Kategori: Genel

  • ..KAHVALTI VE DİĞERLERİ..

    Rutinlerimizin mikro değişimlerinin hayatımıza makro dönüşümler getireceğini söyleselerdi, ki söyleyen çok, bu denli inanmazdım.. Hiyerarşi piramidinin en üst tepesinde bir başıma oturmuş hayatın akışını izlerken tabureyi ayağımın altından kaydırdı hayat.. Sarsıntının etkisiyle birinci basamağa kadar yuvarlanmıştım.. Her şeye baştan başlamak temeli sağlam yapılar inşa etse de benim mizacım zoru kolay kılan, kolaydan çabuk sıkılan, sondan başa doğru ilerleyen, başa gelmeden dağılan bir dizayna sahip..

    Işığı göz kamaştıran, yakınına geleni yakıp kavura bir güneşin ta kendisiydi ruhum.. Ehlileştirilemez bir ruhun, dizginlenemez bir aklın ortaya çıkardığı ürünün ta kendisi.. İnsanoğlu ne tuhaf; kendinden üst insan gibi bahsedip davranışlarıyla en vasat seçimleri düşünmeden seçebilen, en iyisini isterken dilinden eleştiriyi bırakamayan, bahar gelmiş bahçelere hayranmış gibi konuşup tüm çiçekleri katleden, nefretiyle dünyayı karanlıkta bırakan.. Ve ehli insan ne tuhaf; bedeni dünyanın utancını ve direncini taşıyan, ruhunda başkalarından doğan yaraların şifasını bulmaya çalışan, karanlığın içinde çatlaklardan ışığı sızdırmaya çabalayan..

    Ve zaman, olmuş olanla olacak olan arasındaki mesafenin ta kendisi.. Oluyor olanlara maruz kalanlarsa dünün pişmanlığı ve geleceğin kaygısı arasında sıkışıp kalan, kimi anın hikayesini hiç unutmak istemeyen, kimi hikayelerinse hiç yaşanmamış olmasını dileyen..

    Her cümle yarım, her kelime sonu iki noktayla bitiyor.. Kimi hikayelerimiz gibi, kursağımızda kalan kimi hayallerimiz gibi, adım atmaktan korktuğumuz kimi kararlar gibi..

    Ama kahvaltı öyle mi! Kahvaltının bir samimiyeti var, bir yakınlığı var, hem sağlığa da diğer öğünlerden daha çok katkısı var. Diğer öğünler gibi değildir kahvaltı; bir başlangıç ya da bir bitiş saati yoktur mesela, uyandığın an biyolojik saatin seni dürttüğü an yapılmaya müsaittir, geceleri uykun mu kaçtı karnın mı acıktı kallavi bir sofra istemez mesela. Bir peynir, bir domates, bir bardak çay, bir dilim ekmek yeter mesela.. Ne akşam yemeği gibi ciddidir, ne de öğle yemeği gibi samimiyetsizdir.. Kahvaltı da cümlelerin sonuna noktalar konulabilir, sonrasında bir keyif kahvesi içilebilir, dinlene dinlene yemeni sağlar çünkü soğumasından endişe etmene izin vermez..

    İşte ben biraz da kahvaltı insanıyım, kahvemin öncesini ve sonrasını anlamlı kılan şeylerin insanıyım aslında.. Bağı bahçeyi azınlıklar ekip biçer, güzelliğini ve rengarenk oluşunu hatta bahçenin düzenini de azınlıklar yapar, kahvaltı yapabilmeyi başaran azınlıklar.. Geri kalanlar vardır bir de; onlar sadece bahçeyi görürler, bahçedeki renkleri ve düzenin güzelliğini.. Sadece bakanlar bilmezler; o bahçenin toprağı nasıl işlendi, tohumlar hangi özenle ekildi, o ekilenlere her gün ne kadar emek verildi, o emek verilen zaman içinde nelerden vazgeçildi, güneşin ışığı, suyun akışı nasıl ayarlandı, neler budandı neler yeniden ekildi.. Bilmez bakanlar.. Bakanlar sadece gördükleri bahçeye dair fikirlerini anlatırlar dünyaya, oysa o bahçeyi görenler dünyanın vakıf olduğu gizli sırrı bilirler.. Ve o sırra erişenler, kahvaltılarını yapıp kahvelerini yudumlarken sükunet içinde bakmakla oyalananları ve gerçekten görenleri ayırt edebilirler..

    Her gününü hayatın sırrını çözmeye harcayanlara, sırrın sahiplerine..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KENDİNE İTİRAFLAR SERİSİ; BİR..

    Ben böyleyimlerin listesini yaptım bugün.. Duygularını ifade edebilen, ihtiyaçlarını dile getirebilen, sınırlarına sahip çıkabilen, iyi bir dinleyici, önceliklerine göre hareket eden, zorunda kalmadıkça sorumluluk almayan, sevdiklerinden ve sevmediklerinden epeyce emin, korkularının üstüne gidebilen (elbette tehlike konusunda dikkatli), kaygılarıyla yüzleşebilen, anlamayı başarabilen, neşesini ve enerjisini etrafa gönlünce saçan, ışığından emin, istekleriyle ihtiyaçları arasındaki farkı ayırt edebilen, insanlara bağlı fakat bağımlı olmayan, özünde devrimci eylemlerinde bir burjuva edası barındıran, bir kahveyle bir hoş müzikle anı yakalayabilen, zaman zaman aklındaki hayatta vakit geçirmeyen seven, inadını kalkanı yapan, hevesi kırıldığı an dünyayı umursamayan, kırgınlığını dişini sıkarak aktaran, insanların arasında kimi zaman köprü kimi zaman katalizör olan, durumları topaç gibi çevirip olduğundan farklı bir güzelliğe evirtebilen, kırılınca dokuz köyü ateşe vermek yerine kulaklığını takıp kapüşonunu çekip kabuğuna çekilen, hayatın ritmine dans edercesine eşlik eden, anlaşılmadığı yerde kimseyi meşgul etmeyen, aklıyla ağzı arasında perde olmayan, eylemleri özünden gelen plansız biri..

    Bir de böyleydimlerin listesini yaptım.. Duygularını kendine saklayan, ihtiyaçlarını kendi başına halletmeye çabalayan, sınırlarını sevdiklerinin tahrip etmesine müsaade edecek kadar kendinden uzak, dinlemek ve anlamak yorgunluğu yaşayacak kadar önceliği başkaları olan, aman kırılmasın aman incinmesin diye diye kendisi paramparça olan, parçalandıkça hayata karşı keskinleşen, neşesini ve heyecanını doruklarda yaşayan ve tükenebileceğini hiç düşünmemeye çalışan, merakı her şeyin önüne geçen, hadi yapalım hadi gidelim diyerek planlı yaşamayan (gerçi bu pek değişti denilemez), kırgınlığı öfkeye dönüşen o öfkeyle ne yapacağını hiç bilemeyen, anın içinde zamanı bükebilecek kadar uyanık kalan, anlaşılmayı bekleyen, hikayelerden bir dünyanın içinde kendine küçük umutlar yeşerten, maruz kaldıklarına rağmen yorulmadan devam eden, kalbiyle aklı arasında savaşan ordunun mağlubiyetlerine şahit olan, sevginin her yaranın ilacı olduğuna inanan, bir doğrunun birçok güzelliğe dönüşebileceğine inanan bir hayalperest..

    Neydim, ne oldum, ne olacağım arasındaki her persona hayata bakış açısında, inancında, planlarında, ideolojisinde, felsefesinde, ruhunun kimyasında, aklının matematiğinde, kendine hem mağlubiyetler hem galibiyetler yaşattı.. Bir ben vardı elimde; annemden doğma, babamdan olma, kardeşiyle büyüyen, çevresiyle yetişen, maruz kaldıklarıyla ve öğrendikleriyle en doğrusunun kendi olduğuna inan.. Sonra ansızın pencereme bir kuş kondu kanatlarını dinlendirmek için, bir kedi oturduğum parkta boş gözlerle salıncağı izlerken ayaklarıma huzurunu bırakırcasına kuyruğunu değdirdi, bir köpek sevgisini ellerime teslim edercesine gözlerime baktı ve hayat yeniden başlamam için aşkı hatırlattı bir kokuyla, bir yağmurla, bir merhabayla..

    Şimdi bir ben var elimde; acılarımla hayata bilenmek yerine sancılarına göğüs gererek kendimi yeniden doğurduğum, yanlışlarımla ve hatalarımla kendimi büyütmeye çalıştığım, izi kalan sızısı olan sessizce yok olan yaraları sevgiyle sabırla şefkatle sarmaladığım, bir çocuğun sesinden ve şarkısında hayatın tadını alan, bir dostun sohbetinde samimiyeti bulan, bir ailenin sıcaklığında güvende hisseden, bir hayvanın varlığında merhameti gören ve bir adamın kalbiyle gülümseyip ruhuyla sarılmasında teslimiyeti öğrenen..

    Ve bir ben daha yeşerecek zamanla, bugüne kadar yaşadığı hikayenin anlaşıldığı yerleri keşfettikçe.. Ve bir ben, omzumdan yeniden öperek kendime sessizce fısıldayarak diyeceğim ki başardın, seninle gurur duyuyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SARI BÜYÜKTÜR GÖKKUŞAĞINDAN..

    Hepimizin sevdiği bir renk vardır, çokça sevmek olmasa dahi bir nebze diğer renklerin önüne geçecek kadar gözümüze hoş gelen ve diğer renklere bir milim fark atacak kadar güzel gördüğümüz bir renk..

    Kendi dünyamızda oluşturduğumuz etiketler, otomatik pilota bağladığımız rutinler vardır.. Hissetmeye alıştığımız duygular, daha aklımız uyanmadan zihnimizi esir alan düşünceler vardır.. Sevdiğimiz ya da alerjimizin olduğu çiçekler vardır.. Kendi dünyamızın bir misyonu, bir vizyonu, bir hikayesi vardır.. Zamanın oluşturduğu rotalarda dalgalanan her insanın, parmak izi kadar eşsiz anları vardır..

    Peki bunlar nasıl oluşur?

    Ailemiz, doğduğumuz evlerimiz, o evlerin temelini atanlarımız, büyüdükçe oluşan çevremiz, eğitimcilerimiz, okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz derken liste uzayıp gidiyor.. Yani kısaca maruz kaldıklarımız..

    Kendimize inşa ettiğimiz kimliğin her bir parçasını didik didik etmenin verdiği anlama yorgunluğuyla baş başa kaldığımız anlar vardır.. Hani bazen bir an hayatınızı değiştirir, hani bir an sizi bambaşka biri yapar ya, hani bazen biri ya da birileri değiştirir sizin renklerinizi ya, hah işte öyle bir an değildir bu anlama hali.. Daha çok ben kimim sorusuna giriş dersidir aslında.. Ya yıkıla yıkıla inşa edeceğiniz ve yeni kimlik oluşturacaksınızdır ya da ince bir sızıyla olduğu gibi kabul ederek devam edeceğiniz noktadır, hem idrak edip hem de inşa edememe halindeyseniz kesinlikle kendinizle baş başa kalmayınız ve bir bilene danışınız..

    Sevdiklerimizin ve sevmediklerimizin listesini çıkarıp üstüne bir de bunların oluşumunun sebebini bulduktan sonrası fırtınalı bir aydınlanma çağı, ruhumuz ve benliğimiz için.. Karanfili gülden çok seviyorum çünkü herkesin sevebileceği bir sıradanlığı yok, nergisi papatyadan daha çok seviyorum çünkü baharın gelişindeki ”en iyi mevsim benim” bencilliğini tetiklemeyecek kadar zarif.. Pembeyi yeşilden daha çok seviyorum çünkü gözlerimin şişmesine neden olan polenlerin ve alerji dolu sürecin aksine çocukluk dönemlerimdeki eğlendiğim sokak oyunlarını anımsatıyor.. Trenleri uçaklardan daha çok seviyorum, çünkü manzaranın ayrıntılarına ve zamanın sakinliğine sahip olduğu için..

    Bunlar hayatımın başucu listesinde yazanların bir kısmı.. Şimdilerde hayatıma eklenen yeni şeylerin heyecanı ve merakını taşıyorum aslında.. Bir yürüyüşün yanında eşlik eden bir sesin ruhuma huzur verişi gibi, yağmurda aylakça dolaşmayı sevdiğim kadar dans etmeyi de sevmek gibi, sarıyı sevmek için kendimce nedenlere ihtiyacım olmadan öylece sevebilmeyi öğrenmek gibi..

    Kendimizi bir gecede inşa edebilir ya da yenilgiye uğratabiliriz.. Yıkılan her şey yeniden yapılabildiği gibi, özenle inşa edilenlerde bir çırpıda yıkılabilir.. Her gün bir milim daha yaklaşıyorum ruhumun derinliğine ve her saniye biraz daha fazla inanıyorum aşkın yaşamı oluşturan özel bir denklemi olduğuna..

    Kimliğimizin parçalarını, duygularımızın zırhını, düşüncelerimizin temelini ne kadar sağlam oluşturursak oluşturalım her gün bunlara sahip çıkmak için, yenisini kazandırmak için, eskisini değiştirmek için yeni bir gün olmaya devam edecek.. Biz bu yeniliğe ister kaskatı bir karşılık verelim, isterse esneme payıyla teslim olalım fark etmeden.. Diğer yeni günlerde hükümdarlığı hangi renk ele geçirir bilmiyorum, sadece heyecanımla ve merakımla öğrenmek için kendime izin veriyorum hepsi bu.. Ve mayısın başında, işte tam da bugün, yeni bir günden sesleniyorum; aşkın bilinmezliğinin verdiği yetkiye dayanarak diyorum ki sarı büyüktür gökkuşağından..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÖNÜL HANIM VE RENKLERİ..

    Hani göze temas eden ışığın kırılmasıydı renkleri algılamamızın nedeni, gönlümün kırıklarından sızan ışığın beslediği bir bahçede çiçek açmasını mümkün kılan neydi peki?

    Planlarla yaşamanın pek çok iyi yönü var; düzen getirmesi, belirsizliği neredeyse ortadan kaldırması, bilmenin verdiği özgürlük.. Plansızlığın getirisi peki; sürprizlere karşı savunmasızlık, her şeyin mümkün olma ihtimalinin verdiği neşe, bozulan planın yaratacağı hayal kırıklığından kurtulmuş olmak..

    Bilmenin verdiği huzur mu, bilinmezliğin verdiği stres mi? Tabi böyle sorunca huzura giden yolu gözü kapalı ve düşünmeden seçmek istiyor insan.. Soruyu şöyle sorsak; ömrün hikayesini bilmek, geleceğin belirsizliğini kaldırmak, her şeyin cevabına erişmiş olsak ve bu ölümün, yaraların, kayıplarında perdesini aralasa insan bunca acıyı da bilerek yaşamayı göze alabilir miydi yeniden? bilmek huzuru ortadan kaldırmış olmaz mıydı bu sefer?

    Bir çiçek sizi hüngür hüngür ağlatabiliyorsa, çiçeği bile yeşertmeyi başaramadım dedirtiyorsa biliyorsunuz ki burada konu çiçeğin solmasından çok ruhunuzun solmuş bir yanının sızlamasıdır.. Böyle anlar size anlamanız için sessiz bir fısıltıdır aslında.. İnsan çoğu zaman o fısıltıları duyamayacak kadar yorgundur aynı zamanda.. İşte plansızca gerçekleşen bu yankılanmalara bir hayat sürprizler ekler, nadiren.. Biri usulca der ki; yeşertmenin bir yolunu buluruz, sen canını sıkma..

    Kendinizi yeniden inşa etmek istemeniz sandığınızdan çok daha meşakkatli ve bitmeyen bir yolculuğun başlaması.. Bir konuda, bir duygu konusunda, insanlarla ilgili durumlarda, kendinizden kaynaklı konularda. Yani ne olursa olsun inşa etmeye bir kere başladığında öğrendiğin ilk şey yapmak değil yıkmak oluyor.. Seçimlerin, alışkanlıkların, davranış modelin, bakış açın, hayatındaki insanlarla olan ilişkin, kariyerin, sevme şeklin, sevdiklerin, sevmediklerin ve şuan aklıma gelmeyen birçok şey.. Özüne varmak, özünden uzaklaşmak. Asıl meselenin, her gün yaptığın seçimlerin yolculuğunun bir parçası olduğunu anlamaksa ikinci adım oluyor..

    Kontrol edilebilir, kontrol dışı olanlar.. Çiçeğin bakımını, onunla olan iletişimimi kontrol edebilirim. Yeşermeye devam etmek ya da solup gitmek onun seçimi.. Karşında bir buket çiçek alan kızın mutluluğuna gülümseyerek eşlik etmek ya da ben niye bunu yaşayamıyorum diye sorgulamak benim kontrolümde. Çiçek alınması ya da yok sayılması karşımdakinin seçimi.. Müziğimi açmak ve kahvemi yudumlayarak kelimelerimi savurmak benim kontrolümde, okuyanın hisleri ve anladığıysa onun seçimi..

    Beni ben yapan benden olmayandır.. İşte bir çiçek; gelişiyle, yetişmesiyle, renkleriyle, toprağa kök salıp salmamasıyla size hem darmadağınık hem de bir bütün hissettirebilecek kadar güçlüdür..

    Ve sen bana tatlı bir sürprizle gelen sevgili Gönül Hanım; beni konuşmaya zorlayan, sarsan aklımın cılız ayaklarını, beni kuşatan, aylak aklımın karmaşasını dindiren ve baharın her halinin sevilmeye layık olduğunu hatırlatan sen.. İyi ki geldin, köksüz medeniyetime ve memleketime bir bahar gibi..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..ODANI TOPARLAYARAK BAŞLA..

    Değerli bir dostumun en iyi tavsiyelerinden biriydi; hiçbir şey yapamıyorsan, yapmak istemiyorsan bile bir şey yap tek bir şey yap ve odanı topla.. Basit, yormayan, plan gerektirmeyen bir eylem..

    Peki bunun faydası ne? Hem birçok konuda ilk adım sayılabilir, hem de sadece sıradan bir eylem olarak kalabilir. İşte bu kısım yine yeni yeniden kişinin kendisine bağlı.. Her konunun dönüp dolaşıp bizim çabamıza bağlanma işi benim de pek hoşuma gitmiyorum da evren sistemini etki/tepki kurallarıyla oluşturduğu için burası bizim müdahale alınımızın biraz dışında..

    Hayatında yaşadıklarına rağmen devam edebilen herkesi tebrik etmemi, hayal kırıklığına rağmen affedebilmeyi, bir koltukta öylece oturup duruyorken müzik duyduğumda azıcık bile olsa eşlik edebilmemi, kelimeleri dökmeye mecalim kalmamış olmasına rağmen kimi zaman sadece yazabilmemi etkileyen şeylerden biriydi odamı toplamak.. Yani aslında odanın tamamından çok yatağımı toplamak diyelim. Tek başına yeterli olmasa da kimi zaman tek gerçekleştirilen şey olması gerçeğini değiştirmiyor..

    Yatağını topla, yüzünü yıka, kahveni iç, bırak gün getirsin kendini ayaklarına.. Ruhunu hazırla; kendimizi akışa teslim etmenin kuşkusunu bir yana bırakmakla, sevginin sonunda yine kırılır mıyım korkusundan azade, güvenmenin endişe uyandırmadığı, flört etmenin heyecanıyla sarmalandığımız anlar biriktirmenin umuduyla başlayan günlere..

    Odanı toplayarak, aklının karmaşasını düzen koyma yöntemi mantıklı gibi dursa da cümleler arasındaki karmaşanın okuyana verdiği yetkiye bakılırsa bende zaman zaman işe yaramıyor.. Bazen sadece denemek gerek işte.. En azından yazarak aklı arındırmayı..

    Aklın karmaşası hayatın her yerinde dağınıklığa sebep olur ya, ya da hayatın dağınıklı zihin kıvrımlarının karışmasına neden olur işte cümleler arasındaki karmaşa da benim aklımın yansıması sanırım. Bugün yatağımı toplamadan güne başladığımı da hesaba katarsak çokta şaşırmamak lazım bu duruma.. Hem kendimi, hem yatağımı, hem de aklımı toparlamam gereken bir dönemin eşiğindeyim.. O eşikte olanlara, eşikten yeni geçenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HER ŞEYİN LİSTESİ..

    Günlük işlerini düzenli yapmak için ajanda tut.. Hayallerini görselleştirmek için vizyon panosu yap.. Alışverişte alacakların için liste yap.. İzlemek istediğin dizi/filmleri, okumak istediğin kitapları, ölmeden önce yapmak istediklerinini not al.. Her şeyin başı düzen kurmak.. Hayatını düzene koymanın bir listesini yap..

    Listeni yap, harekete geç, hayatını yeniden tasarla.. Yazması ne kolay.. Söylemesi yazmasından da kolay.. Sanki her şey bizim kontrolümüzdeymiş gibi, sanki sadece biz kafaya koyunca hayatta bize kolaylıklar sağlayarak eşlik edecekmiş gibi.. Bir videoda şey diyordu; 6 ay ortadan kaybol, sessizce çalış ve geri döndüğünde tanınmaz ol.. Sanki 6 saniyeden bahsediliyor gibi, sanki her an motivasyon sağlamak kolaymış gibi, sanki sadece formül bilmek soruları çözmeye yetermiş gibi.. Ha bu arada yaptım, tam 6 ay kendimle kaldım, sessizliğimi korumaya gayret ettim, dünyadan soyutlandım. Sonuç; tanınmaz olmaktan çok kendimi ne kadar tanıyıp tanımadığımı görmüş olmam oldu.. Öyle listeler yapmakla, kendini hayattan izole etmekle, kaçmakla, sorumluluk almamakla neler mümkün olur bilmem ama her şeyi başarmak pekte mümkün değil, işte bunu biliyorum.. İnsanın belirsizlik dolu ömür sayısından 6 ayını sadece bir deneme işine ayırması, hiçe saymak değil de ne..

    Aslında öyle önemi yok ki. Yapılan listelerin, gösterilen iyi niyetlerin, sadece kendi dünyanın güzelleşmesi için kendinden vere vere çabalamaların. Öyle önemi yok ki.. Sen kaçsan bile dünyadan dünya nefretini kusmaktan kaçmayacak, sen iyi olmak için elinden geleni yapsan da dünya kötülüğün her türlüsünü karşına çıkaracak, sen sen olsan bile senden olanı almak için her zaman bir yol bulacak..

    Yine de bilmekte fayda var; hayat kim olduğumuzun sorusunu bize sorduğunda başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkilere, seçtiğimiz yollara bakarak senin sesine değil davranışlarına göre kendince cevap almış olacak.. Tabi böyle düşününce insan kendini pek bir önemli hissediyor aslında. Dünyanın işi gücü bırakıp tek derdi bizmişiz gibi hissetmek, insana kendini ne denli değerli hissettiriyor öyle.. Oysa gezegenlerle dolu, karanlığı aydınlığından daha yoğun olan evrenin tek derdi biz olamayız, olsa güzel olurdu da, maalesef değiliz.. İnsanın insana yaptığından ötesi yok, iyi ya da kötü, ötesi yok..

    İnsan olmak; nefret etmek en sevdiğimiz, kötülükler kusmak en bildiğimiz.. Buraya kadar tamam, bundan sonrası önemli.. İster listeler yapın ve her seferinde birini hayata geçirin, ister 6 ay ortadan kaybolup kendinizi yoklayın, ister öylece yaşamaya devam edin, isterseniz de yeni bir yol açın kendinize. Seçim, sizin.. Bir şeyin cevabında dürüst olun yeter; kimsin sen?

    ..sSEVGİLERİMLE..

  • ..ÇİÇEK PASAJI VE NERGİS..

    ”Kitap şöyle sonlandı; tam pes etmek üzere olduğum bir gecede, kafamın içinde verdiğim savaşı zor da olsa kazandım. O gecenin sabahına ben çıktım ama içimdeki kimseyi sağ bırakmadım..”

    Son 6 ayın tek cümleyle özeti gibi.. Hep bir yolcuğun içinde ya savrularak ya da bilinçli bir arayışla hikayemizin peşinden gidiyoruz.. Kimimiz kendini bulmak için kimimiz kaybetmek için.. Zaman, olayların üst üste geçmesini engelleyen bir araç. Belki de tek önemli görevi bu, değilse bile bizim konumuz değil fizikçilerin konusu..

    Herbir yaşımızın kendine has bir hikayesi var aslında. Aşık olduğumuz ilk yaş, düşüp dizimizi yaraladığımız ilk yaş, ağladığımız ilk yaş, konuşmaya başladığımız ilk yaş, okumayı öğrendiğimiz, yürümeye başladığımız ilk yaş ve daha nice ilk yaşlar.. Peki bu ilkler sonrasında bizi niye travma dolu anlara doğru itiyor? Mesela konuşmayı öğrendiğimiz ilk ana şahit olanlar sevinçten kahkaha atarken ilerleyen yaşlarda konuştuğumuz şeyler neden o sevinçleri çalar hale dönüşüyor? Mesela yaşadığımız ilk aşkın yarattığı hayal kırıklığını düşünelim, diyelimki bundan 5 sene kadar öncesiydi, koskoca 5 sene.. Nasıl olur da 5 sene sonraki ben bunun izini hala taşıyor olurum, ya da tam olarak o ize niye hala ihtiyacım varmışçasına sahip çıkarım? Bedeni büyük ruhu küçük kalmışlığın tam karşılığı travma olabilir mi, yan, yaşanılan olay karşısında hissedilen duyguya sıkışıp kalma hali..

    Tek bir gün yaşayan kelebekler, artık gözüme daha şanslı görünüyor. Onun için sadece an var. Dönüştüğü, kanat çırptığı, hayata karıştığı, gökyüzüne süzüldüğü tek bir an.. Ne muhteşem bir şans, ya da.. Onların gözünde de biz ana değil sürece sahip olduğumuz için şanslıyızdır belki de kim bilir..

    Her yaşımızın kendine has bir cahilliği ve kendine has bir ilki var, sonrasıysa tekrara dönüşen bir hayat akışı.. Sonrası boşluk ve yarım kalmışlığın tanışıldığı gerçeklik.. Yaş ve yaşanılanların getirisiyle dolu birçok kursak tıkanıklığı..

    Biliyor musun en sevdiğim çiçek hep karanfil derdim, kendime tabi, pek kimse bilmez en sevdiğim çiçeğin karanfil olduğunu. Bugün bir müzik dinlerken anlık geçmişe gittiğimde hissettiğim bir koku anımsattı da aslında ben karanfilden evvel nergisi çok severmişim.. Uzun çarşıda yürürken, aslında öyle özel de olmayan günlerde 2/3 liraya alınmış bir demet nergis.. Kendime aldığım, kimi zamansa annem perşembe pazarından gelirken alıp bardağa koyduğu zamanlar ne güzel gülümsetirdi bir demet nergis.. Ha tabi bir de saksı da ki fesleğen.. Onu da çok severdim bak..

    İnsanoğlu ne acayip ya, kendini bile tam olarak anlayamıyorken dünyayı anlamak için çırpınıp duruyor.. Ve hatırlamak ne büyük bir ironi.. Zamanla gerçekliğini sorgulatıyor, özünün..

    Bu arada hala karanfilleri çok seviyorum, yani karanfil sevmekten vazgeçmek değil aslında benimkisi, sadece nergisi ve fesleğeni de ne çok sevdiğimi hatırlamak.. Giriş cümlesinin ruhumundaki tesiri buydu çünkü; hatırlamak.. Bana yapılanlar kadar, benim de bana yaptıklarımı hatırlamak.. Verdiğim sözleri, potansiyelimi, amaçlarımı, hayallerimi düşünüp beklerken aslında gözümden kaçırdığım gerçeğimi hatırlamak..

    Mevsimler kendi arasında taç değiştirmeye yine devam edecek, güneş ve ay birbirine görevini devretmekten vazgeçmeyerek, akrele yelkovan arasındaki kovalamaca saatin pili bitene kadar sürecek.. Ve ben, ve sen, ve kendini arayan herkes bir gece dünde yaşayan kendini sabaha, bugüne ait bir kimse olarak yeniden taşıyacak.. O gün geldiğinde umarım sadece sevdiğiniz çiçeklerin kokusuna sahip olmak yerine daha önceleri sevdiğiniz çiçeklerin kokusunu da anımsayarak gülümsersiniz.. Kendini bilmek senden çok şey yaratabilir, doğru.. Kendini hatırlamaksa yolculuğunun hikayesini yaratır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..TAKVİM DÖKÜMÜ VE MELODİLER..

    Deniz havasında huzuru hissetmek kolay, yürüyüş yaparken aklı dağıtmak kolay, kalabalıkta gerçeklerden kaçmak kolay, aylaklıklar yaparak sorumluluktan kaçmak kolay..

    Bizi biz yapan şeyin kelimelerden çok davranışlarımız olduğunu anladığımız an peki, o an hayatı sil baştan yaşamak kolay mı?

    Bir de bu silip baştan yaşama, unutup affetme olayları çıkttı ortaya.. Niye kardeşim niye silmek ister insan yaşadıklarını; çok acı çektiği için mi, ruhu kaldıramadığı için mi, yoksa pişmanlık utanç kaygı gibi duyguların altından kalkamadığı için mi! Ha bir de şu kendin için affetmek olayı var.. Hafiflemek için affetmek, üstünden geçip gitmek için affetmek.. Ne hoş, ben oturduğum yerde maruz kaldıklarımı yine oturduğum yerden affedeyim lakin maruz bırakanların hem yaptıkları yanına kar kalsın hem de affedilmenin huzuruyla yollarına devam etsin.. Bu ne cümbüş bu ne eğlence havası.. Böyle konuşunca da öfkeyle ayağa kalkmış dünyaya meydan okuyacakmış gibi duruyor, oldukça havalı.. Yazmak ve yazılanları okumak biraz da böyledir aslında. Bir pelerin giydirir insana, cümle bitene kadar kahraman gibi hissettirir.. Batman izlerken iyilik için mücadele ediyormuşçasına yaşanılan yanılgı gibi. Sonra film biter, perde kapanır, pelerini kostüm ekibine teslim edersin ve bulunduğun hayatın içine ani bir giriş yaparsın.. Acaba bu yüzden mi ardın sıra film/dizi izlemek bizi bir nebze tatmin ediyor? ”O” olmak istediklerimizin karakterine seyirci kalarak o olma çabası mı iyi geliyor?

    Tabi böyle sorgulamalar, yazıp çizmeler bize kalırken takvim akreple yelkovanı durmadan harcıyor.. Kimlik sorgusu, bulma çabası zamanın hükmünün yanında epey cılız kalıyor. Bazen sadece yaşamak lazım.. Hesapsız, kitapsız, izlemeden, okumadan.. Bazen sadece yaşadım diyebilmek için, yaşamak gerekiyor.. Bunca yıldır yazılanlar kitaplarla, söylenen şarkılarla, çekilen filmlerle doldurup heybeyi öylece kendine aitmişçesine yaşamak gerekiyor.. Seviyorum dersem nolur demeden, kalkıp dans etsem ritim tutturabilir miyim diye düşünmeden, sırf mum üflemek için doğum gününü beklemeden.. Hayal kırıklığına rağmen aşkı, ihanetlere rağmen arkadaşlığı, travmalara rağmen aileyi, korkuları rağmen hayatı.. Affetmek büyüklük müdür yoksa kendine haksızlık mıdır düşünmeden affetmekli mesela, sevmek yük müdür yoksa lütuf mu düşünmeden sevmek mesela, gülümsemek bir devrim midir yoksa acılara baş kaldırış mı düşünmeden gülümsemek mesela.. Hayatı içine çeke çeke kelebeğin ömrüne eş değer bir ömürü, belki de sadece bir günü, içine çeke çeke yaşamak gerek bazen.. Ömür bir göz kırpması misali diyerek yaşamak.. Gözümü açtım vardım, kapatırken yokum diyerek.. Arada kalan küçük bir göz kırpmasına hayatı sığdırırcasına yaşamak..

    ”Unutursam bana hatırlat, bu pisliğin içinde bir adam var..” Zaman yok diyenlere, diyebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GELECEKLE EMPATİ YAPMAK..

    Duygular üzerine düşünüp durmanın verdiği tuhaf bir pişmanlık kıpırtısı var.. Bu kıpırtının sızdığı kıvrımları görmeye başladıkça esas pişmanlık duygusu üzerine düşünmeye başladım..

    Korku, neşe, tiksinti, öfke, üzüntü duygularının en temel görevi hayatta kalmamızın yollarını inşa edebilmek. Peki pişmanlık?

    Diğer canlılardan farklı olarak düşünsel anlamda analiz yapabilme yeteneğine sahibiz. Bu bir güç mü yoksa lanet mi bilmiyorum, hikayeyi kimden dinlediğinize bağlı biraz.. Peki insanı sadece depresyona sürükleyen, anksiyeteye sebep olan bu pişmanlık duygusunun hiç mi faydası yok? Karamsarlığın mihenk taşı olmak yerine bize bir gelecek inşa ettirmez mi? Geçmişi sadece ah, tüh, vahla anmak yerine pişmanlıklarla harmanladığımız şeyleri zırh olarak dönüştürebilir miyiz?

    Durmak eylemi.. Etki-tepki prensibi.. Dürtüsel davranış biçiminden bilinçli davranış biçimine yani eyleme geçmek.. Ve elbette özgürlük.. Özgürlük; dürtülerinin aleyhine, dürtülerine rağmen karar alabilmek.. Öylece kelimeler silsilesi..

    Hayatımızın on yıl sonrasını tam da bugün inşa ediyoruz. Seçtiklerimizle, vazgeçtiklerimizle, gittiğimiz yerlerle, uykuya daldığımız gibi uyanmalarımızla, işin içine katalizör görevi görecek olan genetikte eklendiği an, ee ne duruyoruz hayallerimizin helvasını kavurmak için..

    Bir masa etrafına uzun süreli arkadaşlarımızı toplasak, bunlarla uzun zaman görüşmediğimizi eklesek mesela o ilk görüş anında herkesin ne denli değiştiği ilişir önce gözümüze. Kimi fiziksel, kimizi zihinsel, kimi statüsel olarak.. Onların nezdinde aynı değişime maruz kalan kişiyse bizizdir aslında.. Kendimize her gün maruz kalmanın verdiği yanılsamayla farkına varamadığımız değişimler cümbüşünün tam da merkezindeyizdir.. Durup aynaya baktığımızda, dikkatli gözlerle izlediğimizde fark edebileceğimiz değişimler.. O an ya hoşnut oluruz, ya da pişmanlığın sızısına bırakıveririz kendimizi..

    Dürtülerimizin aklımızı ve kalbimizi yavaş yavaş ele geçirmesine izin vermiş olmanın geç kalmışlığı.. Aklın iktidarı gölge kabul edemez diyerek kalbimize dur dediğimiz kadar dürtülerimizi durduramamış olmanın mağlubiyeti çöker bir anda üzerimize..

    Elbette kendimizi yeniden tasarlamak için her salise hazır asker gibi bekler bizi. Başlıyoruz komutasını verip yeniden ayağa kalkmak için hayat daima minik anlar verir bize.. Bunlar, hayatla aramızdaki küçük ironilerdir.. Mesele edilecek şeyler midir, bilmiyorum. Herkesin yeniden başlamaya ihtiyacı olan bir konu var mıdır, onu da bilmiyorum.. Herkesin kendisiyle olan ilişkisine kimsenin karışamayacağı malumunuz..

    Kendimle olan ilişkimde, kendimi maruz bıraktığım her şeylerin acısını yazarak çıkaran biriyim sadece.. Akıl verecek, yön gösterecek bilgelik hırkasını giymek nasip olur mu bilmem. Lakin bir şeyi biliyorum, gelecekle empati kurmak isteyenlerin pişmanlık duygusunda yalnız olmadığını..

    Kendisi olabilmeyi başarmış, kendine rağmen göğsünde özgürlük ordularının kelebeklerine kavuşmuş, ya da en azından bunu deneme cesareti göstermiş herkese..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ZİHNİN KARANLIĞINDAN DENİZLERE..

    Aynanın karşısına her geçtiğinde baktığıyla gördüğü bir hayli başka.. Hani aklındakiyle hayatındaki çoğu zaman başkadır da olanla yetinirsin ya da olmazlara meyil edersin ya, öyle bir şey.. Gördüğü hayalet, görmek istediği gerçekliğin cılız bir yansıması..

    Her gün boyunun ölçüsünü alırcasına aynaya bakıp yüzündeki çizgilerden kimliğini bulmaya çalışmak gibi, saçlarındaki renk değişikliğinin gidişatından hayatını çözmeye çalışmak gibi.. Gözlerinin gördüğüyle gönülden istediğinin aynı olduğuna ikna olmak istiyor..

    Alışılmışın peşinden gitmek, yenilik ihtimaline göğüs kafesini açmaktan daha kolaydır.. Eve bildiğin yoldan gimek yeni yollara sapmaktan daha kısadır.. Aramak hiç bulamama ihtimaliyle yüzleşmektir. Kaçmak sorumluluk illetinden korur.. Hikayesini yaşayan herkesin aklında seçimlerine dair ortak olarak hep tek soru vardır; ya diğerini seçseydim hikayem farklı mı olurdu? Cevapsa sorunun kendisi kadar karmaşık değildir; neyi seçersen seç hep seçmediğinin sonucunu merak edeceksin.. Aklının seçtiğini kalbin, kalbinin seçtiğini aklın bu soruyla meşgul edecektir.. Ortak sorunun yine ortak tek bir çözümü var; acını seçme özgürlüğü..

    Her sabah aynı saatte aynaya bakmak, görmeye çalışmak, kendini aramak rutinine darbe niteliğinde bir sabaha uyanmak.. Hiçbir söz vermeden kendine, planlar yapmadan, öğlene bozulacak oruç niteliğinde yükümlülükler altına girmeden doğrulma yatağından.. Yüzünü yıkayıp evin kapısından sadece çıkmak.. İçinde denize hasret bir hisle dalgın daldın kaldırımın eşiğinde yürürken fark etmek farklı bir yola girdiğini.. Gün başka, yol başka diyerek şans vermek yeni adımlara.. Az gitti uz gitti, gökyüzü yardımına yetişen harita misali güneşin dansıyla ufuk çizgisini belirginleşti.. Çizgiye dalarak adım atmanın keyfine dalmışken duymak dalgaların sesini.. Bir insan yaşadığı şehrin denize çıkan sokağına daha önce nasıl olurda girmemiş olur? Denizin havayı sarmalayan kokusunu şehrin köhne kokusu nasıl bastırabilir? Nasıl olurda kaldırımların hapishanesi ufkun hissettirdiği özgürlüğün yerine seçilebilir?

    Denizin sakinliğine hayranlıkla bakarken kendi yansımasına baktı. Her sabah aynada yaşadığı anlamsız karmaşa hissi yoktu içinde. Berrak bir gerçeklik karşısında hayranlıkla yansımasına bakmaya devam etti.. Aklının gölgesine sığınan o cılız yansıma yerini keskin bir gerçekliğe bıraktı yavaş yavaş.. Denizin yüzüne vuran gülümseme, kendi dehlizine geçirdiği ilk darbeydi.. Bunu çok sonrasında, ruhunun derinliklerinin zihninin kıvrımlarından sıyrıldığında fark edecekti..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..LALELİ’DEN DÜNYAYA BİR RETRO..

    Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: pexels-photo-3141240.jpeg

    ”Bir sonraki bölümü bilmiyorsan yazara güven, yazana bırak..”

    Kapüşonu seni çok güldüren aklını sustururcasına kafana geçir, kulaklığı tak, sokağın küçük hapishanesi sayılan kaldırıma adımını at, müziği aç lakin ses zihnini zımparalamasın, eski düşünceleri ve olayları yol haritası gibi önüne koy..

    Laleli’nin keşfi için ya turist olcakasın ya gezgin.. Lakin unutma gezginler kaybolmazlar çünkü keşfetmek olarak bakarlar her adımına, turistlerse ya kaybolur ya da asıl manzarayı kaçırır.. Herkes başında gezgin olduğuna inanmak ister, kim maceraperest olmak yerine kaçak bir korkak olmak istesin ki.. Kimliğinizin ne olmasını istemeniz elbette onu oluşturmakta etkili olsa da asıl önemli olan hep seçimleriniz ve rutinleriniz olacaktır.. Laleli’nin sihri de tam olarak burası işte.. Herkesin hikayesine kalem değdiren yazarlar, şairler ve senaristlerle dolu bir giz barındırır içinde.. ”Ömür hanımla güz konuşmaları” bu kaldırımlarda yazılmış bir yaralı şiir mesela.. Göğe bakmak burada daha bir mavi.. İnsanların telaşı burada daha bir sakin gelir insana.. İşte tam bu mahallenin ortasında durmuş dünyaya doğru yürümeye başladığınızı düşünün..

    Geçmişte olan biteni düşün deyince aklıma ilk olarak son anlarda yaşadığım geçmiş geliyor, çocukluğuma inmenin sırası daha sonraya kalıyor çoğu zaman.. Travmaların kökü çocuklukta oluşmuş olsa bile bana daha çok ne yaptığımızın farkında olduğumuz yaşlar asıl travmaları oluşturuyor gibi geliyor. Gerçi onunda ismi tetiklenme ve travmanın açığa çıkması yine de bilinçli seçimlerimizin bilmeden seçtiklerimize nazaran daha zarar verici olduğunu düşünmeden edemiyorum..

    Kapüşon, kulaklık, sonbaharın çişeleyen havası, hafif seste müzik, kahve bana yürümenin lütfunu hatırlatıyor. Bu arada evet, yürürken de kahve içilebilir, yanmayı göze alabiliyorsanız..

    Aktarılmaktan kaçınan düşüncelerin aklımı yiyip bitirdiği anlarda yazmayı bir kurtuluş yolu olarak seçenlerdenim. Baktım ne aklım hücuma uğrayan düşüncelerle savaşmak istiyor, ne de yazacak kelimelerim kalmış çıkıyorum Laleli’nin kaldırımlarına yürüyorum öylece.. Şu sıralar düşünmek, konuşmak, yazmak ve yürümek dörtlüsünden hiçbiri seçimlerimin arasında değil.. Oh diyorum oh olsun, kendimden çalarak cüretkarca dağıttığım ne varsa bendekini bitirdi. Şimdi bunların birikmesi için gerekirse Laleli’den bile uzak kalmak gerek..

    Rastlaşmaların büyülü hikayelere sebep olacağı, akıldan geçenlerin sansüre gerek duymadan anlatılacağı, anlaşılanların doğruya en yakın olduğu haliyle anlaşıldığı, cesaretle adım atmakla hayata bodoslama dalındığı, telaştan uzak, karanlıktan ırak, kibrin gölgesinin olmadığı, neşenin hazzına varılan bir gün olması için çıkılan yolda geçmişte olduğunuz kişiyle değil bugün olduğunuz kişiyle konuşun.. Laleli’nin kaldırımlarında haliniz hazırken kimliğinizi bulmak yolundaki seçimleri yapmaya, düşünceleriniz geçmişin hesabını kapatmak için çabalasa bile yolsa yürüyenin bugünkü sen olduğunu unutmaman dileğiyle..

    Dağılmış ve kaybolmuş olmaktan korkma, bazen toparlanabilmenin tek yolu budur..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAYBOLANLARIN MELODİSİ..

    Evrenin mizahla kaplı, anlayış menzilimizden uzakta kozmik bir dengesi var. Planlar yaparken başınıza gelendir hayat dedikleri nokta sanırım burası.. Beklentilerimizi hayal gücümüze bulayarak belirli bir form oluştururuz ve evrene sipariş verdiğimiz andan itibaren kendimizi hayal kırıklığına açık hala getiririz.. Kırılganlık ve hayal kırıklığı cesaret dolu hikayelerin mihenk taşıdır.. Sınırları çizilmiş kırılganlık bizi kendi hapishanemizden bile korur aslında.. Cesaret çağrısını fısıldar.. Peki kulak kabartır mıyız bu çağrıya? Hayat seni çağırdığında korkularını bırakıp yola çıkabilir misin? Kulak verir misin cesaret çağrısına?

    Yaşadığımız ve sınıflandırdığımız her tecrübenin kapanına kısılmaktan kurtarabilir miyiz kendimizi? Duygulardan arınmak, düşüncelerden özgürleşmek, seçimlerimizin sorumluluğundan muaf olmak mümkün mü?

    Kötü insanların başına iyi şeyler gelirken, iyilerin başına kötülüğün gelmesi evrenin mizah şöleniymiş gibi geliyor kimi zaman.. Kötülüğü keskin suçlara sığdırmaktan çıkararak düşünüyorum aslında, dünyanın canını yakan cezası kalmamalı evet, ama bu hukuk alanının konusu biz biraz daha normal kötülerden bahsedelim.. Aldatan, insanların umudunu sömüren, kelimeleriyle yaralayan, yalanlardan methiyeler düzenlerden bahsedelim.. Evren onlar için adaletini dağıtmak konusunda pasif davranıyor gibi geliyor bazen.. Politikacılar halkı kandırmak için, sanatçılar gerçeği anlatmak için yalan söyler repliğini düşünüyorum insanların yalanını yakalayınca.. Şuan karşımda gerçeği göstermek isteyen bir maestro mu var yoksa dava kazanmak için beni kandırmak isteyen bir avukat mı var, derken buluyorum kendimi.. Aklımın iki ucu yaşayan bir dizaynı olması hayatımın cehennemini tasarlayan seçimler yapmama neden olsa da bazen ortamı eğlenceli bir sirke dönüştürmemi de sağlıyor. Sanırım evren lanetini dağıtırken kısmen de olsa mizahından da bir parça vermiş..

    ”Yeniden başlamam gereken bir andayım, ne inzivası odamdayım, zindandayım..” Sokrat’ın kalemi benim hikayemin mürekkebiyle doldurulmuş gibi geliyor bazen.. Bu evrensel bir şakaymış gibi.. Okuduğumuz kitap, izlediklerimiz, dinlediğimiz müzikler aha etkisi yarattığı an işte diyoruz duygularımın tercümanı olmuş.. Bizi bize, bizi tanımadan, kusursuzca anlatmaları ne tuhaf.. Nörolojik olarak birbirimize bağlı yaratıldığımız bilim tarafından onaylandı. Sosyofobikliğin verdiği konforun darbesi olan bir gerçeklik olsa da yine birçok şeyin cevabını veriyor aslında.. Yüzyıllardır aşkı, ihaneti, kahramanlığı, başarıyı, arkadaşlığı, düşmanlığı vs. birçok farklı sanat dalıyla ve revize ederek anlatan insanların tek ortak noktasının Adem ve Havva’dan geliyor olmayışının açıklaması..

    Bunca bilgi birikiminin seçimlerimizi kolaylaştırması, kimliğimizi bulmamızı sağlaması gerekirken ortalığın karışmasına neden olması evrenin dengede ol deme şekli sanırım.. Hayat sana kim olduğunu sorduğunda eğer cevabın hazır değilse üzülme senin yerine cevap verecek bir evren var. Tabi cevabı hoş karşılar mısın, bilmiyorum.. Benimki pek güldürmemişti.. Aklımda geçirdiğim zaman gerçeklikten daha çok olduğundan bu yana geceyle gündüz kadar bağımsız, bir o kadar da birbirini tamamlayan bir hayatım var. Sadece birinin gerçekliğini yaşıyor olmamsa hayatın benim yerime cevap vermesinin sonucuydu..

    ”Bizi tanımlayan şey sözlerimiz değil, davranışlarımızdır” demiş Platon ve eklemiş Albus Dumbledore ”elbette bunlar kafanın içinde oluyor Harry, ama bu neden gerçek olmadığı anlamına gelsin ki..” Bir şey misal alemimizde yoksa hayalini kurmayız derdi annem, herkesin olmayı istediği kişilere dair düşündükleri bu yüzden farklıdır derdi.. Kendi paralel evrenlerimizi yaratalım ve şimdiki gerçekliğimizle karşılaştıralım, peki arasındaki mesafe kaç dünya uzaklık eder?

    Buraya kadar sorgulamalarımın zihninizdeki çağrışımına izin verdik aslında.. Şimdi kendimizle aramızdaki mesafeyi çözmeye birkaç kozmos kadar yakınız.. Bugünü yaşayan ben dünün ve yarının halüsinasyonunu bir kenara bırakarak bugünün benimle temas kurmasına izin vermek çabasındayım bir süredir.. Dünün seçimlerinin sonuçlarından kaçamam, yarınımın sahip olduğu ihtimallerden korkamam daha fazla.. Tam da bugün benim seçimlerimle yarattığım küçük dünyanım, yorgunluğumun ve büyüme hikayemin mihenk taşı olan Denizli’nin dünde kalma zamanı.. Bugün hallederiz sakinliğinde, rahat, plansız ve yeniliklerle çevrili İzmir gibi ve elbette henüz gidip keşfetmediğim, göz önünde, pervasız, hiç uyumayan İstanbul gibi yeni bir beni keşfetmenin özgürlüğüyle kahvemi yudumluyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..