesim kursağım kalan şeylere rağmen yeniden heves edebilme enerjisini bularak atmak önemli bu adımı.. İşte plana sadık kalmak tam olarak bu; kendine sadık kalarak aksiyon almak, kimseyle kendi CV’mi kıyaslamadan, zamanın herkese has ve herkesten bağımsız ilerlediğini kabullenerek.. Yani anlayacağınız kendime rağmen kendimi inşa etmek adımı..
Kendini yenen yenilmezdir.. Canım bipolarım, sevgili depresyonum, biricik anksiyetem benim hikayemde oynadığınız rol için teşekkür ederim.. Korkular, kaygılar, derinliği hesaplanamaz dünyamın yegane yadigarları.. Yaşadık, yazdık, anlattık hikayemizin her parçasını dilimiz döndüğünce.. Şimdi yenik düştüğümüz yerden yenilmez olmanın yoluna doğru birlikte gidebilmek için en çokta bu plana izin vermek zamanı.. Çünkü ben sizi görüyorum, anlıyorum, duyuyorum ve biliyorum.. Bir adım daha atabilmek zamanı.. Şaşalı bir adım değil biliyorum, büyük bir alkışta almayacak biliyorum. Lakin yaşadım diyebilme hikayeni yazmak için atacağın adımın alkışa ihtiyacı yoktur..
Yolda olmak, yol almak, yoldan sapmak, yolu kaybetmek.. Hepsinin öznesi yol gibi duruyor ama asıl özne bireyin kendisi.. Peki ben kendi hikayemin öznesi olmaya izin vermemek adına neler yapmışım, neler yapmamışım, neler olmuş neler? Gelin beraber yola çıkalım..
Size samimi bir soru sormak istiyorum; hayattaki amacınız ne, planlarınız ne, hayatın manası ne sizin için? Bunu düşündünüz mü hiç ya da zaten bulanlardan mısınız? Bu hafta özellikle arkadaşlarıma bunları sordum.. Gelin ortaya karışık cevaplar ve sorgulamalarla benim dehlizime dalalım birazda..
Bugün bir kız arkadaşımla uzun uzun konuştuk. Ben dünyayı gördüğüm gözlerimle aklımın yansımasından bahsederken bana benim de dünyanın gözünden nasıl göründüğüme dair kendi gözlerinden gördüklerinden bahsetti biraz.. İçime işleyen bazı cümleler var; seninle vakit geçirmek için sürekli seni aramak, seni hayatlarımızın parçası olarak görmek gibi.. Öyle kıymetli ki bu benim dünyamda, satın alınamayacak bir değer çünkü bu.. Soyadınızla, ailenizin varlığıyla, statünüzle alınamayacak bir değer.. Bugünse önceliğimiz amaçlar ve mana..
Son dönemlerde özellikle istifamı verdiğim zamanlardan bu yana kısmen savrulmalar içerisinde olsam da aslında bir tam olma halindeydim.. Meğer öyle olduğumu sanıyormuşum. Bir eylül rüzgarı beni savurup yere çalana kadar anlayamadığım bir sanma hali.. Öyle sert bir düşüş yaşadım ki sadece düşmenin etkisiyle yara almakla kalmadım, zamanında yendiğimi sandığım her zafer ya da iyileştirdiğimi sandığım her yara da ortaya saçılıverdi.. Ben buradayım heyyy diyen bir sesle ortama giriş yaptılar birden.. Kimim ben, neyim, ne istiyorum, ne severim ya da sevmem, hayattan beklentim ne, hayatın bana baktığında gördüğü ne derken bunların cevabını bulduğumu sandığım her yaşım, yaşlarım bir hayalet misali çıkıverdiler saklandıkları yatağın altından..
Ay şu benim derinlerim, derinliğim.. Kaybolmak benim için yolda olmak haline gelmiş sanki.. Kaybolsam bile bulurum yolumu, elbet bir gün.. Şimdiyse bu kaybolma halinin bendeki tesirine bakalım..
Aslında her yaşta bir parça savrulmuşum. Lise döneminde öğretmenliği çok sevmeme rağmen üniversite seçimimde tamamen bağımsız bir bölüm seçtim.. Üniversiteye geçtiğimde aslında çokta keyif almaya başlamıştım okuduğum bölümden. Ardından dahil olduğum topluluklar, dernekler derken koşmak öyle özgür hissettiriyordu ki ruhumu kendimi dünyaya kafa tutan, yenilmez biri olarak görüyordum aynaya her baktığımda.. Aşkta kayıplarım olsa da dimdik devam eden, arkadaşlıkta bitişler olsa da yoluna devam eden bir ben..
Sonra bir şeyler değişti, altı üstüne geldi hayatımın. Şems’in dediği gibi ”nereden biliyorsun altının üstünden iyi olmadığı” benzetmesini ise deneyimleyerek öğrendim ki pekte iyi değilmiş.. Hatta hayli karanlık doluymuş.. Yüzleşmeler, hesaplaşmalar, içe dönmeler derken döne döne bir semazen edasıyla durduramadım içe dönüş yolculuğumu.. Ne içmiş be kardeşim, ruhumda Rönesans çağı yaşanıyor sanki..
Geçen eylül basıp gelmeler, inziva halleri falan derken dünyaya kendimi tamamen kapatmışım. Ben dinlenmek desem de bu bir kaçışmış aslında. Ben kendimi bulmak desem de bu, artık kendimle arama mesafe koymakmış aslında.. Son 5 yılımı kendimi kobay faresi gibi irdeledikçe irdeledim, derine daldıkça daldım, deştikçe deştim.. Ne bitmez derdim varmış meğer kendimle.. Aslında kendimden çok kendimin dışındakilerle. İşte en derin vurgunu buradan yedim.. Kalbim kırıldıkça sorular artmış, yara aldıkça yaralarımın kanaması artmış.. Sevgimi verdikçe kırılmışım, sadakat gösterdikçe değersiz kılınmışım, emek verdikçe kaybetmişim.. Ben bunları çarçur edince güzel olur, değer görür sanmışım.. Sanmak işte, sonrasında da beklemişim. Hayat bana yaşatılanın hesabını sorar da belki kalbime iyi gelecek bir özür duyarım diye.. Ne iftira atanın, ne de bile isteye kaygılarımdan yaralarımdan vuranın bir özrünü duymadım. Yani ben tamamen bitti dedikten sonra anlaşılan kıymetim oldu elbette de işte bitti dedikten sonrasının da ben de bir kıymeti olmaz..
Oysa kendimi göremediğim bir boy aynasıyla yüzleşmekti son vurgun yiyen halim.. Öyle bir boy aynasıydı ki bu; dipte temelde ne varsa gösterdi, kendime anlattığım her hikayenin detayını ortaya koydu. Kaçamadım, korkmuşum kaygılanmışım öyle umurunda olmadan dimdik durdu ki karşımda, herkes gibi yüzleşmek yerine aynayı kırmayı seçmek istesem de yapamadım.. İlk zamanlar bakamadım o aynaya, aynaysa kalkmadı karşımdan.. O durdu, ben kapadım gözlerimi. O anlattı, ben kapattım kulaklarımı.. Nereye kadarsa oraya kadar dedim..
Aşklarım, işlerim, projelerim, yazılarım, anlattığım hikayelerim, konuştuklarım, sustuklarım, hayatımdakiler, hayatımdan gidenler.. Tek tek karşımdaydı işte.. Yenilgilerim, zaferlerim, korkularım, kaygılarım, sevinçlerim, heyecanlarım.. Çocukluğum, ergenliğim, tüm benliklerim.. Tüm benliklerimin temas ettikleri.. Oradaydı işte.. İlk kez gözlerimi açtım, kulaklarımdan ellerimi çektim, günler sonra ilk defa.. Bir bankın üstünde oturmuşum yolun sağ tarafında 10 yılımı yaşadığım sokak, sol tarafında aşık olduğum aşkla yemekler kahveler hazırladığım çok geçmeden de hayal kırıklığı yaşadığım sokak.. Bense tam ortasında nefes nefese bir halde oturdum..
Günlerce yaşadıklarım, yıllar içinde yaşadıklarım, gözlerimin önünden usulca aktı geçti. Her geçenin bir teması oldu; dokunduğu bir yer, acıttığı bir yara, sızlattığı bir travma.. Kimdim, kim oldum, kim olmak istiyordum, kim olmadım soruları sorgulamaları.. Değer yargıları, anlam arayışları, mana kayıpları, duygusal yokluklar, düşünsel kayıplar, hepsiyle temas eden bir başına bir ben.. Kafamı kaldırıp o aynaya bakmak, o aynada yansıyanın gözlerine bakmak meğer ne zormuş. Kafamı milim milim kaldırırken gördüklerim, duyduklarım derken asıl görmem gerekenin gözlerimin içiyken benim o milimlik hareketlerimin daha da ağır hareket etmeme neden oldu..
Lakin günün sonunda başardım, kanattı kanırttı hatta, lakin yine de başardım.. Gözlerim aynadakinin gözlerindeydi. İçim, kalbim hiç bu kadar kaygılanmamıştı sanki. Nefesim kursağımdan ciğerlerime ulaşamadı. Donup kalan bir bedenin ağırlığı çöreklendi göğüs kafesime.. Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum, gözlerim gördüğüm gözler karşısında kendini bıraktıkça bedenimde usul usul katılığından arındı.. Nefesim yarım yamalakta olsa ulaştı ciğerlerime.. Neler geldi, neler geçti o aynadan. Neler konuşuldu, neler susuldu o aynada.. Ah bu ben, ah bu ben olma hallerim.. Meğer ne kadar uzun süredir saklanmış dünyadan, ne kadar çok koşmuş herkese de kendine bir adım atacak mecali kalmamış.. Meğer ailesi sevmemiş olana ne çok sevgi vermişte kendine gelince tükenmiş.. Meğer dünya üstüne gitmiş onun dediğim ne çok insana kucak açmışta kendine gelince bir yudum şefkat göstermeye takati kalmamış canım kendim.. Herkese bonkör, kendine cimri güzel kızım benim..
Sonrası malum sorular, sorgulamalar, nedenler, cevap aramalar.. Dünya dönmüş, herkes yoluna gitmişte bir ben kalmışım olduğum yerde sanki.. Dedikçe de durmuşum, ben durmuşum dünya inatla daha bir hızlı dönmüş sanki.. Çözecek bir şey yokmuş, alınacak pek bir cevapta yokmuş aslında..
Oysa o aynadaki karanlığın tam karşısındaki aydınlıkta ne denli kıymetler varmış.. Sevildiğim, değer gördüğüm, önemsendiğim, kaybedilmemem için uğruna çabalandığım, kıymetimin bilindiği ne çok an varmış, ne çok anı birikmiş, ne çok insanın hayatına temas etmişim.. Her seferinde daha bir kendim olarak hem de, her seferinde daha sert yüzleşerek kendimle, her seferinde kaçmayı bir adım daha kesin bir adımla bırakarak, her seferinde düştüğüm yerden daha da bir güçlü ayağa kalkarak.. Kendim olmaktan hiç vazgeçmediğim gibi aldığım onca yaraya rağmen, geçmişin travmalarına rağmen nasıl da güzel ve güçlü bir duruş sergilemişim hayata karşı.. Kırılmışım derinden yine de kırmamak için çabalamışım. İhanetlere rağmen kandırmamışım. Yaralayanlara rağmen kimseye bile isteye yara açmamışım..
Çok çelme yemişim yine de kimseye çelme takmamışım kısaca.. Sevilmişim, güven vermişim, değer katmışım, anlamışım be anlamışım.. Yaşadıklarım, bana yaşatılanlara karşı zalimlik yapmamışım.. Aynada gördüğüm onca hayatın içinde kendime ben yer vermemişim de öyle güzel sevmişim ki o aynaya yansıyanları iyi kötü demeden, hayat bana rağmen benim adıma yer vermiş bana o aynada..
Son aylarda kendime bazılarının gözünden bakarken kendimi öyle görünmez hale getirmişim ki bir gerçeği unutmuşum.. Herkes kendi kalbinde olanla görür beni, benim gerçekliğimi… Ben hep kendi yolunda, ben hep kendini bulma bilme haliyle yaşamayı seçmişim. Her yaşımda, her yaşadığımda.. En çok kendine sadık kalmayı başarmış o küçük kız çocuğu.. Şimdi o aynadaki gözlerin içine, ta içine bakıyorum.. Zor oldu, yıllarımı aldı, zamanımı neşemi enerjimi derken her şeyi feda ettiğim ve bunu gocunmadan yapmayı seçtiğim birçok yansıma var o aynada. Birçok yüz birçok hikaye var.. Bense en önde duranı görüyorum artık..
Meğer ben zaten hep oradaymışım.. Hep hakikati aşkla arayanmışım.. Şimdiyse kendi hakikatimin gözlerinin içine bakıyorum cesaretle.. Yol nereye gider, nereye çıkar bilmiyorum. Neyim, neredeyim, kim olmak istiyorum, amaçlarım, hayallerim, bir mana arayışı içinde bunlarında şuan için cevabını bilmiyorum. Ama artık bir şeyi çok iyi biliyorum, ben kendime sahibim.. Herkesin hikayesine değer veren, sevgiyle emek emek büyütmeyi seçen, aldatmadan kandırmadan yaralamadan vicdanına hesap verebilmeyi başaran canım kendim.. Bugün hiçbir şey yok lakin bir şey var, kendin.. Ben bana sahip olmanın şansını o gözlere bakana kadar pekte anlamamışım aslında.. Hep hayatına temas ettiğim insanların hayatında olmanın şansına sarılıp verebildiğim sevgiyi vermişim de kendimi bilmem bulmam konusunda biraz kör kalmışım..
Şimdi o gözlere bakmanın huzurunu hissediyorum. O gözlerde gördüğüm gerçeğin sevgisini anlıyorum. O ruhun özündeki güzelliğin ne denli kıymetli olduğunu fark ediyorum.. Şimdilik diplomama, kariyerime, mesleğime dair sıfır noktasındayım biliyorum. Buna değer verenlerin dünyasından kendime bakarak kendime yaptığım haksızlık içinse karşınızda kendimden özür diyorum.. Hayattan beklediğim özrü kendimden diliyorum.. Çünkü kalbimin ekmeğiyle hayatımdakileri aç bırakmazken kendime bir lokmasını vermemeyi seçmiş olmamın küskünlüğünü taşımışım yıllarca.. Yorucu bir yolculuktu.. Lakin kendimle gurur duyduğum bir noktadan yorulan ruhuma sevgiyle bir öpücük konduruyorum izninizle..
En zayıf düştüğüm zamanlarda bile kendimi başkalarıyla, dışarıdan gelecek onayla ilgiyle tatmin etme çabasına girmediğim için.. En yalnız kaldığım anlarda bile öfkemle dağları delip can yakarak öfkemi dindirmeye çalışmadığım için.. En kızgın olduğum zamanlarda bile kibrime yenik düşüp kimseyi yaralamayı seçerek kendimden kaçmadığım için.. Herkese ve her şeye rağmen bir sanat eseri gibi dimdik durabildiğim, yaralarıma ve travmalarıma rağmen ışık olmayı seçebildiğim için kendime teşekkür ederim.. Şimdi gözlerine bakmaya cesaret ettiğimin ruhundaki canı canlandırmak zamanı..
Kendini sabote etmekle boykot etmek arasında gidip gelen hikayemin o bölümleri bitti. Şimdi kendini aşkla inşa eden yeni bir hikayenin zamanı..
“Bugünümü seçerek yarınımı inşa ederken, geçmişi de iyileştirmek mümkün mü peki ?”
Neden kıymet verilmez sadakati seçen, kalbiyle seven, ruhuyla sarıp sarmalayan insan? Neden hep günün sonunda alkış alan şeyler kağıt parçalarından, statüden ibarettir?
Bu ve bunun gibi nice soruların yağmur gibi yüreğime yağdığı, günün sonunda da iyi ama onlar akıp giden hayatı yaşarken ben kendime bir koltukta duvarı izlemeyi mi hak görmüşüm demelerin aklımı yorduğu uzun bir yolculuktan ibaretti 2025 yılı.. Derin sorgulamalarının yanı sıra derin yüzleşmelerin de olduğu bir olma hali, oldurma hali içerisine giriş..
Ve sonunda kiminin aydınlanma, kiminin idrak dediği benimse zihin kıvrımlarımın dehlizine yolculuk dediğim o içsel hesaplaşma anında bir gerçeğimi daha fark ettim. Bir gerçekliğimi daha kuyruğundan yakaladım, onu derinden çıkarabilmek içinse bir direnme haliyle savaştım.. Meğer ne suç varmış, ne suçlu varmış.. İyi ama insan bu dönemde sevginin, sadakatinin eminliğini sunan birini nasıl bile isteye kaybeder, insan onu anlayanı anlamaya çabalayanı onun için emek vereni nasıl kolayca gözden çıkarır gibi debelenişlerimin tek ve gerçek cevabıyla baş başa kaldım.. Sen verdiklerinin kıymetini bilmezsen, sen kıymetli olanı çırpınarak ortaya saçarsan ne çırpınışların bir kıymet görür ne de ortaya saçtıklarının değeri anlaşılır.. Kabulü en zor karanlık buydu benim için..
Depresyon sürecim ve sonrasında deneyimlediğim her halim, yaşamıma etki eder her insan ve olay sonucunda içime dönmeyi huy edinmişim. Sanki ben bana sorgulamalarla döndükçe, ben o sorgulamaları yaptıkça dünya tevazuyla karşılayacakmış beni, bu kız kalbinin sevgisini sunuyor daha da kıymet vermeliyim diyecekmiş sanmışım.. Ben bu sanma haliyle bir koltukta duvarları izlerken kendime terapi uygulamakla meşgulken, dibimdeki pencereden hayat akıp gitmiş.. Ne doğan güneş ne de dönen dünya benim iyileşmemi beklememiş.. Ben nedenler, nasıllar arası bir yolda cevaplar ararken hayat fısıltılar eşliğinde akmış.. Sevgililer evlenmiş, dostlar kariyer inşa etmiş, yabancılar eğitimler almış kısaca o pencerenin dışında olanlar bir yere varmış ya da varmak için hep yol almış.. Bense hayatımın tiktaklarını durdurmuşum aklımın zamanına esir olmuşum..
Bugün yıllar sonra ilk kez okuduğum okuluma gittim, havasını soludum dersinde hayranlıkla dinlediğim birkaç hocamla sohbet ettim.. Sonrasında en sevdiğim termosumdan kahvemi yudumlamak için okulun bahçesine oturdum.. Müzik yok, ses yok, etrafta kimse yok. Öyle bir kendimle kalma halindeyken üzerime koşan bir mağlubiyet ordusu edasıyla düşünceler birinin üzerine basarak hücum etti.. Bedenim ve zihnim kendi kara kutularında kaydettikleri, yıllarca gizli tuttukları her şeyi bir anda gözlerimden ve ciğerlerimden dışarı fışkırttı sanki.. Kimdim ben, kim olmak isteyendim, kim oldum, bu nasıl oldu, ne yapıyorum, neden yapmıyorum, neleri seçmek için nelerden vazgeçmişim, hayat fırsat sunduğunda ben niye seçmek yerine yanından geçmeyi seçmişim, ne istiyorum, ne istemiyorum, neden istiyorum, nasıl yapacağım ve daha bir sürü şey..
İşte o geçmişin kayıtlarıyla geleceğin kaygıları arasında kaybolurken ben, omzumda bir el uyan diyen bir ses.. Uyanmak.. Dalıp gittiğim zihin kıvrımlarımda, öfkeyle valsa kalkmış bir ben olduğunu anlamamı sağlayan bir an. Şimdi bana bu yazıyı yazdıran, bu yazıyı yazdırmadan hemen önce nefesimi kesen atak halimi sakinleştiren bir gerçeklik anı.. Zihin geçmişin kayıtlarıyla dolu, bizi hayatta tutmak için o kayıtlarla sürekli konuşan bir geveze papağan aslında. Bildiği her şey dünün eseri, yarından bihaber, ki yarın değil onun için önemli olan bugün hayatta kalman sadece.. Bilinçse bir olma hali dünün korkularından ya da yarının kaygılarından azade bir var olma hali.. İşte ben bugün zihnimin bilincimle, gerçekliğimin inşa ettiğim kimliğimle arafında bir yerde yeniden nefes almayı öğreniyorum..
Bir inci gibi emek emek bulduğum ve ilmek ilmek şifalandırdığım yaralarımı, sadakatle ve güvenle temelini oluşturduğum sevgimi, kıymet verdiğim herkes için canla başla çabalayan özümü ve beni ben yapan kırılganlığımı bugün ilk kez nedensiz ve nasılsız görebildim.. Kaybetmeyi kolayca göze alıp, çabalarımı bir çırpıda yok sayanlara olan kırgınlığımın nedenini de bir o kadar net görebildim.. Beni ben yapan, emek emek büyüttüğüm ve ortaya cesurca sunduğum kalbimin bu denli kolay kırılması meğer onu değersiz kılacak olanlara ellerimle sunmam ve sunduklarımla kendimi tanımlaya çalışmamış bütün mesele.. Kendimi değil onları değerli kılmam ve o değere sahip çıkarlar inancıyla kendimi kandırmam, onlar telaşla terk ederken bu kırılgan sevgi imparatorluğunu benimse onlardan kalan boşluğa hüzünlü bir çocuk gibi bakakalmammış asıl mesele..
Sevgi benim hakikatim.. Sadakat ve güven o hakikatimin temelini oluşturan toprak.. Ben köksüz medeniyetimi bunlarla inşa ederken tahtına kendimi koymayarak geçirmişim dünümü. Dünümde ektiğim her tohum için sabırla baharı beklerken Eylül ayazı vurmuş bütün tohumu da bahara çiçekli bahçe bekleyen ben kuru toprakla bir çöl içinde yaşamış durmuşum.. İşte bu kendime yaptığım en büyük zalimlikmiş aslında.. Sonrası malum kırgınlıkları onarmak, yeniden tohumlar ekmeye çalışmak, açılan yaraları iyileştirmek vs. vs. .. İşte o koltuğa gömülü kalınacak günlerin seçimini böyle böyle yapmışım.. Arada kafamı kaldırmış, hayata karışmış, dünyaya iyi şeyler katmış, hayvanların başını okşamış, çocuklar için gönüllü çalışmalar yapmış, hayatının ekmeğini kazanmak için saatlerce ayakta çalışmış olsam da o her durumda hayata karışabilen kadından geriye bir enkaz kalana kadar kendimi bilmeyi, bulmayı öğrenmekte zorlanmışım..
Belli ki bir süre daha yarının telaşı kaygıları, dünün korkuları ve ezberleri kahve içmelerime eşlik edecekler. Yazılarımda mahzenim olacaklar.. Ama bugün bir şeyi daha görmemi sağladıkları için en çokta dünkü kendime teşekkür ediyorum.. Eğer dünümde bu savaşları vermeseydim, eğer dünümde bu kadar kaybolmasaydım bugümde sevginin, sadakatin, derin bağların, emek verilen her işin ve ilişkinin ne denli kıymetli olduğunu öğrenmezdim. Onlar gibi olur, kırıp dökerek kendimi düşünür, sadece kendi karnımı doyurur, kendi ismimi parlatırdım ve günün sonunda içimi huzur eden gerçeklere sırt dönecek kadar kendimden bihaber sıradan başarıları alkışlayanlardan onay bekleyenlerden biri olur çıkardım.. Bugün o kağıt parçaları, ismimin önünde beliren bir sıfat yok belki lakin en önemli şeye sahibim artık, kendime.. Gerçekliğime.. Yarın kim olacağımı bilmiyorum, ama kesinlikle artık kim olmayacağımı biliyorum..
Canlılığı öldüren, sevgiyi değersiz kılan, emek vereni yok sayan, bir çocuk masumiyetiyle parlayan gözleri görmezden gelen, dünyanın karanlığına rağmen ışık olmayı seçenleri göz ardı eden biri olmayacağım.. Kırıldım evet ama sırf beni kırdılar diyerek keskinleştirek kanatanlardan olmayacağım.. İhaneti gördüm evet ama sırf yalanı seçtiler diyerek öfkeyle ayağa kalkıp kandıranlardan da olmayacağım.. Karanlıkta kaldım evet ama sırf ışığımı ve neşemi çaldıkları için başkalarının emek emek belki de zorluklara rağmen biri olma yollarında engelleri olmayacağım.. Kısaca kendi etrafında dönen dünyanın, sırf benim yörüngem kaydığı için merkezine yolculuk yapmaktan korkan biri olmayacağım..
Herkesin bir hikayesi var ve ben dünyanın alkış tuttuğu yüzeyselliklerin gözümü kamaştırmasına izin verip o hikayeleri duymazdan gelen, kalbini değil kibrini besleyenlerden olmayacağım..
Çünkü bugünüme kadar olan yolcuğumda gördüm ki hayat büyük resmi küçük detaylarla oluşturan muhteşem bir ressam.. Ve ben o resmin içindeki her güzelliği, o güzelliğe değer katan her hikayeyi dinlemek isteyenim.. Bugüne kadar birçok insana yuva olmuş kalbim bir harabe değil bir saraymış meğer.. Anladım ki o saray, köksüz medeniyetinin kadim imparatorluğunda yeni hikayelere yuva olmakla daha da ışıldayacak..
Hikayesinde yer edindiğim, hikayemde yer edinen ve yeni hikayelerde kavuşacağım herkese..
”Ve hayat yeşil ışık yakar, sen hazır olduğunda, sen olduğunda..”
Uyandım.. Yatağımda biraz uzandım.. Günlerdir rüyalarım belirgin bir halde, aklım uykudan alamadığı verimi gün içerisinde dalıp giderek alma çabasında.. Artık savaşmak yok, o bir düşünceyle bana geldiğinde derin bir nefes alıyorum ve soruyorum ona ne oldu da bu düşünceyle birbirimizi meşgul etmeye ihtiyaç duyuyoruz diye.. Başlarda bocalayan aklım şimdilerde yavaş yavaş alışmaya başladı bu duruma..
Bugün daha bir uyandım.. Limonlu suyumu içtim, yatağımı topladım, attım kendimi yere plank duruşunda bekledim biraz.. Aklım rüyamı analiz etmeye, hemen yitip gidenlerle ilgili düşünceleri sermeye başlasa da önüme sakinleştirmeyi başardım.. Bugün yeni bir deneyim halindeyim aslında.. Kendimi son 4 yıl içerisinde ama yaşadıklarımdan dolayı, ama kalbimin kırgınlıklarından dolayı içime içime öyle sindirmişim ki hatırlamayı unutmuşum. Unuttuklarımı ise hatırlamaya başladım..
Kimdim ben, neleri yapmayı sever, neleri sevmez, nelere net sınırlar koyardım, hangi hikayelerde kahraman, hangi hikayelerde kötü bir cadıydım mesela? Ne zaman yola çıkardım, nerelere giderdim, nasıl oyunlar oynardım mesela?
Işığımı gören hayranlıkla geldi, neşemi gören merakla geldi. Peki ya o ışığı keşfetmek için geçtiğim karanlığımı gördüklerinde, neşemle inşa ettiğim cennet için içinden çıplak ayakla geçtiğim cehennemi gördüklerinde ne oluyor? Onlarda korku, anlayamama hali olurken bendeyse kendimi açmanın ve kalbimi korkusuzca ortaya koymanın hissettirdiği çıplaklık ve savunmasızlık hali.. İşte bu devamında beni oldukça sarsan bir hale geliyordu.. Bir kişi, bu hayatta bir kişi de beni kaybetmekten korkmaz mı sorusunun temellendirdiği kaygı yüklü birçok sorgulamalar.. Oysa ne çok insan varmış hayatımda beni kaybetmekten korkan; köpeklerim, ailem, dostlarım, bir kere sohbet etme halinde bile enerjimin verdiği ışığın parlaklığını görenler bile..
İşte dünya seni kucaklasa da insan birinin kucaklamasını istediğinde dünyanın kucaklamasını değil onun kucaklamasını istiyor ya, bu ne büyük nankörlükmüş halbuki.. Ben diyordum ben, sevginin kaynağı benim.. Benden geriye, sevgimden geriye bir şey bırakmayanlara kucak aça aça eksilerek bittiğim ana kadar. Bitmek demeyelim aslında, kaynak yine benim, tükenmek diyelim.. Tükenme haliyle kendimi savurduğum bir yaşam.. Bu savurganlık bana nelere mal oldu peki; kendimi delik deşik ettim yaralarımı şifalandırmak için, kendi zamanımdan çaldım kendimi kabuğumda tutmak için, yeni yaşıma girdiğimde mucizeler diye adlandıracağım şeyler yaşasam da durağanlık kaygılarımın mabedine darbe indirdi ve mucizeler bir anda lanetlere dönüşmeye başladı.. Kabuslar çoğaldı, kaygılar şoför koltuğuna oturdu, terk edilmeler yolu çizgi ve kader kendini tekrarlayan hikayemi yeniden kustu üzerime..
Kusar.. Hayat, eğer sen aynı olma halini tekrarlayacak seçimlerle bakmaya devam edersen üzerine aynı karanlığı kusar. Benim gibi kendini iyileştirmek için ister yıllarını harca istersen kendini bir koltuğa hapset fark etmez. Sen pencereden izlerken hayat akar, hayata karışmak için ayağa kalktığında kendi olma halin dışında yine kaygılarla eski alıştığın korkularla ve yaşadığın deneyimlerin ördürdüğü duvarlarla hayata karışmaya çalışırsan hayat senin üzerine kusar seni..
Duygularımı çokça içimde yaşayan biriydim yıllarca, baktım depresyon kontrolü ele aldı, burada dedim bir şey var. Açtım kendimi bu sefer de tam aksi yönde hızla ilerledim, duygularda duygular, açtıkça açtım. Bu sefer de anksiyete aldı kontrolü ele aldı, hop bu seferde toslama hali zıt yönden vurdu yüzüme.. Her ikisinde de keder, kayıp, sorgulama, kendini kabuğuna çekmek, onlar mutlu olan bana oldu serzenişleri, zaten hep onlar kırar asla pişman olmaz kırılan dökülen ben olurum değersizliği, baksana onlar her şeye sahip benimse elimde sevgim sadakatim kıymet bilmedi aldatanları affedenler bir beni kaybetmekten korkmadı yetersizliği ve kıyaslaması, elimde ne işim ne kariyerim ne eğitimim var bak sıfırdayım işte diye kendini suçlamalar ve kapanış..
Ben bu döngüyü yıkarım arkadaş. Ben bu kendim olma alışkanlığını, hayat bana hep kırmızı ışık yakıyor demelerimi ezer geçerim.. Kendimi ifşaladım, duygularımı en derinden dipten sere serpe yaşadım. Yaşamakla kalmadım, yazdıkça yazdım.. Yazdıkça diner, biter, dönüşürüm, çıkarım bu döngüden dedim. Elbette hayatın sihirli bir değneği olmadığı gibi, kaleminde sihirli bir yazgısı yok.. Anlayacağınız, yazdıklarımın altında yatan şifalanmaya arzusu çokta hesapladığım gibi ilerlemedi.. Bu biraz şey gibi oldu; her sabah bugün bir mucize olacak diye uyanan ben o günün sonunda illaki bir gözyaşı dökene dönüşmüştüm son aylarda. Biraz tersten gidiyor, bu da inancımı çok sarsıyordu.. Lakin anladım, özümsedim ve fark ettim.. Sadece söylemek ve yazmak değil olay.. Olma halini deneyimlemek..
Bugün en sevdiğim masamdan yazıyorum bu yazıyı, en sevdiğim kahveyi yudumlarken, aşık olduğumla mutlu olduğumuz benim çocukluğumun geçtiği sokakta çekildiğimiz fotoğrafı masama koyup kahvemi ona karşı yudumlarken yazıyorum.. Çünkü bugün minnettarlığı hissediyorum içimde.. Meğer ne çok sevgiye sahipmişim hayatımda.. Aşkta, arkadaşlıkta, ailemde, köpeklerimle kurduğum bağda.. Hayata bir hikaye gözüyle bakarken, hayatın bir hikayesi olma derken, ne çok hikayeyle temas etmişim aslında.. Öylece geçip gitmemişim, görmezden gelmemişim..
Bugüne kadar hayatıma giren herkesin arka bahçesindeki karanlığı görmeye cesaret etmişim. Ve onlar korksa da, kaçsa da benim görme cesaretimle açmışlar arka bahçelerini. Kimisi aşkta aldatılmış terk edilmiş, kimisi aileden sevgiyle yaralanmış, kimisinin bedeninde izleri. Ama herkesin gözlerinin en içinde gerçek hikayeleri.. Ve ben gözlerinin en içine bakmaya cesaret etmişim.. İşte bu bana bir şeyi daha anlattı kendimle ilgili; benimde arka bahçemdeki karanlıktan korkmamalarını beklediğimi. Halbuki ne büyük yanılgıymış bu, ne büyük bir sanma ve sanrı haliymiş.. Ben dansa cesaret ettiğim için hayat müziği açmışta dansa davette elini tutmak istediğim ben buradayım demeye cesaretiyle sahneye çıkmadığı için kızmışım ona.. Ona kızmışım da hıncımı kendimden, kendi ışığımdan, kendi neşemden, kendi sevme ve anlama kabiliyetimi yok saymaktan çıkarmışım.. Kendimi kabuğuma hapsetmişim dansıma eşlik edilmediği için..
Suç yok, haksızlık yok, çünkü benim haklı olmak gibi bir derdim yok. Mutlu olmak gibi bir derdim yok ben huzur istiyorum derdim. Şimdi diyorum ki hem mutlu olmak, hem huzurlu olmak, hem haklı olmak mümkün.. Çünkü anladım ki ben kalbimin kapısını kırıp attığım için, sonuna kadar açtığım için köksüz medeniyetimi, sevgimi koşulsuz bir sadakatle sunduğum için herkes buna aynı cesaretle bakmak ve eşlik etmek zorunda değilmiş.. Benim de korkularım, kaygılarım var; mesela hala yüzmek konusunda becerilerim zayıf ve korkularım baskın.. Korkma ben varım denildiğinde suda takla atma cesaretini gösterdiğim gün geldi aklıma da, ben cesaret ettiğim için takla atabilmek anısını yaşamıştım o gün.. İstemişim ki ben varım dediğimde de aynı cesaretle tutulsun elim ve kendimizden emin dans edelim.. İşte bu isteme ve bekleme halini ekim ayına emanet ediyorum. Ve kasım ayına yeni bir olma haliyle giriyorum..
Ben sahneye adımımı atıyorum arkadaş, benim cesaretime karşılık hayat müziğin sesini açıyor. Ve ben o cesaretle elimi uzatıyorum yeniden ”benimle dans etmeye var mısın?”.. Korkulara, kaygılara, yaralara, geçmişin karanlık hikayelerine rağmen var mısın? Ben kendi hikayeme rağmen dansa davet edenim, peki sen kendi hikayene rağmen bu dansa eşlik etmeye var mısın?..
”Kaynak benim, peki ya kaynağımın ham maddesi ne ?..
Var olmak.. Hep var mısın? Wake up Neo, wake up..
Geçmişi de iyileştirmek mümkün müdür?
Adım adım gerçekleşen bir süreç; kısa yol masalları, her yarayı kökünden temizlemek, her bir inancı anında değiştirmek hikayeleri ne çok boğmuş meğer ruhumu.. Ben demişim, ben kalbimi ilmek ilmek kendi zamanımdan bugünümden çalarak iyileştirdim de her seferinden nasıl bu denli derinlere işleye işleye kırabildiler. Ben emek emek sevgi, sadakat, şeffaflık demişim de nasıl olur en çok buralardan yıktılar.. Nedeni nasılı bitmez bir sorgulama hali.. Hem de en kıymet verdiğim en derinimi açtığım yer, kalbim..
Mahzenime indim. İnmek istemesem de en dibine kadar atıldım aslında.. Sorumluluk almak demek sadece eğitimde başarılı diplomalar, kariyerde alkış alan yükselişler, dimdik ayakta durmalar, her anın içinden güçlü bir şekilde geçebilmelermiş.. Bu benim 27 yaşıma kadar etimle kemiğimle, kendime rağmen ayakta tutmaya çalıştığım bir hikayeydi.. Çalışmayı hiç bırakmadım, üniversite hayatım boyunca hem çalıştım hem de bulduğum her projede gönüllü oldum.. İyi geldiğim her bir cana, canlıya daha da sevgiyle yaklaştım. Ben onlara sevgiyle gittim, beklemeden uzattım elimi, onlardansa bir güzel söz, bir çocuk neşesi görmek yetiyordu bana.. Hatta bir gün bir okul projesinde sadece çocukların değil bir öğretmeninde hayalini gerçekleştirmişiz, proje bittiğinde öğretmenden bunu duymak öyle iyi gelmişti ki kalbime kendi içimde bir küçük mutluluk kaynağı akıyordu o zamanlarda.. İşte diyordum benim küçük dünyamın ham maddesi bu, sevgi..
Kalbimden akan sevgiyi hiç esirgemedim bu hayatta, kimseden.. Hayatımda olsun olmasın her canlıya, ne kadar yaralanırsam yaralanayım kimsenin yaşattığını bir başkasına duvar diye örmemeye gayret ede ede akıttım sevgimi.. Kalbimi akıtırken benden eksilenleriyse görmezlikten gelmişim.. Şimdilerde tüm kızgınlığımsa kendime. Kızmamam gerek, etrafa saçtığım şefkati kendime de sunmam gerek desem de içimdeki kızgınlık öyle güçlü ki en zorlandığım konu bu aslında.. Sevgilim kendini güçsüz mü görüyor ona onda gördüğümü anlatıp hemen güç verme çabalarım, arkadaşım kendini yetersiz mi görüyor ona onca başardığı şeyleri kendisinin başardığını hatırlatma çabalarım, ailemde bir kriz mi baş gösteriyor onlara hemen bir çözüm bulma çabalarım.. Ya ben, peki ya ben, konu ben olunca ne kadar da sert dilim, ne kadar da katı kalbim kendime karşı..
Kendimden eksiltmişim.. Eğitimde başarılar eklemek yerine depresyonumla mücadele etmişim, kariyerimde yükselişler yaşamak yerine yaralarımı iyileştireceğim diye kabuğuma çekilmişim, hayat inşa etmek yerine hayatımın yavaş yavaş yıkılışını izlemişim oturduğum koltuktan.. Şimdi gerçekliğimle baş başayım.. Nereden başlayacağımı bilmiyorum, malum aileden de miras yiyen biri değilim keza miras olarak bırakacakları şeyin parayla alakası da yok el elde baş başta kaldım derler ya tam da o hal işte..
Ben başarılıydım, ben maceraperesttim, ben hep emek emek inşa edendim. İşte bunların hepsi yıkıldı.. Tam da 31 yaşımda ne param, ne işim, ne diplomama katkısı olan bir eğitimim, ne çeşit çeşit dil bilgilerim, ne de ortaya serebileceğim bir şeyim var.. En büyük başarılarım düne ait olanlar, en macera dolu anılarım dünde kalanlar, en heyecanlı aksiyonlarım dünde kalanlar.. Kalbim yorgun, aklım bitkin, duygularım sönmüş, hedeflerimden bin ağaç uzaklıktayım sanki..
Ben şimdi ne yapacağım? Tastamam 45 gün oldu, eylül 16 tarihi bir nefes alışla bir nefes veriş arasında ne denli uzun mesafe olabilirse en uzununu soluduğum gün.. Ha gayret kızım, bak bir ayna daha var karşında, bak bir derin yara daha kabuğunu kaldırdı.. Sen kalbini açtın, tam da oradan vurdu.. Aynı hikayeler, aynı döngüler, aynı ilişki kalıpları.. Ayrılığın yasını tut, çünkü sen en çok kendine sadakat duyansın, bırak o ister diğerleri gibi kucaktan kucağa koşsun, isterse senden gördüğü kendine saygı duyma halini hatırlayarak sevgiyi lekelemeden devam etsin bu onun seçimi.. Sen bu döngüyü yıkansın, kıransın.. Dalama geçmişin dehlizine sakın, geçmiştekiler yaptı sen sorguladın sonrası hayat sana onların mutluluğunu alkışlattı, sen çocuk kalbimi kırıp üstüne nasıl mutluluk inşa ederler diyerek çekildin kabuğuna blah blah blah. Bu hikayeler orada kaldı, sen o hikayeler üzerine tam 4 sene kendini, ruhunu, gerçekliğini inşa etmek için kalbine dönensin..
Desem de insanın kendini iyileştirmesi öyle ağdalı bir süreç ki yaşamayan sadece dinler, izler ama asla anlayamaz.. Yarayla alay eder yaralanmamış olan derler ya o hesap.. Kızmıyorum artık, kızacak kimse kalmadı.. Bu sefer de aynı hikaye döngüsünde başka hayaletler hortladı; çocuk kalbime nasıl kıydı, ona en derin sırrımı anlattım oysa bu sırrın yarasını görmek yerine eski sevgilisinden bahsetti, benim kaygıyla acıyla kalakalacağımı bilirken en bildiği yerden kırdı bu kötülük değil mi blah blah blah.. Sorgulamalar farklı olsa da hikayenin derininde yatan şeyler aynıymış meğer; kendini yetersiz hissetmek, kıyaslamak, hor görmek, sevgiye layık bulmamak..
Beklemek, istemek, terk edilmekten korkmak, korkular ve kaygıların yönlendirmesiyle test etmek, sanki karşımdaki benim kadar kendini bulmuş bilmiş biriymiş gibi beni derinden anlarmış gibi bir teslim olma hali.. En nihayetinde kendini gerçekleştiren kehanet, en nihayetinde derinlerde yatan hortlamak isteyen yaraların hayaletlerin baş göstermesi.. Ben şifa bulduğum dediğim yerden hayatın bana bak bakalım bulmuş musun, bak bakalım doğru olanı mı seçmişsin diye yüzüme ayna tutuşu.. Ah öyle çok isterdim ki son ilişkilerimdeki insanlar gibi kendimi sorgulamak yerine suçu karşımdakine atarak onla bunla yüzeysel tatminler yaşayan, kırılmış dökülmüş umursamadan kendi bencilliğimi seçen olmayı.. Bu bile, bu istek bile kendim olma yolculuğumdan uzaklaşmak için bir kaçış aslında.. Kaçmıyorum evet, lakin yolu bulmak öyle zor ki..
Kendi gerçekliğimi bulmak ve bilmek bir anlık değilmiş meğer, her gün her gün pratik etmeliymiş insan.. Madeninden hortlayan düşünceler girdabında geçmişe savrulmak öyle kolay ki. Bana niye bunu yaptı, beni niye kırdı diye başlayan ardından ben şimdi ne yapacağım, nereden başlayacağım, nasıl öğreneceğim diye kendime yüklenmeler.. Bunların arafında ara sıra başımı sudan çıkarıp nefes alıyorum, tam diyorum ben hep inşa ettim yıkıldı yine de yaptım yeniden yapabilirim, sonrasında hayat önüme bir fotoğraf çıkarıyor hiç tanımadığım bir hesaptan bak diyorum nasıl mutlu, nasıl da umurunda değil, hop aynı girdap..
Bu bir yol, yolculuk hali. Olmak, olabilmek, inşa edebilmek aslında sadece süreçte kalabilmekle ilgili.. Sürekli yolda olmak, nasılı sorgulamamak için neyi istiyorsa onu sunmak hayatına da.. Ben yapabilirim kandırmacalarıyla hayallere dalmak değil, ben şuan ne yapabilirime bakmak.. Dans etmeyi seviyorum, kemanımı seviyorum, yazmayı seviyorum şimdide şuanda bunları yapabilir miyim evet o zaman kalkmak ve yapmak, yazmak.. Evet doktora yapmadım lakin kendimi eğitmekten de hiç geri durmadım demek. Evet ülke ülke gezmedim lakin hayata da imkanlarım dahilinde karışmaktan kaçmadım diyebilmek. Evet birçok dil öğrenmedim ama kendi dilimde de kimseye derin yaralar açmayacak kadar insana, insanların hikayesine önem verdim demek..
Öyle bocalamıştım ki o can havliyle bir yandan nefesimi tutup kendime boğulduğumu fark edemezken hemen nasıl gideceğim, nasıl başaracağım demelerin kaygısıyla daha da boğdu kendimi.. Öyle yetersiz hissettim, öyle bomboş hissettim ki kendimi eğer dedim eğer depresyonla, beni görmeyenlerle emek emek uğraşmak yerine devam etseydim şimdi şu 4 yılda nelere sahip olurdum ah. Yüzmeyi öğrenebilirdim belki, kemanımı kutusuna hapsetmek yerine parmaklarıma Paganini ruhunu üfleyebilirdim belki..
Ya şimdi, geç mi kaldım, yetersiz miyim gerçekten? İşte bu bile alışkın olduğum hikayenin canlı kalma çabası. Öfkemle dans eden ruhumun beni hayattan alıkoymasının temel taşı.. Acıttı, kanattı, ağlattı, kaygılarla beni boğdu günlerce. Yine de başardım, sonunda başarabildim, başımı sudan çıkarabildim nefes almayı başarabildim.. Bir sınavı kazanmak kadar alkış almasa da ben başarabildim bugün o suyun içinde nefes alabilmeyi.. Nefes ne kıymetliymiş meğer, kendimi ne denli boğmuşum meğer..
DNA yazılımlarını keşfettim, bir yapay zeka mühendisi kadar takdir görmedim. Bu yazılımı hack’ledim bir sistem uzmanı kadar alkış almadım.. Çünkü dünya masaya yatırdığın, sahnede sergilediğin, duvara astıkların karşısında alkış tutar ezberi benim tüm öğretilerimi bozmuştu.. Kendimi bildim, sabrı öğrendim ve idrak ettim. Tevazu göstermen gereken yerle ben bu konuda iyiyim demen gereken yerin farkını.. Dünyaya karşı kendimi yetiştirdim derken öyle büyük bir tevazuyla başımı eğmişim ki dünyada karşılığında zaten sen kimsin ki mahcubiyeti duyacağım, yetersiz hissedeceğim aynayı sunuvermiş önüme..
Oysa bir cerrah alanında iyiyse aman canım ben kimim ki demez, aksine evet ben bu konuda iyiyim der işe koyulur. Bense kendimi yetiştirmiş olmanın, emek emek verdiğim kalbimi dünyaya açabilme cesaretimin üzerini öyle örtmüşüm ki kendi değerimi DNA’mdan silmek için yazmışım yeni kodlarımı.. Şimdi ilk adım, ilk nefesle birlikte suya teslim olabilmekte.. Yüzmeyi hemen öğrenemeyebilirim , bana yüzme öğretecek sabrı sevgiyi gösterecek olanla yolum kesişmemişte olabilir. İşte ikinci adım da bu, neden ben öğrenemedim onlar öğrendi kıyaslamalarını bırakmak. Ve üçüncü adım, beklemeyi azat etmek..
Senelerce suyun içinde yaşamış, yersiz yönsüz yaşamış biri nasıl da öğrenemez yüzmeyi demeler bitti. Bitmese de o düşüncelere sürekli saplanıp kalarak yüzeye çıkamayan başımı su üstünde tutma hali için elimden geleni yapacağım.. Suyun içinde oradan oraya yüzenleri görüp kendimi yetersiz hissetme halleri bitti, bitemese de onların yolculuklarıyla kendi yolcuğumu kıyaslama düşüncemi dönüştüreceğim. Ve son olarak ben o suyun içinde onca ağırlığa rağmen yaşamaya çalışırken yanıma gelip sanki bir kulaç atacakmış gibi davranıp daha da fazla ağırlık yükleyerek uzaklaşanları sorgulama hali bitti.. Çünkü bu hayatta duymak istemeyene suyun altında kalan bedenime bağlanmış ve beni aşağı çeken onca ağırlığı anlatmak sadece ağızdan baloncuk çıkarmakmış anladım..
En önemli yolda olma hali, bu yolculuk hali bir süreçmiş. Hemen olması, hemencecik iyileşmesi, hemen bir çözüm bulunması bunlar birer masalmış.. Kendi kendime boğulmamak için, nefes alamadığımı idrak edemeyişimi fark etmemek için tekrar ve tekrar anlattığım bir masal.. Ben masal anlatırken hayatta benden duyduğunu bana yansıtmış, o yansımalarda öyle derinden sevdiklerim varmış ki onların görüntüsü kaybolmasın diye daha da bir tutmuşum nefesimi. Onların yansıması kaybolmasın diye çırpınırken ben en çokta kendimi kaybetmişim..
Masal bitti.. Bu sefer uyandım.. Yüzeye çıkmayı başarabildim. Nefes almaya başladı ciğerlerim.. Şimdiyse o yansımalardaki hayatı seyrederek uyuşturduğum aklımı canlandırma zamanı. Şimdiyse onca ağırlığı geçmişte bana aşk adı altında, genetik adı altında, yaşanmışlık adı altında yüklemiş olanları o ağırlıklarla birlikte geçmişte bırakma zamanı.. Ve acele etmeden, suç aramadan, başkalarının attığı kulaçların dalgalarında kaybolmadan suya teslim olma zamanı.. Hakikatin amacıdır aşk, diyen dilimin hakikate teslim oluş zamanı.. Su hakikattir demek, suya fısıldamak kendi gerçekliğimi, ve kalbimi aşka teslim edebilmek zamanı.. Suyun beni de kucaklamasına izin vermek zamanı..
Dünün kaderi yaşandı, yarını kaderi yaşanacak misallerle dolu. Oysa bugün yaşamın gerçekliğinin tek anavatanı.. Şimdi köksüz medeniyetimin kadim krallığında bugünümü inşa etme zamanı.. Yol nereye demeden, yolda savrulmadan, nasıllara gömülü kalmadan..
Bir ben var benden içeri, benden öte, benden azade diyerek.. Kendimi bildim, bugünümle kendimi inşa ediyorum diyerek.. Sevginin kaynağı olan kalbimi, yaralara ve dünün hikayelerine teslim etmeden güzelliğinin ve sahip olduğunun kıymetini köksüz medeniyetimin evi oluşunu hatırlatarak ona, evimi yeşertmek zamanı şimdi..
Onca yıldır kendimle kavgam hiç bitmedi.. Ara verdiğim olurdu kendimle savaşımda, kendimi anladığım da olurdu, hatta herkese bol keseden sunduğum sevgi ve şefkati kendime sunmayı öğrendiğim zamanlarım da olurdu.. Hele şu son 4 yılım tamamen iç dünyamı, DNA’mı, yaralarımı ve travmalarımı ifşalamaya, ifşaladıktan sonrada elimden geldiğince şifalandırmaya çalışmışım zamanımı, enerjimi neredeyse tamamen buna harcamış biri olarak yaşamışım.. Hayatta bu konuda yanımda olacak olanı, kalbime iyi gelecek olanı değil de birbirinin aynı iki insanı çıkardı yoluma, aynalama yapmak içinmiş meğer. Ben avukatın sevgimi ve ona verdiğim değerimin, sunduğum özgüvenin kıymetini anlar sanıyorken yanıldığımı geçte olsa öğrenmiştim. Son gelen mühendis ise; kendime ne istediğimi sorduğum, hayatı ilk kez bu denli akışa bırakmaya başladığım yerden bulunca, kalbime denk sanışımın bedelini ise çocuk kalbimin en derin yerinden kırılarak ödedim..
Anlattıkça şifa olur dediğim gönül yaram için seri halinde yazı bile yazdım. Yine de ne geçti ne dindi.. Eylül ayında ara ara kendimle savaşımı kesin bir netlikle bitirdiğimi belirten kendime manifestolar yazsam dahi o kılıç, o zırh öyle işlemiş ki tenime her seferinde daha çok yapıştı sanki üzerime.. Kahraman bir devrimci olurum diye yaşadığım hayatımı korkak bir burjuvaya dönüşürken buldum aslında.. Hayata meydan okuyan, her yenilgiden bir zafer çıkaran bir ben vardı. Yıllar içinde nasıl bir yıpranmışlık, nasıl bir yenilgi silsilesi yaşadıysam yavaş yavaş sinmişim içime.. İçe dönmek derler ya, bir dönmüşüm içime bir daha da hayata dönememişim sanki yüzümü..
İrdeledikçe irdeledim içimi, deştikçe deştim her yaramı, ben deştikçe hayat daha da derine kesik attı sanki.. Hayattan alacaklıyım derken borçlu çıkmış gibiydim.. Şimdimde, bugünümde nefes alırken boğuluyorum sanki.. İşte, aşka, hayatta hezimete uğramışım da altından kalkacak ne isteğim var ne takatim..
İşte bunlar hep yaşadıklarımı hem yazarak hem de konuşarak önce kendime sonra hayata karşı sürekli sürekli anlattığım hikayeler haline böyle dönüştü.. Öyle tanıdıktı ki terk edilmek, yalanlara maruz bırakılmak, yalnız hissettirilmek, tek başıma hiç gelmeyeceğini bildiğim birini saatlerce bir bankta, bazense bir koltukta hareketsizce beklemek. Benim tanıdığım bu hikayeye hayatta tanıklık etti benimle.. Her hücreme zamanla, yaşanmışlıkla işledi bu hikaye.. Her seferinde kendini yeniden başlatabilmek içinse bana en bildiğim yerden tekme vurarak, tokat atarak bitiriyordu hikayeyi..
Biri geliyor, ben tüm sevgimle kucaklıyorum, tüm şefkatimi boca ediyorum onun üstüne, sadakat konusunda net sınırlar çiziyorum, bak diyorum her ne olursa olsun bana gerçeği söyle, sonra sorunlar baş gösteriyor ama ailevi ama çevresel hemen kalkanlarımı kaldırıyorum, alıyorum savaş gardımı, dolaşmaya başlıyorum aşık olduğum adamın sınırlarında, çünkü test etmeli diyorum. İçimde hiç bilmediğim bir kaynaktan yükseliyor o fısıltı, bakalım o da seni terk edecek mi yoksa aşkın için kalacak mı, en nihayetinde ben kazanıyorum.. Ne zafer ama; terk edilmekle, yara almakla ve sonunda yalnız kalmakla dolu bir zafer, sanki daha önceki hikayeler bu sonlarla dolu değilmiş gibi.. Çünkü terk edileceğime, aşkımın karşılığını alamayacağıma, karşımdakinin sadakat konusunda benim kadar yüce ve net sınırları olamayacağına inanıyorum tanıdık bir hikayeden.. Nitekim de karşımdaki kişi pes ediyor, ne beni anlayabiliyor, ne de ortada emek vermeye değer bir sevgi görüyor.. Her bir ilişki sonrası ben yıkılıyorum, onlar mutlu devam ediyor, hayatta bana onların mutluluğunun ya fotoğrafını ya da bizzat sokağımda el ele oluşunu gösteriyor, ve kendime yıllarca anlattığım nihai hikaye orada bitiyor. Ben o hikayeden kederi, acıyı, yalnızlığı, terk edilmiş olmayı, verdiğim sevginin karşılığı olmayışını, hiç sevilmediğimi ve benim neşemi enerjimi çalarak bana bir kırıntı halinde bile verilmeyen şeylerin başkalarına nasıl da bol keseden verildiğini izlemeye başlıyorum.. Yıllar içinde küçük değişim dönüşümler yaşasam da en temelde yatan yarayı, en derinlere kazınmış inancımı hiç dokunmadan büyütmüşüm içimde.. Ta ki aşık olana kadar..
Yıllar içinde elbette belirli sorgulamalar, dönüşümler, bakış açısında değişimler yaşasam da içten içe dünyaya karşı savunmasız kalan küçük kız çocuğunun asıl derinlerinde gizli kalmış korkularla yüzleştiren bir aşktı bu.. Neden diyordum neden, neden anlayamadı beni? Nasıl göremedi sevgimin değerini? Ben kendimi yıllar içinde yüzeysel ilişkilerden uzak tutmuş, kalbimi herkesten sakınarak iyileştirmiştim oysa, çok sorgulamıştım kendimi, hatta kendi içimde yaşadığım zaman yüzünden hayat akıp gitmiş ben 30 yaşıma gelmişim pencereden izler olmuşum hayatı. Benim bu savaşımı bilen bir adam nasıl olur da göremezdi kalbimin yorgunluğunu, yaralarını ve zar zor iyileşmiş olmasını..
Kavgalar, yanlış anlamalar, bıkkınlıklar, sonrası meydan okumalar, en güçlü benim diyen ego-kibir savaşları.. Sevmeyi güçlükle öğrenmiş iki çocuk hayata karşı kahkahalarla oyunlar oynamak, yeni oyunlar keşfetmek yerine birbirinin canını çıkarırcasına kavgaya tutuşmuştu resmen.. Ve sonrası malum o başka parka gitmeyi, o parktaki yeni çocuklarla oynamayı, mutlu olmayı seçti. Ben ise kaldım parkta bir başıma, salıncağa oturup gözümde dinmeyen yaşlarla ne oyun oynayabildim, ne parka gelenleri gördü gözüm ne de o parktan kalkıp gidebildim..
Çünkü kendime anlattığım bir başka hikayede buydu; ne zaman mutluyum diyecek olsam heveslerim kursağım da kalır zaten, benim için çabalayan kimse olmadı zaten, hep beni kırdılar gidip benden sakındıklarını başkalarına sundular, istediğim kadar gülerek başlayayım hayat beni hep kanatır zaten.. Ben kadar kendini köşeye sıkıştırıp cehennemin ateşine kendi iradesiyle yürüyen biri daha var mıdır acaba? Ben kadar kendini delik deşik ederek bilmeden hayattan kendini alıkoyan var mıdır acaba? Ben kadar hayatın sahneye davet ettiği, bir yanlış adım ya da bir çelme yüzünden anında sahneden kaçan var mıdır acaba?
Kendime ne mitler sundum, ne efsaneler anlattım, ne savaşlar verdim zaferler kazandım da hiçbiri kendimi yerle bir eden hikayem kadar güçlü olmadı.. Kendimi defalarca kaldırdım yerden de hiçbir zaferim yere düşmem kadar güç vermedi bana.. Nice insanların kalbine sevgi tohumu ekmeyi başardım da kendi kalbimi sevgimden mahrum edişimi yenemedim bir türlü.. Nice güzel aşk yaşadım da hiçbir yaşatılan aşk bende beni terk edenin yarattığı keder kadar iz bırakmayı başaramadı.. Çünkü kederle bitmeli, heyecanla yenisi başlamalı, başlayan hayaller kurdurmalı, sonra o hayalleri kursağımda bırakacak kadar sevgisiz olmalı, olmalı ki beni yapayalnız bırakıp içimdeki kırılgan kız çocuğu tanıdığı hikayelere geri dönmeli, keder ve ıstırap dolu cehenneminde evine saklanmalı, sonrası malum yana yana kül olana kadar yanmalı, ateş bile yakmaktan utanmaya başladığı an da bir küçük adımla hayata merhaba fısıltısıyla yaklaşmalı..
Sonra malum, ben bu cenneti inşa etmek için kendi cehennemimden geçtim temalı hikayeler yazmalı.. Çünkü hep derin anlamlar aranmalı, koca koca manaları olan hikayeler yaşanmalı, hep yanmalı neredeyse hiç sönmemeli, hep savaşmalı, hep koşmalı.. İş yaşamaya gelince korkmalı, sevgi konusunda benden farklı bir dil görünce kaygılanmalı, hemen onu hizaya getirmeli ki beni daha bir gerçek sevsin.. Yahu sevsin, sevsin de sanki biraz buna izin mi vermelisin ha benim güzel kızım..
Travmalarla, yaralarla öyle içli dışlı oldum ki bu işin okulunu okuyanlar ben kadar mesai yapmamıştır. Hep bir anlama çırpınışları içindeydim, her şeyi analiz etme çırpınışı.. Çünkü bilmeliydim, çünkü belirsizlik korkunçtu, zarar veriyordu, yaralıyordu.. Sevsin, sevmesin, yapsın, yapmasın ama bana yeter ki dürüst ve şeffaf olsun. Ben yeter ki gerçeği bileyim.. Çünkü içimdeki çocuk karanlıklara maruz kaldığı şeylerden, mutluyum diye adım attığı yerin kuytu köşelerinden öyle zarar görmüştü ki, attığı adım nereye çıkıyor orada kim var, o niye var bilmek istiyordu.. İşte masal dinleyerek uyumayı seven o küçük kız çocuğu yıllar içinde bu korku dolu hikayelere maruz kalmış.. Ne uykusunu tam uyuyabilmiş, ne yediklerinden tat alabilmiş.. Anlardaki heyecanlar, kısa kısa mutluluklar, birkaç tatlı sözle dünyayı kucaklama heveslerine tutunmuş durmuş..
Oysa hayat iki nefes arasında bir yerde hem herkesi sarıp sarmalayan, hem de kimsenin dünyasına dahil olmayan bir uzantıda yıllar içinde kendi bildiği düzende, kendi kurduğu dengede akmaya devam ediyor.. Ne yağan yağmurun, ne batan güneşin, ne de dönen dünyanın senin hikayene ihtiyacı var.. Oysa ben bu kanatan hikayeleri, kanatarak şifa bulduğum her yaramı dünyaya anlatmış durmuşum. Ben anlattıkça dünya öğürmüş, ben öğürmüşüm de yine de durmadan devam etmişim ben anlatmaya, dünya da dönmeye..
Şimdi daha da net görüyorum öğürdüm, midemi bulandıran hikayenin benim gerçekliğimi nasıl da gölgede bıraktığını.. Oysa çokta güzel sevilmişim, çokta değer görmüşüm, hiç gitmediğim yerlerde bile hikayeler edinecek bağlar inşa etmişim.. Bense kendi sokağımda bir kökü çürümüş bir cılız fidanı yaşlarımla yeniden yeşertme umuduna tutunmuşum. O cılız fidanı toprağa ekerken verdiğim savaşın değer kazanması için daha da savaşmışım, savaşmakla yetinmemiş hep anlatmışım.. Fidanımda fidanım diye.. Oysa kainat rengarenk fidanlar, yemyeşil ormanlar, bana yüzmeyi öğretecek okyanuslarla dolu..
Kalbimin en kıymetli aşkı, biricik dostlarım, sevgili ailem, beni her seferinde aynı heyecan ve kuyruk sallamasıyla karşılayan canım köpeklerim.. Sevginize minnettarım.. Bugüne kadar olmayı seçtiğim, kadınla gerçekliğimde olan kadın arasında bir köprüde sarkaç üzerindeydim. Bir tarafta, olduğum gerçekliğin ortaya çıkardığı aşk ve ışık saçan neşesi, diğer yanda dünyaya karşı diş bileyen kaygılı küçük bir kız çocuğu.. İkisine de hikayenizde yer açtığınız için teşekkür ederim..
Ben annem, babam değilim. Ben geçmişim değilim. Ben kaygılarım değilim. Ben zihnimin kıvrımlarımda beni yaralayan geçmişte yaşatılanların korkusunu uyandıran düşüncelerim değilim.. Bana ayna olan herkese teşekkür ederim. Benim hikayem de sevmeyi ya da kırmayı seçerek, benim hikayemde kalmayı ya da gitmeyi seçerek her iki durumda da bilmeden belki istemeden bana tuttuğunuz aynada yıllar sonra ilk kez kendimi görme cesareti gösterdim.. O yüzden en çokta kendime, benimle birlikte sevmekten hiç vazgeçmeyen içimdeki küçük kız çocuğuna teşekkür ederim..
Dünyada en kötü insan kimdir? Ya da kötü diye nitelendirdiklerimiz mesela? Sadece suç işleyenler mi? Peki ya diğerleri?
Mesela kırıla döküle bir hayat yaşamış, yine de kendini her gün yeniden ayağa kaldırmaya zorlamış, kalbimin her parçasını ilmek ilmek toparlamış, yıllarca emek emek iyileşmeye çalışmış birinin yaralarını kanatmak, bile isteye kırmak kalbini, hele de yaralarını bildiğiniz nerelerden kırıldığını bildiğiniz birini bilerek kırmayı seçmek kötülük değil mi mesela? Bir çocuk hevesiyle hayata karşı dimdik durmaya çalışırken, onca yaraya bereye rağmen yine de inanmayı seçerken, elinde ayazdan kıştan sakınıp koruduğu bir tek sevgisi kalmış birinin tam da sevgisinden vurmak kötülük değil mi mesela?
Asıl kötülük ne biliyor musunuz, bir canlılığa zarar vermek. Hem de bunu göz göre göre yapmayı seçmek.. Dünya tarihinde, kültürler arasında iyi kötü tanımı yasallarla belirlensen de bunun dışında da bir kötülük, iyilik tanımı var.. Var olan canlılığa zarar verenseniz kötüsünüz kim olursanız olun; kandıran, aldatan, çalan, öldürenden farksızsınız. Canlılığa zarar vermeden üstüne bir de yeşertmek için çabalayansanız iyisiniz.. Bu kadar net.. Karmaşaya gerek yok, ama ben kimsenin malını çalmadım ki gibi savunmalara da gerek yok.. Ortası da yok..
Mevsimler zamanı gelince değişiyor, yağmur buluta yük olmaya başladığında bırakıyor kendini yeryüzüne, gece gizemini koruyor her seferinde, gündüz seni beni görmeden ışıldayarak kendini gösteriyor.. Sen aşık mısın, aldatılan mısın, mutlu musun, huzursuz musun, yaralı mısın, neşeli misin bunları hesaba katmadan. Duyguları var etmek ya da yok etmek için değil. Bu alanlara bir etki yaratmak amacıyla da değil.. Sen yağmura bakınca içinden dans etmek mi geliyor yoksa yağmur ruhunu mu daraltıyor bunlara bakmıyor yağıyor öylece.. Kısaca hayat sen üzülüyorsun diye durup sana yol vermiyor. Bundan dolayı da kendini suçlu hissetmiyor.. Oysa biz insanlar öyle mi, sebepler sıralıyoruz, sonuçlar çıkarıyoruz her durumdan..
Hayatımıza gelen insanın hikayesindeki yaralara berelere aldırış etmeden yaralamayı seçebiliyoruz.. Bedeninde gizli kalmış travmalara aldırış etmeden tam da oralarda gezinip travmatik hücreyi bulup uyandırmayı seçebiliyoruz.. Yasalara uymayanları suçlu ilan etmek kolay. Peki ya kalbi yaralara dolu olanı bile isteye kırmakta kötülük değil mi, kaygılarına rağmen hayata adım atmaya çalışana çelme takmak kötülük değil mi, kendi yolunda zaten iyi olmayı her gün seçen birinin üstüne başkalarının talan ettiği bahçeleri yeşertme çabasına, çırpınışına rağmen bunu yapanı kırıp dökmek kötülük değil mi?
Kıran döken diplomalarına sarılıp ben ulaşılmaz ve mükemmelim naraları atarken gerçekten onun kalbinin iyi olduğuna inanır mısınız mesela? Anlıyorken onun sevilmeyi bilmeyişini buna rağmen sizin sevgiyi emek emek büyütmenize bile isteye ihanet eden sultan ya da başarılı bir profesör olsa önemi var mıdır sizin için?
Ünlü fizikçi Richard Feynman ”eğitimi asla zeka ile karıştırmayın, doktora yapabilir ve yine de aptal olabilirsiniz” demiştir. Ki bizzat bu sözün ete kemiğe bürünmüş olanlarını gördüm, hatta körelmiş kalplerinin bir nebze olsun ışık alabilmesi için çırpınmışlığım dahi var.. Bu tarz konuşmalar oldukça riskli aslında çünkü kibirli olanları öfkelendirirken, kendini bilen insanları gülümsetir.. Benimse en sevdiğim şeylerden biridir insanların kendilerini gösterdikleri gibi olmayışlarını çözmek.. Kendimi bilme yolunda benimle olması gereken benimle yürür, olmaması gerekenle yollar ayrılır modundayken bu oyunu oynamak kolaydı.. Lakin nereden bilecektim ki aşık olduğum insanın olduğu kişiyi gördüğümde, ona kim olduğunu yansıtan bir ayna olduğumda içindeki gerçekliğin ilk beni yakacağını? O kendisiyle yüzleşmek yerine, sevilirken iyileşmek yerine yüzleşmek zorunda kaldığı aynayı yani beni kırıp dökmeyi tercih ettim.. Oysa içindeki 8 yaşında terk edilmekten korkan, sevilmeyi öğrenememiş o kaçıngan çocuğu nasıl da yürekten seviyordum, görmek istemedi.. Eğer aynayı kırmak yerine biraz daha derinden bakabilseydin beni kesen bir cam parçası olarak görmek yerine onun kalbine ışık veren bir aşk olarak görebilirdi..
İşte benim canlılığımı öldürmeyi seçenler arasına bir aşk hikayesi daha böylelikle girmiş oldu.. Ben de dersimi aldım ama.. Her konuda yavaş yavaş sınır çekmeyi öğrenmiştim, aşkta da barış’tan sonra öğrendim demiştim kendime. O yüzden de yıllarca takılmaya gelenleri, yüzeysel bağ kuranları hep kırmadan uzak tuttum kendimden.. Hayat dedim, dener. Bakalım kendine verdiğin sözü tutabilecek misin, kalbine layık olan gelene kadar kalbini koruyabilecek misin, seni son bir kez daha dener.. Yıllar sonraysa gelen aşkın mucizevi bir aşk hikayesi oluşuna inanmamın kökü aslında sadece yaralarıma dayanmıyor, o yaraları şifalandırmak için gözyaşıyla geçen kaç sessiz ve yalnız gece var, kaç savaş var, kaç yenilgi var bir bilseniz..
Peki benim kırıntısı kalmış neşemin, sevgisinden sürekli yara almış kalbimin, tahrip edilmiş çocukluğumun hikayelerine rağmen yeşertmeye çalıştığım o aşkın canlılığını yıkmakta kötülük değil miydi? O emek emek inşa etmeye çalıştığım küçük hevesimi kursağıma tıkmakta kötülük değil miydi?
Şimdiyse daha net anlıyorum, hala kanasa da yaralarım daha derinden anlıyorum.. Kırıntılardan oluşan bir neşe değil, bütünüyle var olan bir neşeye layık olduğumu. Çırpınarak ilmek ilmek değil, zaten kalpten çabaladığım ve huzurla gelecek sevgiyi hak ettiğimi. Çocukluğumda kaskatı kalmış bedenimi, kaygıları öğrenmiş aklımı daha da incitenlerle ve beni bile isteye kırıp dökenlerle değil, kalbimin ve ruhumun sevgisini görebilmeyi ve bu gördükleri aynada derinlere bakabilme cesareti gösterenlerle yol yürümeyi hak ediyorum..
Her cephede yavaş yavaş kendini bilmiş, yolunu bulmuş ben tek bir cephe de kendimi teslim etmeye hazırmışım meğer.. Aşka.. Hele de geçmişin kendiliğinden oluşturduğu güvenli bir dostluğun, yine kendiliğinden gelişen o adımlarına, öyle hazırmışım ki kendimi bırakmaya, hayatta bir şeye hiç bu kadar gönülden teslim olmayı istememişim.. Ve öyle güzel bir kalpti ki kendini durduramayacak kadar güveniyordu kalbi bana.. İşte demiştim işte aramadan bulduğum ama sanki çocukluğumdan bu yana hep düşünü kurduğum aşk bu..
Tam bir buçuk aydır yazsam da, ağlasam da içimde kırgınlıklar taşıdığım bu aşk hikayesi, aslında bana sır aynası olmuş, sadece ben değil aynı zamanda benim içinde bir başka hikayenin başlangıcını yaşayabilmem için meğer bana yoldaş olmuş.. Ben ki köksüz medeniyetimin kadim kralı dedim hayatımda ilk kez birisine, ben ki mabedime elini tutup götürdüm ilk kez bir aşka inanarak. Ben ki hayalini bile kurmaya korktuğum şeyleri suya sesli söyleme cesareti göstermeye başladım.. Çok kızgındım, bir yandan farkındalıklarla dolu yetişkin halim bu kızgınlığın aslında çocukluğumun o terk edilmek o güvenle bağlanmamak dolu hikayelerinden dolayı olduğunu bilse de yine kızmaktan vazgeçmek istemedim.. Çünkü ona kızmak bile aşkımı beslemekti bir yandan..
Oysa gerçekte inşa etmek istediğim aşk özgünlük ve özgürlük doluydu. Geçmiş yaraların, hayatımızda olan ya da hayatımıza dahil olmaya çalışan insanların kirletemeyeceği ve zarar veremeyeceği, birbirimizin çocukluğuna yuva yetişkinliğine oyun arkadaşı olduğumuz biz aşk.. Biliyor musunuz başarabileceğimiz tam da buymuş.. Tabi ben kaygılarla o ise kaçmakla ortalığı savaş alanına döndürmeseydik.. Olan oldu, olacak olan olacak..
Ben yaşadığını yazan, yazdıklarından kaçan bir köksüz medeniyet inşa etmişim aslında.. O medeniyetimin tahtını köksüz birine bırakmayı seçmişim.. İçten içe de aslında o tutsa elimi kök salsak istemişim de işte öyle içten istemişim ki fısıltısını ben bile duyamamışım.. İşte hayatımda onca ayna tutan oldu, onca insana ayna oldum. Ayna olduklarım çoğu zaman kırıp parçalasa da beni yüzleşmek istemese de, bana ayna olanların yansıttıkları yansımamdan ben hep kanasam da korksam da bir yüzleşme yaşamaya gayret eden oldum.. Oysa bu sefer karşımda bir boy aynası vardı; geçmişin her zerresini önüme koyan, üstesinden geldiğim ya da yenilgiye uğradığım her bir zaferi her bir mağlubiyeti yansıtan, korkularımın tamamını ortaya çıkaran, kaygılarımın kökünü gösteren bir boy aynası.. Tam 37 gün oldu bugün.. Ve ben ilk kez kalbim hafiflemiş hissediyorum..
Çünkü aşk, hele de benim çocukluğumun en gizli hayali olan aşk fısıltısını duyurmayı başardı.. telefonum arkasında duran fotoğraf, çocukluğumun geçtiği Nazilli’min sokağında çekilmiş, kar helvası yerken çekilmiş o bir fotoğraf yaralamaktan vazgeçti beni. Yeni evimin hayaleti değil, o evimde başlangıç yapabilme umudu vermeyi seçen minik bir tohum oldu bana..
Önce inandım, yaralandım, ifşa ettim yaralarımı. Sonra duruldum, kanadı yaralarım, şifa aradım.. Şimdiyse iltihabı akmış yaralarım kabuk bağlamaya başladı derdim devanın kendisiymiş, yavaş yavaş uyandım.. Artık inşa etmek zamanı..
Yazıya başlamak bile 8 saatimi aldı.. Kendi sesimi tam olarak 31 yaşında olmama rağmen bulamamış olmama şaşırmamam lazım aslında.. Aklımda yazıyı neredeyse yarılıyorken klavye başına oturmak, aklımı kelimelere, kelimeleri cümlelere dökmek hayli zor geliyor.. Son aylarda aslına bakarsanız nefes almak bile zor geliyor.. Travmalar, yüzleşmeler, farkına varmalar, anlatma çabası, anlaşılma çırpınışları derken aklımda her taş yerli yeri otururken hayatımdaysa tam tersine belirsizlikler kontrolü eli aldı yetmedi yerine oturttuğuma inandığım taşları da yerinden etti.. Kahramanlık hikayelerim, yaralarımla yaşadıklarımla yüzleşmelerim hepsi geçmişin gölgesinde kaldı resmen..
Peki onca şeye rağmen yıllarca yoluna devam edebilmiş, yarası olana kendi yarasına göstermediği hassasiyeti göstermiş, başını hep dik tutmuş, hayatın her zerresini neşesiyle yaşamış bir kadındım ben. Dünyaya meydan okumaya cesaret gösteren benden geriye ne kaldı? Kendimi onardım dedikçe daha da derinden kırmaları, gerçekten buldum dediğim yerden inancımı sarsıp aslında yanılsama olduklarını göstermeleri, yaralarımı gösterdiğimde bunu samimiyetle görmek yerine tam da yaralarımdan bile isteye kanatmayı seçmeleri.. Mücadelem dıştan içe döndü yıllar içinde..
En çokta depresyon dönemimi düşünüyorum da; yemek yemeye mecalim yokken diplomamı aldım, evimin altındaki markete bile inmeye halim yokken ehliyetimi aldım, ihanetlere yalanlara rağmen yeniden inanmayı seçtim. Kısaca hayatın yedirttiği yemeğin hesabını kimseye kesmemeye gayret ettim.. Ben hayatın sertliğine rağmen sevgiye inancımı kaybetmemek için savaş verirken bir yandan ne sertlikler yumuşadı, ne hayatımı kolaylaştıranlar çıktı yoluma.. Azala azala bittim. Bittiğim yerden çiçek açtıracağına inandığım bir aşk geldi hayatıma, hah dedim ya hayat bir kerede olsa güler be insanın yüzüne, bana da buradan çiçek açtıracak dememe kalmadı asıl ayazı oradan yedim..
Tamam dedim tamam. Aşk, kariyer, eğitim derken nerede zorluk var oradan güçlenerek çıktın, yine çıkarsın.. Çıkamadığım gibi daha da bitti içimdeki her bir inanç dolu zerre.. Dünün her hikayesi üzerime yıkıldı, yendiğimi sandığım her zafer meğer birer yanılgıymış gibi hissettirdi, gördüğüm hayatlar cevap aradığım sorular bana kendimi öyle değersiz öyle yetersiz hissettirdi ki daha önce hiç bu denli dibe batmamıştım.. Her zerrem hiçliğin varlığına büründü. Göğsümde bir mağlubiyet ordusunun varlığıyla kalakaldım köksüz medeniyetim kadim krallığında bir başıma..
Önce zaman tanıdım içimdeki yas sürecine, kalbim kırılmıştı hem de en güvendiğim yılların derinden kurduğuna inandığım bağla.. Ruhumun yorgunluğu, aklımın kaygılarıyla bir olup çöreklendi üstüme.. Daha önce hiç bu denli kaybetmemiştim inancımı.. Kendimi, hayallerimi, hayata fısıldadığım her bir duayı bir gece sisinde kaybettim.. Sesim hiç bu denli kısılmamıştı, hiç bu kadar çaresiz ve hareketsiz kalmamıştım hayata karşı.. Sımsıkı tutunduğum hayata beni bağlayan her bir ilmek ellerimi öyle derin kesiklerle kanattı ki istemeyerek bile olsa bırakmak zorunda kaldım. İşin ironisiyse sadece kanatıp yaralayanları değil, sıkı sıkıya inandığım sevgiyle büyüttüğüm sadakatle beslediğim çocuk masumiyetiyle emek emek büyüttüğüm şeyleri de bırakmak zorunda kaldım.. Dip ve hiçlik hayatımın her alanına, bedenimin her hücresine sirayet etti.. Emeği geçen herkese teşekkür ederim..
Hepimizin kırılma noktaları, hikayeleri elbette var. Kimimiz ayağa kalkar devam ederiz, kimimiz duyguları yok sayarak devam ederiz.. Benimse hayatımda sağlık, aşk, kariyer derken birçok anlamda kırılma noktalarım hayli fazlayken ayağa kalktığım ve devam ettiğim noktalar yaşadıklarımın karşısında daha az sanırım.. Kimimiz sever aldatılır, dağıtır kendini sonra toparlar bir yol çizer kendine hatta kimisi o çizdiği yolda o kadar katılaşır ki duygularını yok sayar kibrini besler ve gerçekten seven biri geldiğinde onu geçmişindeki zehirli ihanet yarası yüzünden yaralamayı seçer, aslında bilmeden ama aynı zamanda bile isteye. Kimisi hayattan yer tokadı, sorgular kendini lakin bir adım atar hayatta o adıma karşılık verirse oradan başlar toparlamaya.. Bir de benim gibiler var hayat farklı cephelerden aynı anda saldırır üstüne, hata yaptırır çoğu zaman, neyi tutsa elinde kalır, zamanla da bu döngü kendini tekrar eden bir hal alır.. Mesela ben ne zaman bu döngüyü kırdığıma inansam tam aksine kırılan tarafta kaldım.. Bir sınır var koşsam da yetişemediğim, ucuna kadar gelsem de geçemediğim, yaklaştım sandığımda bir illüzyon olduğunu anlamak zorunda kaldığım..
Tamam bu kendine acıma hali, dünyayla kıyas edip yetersiz hissetme hali yetti artık. Kulağımda panik atak geçirirken aşık olduğum insandan ”dünyada ne dertler var ya”, ya da beni yanlış anlamasına rağmen öfkesiyle ”sen kimsin, kendini ne sanıyorsun” cümleleri derinde yatanları ayyuka çıkardı aslında. Kendimi hayatım boyunca kimseyle kıyaslamayan ben, kimsenin mutluluğunda gözü olmayan ben, en zayıf anımda dahi sadakatsizlik yapmayan ve çevresindekilerin başarılarını alkışlamak için ayağa kalkan ben. Onların mutluluğunu görüp bana niye mutlu olmayı çok gördüler dedim, onların başarılarını görüp ben kendimle depresyonumla cebelleşirken benden çalınan zamanın neşenin vebalini kim ödeyecek dedim, benim sevgim şefkatim onların sunduğu yüzeysel Amerikan rüyasının yanında çok mu değersizdi be dedim. Elbette başarı, mutluluk benim ne yaşarsam yaşayayım kıskanmama sebep olmaz, çünkü ben kibrimi değil kalbimi besledim yaşanılan onca hezimete rağmen. Lakin kendimi sorgulamak hem de değersiz hissettirecek yerden, öyle her zamanki gibi farkındalık yaşayacak yerden değil, işte bu kendime yaptığım en büyük acımasızlıktı.. Sebep olan herkese kalbinin ekmeğini en kısa sürede yemesini diliyorum..
Sevgimle ektiğim tohumları kibirleriyle zehirlediler, sadakatle biçtiğim değere öfkeleriyle ihanet ettiler, şeffaflıkla yeşerttiğim filizleri yalanlarıyla ezdiler.. Köksüz medeniyetimi küçük bir çocuk heyecanıyla, hevesiyle emek emek inşa ettim de yetişkin akıllarıyla darmaduman ettiler.. Kızmıyorum, gönlüm kırgın yine de kızmıyorum. Onların aksine anlıyorum çünkü onları; sevgiyi koşullu öğrendikleri ailelerine, hep kıyaslandıkları içten içe kendilerini kıyasladıkları çevrelerine, yüzeysel ilişkiler kurup sevilmeyi öğrenemedikleri insanlara karşı hissettikleri güvensizlikleri, öfkeyi, kibri onlara yansıtmazlar çünkü. Aksine sevmeye hazır, kalbini açma cesareti gösterenlere yansıtırlar. Çünkü onlar fark etmese bile içlerindeki o küskün, o sevilmemiş çocuk fark eder sevgiyi verenin değerli olduğunu. Ama o kadar tanıdık değildir ki sevilme hissi o yüzden o sevgiyi yıkmak, o sevgiyi güveni vereni kırmak hayatlarında tutmaktan daha kolaydır. Çünkü ya yüzleşmek zorundadırlar kendi gerçekleriyle ya da alıştıkları yüzeysel hayata kaçmak zorundadırlar.. Ben hep anladım da anlaşıldığımı da, korksa bile sahip çıkmaya değer olduğuna inanmak istedim..
Elimde harabe dolu bir krallık kaldı şimdi.. Hayatı, hayatın zorluklarını göğüsledim, sevdiklerimle hayatın arasına bile girmeye cesaret ettim de bu savaşta yalnız oluşumu, yalnız bırakılışımı göremedim.. Kendimle hayatın arasında bir köprü kurmuştum mabedim dediğim, aşkımın elinden tutup o köprüye çıkma cesareti göstermiştim de elimi tutanın orada kalma isteği olmadığını göremedim.. Yani bir hayale, büyülü bir aşk masalına inandım da, yaşamaya gelince uyandım, uyandırıldım sert gerçekler tarafından..
Ben; sevdiklerim için cesurca savaşabilen ben, sevdiğim için herkese her şeye hatta kimi zaman kendine bile meydan okuyabilen ben, hayatın karşısında sevince dimdik bir omurgayla durabilen ben şimdi kendimle hayat arasında yıkılmış o köprüye bakakalan bir ben haline nasıl geldim!
Tam olarak sıfır noktasındayım, hiçliğin tam ortasındayım.. Eğitimde, kariyerde, maddiyatta tam olarak bir hiçim.. Asıl inşa şimdi başlamalıyken, onca okuduğum araştırdığım şeylerin ışığında asıl sevgiyi kendime vererek gerçekten kalbimin layığı olan bir hayat inşa edebilecek güce, inanca, saf ve gerçek sevgiye sahip olan ben şimdi kendim için niye adım atamıyorum? Sevdiğini yücelten, onun sorunlarına hep başka pencerelerden bakabilen, çözümler kraliçesi ben.. Kendime bir meydan okuyorum.. O köprüyü yıkan yalancı aşka bir meydan okuyorum. Beni yaralarımdan bile isteye kanatanlara da bir meydan okuyorum. Yani zihin kıvrımlarıma, aklımla yarattığım dünyaya, kaygılarımın tetiklendiği her bir travmaya, bedenimde iz bırakmış her yaraya tek tek meydan okuyorum..
Hayatın hep başka bir yüzü olduğuna inandım, neşemle ışığımla ve kalbimle hep orada oldum, herkes için. Değdi demedim, değmedi demedim, hak etmiyor demedim, kibirle yaklaşmadım, yaralamadım, yarası olanı kanatmadım.. Şimdi bu yaşımda, bunca belirsizliğimin telaşımın arasında, inandığım her şeyi ilmek ilmek yıkanların anısıyla, hayatı yaşanır kılar sevimli rutinlerimi değersizleştirenlerin yaşattıklarıyla yıkılan bir illüzyon halinden gerçek olan bir ben olma haline.. Bir yol haritası olur umuduyla okuduysanız bu yazıyı maalesef en azından bu öyle bir yazı değil..
İnancı yıkılmış, elinde hiçbir şansı kalmamış, maddi ve manevi büyük bir bitişin eşinde olan birinin hikayesinin başladığı noktadasınız.. Çünkü bu yol ayrımın en sert olanı. Ve biliyorum ki bunu yaşayan tek kişi değilim.. Bundan 1 yıl sonraki halimi bilmiyorum. Ama eylül ve ekim aylarında kaydettiğim, henüz izlemeye cesaret bulamadığım bazı videolar var. Kendimi not bıraktığım, beni yerle bir edenleri ve etmeyi seçenleri ve bir daha sırf sevgiye olan inancımdan dolayı da kendimi yitirmemeyi bana hatırlatması için kayda aldığım.. O yüzden dilerim ki o videoların ışığında önümüzdeki yıl eylül ve ekim de tam tersi istikamette mutlu, huzurlu ve kalbindeki sevginin değerinin bilindiği hikayeleri yazan bir kadın olarak yeni videolar çekeyim.. Sevgi, sadakat, güven, şeffaflık, anlayış kelimelerinin yüzeysel bağlar kuranlarla, kolayca elimi bırakıp gitmeyi seçenlerle değil de derinden bağ kurmaya cesaret edenlerle ve kim olduğumu ortaya her koyuşumda buna hayranlık duyanlarla olmayı armağan ediyorum kendime bu meydan okumayla.. Çünkü hayat defalarca gösterdi ki; birincisi sevgi herkesi iyileştirmez, ikincisi benim kalbimin o masum çocuksu sevgisini herkes hak etmez ve en önemli gerçekliğini gördüklerimin illüzyonu seçmeyi istemelerine karşı dik durmak sadece beni yorar.. Beni anlayacak, sevgimin kıymetini bilecek, varlığım uyandırdığı neşeye ve ışığa hayranlıkla bakacak ve bundan gocunmadan gurur duyacak nice insanlar var inanıyorum.. Aile ve dost konusunda şanslıyım ki benim değerimi bilen, omurgamın sağlamlığıyla gurur duyanlar var hayatımda.. Şimdi sırada kendimi seçmek ve aşkıma layık olanın gerçekliğini yaşamak..
İşte en büyük meydan okuman bu kendime.. Her yaralıyı şifalandırmak için zaman kaybetmemek, her sevilmemiş olanı sevmeye çalışarak kendimden çalmamak, sadakati seçemeyene gerçeği anlatarak sesimi yormamak, benim varlığım ve verdiğim güvenle huzur bulamayana kendimi anlatmaya çabalamamak, ve en önemlisi sevgimle emek verdiğim için yitip gitmesin kaybetmeyelim güzel olacak ve olmuş olan anları bağları çırpınışında bulunmamak.. Çünkü ben savaş meydanından kaçmam, ben karşıma çıkan zorluklardan da gocunmam. Asıl yorulduğum, yıllarımın neşemin enerjimin yitip gitmesine sebep buydu. Onlar mutlu olurken ben yaralarımı iyileştirmek zorundaydım. Sonrasında gelense yarası var demeden kanatmayı seçendi.. Şimdi onları seçimleriyle bırakmak zamanı.. Çünkü köre gökkuşağını anlatmaya çalışmak, o gökkuşağını nasıl emek emek gözyaşlarımla inşa ettiğimi anlatmaya sadece çırpınmakmış…
Sevgili kendim; köksüz medeniyetini talan edip yıktılar.. Bu ana kadarsa beklemeyi seçtin.. Şimdi sırada meydan okumanın en zor olduğu rakip var karşında, kendin.. Geçmişin hikayeleri, geleceğin hayalleri arasında kalırsan eğer bir şeyi hatırla; sen ne dününden ibaretsin, ne de geleceğinden sorumlusun.. Sen bugünün, sen gerçek olan kıymetini bilensin.. Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz, bazılarımız yıldızlara bakıyor. Sen o yıldızları emek emek gökyüzüne taşıyansın, herkese ışık olsun diye.. Şimdiyse o yıldızlar ışık olsun yoluna..
Benden çalınan ne varsa başkalarına limitsizce verildi her seferinde. Küçücük bir jest, tatlı bir söz, bir 10 saniyelik arama beklerken ben bana sunulmayanı başkasına içtenlikle verdiklerini gördüm defalarca.. Sadakatle beklerken ben, bana söylenen beni kıran şeyleri umursamadan hemencecik başkalarına heyecanla gitmelerini izledim her seferinde. Ne zamanki bu sefer farklı dedim, bu benim yaralarımı bilir, kalbimin sevgisine kıyamaz dedim öyle bir kıydı ki ben ne yaptım demeden, ulan bu kadın zaten kırılmış bir kadın en azından benden yana yara almasın diyen olmadı.. Bana karşı demedikleri yapmadıkları ne varsa başkalarına bol keseden verdiklerini gördüm.. Benim yaralı sevgimi daha da kanatmayı seçmekten çekinmediler.. Sorularla, güvensizliklerle, belirsizliklerle bırakmaktan hiç çekinmediler..
Sonra ne mi oldu yaralar kırgınlıklar şifa bulması gereken travmalar bana kaldı, benden öğrendiklerini aldıkları ne varsa başkalarıyla gönül rahatlığıyla hayatlarına başkalarıyla devam ettiler.. Neden ben, ben size ne yaptık ki, sorularının döngüyü aynı kılan cevaplarından bazılarına örnekti yukarıdaki aynı tip insanların varlığı. Beni sürekli sevgimden, güvenimden, sadakata ve şeffaflığa olan inancımdan kırmalarının neleri.. Sorumluluk alamayan (daha doğrusu ilişki anlamın, hayatlarının geri kalan yerlerinde maşallah her yükü omuzlayan), ilişkiyi yol arkadaşlığı değil de yük olarak gören, ben buradayım cesaretinden yoksun, sürekli çevresinden onay bekleyen, ailesinden takdir görmeye çalışan, dışarıdan gelen ilgiyi aç sırf kibrini ve egosunu beslemek için dışarıdan ilgi görmeye çalışanlar.. Düşünün bu insanlar eğitimli, hatta birisi alanında doktora yapmak üzeri, kısaca diploma konusunda verdikleri emeği sevmek sevilmek konusunda veremeyecek kadar kalpleri kapalı.. Suçlayan, karşıdakilerin yetersizliklerini sıralayan bir başlangıç gibi duruyor olabilir lakin ilerleyen kısımlarda bu düşüncelerinizin sadece önyargılarınız olduğunu anlayacaksınız..
Zaten yazıya girişi bu şekilde yapma sebeplerimden biri de buydu; baktığınızla gördüğünüz aynı olmayabilir, peki siz gerçeklerle yüzleşmek ve gerçekliği yaşamak mı istiyorsunuz yoksa kendinizi boş bahanelerle haklı çıkarmaya çalışarak vicdan mı rahatlatmaya çalışıyorsunuz bence önce bunu düşünün.. Çünkü birinden net şekilde yarılmadan iletişimi kesmek ilişkiyi bitirmek değildir ve bu süreçte başkalarıyla yaşadığınız şeyler sizin omurganızı gösterir ve eğer birilerini soru işaretleriyle bırakıp anında başka ilgilere aç gibi saldırdıysanız tebrikler sizi aldatan insanlardan farkınız yok, ister inkar edin ister yüzleşin bu gerçek değişmeyecek.. Ya da sırf kibriniz egonuz dolasıyla birini bile isteye kırdınız ve kendinizce yine bahanelerle vicdan rahatlatmaya çalıştınız, zaten bu tip yapıdaysanız size gerçekleri söyleyen bir çevreniz yoktur daha ziyade pohpohlayan yüzeysel bağ kurduğunuz ve içten içe onay aradığınız bir çevre vardır, yine tebrikler seçimleriniz kimliğinizdir ve kabullenmesi en zor kimlik yapısı içi boş olan bu kendiyle yüzleşememe ve yine gerçeklerle yaşayacak cesareti gösterememe yapısıdır, ister kibriniz kaşınsın ister lan hakikaten bir durup düşüneyim deyin bu da sizin kendinden kaçan bir korkak olduğunuzu ve diğer kötülerden farkınız olmadığını gösterir.. Şimdi buraya kadar öfkelenmeden okuyabilenler sizler kendini bilme yolunun sağlıklı bireylersiniz tebrikleri, öfklenenlerse zaten hala kendiyle yüzleşememiş ve seçimlerinin sorumluluğunuz alamamış insanlar onlar zaten yazarı suçlayarak kibirleriyle hayatlarına devam etmek üzere yazıya devam edemezler.. Kalan sağlarla devam edelim çürükleri ve omurgası dik olmayanları eledik diye düşünüyorum..
Günlerdir aklımda sürekli bu cümle yankılanıyor, ”niyet her şeydir.” Bir yanım tamam anladım dese bile diğer yanım hiç susmadan bunu tekrarlayıp duruyor. Peki niye? Niyetimden emin olduğum kadar hayatta hiçbir şeyden emin olmadım, istesem de olamadım. Neden içim son 3-4 gündür sürekli bunu tekrarlıyor? Bu düşünceye cevap vermeyi bırakıp sorunun nereden doğduğunu, neden sürekli içimde yankı bulduğunu düşündüm biraz.. Yüzeye çıkanlar kadar, çıkmaya utananlar da oldu.. Hani şu haftalardır yaşadığım kalp kırıklığı ve sonraki süreçte sürekli bastıra bastıra dile getirdiğim sevgi, sadakat, şeffaflık gibi konular var ya. Sürekli ben bunları bol keseden verirken karşımdakiler niye güvenimi kırıyor, niye kırmaktan korkmuyor, niye benden sakındıklarını bol keseden başkalarını verebiliyor, kendilerini başkalarına kanıtlarken bana hissettirdikleri şeyler konusunda hiç mi durup düşünmüyorlar, bu kadın yeterince kırgın küskün bir de ben yara açıyorum demiyorlar gibi gibi bitmeyen bir iç hesaplaşma süreciydi..
İşte asıl düğüm burası, asıl döngü burası. Aynı tip insanları çekmek diye düşünürdüm ilişkilerde; karakter olarak korkak, ailesiyle bağlarının güçlü olduğu yanılgısında kendini kullandırtan, çevresinden onay bekleyen, kendini sürekli kanıtlama çabasında gibi örüntüler vardı hep. Kimisi mühendis, kimi avukat, kimisi hem mühendis hem şirket sahibi yani statü olarak kendini yetiştirmiş lakin sevmeyi öğrenememiş kişilerdi.. Hah işte bu noktada ben devreye giriyordum; sevilmeyi öğrenmeleri, birey olduklarını anlamaları, aile bağlarına değer vermekle o bağları boynuna tasma yapmak arasındaki farkı görmeleri, sürekli aldatan ve yalan söyleyen partnerlik ve arkadaşlık ilişkilerinin dışında da bir sevginin ve sadakatin mümkün olabileceğini görmeleri, kalplerindeki kibirden ve sürekli takdir onay bekleyip kendini çevreyle kıyaslayan kimliklerinden arınmaları ve yüzeysel bağlar yerine derin bağlar öğrenmeleri için.. Benim hayatımaysa onlar; işte bu saydığım niteliklere sahip olduğum kadar, bu niteliklerin dünya genelinde hele de şöyle bir dönemde bulunması en zor şeyler olduğunun farkına varmam, hak etmeyene çırpınarak verirsem kendimden azalacağı ve hatta bu nitelikleri yara ala ala öğrenmiş olmamdan dolayı özellikle net sınırlarla korumam gerektiğini öğrenmem için geldiler.. Yine de bu öğrenme hali yeterli değil çünkü niyet yankısı ortaya çıktığında ben zaten kendi içimde bu konularla yüzleşiyordum..
Ne zaman sevsem sevilmeyi öğrenememiş olanları seçen zihnimin en köklü hikayesi buydu, peki bunun niyetimle ilgisi ne? Çünkü yaralarımı şifalandırmam için yarası olanı bulmalıydım, çünkü sevgimin değerli olduğunu ispatlamam için sevgimle emek vereceğim birisini seçmeliydim. Çünkü sadakatin ve şeffaflığın kıymetli olduğunu kanıtlamak için bu konularda değer bilmeyen ve değer görmeyen kişiler olmalıydı.. Genelde de bu konular geçmişten, aileden yaralı konular olduğu için elbette aile konusunda bireyselleşmemiş olanlar olmalıydı.. Tam olarak kırıldığım yerden ışığın gireceği yer işte bu yara.. Yıllar önce benden çaldığını başkasına altın tepside sunan, hayatında bana onun evlilik teklifini alkışlattığı kişiden sonra bu döngüyü kırmak için hayatıma kimseyi almasam da son ilişkimde de o kişiden farksız birinin elini tutmayı seçmem biraz da buydu. Gerçi insan çevresinin toplamıdır derler, son seçtiğim partnerde gerçekten sevilmeye değer bir potansiyel görmeseydim o eli tutmazdım lakin kendisi arkadaşlarına benzemeyi seçti, saf ve sadakatli sevgi yerine. Bense onda gördüğüm potansiyeli nasıl yüceltebilirim hayaliyle baş başa kaldım, o ise alışık olduğu yüzeysel ve kendini kanıtlama çabası içerisinde olduğu çevreyi seçti, hikaye bu kadar..
En çok kırıldığım noktalardan birkaç bunlardı aslında; vicdanları hiç mi dürtmüyor o yaptıkları ve söylediklerinden sonra bu kız nasıl uyumuştur diye hiç mi sızlamadı diye, kalpleri bu kadar sevilmekten korkuyor falan filan. Onların yerine bile sorguluyorum, onların yerine bile ben yüzleşmeleri için çırpınıyor, neden, çünkü sevgim ve sadakatim değer görsün diye.. İşte niyet burada en net çizgi.. Görülmek, anlaşılmak ve değerli hissetmek niyetiyle elini tuttuğum yerden düşüncesiz sözlerle kırılmak, verdiğim sevginin değersizleşmesi ve yaralanmama rağmen bunu yapanların hiçte rahatsızlık duymadan devam edişini izlemek. Niyet etmekle o niyete bürünmek çizgisini ayırt etme, o ayrımı yapacak seçimler yapmak ve bu niyeti sağlıklı yaşayabilmek için buna değer olanları seçmek gerek.. Burada da niyetin temiz olması kadar o niyete uygun seçimler yapabilmek, yani öz irade devreye giriyor.. Şifacı olmayı seçmekle, o şifayı isteyenle bir olmak arasındaki dengeyi korumak..
İşte günlerdir içimde yankı bulan yapının kökü şifa isterken, o şifalı olma halini bol keseden karşımdakine veren benim, bendim.. Çırpınarak vermeye çalıştığım her şeyi kendimden çaldığımı anlamakla yetinmiyorum artık. Verdiği değeri, sevgiyi, sadakati geri çekiyorum. Çünkü en zayıf halimde bile niyetimi, duruşumu bozmamışken bunu beklemek kadar karşımda da bu duruşu ve netliği görmek hakkım.. Kimsenin maddi birikimi, statüsü ya da soyadıyla ilgilenmezken isteklerimin, ihtiyaçlarımın sevgi, sadakat, şeffaflık ve netlik olması ve bunlara sahip olmak hakkım.. Karşımdakinin sorunlardan kaçmasına, belirsizlik içerisinde bırakmasına, kaygılarımı bile isteye tetiklemesine karşı sürekli anlama çabam, empati çabam yüzünden kendimi yormayı bırakıyorum. İnanır mısınız onları anlıyorum, bunca kırgınlığıma rağmen anlamak onlara nefret besleyememe haline neden oluyor. Sevginin ne olduğunu bilmemeleri, sadakatin kıymetini görmemeleri, şeffaflık ve netliğin önemini anlayamıyor oluşlarını anlıyorum. Aileleri, çevreleri, kendilerini kanıtlama çabaları hepsini. İşte benim canımı yakanlara bile kolayca sırtımı dönemeyişimin üzerime lanet gibi çökme sebebi buydu.. Ben anlıyordum da iş beni anlamaya gelince hepsinde idrak yollar tıkanıklığı başlıyordu.. Ben onların yaralarını, geçmiş hikayelerini bilerek oralardan kırmamaya çabalıyordum da onlar bile isteye kanatmayı, yaralamayı seçiyorlardı..
Niyetimle bir olma halimden çıkıp kendimden çok onları anlamaya çalışmanın verdiği yorgunluktan sıyrılmayı seçiyorum artık.. Çünkü sevgimin değerini bilenler, sadakatimin kıymetini görenler, kendimle barışıklığımı takdir edenler ve bunu karşılıksız yapanlar da var dünyada, dünyamda.. Halbuki her şey net; seven kırmaz kıyamaz, sorunlar olsa da her problemin bir çözümü vardır yeter ki çözmek istensin, isteyen ben buradayım der diyebilir önünde dağ duramaz.. Nereden mi biliyorum kendimden! Koşullar ne olursa olsun, hatta hayat beni ne kadar kırarsa kırsın sadakatsizliği seçmedim. İlişkimde sorun olmasına rağmen dışardan gelen ilgilere kendimi kaptırıp zayıf anlarımda bile omurgamı dik tuttum. Sorunlara rağmen kaygılarla, kavgalarla tek başıma kalmama rağmen kaçmak yerine, yıkmak yerine çözmeyi ve elini tuttuğumun yanında durmayı seçtim. Ve koşar adımlarla sevgimi sunduklarımdan sadece 1 adım geri attım, geri bile adım atmadım beni kırıp, bilerek yaralamalarına rağmen o noktada durdum sadece. Görmek için durdum.. Gördüklerim yaşadıklarımdan daha çok kırdı. Meğer sıkı sıkıya ben tutuyormuşum bu bağın iplerini, benim sadakatin de, sevginin de, güvenin de benmişim kaynağı.. Tükenmiş olmam kadar normal bir şey olamazmış zaten.. Sonrası sorgu sual; hiç mi sevmedi, hiç mi merak etmedi, güzel şeylerin kurulan hayallerin hiç mi değeri yoktu, ben şimdi nasıl güveneyim, blah blah blah..
Şimdi teşekkür ediyorum; yıkanlara, kıranlara, yaralamayı seçenlere.. Çünkü onlar kim olduklarını beni kıra kıra göstermeseydi ben inatla onlara kalbimden, zamanımdan vermeye devam edecek kadar derinden bağlıydım.. Sadakat, sevgi, güven öyle pahalı ki bunları çarçur edecek kadar görmezden gelmiş karşımdakilerin neye değer verdiklerini, neyi hak etmediklerini..
Hayatımda gerçeği istiyorum artık; gerçek aşkı, gerçek dostlukları, gerçek sohbetleri.. Benim kaynak olduğumdan ziyade kendini bulmuş, kendiyle yüzleşme cesareti göstermiş kişilerin varlığını hissetmek kadar huzur veren bir şey yokmuş meğer bana.. Bunu yapamayanlara inatla ayna tutmaya çalışırken kendimi karanlıkta bırakmışım meğer.. İsteyen yapardı, keza başkalarına rahatlıkla yapabildiklerini görmek aslında cevapken ben meğer kendimi sadece beklemeye itmişim.. İsteyen zaman yaratırdı, keza rahatlıkla kahve ve tatil için başkalarıyla nasıl da plan yaptıklarını gördüm, bense nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir nasıl güvenimi kırmayı seçebilirim demiş durmuşum.. Ben bunları derken onlar güle oynaya devam etmişte, ben bir küçük adımla hayalini kurduğumuz gelecek için umudumu beslemiş durmuşum. Yani elimi tutarken cimrisi davranılan sevgi, güven, sadakat konusunda elimi bıraktıklarında bile beklemeyi seçmişim..
İşte günlerdir içimde duyduğum niyet her şeydirin sesini açıyorum hayatımda.. Ve niyet ediyorum hayata karşı; elimi tutmaktan korkmayan, sorunlar karşısında birlikte çözüm arayabilen, kaygılarla korkularla tek başına bırakıp gitmek yerine aksine bunlara karşı yan yana durmayı seçen, bahanelerle kaçıp korkaklık yapan değil de koşullara rağmen sadakatine sahip çıkmayı seçen, insanlarla kıyaslamaya girip onaylanmayı takdir görmeyi bekleyecek kadar ilgi açı değil de kendini takdir etmeyi seçebilen, sevginin kıymetini bilen, belirsizliklere ışık tutabilen, güvensizlik yaratacak her insana her koşula ve her duruma karşı net çizgi çekebilen bir aşk yaşamayı hak ettiğimi artık daha net görebiliyorum.. O yüzden niyetimi, kalbimin ekmeğini yemeyi seçiyorum.. Beni bile isteye aç bırakan sofralardan kalkıyorum. Benden sakınan sevgiyi, saygıyı, sadakati, güvenini vermeyenlerin sofrasından kalkıyorum.. Beni yaralayan, bunu bile isteye yapan herkese teşekkür ederim.. Bana beni, niyetimi ve niyetimin kalitesinden dolayı hak ettiğim şeyleri hatırlattıkları için..
Ve teşekkür ediyorum yaralayanlara hem seçimleriyle hem sözleriyle; sen kimsin diye kibirleriyle, sevgisizlikleriyle beni bir başıma kaygılarla, belirsizliklerle ve sorularla tek başıma bıraktıkları için.. Çünkü bu kalp acısı bana sadece kim olduğumu hatırlatmadı, neye layık olduğumu, kendimi neye layık gördüğümü de hatırlattı.. Ve artık aşka daha kök salan bir yerden inanmamı sağladı, çünkü kırgın bir yerden nisan ayında söylediğim ”bence hakikatin amacı aşk” sözünü artık daha köklü bir yerden söylemem gerektiğini öğrendim sayelerinde..
Ben zaten benim; her seçimimle sadakatimi koruyan, sevgisiyle neşe saçan, şeffaflığıyla ilişkiye rutinlerde kazandıran, bir şarkıda tatlı tatlı dans eden, güldürmek için sebepler bulan ben.. Artık biliyorum ki kaynak benim.. Ve köksüz medeniyetimin kadim krallığına giden köprüye korkarak çıktığım aşkı o köprüde bırakıyorum. Benim kadim krallığımın değer yargılarına önem vermeyen, sevgi dilimi sevilmeyi bilmeyen halleriyle zehirlemeye çalışan, defalarca zedelenen güvenimin hikayesini bilmesine rağmen o güveni bile isteyen kıranı o köprüde bırakıyorum.. Çünkü köklü bir hikaye yazmayı da yaşamayı da hak ediyorum.. Sevgiyle, sadakatle, güvenle, şeffaflıkla.. Aşığım, aşık olduğum adama da teşekkür etmek istiyorum son olarak.. Çünkü beni yaralayarak, sorularla ve belirsizlikle bırakarak gitmeyi, kaygılarımı bile isteye tetiklemeyi ve güvenimi kırmayı seçti. Şimdiyse daha derinden anlıyorum, onu zaten anlıyordum da yetmedi. Yetmezdi ki tek taraflı anlamak, yetmezdi bir ilişki için tek taraflı sorumluluk almak, yetmezdi. Çünkü her gün yaşadığı Amerika rüyasına karşılık gerçek bir aşkı seçmek gerekirdi.. Çünkü sevilmek yetmezdi, sevmekte yetmezdi bir ilişkide önüne gelen koşullara ve yüzeysel ilgi gösterenlere rağmen her gün o aşk için sadakati seçmek gerekirdi.. Ailesine, kariyerine, eğitimine zaman ayırmak kadar ilişkisine de zaman ayırmak gerekirdi.. O bunu yük olarak görmeyi seçti, bense bunu kabullenmemeyi.. O yüzden en çokta ona teşekkür ederim, çırpınarak göstermeye çalıştığım, çırpına çırpına emek vermeye çalıştığım şeyin altında bir tek benim kalmam çok doğaldı. O yoktu ki ilişki de ilişkiden sonra da kalbiyle seçim yapsın. O beni hayatına dahil etmeyi seçmedi ki, ilişkiden sonra da devam edemeyerek çözüm yolu aramaya kalksın..
Yine de teşekkür ederim; doğum günüm için, teşekkür ederim ilk aşk öpücüğü için, teşekkür ederim fotoğraflarımı masana telefonuna koyarak beni mutlu ettiğin için, teşekkür ederim sana verdiğim kitapları okumayı seçtiğin için, teşekkür ederim en azından sevmeyi sevilmeyi öğrenmeyi denediğin için, teşekkür ederim aldatılmış olmana karşın bu zehri benim sevgime bulaştırmadığın için, teşekkür ederim kalbimin ritmini değiştirdiğin için, teşekkür ederim ”bak yeşil ışık yanıyor hayat yol veriyor, gördün mü deniz dibinde park buluruz demiştim sana, yaaa ben bu şarkıya bayılırım, bak şimdi diyelim ki Edis bana çok aşık tamam mı, ay valiz götürdük ama bize de günübirlik tatil oldu boşver ya senin posta kodun da 3 ve 8 var gördün mü ben sana demiştim sayılar ve anlamları var diye” diye başlayan hayat benimle konuşuyor dediğim her konuda beni gülümseyerek dinlediğin için, teşekkür ederim, bana sudan korkuyor olmama rağmen takla atma cesareti verdiğin için, teşekkür ederim tatil sabahı yola çıkarken açtığım roman havasında yadırgamak yerine eğlenceme dahil olduğun için, teşekkür ederim hayatımda ilk kez mabedim dediğim köprüye elimi tutarak beni aşkla götürmeye cesaret ettiğin için, teşekkür ederim çocuklarımızın fotoğraflarını yapay zekaya yaptırdığın için, teşekkür ederim asla dememe rağmen bana aile olmanın yuva kurmanın aslında korkutucu olmadığını anlattığın ve hissettirdin için, teşekkür ederim eski ilişkimde yaşadığım aileyle tanışma travmasına rağmen babanın en hassas zamanında benimsenin yanında olma ve seni yalnız bırakmama isteğime karşı travmamla tek başıma bırakmadığın ve yanında olma isteğimi gerçekleştirdiğin için.. Ve teşekkür ederim; yeniden aşık olmanın mümkün olduğunu hatırlattığın için..
Kırgınlıklar, yaralar, yüzleşmeler, kaygılar derken uzun zamandır kapalı kaldığım kendi zihin dünyam ve içine sıkıştığım kabuğum sevgiyle de dönüşebilirdi aslında. Kırılarak, yara alarak değil de sevilerek, güvende hissederek de ayağa kalkabilirdim aslında. Lakin payıma kalp kırgınlığı düştü, o kırgınlıkla baş başa kalarak öğrenmek düştü.. Sağlık olsun diyelim.. Olan oldu, olacak olan olacak.. Hakikatin kökü aşk ve ben hakikatin gerçeğini yaşamaya niyet ediyorum.. Çünkü niyet her şeydir..
Eylül ayında başlayan çatırdamalar ve ay bitmeden yaşanan hayal kırıklığının, kalp kırıklığın üstünden bir ay geçmiş. Tam bir aydır bunların tesiriyle yazmışım. Bana kalp kırıklığıyla yazdırandan vazgeçip aşkla, neşeyle yazdıranı seçmenin, seçebilmek içinse hayal kırıklığının kapladığı alanı boşaltmak zamanı.. Aşkta sadakat gösterdiğim kadar ayrılıkta da göstermenin verdiği haklı gururun yanında verdiğim emeğin, harcadığım zamanın, yitirilen enerjinin, söndürülen ve sömürülen neşemin borcu sebep olanın boynuna kalsın.. Hayal ve kalp kırıklığından yavaş yavaş yeşerecek olan neşeme doğru yol almaya ben hazırlanadurayım gelin sizinle de şu yaralar, travmalar ve bunların bize ayna, şifa ve aynı zamanda dönüştürülmesi gereken bir kör nokta oluşu kısımlarına..
Yaşadıklarımı yazma yeteneğim kadar aklımda yaşadıklarımı hayatımda yaşamak gibi bir yeteneğim de var, bunu beni tanıyan neredeyse kimse pek bilmez. Benim evrenle gizli dilimdir, tabi bu yeni moda manifest et yaşa olayından hem farklı hem de buna benzer. Akla gelen ilk şey madem böyle bir yeteneğin var her şeyi yaratabilirsin olsa da maalesef her yetenek yanında bir lanet getirir, benimkiyse aklımda geçirdiğim zamanın gerçek hayatta geçirdiğimden daha fazla olmasına sebep olan bir duygu durum bozukluğu.. Gerçi seneler içerisinde onunla yaşamayı öğrensem de yönetmek konusunda hala zayıfım. Buralara da geliriz belki ilerleyen paragraflarda.. Önceliğimiz içimiz, bilincimiz ve bizim diye sahiplendiğimiz kimliğimizin temelinde yatanlar.. Her zaman olduğu gibi kürsüye kendimi çıkarıp, karşınızda kendimi ifşalayacağım ki sizi aynalayan bu yazarın karşısında ister egoya yenik düşüp kibirle kavrulun isterseniz de bir cesaret adımı atarak kendinizle yüzleşme sorumluluğunu alın, seçim sizin..
Madem kalp kırıklıklarını yazdık günlerdir şu bağlanma stilleridir, sevme şekilleridir, sevgiyi kabul edebilme kapasitemizdir, ayrılık sonra aslında neyin boşluğunu yaşıyoruz gibi konulara bakalım..
Kaynakların temelinde bilimsel araştırmalar, makale okumaları yatsa da burası bilimsel araştırma sayfası olmadığı için yaşanılanı aktaran ve bu tecrübelerin, okumaların, araştırmaların sonucu yapılan çıkarımların olduğu hikaye bütününü okuyacağınızın uyarısını yapmak isterim.. Kahveler hazırsa ve şükür ki her şeyin anlamını kaybetmesine sebep olan hazır kahve içmenin de anlamını yitirmesine sebep olmamışken başlayabiliriz..
Partner seçimlerimin neredeyse aynı olduğunu söylerdim son ilişkime kadar.. Heyecanla başlar, çıkmaza girer, herkes yoluna gider, ben yas sürecimde kendi dünyama çekilirim, içimde bitirir hayata öyle karışırım, sonra hayat yeni bir merhaba der ve hikaye başlar. Tabi ilk sevgilim 17 yaşımda olduğu için 27 yaşıma kadar olan ilişkilerim için böyle diyebiliyordum. Ta ki o 27 yaş süreci, o süreçte yaşanan bunalım ve pandemi dönemi, o ilişkide aldığım derin yaralar, tetiklenen hayal kırgınlıkları derken ilk kez o zaman dur dedim kendime. Dur, dinle, anla, sor bir içine hayatında ne istiyorsun.. İlk kez o ilişkimden sonra hayatımda yas sürecim bitmesine rağmen birilerini almadım. Bunun en temel sebeplerinden birisi kendime net olarak ne istediğimi o kişiyle yaşanılanlardan sonra sormuş olmamdı.. Tabi ben ne istediğimi kendime net olarak söylesem de hayat karşıma insanlar çıkarmaya devam etti.. Muhtemelen; isteklerinde emin misin, bakalım dersini aldın mı, gerçekten iyileştin mi deme şekliydi bu hayatın. Bunları yeni yeni anlıyorum çünkü her seferinde net çizgilerle isteklerimi belli ederek ve yüzeysel ilişkilerden, gündelik takılmalardan uzak durarak birileri gidiyor başka birileri geliyordu ama ben noktayı koyduğum cümleye dönüp bakma ihtiyacı duymuyordum. Aradan geçen 4 senelik süreçte yavaş yavaş kendimi ilişki konusuna da kapatmıştım aslında.. Çünkü sırf yalnızlığım giderilsin diye birilerini hayatıma almak gibi bir beklentim yoktu, ihtiyacım olduğu için birilerini hayatıma almak gibi bir durumum da olmayınca bu konulara iyiden iyiye sırtımı dönmüştüm.. Beklenmedik yerden açan çiçek misali bu sene doğum günümden hemen sonra kalbimin ritmini değiştirecek bir adamın aslında hep hayatımda olduğunu anlayana kadar.. Aramızdaki mesafeler hayatın ilmek ilmek örmesiyle kapanmış, dostluğumuzun güvenirliği sayesinde aramızda müthiş bir sohbet enerjisi ve elbette cesaretle atılan bir adım sonucu aşka dönüşen bir hikaye.. İşte dedim işte derler ya insan 3 kere sever bir kere aşık olurmuş; ilk sevdiğimde dersimi ağır almıştım, ikinci sevdiğimde tüm yaralarım tetiklenmiş ve hayatta asla dediğim şeylerin kanatmasına seyirci kalmışım, oysa bu üçüncü sevme hali aşkın hakikatle birleştiği yer olacak.. Ve üç sayısının insanı rahatlatan bir yanı olduğuna da inanan ben aşka büsbütün kendimi açıvermiştim.. Kendimi bilme yolculuğum, yıllardır süren yalnızlık, kendi hayatımda net oluşum bu aşkla bir mana kazandı demiştim.. Oysa en derin yerden, çocukluğumdan beri yaralayacağını hesaba katmamıştım..
Bir yerde okumuştum; yetişkinlik döneminde birbirini tetikleyen partnerler aslında çocukluk döneminde öğrendikleri sevgiyle birbirlerini sevmeye çalışırlar ve bunu fark edemezlerse birbirlerini en çok onlar kanatırlar. İşte alın size kaygılı/kaçıngan, iki küçük çocuğun oyun arkadaşlığı, sevme ve sevilme kapasitesinin tek cümlelik özeti.. Ben bu konularda dönüşmeye, dönüştürmeye biraz fazla eğilimli olduğum için karşımdaki partnerde gördüklerimi ona da anlatmaya aslında özünde beraber büyümeye heveslendikçe karşımda daha da tetiklenen birini buldum.. En temel de ikimizin de hem çocukluğunda hem de geçmiş ilişkilerde yaşadıkları birbirimizin bağını, iletişimini zehirlemesin aksine daha da güçlendirsin istedim. Tabi benim istemem yetmedi. Yetmezdi de, karşımda sürekli savunmalar gördükçe içten içe birlikte büyümeye arzulayan ben bilenmeye bilendikçe de kesmeye başlamıştım.. Hop geldik mi yine ayna olanlar arasında tetikleyen/tetiklenen döngüsüne.. Ulan bir dümdüz aşk yaşayamadık be.. Ya bilinçsizdik yaralandık, ihanete uğradık ya da al işte azıcık bilinçlenelim dedik bu sefer de analiz yapmaktan duygularımızın tadını çıkaramadık..
Ailemizden öğrendiklerimiz, zaman içerisinde çevremizle kurduğumuz bağlar, partner seçimlerimiz, seçtiklerimizin bile isteye bizde açtığı yaralar derken herkes kafayı yedi.. Ben dümdüz delirenlerdenim, neyse ki bu konuyu yıllar önce hallettiğim için yeni yolcuğumda farkındalığın tadını çıkarmalar da yaşadım.. Çünkü görüyorum ruhlarını, davranışlarını ayıklayabiliyorum. İnsanım tabi ki de kırılıp dökülüyorum, üzülüyorum, yeniliyorum kimi zaman da ama günün sonunda onların gibi olmamanın verdiği vicdan rahatlığını yaşıyorum.. Çünkü bu hayat ironisi, mizahı bu.. Yara var evet, şifa da var. İhanet var belki evet ama aşkın gerçekliği de var.. Ve günün sonunda hayat kalbinizin ekmeğini sunuyor bu konularda sofranıza..
Çok derinden yaralayanlara karşı, samimiyetle şifa olanlar da var.. Ayrılıktan sonra en çok neyi anladım biliyor musunuz; aslında ondan daha çok ona sunduğum çocuksu neşemi, onun saatlerce annesini ablasını hayatını anlatırken dinleyen ve dinlerken içtenlikle ona şeffaf ve dürüstçe yorumlar yapabilen biri oluşumu mesela, arkadaşlarıyla ilgili anlattığı şeylere objektif oluşumu, her durumun karşısında aksi yönde bir bakış açısını sunabilen beni, ne bileyim mesel ailesi al bavulu götür dediğinde olsun günübirlik tatil oldu bakış açısıyla bakıp yolda yeşil ışıklara park yerlerine dair ortaya oyunlar çıkarışımı, yol boyu şarkılar ve koreografilerle seyahatleri eğlenceli hale getirişlerimi, ”çek sağa” çıkışlarımla ansızın bilinmez yollara girişlerimizdeki keşfetme tutkumu yani aslında aşık bir benin ne denli hayattan keyif alan bir ben olduğumu anladım.. İnsan ayrılınca sanırım en derinde kendini özlüyor da işte anlamı ve manayı karşı tarafa yüklediği için sanıyor ki en çok onu özledim.. Hayır ben kendimi, kendimle kurduğum ilişkimi, o aşkla karşımdakine nasıl da alıştığı öğrendiği 30 yıllık hayatın dışında bir hayat olduğunu gösterebilme potansiyelimi özledim..
Bazen kırıldıkça keskinleşiyoruz, karşımızdakinin sevme şeklini, istediği anlaşılma alanını tanıyamayabiliyoruz mesela. Bu da başka bir tetiklenme hali aslında.. Davranışları dolayısıyla kırıldıkça biz de gardımızı alıyoruz, bu da bazen karşımızdaki insan sevmeyi öğrenmesini de engelliyor. Bir de bunu öğrendim son ilişkimde. Lakin burada önemli bir çizgi var. Birincisi; bizi tanımlayan şey sözlerimizden çok davranışlarımızdır, bu önemli. İkincisi; karşımızda sürekli umursamayan, sözler sarf edip eylemler göstermeyen, başkalarına müsait size 10 saniyelik mesaj yazamayacak kadar meşgul olan biri varsa tebrikler sizi sevmeyen biriyle birliktesiniz, yakinen tecrübe edilen ve kabullenmekte zorlandığım en net konuydu.. Kimse kimseye 10 saniye mesaj atamayacak kadar meşgul olamaz arkadaşlar, hele de bir valiz için kilometreler gidip durup bunu hiç sorgulamayan biriyse bilin ki konu sadece siz olduğunuz için bahaneler üretiyordur nokta. Ha bir de yaptıklarının sorumluluğunu almak, bir küçük telafi etmek yerine sürekli sizi suçluyorsa, ay ben neler yaşamışım ya neyse… Bana büyük bir geçmiş olsun, sizin de aklınızda olsun.. Diyelim ki bu tarz kibirli, herkese müsait size meşgul (ki başkalarının onayına, ilgisine izin veriyorsa zaten zayıf halkadır bırakın eski ilişkilerindeki gibi aldatanlar, yüzeysel bağlar kurduklarıyla yol alsın çünkü zaten sizin sevginizin ve sadakatinizin kıymetini anlayacak potansiyel yoktur), başka konularla sorumluluk altına girebilen ilişki konusundaysa pasif birileri değilse eğer. İşte o nokta da davranışlarına bakın, belki de sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmesi gereken biri vardır. Eğer buna değerse, ki inanın değer insanlar da var, burada biraz da bir sessiz kalmak yerine onun sevilmeyi öğrenmesi konusunda sessizliği bozabilenlerden olabiliriz..
Aşk dans gibi, step by step.. Zaman zaman birbirinizin ayağına basabilirsiniz, partnerinizin ayağında mantar varsa o baskı onda acı hissi uyandırabilir ve o uyarılma haliyle ani tepkiler verebilir, yine de elinizi bırakmıyorsa bilin ki o dans devam etmeye değer.. Bazen araya sessizlik girebilir, benim gibi kaygılı yapıdaysanız karşınızdaki insan sizin bu durumunuzu bildiği için tetiklemek yerine size güven vermeyi tercih eder. Lakin diyelim ki şartlar çıkmaza girdi, sessizlik seçildi, işte bu sessizlik içerisinde neler olduğu da önemli.. Beni bilen değil sessizlik girdiğinde ayrıldığımda bilen hemen kendimi başka kollara atmak, dışarıdan gelen ilgiye sırf tatmin olmak için kendini açmak gibi şeyler yapmadığımı bilir mesela. İşte burada karşımdaki bitmediği halde sessizliği bahane ederek ben bitti diye düşünmüştüm diyerek ilgiden ilgiye, ortamdan ortama koştuysa ucuz malın alıcısı çok olur der arkama bakmam mesela.. Hayatına devam etmek başka, lakin sevgiye sadakatsizlik bir seçimdir.. Bunun travmayla ilgisi yok bu prensip meselesi. Yeri gelmişken belirtmeyi tercih ediyorum..
Biliyor musunuz işin özü şu; ister kaygılı ister kaçıngan bağlanma stilinde olun, ister araya sessizlik girmiş ister ayrılık girmiş olsun, ister tartışmalar çıksın ister yer yer anlaşmazlıklar olsun ortada sadakate, sevgiye, güvene leke sürmeyen, omurgası dik, zorluklar karşısında kibirle değil de kalbiyle seçim yapan iki insan varsa her zaman bir yol bulunur.. Bazense sadece katalizör görevi görenler girer hayatımıza, tetikler ha en derini ha en yüzeyi, o süreçte hayat sizi bir sınava sokar kimimizi sadakat sınavına kimimizi tetiklenmeleri dönüştürme sınavına. Sınavı verenler için hayat bir yoklar bakalım akıllandın mı diye, neyse ki geçmişteki zorluklardan omurgası dimdik çıkan birisi bu zorluktan da dimdik hatta daha güçlü çıkar. Ha veremediniz mi sınavı, o zaman da sizi aldatanlara, yüzeysel bağlar kurduklarınıza çekilmeye devam edersiniz.. Yara kaşınıyorsa iyileşmeye yaklaşmış demektir, yolmayın kabuğunu ki daha fazla kanamasın.. Dönüştüren misiniz, dönüştürülen misiniz işte bu soruyu soran hayatın kendisi.. Hep son ilişkime kadar dönüştüren olduğuma inanıyordum, son ilişkimde de aynalama yaptığımı yeni yeni anladım. Son ilişkim de hem dönüşen, hem de dönüştürenmişim meğer.. Tabi ben omurgam dimdik kaldım da karşı taraf ne halde bilemem. Lakin hayatın konuştuğuna inanan biri olarak tahmin edebiliyorum hem sınavını hem de o sınavdan başarısız olup olmadığını..
Yazdıklarıma, dolayısıyla yaşadıklarıma kahvesiyle eşlik eden herkese teşekkür ederim.. Dilerim hayat sadakatle, aşkla, güvenle sizi sarmalayanları çıkarır yolunuza. Çünkü benim gibi tek başına iyileşmek zorunda kalanların yaşadığı zorluğun, tek başınalığın ne olduğunu biliyorum. Bildiğim için de diyorum ki bu dünyada kimse size inanmasa da size inanan bir ben var, sizi sevgiyle anlayan, yaralarınızdan tanıyacak bir ben var..