Bir iç daralmasının göğüs kafesime baskı yapmasıyla başladığım 3 eylül sabahı.. Kelimeler, göğsümden klavyeye akreple yelkovanın tam 12.12’de buluşmasında akıyor. Komplike duruyor, anlamı yok gibi geliyor ya da deli saçması denilebilecek olsa bile 3 rakamının etkisine ve anlamına inanmayı seçiyorum.. İçimi daraltan anla onu akıtmayı seçtiğim zamanın denkliği arasında bir anlam var mı şuan için bilmiyorum.. Sadece yazmamın görmemi daha berrak bir hale getireceğine inanıyorum..
Düşün, karar ver, taşın.. Bu denklemin ‘düşün’ kısmında bir hayli yol almanın verdiği tuhaf bir yorgunluk var. ‘Karar verme’ kısmında pinpon topu gibi sekiyorum. ‘Taşınma’ kısmını söylemiyorum bile.. Böyle sanki hem her şeyi yapacak, kanatları açacak yere bakmadan göğe çıkacak hissiyle yürüyorum kaldırımlarda. Hem de yorganı kafama çekip varacağım yere vardığım gün uyanmak istiyorum.. Çabala, yol al, tırmandım say, sonra bir bak varmayı arzuladığın yerle vardığın yerin arası kilometreleriyle, saat farklarıyla dolu.. Sadece sayılardan ibaret olsa aşılması gerek yol, ayak tabanını yaralayan ayakkabıyı değiştirir bir nefeslik soluklanır ve yürümeye devam ediler.. Aşılması gereken şeyler listesinde kendi kontrolümde olan kadar olmayanlar da var. Halbuki bu listeyi düşünerek, taşınarak, kararlar vererek, kimi zaman vazgeçerek, kimi zamansa değiştirerek oluşturmuştum..
Bakıp umutsuzluk hissi yaratan uçurumla, denemene rağmen hissettiğin yetersizlikle, emeklerine rağmen ortaya çıkan boşa gitmişlikle dolu bir an.. İki yandan çekiştiren bir duygu ve düşünce çıkmazı.. Bir taraf yap diyor diğer taraf temkinli ol, bir taraf sadece adım at diyor diğer taraf yine aynı yerinde saymamaya dikkat et diyor, bir taraf önce taşın sonra düşün artık diyor diğer taraf bunu öncesinde yaptın şimdi ne değişecek ki diyor..
Yaşama kabızlığı yaşıyorum resmen. Küçücük bir çıkış yolu bulsa birikmiş tüm kirlilik akacak ve bir rahatlık gelecek, lakin öyle bir tıkalılık hali var ki hem akıp gitmek için zorluyor, hem de sımsıkı durmuş çıkamıyor.. İşte o sıkışmışlık halinin verdiği ağrı bir yanda, bir kurtulsam ferahlayacağım umudu diğer yanda..
Bir kurtarıcı el, bir umut ışığı, bir nefes aralığı, bir oh be şükür heyecanı lazım tam da şimdi.. Düştüğün yerden sürekli kendini kaldırmaya alışmış olmak elbette önemli de, insan bazen somut olmasa bile bir elin uzanışını hissetmek istiyor en azından..
Her gecenin bir sabahı var, her yolun bir sonu, her düşüşün bir kalkışı.. Bazense o sabaha aynı kişi olmayarak uyanıyor insan, o yolun sonunda vazgeçmeye karar veriyor, o düşüşten ayağa kalkarken insanın gözü ilk olarak aldığı yaralara gidiyor..
Derler ya kendine inan diye, yetmiyor bazen, insanın sadece kendine inanması yetmiyor bazen birinin birilerinin de sana inanmaya ihtiyacını duyuyorsun.. Tabi ailem ve birkaç dostum bu konuda bana bir yıldız edasıyla göz kırpıyor gökyüzünden, karanlığın içine düştüğümde.. Tabi bazen de senin desteğini birebir görmek istediğin birisi oluyor, bakıyorsun tam bir sessizlik sarıyor o tarafı. Olsun diyorsun yine de şanslıyım ya hiç kimse olmasaydı..
Eylül için umudum derinden geliyor olmasına karşın yorgunluğumda bir o kadar derinden geliyor.. Belki dinlenmek gerek belki de yeterince dinlenmenin verdiği bir huzursuzluk, bilmiyorum.. Bir şeyi biliyorum, her ne yaşanıyorsa bitecek..
Sadece yolumdayım.. Kimi zaman biraz yalpalasamda, kimi zaman hayalperestçe davransamda, kimi zaman kapana sıkışmış hissetsemde sadece yolumdayım.. Bir farkla, bugünleri bugünlerde yapılanları ve olanları ya da yanımda olmayanları hatırlayarak..
Sürekli geri bildirim değil, biraz da yapıcı ve çözümcül davranışla yaklaşılmasının zamanı.. Öncelikler, verilen değerler, kurulan hayaller ve edinilen amaçlar yeniden rotası oluşturuluyor.. Varış noktasında görüşmek üzere..
Bugünün 11 yıl sonra ilk defa pazartesiye denk gelmesi oldukça huzurlu ve inanç tazeliyor benim için.. Pazartesi, 1 eylül, annemin doğum günü ve çürük dişimin birinden kurtuldum..
Anlam vererek, yine de kendimi çok kaptırmadan hayatın akışını kabul ederek, çabalayarak, yine de zorlamadan, sabahları günü ve güneşi gülümseyerek karşılarken, yine de gözü kapalı bir hayalperest olmadan, ruhumu sonbaharda ilkbahar misali tazeleyerek, yine de sıfırdan başlamak yerine öğrendiklerimin ve tecrubelerimin üstüne koyarak yaşanacak bir Eylül 2025 ferahlığı..
Bugün, dünü ya da yarını değil de olasılıklar alemine olmasını istediğimiz güzellikleri fısıldayalım istiyorum..
Kimimizin aşk, kimimizin kariyer, kimimizin para, kimimizin aile, kimimizin eğitim derken aslında mutlu olmayı arzuladığımız birçok alan var hayatta.. Sahip olduğumuz an daha mutlu olacağımızı düşündüğümüz.. Bense bugün sahip olduğunuz şeylerle mutluluğu hissedip, sahip olma hayalini kurduğumuz güzellikleri düşleyelim istiyorum..
Yılın bitmesine son 4 ay kala şöyle bir nefes alarak girelim..
Mesela bugün dişimi çektirip güne böyle başlayınca aklıma bir fikir geldi. Sadece ağzımdaki çürük dişi çektirmekle kalmayıp aklımdan da çürük bir düşünceyi, hayatımdaki çürümüş bir alışkanlığı, özümde çürümüş bir travmayı, rutinimde çürümüş davranışı, sosyal çevremde çürümüş insan ilişkilerini çekip atmak gibi.. Bugün bunun ilk adımı.. Öyle ince eleyip sık dokumayla da yapılmayacak kadar basit bir söküp atma.. Mesela; düşünce olarak harekete geçmeme ket vuran kaygıyı, sağlığıma iyi gelmeyen yeme/içme alışkanlığını, kendime uyguladığım self sabotaj travmasını, sürekli ağırlık taşımama sebep olan davranışı, ha birde birbirimizin hayatına katkı sağlamadığımız insan ilişkilerini..
Son 3-4 yıl öğretici geçse de bir hayli zorlayıcıydı da. Ağustos ise karar vermem konusunda daha net ve gerçekçi bir ay oldu. Sadece ne istediğimi bilmenin yetmeyeceğini, bildiğim şeyler konusunda emin olmam gerektiğini ve emin olduğum an harekete geçmemi öğretti.. Eylül bu hareketliliği desteklecek bir havayla geldi aslında.. İlk gününe pazartesiyle başlayarak diyet bozanlardan mı olacaksın yoksa diyetine istikrarlı devam edenlerden mi olacaksın dercesine..
Küçük bir adım, büyük planın en önemli parçasıdır.
Seni mutlu eden küçük rutinleri her gün uygulamaya özen göster.
Senin değer verdiğin şeylere kendi çizgileri dışında kalsa bile değer verenleri yakınında tut, çünkü önemsedikleri şey senin mutluluğundur, kendi kuralları değil.
Plana sadık kal, motivasyona değil.
İşler yolda değişebilir, hayatın çekirdeklerini ayıklayamazsın.
Koşulların seçimlerinin önüne geçmesine izin verme, seçimlerinle koşullarını oluşturacak bir özün var, hatırla.
Gözlemle, paylaş, sahip çık. Hayatı kadere teslim ederek senden çalmasına izin verme.
Ve sev.. Bu hayatta en çokta sevmek ruhunu doyuracak, sevilmek güzel lakin bu hayatta sadece kendi sevginden emin olabilirsin.
Sana söylenenlerden çok sana nasıl davranıldığına bak, gerçekler kelimelerden çok davranışlarda gizlidir..
Yaşanılması gereken yaşandı. Yaşanılacak olansa gizemini koruyor. Bu gizemin tadını çıkar.. İş, beklentilerini karşılayacak kadar hatta fazlasını sunacak kadar iyi seçeneklerle gelecek. Eğitim, kendine katkı sağlamayı ve iyi gelmeyi seçtiğin anlarlada büyümeni sağlayacak. Arkadaşlık, sosyalliğini ve keyfini destekleyecek. Aile, güvende hissettiğin en temel çatı. Ve elbette aşk; seni sadece büyütmeyecek aynı zamanda ruhunu besleyecek, beklediğinin dışında sürprizlerle seni çevreleyecek, değer verdiklerine anlam katacak, huzurunu çoğaltacak, sadakatin anlamını baştan yazacak, ışığını görünür kılacak, o büyülü masallardakinden daha gerçek bir hikayeye bürünecek..
Hayalperestlikle gerçeklik arasında bir köprüde, ayaklarımı uzatmış çekilen dişim dolayısıyla içtiğim ılık kahveden tat almaya çalışırken düşlüyorum her bir şeyi.. Ruhumu düşlerin sıcaklığı sarıyor, ayaklarımsa gerçekliğin dans ritmini yavaş yavaş hissetmeye başlıyor..
Hikaye nelerle devam eder bilinmez lakin artık nelerle yazılmasını istediğim görünür olmaya başladı..
Ve sevgili Eylül, hoşça gel.. Heveslerim kursağımda kalmadan, hayal ettiklerime ket vurmadan, neşemi ve ışığımı çoğaltarak gel. Ve şükür dedirterek git..
Neyse ki artık eskisi gibi idrak etme konusunda zamanımı tüketecek kadar bol keseden harcama yapmıyorum.. Aslında tatlı dille anlatılınca anında kavrayan zihnim işin içine tartışma ve anlaşılamama duygusu girince açıklamalarla ve anlatma çabasıyla boğulurken anlama işini erteliyor..
Önceleri anlamaya zaman harcamakla kalmaz, hep bir suç ve suçlu da arardım. Çünkü yaptığımın doğruluğundan eminsem hakkım olanı almalıydım.. Oysa durum pekte öyle değilmiş, haklı olmak değil mutlu ve huzurlu olmakmış asıl mesele.. Bana yapılanlar kadar, kendi yaptıklarımı da açık yüreklilikle anlamaktan hiç gocunmadım. Çünkü asıl istediğim gerçeği bulmak oldu. Bunun yoluysa dürüstlükten geçiyordu, en çokta kendine dürüst olmaktan.. Elbette kalem kimdeyse onun haklı, kahraman ya da ne bileyim mağdur olması pekte kaçınılmaz. Sonuçta kendini deşmiş, yüzleşmiş, ilmek ilmek ortaya bir eser koymuşsun kendini gururlandırman hakkın..
Lakin bu sefer kalem benim elimde olsa da kahraman başkası.. Çünkü ben inatla bir pencereden bakmaya çalışırken bana kadim krallığımı ne denli ihmal ettiğimi gösterdi. Acıtarak belki, hatta kanatarak kimi zaman. Lakin kraliçe kendini çekerse imparatorluk çöker, deyişini ben duymayınca o da başka yol bulamamış..
Her sözünde beni suçlandığını sanarak savunma yapmalarım, bak ben bu olanlara ses çıkarmadım derken beni yargılandığını düşündüğüm için aslında ‘ses çıkarmadım çünkü sana güveniyorum’ demesini bir an için anlayamayışım, beni duymuyorsun deyişindeki kırgınlığı pekte fark edemeyişim.. Ah be kızım tamam haklısın kırıldın, haklısın bir takım sarsıntılar yaşadın, haklısın anlaşılamadığını hissettiğin için daha da çırpınarak anlatmaya çalıştı, harbiden haklısın.. Yahu tamam haklısın, haklısın da, eeee!
Baksana şu hale. Baksana kırgınlığa sıkı sıkıya tutuntukça daha da keskinleşmene. Keskinleştikçe kesip kanayan yerlere.. Kan kaybediyorsun. Kan kaybettikçe görüşün bulanık bir hal alıyor. Dur lütfen, anlaşılmak kadar anlamak önemli değil miydi.. Tamam kırıldın, beklemekle mi geçecek bu. Tamam kızdın, bağırarak çözülecek bu. Hem sen sahip olduğun hiçbir şeyi altın tepsiyle almadın ki. Neşen, ışığın, enerjin, anlayışın, hayatın yoluna çıkardığı kırmızı ışıklara anlam yükleyişin, yeşil ışığa gülümseyerek ‘bak hayat bize yol veriyor’ demelerin, gecikiyorsak zamanında orada olacağız diye inanışların derken hepsini ilmek ilmek kazandın.. Oluyor mu böyle..
Sen sabah gülümsemeyle uyanır tatlı tatlı kahvaltıyla uyandırırdın, sen şarkıları açar klip çekecesine dans ederdin, bir tatlı sözle gönlün hemen alınırdı, bir küçük hediyeye dünyaya sahip olmuş gibi sevinirdin..
Bak şimdi kendine de yüklenme çünkü sen bu değildin seni biraz da bu yaptılar. O yüzden öyle tek başına yükü omuzlamak yok, zaten bunu yapacaksan o yükten arındıktan sonra kimseye de gerek yok.. Ben gardını al, tek başına baş et, fedakarlıklarla kendine yüklen demiyorum.. Zaten kendimize bunların sözünü de vermedik mi. Anlaşıldığımız yerde mutluyuz lakin anlamalıyız da, güvende hissettiğimiz yerde huzurluyuz lakin güveni canlı tutmalıyız da, doğrudan iletişim kurdukça sağlıklı ilişkiler kuracağız lakin muhatap alanlarla..
Bak bu senin en önemli adımın. Anladın, anlıyorsun da bu sefer anlamakla kalmayacağının sözü bu adım.. Lakin hatırlayacaksın da..
Sürekli sorgulayarak güvenmeye çalışmaktan vazgeç, güven veren zaten kendi isteğiyle şeffaf olacaktır hatırla. Gününü merak ettiğin ve sorularından dolayı sıkılanı değil ‘beni merak ediyor mutluluğu’ yaşayana harca merakını. Kırıldığında telafi edilmesini bekleme anlat, bırak ve gözlemle değer veren zaten önce kırgınlığını telafi eder köşeye geçip beklemez. Ha bu sadece senin için geçerli değil en çok ben kırıldım, önce ben telafi edilmeliyim demek yok çünkü bu sadece yoracak. Hepimizin en temel ihtiyacı anlaşılmak yine de anlaşılmayı beklemekle sevgiyi ertelemekten vazgeç, unutma sevgi kendi içinde en çokta çırpınmaya gerek duyulmadan anlaşılır kılar ruhu. Ve yine hatırla sevilmeyi istemek güzel, sevmek daha güzel o yüzden anlamaktan vazgeçme.. Senin kaygıların kadar başkasının da korkuları olabileceğini hatırla. Senin ihtiyacım var demeyi yeni öğrenmen gibi bu ihtiyacına nasıl karşılık verileceğinin de yeni öğrenilebileceğini hatırla.. Sen onca yolu mücadele ederek geldim diye herkesin aynı yerden görmesini bekleme, kim bilir belki onlarda başka yerin savaşından gelmiştir belki oraya.. Ha birde sevme şeklin güzel kızım sen kırılan kalbine rağmen bir cesaret yine sevmeyi seçtin diye, sen cüretkar bir şekilde sokakta aşkınla dans etmeyi seçtin diye karşındakinin de aynı şekilde gelmesini bekleme. Belki de o da seninle öğrenecektir dans etmeyi, izin ver sadece. Seninle dans etmeye varım demekte onun sevgi lisanında büyük bir cesaret adımıdır belki, bunu gör.. Sen mutluluğu ve aşkın her yerde ve herkesle paylaşmayı sevecen bulabilirsin, belki de bu karşındakinin kaygılarını arttırıyordur, orada iyi bak seni mi gizliyor yoksa başkalarının tepkisi mi onu geriyor bunu iyi anla, çünkü seni gizlemesi sana değer vermediğinden ha seni gizlemiyorsa ona zaman tanı belki de onu strese sokacak kadar büyük değildir biz diye bağırması lakin bunu kendisinin istemesine izin ver.. Ha bir de şu öncelik meselesi var, yahu tamam sen merkezine aşkı koyuyorsun da bak gönyen nasıl kayıyor ufacık bir çelmede.. Gözlemle, belki de gerçekten onun önceliği de sensindir, sadece bunu kendi öğrendiği sevme şekliyle yapıyordur, bunu gör bunu anla.. Merakını tatlı bulan, sorularına gülümseyerek yanıt veren, çırpınmana gerek kalmadan anlayan, niyetini sorgulamayan, desteğin ve takdirini kıymetli bulan, şu dönemde en çokta güven ve sadakat konusunda gözü aç olmayan, sana şarkılar söyleten, dans ederek mutfağa giren, senin çoğu insana tuhaf gelen ritüellerini tatlı bulan bir aşk.. İlişki sorumluluk ister tatlı kızım ve bu sorumluluğu bir kişi almaz..
Sen sevginin iyileştireceğine inanansın.. Sevmekten vazgeçme.. Sevginin nelere sahip olması gerektiğini bilensin, bunları hatırla.. Hem geçtiğimiz yıllarda neyi öğrendik çırpındıkça batarsın, gerçek sevgi çırpınmayla var olmaz.. Emekle, çabayla, anlamakla, anlaşılmakla, güvenle yani tek tek inşa ederek olur.. Kaygılar olacak, korkular da, zaman zaman kırgınlıklar.. Bunları masaya koyarak afiyetle yemek yemeyi bekleme.. Anladın, anlam yorgunluğun anlaşılamama yalnızlığına terk etti seni.. Şimdi anlamakla kalmıyorsun, anladığını göstermek zamanı.. Herkesi kendi sevgi dilinle sev, seniyse sevmelerini istediğin gibi bekleme. Kim bilir belki de beklediğinden daha güzeli gelecek.. Kim bilir belki de senin öğrendiğin, senin kendi yolunda inşa ettiğin şekilden daha büyülü bir sevilme hali vardır.. Anladım diyerek, bekleyerek değil gerçekten anladığını ortaya koyarak hayata bir adım daha at..
Ve ben seninle gurur duyuyorum, vazgeçmeyişinle, her gün yeniden öğrenme çabalanla.. Sadece artık anla; hayat seni iki kere boğdu ilkinde kafanı yüzeye çıkarmayı başardın, ikincisinde sudan çıkmayı başardın. Bu üçüncü boğma hissi, uyandın. Şimdiyse sadece farkındalıkla, anlamakla, anlaşılmayı beklemekle kısmını yüzeye çıktığın kara parçasına bırak.. O göle gir, yüzmeyi öğrenmek istiyorsan yüzmeyi öğrenmeyi istemek yetmez, hatta yüzmekle ilgili okumak dinlemek izlemekte yetmez.. Suya girmeli, kendini teslim edecek cesareti göstermelisin..
Kadim krallığının sevgili kraliçesi, imparatorluğunu yeniden yeşertmek istiyorsan, istemekle ve anlamakla yetinmemelisin..
Kadın aynadır, erkek ne verirse onu yansıtır. Gördüğüm bu söz aşk ve ilişkiler üzerine yazma isteği uyandırsa da içimde aslında daha derini yazmayı, derinden anlatmayı seven kız çocuğu alacak bugün eline kalemi.. Kadınlar karar verene kadar, erkeklerse anlayana kadar ömür bitiyor demiş Ruhi Mücerret. Bu sözün her sene farklı versiyonunu gören ve her seferinde bu cümlenin gerçekliğini yaşayan biri olarak kesinlikle katılıyorum.. İstisnalar var elbette, bu cümleyi oluşturan sınırları aşmış insanlar da var.. Onlara selam olsun..
Zihinsel ve ruhsal gelişimime yatırım yapmanın beni taşıdığı yerden memnunum, lakin bu memnuniyet evrilmek istediğini içsel sancıyla ve ruhsal varoluş acısıyla kendini gösterdiğinden beri hayli zorlanıyorum.. Artık daha net görüyorum kendimi, daha net duyuyorum ruhumu. Mesela yaralarımın kanamalarını, kaygılarımı nelerin tetiklediğini, gerçekten neyin beni mutlu edip neyin sadece öğrenilmiş bir edinim oluşunu, mesela neyi ne niyetle yaptığım konusunda emin oluşum eskisi gibi manipülasyon oyunlarına gelmemi engelliyor. Elbette kolay olmadı hatta yıllarımı aldı, sadece zamanımı da değil neşemi, enerjimi, inandığım şeyleri derken birçok şey dağıldı ortalığa.. Üzerime yıkılan enkazsa kaldırması en güç şeydi.. Bir bahar temizliği edasıyla geldim bugüne demek isterdim lakin öyle olmadı, ben ne kadar anlatırsam anlatayım cehennemden geçmeyen ateşin sadece yakacağını tahmin eder, ne kadar yaktığını ve ne derece sıcak olacağını istese de bilemez.. Bana kalırsa bilmesin de isterim, öyle sancılı bir yol çünkü.. Sadece kendini iyileştirmek değil mesela, ya da ihtişamlı bir yıkılış da değil. Bu öyle bir yol ki çoğu şeyden de mahrum kalıyor insan; eğitimlerden, hayatın eğlencesinden, kendini geliştireceğin hobilerden, belki yeni yerler keşfetmek ya da farklı diller öğrenmek derken hayatın içinde olan ne varsa işte.. Şimdi ben size zor desem ne fayda ki. Bir yandan kendini iyileştir, diğer yandan hayatta kalmaya çalış, öbür yandan da hayata geç kal.. Hiçbir şey için geç değil zırvalarını bırakalım, elbette her gün bir adım atarak başlanabilir bu doğru, lakin iş sizle ve kendinizi disiplinli biri kılmakla bitmiyor ki, hayat siz yaralarınızı sarıp kendinizi iyi ediyorsunuz diye beklemiyor. Değişiyor, dönüşüyor, dün mümkün olanlar bugün zor oluyor derken tam bir Meksika Çıkmazı..
Ne büyük ironi, kendin yaratmadığın travmaları ve kendin açmadığın yaraları tek başına aşmak ve iyileştirmek zorunda olmak.. Hayatın tuhaf bir ikirciliği var. Artık bunu görebiliyorum, anlayabiliyorum. Bu da beni bahanelerin arkasına saklanmaktan, koşulları bahane ederek sorumluluk alma işinden kaçmaktan alıkoyuyor..
Velhasıl bugüne kadar geldim.. Sınırlarım olmadığını anlayınca yavaş yavaş sağlıklı sınırlar çizmeyi öğrendim, dostluk ve arkadaşlık konusunda herkesi sever güvenirim kızı olmakla birlikte daha net tavırlar ve hak ediş olduğunu anladım, aile konusunda zorunluluk değil gerçek bağlılık ve sınırlar konusunu fark ettim, aşk konusunda hiç sormadığım sorular sorup gerçekten ne istediğimi anladım.. Peki bunca farkındalık ne işe yaradı? İnsan farkındalık yaşayınca hayatı gül bahçesi olacak sanıyor, evrenin sırrına vakıf olmaya başlayınca dans edercesine yaşayacağına inanıyorsun bir an.. Aslında pekte öyle olmuyor, hatta içsel sıkıntılar ve ruhsal sancılar daha da artıyor. Çünkü önceden otomatikleşen seçimler ve tepkiler yerini sebebini anladığın bir açıklığa, karşındakileri daha çıplak görmeye başlamak tam bir lanet. Çünkü hem anlıyorsun hem acısı katlanıyor.. İşte tam bu noktada ikinci aşama başlıyor; sevmek, minnet duymak, anlamak, empati yapmak kıymetli evet lakin bunları hak edene vereceksin. Otomatik pilota geçen alışkanlıklar hayatına hizmet etmiyorsa koleksiyoncu gibi sahip çıkmak yerine yerine yenisini koyacaksın, sınırlarına saygı duymayanı kendi çemberinde bırakacaksın, elbette anlatacaksın paylaşacaksın baktın karşında muhatap yok tatlı bir gülümsemeyle sessizce uzaklaşacaksın.. Bunlar ailemle olan bağımı sağlamlaştırırken, dostluk konusunda daha güvenli ilişkiler kurarken hop bir boğulma hissi ortaya çıkıyor. Yetmiyor, bitmiyor, ne kadar ben oldum dersen de o kadar eksiksin diyor hayat.. Artık geriye de dönemezsin o boş mutluluk getiren aptallık sınırını geçmişsin çünkü. Hayatta akmaya devam etmiş.. İnsan ne yaşadığını biliyor da yazarken bile boğuluyor..
O eksiklik vurdukça yüzeye yine bir seçim zamanı diyor özü insanın.. İşte geçen eylül çokta düşünürek sayılmaz lakin o seçimi yapıp hayatmış, emekmiş, yıllar geçmişmiş, hayata geç kalmışmışım demeden yapılan o seçim.. Akabinde yüzeye çıkan katarsisler, hareketsizlik hali, kararsızlıklar, başlamayı bilmediğin yollar.. Lakin suya atılan taş dibe çöktüğünde, suyun bulanıklığı azalmaya başladığında tamam diyorsun yeniden güneş belirmeye başladı.. Hakikaten de öyleydi biliyor musunuz..
Emeğimin karşılığı olmayan işimden istifa etmiştim, dostluk konusunda kaliteli vakit geçirdiklerimle sohbet ederken tasrif etmediklerimle arkadaş sınırında kalıyor, misafiri olduklarımda bile samimiyet dozumu çizgimi bozmadan ayarlıyordum, bunların dışında iyi gelmeyenlerle zaten yolları ayırmıştım. Hiç inancım yok diyerek kafamı bile çevirmediğim, arayışımın olmadığı ve ne istediğimi bildiğim aşk konusundaysa hayat son dakika golünü atıp bana yeni yaşımın en büyülü hediyesini vermişti.. Tabi benim kendini hemen bırakmayan, yeniden yara almamak için güzel şeyleri bile görmekten korkan, hiç kimsenin kaygılarımı tetiklemesine izin vermeyeceğim dediğim canım kendim.. Başlarda biraz savaşan, aman yaralarımı görmesin diye, kendim hallederim diye güç gösterisi yapmaya alışmış, kontrolü elden bırakınca yeniden düşeceğini düşünen içimdeki o tatlı kız çocuğu.. Yavaş yavaş güvenmeyi de, aşka inanmayı da, kendini açmayı da, kontrolü bırakmayı da nasıl da zorlu ve sıkışarak öğrendin.. Tam da ruhum şarkı söyleyemeye başlamıştı, kimi zaman slow kimi zaman 9/8’lik lakin hep bir müzik çalıyordu.. Tam dedim ki sanırım bu sefer oldu, bu sefer hakikaten değdi..
Hayat yeniden boğazıma sarılana kadar, sadece uyuyormuşum aslında.. Uyku tatlı, rüya büyüleyici olunca uyanmayı öyle istememişim ki nefessiz kalana kadar sıkmış hayat boğazımı.. Büyük bir kalp çarpıntısıyla uyandım, elim boğazımda, gözlerim dolu, nefes alabilmenin gücünü ciğerlerime hissettirene kadar burnumdan soluyup durdum..
Kontrol ettim önce o ana kadar emek emek, ince ince işlediğim her şeyi.. Aile konusunda tamam, dostluk tamam, iş konusu hala emeğime değecek bir adım atılması gerekiyor, ve aşk işte buldum.. Nefesim düzene girene kadar bir buçuk hafta kadar geçti. Bağırıp sesimi duyurmaya çalıştığım da oldu, sükunete sığınıp anlaşılmayı beklediğimde. Görüyordum geçmişinin yaraları, bugünün stresini, seçtiği hayatın içindeki öncelikleri derken görüyordum.. Konuştum, küstüm, ağladım, kızdım yani denedim.. Şimdiyse emin olduğum şey artık; çözüm ararken savuşturulan savunmaların, yaptıklarımı eleştirmenin, kaygılarımı bile isteye tetikleyişinin, yaralayıcı ve yargılayıcı cümlelerin karşısında suçlu hissettirme çabalarının benimle ilgisi olmayışının.. Şöyle elbette insanım hatalar yaparım, kırıcı konuşurum bende etten kemikten ama aramızda kocaman bir fark var! Ben yargılamam, ben suçlu hissedilsin diye kırıp dökmem, yaptıklarımda vicdanım rahattır çünkü ihanet etmem, haklı çıkmak için karşımdakini darmaduman etmeye kalkmam..
Mükemmel miyim hayır, olmayı ister miyim, hayır. Kusurlarımla varım! Bu beni eksik yapmaz, bu beni suçlu yapmaz, bu beni nitelendirmeye etiket koymaya çalıştığın kişi de yapmaz.. Kendini kabul eden birinin karşında en çokta kendini olduğu gibi kabul edişi, hatalarını telafi etmek çabası ve her şeye sevgiyle bakma arzusu sende öfke uyandırıyorsa o seninle ilgili bir problem.. Zaten hep böyleymiş, insanların şeffaflığına önem vermem de bu yüzdenmiş..
Yüce gönüllü, aziz, kutsal bir alim olma çabam yok.. Hiç olmadı! Bir sevgiye inancım var her yarayı sarışına inanıyorum, çünkü nerede yara görsem benden bilip gerekirse kendimden sakındığım sevgimi çıkarıp heybemden sunuyorum.. Bir güvene inancım var, kimsenin kalbine şüphe ekmemek için kendimi sokakta bırakacak kadar tedirginlikle davrandığım, bir sadakate inancım şöyle bir dönemde bulmasının en pahalı şey olduğuna şahit olduğum..
Kusura bakmayın.. Kendimle savaşırken yanınızda olma çabam eksik kaldıysa, kusura bakmayın yaralarımla depresyonumla baş etmeye çabalarken diplomalarıma yenilerini ekleyemediğim için, kusura bakmayın böyle bir dünyada kendim olma savaşı verirken sizi anlamakta bazen zorlandığım için ve kusura bakmayın bunca şeyi tek başıma yaşarken bekletimin pahalı hediyeler, para, pul, statü, ev, araba olmasını istemediğim için..
Ve kusura bakın.. Sevgiyle yaklaştığımda canımı bile isteye yaktığınız için, kusura bakın bu beni üzüyor dediğim şeyleri tekrar etmenize ses çıkarmadıkça kendinize bunu hak gördüğünüz için, kusura bakın kaygılarımı sesli anlatacak kadar güvendiğim halde bile isteye oradan vurduğunuz için ve kusura bakın en kıymet verdiğim şeyleri sevgiyi, sadakati ve güveni gözünüzü kırpmadan yerle bir edecek cesaretiniz olduğu için..
Bugün biter. Eylül gelir yeniden. Ben kusuruna bakanla kusurlarını görmezden geleni ve telafi etmek için emek verenle yerle bir etmek için çabalayanı tüm gerçekliği ve çıplaklığıyla görürüm elbet.. İşte o an, dünden farklı olacak çünkü artık neşesiyle, zamanıyla, enerjisiyle bedel ödeyen olmayacağım.. Savaşarak kazandığım ışığımı hak edenler için, onların kayboluşunda yolunu bulması için harcayacağım..
Bir süredir düşünüyorum, hatta tek yaptığım da bu.. Aklımda geçen zamanla evrenin atmosferinde akan zaman arasında boşlukta salınarak, kendimi boşluğa bırakarak sadece düşünüyorum.. Neydi, ne oldu, ne olacak? Ne olmalıydı, ne olmasını isterdik, ne olmasını sağlayabiliriz?
Dünyaya kafa tutmakla kendine savaş açmak arasındaki en büyük fark şu; dünyaya kafa tuttuğunda düşmanın bellidir, savaştığın cephe ya da savaşma sebebin bellidir lakin kendinle savaşmak öyle mi! Ne zaman avantaj sağladım desen hop bir çelme yerdesin, hangi cepheye gidersen git kazansan da kaybedensin, düşmanın da sensin müttefikin de, kozların da belli stratejilerinde.. Göğsünde bir mağlubiyet ordusuyla ne olduğunu anlamadan bir barış bir savaş diye diye kendini alt etme aynı zamanda kendini kazanma savaşı..
Birkaç gündür düşündüğüm bunlarken aynı zamanda bunlarında dışında bir anlam arayışıydı.. Defalarca ölçsem tartı bir eksik bir fazla dedi, muhasebe yaptım defalarca bir alacaklı çıktım bir borçlu, dur dedim bildiğim yoldan gideyim yazarsam akıtırsam görür, anlar ve çözerim hemen kalemi aldım elime akıttım içimi, yine hesap tutmadı..
Öyle düğüm olmuş ki emek emek çabalasam da, tüm zamanımı enerjimi akıtsam da yine çözülmez bir ‘Gordion Düğümü’ vardı karşımda.. Zihin kıvrımlarımla adeta vals edercesine düğümleniyor, her sorgulayışta ve çözme girişimde adeta ayaklara basıyordu. Bildiğim her yolu denedim; konuşarak anlatmayı, yazarak aktarmayı, sorgulayarak gerçeği bulmayı, analiz ederek çözmeyi, susarak gözlemleyi.. Öğrendiğim her yolu denedim, denediklerim düğümü çoğalttıkça yeni yollar aradım..
Meğer yeni problem buymuş, beraberinde çözümü de getirmiş lakin yukarıda bahsettiğim çözüm yollarına alışık bir ben ve önümde çözülmeyi bekleyen koca bir düğüm yumağı duruyordu.. İrdeledikçe cevabında gözümden kaçmasına sebep olduğumu anlamam zaman aldı. “Hiçbir şey apaçık ortada olan kadar altıncı değildir” diyen, Sir Arthur Conan Doyle geldi aklıma bir anda. Serbest çağrışımla hemen arkasından Sherlock belirdi ve o cevabı bulduğunda attığı kibirli gülüşünü fırlattı suratıma..
Aha etkisi.. Zihnim öyle alışmış ki karmaşık yollara, büyülü ve gösterişli hikayelere düğümün ihtişamı gözlerimi kamaştırınca tek bir şeyi düşünmemişim; bazen bazı cevapların ve hikayelerin süslü ve uzun yollara ihtiyacı olmadığını.. Problemin büyüklüğü ve karmaşıklığı karşısında, çözüm bir o kadar basit ne göz önündeydi, Büyük İskender’in kılıcı.. Zihnim tam düşünüp sorgulamaya başlayacaktı ki, yerden aldığım kılıçla düğümü kestim..
‘Gordion Düğümünü kesmek’ işte oldu.. Ruhum derin bir nefes aldı, bedenim tüm tetiklenmelerini bir anda bıraktı, gözlerim doldu ve birkaç derin nefes sonrası kendimin tüy kadar hafiflediğini hissettim.. Ara sıra kendimi köşeye sıkıştırmama sebep olan neydi peki, düşünmek..
Daha da berrak bir yön belirmeye başladı önümde, yol ve son görünmüyor olsa bile, yön kendini göstermeye başlamıştı.. Yıllarca hediye gibi sunulmuş düşünme lanetinin yükünü anlatamamak ve üzerimden atamamak. Şimdiyse anlıyorum, bu laneti ben seçmemiştim, zaten verilirken de bana soran olmamıştı.. Oysa şimdi seçme şansım var, bana verilenle ne yapacağımı seçme özgürlüğü..
Neşeyi, güldürülen olmayı, anlaşılmayı, saatlerce susmadan sohbet etmeleri, stresimizi gevşetenleri severiz hatta bu ilk aşktır, ki bunu herkes sever sevmesi en kolay haldir.. Oysa zaman devreye girer, maskeler düşmeye başlar, sakladığımız yaralar görünmek istercesine yavaş yavaş ortaya çıkar, saklanılan yönler ortaya çıkar, kaygılar ve güven sorunları görünmeye başlar,. romantizm yerine sessizliğe bırakır kimi zamanda işte bu önüne iki seçenek çıktığı ve karar verecek olup sorumluluğunu alarak sonucunu yaşayacağın gerçekliktir.. Çoğumuz, özellikle de şu dönemde kendini göstermeye başlayan bu gerçekliklerle karşı karşıya geldiğinde vazgeçer, pes eder, gitmeyi seçer. Kalmak kabullenmek ve bu gerçeklikle yaşamayı seçmektir ve bu bir cesaret işidir aslında.. İşte o yol ayrımında, o düğümle burun buruna geldiğim ve ne kadar çabalarsam çabalayayım çözemediğim, sanırım vazgeçmem gereken an bu an dediğimde Sir Arthur’un kaleminden çıkan bir cümleyle sarılmam beni sakinleştirdi..
Şimdi bir seçim zamanı daha benim için.. Aşkın kusursuz halinden, kusurlarıyla severek ikinci kez aşık olma seçimi.. Meğer öyle uzun zaman olmuş ki gerçek bir cesaret adımı atmayalı, en son geçen eylül ayında 10 yıllık tüm emeğimi, birikimimi, inşa ettiğim hayattan istifa ettiğimde bu kadar cesur hissetmiştim, yeni bir eylül arifesinde ikinci büyük cesur adımımı atıyorum.. O büyülü, ihtişamlı ve çabucak olan aşktan yenisine geçiş.. Kusurlu, sınayıcı zaman zaman göz dolduran lakin büyüten, ilerlememi sağlayan, anlaşıldığımı bildiğim, gün içinde ne yaşanırsa yaşansın uykula güvenle dalmalı sağlayacak olduğunu bildiğim, ve en önemlisi artık kontrol etme yükünü bırakabileceğim..
Kimi zaman görüyorum kimi zaman gördüğümü sanıyorum. Kimi zaman anlıyorum çözdüm diyorum, kimi zamansa boğum boğum ediyorum.. Lakin her yeni gün kendime yeniden şans veriyorum..
Sevgili Eylül, ben bir adım atıyorum.. Baharınla gelmeni diliyorum..
Yüreğim bir telaşın içinde. Görüyorum, anlıyorum da. Lakin kabullenmek zor, kabullenmek vazgeçmeyi gerektiren bir adım bu sefer.. İnsan hiç veda etmek istemediği şeyle sımsıkı sarmalanmak istiyor, sıcaklığını güvenini hissetmek istiyor. Hayatınsa planı başka, hissediyorum. Henüz sonunu göremiyorum lakin hissediyorum.. Sımsıkı tutunmak, anlaşılmak için dil dökmek faydasız artık, faydası olsaydı bu kadar çırpınma olmazdı çünkü..
Şöyle bir anılara göz attım bugün, paylaştığım çoğu şeyi silerek başladım güne. Bazı videolar, fotoğraflar o an ne denli keyif aldığımı gösteriyor olsa da o anlara ait olanlardan kalan yoktu. Ben de bana ait olmayanı o anlarda bıraktım.. Şimdi bugün bununla yetinmek mi gerek yoksa bir gayret cesaretle her şeye aynı tarifeyi mi uygulamalıyım..
Aslında bir cümle bu soruma cevap oldu biraz önce telefonla konuşurken “o mekanda kahve içerken de böyleydi, bazı şeyler değişmiyor” cümlesi anlık kendime yüklenmeme neden olacak gibi olsa da gerçeklik tüm çıplaklığıyla önümdeydi.. Anlaşılmama, görülmeme ve duyulmama hissi.. Evet tam olarak buydu, o gün de beni yıkan bugün de hislerimin üzerine bir yük gibi çöreklenen.. Oysa bir köşede anlaşılmayı da beklemiyordum ki, neye ihtiyacım varsa neyi bekliyorsam dile getirmeyi öğrendim. Yine de kabullenmem gerek, söylemek ve istemek yetmez verecek olanın da buna gönlü olmalı..
Ben anlaşıldığı yerde bülbül gibi şakıyan o şen şakrak kadın. Ben gözlerinin içine bakıldığında neşeyle, heyecanla dans edercesine yaşayan o küçük kız çocuğu. Ben ruhuna güven ve şeffaflıkla el uzatana kadim krallığını emanet edecek cesarette o dimdik duran tatlı şımarık..
Biliyor musun işte benimle yaşamak bir karnaval havasında ömür geçirmek derken en çokta bu yönlerimi kendim gölgelemişim.. Halbuki öyle gösterişli hava atarcasına taleplerim olmaz kimseden, öyle maddiyatla büyüle beni triplerine de girmem. Benim ruhuma giden yol gerçeklikten geçiyor, benim kalbimi samimi sevgi fethediyor, benim zihin dehlizimde şeffaflığın hükmü geçiyor..
Ben artık affediyorum.. Dünü, dün de olanları, oldurtulanları, yarım kalan hikayeleri.. Ve ben artık kabul ediyorum hayatın gecesini, gündüzünü.. Don Kişot misali yel değirmenlerine karşı verdiğim savaşı bırakıyorum..Çok anlattım, az anlaşıldım. Çok ağladım, az el uzatan gördüm. Çok sevdim, azıyla sevildim. Çok koştum, azına vardım.. Belki de en önemlisi bu çokluk yüzünden kendimle olan savaşımı, kendimden verdiklerim için beklentilere girdiklerimi, feda edip kar elde etmeyi beklemediğim için yaşadığım hayal kırıklıklarını affetmeliyim..
Canım eylül, sevgili 1 eylül.. Öyle bir gel ki hayatıma, geçmişin tüm sonlarına tüm yarım kalmışlıklarına değdi diyeyim. Öyle bir başlasın ki sonbahar tüm ilkbahar ders alsın,bu nasıl bir tazeliktir, nasıl bir yenilenmektir diye..
Çünkü yüreğim telaşlı olsa da artık gönlüm inanıyor; çırpınmama gerek kalmadan anlaşılacağıma, koşuşturmama gerek kalmadan isteklerime sahip olacağıma, hislerimin kıymetli bulunacağına, düşüncelerimin önemseneceğine, köksüz medeniyetimin çoraklıktan çıkıp huzurlu ve güvenli bir kale olacağına, dünyaya kafa tutarken yalnız hissetmeyeceğime, yaşayacağım streste sinir sistemimin istekle sakinleştirileceğine, hayatın meşguliyetine ve koşullarına rağmen öncelik olacağıma.. Ve gönülden inanıyorum; daha nice neşeli, kahkahalı tatillere, kaymaklı kahvaltıların ve yemeklerin denize karşı huzurla yapılacağına, kahvenin anlamını hiç yitirmeyeceğine..
Zor, belki acıtacakta, kaygılar baş gösterecek kimi zaman. Biliyorum.. Bir şeyi daha biliyorum, kanatıyorsa ip, uçurtmayı salma vakti. Zaten kanatmayacak olan benimle rüzgarda süzülmekten hep keyif alacak.. Çünkü benim karnavalımın ışıkları zor olsa da yandı, o ışıkların sönmesine izin vermeyeceği..
Bir aynada denk geldim gözlerime önce yaşardı, şimdi yeşeriyor.. Bazen öyle güçlü hissedersin ki her şeyi anladığını, kabule geçtiğini, idrak meselesinde mertebe ağladığını düşünür dimdik durursun fırtınaya karşı.. Yere serilmenin kendine getirişiyle fark edersin seni yıkanın küçük bir esinti olduğunu.. Dağa karşı durmak kolay gelir de bir avuç suya basıp karşıya geçemezsin bazen.. Sonra da yendiğini sandığın her şey üstüne yıkılır tek tek, fark edersin yenmek değil senin yaptığın sadece arkaya atmak bazı şeyleri.. Peki ya bu herkese olur mu, yoksa bazılarımız için mi geçerlidir.. Burası çetrefilli bir durum işte. Çünkü anlam arayıp duranlar, manasını bulup yola koyulanlar, arkaya atıp devam edenler, arkaya atıp devam ettiğini sanarken tökezleyenler derken herkes kendi hikayesine hizmet eder.. Bir de senin gibiler var, bunların hepsinin toplamına sahip olup her dönem bir başka hikayeye hizmet ederek mana yaratmaya çalışanlar.. Artık bir şeyden eminsin sadece, tek bir doğrusu yok bu işin. Kesin bir yolu yöntemi de yok. İşte sen herkes olup hiçliğe çekildiğinde göreceksin bunu.. Bazıları devam ederken duracaksın, onlar anlamaya ihtiyaç duymazken anlama yorgunluğunda boğulacaksın, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenlerin karşısında merhamet yorgunluğu çekeceksin. Olacaksın olmasına da aslında biraz da eksik kalacaksın.. Her adımında bir parçanı, her seçiminde bir vazgeçişini, her kabullenişte bir başka tetiklenmeyi seçiyorsun.. Azalarak biten şeyler de var, bitmesi gereken ve giden şeyler de..
Peki sen bu değildin, seni bu yapmışlar. Bu yapılanlardan memnun musun? Öyle olsa bunca yitirişlere rağmen hala çabalar mıydın anlam anlamak, yeniden inanmak için?
Önce öldür geçmişi, sonra doğur bugününü.. Geçmiş karanlıklarla dolu, yitirilen inançlarla, yalanlarla, acılarla, hiç seçmeyi istemediğin seçimlerle, hayal kırıklıklarıyla. Baksana dünyaya, dönmeyi durduruyor mu! Ya insanlar onlar yanlış yaptığı için hatalarının başına dikilip bekliyor mu pişmanlıkla. Peki ya yaralanmış olanlar, vazgeçiyorlar mı denemekten.. Ne ki bu kadar kendinle alıp veremediğin, ne ki ruhunu bu kadar boğan, mideme eziyet edecek stresin güç kaynağı nereden geliyor! Anlatamamış mıydık seninle, dünün kaderi yaşandı ve bitti diye!
Hem her zerrene kadar anlatmak istiyorsun, hem de dün bitti bugüne bakalım diyorsun. Rüyalarında dünle savaşıyor, aklında değirmenlere kafa tutuyorsun, gerçek hayattaysa kanayan ellerle kopmaya yüz tutmuş ipleri sıkı sıkı tutarak olduğun yerde bekliyorsun..
Şeytanlarını zincire vurmak seni daha da özgür kılmayacak, gerçeğine direnmek seni yenilmez bir savaşçı yapmayacak, bugünün kararsızlığı seni seçmek sorumluluğundan korumayacak. Kendinle kavga etmen, hatalarından ders almak yerine suçlu ilan etmen kendini, sürekli yüzleşmelerle kendi üzerine yürümen her zaman doğru bir yol olmayacak. Kendini affedemedikçe bağışlanmayacaksın, kendinle barışmadıkça bu savaşa bir son getiremeyeceksin. Sırtını kendine dayamadıkça merkezindeki her sarsıntı büyük bir yıkım yaratacak depremler oluşturacak..
Yaşanılan senden başkasına zarar verdi mi, hayır, o zaman affet. Birinin kalbini, inancını, sevgisini yıkıp geçecek seçimler yaptın mı, hayır, o zaman şefkat göster kendine. Kendi şeytanınla barış, konuş ve onu serbest bırak..
Aklından azad olmak istiyorsan zihninin dehlizlerine dalmaya çalışmaktan vazgeç. Yüzmeyi öğrenmek mi istiyorsun, boğulmaktan korkmayı bırakmak mı istiyorsun o zaman giy en şık bikinini ve bırak kendini kendi gerçeklik okyanusuna..
Herkesin uyanmasını bekleme, anlamasını dileme, her zaman bir yolu olduğuna inandıran şu haritayı da elinden bırak artık. O harita seni bugüne getirdi ve görevini tamamladı.. Yeni haritalara yer aç. Bir yolunu bul, yeni yolları öğren ya da bir yol aç. Hepsini yapabilecek kadar hikayeye kahraman oldun, şimdi parçaları birleştirmek zamanı..
Zamanı ve olasılıkları kontrol edecek tek şey, anahtar ve o anahtarı kullanabilmenin tek yolu gerçeklikte onu uyandırmak.. Bu anahtara sahip olmak için birçok harita ve yol bitirdin. Şimdi anahtar elinde..
Yapabilirsin.. Başarabilirsin demiyorum. Bazen başaramasan bile önemli olan denedim demek, diyebilmek diyorum.. Seninle omuz omuza bugüne kadar gelmek bir onurdu güzel kızım.. Buradan sonrası senin yolculuğun.. Dünyaya kafa tuttuğun zamanları hatırla, kendinle savaştığın zamanlardan ziyade. Yola çıktığın zamanları hatırla, yolda kaldığın zamanlardan ziyade. Kim olduğunu hatırla, kaybolduğun zamanlardan ziyade..
“Kalbin yaralansa da sevgin eksilmez; her kırık, daha güçlü bir bütünün habercisidir..”
Ağrılarla uyanılan bir sabah, devamında gelen küçük kanama ve uyuşukluk hali. Yine de erken kalkmış olduğuna sevin diyen küçük bir fısıltı.. Uyandın, uyuyamadın daha doğrusu, ya da her neyse sonuç olarak gün erken başladı.. Yeni bir paragrafa ihtiyaç duymayacağın bir dizi duygu yükü.. Satürn’üydü yeni ayıydı, insanıydı, işiydi, kariyeriydi derken her şeyi tutmaya çalışmak son günlerde neyi kazandırdı. İlahi planlamaya teslim olacaktın hani, serbest bırakacaktın anlaşılamadığın yerleri.. Peki bu yüzeye çıkan kramplar, mide ağrısı, yüzündeki yaralar niye var? Görmeyini beklemek, anlamayana dil dökmek, istenmediği halde fazla fazla vermek çabası niye? Kimsin ki, nesin ki her şeyin altına girecek gücü kendinde görüyorsun.. Bak tatlı bir gülümsemeyle bir kahve ikramı, seni mutlu edendi bu küçük akışlar, tadını çıkarsan ya, yeni bir paragrafta köpüre köpüre anlatsan ya yine her şeyi.. Yok değil mi, bugün o gün değil, hatta birkaç gündür o gün değil.. Neyin kırıldığını biliyorsun çünkü. Hayatın nereye temas ettiğini biliyorsun. Önce atak geçirip ardından gelen bu ağrılar ve krampların neyin ayak sesi olduğunu da biliyorsun. Ve geçmişte o balkonda, mutfakta yalnız başına ağlarken ki halini, düşüncelerini ve sana neler hissettirdiklerini biliyorsun çünkü.. Yeni bir paragrafın işi değil bu sefer. Bir kahvenin kokusu yetmez gülümsetmeye çünkü. Kimseye ihanet etmemek için didinirken kendine ihanet edişin, kimseyi kırgın uyutmamak için çırpınırken kendini uykusuz bırakışın, kimseye yalnız hissettirmemek için oralarda duruşunla kendi zamanından çalışın.. Bu sefer sorun o, bu, şu değil biliyorsun. Bu sefer yalnız başına sessizce verdiğin savaşların yorgunluğunda bir omuz bulamayışın senin yalnız bırakını seçmenden, biliyorsun. Ne istediğini bilmek yetmezdi, istediğine uyan seçimler yapmalıydın.. Şimdi kahvenin tadını alamayacak kadar bozulduysa ağız tadın artık kafanı kaldırıp gerçeğe bakman gerekmez mi? Miden sindiremeyecek kadar dolduysa artık kusmanın ve yer açmanın zamanı gelmedi mi? Yüzün gülümseme kaslarını çalıştırmaz haldeyse artık neşeni hatırlatanlara izin vermen gerekmez mi? Yorulduysan yalnız savaşmaktan omzumda dinlen diyenlere direnmeyi bırakman gerekmez mi? Hevesle yaklaştığın ne varsa kursağım yeterince dolu artık heveslerim hayatta yankı bulsun demen gerekmez mi? Heyecanını ve merakını bir kusur gibi gördüklerinde bunun hiçte öyle olmadığını bilen o içindeki küçük kızı koruman gerekmez mi? Hayatına ortak olmak için çabalarken kendinden verip bunun bir şans olduğunu anlayanlarla yan yana olman gerekmez mi? Sevincini kör bir kıskançlıkla yıkanlarla değil üzerine kendi sevincini koyanlarla ya da? Sen seni biliyorsun da, seni olduğun halinle sevecek olanı bilmiyorsun bence.. Onca koşula rağmen vazgeçmeyesin, onca seçeneğe rağmen ihanet etmeyensin, onca kırgınlığa rağmen sevgiye sırt dönmeyensin. Sen sensin de senden olmayanların bunu görmemesine, anlayamamasına, bunların değerini bilmemesine niye bu denli hisli bakıp daha da kırıyorsun o güzelim yüreciğini.. İşte bu niyenin cevabını biliyorsun da aynaya bakıp yüzündeki yorgunluğu görmekten kaçıyorsun. Söylesene bana sen sendeki yorgunluğu görmedikten sonra kim görebilir gözlerinin arkasını, sen yanlış yapmadığını bildiğin halde kendine “iyi de ben doğrudan koşullara ve yaşanılanlara rağmen” şaşmamayı seçenim demedikten sonra, sen sessizce iyileşmeye çalışırken kendine bir tas çorbayı hak görmüyorsan kim getirir kapına çorbanı.. Bu yalnızlığı tanıyorsun, bu haksızlığa uğramayı tanıyorsun, bu yaftaları tanıyorsun, bu görülmemeyi tanıyorsun, bu anlaşılamama halini tanıyorsun.. Şimdi bırak kahveyi falan bir kenara, bekleme yeni bir paragrafa başladığında her şeyin mucizelerle dolu olacağı masalını, kafanı kaldır ve bak şu aynaya, gözlerinin içine.. Şu gördüğün kadını tanıyorsun.. Ona bir sözün vardı; gözlerine aynı yorgunluğu, gönlüne aynı kırgınlığı, hayatına aynı yalnızlığı yanaştırmayacaktın.. Bak ve gör, kendine verdiği sözü tutmuş bir kadın mı var karşında yoksa hayal kırıklığına uğramış bir kız çocuğu mu! Hak ettiğin dik gülüşlerin var, bedelini ödediğin hikayeler var.. Tanıdık olan lakin artık hissiz bırakan o eski hikayelere mi dönmek istiyorsun, kendine verdiği sözü tutan ve her zerresini hissederek yaşamak isteyen yeni bir hikayeyi mi yazmak istiyorsun? Tanıdık olan kan kokuyor, yaralarını sürekli kaşıyor, sana iyi gelmiyor yine de biliyorsun girişini, gelişmesini ve sonucunu. Yeni olan ürkütüyor, bahar kokuyor bir yanda da.. Kork, kaygılan. Dünde yaşasan da olacak olan bu. Ya da kafanı kaldır, aynaya bak, bir söz ver ve yüzünü yıka.. Bu hikayeden seni çıkaracak başka yazar yok, seni başrol yapacak başka bir senarist yok, o kuleden seni kurtaracak bir kahraman yok. Masallar dinlemeyi seviyorsun biliyorum lakin sana artık masallar anlatıp huzurla uyumanın sağlayacak olan yok.. Herkes seçimini yaptı, kartlar defalarca kez dağıtıldı, aynı masada oturup sürekli kaybetmenin bir değeri yok.. Yüzünü yıka, nefes al.. Anlam yükleyerek değil anlamın kendisi olmayı seçerek yaz yeni paragrafı.. Kendi karanlığında yön aradın şimdi bırak kırgınlıkların arasından ışık içeriye sızsın. Yalnızlığı benimseyerek savaştın şimdi direnme izin ver elini uzatan yanında yer alsın. Ben hallederim demelerden yoruldun şimdi izin ver ben de yardımcı olmak istiyorum diyen sesini duyursun.. İyiyim güzellemesi altında yoruldun şimdi hisset gerçekten huzurlu hissettirenin olsun. Küçük detaylara büyük anlamlar yüklendin şimdi bırak sana anlam katan neşeni çoğaltsın..
Ve sen köksüz medeniyetin kadim kraliçesi, artık izin ver medeniyetin kök salsın, korkmadan ait olmaktan, kaygılanmadan şeffaflıkla güven duyarak..
Bir panik atağın eşinde, gözyaşlarını koluna siler halde ve nefes alamazken.. Hayatta ki en değerli şey nedir? Para, ev, iş, araba, diploma, statü blah blah blah.. Aşk, zaman ve neşe..
Sevdiğin birinin sesiyle sakinleşmeyi, senden değerlisi yok hissi verecek zaman ayırmayı, sıcak bir sarılmayla yalnız değilsin dedirtecek o hissi beklerken insan hiç tanımadığı birinin uzattığı medille anlıyor yalnız olmadığını.. Hiç bir anlam bu kadar sarsıcı bir gerçeğe sahip olabilir mi?
Peki onca zaman sonra bu atak niye göğüs kafesine dayandı? “Sadece nefes al” tanımadık bir yüz, tanıdık bir ses.. İhtiyacın olan ve sıcaklığına sığınmak istediğin liman kilometrelerce uzakta, meşgul, bir boşluğun ortasındaki salıncakta tek başınasın.. Beklemediğin bir elden gelen mendil, sakin bir ses tonuyla “sadece nefes al” diyor, ve “yavaşça bırak nefesini”.. Dünyaya döndüğünü gördüğü an gülümseyerek uzaklaşıyor oradan, başka cümle yok, fazladan bir söze muhtemelen gerekte yok.. Peki sen sevginin sıcaklığını beklerken nefes almak için, bu yabancılığın uzattığı mendilde neyin nesi?
Kırmızı arabanın geçtiğini fark ediyorsun, ardından başka siyah bir araba daha, nefes al ve yavaşça nefes ver.. Kaldır kafanı gökyüzüne, bu boşluğu oluşturan ne, o boşluğu hissetmeni sağlayan bu atak ne?
Nefes aldıkça, alabildikçe kendi yalnızlığında renkler biraz daha belirgin hale geliyor. Kulağında seslere erişim yeniden sağlanıyor, bedeninin karıncalanması azaldıkça oturduğun yeri yeniden hissediyorsun..
Derin bir nefes daha, kontrol yeniden sende.. Gerçeği yalnızca gerçeği fark et.. Onca zaman sonra yüzeye çıkmaya çalışan şey ne? Derinlerden geldiği belli, yıllarını kendi zihin madeninde geçirdin kazıdın, temizledin, peki ya daha derinlere işlemiş bu şey ne?
Ha gayret, hem temkinli hem de cesurca yaklaşmaya başladın.. Korkma, mendil hala sende ihtiyacın olursa yalnız olmayacaksın bu sefer..
Hayatta en önemli şey ne! Sana öğretilenden sap, gerçeği gör, nefes almayı ihmal etme, kontrol, kontrol..
Şimdi anlıyor musun, kaburgalarındaki havasızlığa neden olan şeyi.. Acelemiz yok, mendil tamamen ıslanana kadar madeni kazmaya devam et.. Mendili beklediğin başka, mendili sana uzatan başka. Bu ilk değil, son da olmayacak. Beklemek yarının işi, anlamak bugünün. Oluşturmak yarının işi, olmayı seçmek bugünün. İkililikle tek başına yaşayamaz, kendine yetecek oksijeni sağlayamazsın. Gün daha batmadı, aşk, zaman ve neşe senin ruhunun kapıları. Kahveyse anlamını hala yitirmemiş sana günün her anında, yaşadığın en olayda eşlik eden bir tür yakıtın..
Biraz daha soluklan, bugün iyi bir iş çıkardın. Omzuna dokunup iyi iş çıkardın demeyecekler, elinden tutup yalnız değilsin demeyecekler, karanlığına başını uzatıp korkma ben varım demeyecekler.. Çünkü ne kadar yazarsan yaz, ne kadar anlatırsan anlat bilmeyecekler.. Zaten bilseler de çoğu zaman anlamak istemeyecekler..
Tanıdık sesler, bildik yüzler beklesen de beklediğin ve ihtiyacın olan zamanda orada olamayacaklar.. Bazen de olmak istemeyecekler.. Bazen de olmalarına engel olacak kadar meşgul olacaklar.. Çünkü hayat sana doğru değil, senden akar..
Bir keyifli kahveyi, bir neşeli sohbeti ve bir samimi sarılmayı hak ettiğini biliyorsun.. Bekleme, artık kalkabilecek kadar nefes alabiliyorsun..
Aklımın her hamlesini sabırla izledim. Her seferinde beni şaşırtacak kadar ön görülemez hamleler yaparak oyunu lehine çevirmeyi başardı. Son bir oyun dediğim an bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmesinin sebebi buydu.. Fark edememesinin sebebiyse sürekli kazanmanın verdiği güç zehirlenmesiydi..
Son bir oyun, mat olan diğerinin elini sıkar ve kontrolü tamamen ona bırakır. Anlaşma anlaşmadır.. Sürekli kaybetmenin tek iki büyük avantajı var; birincisi karşı taraf kazanacağına ikna olduğu için her bir sonraki oyunda kendini daha da serbest bırakır, ikincisi ise kaybeden taraf artık hangi yolları seçmemesi gerektiğini net bir şekilde öğrenmiştir..
Aklım kendinden öyle emindi ki, zihin kıvrımlarımın her birinde onun gücünün elektriğini hissedebiliyordum. Bilincim ise sürekli mağlup olmanın verdiği yorgunluğu bir yandan anlamaya çalışıyor bir yanda da vazgeçmenin doğruluğuna kendini ikna etmeye gittikçe yaklaşıyordu.. Rakibi kendi olanın kaybetme ihtimali yoktur denir, bendeyse durum tam tersiydi. Kendimle oynadığım her oyun bir öncekinden daha tehlikeli, daha acımasız, daha gerçekliğe yakındı. Her seferinde zorluk seviyesini arttırmak aklımın seçimiydi, karşı koymadım ona izin verdim. Bilincimse bu sırada verileri toplamakla ve biraz daha geri planda kalmakla yetiniyordu.. Ta ki aklımın o ön görülemez hamlelerinden birinin bizi felakete sürüklediğini anlayana kadar.. Durdurulamayacak kadar güçlenmiş, her sistemi yıllar içinde ele geçirmiş, kontrolü tamamen ele almış bir aklın önüne öylece çıkmak ve ona yanlış yaptığını anlatmak faydasızdı, yine de denenmeye değerdi, denedim.. Anlatmak için enerji harcamak bilinci zayıf düşürürken, anlamak için en ufacık çaba harcamayan akıl ise daha da güçlendi.. Bu da oyunlarda üstünlük kurmasını kolaylaştırdı..
Dürtüler aklı beslerken, gerçekler bilinci sürekli sersemletiyordu. Bir taraf terazide yükselirken, diğer taraf daha da aşağı doğru iniyordu. Peki bu yükseliş aklın yücelmesi miydi, yoksa hafiflemesinden mi kaynaklıydı? Bilincin ağırlık kazanması, yüklerin çoğalması mıydı yoksa öğrendikleriyle sabırla kendi zamanını beklemesinden dolayı mıydı? İşte bunun cevabını verecek olan o son oyundu..
Kendi zamanına esir ihtimaller.. Aklın bilemeyeceği gerçekliklerden bir de buydu. Yaşarken öğrendikleri, duyularla edindiği bilgiler, doğduğu evdekilerden gördükleri derken sadece duyularla ve kalıtımla kazandığı şeyleri doğru sanarak inşa ettiği her şeye öyle güveniyordu ki küçük bir darbeyle bunların domino taşı gibi yıkılabileceğini tahmin edemiyordu. Sıkı sıkıya bağlı olduğu prensipler, gerçek sandığı yanılsamalar ve daha nice öğrenim sana ait değilse eğer bir yerde yıkılmaya mahkum olur ya da onları kendininmiş gibi benimser yolunu başkalarının çizmesini fark etmeden kabul ederek yaşamaya devam edersin.. Oysa bilinç bunları ayırt edecek kadar bağlıdır özüne, lakin gerçekliğiyle yaşamak istemeyen onunla temas edemeyecek kadar kördür..
Bilincim aklımın bu zaafını gördüğünde beklemesi gerektiğini anladı, yıllar içinde öğrenmişti zamanı gelmeden yapılan hamle diğerleri gibi işe yaramayacak ve daha da sert bir şekilde geri tepecekti, bekledi.. Akıl tüm birikimi yerle bir edecek, zamanla ve emekle inşa edilen köprüyü bir gecede yıkacak bir hamle yaptığı gün bilinç işte fırsatı dediği o ışığı gördü. Şimdi sırada akıla yeni hamleler yaptırarak tüm öğrendiği yanılsamaları, yıllarca ona yaşatılanlar yüzünden oluşturduğu hikayeleri, kendini mahkum eden her düşünceyi tek tek değiştirebilecek o fırsat..
Aklın yaşayacağı katarsisler, yön bulamadıkça gireceği çıkmazlar, bocaladıkça tanıdık hikayelere çekileceği anlar olacaktı. Bilinç bunları ince ince hesaplamıştı.. En son ki oyunlarında yine kazanan aklımdı, bilincim analizlerinde yanılmasa da kaybetmesinin sebebini bir türlü bulamıyordu. Oyunu kazanan akıl yeniden sesini yükseltmeye başladığında bilincim biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek geri çekildi.. Elbette bu süre içerisinde aklımda beni hayatta tutacak seçimler yapmaya ve namağlup zaferinin tadını çıkarmaya devam ediyordu..
Ve bu sabah bilincim aklıma bir oyun oynamak için teklifle geldi. Aklım bocaladı, beklemiyordu bunu, kaybetmeye alışmış bilincimin sessiz kaldığı sürede sıkıldığını düşünürek oyunu kabul etti. Doğanın ortasında satranç tahtası yeniden açıldı.. Aklım kendinden emin bir şekilde dedi ki; kendiyle savaşan kazanamaz. Bilincim sakince gülümsedi; kendiyle oynayan kaybetmez..
Uzun soluklu hamleler, aklımın kazanmaya alıştığı her hamleyi baskı kurarak gerçekleştirmesi, bilincimin aklıma karşı yaptığı zayıf hamleler derken, oyun aklımın lehine bilincimin aleyhine doğru ilerledi.. Bilincim kaybetmeye yakın olduğunu kabullenmeye başlamıştı, son oyun, son mağlubiyet ve kontrolü tamamen bırakmak..
Tabi ya, kontrol.. Aklın zaafı.. Öyle alışık ki kontrol sahibi olmaya, öyle alışık ki kazanmaya bunun kör noktası olduğunu fark edemeyecek kadar keskin.. Bilinç, derin bir nefes aldı oyun birkaç hamle sonra bitecekti. Akıl öyle hızlı ilerlemişti ki şah açık ve korunmasız kalmıştı. Bir piyonun şah’ı yenebileceği aklımın ucundan geçmezdi..
Bir küçük hamlenin zihin kıvrımlarıma yarattığı darbeden sonra kendime gelmem zaman aldı. Mat eden bilincimse kendime gelmem için sabırla o zamanı tanıdı..
Son oyun, son hamle.. Aklımın masada sessizce oturuşunu izledim, dakikalarca. Yıllarca o hiç susmayan, her seferinde daha da vites arttırarak üstüme gelen, uyurken bile beni rahat bırakmayan o bütüncül yapı öylece sessizce durdu masada.. Bilincin piyonu uzatmasıyla sarsılıp kendine geldi.. Başta anlayamadığı bu hamleyi bilincin de yardımıyla idrak etmeye başladı.. Zihin kıvrımlarım hiç bu kadar elektrik yüklü olmamıştı. sinapsislerinden gözyaşı geliyordu ve bir an da bıraktı kendini..
Her şey boşa mı gidecek endişesi, onca yılın birikiminin heba ediliş kaygısı, farkına vardığı yanılsamaları gerçeklerle nasıl değiştireceğinin bilinmezliği ve kendini bulamama korkusu sardı etrafı.. Bilincim, aklımın bu yakarışlarına izin verdi ve sadece gözlemledi olanları.. Oyun bitmişti, bir mağlubiyet vardı ortada ve yıkılmış birçok şey akıl şimdi ne yapacaktı?
Bize güveniyorum dedi bilinç. Ve inanıyorum da.. Bugüne kadar bizi hayatta tutmak için bildiğin, öğrendiğin şekilde seçimler yaptın. Lakin artık bunlar bize fayda sağlamıyor. Telaşın, kaygıların ve korkular anlamsız değil ben seni görüyorum ve dahası anlıyorum da. Şimdi izin ver, bu sefer birlikte bir mana inşa edelim..
Akıl bilincin uzattığı piyonu eline alırken içinde kaydettiği tüm korkuların bir anda üstüne yıkılışından dolayı tereddüt etse de, bilincin haklı olduğunu kabul etti..
Masayı öylece bıraktılar.. Aklım ve bilincim kendilerine ait sesleri olduğunu, o sesleri karşılıklı duyarak kendi gerçekliğime daha da yaklaşacağımı öğrendiler..
Ve şimdi; aklın ışığında, bilincin gerçekliğinde kendi özüme adım atıyorum.. Görüyorum, duyuyorum, anlıyorum ve hissediyorum.. Ve bir gün yeniden o satranç masasına oturduğumda kazanan ya da kaybeden olmadan oynanacak yeni bir oyun için daha iyi bir oyuncu olmayı seçiyorum..
Bir dostum vardı, bir arkadaşım. Yıllarca aramızda 12 saatlik zaman farkına, binlerce kilometreye yenik düşmeyen bir dost.. Elbette bu benim dünyamda, benim lisanımda.. Senelerce kavuşmanın, yüz yüze kahve içmenin düşünü paylaştığımız ve saatlerce susmadan konuştuğumuz..
Bu bank yıllara ve yollarla meydan okuyan o arkadaşlığı, yıllar sonra doğum günümde bir arada gören ilk bank.. Ne heyecanlıydım ama, ne neşeliydim. Ona göre hüzün vardı gözlerimde bana göreyse yılların yorduğu, kendiyle yeniden tanışmaya başlamış, 31 yaşında ilk kez dilek dilemeden hayatın sürprizlerine kendini bırakmış bir kadın..
Öyle eskisi gibi içip eğlenmeli değildi, eski kalabalıklığım yoktu çevremde gün boyu bir o bir ben birde gece 12 olunca kutlayan birkaç arkadaşımla geçen sakin bir doğum günüydü.. Gün sakindi de ben tam aksine çok heyecanlıydım. Özlediğim insan yanındaydı, kendimi bulma yolunda evim diye inşa ettiğim her şeyi yıkmıştım. Hem yeni yaşımın, aslında yeni yaşantımın toyluğu vardı üstümde..
Bunu o gün ona hiç söylemedim, hatta sonrasında da söylemedim, ama o gün bu bankta otururken içimden hep o an o dakikalar bitmesin dileği geçti durdu.. Hayat bu ya, meğer mum üflerken bu sefer dilek dilemeyeceğim desem de meğer hayat o içimden geçeni dilek kabul etmiş.. O günden sonrası biraz karışık, lakin şuan tam da şimdi aynı banktan tam da 4 ay 25 gün sonra neredeyse aynı saatlerde oturmuş kendimi dalgın dalgın gökyüzüne bakarken buldum..
Biri yıllarca sırf siz en ufacık hüzün hissetmeyin diye dikkatlice imtina ederken nasıl olur da hüznün sebebi olmayı başarabilir.. Sadece düşündüm, bugün bu saate kadar her kelimeyi, her olayı tek tek düşündüm..
Merhaba ben kaygılı bağlanma stiline sahip, buna sahip olmasına karşın durumun farkına varmış ve ihtiyaçlarını dile getirmeyi öğrenen, güvenli bir alan inşa etmeye özen gösteren, yeni yaşına hayatı akışına bırakarak girmesine karşın şuan tam da bu anı idrak eden..
Bu bankta yeni yaşına giren, bu bankta bir kediyle ve aşkla yeniden oturan, şuan yine bu bankta bir başına kalmış..
Arayan giren saat ve kilometre farkının 25 marttan önce heyecan yarattığı, 17 Ağustos itibariyle ise özlem yarattığı yerde en çokta neyi özlediğimi düşünür buldum kendimi..
Heyecanımı, sevildiğimi, merak edilmenin ve önemli hissetmenin çocuklaştıran neşesini, değerli hissedince o kollarını açıp sarılmak için koşuşlarımı, beklemenin sabırsızlığına rağmen kavuşacak olmanın güvenini, bir tatlı söze ikna oluşlarımı, ufacık bir sürpriz karşısında tek başına dev kadro oluşturan ruhumun çocuksuluğunu, zaman zaman problem olan kaygılanmalarıma rağmen hep bir çözüm bulunur deyişlerimi, stresle baş edemeyince ürkekleşen kalbimi, ve yine de her gün yeniden sevebilmeyi seçen kendimi..
İnsanım elbet bazen işin içinden çıkamıyorum, kimi zaman kaygılarıma yenik düşüyorum, göremediğimde oluyor anlayamadığım da, stresin aklımı ele geçirmesine izin vermişliğim de oluyor, kendi içimde küsüp küsüp barıştığmda..
Yine de şu bankta kimseye sitem etmeden öyle usulca gökyüzüne bakıyorum da, kendime olsun diyorum, olsun. Sen her gün yeniden seçebilecek cesarete sahipsin, sen her gün inşa edebilecek bilince sahipsin. Çok anlattım, anlaşılmayı beklerken. Tamam dedim ya bu kusur benden olsun, bir samimi özür beklerken. İnsan bu ya kırar ama kıyamaz kırgın uyutmaya dedim, defalarca kırgın uyumama rağmen..
Biraz buruk, biraz yorgun, yine de vazgeçmeyen benim hoyrat kalbim.. Bence başardık.. Çünkü kendi dertlerine rağmen derman olmaya, onca kaygına rağmen güvenmeye, yaralarına rağmen şifa olmaya, anlaşılmamışlığın yorgunluğuna rağmen çabalamaya, kimseyi kırgın uyutmamaya, belirsizliklerle boğmamaya özen gösterdin, hep devam ettin. Bekledin, sanki zaman sadece onlar için kıymetli de senin için işlevsizmiş gibi bekledin..
Kim ne derse desin. Ben seni umursuyorum, sana değer veriyorum ve kırgın uyumana izin vermiyorum.. Bu bankta neşeyle girdiğin yeni yaşında, bugün elinde bir mumla yeniden üfle pastanı.. Senin de hata yapmaya, senin de yüklerini paylaşmaya, senin de sırtının sıvazlanmasına ihtiyacın var..
Bir dost, bir aşk, bir bank ve bir kedi.. Sen olduğun halinle parla güzel kızım.. O gün hayatın sürprizlerle dolu olduğuna inanman için bir mum ve bir dileğe ihtiyacın olmadan hayat ruhuna bir ışıltı bıraktı.. Şimdi, inandığın şeyi korkmadan yaşaman için bir muma bir dileğe ihtiyacın yok.. Korkma, kaygılanma, stres yapma demeyeceğim. Sen de insan evladısın korkacaksın elbet lakin karanlığına ışık olacak olan, kaygılarına güvenle yaklaşacak olan (hatta tatlı bir gülümsemeyle o kaygılarını çocuksu bir samimiyetle sarıp sarmalayan), stresin kontrolden çıktığında nefes almanı sağlayana sahipsin.. Şimdi, bugün bir seçim yap.. Sahip olduğunun sana ev olmasına izin ver.. Seç, o evde huzurlu ve neşeli olacak olan halini seç..
Zihninle değil, bu sefer bilincinle seç.. Aynı hikayeleri değil, tam da bu bankta yeni yaşına giren o toy, lakin geçen zamanda o toyluğunu üzerinden tetiklene tetiklene atan o kadın olmayı seç..
Sahip olduğun aşkı, ait olduğun dostu seç.. Çünkü senin hikayen anlaşılmaya ve yaşamaya değer..
Çabaladım.. Kendime minnettar kalacak kadar çabaladım.. Şimdi durup kahvemi yudumlarken, şu durabilmek işi ne zormuş, diye düşünüyorum..
Defalarca anlatmayı, gerçeği göstermeyi, çabanın kıymetini, denemenin önemini.. Ne değişti?
Anlaşıldığını sandığın an gelen huzurun anlaşılamadığını gördüğün an yarattığı hayal kırıklığını bir insan kaç defa yaşar ve kaçıncıda idrak eder? Sözlerine güvendiğin birinin davranışlarının gerçekliğini daha fazla yok saymamam gerektiğini kabullenmem için daha kaç hayal kırıklığı ve güven yıkımı yaşamam gerek?
Saatlerce yapılan konuşmaların heyecanına bırakıyorsunuz kendinizi, diyorsunuz ki bu sefer oldu tamam sonunda görüldü ve anlaşıldı her şey, sırtımı dayıyabilir güven için gözlerimi kapatabilirim. Ani bir hisle gözlerinizi açıyorsunuz sırtınız boşlukta, yere doğru düşmektesiniz aklınızda tek bir düşünce var “güvenimi kırmaya değer miydi?” Sırtınız yerle temas ettiğinde acının etkisi aklınızı uyuşturuyor bir süreliğine. Öylece yatıyorsunuz, bu serbest düşüş beni hangi uykudan uyandırdı?
Gözünüzü açıyorsunuz gökyüzü, bulutlar kendi zamanına direnmeden akıp gidiyor, seçim sizin o an biliyorsunuz, ya yere serilmenin acısıyla kıvranarak devam edeceksiniz ya da sözlerin yarattığı uykudan uyanacaksınız..
Acı her türlü olacak, peki ben neyi seçeceğim?
Bekledim, gözledim, dinledim.. Benden sabreden derviş olmaz, benden kaçan kovalanır oynayan sıradan biri olmaz, benden bencil biri de olmaz.. Benden ne olmaz biliyor musun; sürekli kendini düşünen, bahanelerin arkasına saklanan, koşullar öyle geliştilerle oyalayan, söz verdiğinde tutmayan, zaten zor kazanılan güveni kolayca yerle bir eden, sürekli ben ben ben diyen biri olmaz.. Keşke olsa, ama olmaz..
Benden ne olur biliyor musun; inandığı şeylerin arkasında dimdik duran, koşullar ne getirirse getirsin sımsıkı elini tutan, çürümüş ilişkilere rağmen sevgiyi bir emanet gibi koruyup kollayan, güveni lafla değil şeffaflıkla veren (davranışlarıyla), söz verdiğinde tutan, incitmemek için parmak uçlarında vals eden..
Olmak ve olmamak halini bilmek güzel, güzel olmasına güzel de bu sürekli düşme halinden nasıl çıkacağız biraz da oraya bakalım..
Kendini bil, kendini bul, kendini doğur.. Üç aşamayı da en sancılı şekilde tamamladık.. Şimdi yeni doğanı sağlıklı bir şekilde inşa etmek zamanı..
Ben sadece dürüstlük değil şeffaflık istiyorum, ben sadece dinlenmek değil anlaşılmak ve duyulmak istiyorum, ben sadece bakılan değil görülen olmak istiyorum, NOKTA.. Lami cimi yok, lagaluga yok, biri istek ve ihtiyaçlarını net bir şekilde dile getirecek kadar cesursa, ki bunları keşfetmek bile bir süreç meselesi, burada size değer veren, sağlıklı iletişim kuran biri var demektir.. Unutmak önceliğim değilsin demek, işim var meşgulüm demek önceliğim değilsin demek, ya bu aralar yoğunum başka sorunlar var demek yine önceliğim değilsin demek.. İşte serbest düşüş esnasında sorguladığın şey tam olarak burası..
Ben merkezine mihenk taşı olarak en kıymetli seçtiğimi koydum, peki o mihenk taşı orada olmayı istiyor mu, davranışlarına bak ve gerçeği gör kızım.. Ben önceliğime en kıymet verdiğimi koydum, peki o orada olmayı hak ediyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım.. Ben bir yarın inşa ediyorken en zor günümde bile sencil olabilmeye gayret ettim, peki oncul olmayı o istiyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım.. Ben inanmayı, güvenmeyi, enerjimi ve zamanı feda etmeyi seçtim peki o bunu istiyor mu, davranışlarına bak gerçeği gör kızım..
Peki, benden ne olur diye soran birinin bu yazdıkları soruya cevap mı? Aslında evet. Her düşüşte kalkabilmeyi başarmış, yaşadığı hayal kırıklıklarına rağmen yeniden güvenmeyi seçmiş, kırgınlıklara ve bağlanma şekline teslim olmaksızın sevgiye emek vermiş birinin tam olarak kim olduğunu gösterir..
Çabalayan, seven, bunca çirkinliğin içinde güveni dipdiri tutan, sadece sözlerle değil davranışlarla da ben buradayım dimdik ve her şeye rağmen diyen biri..
Aşka inanan, kariyerinde işler yolunda gitmese de çalışmayı hep seven, problemleri vals edercesine çözebilen, karanlıktan korksa dahi ışığını kaybetmeyen bir ben..
Ve ben benden ne olur sorgusunun içinde bir başına kahvesini yudumlarken hayattan kendini gizlemeden talepte bulunan..
Kalbimi heyecanla attıran, güvenimi canlı tutan, önceliği olmaktan dolayı huzurlu olacağım, değerli hissettirmek için kendini ortaya koymaktan çekinmeyen ve gözümü kapatıp kendimi bırakma cesaretini gösterdiğimde ve o gölde boğulma korkusuna rağmen girmeye cesaret ettiğimde yara almama izin vermeyen, düşmeyeyim diye fizik kanunlarına meydan okuyan bir aşkın evim olmasını istiyorum bugün.. Çünkü biliyorum, benden çok güzel bir ev sahibi olur..
Ve sevgili evren, bugün düştüğüm bu yerden gökyüzüne bakarken bir mucizeyle uzatacağın eli bekliyorum.. Ben yine, yeni, yeniden inanmayı seçiyorum. Peki sen inanmam için bir sebep olmayı seçiyor musun?..