Kategori: Genel

  • ..PİJAMA, ÇORAPLAR VE LİLİTH’LE HAVVA’YI ANLAMAK..

    Temizlenmiş bir evin üzerine alınan duşun verdiği arınmayla içilen kahvenin yarattığı huzurun çok kilometre ötesinde bir yerlerde yalpalayarak yaşamak.. Hayatım şu sıralar bir cümleyle özetlenmiş olsaydı, eksik olsa bile kesinlikle bu olurdu..

    Hani yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçer derler y, bu sene benim senem diyerek girdiğim her yıl kendime daha da yabancı olduğumu öğrenmekle kalmadım, hangi mahallede girdiysem evim gerçekten de orası oldu.. İlginçtir, köpeğimle ve şarabımla girdiğim yıldan köpeğimle ve depresyonumla çıkıyorum.. Ha birde evde girmiştim evdeyim.. Gerçi şehir farklılığı var bu sefere denize daha yakın bir konumdayım da denizin kıyısına varamadım hala..

    ”Sönmüyormuş suyla insanın yarasındaki yangın” aha etkisi yaratan bir cümle.. Denizin huzur veren bir yanı olduğuna inanarak evime veda edip denize merhaba demiştim, paragrafın başındaki cümleyi tecrübe etmekle yetindim şimdilik..

    Şeytanla ve tanrıyla ayrı ayrı anlaşma yapmıştım. Hem Lilith’i hem Havva’yı ruhunda barındırmak mümkün mü? İkisinin de seçimlerini bu kadar yakından anlıyorken özellikle.. Hiç taraf olmadan, kendin olarak ikisine de hak vermek tarafsızlık bölgesinde yaşıyorum diyebilmek kendini kandırmak mı olur yoksa taraf olmanın esaret olduğunu bildiğin için kendinden kaçmak mı olur? Hem onların seçimlerinin sonuçlarını düşünüp, yargılarken neden tanrı ve şeytanın anlaşmayı bozmasını hiç sorgulamayız..

    İnsanın kendini paramparça etmesi, dışarıda cenk ederek savaşı kaybetmesinden daha zor olmamalıydı.. Asıl hikayenin kendine ulaşmak olduğunu bildiğin bir senaryoda yaptığın tek şeyin bu amacı aramak, şanslıysan da son nefesine birkaç adım yakınken bulmak olması ne büyük ironi..

    Önceleri bu sorgulamaları mabedim bellediğim yerlerde yapardım. Hatta sorgulamak için özellikle giderdim oralara.. Kulaklığımı takar, kaldırımda attığım her adımda geçmişi yıkar, mabede varınca düşünme ve sorgulamayı ritüel beller ve kendimi arındırdığıma inanarak evime dönene kadar oralarda kalırdım.. Eve her dönüşümde yeniden başlama düşüncesinin halsizliğiyle uykuya dalmaya çalışır, uyandığımdaysa aynı olmanın verdiği yorgunluk ve ağrılarla güne devam ederdim.. Yola çıkarken sadece evimi değil mabedim dediğim yerleri de geri de bıraktım.. Şimdi sorgularımı pijama, çorap, izlediğim dizi/filmler ve dinlediğim müzikler eşliğinde yapıyorum, hem de koltuğumdan hiç kalkmadan..

    Bunca arayışın ve yaşanmışlığın sonunda geldiğim bu nokta benim en bilge halim mi olmuş oluyor, yoksa kendimi hapsettiğim bir tuzağa mı çekmiş oluyorum? Hep bir ikilem olmalı, hep bir diğer seçenek bulunmalı, ikincisi ve çoğulluğu olmalı. Olmalı ki kendi yarattığımız seçenekler arasında seçim yapıp sonucunda başarılı olursak kendimizi iyi hissedebilelim.. Kendi ahiretimizin cennet ve cehennemini yaratıp kendi kurallarımıza ve inançlarımıza göre seçimler yapıyor vicdan yargılamasından sağ çıkarsak cenneti hak ettiğimizi düşünüyor, vicdanın göz altında kalırsak cehennemi kabullenmeyip seçimlerimizin sorumluluğunu şeytana yüklüyor rahatlamaya çalışıyoruz.. Sadece seçimlerimizin seçenekleri değil sonunda vardığımız sonuçlar karşısında da ikiyüzlü olmayı seviyoruz.. Dualite evreninin sonsuzluğunda kendi ikililik halimizin en kepaze yönü..

    Yeni yıl planı yapmayacak kadar yeni yıl planına dahil oldum, bu yıl benim yılım diyerek her yılın üzerinde söz hakkına sahip olduğum inancının hayal kırıklığını yeterince yaşadım.. Plansız, büyük cümleler kurmaksızın, pijamalarımla ve müzik listemle, sorgulamalarımla, köpeklerimle ve bu sefer şarapsız yeni bir yılın kendi kendine söz hakkını tanımlayacağı bir yıl olması dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YA GEÇ KALMAMIŞ OLSAYDIM?..

    Bir yere 10 dakika geç kalmış olmak ya da 10 dakika erken gitmiş olmak hayatımızın rotasını uzun vadede nereye götürür?

    Zamanın, mekanın, insanın yanlışlığıyla doğruluğunu ayırt edebileceğimiz püf noktaları yaşamdan edinmek mümkün mü?

    Alışkanlıkların ve davranışların doğruluyla yanlışlığını çabucak öğrenebiliyor, kimi zaman deneyimlemeden bile kendimize yeni yollar inşa edebiliyorken bunu zaman için yapamamak bizim lanetimiz olabilir mi?

    Son 3 aydır beyin kıvrımlarımı tırmalayan tek şey bu.. Ya o gece derneğin partisine hiç gitmeseydim ya da gece sonu çıkışta eve gitmek yerine Salda ‘ya gitseydim, daha da öncesine gidip bir öfkeyle ceketimi alıp dünyayı kurtarmak arzusuyla o topluluklara katılmak için adım atmasaydım bugünkü geldiğim noktaya ulaşacağım hataları yine de yapar mıydım? Farklı yüzler, farklı mekanlar olsa bile ben yine benliğimi yapar aynı yanlışları ya doğruları seçer miydim? Peki ya her yere 10 dakika geç kalmamış olsaydım?

    Geçmişin netliği ve geleceğin belirsizliği arasında yaşanan bugünün anlamlı olabilmesi için alışkanlığım olan geç kalmışlığı devam mı ettirmeliyim yoksa bunu yıkıp her yere erkenden mi gitmeliyim?

    Bedenimizle olan ilişkimiz, benliğimizle olan ilişkimiz ve insanlarla olan ilişkimiz üçgeni arasında kurduğumuz hayat bermuda şeytan üçgeninden farklı olacaksa bunun için yapmamız gerekenler neler? Bunun cevabını kısmen bulmak artık kolay.. Bedeninle olan ilişki için sağlıklı beslen, sağlıklı uyu, spor yap, bedenini temiz tut. benliğimizle olan ilişki bu üçgen arasındaki en komplike olanı aslında.. İnsanın dünyayı fethetmesi kendini bulabilmesinden daha kolay.. İnsanlarla olan ilişkilerimiz için tecrübelerimize ve benim en çok zorlandığım şey olan insanların tecrübelerine kulak vermek olayına bakmak çoğu karmaşıklığı giderecektir.. Her şeye cevap bulmak tüm sırları açığa çıkarmasa da yol almamızı ve ilerlememizi kolaylaştırıyor..

    Peki ama bunca sorgulamayla ve öğrendiklerimizle ne yapacağız? Bunca geç kalmışlıkla neler yapacağız? Daha da önemlisi bunca şeyin bir önemi var mı? Ya da önemli olmalı mı?

    Yoldan çıkmak.. Rutinleri yıkmak ya da yapmak.. Yaşayabilmek ya da yaşamaktan vazgeçmek tüm mesele bu..

    Biriyle ilk tanıştığınız ana gidin aşkla ya da arkadaşça olması önemli değil, ilk anı ve son anını düşünün.. Sonunda hayal kırıklığı yaşadığınızı bilseydiniz atar mıydınız o adımı.. Boğulacağınızı bile bile denize atlamak gibi.. Bilmiyorken dalmak heyecan vericiyken biliyor olmak sizi denizden uzaklaştırır mıydı? Peki ya yaşamınızın tek nedeni o suya girmekse, su sizin var olma nedeninizse ve bunu da biliyor olsaydınız? Boğulmayı mı göze alırdınız, karada yitip gitmeyi mi?

    Geç kalmışlığın getirdiği huzurlu bir yanda var tabi. O kaza yapan uçağa geç kaldığım için binememiş olmak beni hayatta tuttu belki de dediğimiz nadir anlar.. Sizden önce tavuğu tatmış birinin tavuğun bozulmuş olmasının verdiği tecrübeyle sevdiğiniz yemeği sadece karnınızı doyurmak istediğiniz bir yemekle değiştirmek mesela..

    Geç kalmışlığın hayatta tutan bir yanı var, bir de sizi hayattan koparan bir yönü.. Peki bu illüzyonu bozmanın bir yolu var mı? Ya da yaşamın sihri tam olarak burada mı?

    Zamanın da insanlar gibi yanlışlığı olabilir mi? Ya da zaman hep doğrusaldır da bizim tecrübelerimizin sonucu mu onu yanlış diye nitelendirmemize neden olur?

    Başka koşullarda tanışsak daha mı doğru oluruz birbirimiz için, başka mekanlarda bulunsak mesela daha mı doğru insanlar oluruz başkaları için?

    Asıl soru şu; bunun kriterini kim belirliyor ve bundan kim çıkar sağlıyor?

    Eğer geç kalmamış olsaydım kim olurdum nerede olurdum bilmiyorum, ama kendime bu kadar yakın durduğum uçurumu bulamamış ve hala arayan biri olacağımı biliyorum..

    Gandalf’ın da dediği gibi; böyle şeyler yaşayan herkes bunları söyler ama karar kişilere bırakılmamıştır, karar vermemiz gereken şey bize verilen zamanda ne yapacağımızdır.. Bilbo yüzüğü buldu, geçmişimiz hayatta kalmak için bir yol buldu. Frodo yüzüğü taşımanın bir yolunu buldu, ruhumuz bu hikayeyi taşımanın bir yolunu buluyor. Ve tabi ki Sam yolculuğun en önemli koruyuculuğunu yaptı, hayatımızdaki insanlar bize dokunmanın bir yolunu mutlaka bulacak.. Zamanın tik takları, ruhumuzun taktikleriyle aynı düzlemde buluştuğunda..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ON ÜÇ DAKİKA..

    Kendinle satranç oynasan oyunu kim kazanırdı?

    Şu an olduğun yaş ve bundan 13 yaş öncesi.. Aklında ne vardı, aklında ne var? Hedeflerin neydi, hedeflerin ne? Hayallerini kurduğun şeyler neydi, şimdi hayal kuruyor musun? Olmak istediğin yer neresiydi, şimdi neredesin?

    Ne kadar plan yaparsak yapalım hep olanların getirisi götürüsüyle ilerleyen bir hayat yaşarız.. Kimimiz sistemi yenebileceğine inanır, kimimiz sistemin içerinde kaybolur, kimimiz sistemi kabullenmiş halde devam eder.. Hangisinin uzun vadede yararlı olduğunu şuan biliyor olsak bile on üç yıl öncesinde bunu çözebilmiş olmak ne kadar mümkün bilmiyorum..

    Önceki halinize, şimdiki halinize ve beş yıl sonraki halinize mektup yazsanız ve bunu beş yıl sonra okumuş olsanız nelerin değiştiğini tanımlamak kolay olur muydu? Yaptım, yine de kolay değildi..

    Birçok şeyi çözmüş, düzenimi kurmuş, en bilge halimle bu kelimeleri yazacağıma inandığım yaşımdayım.. Çözdüğüm sandıklarım işleri daha da karmaşık hale getirmiş, işimden istifa ettim, evimi kapattım, emek verdiğim her şeye sırtımı döndüm, kendime benzeyen bir gölge yarattım.. Kitap okumayı bıraktım, yeni dizi/film değil finalinden emin olduklarımı izliyorum, dans etmek yerini uzun oturmalara, uzun sohbetler yerini sükunete bıraktı, neden diye sorgulamalar yerini olabilirlerle değiştirdi.. Normalleşmiş olmak insanların gözünde doğru görünen bir şeymiş gibi görünüyor olsa da benim gibi insanların cehennemi olduğunu bilecek kadar bilgeyim, bunu tersine döndüremeyecek kadar da aylak..

    Ne yapmam gerektiğini bilmemle neler yapmadığımın arasında bir yerlerde ayaklarımı sallayarak, kulaklığımı takmış, kahvemi içiyorum.. Yolumu kaybetmiş bir aylak olmam neler yapabileceğimi biliyor olmamın önüne geçemiyor çünkü. Ha tabi bilmekle eyleme geçmek arasında epey bir fark var; biri sizi kendi çukurunuza gömerken diğeri sizi Alice Harikalar Diyarına götürebilir..

    Buraya kadar tamam. Kendini sorgula, yeni yollar dene, tecrübelerden faydalan, oku, izle, anla, gör, yaşa.. Bunlar bizim kontrolümüzde olan şeyler.. İyiyi besle iyileri yaşa kötüyü besle kötüleri yaşa.. Hayatında bir matematiği var maalesef.. Ailenizin seçimleri, insanların sizi maruz bıraktıkları, yönetenlerin yanlışları, doğanın kendi adalet anlayışı.. Zaten kendi halinde yaşayan iyi insanların kendinden çok hayata katkısı olması Atlas’ın evreni taşıma sebebiyken sorun kötülerin kötülüğün hayatı zehirlemek için verdiği yoğun mücadele..

    Sadece on üç dakika verin kendinize; iyi biri olmayanın kelimelerle işi olmaz, kendine bak sor sonra maruz kaldığın gerçekliği anla.. Çürüyen bir bataklığın ortasında lotus olma çabanı taktir ediyorum, köksüz medeniyetine aidiyetlik arayışını da.. Sadece işin bunlardan ibaret olmadığını bildiğin bir oyun oyna.. Ve bir kere daha düşün, kendinle oynadığın satrancı kim kazanırdı, on üç yıl önceki sen mi bugünkü sen mi?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MEZUNİYET YANILGISI..

    Bitmesini beklediğiniz, aslında çoktan vazgeçtiğiniz şeyler gerçekten bitme aşamasına geliği an gözümüze güzel görünmeye başlayabilir.. Lisenin bitip üniversiteye başlamanın hayalini kurduğunuz zamanları düşünün; renksiz üniformaların (gerçi şu an üniforma diye bir şey kalmamış olabilir emin değilim) giyilmesinden sıkılmak, gereksiz olduğunu düşündüğümüz birçok ödevin, kopya hazırlanan sınavların, emekliliği gelmiş öğretmenlerin sıkıcı ders anlat(ama)ma biçimlerini, bozulan arkadaşlıkların bir an önce bitmesini beklediğiniz günleri.. Mezuniyetin olduğu an aslında bitmesini o kadar da istemediğinizi hatırlıyor musunuz yoksa bu durumu hiç yaşamayanlardan mısınız? Her neyse.. Bu durum ilişkilerimiz içinde geçerli aslında.. Size iyi gelmediğini düşündüğünüz, yanında güvende ve huzurlu hissetmediğiniz, çatışmaların yoğunlukta olduğu insanları düşünün. Aslında her iki taraf içinde iletişimi bitirmenin sağlıklı olduğunu anlamış olsanız bile bir yanınız alıştığı iletişim şeklini bozmaktansa katlanmayı seçmez mi? Ya da gerçekten insanlarla sağlıklı ilişki kuranlardan mısınız?

    Kendime, iyi gelmeyen şeylerin listesini çıkardım; sağlığımı kötü ekileyen yiyecek içecekleri, ruhuma iyi gelmeyen insan davranışlarını, aklıma zarar veren alışkanlarımı tek tek yazdım.. Hepsiyle ilişkili olan tek bir yer vardı, oturduğum sokak.. En azından uzun bir süreye yayılan bu keşfin sonucu hep sokağa çıkıyordu.. Öyle alışmışım ki oraya ne kadar kötü etkilendiğimden şikayet etmenin alışkanlığını edinmiş olmama rağmen oradan uzaklaşmak fikrine varmamak için elimden geldiğince bununla yaşamaya çalıştım.. Kötü alışkanlıkların tek bir ortak özelliği var; siz onu ya da onları bırakıp dönüştürene kadar sizi sonsuz bir dibe çekmeye devam eder.. Sigara sizi kanser edene kadar, hareketsizlik vücudunuzu katılaştırana kadar, kötü insanlar ruhunuzun son kırıntısını sömürene kadar, polenler nefesinizi kesene kadar, uykusuzluk bilincinizi kaybettirene kadar durmaz..

    Ya devam edersiniz ya da dönüştürürsünüz.. Her ikisi de sancılı süreçlere sahip olsa da ikisinin de sonuçları epey zıt yönlere götürür.. Peki buraya kadar aslında her şey normal.. Yani spesifik örneklerin sonuçları neredeyse kesin, peki geri kalan şeyler? Mesela aşk, insanı hayal kırıklığına uğratma ihtimaline rağmen yaşamaktan kaçılmalı mı aşktan ya da bahçesine emek verdiğin sokak seni yoruyor diye her şeyi bir kenara atıp oradan hemen uzaklaşılmalı mı ya da sevdiğiniz insanların hataları var diye hemen iletişimi kesip atmalı mı?

    İki sorum var; herhangi bir konuda bu yanılgıya düştüğünüzü düşündünüz mü, gerçeklikle yanılmasının ayrımı için nasıl bir yol izlediniz?

    Aklına sor kızım, kalbin cevabı bilir kızım, bedenin cevap verir kızım, tecrübelerine danış kızım, yenisini dene kızım.. Güzel, yani akıllıca yöntemler elbette.. Asıl sorum şu; bitme üzere olduğu için aklım illüzyon yaratıyor düşüncesi ya büyük bir yanılgıdan ibaretse o zaman bu paradoksla ne yapabilirim?

    Ne yapılır şimdilik bilmiyorum, hatta uzun uzun yazmak için hangi kelimeleri seçmeliyim emin değilim. Karar ver ve yap. Dene; başarırsan mutlusun, başaramazsan belirsizliği ortadan kaldırmış ve sonucu görmüş olursun. Hareket et, hiçbir yere varamazsan bile yeni manzaralar görmüş olursun.. Gerçekten de bilmiyorum, bir şey hariç.. En kötü karar bile çoğu zaman kararsızlıktan iyidir..

    Duygularımız yanılsamalar için aynalama görevi görebiliyor kimi zaman.. Kapılıp gitmek hayli normal, yine de boğulmamaya çalışın..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KELEBEKLER VE ZAMAN..

    Beş yıl sonra ne olacağınızı merak ediyorsanız bugün yaptıklarınıza bakın.. Nerelere gidiyorsunuz, neler yiyip içiyorsunuz, kimlerle zamanınızı paylaşıyorsunuz, neleri alışkanlık edindiniz, e tabi işin içine biraz da hayatın mizahını ve kaderin cilvesini ekleyin alın size sizin geleceğinizin iskeleti..

    Birilerini konuşmak, derdine derman bulmak, anlamak, yol çizmek, yön bulmak kendine bunları yapmaktan daha kolay geliyor bana.. Başkasına akıllı kendime cahil, başkalarına umut kendime çaresizlik, başkalarına bahar bahçe kendime çöl, başkalarına sevgi arsızlığı kendime en cimrisi, kısaca başkalarına yaşam ağacıyken kendime çorak araziymişim gibi hissediyorum..

    Kendime bir yol arkadaşı aramışım hep, bana başkalarına baktığım gibi şefkatle, sevgiyle saygıyla, heyecanla, neşeyle baksın benimle maceralar yaşasın.. Ben nasıl bir dostsam bana öyle bir dost olsun isterdim.. Çocukluğumun eksik parçalarından biri.. Elbette güven ve sevgi bağıyla ilişki kurduğum dostluklarım var, taraflarınca sevildiğimi desteklendiğimi bildiğim.. Bunlarını görmezden gelmiyorum, yok saymıyorum, hatta şu dönemlerde en çok bunlara sahip olduğum için şanslı olduğumu biliyorum.. Şimdi sahip olduklarıma şükretme paragraflarını bir kenara koyarak konuşalım..

    Elimde bir sihirli değnek olsaydı neyi yaratmak isterdim ona bakalım; dünyaya beraber kafa tutabilecek, küçük ayrıntıları fark edebilecek, neşeli bir ruha, kıvrak bir zekaya sahip, hadi kalk gidiyoruz diyen, kahvenin de şarabın da zamansızlığını bilen, battaniye altı film izlemeyi seven, takıntılarıyla oyun oynayan, zihin kıvrımlarında sürekli şarkılar dolanan, sadece kırgın üzgün olduğunda Güllü dinleyen değil de öylece parka gidip salıncakta sallanırken de bunu dinleyebilen, ölüm evinde ağlayan düğün evinde oynayan, saçmalamak diye kenara atılan şeyleri yapmaktan çekinmeyen biri.. İşin ironik tarafı aşkta da işte de dostlukta da aradığım bu karışım tam karşılığı benim.. Elbette saymayı akıl edemediğim, hatta düşünmediğim yönleri de olacak, olması gerektiği gibi.. Hani o filmlerde, dizilerde gördüğümüz ikililik halinde olmak aslında anlatmaya kelimeler sarf ettiğim şey.. Baggins’lerin Gandalf’ı gibi, Harry’nin Dumbledore’u gibi, Alice’n şapkacısı gibi.. Benimki biraz Martın Eden’in yalnızlığı, Ruhi Mücerret ‘in boşvermişliği ve aylaklığı arasında bir yerlerde kendim olma çabası..

    Hani mutfakta ya da balkonda iç çeke çeke ağlarsınız evde olanlarsa osura osura uyur ya, sırf bulunmak için dolaba gizlenir orada uyuyakalırsınız ve uyandığınızda kimse ortalıklarda olmadığınızı fark etmemiştir bile ve siz öylece tekrar ortaya çıkarsanız ya, hani kelimelerle çığlık çığlığa kendinizi anlatırsınız da insanlar mizah yapıyorsunuz sanıp ve güler ya, aslında şarkılarınızı anlam anlayışınıza göre seçersiniz de insanlar sadece müzik zevkiniz var mı yok mu diye dinler ya, işte öyle.. Yani tabi kendimizi ifade biçimimiz çok farklıyken bi de işin anlaşılma biçimleri ve farklılığı girer işin içine..

    Biliyor musunuz tün bunları anılara emanet ederek akıp giden zamanın içinde yaşarken aslında bir önemi olmadığını anladığınız bir evre var.. En azından benim için öyle bir evre var.. İşte o evreden beri düşündüğüm tek şey kelebekler.. Sadece 1 gün yaşamak için kozalaşma sürecine girip bir mücadele veriyorsun, bir doğum sancısı yaşıyorsun, bir süre sonra kanatlarını çırparak küçücük bir esintiyle etkili bir fırtınaya sebep oluyor ve ölüyorsun. Ne o sürece takılı kalıyorsun, ne de yarınlara bırakacağın etkinin telaşına düşüyorsun.. Bir gün, sadece bir gün kanat çırpmak için geçmiş ve geleceğin varlığına meydan okuyorsun hepsi bu.. Bu kadar.. Sonrası yok, öncesinin de etkisi yok.. Kanatlar, mücadelenin ödülü aynı zamanda kaderinin kısacık sürmesinin bedeli..

    Ödüller ve bedeller konusunda epey düşündük, çokta yol kat ettik, fazlaca kelime de sarf ettik.. Bunlarda sıyrılmak zamanı.. Kelebeğin kozadan çıkıp kanat çırpması ve kaosu tetikleyecek o kanat çırpışını yapabilmesi için tırtıllığı kozaya bürüdüğü o sancılı süreci düne teslim etme zamanı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..THE DEVIL WEARS PRADA..

    Tüm bavullar hazır, kapı girişindeki aynayla son göz göze gelişi, köpeği heyecandan kuyruğunu sallayarak ‘gidiyoruz’ komutunu bekliyor, bu evden son çıkışları, bilmiyor, bilse de bir şey fark eder miydi köpeği için emin değilim..

    Aynadaki simayı biliyor, ifadesindeki kararlılıksa içinde burukluk oluşturuyor. Daha önce kalkıştığı her şeyin yarım kalışını tamamlamak için verdiği her mücadele yarım kalmışlıkların sayısını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Şimdiyse yaptığı şey sadece kapıyı dışarıdan kapatmak kadar ilkel bir veda..

    Spor ayakkabısıyla fethetmeye geldiği yeri topuklu ayakkabısıyla mağlubiyet içinde bırakmak verilmiş kararların en tamamlayıcısıydı.. Kapıyı ağır çekim kapatırken zihin kıvrımlarında çalan şarkı hem bir sonu, hem bir başlangıcı temsil edecekler listesine eklenmişti bile.. Kapı aynayla arasındaki teması yavaş yavaş perdeledi..

    Bavulları iki kat indirdi, merdivenlerden her iniş çıkışında bavulların onda yarattığı yükün ağırlığı son basamakta tatlı bir sızı bırakmıştı.. Son bavulu da kapının önüne indirdiğinde kekremsi bir gülümsemeyle arabasına yöneldi.. Köpek çoktan ön koltuğa kurulmuş keyifle beklemedeydi. Bavulların ağırlığını arabasına kadar yük etmektense orada bırakmayı seçerek direksiyona yöneldi.. Yeni ağılıkların, yeni ve tatlı sızıların olması için bir boşluk yaratması gerektiğini biliyordu..

    Kaybolmaya müsait olanlar için boşluklar tuzaklarla dolar, o ise tuzaklara kapılmayacak kadar öğrenmişti bulmak isteyenin önce kaybolması gerektiğini.. Harekete geçtiğinde rastgele eşlik edecek bir müzik listesi için ilk seçimini kendisinin yaptığı bir şarkıyı açtı. İlk seçim önemliydi, ardından gelecek müziklerin hikayesine ve zincirleme bir hikaye oluşturacak ilk adımdı.. Sonrasında kontrolü müzik listesinin eline bırakacağınız yine de yönlendirmeyi ilk sizin yapacağınız o ilk şarkı sizin için hangisi olurdu?

    Basit görünen her eylemin ilk adımı kar topu büyüklüğünde bir kazanın tetikleyicisi olabilir.. Yolda gördüğü yedi tabeladan birini seçip yola öyle devam etti.. Ne yola müdahale etmeye niyeti vardı ne de müzik listesine. Bu yüzden rastgeleliği oluşturacak örüntünün sadece ilk adımlarını attı. Gerisi yolun ona getireceği manzaraya eşlik etmek olacaktı.. Kontrol edebildiği her şeyi, kontrolün yarattığı tahribatı dikiz aynasına hapsetmişti.. Evinden tam 1994 ağaç uzağa vardığı noktada, bir ağaç gölgesinde durdu, denizin esintisine doğru baktı, gün neredeyse batmak üzereydi, bagajından şarabını çıkardı, tirbuşonu unuttuğunu fark ettiğinden derin bir nefes aldı, önemli değildi, ayakkabılarını çıkardı, ayakkabısının topuğuyla şarabın mantarını açtı, topuklular biraz böyledir bazı şeyleri kolaylıkla açabilmenizi ve aşabilmenizi sağlar.. Şişeyi gün batımına ve hayatının rastgeleliliğine kaldırdı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DÜNYADAN LALELİ’YE DOĞRU..

    Ataların karma borçları, ödendi.. Beyin kimyasını etkileyen kısımlara bilimsel müdahale, yapıldı.. Aydınlık yönler, parlatıldı.. Karanlık taraflarla, yüzleşildi.. Derinlere dalındı, yüzeye çıkıldı.. Ev denilen yer, kapatıldı.. İnsanlarla iletişim, minimuma indirildi.. İçten dışa doğru yeniden yola çıkıldı..

    Kendinizi tanıyor musunuz, her yönünüzle? Neyi sevdiğinizi, sevmediğinizi, ne kadar ileri gidebileceğinizi, nelerden kaçacağınızı, nelerle savaşabileceğinizi, nelerden korktuğunuzu, aşkın sizdeki tezahürünün ne olduğunu, kavramların aklınızdaki karşılığının ne olduğunu, ruhunuzun derinlerinde yatan arzularınızı, potansiyelinizin ne olduğunu, yatkın olduğunuz konularla yabancı olduğunuz konuların nelerden ibaret olduğunu, hangi mevsime alerjiniz olduğunu ve neden olduğunu, dizi/filmlerdeki hangi karakterlerle özdeşleştirdiğinizi kendinizle, neleri kaybettiğinizi, nelerin artığı olduğunuzu..

    Bir ömre kaç karakter, kaç hikaye sıkıştırılır mesela?

    Hepsi benim, hepsi bendim.. Aşık olan da aşktan kaçan da, dostluklara sıkı sıkıya sarılan da dostlarına yol veren de, ailesinden kaçan da ailesine sığınan da, korkaklardan medet uman da cesurca ortaya çıkan da, aynadakini yeşerten de aynayı parçalayan da, hayata diş bileyen de, hayattan saklanan da, karakalemle gökkuşağı çizen de rengarenk tabloyu karalara boyayan da.. Hem gece oldum hem gündüz.. Hem şarap içtim hem kahve.. Hem problem yarattım hem de çözüm sundum.. Hem dans ettim sabaha kadar hem pencereden akıp giden günleri izledim oturarak.. Hem bedel ödedim hem de..

    Aylardır üzerinde çalıştığım tek proje kendimdim. Yaşayan her şey ve herkesin zorlaştırmaya çalıştığı bir süreç olsa da başardım.. Son 29 yılı çözmeyi, başardım. Otuz yaşımın son demlerine sunabileceğim güzel bir hikaye yazmayı, başardım.. Aslında otuz yılı 3’e bölmek işimi kolaylaştırdı; böl, parçala, fethet.. Yarattığım personayı 27 yaş depresyonum bölmeye başladı; ben kimim, ne için buradayım, gerçek bir iyi miyim iyi olmayı kalkan edinmiş bir zalim miyim, bilmiyorumun karşılığı tam olarak ne, hasta mıydım gerçekten, koç burcu olmanın etkisi var mı, depresyonumun nedeni ne, kimim ben? Sorgulamalar arttıkça derinlere daldım, derinlere daldıkça boğulmaya başladım, boğulmaya başladıkça oksijen almanın kıymetini anlamaya başladım, daha da derinlere dalmaya devam ettim, devam ettikçe nefesimi tutmayı öğrendim, nefesimi tutmayı öğrendikçe oksijenin bendeki önemi kaybolmaya başladı, derinlere indiğimde yüzeye çıkabileceğim her yolun yavaş yavaş uzakta kaldığını anladım, anladıkça telaşım arttı, telaşım arttıkça kalp atış hızlandı, kalp atışım hızlandıkça oksijenin değerini anımsadım, anımsadıkça ışığa yönelmeye çalıştım.. Bu döngü 29 yaşın aydınlanmasına kadar sürdü. Aydınlanma dememe bakma alimlik yaratan bir aydınlanma değil, hiç varlığında uyanmanın verdiği bir yalnızlığa sürükledi.. Ve tam da bu süreçte parçalanma başladı; İnandığım her şey, hayata olan bakışım, insanlarla kurduğuma inandığım bağlar, kendini ifade ederken kullandığım kavramlar, bölünmüş kişiliğim parçalara ayrılmaya başladı. Gündüz başka, gece başka; bir yanım dünyanın oyun bahçesinde her şeyi güzelleştirebilmek için yaratmaya devam ederken, diğer yanım dünyanın sahip olduğu kötülükte boğulup gitmesini izlemek istedi, bir yandan sevgiye inanırken bir yandan sevginin tarumar ettiği şeylere öfkeyle bakmaya başladı, bir tarafta masumiyetin çığlığından sağır olan kulaklarım bir yandan şeytanın pazarlığa çağırdığı fısıltısı, bir yanda yapılan hataların telafisi için çabalarken bir yandan bedel ödetmek isteyen burjuva.. Hangisiydim? Işığın altında neşeyle dans eden mi, karanlıkta kapüşon kapatıp sokağın adaletini isteyen mi? İkisi de.. Sokağın müziğinde, yalın ayak, devrim yaratan dansın eşlikçisi..

    Bölündü, parçalandı ve sonunda fethedilmeyi bekleyen köksüz medeniyetimin tam ortasında tacımı takmaya karar aldığım o yerdeyim.. Hangimiz değiliz ki!

    İki tane aslan; biri aydınlık biri karanlık, biri iyi biri kötü, biri neşeli biri keskin bakışlarla dünyaya bakan. Kavgaya tutuştu önce. Hangisini beslerseniz sonunda o kazanacaktır, bilmecenin cevabı.. Bense ikisini beslemenin yolunu buldum.. Aydınlıkta biri, karanlıkta biri. Gece biri, gündüz diğeri.. Aklımın hükümdarı biri, ruhumun hükümdarı diğeri.. İki zıtlık aynı anda aynı yerde bulunmaz derler, demekle kalmaz kanıtlarlar da.. Şimdi, ben de diyorum ki bu inanmamı bekledikleri şeydi, inandım, 27’mdeyken.. Bipolar bir aslanın sadece birine ihtiyacı yok, sadece birisi olmaya da.. Sevgi beslerken öfkeyle de yaşayabileceğini, doğruyu seçerken yanlışları da yapabileceğini, hem aklını hem ruhunu özgür bırakıp aynı zamanda esir edebileceğini gördüm.. Böldüm, parçaladım, şimdi sırada..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SORU ŞU; BANA NE FAYDASI VAR?..

    Lacan ne diyor; aşk, sizde olmayan bir şeyi, bunu sizden istemeyen birine vermeye çalışmaktır.. Mecnun, Leyla’yı bir de benim gözümden görün diye devam diyor.. Shakespeare; zamanın kırbacına, zorbanın kahrına, sevginin kepaze edilişine yaşamın içindeki aşk arzusu ve ölümün varlığıyla devam ettirir tragedyasını.. Peki bize faydası ne?

    Hücrelerimize işleyen aktarımlar, öğrendiklerimiz, iç güdüsel yaklaşımlarımız, tecrübe saydığımız olaylar, alışkanlıklarımız, tabularımız, ideolojimiz, hayata dair geliştirdiğimiz felsefemiz ve daha birçok şey derken bizi bütün haline getiren parçalarımız..

    Buraya kadar karmaşık cümleler silsilesiyle derdimizi anlattık.. Buradan sonrası daha da karmaşık. İnsanın kendine yaklaşması, kendinden yola çıkması oldukça zor.. Ne istediğini bulmak, bulduğunla neler yapacağını anlamak, yıllarca inşa ettiklerini parçalamak zorunda kaldığını görmek bir yaştan sonra epey zorlayıcı..

    Peki hayallerimizin, hedeflerimizin, planlarımızın bize faydası ne? Daha disiplinli olmak, daha başarılı olmak, daha zengin ve güçlü olmak, daha mutlu olmak.. Bir insan ömrü için ne ister, istedikleri için ne kadarını gerçekleştirmeye cesaret eder? Bizi tanımlayan etiketlerin bizden çıkarılması halinde ortada kalan çıplak benliğimize baktığımızda gördüklerimiz tam olarak neyi anlatır bize?

    Sırtımda yük ettiğim çantaya kitaplarımı, yazılarımı yazdığım defterlerimi ve o çok sevdiğim kalemlerimi koydum.. Evimi kalabalık gösteren eşyalarımı, kahvelerimi yudumladığım fincanlarımı ve kütüphanemdeki kitaplarımı koydum kolilere.. Sırtım boş, evim boş.. Kaldı geriye büyük bir boşluk.. Ağırlığın kalkmasıyla oluşan huzura odaklanmadan önce yükün alışkanlık haline getirdiği ağrıların yokluğunu özlediğimi hissettim. Buruk bir özlem.. Bir süre pencereden bakıp gördüğümü sandığım dağlara öylece dalıp gitsem de vücudumdaki uyuşukluğun azalmasıyla gökyüzünü daha da net görmeye başladım.. Anlamlandıramadım elbette, anlamlandırmak çiğ kalacaktı o anı tasvirlerde.. Ağrıların boşluğunda sızan huzuru yavaş yavaş hissettikçe rüzgarın ağaçlara teması daha bir anlam kazandı gözümde.. Gözümde anlamlanan zihnimde sorular yarattı bu sürede.. Zihnin kıvrımlarıma bir taş atarak suyu bulandırdığımı anladığımda kalbim sakince taşın dibe çökmesini bekle dedi.. Bekledim.. Sükunet hafifleyen bedenimin armağanıydı..

    Şimdi daha berrak, daha sakin bir anın içerisindeyim.. Kalabalığı kendi elimle oluşturduğum evimin içinde yaşadığım telaştan arta kalanlarmışım.. Şimdi elimde sıradan bir karton bardağın içinde tadına vardığım kahvem, sadece anahtarımı ve sigaramı taşıdığım küçük çantam, eşyalardan arınmış evime sızan güneş ışığının verdiği aydınlık ve ruhuma sızan huzurun verdiği yeniden başlayabilme hissiyle bir bütünüm. Arta kalanlardan kurduğum yeni bir bütünlük haliyle.. Kendimle oynadığım satrancın son hamlesiyle kendimi mat ettim.. Şimdi yeni oyunları tasarlama zamanı..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AÇIKLAMAYI MÜZİK LİSTEM YAPACAK..

    Kainat kendi bahar temizliğini yaparken bizlerin evde oturup pencereden akıp giden hayatı izlemesi biraz ironik.. Hakikatin delirttiği kişilerdenseniz dünyama hoş geldiniz.. Yazmak, anlatmak, dans etmek düşüncelerini duyularını ifade etme biçimlerinden en güçlüleri.. Ama gördüm, duyguların izah edildiği an öldüğünü gördüm.. Kendini ifade etme çabası anlaşılma arzusundan kaynaklansa da anlatma çabası değersizleştirme yollarından irine dönüşmüş durumda..

    Müzik listemi değiştirmek için büyük bir devrim gerçekleştirdim hayatımda.. Bu dansımın değişmesinin tek yoluydu.. Onca kelime tükettiğim, yaşlarımın büyümesine şahit olan, hem hastalandığım hem şifa aradığım evimden gitme zamanı.. Bu benim hayatımın devrimi.. Yaşanılan her anı anlamlandıran biri için öyle en azından.. Halbuki gitmekte kalmakta sıradan görülen eylemlerin ilk beşine girer..

    Bunca zaman yazmak, yürümek, dans etmek, şarkı söylemek hayatın beni görmesi için elimden, dilimden, ruhumdan geleni yaptığım şeylerdi.. Şimdiyse oturup bir salıncağa kulağımda bir Şanışer şarkısıyla gökyüzüne doğru saçlarımı savurarak salınmak benim sessiz vedam aslında.. Shakespeare haklıydı, dünya bi sahneydi.. Bense müzikal sandığım hayatımın pandomim oyuncusuydum, sessizlik iyi görünse de şovunuz yetersiz kalabiliyor.. Kulağıma sızan her şarkı hayat hikayemden biz iz taşıyordu, her seferinde beni benden daha iyi ifade ediyor diyordum.. Ama başta da söylediğim gibi izahı olan duygular çoğu zaman katledilir..

    Yeni bir müzik listesine, gürültü çıkaracak bir dans pistine, kaçınılmaz olanı ertelememeye, gerekirse evrenin gözüne batan bir fazlalık olmaya ihtiyacımız var.. Bazen..

    Defterin 20 yaşında başlayıp 30 yaşında biten bu kısmının sonuna geldik.. Otuzların başında, maçın ikinci yarısında kendi evimde deplasmanda hissetmeyi bırakıyorum.. Aylaklık beni bugüne kadar mücadele illetinden ve kaygılı dünya düzeninden yeterince korudu.. Şimdi orkestranın başına geçip maestro olma zamanı..

    Alın yazısının altına imzasını atma cesareti gösterebilenlere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HAYATA TAKLA ATTIRMAK..

    Alarmı ertelemeyi bırakmanın ilk adımı uykuya doğru zamanlamada dalmak.. Uykuya doğru zamanlamada dalmanın ilk adımı uyumadan önce bir rutin oluşturmak.. Uyumadan önce bir rutin oluşturmanın ilk adımı düşüncelerinizi kontrol edebilmek.. Düşüncelerinizi kontrol edebilmenin ilk adımı zihin yapınızı anlamak.. Zihin yapınızı anlamanızın ilk adımıysa..

    Her şeyin karşı taraftan beklendiği bir dünyada alarmı ertelemeyi kendiliğinizden öğrenmeniz mümkün değil.. Zihin yapınızı anlamak için bu yazıya bel bağladıysanız şimdiden geçmiş olsun, savrulmaya devam edeceksiniz.. Bir konuda ortak paydada olabiliriz; her şeyi yapabilmenin gücünü atacağınız ilk adımdan alacaksınız.. Bunu disiplinize ettikten sonrası ise size kalmış, hikayenize kalmış bir senaryo..

    Sırtınıza bir çuvalla yol almak bir süre sonra yormaya başlayacak, başlarda beş kilo olan ağırlık zaman ve mesafe uzadıkça fiziksel baskısını arttıracak ve beş kilodan fazla gelmeye başlayacaktır.. O yüzden çuvalınıza koyduğunuz yükleri iyi seçin.. Deniz kıyısında yapısı güzel diye seçtiğiniz taşları çuvalınıza koyduysanız yaptığınız tek şey boşluğun yükünü taşıyan Atlas’ın sonsuz döngüsüne eşlik etmek olacaktır. Bugün geçmişin varlığını çuvala koyan gezginin yükünü bugünde bırakma hikayesini yazacağız.. Travmalarını, aile yapısını, yaşadığı coğrafyayı, doğduğu toprakların kaderini, çevresinin türlü yaşattıklarını, yaralarını, deneyimlerini, hayallerini, gerçekleştiremediği potansiyelini, vedalaşamadığı aşklarını, pişmanlıklarını, keşkelerini ve düne ait her parçayı nizamlı bir şekilde çuvala koyup arayışa çıkan bir gezgin varmış.. Az gitmiş uz git, nice dereler tepele gitmiş yükünün baskısı artsa da bırakamamış sırtından.. Kimi zaman yeni insanlar tanımış, onlardan da bir parça almış yanına devam etmiş yoluna.. Zaman aleyhine işledikçe telaşı artmış.. Telaşının kaygısına sırtındaki yükün baskısı eklenmiş.. Öyle bir hal almış ki ne nefesini hissetmiş ciğerlerinde, ne yediği yemeğe yetişebilmiş geç kalma korkusundan dolayı.. Yolu yeşilliğin tam ortasından geçerken bir keşişe denk gelmiş.. Öylece oturuvermiş yanına, bir süre sessizlik olsa da dayanamadan bozmuş sessizliği.. Ne yapıyorsun ağaç gölgesinde sessizce oturarak demiş, ruhum geride kaldı onu bekliyorum demiş keşiş.. Bizim gezgin anlam verememiş, keşişte başka cümle etmemiş.. Keşişler biraz böyledirler, başka cümle etmeden aydınlanacağınızı sanırlar.. Gezgin cümle üzerine kafa yoradursun, keşiş yavaşça toparlanmış gülümsemeyle vedalaşmış yola koyulmuş.. Gezgin keramet ağaçta sanarak otursa bile biraz daha, ne aydınlanma yaşanmış nede anlam kazanmış kendi içinde.. Düşünceleriyle çıkmış yola, az uz giderken bir hafiflik hissetmiş, önce ağacın gölgesi huzur verdi sanmış ardında oturmak iyi geldi belki de demiş sonrasında yola koyulmak iyi geldi demiş.. Düşünceler arasında vals yaparken farkına biraz daha sonra kendisinin varacağı, ama bilincinin ve bedeninin ondan önce fark ettiği şeyse çuvalı sırtına almayışının verdiği rahatlamaymış.. Bilinç bizden önce bilir otomatik pilotla yönettiğimiz hayata nadiren yön verir kimi zaman..

    Bazen uykuya bizi iten şeyler basit yorgunluklar olabilir, bazense yüklendiklerimizin ağırlığını atmamız için sığındığımız bir liman olur.. Bir alarm sesininse bizi o limandan ayırmasına izin vermek istemeyiz.. Hayatın virajını gözünü kapatarak alamazsın.. Bazense tam tersi gerçeği görmek için gözlerini kapatman gerekir.. Her iki durumda da yapmayı bırakman gereken ilk adım alarmı ertelememek olacaktır..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AZRAİL’LE EVRENİN GİZLİ ANLAŞMASI..

    Doğar, büyür, hatalar yapar, kimi zaman telafi, eder, süreç içerisinde kimi zaman akışta kalır kimi zaman telaşa kapılır ve en nihayetinde ölürüz..

    İnsan ruhunun parçalarını kelimelere döktüğünde ne de kolay geliyor göze, kulağa yaşam.. Yaşamak öyle mi halbuki.. Aklın acısı ayrı, kalbin acısı ayrı, ruhun acısı ayrı..

    Hani film izlerken bir karaktere karşı ilginiz ve empatiniz artar, film boyu onun hisleriyle neredeyse bütünleşirsiniz, onun aklıyla eğlenirsiniz, ruhuyla doyuma erişirsiniz ya. Film biter, perde kapanır, o bağın pelerini çıkar üstünüzden ve sıradan hayatınıza dönersiniz.. İşte biraz böyle hayatta.. Ölümün gerçekliğini aklen bilip, aldığımız her nefeste ölümsüzlüğü bulan simyacı misali yaşama gayretindeyiz.. Bazen hanemizden birilerini kaybedince ya da toplumun trajik ölümlerine seyirci kaldığımızda filmin içine giriyor karakterin haliyle bütünleşiyoruz, gün bitiyor, zaman kendi lehine çeviriyor her şeyi ve yine akışta devam ediyoruz..

    Varoluşun ve zamanın kalpazanca bir anlaşma yaptığı ortada.. Sırrını kendileriyle birlikte büyük bir titizlikle sakladıkları da.. Peki biz, bu kazanılmayacak savaşın ortasında, göğsümüzdeki mağlubiyet ordusuyla her gün planlar yapıyor olmamıza rağmen mizah anlayışı hayli yaşlı olan bu sistemle nasıl baş edebiliriz?

    Evrenin her taşının altına bakmaya yemin etmiştim. Her bir taşının altından çıkan canavarların beni her seferinde hazırlıksız yakalamasına rağmen.. Bir kere daha Azrail ve evren kazandı, dün.. Diğer zaferlerindeki gibi olmadı, bu sefer.. Şaşırtmadı, incitmedi, ben bu dünyayı olduğu gibi kabul edemem dedirtmedi.. Anladım.. Derdinin benimle olmayışını anladım.. Kendi zamanını yaşayan ve bunu ulu orta sakınmadan yapan, dürüstlüğü can alan, gizemini kendine bile fısıldamadan sürdüren bir şeyin karşısında kim kazanabilir ki..

    Derdim artık savaşmak değil, kaçmaksa dünün tarihine gömülü kalacak, anlamak ve anlaşılmak üzere.. Bir ömrü yaşadım demek için ne yapmalı; çok gezmek mi, çok okuyup bilmek mi, her dilde başardım diyebilmek mi, kavramların anlamını yeniden keşfetmek mi gerekir? Bir ömrü yaşadım demek için ne yapmalı bilmiyorum, ama öğreniyorum. Bir ömrü yaşayamadım demek içinse ne yapmalı biliyorum, öğrendim.. Ağaç gibi kök salmak uçmak için kanatlara sahipken, hep kıyıda kalmak yüzebilecek kadar özgürken, susup belirsizliğin gölgesinde saklanmak seviyorum deme cesaretini gösterebilmek varken, Prangaları kanıksamak sokakta dans etmek varken, pencereden güneşle ayın kavuşulmaz aşkını izlemek hayata karışıp yağmurda ıslanmak varken..

    Bunca harabenin ortasında bir sanat eseri gibi dimdik durmayı öğreten sevgili anneme, zamanın kırbaçlarına rağmen savaşabilmeyi öğreten teyzeme ve yaşamın son nefesine kadar sevebilmenin mümkün olduğunu öğreten sevgili anneanneme teşekkürler..

    Şairinde dediği gibi; yağmur dindi Ömür hanım, gökyüzü masmavi gülümsedi yine, doğa aynı oyununu oynuyor bizimle, umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.. Ne aldanış!

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..İLK NOTA; LA TELİ..

    Birkaç kulaç sonra karaya vurma heyecanıyla kulaçlarını hızlı atmaya başladı.. Her solukta ağzına kaçan bir iki damla tuzlu suyu tükürmek yerine yutuyordu buna aldırış edemeyecek kadar karaya odaklanıyordu.. Ayak uçlarında sinsi kramp girişlerine bile aldırış edemeyecek kadar kadar odaklanmış durumdaydı.. Parmak ucunun suyun tabağını hissetmesiyle odaklanmasına bir darbe indi ve bir anda kulaç atmayı bıraktı. Ayaklarını yavaşça yere doğru bıraktı.. Duraksadı.. Suya temas etmekten imtina ettiği burnundan derin ve yavaş bir nefes aldı.. Nefesini bırakırken aklından tek bir şey geçiyordu, peki şimdi ne olacak? Karaya çıkmak yolun sonu, varmak istediği yerde yeni başlangıcınsa ilk adımıydı.. Yapmadı ya da yapamadı.. Fark eder mi, kesinlikle fark eder.. Yapamamak merhamet duygusunun temellendirdiği içsel bir yerden gelir, yapmamaksa kibirden..

    Her eylemin etki-tepki kapsamında yarattığı bir sonuç var. Sabah uyandığınızda ilk adımınız yüzünüzü yıkmak mı, yatağınızı toplamak mı, duşa girmek mi yoksa alarmı ertelemek mi? Fark eder mi, kesinlikle fark eder.. Yatağı toplamak, yüzünü yıkamak, dişini fırçalamak duşa girmek hayata karşı duruş geliştirdiğiniz ve disiplini olduğunuz yönlerinizi geliştirir. Oysa ilk iş alarm ertelemekse geçmiş olsun kendinden ve hayattan kaçan bir burjuva kadar korkaksınız demektir.. Yüzleşmesi zor, muhtemelen ilk tepkiniz kaşlarınızı çatarak cümleyi bitirmek olacak.. Seçimlerimiz bunlarla da kalmayacak gün içerisinde; ilk öğününüz bedeninize yaptığınız bir iyilik mi yoksa organlarınıza yapacağınız bir darbe mi, hayatın içerisindeki kimliğinizden ötürü işe mi gitmek zorundasınız yoksa zaman size ait mi bunlarda seçimlerimizin kontrolümüz dışındaki etkenleri elbette.. Her salise bir sonraki saniyeleri oluşturmak için canını verirken bizler dakikalar içinde bir sonraki saatlerimizi kolayca harcayabilen seçimler yapıyoruz..

    Otomatikleşmiş seçimlerimiz kimimizin hayat asistanı olurken kimimizin celladı haline bürünebiliyor.. Kendi ayağına çelme takmayan alışkanlıklarımız varsa; okumak gibi, yazmak gibi, sağlığımıza etken spor ve beslenme gibi bunları kendiliğinden yapabiliyor olmanın hafifliğiyle zihin kıvrımlarımızın oksijene ulaşmasını kolaylaştırabiliyoruz.. Elbette herkes bu kadar anormal değil, kimimizde diğer aptallar gibi sıradan alışkanlıklarımızı otomatikleştiriyoruz.. Alarmı ertele, yorgun argın uyan, kendini sıradanlığa teslim et ve bırak akreple yelkovan senin yerine zamanı eritip biran önce uykunu getirecek kadar hızlıca birbirini kovalasın..

    Soluk soluğa, terlemiş bir şekilde gözlerini açtı.. Rüya mıydı, kabus mu? Vücudundaki su damlaları uyurken gördüğü denizin gerçek hayatına tezahür etmesi olabilir miydi, yoksa sadece terlemiş miydi? Rüyanın bir mesajı var mıydı, yoksa yüzmekten korkan birinin zihninde bastırdığı yüzme arzusu mu onu o denize sokmuştu sadece? Karaya ayak basmış olsaydı ne olacaktı, yüzmeye devam ederek okyanusu fethedebilir miydi sonuçta rüyadaydı neden olmasındı.. Gözlerini ovaladı, Bedeni kadar aklı da terlemiş durumdaydı.. Bedeni içsel zehrini terle atmaya çalışırken aklı zehri nasıl kusabilirdi.. Saatine baktı, erken olduğu kanaatine vardır, alarmı erteledi ve zihnin dehlizine doğru yeniden yolculuğa çıktı.. Oraya vardığında okyanusun çöle döneceğinden habersizdi.. Zamanın tik taklarında kendini rüyanın varlığına teslim etmişti..

    ..SEVGİLERİMLE..