Yazar: yildizlaraltinda

  • ..GORDİON DÜĞÜMÜ VE ÇÖZÜMÜ..

    “Ve ikinci kez aşkı seçiyorum..”

    Bir süredir düşünüyorum, hatta tek yaptığım da bu.. Aklımda geçen zamanla evrenin atmosferinde akan zaman arasında boşlukta salınarak, kendimi boşluğa bırakarak sadece düşünüyorum.. Neydi, ne oldu, ne olacak? Ne olmalıydı, ne olmasını isterdik, ne olmasını sağlayabiliriz?

    Dünyaya kafa tutmakla kendine savaş açmak arasındaki en büyük fark şu; dünyaya kafa tuttuğunda düşmanın bellidir, savaştığın cephe ya da savaşma sebebin bellidir lakin kendinle savaşmak öyle mi! Ne zaman avantaj sağladım desen hop bir çelme yerdesin, hangi cepheye gidersen git kazansan da kaybedensin, düşmanın da sensin müttefikin de, kozların da belli stratejilerinde.. Göğsünde bir mağlubiyet ordusuyla ne olduğunu anlamadan bir barış bir savaş diye diye kendini alt etme aynı zamanda kendini kazanma savaşı..

    Birkaç gündür düşündüğüm bunlarken aynı zamanda bunlarında dışında bir anlam arayışıydı.. Defalarca ölçsem tartı bir eksik bir fazla dedi, muhasebe yaptım defalarca bir alacaklı çıktım bir borçlu, dur dedim bildiğim yoldan gideyim yazarsam akıtırsam görür, anlar ve çözerim hemen kalemi aldım elime akıttım içimi, yine hesap tutmadı..

    Öyle düğüm olmuş ki emek emek çabalasam da, tüm zamanımı enerjimi akıtsam da yine çözülmez bir ‘Gordion Düğümü’ vardı karşımda.. Zihin kıvrımlarımla adeta vals edercesine düğümleniyor, her sorgulayışta ve çözme girişimde adeta ayaklara basıyordu. Bildiğim her yolu denedim; konuşarak anlatmayı, yazarak aktarmayı, sorgulayarak gerçeği bulmayı, analiz ederek çözmeyi, susarak gözlemleyi.. Öğrendiğim her yolu denedim, denediklerim düğümü çoğalttıkça yeni yollar aradım..

    Meğer yeni problem buymuş, beraberinde çözümü de getirmiş lakin yukarıda bahsettiğim çözüm yollarına alışık bir ben ve önümde çözülmeyi bekleyen koca bir düğüm yumağı duruyordu.. İrdeledikçe cevabında gözümden kaçmasına sebep olduğumu anlamam zaman aldı. “Hiçbir şey apaçık ortada olan kadar altıncı değildir” diyen, Sir Arthur Conan Doyle geldi aklıma bir anda. Serbest çağrışımla hemen arkasından Sherlock belirdi ve o cevabı bulduğunda attığı kibirli gülüşünü fırlattı suratıma..

    Aha etkisi.. Zihnim öyle alışmış ki karmaşık yollara, büyülü ve gösterişli hikayelere düğümün ihtişamı gözlerimi kamaştırınca tek bir şeyi düşünmemişim; bazen bazı cevapların ve hikayelerin süslü ve uzun yollara ihtiyacı olmadığını.. Problemin büyüklüğü ve karmaşıklığı karşısında, çözüm bir o kadar basit ne göz önündeydi, Büyük İskender’in kılıcı.. Zihnim tam düşünüp sorgulamaya başlayacaktı ki, yerden aldığım kılıçla düğümü kestim..

    ‘Gordion Düğümünü kesmek’ işte oldu.. Ruhum derin bir nefes aldı, bedenim tüm tetiklenmelerini bir anda bıraktı, gözlerim doldu ve birkaç derin nefes sonrası kendimin tüy kadar hafiflediğini hissettim.. Ara sıra kendimi köşeye sıkıştırmama sebep olan neydi peki, düşünmek..

    Daha da berrak bir yön belirmeye başladı önümde, yol ve son görünmüyor olsa bile, yön kendini göstermeye başlamıştı.. Yıllarca hediye gibi sunulmuş düşünme lanetinin yükünü anlatamamak ve üzerimden atamamak. Şimdiyse anlıyorum, bu laneti ben seçmemiştim, zaten verilirken de bana soran olmamıştı.. Oysa şimdi seçme şansım var, bana verilenle ne yapacağımı seçme özgürlüğü..

    Neşeyi, güldürülen olmayı, anlaşılmayı, saatlerce susmadan sohbet etmeleri, stresimizi gevşetenleri severiz hatta bu ilk aşktır, ki bunu herkes sever sevmesi en kolay haldir.. Oysa zaman devreye girer, maskeler düşmeye başlar, sakladığımız yaralar görünmek istercesine yavaş yavaş ortaya çıkar, saklanılan yönler ortaya çıkar, kaygılar ve güven sorunları görünmeye başlar,. romantizm yerine sessizliğe bırakır kimi zamanda işte bu önüne iki seçenek çıktığı ve karar verecek olup sorumluluğunu alarak sonucunu yaşayacağın gerçekliktir.. Çoğumuz, özellikle de şu dönemde kendini göstermeye başlayan bu gerçekliklerle karşı karşıya geldiğinde vazgeçer, pes eder, gitmeyi seçer. Kalmak kabullenmek ve bu gerçeklikle yaşamayı seçmektir ve bu bir cesaret işidir aslında.. İşte o yol ayrımında, o düğümle burun buruna geldiğim ve ne kadar çabalarsam çabalayayım çözemediğim, sanırım vazgeçmem gereken an bu an dediğimde Sir Arthur’un kaleminden çıkan bir cümleyle sarılmam beni sakinleştirdi..

    Şimdi bir seçim zamanı daha benim için.. Aşkın kusursuz halinden, kusurlarıyla severek ikinci kez aşık olma seçimi.. Meğer öyle uzun zaman olmuş ki gerçek bir cesaret adımı atmayalı, en son geçen eylül ayında 10 yıllık tüm emeğimi, birikimimi, inşa ettiğim hayattan istifa ettiğimde bu kadar cesur hissetmiştim, yeni bir eylül arifesinde ikinci büyük cesur adımımı atıyorum.. O büyülü, ihtişamlı ve çabucak olan aşktan yenisine geçiş.. Kusurlu, sınayıcı zaman zaman göz dolduran lakin büyüten, ilerlememi sağlayan, anlaşıldığımı bildiğim, gün içinde ne yaşanırsa yaşansın uykula güvenle dalmalı sağlayacak olduğunu bildiğim, ve en önemlisi artık kontrol etme yükünü bırakabileceğim..

    Kimi zaman görüyorum kimi zaman gördüğümü sanıyorum. Kimi zaman anlıyorum çözdüm diyorum, kimi zamansa boğum boğum ediyorum.. Lakin her yeni gün kendime yeniden şans veriyorum..

    Sevgili Eylül, ben bir adım atıyorum.. Baharınla gelmeni diliyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KABULLEN, TEŞEKKÜR ET, VEDALAŞ..

    “Bugün bir söz verdim, kendime..”

    Yüreğim bir telaşın içinde. Görüyorum, anlıyorum da. Lakin kabullenmek zor, kabullenmek vazgeçmeyi gerektiren bir adım bu sefer.. İnsan hiç veda etmek istemediği şeyle sımsıkı sarmalanmak istiyor, sıcaklığını güvenini hissetmek istiyor. Hayatınsa planı başka, hissediyorum. Henüz sonunu göremiyorum lakin hissediyorum.. Sımsıkı tutunmak, anlaşılmak için dil dökmek faydasız artık, faydası olsaydı bu kadar çırpınma olmazdı çünkü..

    Şöyle bir anılara göz attım bugün, paylaştığım çoğu şeyi silerek başladım güne. Bazı videolar, fotoğraflar o an ne denli keyif aldığımı gösteriyor olsa da o anlara ait olanlardan kalan yoktu. Ben de bana ait olmayanı o anlarda bıraktım.. Şimdi bugün bununla yetinmek mi gerek yoksa bir gayret cesaretle her şeye aynı tarifeyi mi uygulamalıyım..

    Aslında bir cümle bu soruma cevap oldu biraz önce telefonla konuşurken “o mekanda kahve içerken de böyleydi, bazı şeyler değişmiyor” cümlesi anlık kendime yüklenmeme neden olacak gibi olsa da gerçeklik tüm çıplaklığıyla önümdeydi.. Anlaşılmama, görülmeme ve duyulmama hissi.. Evet tam olarak buydu, o gün de beni yıkan bugün de hislerimin üzerine bir yük gibi çöreklenen.. Oysa bir köşede anlaşılmayı da beklemiyordum ki, neye ihtiyacım varsa neyi bekliyorsam dile getirmeyi öğrendim. Yine de kabullenmem gerek, söylemek ve istemek yetmez verecek olanın da buna gönlü olmalı..

    Ben anlaşıldığı yerde bülbül gibi şakıyan o şen şakrak kadın. Ben gözlerinin içine bakıldığında neşeyle, heyecanla dans edercesine yaşayan o küçük kız çocuğu. Ben ruhuna güven ve şeffaflıkla el uzatana kadim krallığını emanet edecek cesarette o dimdik duran tatlı şımarık..

    Biliyor musun işte benimle yaşamak bir karnaval havasında ömür geçirmek derken en çokta bu yönlerimi kendim gölgelemişim.. Halbuki öyle gösterişli hava atarcasına taleplerim olmaz kimseden, öyle maddiyatla büyüle beni triplerine de girmem. Benim ruhuma giden yol gerçeklikten geçiyor, benim kalbimi samimi sevgi fethediyor, benim zihin dehlizimde şeffaflığın hükmü geçiyor..

    Ben artık affediyorum.. Dünü, dün de olanları, oldurtulanları, yarım kalan hikayeleri.. Ve ben artık kabul ediyorum hayatın gecesini, gündüzünü.. Don Kişot misali yel değirmenlerine karşı verdiğim savaşı bırakıyorum..Çok anlattım, az anlaşıldım. Çok ağladım, az el uzatan gördüm. Çok sevdim, azıyla sevildim. Çok koştum, azına vardım.. Belki de en önemlisi bu çokluk yüzünden kendimle olan savaşımı, kendimden verdiklerim için beklentilere girdiklerimi, feda edip kar elde etmeyi beklemediğim için yaşadığım hayal kırıklıklarını affetmeliyim..

    Canım eylül, sevgili 1 eylül.. Öyle bir gel ki hayatıma, geçmişin tüm sonlarına tüm yarım kalmışlıklarına değdi diyeyim. Öyle bir başlasın ki sonbahar tüm ilkbahar ders alsın,bu nasıl bir tazeliktir, nasıl bir yenilenmektir diye..

    Çünkü yüreğim telaşlı olsa da artık gönlüm inanıyor; çırpınmama gerek kalmadan anlaşılacağıma, koşuşturmama gerek kalmadan isteklerime sahip olacağıma, hislerimin kıymetli bulunacağına, düşüncelerimin önemseneceğine, köksüz medeniyetimin çoraklıktan çıkıp huzurlu ve güvenli bir kale olacağına, dünyaya kafa tutarken yalnız hissetmeyeceğime, yaşayacağım streste sinir sistemimin istekle sakinleştirileceğine, hayatın meşguliyetine ve koşullarına rağmen öncelik olacağıma.. Ve gönülden inanıyorum; daha nice neşeli, kahkahalı tatillere, kaymaklı kahvaltıların ve yemeklerin denize karşı huzurla yapılacağına, kahvenin anlamını hiç yitirmeyeceğine..

    Zor, belki acıtacakta, kaygılar baş gösterecek kimi zaman. Biliyorum.. Bir şeyi daha biliyorum, kanatıyorsa ip, uçurtmayı salma vakti. Zaten kanatmayacak olan benimle rüzgarda süzülmekten hep keyif alacak.. Çünkü benim karnavalımın ışıkları zor olsa da yandı, o ışıkların sönmesine izin vermeyeceği..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR RUHUN MANA REHBERİ..

    ” ‘Sen’ seçersin, sonucunu ‘biz’ yaşarız..”

    Bir aynada denk geldim gözlerime önce yaşardı, şimdi yeşeriyor.. Bazen öyle güçlü hissedersin ki her şeyi anladığını, kabule geçtiğini, idrak meselesinde mertebe ağladığını düşünür dimdik durursun fırtınaya karşı.. Yere serilmenin kendine getirişiyle fark edersin seni yıkanın küçük bir esinti olduğunu.. Dağa karşı durmak kolay gelir de bir avuç suya basıp karşıya geçemezsin bazen..  Sonra da yendiğini sandığın her şey üstüne yıkılır tek tek, fark edersin yenmek değil senin yaptığın sadece arkaya atmak bazı şeyleri.. Peki ya bu herkese olur mu, yoksa bazılarımız için mi geçerlidir.. Burası çetrefilli bir durum işte. Çünkü anlam arayıp duranlar, manasını bulup yola koyulanlar, arkaya atıp devam edenler, arkaya atıp devam ettiğini sanarken tökezleyenler derken herkes kendi hikayesine hizmet eder.. Bir de senin gibiler var, bunların hepsinin toplamına sahip olup her dönem bir başka hikayeye hizmet ederek mana yaratmaya çalışanlar.. Artık bir şeyden eminsin sadece, tek bir doğrusu yok bu işin. Kesin bir yolu yöntemi de yok. İşte sen herkes olup hiçliğe çekildiğinde göreceksin bunu.. Bazıları devam ederken duracaksın, onlar anlamaya ihtiyaç duymazken anlama yorgunluğunda boğulacaksın, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenlerin karşısında merhamet yorgunluğu çekeceksin. Olacaksın olmasına da aslında biraz da eksik kalacaksın.. Her adımında bir parçanı, her seçiminde bir vazgeçişini, her kabullenişte bir başka tetiklenmeyi seçiyorsun.. Azalarak biten şeyler de var, bitmesi gereken ve giden şeyler de..

    Peki sen bu değildin, seni bu yapmışlar. Bu yapılanlardan memnun musun? Öyle olsa bunca yitirişlere rağmen hala çabalar mıydın anlam anlamak, yeniden inanmak için?

    Önce öldür geçmişi, sonra doğur bugününü.. Geçmiş karanlıklarla dolu, yitirilen inançlarla, yalanlarla, acılarla, hiç seçmeyi istemediğin seçimlerle, hayal kırıklıklarıyla. Baksana dünyaya, dönmeyi durduruyor mu! Ya insanlar onlar yanlış yaptığı için hatalarının başına dikilip bekliyor mu pişmanlıkla. Peki ya yaralanmış olanlar, vazgeçiyorlar mı denemekten.. Ne ki bu kadar kendinle alıp veremediğin, ne ki ruhunu bu kadar boğan, mideme eziyet edecek stresin güç kaynağı nereden geliyor! Anlatamamış mıydık seninle, dünün kaderi yaşandı ve bitti diye!

    Hem her zerrene kadar anlatmak istiyorsun, hem de dün bitti bugüne bakalım diyorsun. Rüyalarında dünle savaşıyor, aklında değirmenlere kafa tutuyorsun, gerçek hayattaysa kanayan ellerle kopmaya yüz tutmuş ipleri sıkı sıkı tutarak olduğun yerde bekliyorsun..

    Şeytanlarını zincire vurmak seni daha da özgür kılmayacak, gerçeğine direnmek seni yenilmez bir savaşçı yapmayacak, bugünün kararsızlığı seni seçmek sorumluluğundan korumayacak. Kendinle kavga etmen, hatalarından ders almak yerine suçlu ilan etmen kendini, sürekli yüzleşmelerle kendi üzerine yürümen her zaman doğru bir yol olmayacak. Kendini affedemedikçe bağışlanmayacaksın, kendinle barışmadıkça bu savaşa bir son getiremeyeceksin. Sırtını kendine dayamadıkça merkezindeki her sarsıntı büyük bir yıkım yaratacak depremler oluşturacak..

    Yaşanılan senden başkasına zarar verdi mi, hayır, o zaman affet. Birinin kalbini, inancını, sevgisini yıkıp geçecek seçimler yaptın mı, hayır, o zaman şefkat göster kendine. Kendi şeytanınla barış, konuş ve onu serbest bırak..

    Aklından azad olmak istiyorsan zihninin dehlizlerine dalmaya çalışmaktan vazgeç. Yüzmeyi öğrenmek mi istiyorsun, boğulmaktan korkmayı bırakmak mı istiyorsun o zaman giy en şık bikinini ve bırak kendini kendi gerçeklik okyanusuna..

    Herkesin uyanmasını bekleme, anlamasını dileme, her zaman bir yolu olduğuna inandıran şu haritayı da elinden bırak artık. O harita seni bugüne getirdi ve görevini tamamladı.. Yeni haritalara yer aç. Bir yolunu bul, yeni yolları öğren ya da bir yol aç. Hepsini yapabilecek kadar hikayeye kahraman oldun, şimdi parçaları birleştirmek zamanı..

    Zamanı ve olasılıkları kontrol edecek tek şey, anahtar ve o anahtarı kullanabilmenin tek yolu gerçeklikte onu uyandırmak.. Bu anahtara sahip olmak için birçok harita ve yol bitirdin. Şimdi anahtar elinde..

    Yapabilirsin.. Başarabilirsin demiyorum. Bazen başaramasan bile önemli olan denedim demek, diyebilmek diyorum.. Seninle omuz omuza bugüne kadar gelmek bir onurdu güzel kızım.. Buradan sonrası senin yolculuğun.. Dünyaya kafa tuttuğun zamanları hatırla, kendinle savaştığın zamanlardan ziyade. Yola çıktığın zamanları hatırla, yolda kaldığın zamanlardan ziyade. Kim olduğunu hatırla, kaybolduğun zamanlardan ziyade..

    Remember to forget, forget to remember..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ATAK, KRAMP VE KAHVE MOLASI

    “Kalbin yaralansa da sevgin eksilmez; her kırık, daha güçlü bir bütünün habercisidir..”

    Ağrılarla uyanılan bir sabah, devamında gelen küçük kanama ve uyuşukluk hali. Yine de erken kalkmış olduğuna sevin diyen küçük bir fısıltı.. Uyandın, uyuyamadın daha doğrusu, ya da her neyse sonuç olarak gün erken başladı.. Yeni bir paragrafa ihtiyaç duymayacağın bir dizi duygu yükü.. Satürn’üydü yeni ayıydı, insanıydı, işiydi, kariyeriydi derken her şeyi tutmaya çalışmak son günlerde neyi kazandırdı. İlahi planlamaya teslim olacaktın hani, serbest bırakacaktın anlaşılamadığın yerleri.. Peki bu yüzeye çıkan kramplar, mide ağrısı, yüzündeki yaralar niye var? Görmeyini beklemek, anlamayana dil dökmek, istenmediği halde fazla fazla vermek çabası niye? Kimsin ki, nesin ki her şeyin altına girecek gücü kendinde görüyorsun.. Bak tatlı bir gülümsemeyle bir kahve ikramı, seni mutlu edendi bu küçük akışlar, tadını çıkarsan ya, yeni bir paragrafta köpüre köpüre anlatsan ya yine her şeyi.. Yok değil mi, bugün o gün değil, hatta birkaç gündür o gün değil.. Neyin kırıldığını biliyorsun çünkü. Hayatın nereye temas ettiğini biliyorsun. Önce atak geçirip ardından gelen bu ağrılar ve krampların neyin ayak sesi olduğunu da biliyorsun. Ve geçmişte o balkonda, mutfakta yalnız başına ağlarken ki halini, düşüncelerini ve sana neler hissettirdiklerini biliyorsun çünkü.. Yeni bir paragrafın işi değil bu sefer. Bir kahvenin kokusu yetmez gülümsetmeye çünkü. Kimseye ihanet etmemek için didinirken kendine ihanet edişin, kimseyi kırgın uyutmamak için çırpınırken kendini uykusuz bırakışın, kimseye yalnız hissettirmemek için oralarda duruşunla kendi zamanından çalışın.. Bu sefer sorun o, bu, şu değil biliyorsun. Bu sefer yalnız başına sessizce verdiğin savaşların yorgunluğunda bir omuz bulamayışın senin yalnız bırakını seçmenden, biliyorsun. Ne istediğini bilmek yetmezdi, istediğine uyan seçimler yapmalıydın.. Şimdi kahvenin tadını alamayacak kadar bozulduysa ağız tadın artık kafanı kaldırıp gerçeğe bakman gerekmez mi? Miden sindiremeyecek kadar dolduysa artık kusmanın ve yer açmanın zamanı gelmedi mi? Yüzün gülümseme kaslarını çalıştırmaz haldeyse artık neşeni hatırlatanlara izin vermen gerekmez mi? Yorulduysan yalnız savaşmaktan omzumda dinlen diyenlere direnmeyi bırakman gerekmez mi? Hevesle yaklaştığın ne varsa kursağım yeterince dolu artık heveslerim hayatta yankı bulsun demen gerekmez mi? Heyecanını ve merakını bir kusur gibi gördüklerinde bunun hiçte öyle olmadığını bilen o içindeki küçük kızı koruman gerekmez mi? Hayatına ortak olmak için çabalarken kendinden verip bunun bir şans olduğunu anlayanlarla yan yana olman gerekmez mi? Sevincini kör bir kıskançlıkla yıkanlarla değil üzerine kendi sevincini koyanlarla ya da? Sen seni biliyorsun da, seni olduğun halinle sevecek olanı bilmiyorsun bence.. Onca koşula rağmen vazgeçmeyesin, onca seçeneğe rağmen ihanet etmeyensin, onca kırgınlığa rağmen sevgiye sırt dönmeyensin. Sen sensin de senden olmayanların bunu görmemesine, anlayamamasına, bunların değerini bilmemesine niye bu denli hisli bakıp daha da kırıyorsun o güzelim yüreciğini.. İşte bu niyenin cevabını biliyorsun da aynaya bakıp yüzündeki yorgunluğu görmekten kaçıyorsun. Söylesene bana sen sendeki yorgunluğu görmedikten sonra kim görebilir gözlerinin arkasını, sen yanlış yapmadığını bildiğin halde kendine “iyi de ben doğrudan koşullara ve yaşanılanlara rağmen” şaşmamayı seçenim demedikten sonra, sen sessizce iyileşmeye çalışırken kendine bir tas çorbayı hak görmüyorsan kim getirir kapına çorbanı.. Bu yalnızlığı tanıyorsun, bu haksızlığa uğramayı tanıyorsun, bu yaftaları tanıyorsun, bu görülmemeyi tanıyorsun, bu anlaşılamama halini tanıyorsun.. Şimdi bırak kahveyi falan bir kenara, bekleme yeni bir paragrafa başladığında her şeyin mucizelerle dolu olacağı masalını, kafanı kaldır ve bak şu aynaya, gözlerinin içine.. Şu gördüğün kadını tanıyorsun.. Ona bir sözün vardı; gözlerine aynı yorgunluğu, gönlüne aynı kırgınlığı, hayatına aynı yalnızlığı yanaştırmayacaktın.. Bak ve gör, kendine verdiği sözü tutmuş bir kadın mı var karşında yoksa hayal kırıklığına uğramış bir kız çocuğu mu! Hak ettiğin dik gülüşlerin var, bedelini ödediğin hikayeler var.. Tanıdık olan lakin artık hissiz bırakan o eski hikayelere mi dönmek istiyorsun, kendine verdiği sözü tutan ve her zerresini hissederek yaşamak isteyen yeni bir hikayeyi mi yazmak istiyorsun? Tanıdık olan kan kokuyor, yaralarını sürekli kaşıyor, sana iyi gelmiyor yine de biliyorsun girişini, gelişmesini ve sonucunu. Yeni olan ürkütüyor, bahar kokuyor bir yanda da.. Kork, kaygılan. Dünde yaşasan da olacak olan bu. Ya da kafanı kaldır, aynaya bak, bir söz ver ve yüzünü yıka.. Bu hikayeden seni çıkaracak başka yazar yok, seni başrol yapacak başka bir senarist yok, o kuleden seni kurtaracak bir kahraman yok. Masallar dinlemeyi seviyorsun biliyorum lakin sana artık masallar anlatıp huzurla uyumanın sağlayacak olan yok.. Herkes seçimini yaptı, kartlar defalarca kez dağıtıldı, aynı masada oturup sürekli kaybetmenin bir değeri yok.. Yüzünü yıka, nefes al.. Anlam yükleyerek değil anlamın kendisi olmayı seçerek yaz yeni paragrafı.. Kendi karanlığında yön aradın şimdi bırak kırgınlıkların arasından ışık içeriye sızsın. Yalnızlığı benimseyerek savaştın şimdi direnme izin ver elini uzatan yanında yer alsın. Ben hallederim demelerden yoruldun şimdi izin ver ben de yardımcı olmak istiyorum diyen sesini duyursun.. İyiyim güzellemesi altında yoruldun şimdi hisset gerçekten huzurlu hissettirenin olsun. Küçük detaylara büyük anlamlar yüklendin şimdi bırak sana anlam katan neşeni çoğaltsın..

    Ve sen köksüz medeniyetin kadim kraliçesi, artık izin ver medeniyetin kök salsın, korkmadan ait olmaktan, kaygılanmadan şeffaflıkla güven duyarak..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KIRMIZI ARABA VE BEYAZ MENDİL..

    “Teşekkürler maestro..”

    Bir panik atağın eşinde, gözyaşlarını koluna siler halde ve nefes alamazken.. Hayatta ki en değerli şey nedir? Para, ev, iş, araba, diploma, statü blah blah blah.. Aşk, zaman ve neşe..

    Sevdiğin birinin sesiyle sakinleşmeyi, senden değerlisi yok hissi verecek zaman ayırmayı, sıcak bir sarılmayla yalnız değilsin dedirtecek o hissi beklerken insan hiç tanımadığı birinin uzattığı medille anlıyor yalnız olmadığını.. Hiç bir anlam bu kadar sarsıcı bir gerçeğe sahip olabilir mi?

    Peki onca zaman sonra bu atak niye göğüs kafesine dayandı? “Sadece nefes al” tanımadık bir yüz, tanıdık bir ses.. İhtiyacın olan ve sıcaklığına sığınmak istediğin liman kilometrelerce uzakta, meşgul, bir boşluğun ortasındaki salıncakta tek başınasın.. Beklemediğin bir elden gelen mendil, sakin bir ses tonuyla “sadece nefes al” diyor, ve “yavaşça bırak nefesini”.. Dünyaya döndüğünü gördüğü an gülümseyerek uzaklaşıyor oradan, başka cümle yok, fazladan bir söze muhtemelen gerekte yok.. Peki sen sevginin sıcaklığını beklerken nefes almak için, bu yabancılığın uzattığı mendilde neyin nesi?

    Kırmızı arabanın geçtiğini fark ediyorsun, ardından başka siyah bir araba daha, nefes al ve yavaşça nefes ver.. Kaldır kafanı gökyüzüne, bu boşluğu oluşturan ne, o boşluğu hissetmeni sağlayan bu atak ne?

    Nefes aldıkça, alabildikçe kendi yalnızlığında renkler biraz daha belirgin hale geliyor. Kulağında seslere erişim yeniden sağlanıyor, bedeninin karıncalanması azaldıkça oturduğun yeri yeniden hissediyorsun..

    Derin bir nefes daha, kontrol yeniden sende.. Gerçeği yalnızca gerçeği fark et.. Onca zaman sonra yüzeye çıkmaya çalışan şey ne? Derinlerden geldiği belli, yıllarını kendi zihin madeninde geçirdin kazıdın, temizledin, peki ya daha derinlere işlemiş bu şey ne?

    Ha gayret, hem temkinli hem de cesurca yaklaşmaya başladın.. Korkma, mendil hala sende ihtiyacın olursa yalnız olmayacaksın bu sefer..

    Hayatta en önemli şey ne! Sana öğretilenden sap, gerçeği gör, nefes almayı ihmal etme, kontrol, kontrol..

    Şimdi anlıyor musun, kaburgalarındaki havasızlığa neden olan şeyi.. Acelemiz yok, mendil tamamen ıslanana kadar madeni kazmaya devam et.. Mendili beklediğin başka, mendili sana uzatan başka. Bu ilk değil, son da olmayacak. Beklemek yarının işi, anlamak bugünün. Oluşturmak yarının işi, olmayı seçmek bugünün. İkililikle tek başına yaşayamaz, kendine yetecek oksijeni sağlayamazsın. Gün daha batmadı, aşk, zaman ve neşe senin ruhunun kapıları. Kahveyse anlamını hala yitirmemiş sana günün her anında, yaşadığın en olayda eşlik eden bir tür yakıtın..

    Biraz daha soluklan, bugün iyi bir iş çıkardın. Omzuna dokunup iyi iş çıkardın demeyecekler, elinden tutup yalnız değilsin demeyecekler, karanlığına başını uzatıp korkma ben varım demeyecekler.. Çünkü ne kadar yazarsan yaz, ne kadar anlatırsan anlat bilmeyecekler.. Zaten bilseler de çoğu zaman anlamak istemeyecekler..

    Tanıdık sesler, bildik yüzler beklesen de beklediğin ve ihtiyacın olan zamanda orada olamayacaklar.. Bazen de olmak istemeyecekler.. Bazen de olmalarına engel olacak kadar meşgul olacaklar.. Çünkü hayat sana doğru değil, senden akar..

    Bir keyifli kahveyi, bir neşeli sohbeti ve bir samimi sarılmayı hak ettiğini biliyorsun.. Bekleme, artık kalkabilecek kadar nefes alabiliyorsun..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KENDİNE KARŞI SATRANÇ..

    “The queen has one more move..”

    Aklımın her hamlesini sabırla izledim. Her seferinde beni şaşırtacak kadar ön görülemez hamleler yaparak oyunu lehine çevirmeyi başardı. Son bir oyun dediğim an bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmesinin sebebi buydu.. Fark edememesinin sebebiyse sürekli kazanmanın verdiği güç zehirlenmesiydi..

    Son bir oyun, mat olan diğerinin elini sıkar ve kontrolü tamamen ona bırakır. Anlaşma anlaşmadır.. Sürekli kaybetmenin tek iki büyük avantajı var; birincisi karşı taraf kazanacağına ikna olduğu için her bir sonraki oyunda kendini daha da serbest bırakır, ikincisi ise kaybeden taraf artık hangi yolları seçmemesi gerektiğini net bir şekilde öğrenmiştir..

    Aklım kendinden öyle emindi ki, zihin kıvrımlarımın her birinde onun gücünün elektriğini hissedebiliyordum. Bilincim ise sürekli mağlup olmanın verdiği yorgunluğu bir yandan anlamaya çalışıyor bir yanda da vazgeçmenin doğruluğuna kendini ikna etmeye gittikçe yaklaşıyordu.. Rakibi kendi olanın kaybetme ihtimali yoktur denir, bendeyse durum tam tersiydi. Kendimle oynadığım her oyun bir öncekinden daha tehlikeli, daha acımasız, daha gerçekliğe yakındı. Her seferinde zorluk seviyesini arttırmak aklımın seçimiydi, karşı koymadım ona izin verdim. Bilincimse bu sırada verileri toplamakla ve biraz daha geri planda kalmakla yetiniyordu.. Ta ki aklımın o ön görülemez hamlelerinden birinin bizi felakete sürüklediğini anlayana kadar.. Durdurulamayacak kadar güçlenmiş, her sistemi yıllar içinde ele geçirmiş, kontrolü tamamen ele almış bir aklın önüne öylece çıkmak ve ona yanlış yaptığını anlatmak faydasızdı, yine de denenmeye değerdi, denedim.. Anlatmak için enerji harcamak bilinci zayıf düşürürken, anlamak için en ufacık çaba harcamayan akıl ise daha da güçlendi.. Bu da oyunlarda üstünlük kurmasını kolaylaştırdı..

    Dürtüler aklı beslerken, gerçekler bilinci sürekli sersemletiyordu. Bir taraf terazide yükselirken, diğer taraf daha da aşağı doğru iniyordu. Peki bu yükseliş aklın yücelmesi miydi, yoksa hafiflemesinden mi kaynaklıydı? Bilincin ağırlık kazanması, yüklerin çoğalması mıydı yoksa öğrendikleriyle sabırla kendi zamanını beklemesinden dolayı mıydı? İşte bunun cevabını verecek olan o son oyundu..

    Kendi zamanına esir ihtimaller.. Aklın bilemeyeceği gerçekliklerden bir de buydu. Yaşarken öğrendikleri, duyularla edindiği bilgiler, doğduğu evdekilerden gördükleri derken sadece duyularla ve kalıtımla kazandığı şeyleri doğru sanarak inşa ettiği her şeye öyle güveniyordu ki küçük bir darbeyle bunların domino taşı gibi yıkılabileceğini tahmin edemiyordu. Sıkı sıkıya bağlı olduğu prensipler, gerçek sandığı yanılsamalar ve daha nice öğrenim sana ait değilse eğer bir yerde yıkılmaya mahkum olur ya da onları kendininmiş gibi benimser yolunu başkalarının çizmesini fark etmeden kabul ederek yaşamaya devam edersin.. Oysa bilinç bunları ayırt edecek kadar bağlıdır özüne, lakin gerçekliğiyle yaşamak istemeyen onunla temas edemeyecek kadar kördür..

    Bilincim aklımın bu zaafını gördüğünde beklemesi gerektiğini anladı, yıllar içinde öğrenmişti zamanı gelmeden yapılan hamle diğerleri gibi işe yaramayacak ve daha da sert bir şekilde geri tepecekti, bekledi.. Akıl tüm birikimi yerle bir edecek, zamanla ve emekle inşa edilen köprüyü bir gecede yıkacak bir hamle yaptığı gün bilinç işte fırsatı dediği o ışığı gördü. Şimdi sırada akıla yeni hamleler yaptırarak tüm öğrendiği yanılsamaları, yıllarca ona yaşatılanlar yüzünden oluşturduğu hikayeleri, kendini mahkum eden her düşünceyi tek tek değiştirebilecek o fırsat..

    Aklın yaşayacağı katarsisler, yön bulamadıkça gireceği çıkmazlar, bocaladıkça tanıdık hikayelere çekileceği anlar olacaktı. Bilinç bunları ince ince hesaplamıştı.. En son ki oyunlarında yine kazanan aklımdı, bilincim analizlerinde yanılmasa da kaybetmesinin sebebini bir türlü bulamıyordu. Oyunu kazanan akıl yeniden sesini yükseltmeye başladığında bilincim biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek geri çekildi.. Elbette bu süre içerisinde aklımda beni hayatta tutacak seçimler yapmaya ve namağlup zaferinin tadını çıkarmaya devam ediyordu..

    Ve bu sabah bilincim aklıma bir oyun oynamak için teklifle geldi. Aklım bocaladı, beklemiyordu bunu, kaybetmeye alışmış bilincimin sessiz kaldığı sürede sıkıldığını düşünürek oyunu kabul etti. Doğanın ortasında satranç tahtası yeniden açıldı.. Aklım kendinden emin bir şekilde dedi ki; kendiyle savaşan kazanamaz. Bilincim sakince gülümsedi; kendiyle oynayan kaybetmez..

    Uzun soluklu hamleler, aklımın kazanmaya alıştığı her hamleyi baskı kurarak gerçekleştirmesi, bilincimin aklıma karşı yaptığı zayıf hamleler derken, oyun aklımın lehine bilincimin aleyhine doğru ilerledi.. Bilincim kaybetmeye yakın olduğunu kabullenmeye başlamıştı, son oyun, son mağlubiyet ve kontrolü tamamen bırakmak..

    Tabi ya, kontrol.. Aklın zaafı.. Öyle alışık ki kontrol sahibi olmaya, öyle alışık ki kazanmaya bunun kör noktası olduğunu fark edemeyecek kadar keskin.. Bilinç, derin bir nefes aldı oyun birkaç hamle sonra bitecekti. Akıl öyle hızlı ilerlemişti ki şah açık ve korunmasız kalmıştı. Bir piyonun şah’ı yenebileceği aklımın ucundan geçmezdi..

    Bir küçük hamlenin zihin kıvrımlarıma yarattığı darbeden sonra kendime gelmem zaman aldı. Mat eden bilincimse kendime gelmem için sabırla o zamanı tanıdı..

    Son oyun, son hamle.. Aklımın masada sessizce oturuşunu izledim, dakikalarca. Yıllarca o hiç susmayan, her seferinde daha da vites arttırarak üstüme gelen, uyurken bile beni rahat bırakmayan o bütüncül yapı öylece sessizce durdu masada.. Bilincin piyonu uzatmasıyla sarsılıp kendine geldi.. Başta anlayamadığı bu hamleyi bilincin de yardımıyla idrak etmeye başladı.. Zihin kıvrımlarım hiç bu kadar elektrik yüklü olmamıştı. sinapsislerinden gözyaşı geliyordu ve bir an da bıraktı kendini..

    Her şey boşa mı gidecek endişesi, onca yılın birikiminin heba ediliş kaygısı, farkına vardığı yanılsamaları gerçeklerle nasıl değiştireceğinin bilinmezliği ve kendini bulamama korkusu sardı etrafı.. Bilincim, aklımın bu yakarışlarına izin verdi ve sadece gözlemledi olanları.. Oyun bitmişti, bir mağlubiyet vardı ortada ve yıkılmış birçok şey akıl şimdi ne yapacaktı?

    Bize güveniyorum dedi bilinç. Ve inanıyorum da.. Bugüne kadar bizi hayatta tutmak için bildiğin, öğrendiğin şekilde seçimler yaptın. Lakin artık bunlar bize fayda sağlamıyor. Telaşın, kaygıların ve korkular anlamsız değil ben seni görüyorum ve dahası anlıyorum da. Şimdi izin ver, bu sefer birlikte bir mana inşa edelim..

    Akıl bilincin uzattığı piyonu eline alırken içinde kaydettiği tüm korkuların bir anda üstüne yıkılışından dolayı tereddüt etse de, bilincin haklı olduğunu kabul etti..

    Masayı öylece bıraktılar.. Aklım ve bilincim kendilerine ait sesleri olduğunu, o sesleri karşılıklı duyarak kendi gerçekliğime daha da yaklaşacağımı öğrendiler..

    Ve şimdi; aklın ışığında, bilincin gerçekliğinde kendi özüme adım atıyorum.. Görüyorum, duyuyorum, anlıyorum ve hissediyorum.. Ve bir gün yeniden o satranç masasına oturduğumda kazanan ya da kaybeden olmadan oynanacak yeni bir oyun için daha iyi bir oyuncu olmayı seçiyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..25 MART/ 17 AĞUSTOS..

    “aynı bank, farklı zaman, başka bir duygu..”

    Bir dostum vardı, bir arkadaşım. Yıllarca aramızda 12 saatlik zaman farkına, binlerce kilometreye yenik düşmeyen bir dost.. Elbette bu benim dünyamda, benim lisanımda.. Senelerce kavuşmanın, yüz yüze kahve içmenin düşünü paylaştığımız ve saatlerce susmadan konuştuğumuz..

    Bu bank yıllara ve yollarla meydan okuyan o arkadaşlığı, yıllar sonra doğum günümde bir arada gören ilk bank.. Ne heyecanlıydım ama, ne neşeliydim. Ona göre hüzün vardı gözlerimde bana göreyse yılların yorduğu, kendiyle yeniden tanışmaya başlamış, 31 yaşında ilk kez dilek dilemeden hayatın sürprizlerine kendini bırakmış bir kadın..

    Öyle eskisi gibi içip eğlenmeli değildi, eski kalabalıklığım yoktu çevremde gün boyu bir o bir ben birde gece 12 olunca kutlayan birkaç arkadaşımla geçen sakin bir doğum günüydü.. Gün sakindi de ben tam aksine çok heyecanlıydım. Özlediğim insan yanındaydı, kendimi bulma yolunda evim diye inşa ettiğim her şeyi yıkmıştım. Hem yeni yaşımın, aslında yeni yaşantımın toyluğu vardı üstümde..

    Bunu o gün ona hiç söylemedim, hatta sonrasında da söylemedim, ama o gün bu bankta otururken içimden hep o an o dakikalar bitmesin dileği geçti durdu.. Hayat bu ya, meğer mum üflerken bu sefer dilek dilemeyeceğim desem de meğer hayat o içimden geçeni dilek kabul etmiş.. O günden sonrası biraz karışık, lakin şuan tam da şimdi aynı banktan tam da 4 ay 25 gün sonra neredeyse aynı saatlerde oturmuş kendimi dalgın dalgın gökyüzüne bakarken buldum..

    Biri yıllarca sırf siz en ufacık hüzün hissetmeyin diye dikkatlice imtina ederken nasıl olur da hüznün sebebi olmayı başarabilir.. Sadece düşündüm, bugün bu saate kadar her kelimeyi, her olayı tek tek düşündüm..

    Merhaba ben kaygılı bağlanma stiline sahip, buna sahip olmasına karşın durumun farkına varmış ve ihtiyaçlarını dile getirmeyi öğrenen, güvenli bir alan inşa etmeye özen gösteren, yeni yaşına hayatı akışına bırakarak girmesine karşın şuan tam da bu anı idrak eden..

    Bu bankta yeni yaşına giren, bu bankta bir kediyle ve aşkla yeniden oturan, şuan yine bu bankta bir başına kalmış..

    Arayan giren saat ve kilometre farkının 25 marttan önce heyecan yarattığı, 17 Ağustos itibariyle ise özlem yarattığı yerde en çokta neyi özlediğimi düşünür buldum kendimi..

    Heyecanımı, sevildiğimi, merak edilmenin ve önemli hissetmenin çocuklaştıran neşesini, değerli hissedince o kollarını açıp sarılmak için koşuşlarımı, beklemenin sabırsızlığına rağmen kavuşacak olmanın güvenini, bir tatlı söze ikna oluşlarımı, ufacık bir sürpriz karşısında tek başına dev kadro oluşturan ruhumun çocuksuluğunu, zaman zaman problem olan kaygılanmalarıma rağmen hep bir çözüm bulunur deyişlerimi, stresle baş edemeyince ürkekleşen kalbimi, ve yine de her gün yeniden sevebilmeyi seçen kendimi..

    İnsanım elbet bazen işin içinden çıkamıyorum, kimi zaman kaygılarıma yenik düşüyorum, göremediğimde oluyor anlayamadığım da, stresin aklımı ele geçirmesine izin vermişliğim de oluyor, kendi içimde küsüp küsüp barıştığmda..

    Yine de şu bankta kimseye sitem etmeden öyle usulca gökyüzüne bakıyorum da, kendime olsun diyorum, olsun. Sen her gün yeniden seçebilecek cesarete sahipsin, sen her gün inşa edebilecek bilince sahipsin. Çok anlattım, anlaşılmayı beklerken. Tamam dedim ya bu kusur benden olsun, bir samimi özür beklerken. İnsan bu ya kırar ama kıyamaz kırgın uyutmaya dedim, defalarca kırgın uyumama rağmen..

    Biraz buruk, biraz yorgun, yine de vazgeçmeyen benim hoyrat kalbim.. Bence başardık.. Çünkü kendi dertlerine rağmen derman olmaya, onca kaygına rağmen güvenmeye, yaralarına rağmen şifa olmaya, anlaşılmamışlığın yorgunluğuna rağmen çabalamaya, kimseyi kırgın uyutmamaya, belirsizliklerle boğmamaya özen gösterdin, hep devam ettin. Bekledin, sanki zaman sadece onlar için kıymetli de senin için işlevsizmiş gibi bekledin..

    Kim ne derse desin. Ben seni umursuyorum, sana değer veriyorum ve kırgın uyumana izin vermiyorum.. Bu bankta neşeyle girdiğin yeni yaşında, bugün elinde bir mumla yeniden üfle pastanı.. Senin de hata yapmaya, senin de yüklerini paylaşmaya, senin de sırtının sıvazlanmasına ihtiyacın var..

    Bir dost, bir aşk, bir bank ve bir kedi.. Sen olduğun halinle parla güzel kızım.. O gün hayatın sürprizlerle dolu olduğuna inanman için bir mum ve bir dileğe ihtiyacın olmadan hayat ruhuna bir ışıltı bıraktı.. Şimdi, inandığın şeyi korkmadan yaşaman için bir muma bir dileğe ihtiyacın yok.. Korkma, kaygılanma, stres yapma demeyeceğim. Sen de insan evladısın korkacaksın elbet lakin karanlığına ışık olacak olan, kaygılarına güvenle yaklaşacak olan (hatta tatlı bir gülümsemeyle o kaygılarını çocuksu bir samimiyetle sarıp sarmalayan), stresin kontrolden çıktığında nefes almanı sağlayana sahipsin.. Şimdi, bugün bir seçim yap.. Sahip olduğunun sana ev olmasına izin ver.. Seç, o evde huzurlu ve neşeli olacak olan halini seç..

    Zihninle değil, bu sefer bilincinle seç.. Aynı hikayeleri değil, tam da bu bankta yeni yaşına giren o toy, lakin geçen zamanda o toyluğunu üzerinden tetiklene tetiklene atan o kadın olmayı seç..

    Sahip olduğun aşkı, ait olduğun dostu seç.. Çünkü senin hikayen anlaşılmaya ve yaşamaya değer..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..PEKİ BENDEN NE OLUR?..

    “Bir hayalim var, bir gerçeğim var..”

    Çabaladım.. Kendime minnettar kalacak kadar çabaladım.. Şimdi durup kahvemi yudumlarken, şu durabilmek işi ne zormuş, diye düşünüyorum..

    Defalarca anlatmayı, gerçeği göstermeyi, çabanın kıymetini, denemenin önemini.. Ne değişti?

    Anlaşıldığını sandığın an gelen huzurun anlaşılamadığını gördüğün an yarattığı hayal kırıklığını bir insan kaç defa yaşar ve kaçıncıda idrak eder? Sözlerine güvendiğin birinin davranışlarının gerçekliğini daha fazla yok saymamam gerektiğini kabullenmem için daha kaç hayal kırıklığı ve güven yıkımı yaşamam gerek?

    Saatlerce yapılan konuşmaların heyecanına bırakıyorsunuz kendinizi, diyorsunuz ki bu sefer oldu tamam sonunda görüldü ve anlaşıldı her şey, sırtımı dayıyabilir güven için gözlerimi kapatabilirim. Ani bir hisle gözlerinizi açıyorsunuz sırtınız boşlukta, yere doğru düşmektesiniz aklınızda tek bir düşünce var “güvenimi kırmaya değer miydi?” Sırtınız yerle temas ettiğinde acının etkisi aklınızı uyuşturuyor bir süreliğine. Öylece yatıyorsunuz, bu serbest düşüş beni hangi uykudan uyandırdı?

    Gözünüzü açıyorsunuz gökyüzü, bulutlar kendi zamanına direnmeden akıp gidiyor, seçim sizin o an biliyorsunuz, ya yere serilmenin acısıyla kıvranarak devam edeceksiniz ya da sözlerin yarattığı uykudan uyanacaksınız..

    Acı her türlü olacak, peki ben neyi seçeceğim?

    Bekledim, gözledim, dinledim.. Benden sabreden derviş olmaz, benden kaçan kovalanır oynayan sıradan biri olmaz, benden bencil biri de olmaz.. Benden ne olmaz biliyor musun; sürekli kendini düşünen, bahanelerin arkasına saklanan, koşullar öyle geliştilerle oyalayan, söz verdiğinde tutmayan, zaten zor kazanılan güveni kolayca yerle bir eden, sürekli ben ben ben diyen biri olmaz.. Keşke olsa, ama olmaz..

    Benden ne olur biliyor musun; inandığı şeylerin arkasında dimdik duran, koşullar ne getirirse getirsin sımsıkı elini tutan, çürümüş ilişkilere rağmen sevgiyi bir emanet gibi koruyup kollayan, güveni lafla değil şeffaflıkla veren (davranışlarıyla), söz verdiğinde tutan, incitmemek için parmak uçlarında vals eden..

    Olmak ve olmamak halini bilmek güzel, güzel olmasına güzel de bu sürekli düşme halinden nasıl çıkacağız biraz da oraya bakalım..

    Kendini bil, kendini bul, kendini doğur.. Üç aşamayı da en sancılı şekilde tamamladık.. Şimdi yeni doğanı sağlıklı bir şekilde inşa etmek zamanı..

    Ben sadece dürüstlük değil şeffaflık istiyorum, ben sadece dinlenmek değil anlaşılmak ve duyulmak istiyorum, ben sadece bakılan değil görülen olmak istiyorum, NOKTA.. Lami cimi yok, lagaluga yok, biri istek ve ihtiyaçlarını net bir şekilde dile getirecek kadar cesursa, ki bunları keşfetmek bile bir süreç meselesi, burada size değer veren, sağlıklı iletişim kuran biri var demektir.. Unutmak önceliğim değilsin demek, işim var meşgulüm demek önceliğim değilsin demek, ya bu aralar yoğunum başka sorunlar var demek yine önceliğim değilsin demek.. İşte serbest düşüş esnasında sorguladığın şey tam olarak burası..

    Ben merkezine mihenk taşı olarak en kıymetli seçtiğimi koydum, peki o mihenk taşı orada olmayı istiyor mu, davranışlarına bak ve gerçeği gör kızım.. Ben önceliğime en kıymet verdiğimi koydum, peki o orada olmayı hak ediyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım.. Ben bir yarın inşa ediyorken en zor günümde bile sencil olabilmeye gayret ettim, peki oncul olmayı o istiyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım.. Ben inanmayı, güvenmeyi, enerjimi ve zamanı feda etmeyi seçtim peki o bunu istiyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım..

    Peki, benden ne olur diye soran birinin bu yazdıkları soruya cevap mı? Aslında evet. Her düşüşte kalkabilmeyi başarmış, yaşadığı hayal kırıklıklarına rağmen yeniden güvenmeyi seçmiş, kırgınlıklara ve bağlanma şekline teslim olmaksızın sevgiye emek vermiş birinin tam olarak kim olduğunu gösterir..

    Çabalayan, seven, bunca çirkinliğin içinde güveni dipdiri tutan, sadece sözlerle değil davranışlarla da ben buradayım dimdik ve her şeye rağmen diyen biri..

    Aşka inanan, kariyerinde işler yolunda gitmese de çalışmayı hep seven, problemleri vals edercesine çözebilen, karanlıktan korksa dahi ışığını kaybetmeyen bir ben..

    Ve ben benden ne olur sorgusunun içinde bir başına kahvesini yudumlarken hayattan kendini gizlemeden talepte bulunan..

    Kalbimi heyecanla attıran, güvenimi canlı tutan, önceliği olmaktan dolayı huzurlu olacağım, değerli hissettirmek için kendini ortaya koymaktan çekinmeyen ve gözümü kapatıp kendimi bırakma cesaretini gösterdiğimde ve o gölde boğulma korkusuna rağmen girmeye cesaret ettiğimde yara almama izin vermeyen, düşmeyeyim diye fizik kanunlarına meydan okuyan bir aşkın evim olmasını istiyorum bugün.. Çünkü biliyorum, benden çok güzel bir ev sahibi olur..

    Ve sevgili evren, bugün düştüğüm bu yerden gökyüzüne bakarken bir mucizeyle uzatacağın eli bekliyorum.. Ben yine, yeni, yeniden inanmayı seçiyorum. Peki sen inanmam için bir sebep olmayı seçiyor musun?..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YÜZMEYİ ÖĞRENMEK İÇİN ÖNCE GÖLE GİRMELİSİN..

    “Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu..”

    Ve prens prensesi öper, prenses uykudan uyanır.. Ne büyülü bir aşk hikayesi.. Halbuki prenses neden uyuyordur, uyanmak için neden bir prens gereklidir ya da uyanınca neler olmuştur işin bu kısımları pekte ilgi çekmez.. İşte buna kızan ben bir öpücükle yaşadığım sancılı uyanma sonucu buna neden kızdığımı anladım. Ve sanırım sıra olduğu haliyle hikayeyi kabul edebilmek ve kendi zamanımı canlı yaşayabilmekte..

    “Her nasip vaktine esirmiş” cümlesini okuduğum, okuduktan sonra gerçekten de sarsıldığım bir kitabın bendeki yansımasıdır bu yazı.. Yaşadığımı ve anladığımı yazmak yetmez, yazdıklarımı yaşamayı da isterim diyeceğim türden.

    Şu uyanma hali, kendini gerçekleştirme işi bir anda oluverir sanıyorsun. Okuyorsun, izliyorsun, dinliyorsun, kendinde yıkımlar yapıyor yerine yeni inşa edeceklerini seçmeye gayret ediyorsun. Sen ediyorsun etmesine de zaman sana dönüp bakmadan tik taklarını ardın sıra devam ettiriyor.. Vardım diyorsun, oldum sanıyorsun hayatta karşılığında tak diye bir tokat savuruyor. Başlarda sersemliyorsun e diyorsun onca çırpınma içinde buraya kadar geldim neydi şimdi bu! Tokatın ve yarattığı sersemlik hali etkisini yitirmeye başlayınca ha gayret diye yeniden başlıyorsun. Sen başlıyorsun başlamasına da hayat sen çırpınıyorsun diye durup sana yol vermeye pekte niyetli değil, görüyorsun.. Dünün enkazını temizleyip bugünü inşa edeyim derken farkına varmadan yine yeniden bir döngüye kapılıyorsun aslında..

    İşte 2 nisan, baharı getiren o öpücük aslında uyku katmanımda bir yeni uyanış içinmiş meğer. Ben her uyandım sandığımda, meğer sadece yeni bir rüyaya gözlerimi açmış, bir önceki rüyayı geride bırakmışım.. Meğer çaba sandığım sadece çırpınmaktan ibaretmiş, hele korkularım öyle maskelenmiş ki savunma duvarlarının arkasına ben bile erişemez hale gelmişim. Dün gece o duvara toplayınca anladım, önce canımın yanması ardından gelen idrak ile..

    Kalbimde evi olanın heyecanını görüp onun adına gururlanırken bir yandan, yanında değilim ve mutluluğuna ortak olamıyorum diyerek çaresiz hissetmek diğer yandan. Başardığı şeyi sevinçle kucaklarken bir yandan, ona tebriklerle sarılamamanın hüznü yandan. Her anına şahit olma hevesi ve arzusu bir yandan, ondan bihaber kalmanın burukluğu diğer yandan.. Bir bankta, bir başıma beklerken saatlerce, bu iki zıt duyguları barındırırken içimde, bir köpeğin sev beni diye usulca sokuluşuyla anladım ki birincisi iki zıtlık aynı anda aynı yerde var olamaz, ikincisi çaresizliğin ve burukluğun sebebiyse daha derindi diye. Yüzleşmem gereken kendi gerçekliğim tam önümde sevgiyle başının okşaması, güvenle yanında durulması ve şeffaflıkla ona ulaşılması için bekliyordu. Neydi beni böyle karanlığa ensemden bastıran gerçek; yetersizlik, çaresizlik, kaybetme korkusu? Peki neydi bu duyguları besleyen düşünce? Beni, kafamı suyun üstüne her çıkardığımda dibe çeken şey neydi? Hatırladım, en derinde yatan o boğulma hikayemi; o gölde boğulmak üzere olan küçük kızın, gözleri açık dibe doğru çökerken hissettiği o yaşamın bitişi anında bir el yardımıyla kurtarılışını ve bir daha suya giremeyecek kadar korkuşunu, sadece bunu değil meğer içten içe bir elin onu boğulurken gelip çekip çıkarmasını bekleyişini. Hatırladım..

    Zihnim kendi hikayesine yani dününe ait kimliğine sıkı sıkıya tutunmak için beni bugümde sürekli tetikte tutuyor. Tutmak zorunda, çünkü o iyi ya da kötü demiyor, benim bildiğim hikaye bu bunun başını ve sonunu biliyorum o yüzden bu hikayeyi canlı tutmalıyız ki güvende olalım diyor. Oysa bilinç, bir yandan kendi varlık sebebini sana fısıldayarak anlatmaya çalışıyor, zihnin gürültüsü arasında kalan cılız sesi duyulmuyor elbette..

    İşte o öpücük ve sonrasında o öpücükten mahrum kalan ben zihnim ve bilincim arasındaki köprüde ayaklarımı sarkıtmış kahvemi yudumluyorum. Hayatın trafiği ayaklarımın altından akıp giderken..

    Dün zihnimi saran telaşı işte bu uyanma hali sarıyor. Ben meğer o aşkı kaybetmekten, o öpücüğün yarattığı canlılık hissini kaybetmekten, kilometrelerin yaratacağı şeffaflık ve iletişimde olmama hissinden, kısaca gölden çıkıp evimdeyim deme halini kaybetmekten korkuyorum. Ya yeniden o göle düşersem, ya yeniden dibe doğru çekilirsem ve bu sefer o el gelmezse ne yaparım! İşte hikayenin tekrar eden, her seferinde kendimi baltalamama neden olan kök bu. Yüzmeyi öğrenirim, suyla haşır neşir olurum, hatta kim bilir belki çok iyi bir yüzücü olurum demek değil de sürekli boğulurum demek, yeni bir deneyim elde etmek değil de hep tanıdık bildik olanı deneyimlemek.. İşte o filmi izledim, o hikayeyi okudum, tanıyorum,sonunu biliyorum. Zihin tanıdık olana güven duyar, en azından o an hayatta kaldın der, nasıl kaldın ya da bu hayatta kalma şekli sana hizmet ediyor mu demez, diyemez, çünkü bilmez..

    İyi bir yüzücü olma ihtimalin olduğu için o göle çekildin demez, suyu seviyorsun su sana iyi geliyor demez, sen keşfedeceksin ufkun geniş demez, diyemez..

    “Diyelim ki bir lider olarak geldin dünyaya, özünde tüm lider vasıfları var, yaşam seni lider yapacak ortamlara götürür ve olman gereken insana temas edeceklerle buluşturur, peki nasıl bir lider olacaksın? Ghandi de bi lider Hitler de bir lider, fark ne, ikisinin bilincindekilerle yaptığı seçim, yani sorumluluk senin.. ne yapacağım, nasıl yapacağım değil kim olacağım meselesi..” İşte tam da şu anda ‘seyir’ kitabının imdadıma yetiştiği o örnek..

    Mevlana’nın misal aleminde her şey yaratıldı deyişi geldi aklıma. Aslında sistem senin neyi yaratacağına değil, neyi deneyimlemek istediğine bakıyor. O gölde tam boğulurken bir elin beni kurtarmasını mı deneyimlemek istiyorum yoksa iyi bir yüzücü olmayı mı deneyimlemek istiyorum. İşte tam bu anda nefesim hücrelerime doluyor; boğulma hissini yaşamış bir kız çocuğu olarak o anı orada bırakmak yerine her gün yeniden boğulma deneyimini yani geçmişin hikayesini yaşatmayı seçiyorum, kendimi her gün yeniden yeniden o gölün dibine çekiyorum.. Dünün kaderi yaşandı ve bitti, o an kurtuldum ve yaşamdayım. Oysa ne çok severim suyu, ne çok isterim balık gibi dalıp çıkmayı, bugün suyla barışmak suyla dost olmak aslında yüzmeyi seven biri olmayı seçmek aynı zamanda geçmişi de iyileştirmek değil mi.. Uzatılan yardım elini beklemekten, boğulma hissini sürekli yaşamaktan özgürleşmek, geçmişi özgürleştirmeyi seçen olmak değil mi aynı zamanda..

    Zaman, zihnin ördüğü hikayenin bir akış aracı aslında. Bir geçmişin olmalı, ki gelecekteki sen yaşadıklarına bir dayanak bulabilesin. Yani aklında geçirdiğin zaman, gerçek zamanın akışından uzaklaştırıyor seni, zamanla da aklının yazdığı hikayeye uygun roller belirleyip oynuyorsun. bu benim diyerek sahipleniyorsun o kimliği sıkı sıkıya..

    Dönüştürmenin tek yoluysa, burası önemli, sorumluluk almak. koşullara teslim olmamak, dünün filmini izlemeyi bırakarak, yarının telaşından sıyrılarak bugününü seçmek. Şimdi dön bir bak seçimlerine sevgiyi mi seçiyorsun nefretimi, sorumluluk almayı mı seçiyorsun yoksa kaçmayı mı, dönüştürmeyi mi seçiyorsun aynı kalmayı mı?

    O gölde boğulmayı mı seçiyorsun, yoksa yüzmeyi öğrenmeyi mi?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İPİN ÜSTÜNDE; BİR AŞIK, BİR ZAMAN VE BİR UÇAK BİLETİ..

    “Önce doğru nefes, sonra yeniden doğuş..”

    Yaşam, seçimler ve seçimlerin sonuçlarını deneyimlemektir. Peki bu seçimleri ne pahasına yaparız?

    Bu sabah gözümü beklediğimden erken açtım mesela. Telefonu uçak modundan çıkarıp çıkarmama konusunda kendimle küçük bir savaş verdim. Peki neden? Olur ya kötü bir şey okursam güne kötü başlamamak için. Önümde iki seçenek; aç ve yüzleş ya da kapat rutinlerini gerçekleştir ve daha sonra bak. İşte bu bana bir şeyi hatırlattı, bazen öyle kaçmak istiyorum ki kötü hissetmekten direniyorum. Direnmekse zaten yaşanacak olan şeyleri daha da kırıcı ve maalesef kalıcı bir hale getiriyor..

    Direnmeyi bıraktım. Telefonu açtım, yatağımı düzelttim ve limonlu suyumu hazırladım. Yüzümü sabunladım, kremimi sürdüm ve odaya hazırlanmaya geldiğimde bildirimleri gördüm. Yine iki seçenek, lakin bir farkla, bu sefer direnmek yok.. Hiç beklediğim bir mesajın yüzümü gülümsetmesi.. İşte aslında hayat beni eforsuz ve kolaylıkla gülümsetebiliyor..

    Hayatı sadece kendi seçimlerimiz değil, hayatımızda olan insanların seçimleriyle de deneyimliyoruz, Hele de benim gibi derinden sevip, sevdiğini merkeze alan biriyseniz, onun seçimlerinin sorumluluğunu bile sırtlamaya kalkışırsınız. Kendi seçimlerimin sonuçlarıyla ben bir başıma hallederim, aman sana yük olmayayım der, söz konusu sevdiğiniz biriyse onun da stresini, seçimlerini, kaosunu sırtlarsınız. Bunu sevgimin bir göstergesi olarak sıkı sıkıya kabul etmiştim. O yüzden hayatıma, hele de merkezime birini alacaksam ya beni ben yapan şeyleri bırakacaktım (ki uzun vadede kendini kandırmak bu), ya da kendimi olduğum gibi kabul edip bununla daha sağlıklı nasıl yaşanırı öğrenecektim..

    Aslında her iki yolu da denedim, kendimi kabul etmenin doğru oluşuna emin olmamı sağlayan bu oldu. Buydum çünkü; sevince her haliyle seven, onun sorunlarını ya da stresini kendimin gibi benimseyen, güvenince vardır bir bildiği diyerek onun seçimlerinin sonucuna katlanmaya çalışan, onun problemi benim de problemim diyerek göğüsleyen. Ve sonra hayat sarsıp kendine gel sen de insansın, uyan der, masal biter..

    Elbette birinin yol arkadaşı, hayat ortağı olmak konusunda cüretkar bir yapıya sahip olmak karşımdaki için oldukça özel hissedeceği bir konu, tabi kıymetini bilirse. Ve fakat yükler ağır geldiğinde, hisler karıştığında, işler çıkmaza girdiğinde eğer suçlu ilan edilen, eleştirilen, yaptıkları göz ardı edilen oluyorsanız işte bir direnç noktasını daha kırma zamanı gelmiş demektir.. Ufacık şeylerle mutlu olabiliyor olmanız duyguları hemen değişen birisin ya diye etiketleniyorsa, kırgınlıklara rağmen fazladan bir dakikayı daha kırgın geçirmek istememeniz anlayışsızlık olarak lanse ediliyorsa alın size bir seçim anı daha..

    Sizi etiketlerle görene, yaptıklarınızı sürekli yanlış anlamaya meyil etmiş olana ne söylerseniz söyleyin baktığı gibi görecektir. Halbuki sizde yorulabilir, yanlış anlayabilir, seçimlerin sonuçlarına tek başınıza katlanmak istemeyebilirsiniz..

    Yazar olmanın en güzel yanı hikayeyi istediğiniz açıdan anlatma fırsatınızın olması bence.. Kendini kandıran, olmadığı biri gibi davranan, sürekli mağduru oynayan biri olsaydım sanırım daha çok iş görürdü.. İşte bu da benim seçimim, gerçeği yaşamak ve anlatmak..

    Benim için hayli zor bir süreç. Açıkçası belirsizlikler de cabası. Hayatımdaki insanların da bana bu konuda pek ılımlı diyelim, ılımlı yaklaştığı söylemez. Hiç görmediğim bir, gitme şansımın olmadığı bir ülkeden (Seattle, WA) bana kadar gelmiş termostan kahvemi yudumluyorum. Özellikle konum belirttim çünkü haritadan baktım ve bana geldiği dükkandan bir gün kahve doldurup içmeyi isterim diye geçirdim içimden. Ve belki evren bugün bu kelimeleri ciddiye alarak bir yol açar..

    Neyse dönelim konumuza, seçimler ve deneyimler.. Seçtim ve denedim. Severek, isteyerek, çabalayarak, hatta zaman zaman direnerek. Dün bitti ve yarın bir muamma. Kimi zaman bu insanı bugünün gerçekliğinde yaşatmak için var, kimi zamansa kaçmak isteyen insanların silahı olarak var.. Önemli olan benim neyi seçtiğim, gerçekliği seçiyorum bugün..

    Kim olduğunu soracak hayat sana, eğer susarsan senin yerine cevap verecek. İşte bugün, önce kahvemden bir yudum ardından burnumdan derin bir nefes alarak seçiyorum kim olduğumu..

    Dün olduğum kişiden daha bilgeyim, yarın olacağım kişidense daha toy.. Bir bağımlılığı bırakmak gibi aslında. Ben sigarayı bırakan kişi olmayı seçiyorum demek güzel, bırakabilmek daha da güzel, lakin bırakan olma çabası direnç getiriyor beraberinde. Ben sigara içmeyen insan olmayı seçiyorum demek, işte gerçeklik buymuş meğer, çünkü hiç içmeyen olmak su gibi akabilmek aslında..

    Düne ait ne varsa o dünün kaderiydi ve yaşandı diyen olmayı seçiyorum, sadakatimden ödün vermemeyi seçiyorum, şeffaflığın bağları sağlamlaştırdığına inanmayı seçiyorum, aşkımda da savaşımda da tüm etiketlere ve dayatılan tüm maskelere rağmen çıplak bir halde kendim olmayı seçiyorum..

    Bugün kendimi seçiyorum.. Düne kadar ne aşkta ne savaşta ihanet etmemiş olmanın haklı gururuyla, her ne kadar anlayışlı biri olduğumu bilsem de zaman zaman anlayamadığım şeylerin oluşuyla, bazen elinizden tutmanın elimden gelen tek destek olduğunu belki de anlatamamış olmayı, yine de olduğum halimle saf sevgiyi ve çabayı hak ediyor oluşumu bilerek..

    Kimseye etiket koymadan, yolundan etmeden, sevgisine sırt dönmeden, kalbinde bir yara açmadan. Üstüme yapıştırılan etiketlere, yolda yarım bırakılışlara, sevgime ve kalbime vurulan darbelere.. Ne yaptıklarımı, ne de yapmadıklarımı, ne bana yapılanları, ne de benden çalınanları hesaba katmadan artık..

    Aynaya bakıp kendime anlattığım hikayeleri, midem kusana kadar tekrar ettim. Dünyaya fısıldadığım ne varsa, aynada gözlerimin içine bakıp defalarca anlattım kendime.. Ta ki gerçekten anlayana kadar.. Kim olduğumu, kim olmak istediğimi ve kim olmadığımı gerçekten anlayana kadar..

    Süreç zor, duygular yoğun, e ben de pek kolayı seçen bir tip değilim malum.. Yine de omzuma bir öpücük, aşka bir göz kırpış ve yarına bir söz bırakıyorum..

    Çabalarıma, emeğime, sevgime, enerjime ve neşeme layık olanı seçiyorum.. Aşkta da, savaşta da..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR KADININ DÜNYASINDAN 24 SAAT..

    ”Tutarsızlıklar huzursuzluk yaratır, oysa huzur isteyen önce kendinden emin olmalıdır..”

    Vallahi astrolojik tüm etkileri koç kadınları tek başına yaşamadıysa bende bir şey bilmiyorum. Daha 6 saat kadar önce gözümü açtığımda ”vay be dedim sarsıldık lakin devrilmedik, gerçekten başarabiliriz.” Aslında sıkışmışlık içinde, kırgınlıklarla ve hayal kırıklıklarıyla öfke kusmak için oturdum klavye başına. Sonra derin bir nefes aldım, bundan 3-4 saat önce bir yazı yazdım ve paylaştım. Tabi o esnada güneş vardı, kahvemi yudumluyordum ve bana bugüne özel bir sürpriz yapılacağına inandığım için içim biraz heyecan doluydu. Sağlam bir sürpriz yaşadım burası doğru, da yaşadığım şey beklemeyi ummadığım yerden geldi. İşte tam da bu nedenle bir yazıyı daha hak ediyor bugün bence.. Bugün bir şeyi zor da olsa kabullenmem gereken bir gün; çabalamak her şeyin en önemli adımı lakin zorlamak işte o umutsuzca tutunmaya çalışan birinin kendini boşa çırpındırması..

    Yahu kadın sen dört dörtlüksün de sorun bizde mi yani, demeyin. Ben sorunlu aramayı bırakalı çok oldu çünkü. Önemli olan çözmeye gönüllü müsünüz değil misiniz. Şimdi gelelim bugünden benim payıma düşen, kaybederek öğrendiğim asıl derse..

    Birini düşünün tam yıllarca bir saniye bile kırgınlıklar yaşamadığınız, birbirinizle konuşurken sürekli güldüğünüz, ilginç gelebilir ama düşünce zıtlıklarız bile olsa anlaşmanın hemencecik bir yolunu bulduğunuz biri. Size hadi be oradan dedirtebilir, bense bunu yaşadım. Sonra aşkmış ilişkiymiş kendinizi kapattığınız bir dönemi düşünün. İnancınız yok, kendi kendinize yettikçe görüyorsunuz ki zaten ilişki denilen şey ihtiyaçtan doğuyorsa ihtiyacı karşılanan taraf gider. O yüzden kendinizce diyorsunuz ki tamam kardeşim ben bu sırrı kavradım; istediğim için olan başımla bir, diğerleriyse sadece olup bitecek. Ben ne istiyorum, ben neler verebilirim, kırmızı çizgiler neler diye diye kanunlar koyuyorsunuz. Buraya kadar çok güzel, hazırsanız kendimle sanki hiç yapmıyormuşum gibi yüzleşip, sizi de biraz kendinizle yüzleşmeye itecek o kısma geldik..

    Hani bir şarkıda diyor ya ”bir kadın gelir değiştirir seni, alıştığın o sert kararlı şeklini” diye. Hah işte merhaba ben o kadın. Tabi bir de benim hayatıma bir öpücükle dahil olup, ruhumu istila ederek beni bana gösteren bir adam.. Ben tabuları sert bir kadın, bana gelen sınırları keskin bir adam. Ben kaygılı bağlanmamla barışmış ve bununla yaşamayı öğrenmeye çalışan bir kadın, kaçıngan bağlanmayla farkına bile varmadan beni kendime en güvendiğim yerden sarsan bir adam. Ben her şeyin konuşularak çözülebileceğine inanan bir kadın, bazen sessizliğin içinde de iyileşme olabilir diye beni sessizce kendimle baş başa bırakan bir adam. Ben meydan okumaya alışmış habire cesaret diye ortaya kendini koyan bir kadın,.. Bu liste var ya roman olmaya kadar gider. . Benim kitabım çıkana kadar hikayeler biraz kısa kesmeli olacak, sabredin ve bekleyin..

    Bak biliyor musun ben o kadar da kötü bir öğrenci değilim aslında. Geç öğrenirim kimi zaman, zor öğrenirim bazen lakin kafaya koyarsam inan ki öğrenirim. Bana da kimse bu doğru bu yanlış demedi ki. Bir şeyimden çok eminim seviyorsam her yolu denerim. Çünkü pişmanlığın faturası pahalıdır. Doğru kadına yanlış yapan bir adamın mutlu olmadığını gören, ona destek olup güvenini yerine getiren kişiyi kırdıktan sonra kendi dünyası yerle bir olanı gören biri nasıl olur durup düşünmez.. Benim de hata yaptığım yerler buralar aslında.. Kaygılandığım an (ki bu yıllar sonra ilk kez biri için ortaya çıktı) hemen diyorum bunu bir çözüme kavuşturalım. Karşımdaki bir dur, bir nefes al diyor duyuyorum aslında ama tutarsızlık huzursuzluğumu tetikledikçe istiyorum ki bitsin o tutarsızlık, yeniden huzur gelsin hayatımıza. Ya da bir kırgınlık olduğunda, bir insan severken kırın uyutur mu ben yapamam en azından, öyle naza niyaza da çekmeden diyorum ki gel çözelim.. Bunları defalarca yazsam da göz ardı ettiğim şeyleri konuşalım..

    Ben de insanım. Göremez, anlayamaz, duyamaz bir halde olabilirim. İşte sır burada. Eğer isterse senin gözün olur görmeni sağlar, kulağın olur duymanı sağlar.. Benim aşkta sabırsızlığım pek olmamıştı; araya girecek mesafe, halledilememiş kırgınlıklar, birbirini yanlış anlamaya meyilli bakış açıları da olunca alın size gordion düğümü.. Çözmekle uğraşmak emek, enerji, zaman, sabır ister. Ya da yaşanılanlar yeterli diyerek gitmeyi seçebilirsiniz..

    Kendi hatalarına kör biri değilseniz, yaralarınızdan ve yanlış öğrendiğiniz şeylerden kaçmak yerine yüzleşmeyi seçerseniz, işin içine biraz emek biraz aşk biraz zaman eklerseniz, ortada yanlış yapılmadıysa aşılamayacak hiçbir sorun yok demektir.. İşte kızım seni yoran bu aslında.. Halbuki bazen de çözmemek gerekir, bazen o gordion düğümüne İskender gibi kılıcı vurup kesip atmak gerekir, bazen sadece yürüyebilmek gerekir. Anlatarak yormak değil, anlaşılmak için çırpınmak değil, aşka sahip çıkmak için cesaretli olunmalı demek değil.. İşte bunlar ve muhtemelen henüz görmekte zorlandığın birkaç şey yakında aydınlığa kavuşacak..

    Sen istiyorsun ki hemen herkes travmalarla yüzleşsin, yaralarından kaçmasın, yaşadığı stresi ve kırgınlıkları görüp idrak edip bütün borcu sana yıkmasın. Peki sen! Senin kaygıların belki de görmeni zorlaştırdı, yaşadığın stresi paylaşmak yerine anlaşılmasını beklerken karşıda yaşanılan stresi göremedin, sen ”ulan ben bu aşkla tek başıma nasıl baş edicem” kaygısı yaşarken belki de karşı tarafın böyle derin bir ilişki yaşamakta zorlandığını onunda aynı şeyleri sorguladığını anlayamadın.. Biliyorum anlamak, hissetmek, çözmek, sahip çıkmak için tüm telaşın da artık tek başına olmadığını göz ardı etmemeliydin belki de.. Korkuların, kaygıların, eski yaraların bir anda meydana saçılınca bocaladın. Sen bir nefes alsan halledersin de peki ya karşındaki? Sen derin bir ilişki kuruyorum derken belki de geçmişte hiç bunları yaşamamış birinin seninle ilk kez bunu deneyimlediğini, hayatında hep yalnız bırakılmış birinin bak elinden tutuyorum derken bazı konularda yalnız bıraktığını, sana ”bencil, sessizce gider” gibi kalıpları anlatırken sana kaygılı hissettirmek yerine ”bak benim öğrendiğim şeyler bunlar ama seninle bunların dışında bir lisan geliştirelim” deme ihtimalini, istesem yapardım dediğinde ”evet isteseydi yapardı” demek yerine aslında yapar hatta belki de hala yapmak istiyor ama benim anlamamı da istiyor demelerini görmek ve anlamak kolay olmadı.. Gördün de o da göstereyim derken birlikte gördüğünüz güzellikleri onun yok saymasını, anladın da o da anlasın derken zaten senin anlayışlı ve destekleyen biri olduğunu bildiği için bazı konularda anlayış gösterememene kırıldığını fark etmek zordu..

    Bazen duvarlarımızı ne kadar sağlam örersek örelim biri için yıkmaya can atarız. Yeter ki deriz değsin.. Bazen ne kadar keskin sınırlarımız olursa olsun birini o sınırlardan içeri almayı gönülden isteriz yeter ki deriz tahrip etmek yerine daha da sağlam korusun, güvenebileyim ona.. Bazen birine kalbimizi açacak cesareti gösterdiğimizde dünya zorlukları iptal edip düğün bayram havasına çevirsin isteriz hayatı..

    Sabah kahvemi yudumlarken bugünü özel kılacak bir bekleyişim vardı, parka geçtiğimde bir anda bir çocuğun ”abla bileklik ister misin” sorusuna içimden ”ayy zorlamadan, kasılmadan özel bir hediyeyi hayat ayağıma getirdi” dediğim bir an yaşadım.. Aklımla ve kalbimle bugüne özel (hayatında tatlı sunumlarıyla) küçük küçük planlar yapmıştım. Gerçekleştiremediğim için içimde kaldı bari yazayım; tatlı bir kahve, her şeyi geride bırakacağımıza dair mektuplar, ha bir de siz bilmezsiniz benim özel pembe defterimden bir günü okumak ve aynı ritmi yeniden yakaladığımıza inanacağımız tatlı bir dans.. Basit ve kendiliğinden yapılan şeyleri seviyorum..

    Oysa bugün kutlamanın ve aşkın günü değil, ders alma günüymüş.. Hayatın planlarımı bozmasına aşinayım, o yüzden hep neşemle ve enerjimle ayakta kalacak ve dans edecek bir yol bulurum. Lakin hayal kırıklığı hiç beklemediğim bir yerden geldi, bununla öğrenmem gerekeni öğrenip sanırım planları artık hayata bırakmalıyım..

    Belki bu sefer bir bardak kahve ve gerçek aşk benim parkıma gelir, belki de bu sefer hayat bozduğu planları daha sağlam ve daha kalıcı bir yerden inşa ederek benimkilerden daha iyi bir yol bulur. Çünkü ben bu defa fena çuvalladım..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DÖRDÜNCÜ AY DOĞUMU, TÜM RETROLARA RAĞMEN..

    “İki şey organik gelişir; gerçek aşk, gerçek dostluk. Lakin ikisini de sağlam tutabilmek iki kişinin çabasına bağlıdır..”

    Annemizin bizi sevme şekli kendimizi nasıl sevdiğimizi, babamızın bizi sevme şekli karşımızdaki insanı sevme şeklimizi belirleyici bir etmen. Panik yapmayın, kaşlarınızı da çatmayın (ki bu iki durumdan birini hissettiyseniz daha çok dikkat kesilin, tabi iyileşmek isterseniz). Ebeveynler dünyayla kurduğumuz ilişkinin, dünyayı görme şeklimizin ve kendimizle olan ilişkimizin yapı taşlarını oluşturan en önemli faktörler. Elbette iş onlarla bitmiyor, sadece başlıyor. Bağ kurma stillerimiz, duygularımızda alma verme şeklimiz, dünyaya bakış açımız, hatta alışkanlıklarımıza kadar etki eden önemli bir faktör.. Savunmasız olduğumuz çocukluğumuzdan hayata adım atmaya başladığımız yaşlarda ise işin için başka değişkenler de giriyor eğitim verenlerimiz, maruz kaldığımız çevre, arkadaşlıklarımız, hatta yeme içme alışkanlıklarımız bile derken bizi biz yapan her hücremiz kalıcı bir biçimde şekillenmeye başlıyor..

    Şimdilerde 30’unda olan bir kadın olarak bakıyorum da 20’lerime o deli dolu haller, o sevmeler, harcamaktan korkulmayan o enerji, sanki hiç bitmeyecek gibi insanlara yatırım yapılan o zaman derken birçok konuda bir hayli dürtüsel ve deneme yanılma yollarıyla yaşanmış bir toyluk..

    Tabi 27’mde yaşadığım ağır depresyon her şeyi içine yutan bir kara delik misali çöreklendi hayatıma. Başlarda ne yaşadığımı bile anlamamıştım; bana ne oluyor, niye hayata odaklanamıyorum, niye adım atmaya mecalim yok, insanlar kalbimi kırmak konusunda nasıl bu kadar cüretkar, hayat beni alaşağı etmekten keyif mi alıyor, ulan bana ne oluyor! Anneciğim canım benim; gözümüzün önünde eriyorsun diyor bende tık yok, sen her şeyin üstesinden gelirsin lütfen ayağa kalk diyor inanır mısınız her şeyle niye mücadele etmeliyim ki bile diyesim yok, o çok sevdiğim müziği dansı yazmayı çalışmayı bir anda bıraktım vallahi hevesim de yok, derken annemin bana gönderdiği bir fotoğraf aslında benim o uyuşmazlı koma halime bir kalp masajı darbesi oldu. O ilk darbe sonucunda geçtim ayna karşısına bir fotoğrafa bakıyorum bir de aynaya aradaki fark beni öyle öfkelendirdi ki “sen kendine ne yaptın” diye kendimi sarsarken buldum.. Hastaneleri pek sevmem, kim sever ki zaten, yine de ertesi sabah doktora gidip ya dedim beni hastaneye yatır ya da beni bu kabustan uyandır. Kendime rest çekmişim bi defa geri döner miyim hiç. Böyle sayfalarca anlatırım o zamanları inanın ama bir şeyi çok iyi öğrendim bazı şeyleri yaşamayan bilmez o şeyin insana ne yaptığını. Bana verilen tavsiyelerin saçmalığı mesela; doğa yürüyüşü yap, kendine öncelik ver, kendine yatırım yap, bir şeylerle meşgul ol gibi bomboş cümleler silsilesi. Lan zaten olay bunları yapamamak ya, beyin gerekli hormonları salgılayamıyor vücut hayatta kalmak için kendini kapatıp tasarruf durumuna sokmuş sen hala ne diyorsun ne bilader, diyemiyorsun neden çünkü halin yok, işte salaklık sadece salak olana kolay derler ya gerçekten de öyle.. Neyse eskilere gidince biraz dertleşmek istedim gelin o karanlığın içinden aydınlığa geçelim geri..

    İlk yıl en zoruydu ama pes etmedim, bir kere meydan okuduysam o savaşı kazanana kadar pes etmek huyum değildir zaten. Ve hayatımda ilk kez kendime, hem de hiç mecalim yokken meydan okumuştum, bu savaşı bırakırsam hiçbir savaşı kazanamazdım, bırakmadım.. Sen iyi değilsin çok yorgunsun diye hayat sana yol vermiyor, hayatta öğrendiğim en kırıcı felsefelerden birisi oldu bu, ama öğrendim. Asıl film ikinci senesinde başladı; kendimle konuşmayı öğrenmeye başladım meğer ne zormuş insanın kendini dinlemesi, içimdekiler anlatmaya başladıkça yeni bir karanlık belirdi, korktum. Yine de temas etmeye çalıştım o karanlıkla, meğer bir kız çocuğu saklanmış gardrop içine, yıllarca orada öylece beklemiş kendi kendine.. Tedirgin bir halde, susmuş bir biçimde baktı gözlerime. karanlığa alışana kadar fark edememiştim gözlerindeki hüznü, hayatımda hiç bu kadar derinden acımamıştı canım kendim yüzünden.. Ve ilk temas..

    Hep aklımın benden hızlı olduğunu bilirdim de beynim düşünüyorsa vardır bir bildiği der köşeye çekilir pek umursamazdım. Hep kalbim hissederdi de, ben pek önemsemezdim.. Ta ki o güne kadar. O ilk temasta idrak ettiğim gerçek beni oldukça sarstı.. İnsanın kendi olması için vereceği savaşın ayak sesleri ürkütücü olurmuş o zamanlarda bundan dolayı olduğunu anlamamıştım. Her şeyi yıkmam gerekiyordu; evimi, bahçemi, sokağımı, benim diye benimsediklerimi, bana ait sandığım şeyleri, öğrendiğim onca hayat tecrübesini. Benliğimde var olan, beni 29 yaşıma kadar taşıyan o gemiyi yakmam gerekiyordu, yüzme bilmiyor olmanın korkusu (alışkanlıklar, emekler, çabalar aslında) beni arafta bıraksa da yıktım.. Ya o güne kadar beni taşımış olan her şeyle devam edecek yarım yamalak, kendinden bihaber biri olarak devam edecektim ya da bu kızı yeniden büyütecektim..

    Vay be şimdi kelimelere dökünce görüyorum ki iyi ki o suya dalmışım, yüzme bilmiyor olmaktan değil meğer boğulmaktan korkmuşum.. Hayli zaman aldı cebelleşerek karaya varmak, ne bir can simidim oldu ne o sulardan geçen bir başka gemi.. Yine zamanın tik taklarına rağmen varabildim karaya.. Savaşmaya alışmış bir komutan anca ölünce çıkarır üniformasını, elindeki kılıcı derler. Doğru.. Onca yara bereyle, onca harabeyle, yok efendim ailem böyle, aman efendim hayat adil değil, yok ben bu yaşıma kadar bunları benimsedim artık ben buyum demelerin hepsini yutmuş su..

    Yavaş yavaş kendimi büyütmeye başladım; önce ilk kelime çıktı ağzımdan, sonra o gardıroptan dışarıya o ilk adımı attım, çocuğunun ilk adımını gören ebeveyn neşesi kapladı içimi. Ardından da hayata yeniden adım atmak, kavramları ve anlamları yeniden yapılandırmak kalmıştı.. Yavaş yavaş yaptım, hala da yapıyorum aslında..

    Bunca uzun anlatmamı maruz görün.. Bugün biraz fazla duygusallık var üzerimde.. Hem aşktan hem de sürekli savaşmanın yorulmuşluğundan..

    25 Mart, benim sevgili doğum günüm.. Bana bu yaşımda meğer ne güzel bir hediye hazırlamış.. Bugün o hediyenin dördüncü ayı aslında..

    Kendime yeni ve kalıcı sınırlar çizdiğim, ben artık kendi yolundayım dediğim, ilişkiler konusunda ne istediğimi bildiğim, istemediklerim konusunda net bir çizgiyle yürümeye devam ettiğim bir yaşa girmiştim..

    Sonra bir şey oldu, hiç beklemediğim hatta asla, imkanı yok diyeceğim türden bir şey..

    ..Aşk..

    Durun hemen yelkenler suya inmesin, ortalık sadece romantizm korkmuyor çünkü. Elini tuttuğunuz insanında ebeveynlerinden öğrendiği bir sevme şekli var, sorunlarla baş etmek ya da sorunları hasır etmek gibi huyları var, yaraları var mesela, onu da kırıp döken bir hayat var, onu da seçeneksiz bırakan konular var.. İşte asıl masal bunlara rağmen iki kişinin kim olduğunu seçmesiyle başlıyor..

    Bu zamana kadar öğrendiklerimizle birbirimizi kanatacak mıyız, yoksa önce öğrendiklerimizi geri de bırakıp yeni bir lisan oluşturacak mıyız? Birbirimizin yaralarına şifa olacak mıyız, yoksa yeni yaralar mı açacağız? Telaşlandığımızda kaçacak mıyız yoksa sevgiye sımsıkı sarılıp birlikte halledebiliriz diyebilecek miyiz? Sabırla ve zamanla her şeyi göğüsleyecek miyiz yoksa kaderin ve zamanın darmadağın etmesine izin mi vereceğiz?

    Ben kendimi büyütürken bulduğum bu aşkta kendimce hatalarla doğrularla yeni yollar bulmaya hevesli ve heyecanlı bir mevsimin eşiğindeyim.. Peki ya bu aşk benim elimden tutacak cesarete sahip mi?

    ..SEVGİLERİMLE..