İşine gidenler, kahvaltı yapanlar, spora gidenler, yürüyüşe çıkanlar, henüz uyanmamış olanlar, yeni uyuyanlar, hiç uyumayalar.. Bugün günlerden ne, saat kaç, pencereler neden hep kapalı, denizin rengi nasıldı?
Depresyon yakana ne zaman yapıştı, daha doğrusu kendini ilk nerede nasıl ele verdi hatırlıyor musun? Hayatına sızdığında neler verdi sana, neler çaldı senden ya da?
Neşeni, kahkahanı, dans edişlerini, sevgini, ruhunun cıvıl cıvıl oluşunu.. Ne kaldı elinde; yatmaktan kasım kasım kasılan kaslar, pencereden bile dışarıya bakacak enerjinin olmaması, aklını zorbalayan düşünceler, karakterlerine kızdığın diziler, gününü saatini bilmediğin anlar..
Ölüm geride kalanlara zor derler ya hani peki yaşarken ölenler.. Ruhunda ne bir bahar esintisi, ne bir heyecan kırıntısı. İnanır mısın yazmak bile gelmiyor içimden sırf bir sonraki noktaya ulaşana kadar bile harcadığım efor beni bir hayli yoruyor..
Ne anlatmaya kelime var, ne istek, ne başka bir şey.. İnsan çiçek ekip, büyümesi için emek verince bahar gelecek taze taze esintisiyle saracak kokusu etrafı sanıyor. Bir sabah uyanıyor bakıyor ki ne güneş doğmuş, ne taze çiçekler kalmış, ne de bir sıcaklık. Bahçe öylece talan olmuş, pencereler manzaralara açılmayı bırakmış, kelimeler suskunluğa bürünmüş. Ne bahar gelmiş, ne son şarkıya eşlik eden kalmış..
Büyük buhran, sonunda ya devrim için savaşır umut yaratırsın ya da pes eder büyük buhranda kaybolursun.. Her gün bir seçim, her seçimde katlanılması gereken bir sonuç, sonra yeniden bir seçim, sonra yine seçimler.. İşte aralarda nefes aldığımız vakitlerde de sosyalleşip eş dost aile aşk iş derken sokakta vakit öldürüp evde gerçekliğimize döndükten sonra bir sen, bir yalnızlık, bir Müzeyyen Senar şarkısı kalıyor geriye..
Şimdi önünde bir seçim daha ister kaç, ister savaş.. İstersen burnunun alışık olduğu depresyonun terini solu çek ciğerine, istersen yeniden dene bahar bahçeyi..
Hani hiç büyümeyecekmiş hevesiyle makyajlar yapar, topuklular giyinir ve davranışlarımızı özenmiş ruh haliyle büyüklerimizi izleyerek geliştiririz ya. İşte aradan geçen yorgun yılların, arsız travmaların, simasını unutacağımız insanların açtığı yaraların, izlerini bile anımsamadığımız yaraların kimliğimize ektileriyle büyümek.. Ne zahmetli işmiş meğer..
Bugün yaşanmışlığını unuttuğum yılların fotoğrafları serildi önüme. Neşeyle yaşanmış doğum günleri, ter içinde kalınmış piknik hatıraları, ellerle örülmüş yelekler giydiğimiz köy anıları, koşuşturmayla geçen okul günleri derken sanki izlediğimiz bir dizi sahnesi gibi gelmiş geçmiş, sadece anımsanan birkaç saniyelik sahne kalmış hatırımızda..
Bugünün peşkeş çektiği bir gerçek var ki o da biyolojik yaşın, depresyona ya da travmalara maruz kalsa bile durmadan ilerlemek konusundaki inadı.. Bir yazarın da dediği gibi ”sırf sen mutsuzsun diye hayat durup sana yol vermeyecek evlat”.. Tam bu yaşlarda bunun gerçekliğiyle yüzleşiyor, farkındalığına eklemeler yapıyor, davranışlarına yön verip devam ediyorsun..
Kendimizi unutuyoruz, hayallerimizi kenara kirli bir çorap misali fırlatıp atıyoruz, kimimiz hedeflerine kıyısından köşesinden uzanıyor kimimiz amacın ne olduğunu dahi hiçbir şey anımsamıyor bile.. Tutturuyoruz bir türkü farklı farklı versiyonlarda makamlarda döndüre döndüre söylüyoruz. Ta ki sıkıldığımızı anlayana kadar, daha doğrusu sıkılmakla kalmayıp değiştirmemiz gerektiğini anlayana kadar.. Yeniden söz yazmak, melodi bulmak, orkestra kurmak, mikrofonu ele alacak cesareti yeniden keşfetmek göze ve akla zor ve korkutucu geldiği için en tanıdığım yerden, bildiğimiz türküden devam etmeyi seçeriz çoğu zaman..
Peki yaşamak? Hayaller, hedefler, çocukluk, yapılacaklar listesi derken bir köşede barınmak, yemek, içmek, kendini yetiştirmek koşuşturmaları arasında neye kime yeter insan, neye nasıl sahip olur?
Kendini bulmak, hayat amacını bulmak, potansiyelini keşfetmek, kendini gerçekleştirmek bir yanda mideni tok tutmak, ayağını sıcak tutmak, kiranı ödeyebilmek, faturaları kapatabilmek, köpeğine mama alabilmek diğer yanda.. Teraziyi dengesizleştiren dünya sebepleri, teraziyi dengeler mi yine de? Derdin dermanı kendi içindedir derler, dermana muhtaçlık yaratacak dertler edinmemiz bu yüzden mi?
Her koşuşturma kendi zamanında telaşa sevk ediyor insanı. Piramidin en tepesinde bile olsan içine düştüğün ya da düşeceğin bir boşluk bulacak, onun peşinden koşmaya başlayacaksın. Her yaşın cehaletini keşfedecek ya onu aydınlıkla kucaklayacaksın ya da hasır altı edeceksin. Aşkla tanışacak asla dediklerine kırmızı çizgiler atacaksın. Arkadaşlığın ucu bucağı olmayacak, dostluğun öz ve azlığını zamanla anlayacaksın. Kariyerinde büyümeler değil olduğun yerde kalmalarla ilerleyeceksin. Heyecanını zamanla yitirecek hissizliğin otobanında küçücük heyecanlar için keskin virajlar arayacaksın. Yaş 27 dediği an depresyonun gerçek yüzüyle aranda sis perdesi kalmayacak ve ne yaşadığını bile anlayamayacağın bir sürece geçiş yapacaksın.. Sen yaşlar arası yolcuklarda dinlenme duraklarını kaçıracaksın da ben o duraklarda sen beni hatırlayacağın küçük küçük anlar anılar yerleştireceğim, beni biz unutma diye..
Astıma inat senelerce futbol oynayışını, trafiğin karmaşasından korkmak yerine bisikletle sokaklarda şevkle gezişini, yöresel danslarda senelerce sahne kaygısı duymadan nasıl dans ettiğini, senede bir kere köye gitmenin gerçek bir tatil oluşunu, mahalle sokağında oyunlar oynamayı, neşeyle hayata karışmayı, heyecanla günleri sıraladığın, tren garında kendinle dertleştiğin anları öyle gömdün ki toprağa yaşanmışlığı unutmak kendine ihanetin yollarından biriydi ve sen sadakatini herkese sunarken ihanetin çemberini kendi etrafında kusursuzca örmüş oldun..
Hatta öyle bir hale büründü ki bu kıymetle karşılayacağına inandığın 30 yaşın gelişini hissedip varlığına kutlama yapacağın doğum gününün bile yaklaştığını unuttun.. Gelişigüzel günleri alelade yaşamaya başladın.. Kendini bildiğin bir yaş olacağına inanarak geldin, kendini kaybolmuş buldun..
Yazdın, anlattın, cevaplar aradın, kimi zaman döndün baktın içine, kimi zaman insanlar arasında yalpalayarak devam ettin. Şimdi tam şuan geldiğin nokta ne gelmeyi umduğun yer ne de planlarınla birlikte olasılıklar arasında düşündüğün yer oldu. Yol ayrımlarında durdun, kararlarını yenilerden değil alışık olduğun eskilerden yana kullandın.. Derken yeniler öcü ve korkunç, eski ve yıpranmış olanlar tanıdık hale geldi..
Ye, iç, sev, eğlen ve yaşa.. Çocukluğumuzu hatırla, hatta mümkünse dön oraya. Soruların temeli de cevapların anahtarı da o yaşlarında.. Karar vermek zorunda kaldığın ne varsa şimdilik olduğu haliyle bırak. Neyi seçersen seç hayat sana aksini gösterecek yeni şeyler sunuyor. Belli ki ya seçmeyi bilmiyor musun ya da ne istediğini. O yüzden en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir metodunu şimdilik rafa kaldır.. Yaşa, anı yaşa, kararsızlığı yaşa, koşuşturmayı yaşa.. Deneyimin tadını alacak kadar yaşa.. Yeniden doğacak gün, yeniden verilecek kararlar, kontrolden çıkanlarda olacak, zıvanadan çıkaranlarda..
Yüreğinin fısıltısı aklın gölgesinde kalacak kimi zaman, aklın kararsızlığı dürtülerini kontrolden çıkaracak, seçimlerini anın heyecanında yapacaksın, hatta gün bitmeden başlayacak acabaların.. O mu bu mu derken herkesin sesi zihnin gürültüsüne galip gelecek, zaman zamansa sessizliğin ortasında gürültüye muhtaç kalacaksın.. Gece olacak, gün doğacak, biyolojik yaşın rakamları kendini tanımlarken travmalardan edindiğin kimliğin zamanın tik taklarına yenik düşmüş, hayata geç kalmışım diyecek bir yanın.. Sonra bir çocuğun flu görüntüsü sana ulaşmak için zaman-uzay algısını yerle bir edecek.. Geçmişle geleceği kesir çizgisinde buluşturacak, bugünün inşa edebilmen için matematiğin dört işlemini tek tek koyacak önüne.. Aklını çokla böleceksin, geçmişi gelecekten çıkaracaksın, ruhunun parçalarını toplayacaksın, hepsini koyduğun sırt çantanı çarpacaksın yere.. Toprak vurulmanın sertliğinden çatlayacak, doğan güneşi alacak çatlaklardan içeri, gökyüzü gözyaşlarıyla sulayacak tohumları.. Yine, yeniden diyeceksin yine, yeniden kızım..
Ne başlamak için geç kaldın, ne vazgeçmek için çok erken.. Bırak taktikleri, aldırış etme akreple yelkovana.. Hem zamanın hangi asrında akrep kavuşmuş ki yelkovanına.. Onların hikayesi hep yolda olmakla geçmiş, akıtmışlar zamanı, devirişler çağları da unutmuşlar dertlerinin kavuşmak olduğunu.. Önemli olan yolda olmaktır diye yen bir türkü tutturmuşlar da, yüzyıllar seslerini kısmış yine amaçlarından dönmez olmuşlar..
Yaz kızım, yaşa kızım.. Ruhunun şarkısını söyle, çeşit çeşit kahkaha edin, ne neşene kesik at ne de kalbini sustur..
Ve unutma çocuk, bu dünyada sana inanan bir ben var..
Anne rahminden dünyaya doğru giden bir travmayın içindeyiz.. Kelimelerinle seviyorsan dünyayı, kelimelerle kuruyorsan dünyanı yine kelimelerinle vazgeçersin anlatmaya çalışmaktan kendini, kelimelerinden vazgeçersin.. Tüm dünya akıp giderken sokağından cıvıl cıvıl, sen pencereden izlersin hayatı. Arada havalandırma saati, şartları tahliye olur. Ömrün aldığı sahneyi iç burukluğuyla alkışlarsın. Sesin çıkmaz olur. Kaybolursun kendi yarattığın boşlukta. Herkes boşluk içinde kıvranır aslında. Kimi zaman bu bir dönemdir, kimi zaman anın içinde baş gösterip kaybolur. Kimimiz eğlenceyle savuşturur boşluğun hissini, kimimiz derinlerine inmeyi görev edinir, kimimizse sadece yaşar ve biter..
Basitliğin ve sadeliğin bir araya gelerek kusursuzluğu hayatınıza sunmasına izin verirseniz, kaosun karmaşasını ve kuru kalabalığını hayatınızdan uzak tutmaya başlarsınız. Hareketliliği sevebilir, koşuşturma içinde kaybolmayı boşlukta savrulmaya tercih edenlerdenseniz işte size hem yeniliği hem de hareketliliği bir araya getirecek o formül u iki kelimede saklı; basit ve sade..
Zihin kıvrımlarında yer edinmiş travmaların kimliğimize dönüşmesi, bunun sonucunda yaptığımız seçimlerin hayatımızın gidişatına habire virajlar yaratmasına izin verecek kadar aptallaşmış olmak insan olmanın dayanılmaz acizliği, biliyorum..
Hem istemek, hem vazgeçmek, hem olsun diye dualara şerlere başvurmak, hem olmamasında bir rahatlık hissetmek, hem delice arzulamak, hem şehvetin önüne set çekmek, hem basıp gitmek, hem olduğun yerde çakılı kalmak, hem kusurlara rağmen aşık olmak, hem de kusursuzluğun üstesinden gelememek, hem nefretle bağ kurmak, hem de sevgiyle sarıp sarmalamak, hem hiçliğin ortasında kazanmak, hem de zafer içindeyken her şeyi kaybetmek.. Kelimelerimle inşa ettiğim dünyamın anlaşılamaz olması için hiçbir çaba harcamadım, anlaşılamaz bir hale büründü. Kelimelerden vazgeçmeye başladığımda alnlaşılırım sandım, anladıklarını gördüğümde anlaşılmaz olmanın harika bir zırh olduğunu keşfettim..
Günlerce istediğim şeyin sahibi olduğum an, onu o kadarda istemediğimi anladım. Sadece onu istemek hayaline sahip olmak, ona sahip olmaktan daha değerliymiş çünkü. Benim kaçıp saklanabildiğim dünyammış, istemek. Sahip olmaksa bana efendi olduğumu değil dahada köleleştiğimi hissettiriyor.. Hayal kurmak zaafım, hayale sahip olmaksa zayıflığımmış.. Sahip olduğumda, sahip olmayı istemediğimi fark etmek bana vazgeçebilme hakkı verdi. Peki gerçekten vazgeçebilir miyim, yine?
Her seçim binlerce olasılık doğuradursun, İzmir’imin gökyüzüne doğru sigara dumanımı üfleyip kahvemin tadını çıkaracağım şimdi.. Kaçabildiğim limanlarımı kendi elimle yakmıştım. Kaçacak limanım kalmadığında ve bundan emin olduğumda tamamen gitmeyi istemekte kendimi mecbur bırakmıştım. Gittim. Oysa şimdi kendime yeniden kaçabileceğim bir liman inşa ediyorum.. Çünkü efendisi olduğum dünya pencereden izlenecek kadar küçük değil. Kenara çekilip ona yol vermeyi ben seçtim. Şimdi savaşamı kaybederek kendim kalmayı seçtiğim yeni bir liman yaratacağım. Ve yeniden istemenin hayaline erişeceğim. Ta ki onu elde edip istememeyi anladığım güne kadar..
”Ya efendisi olacağım kendi hayatımın ya bu yerden gideceğim, hem de her seferinde..”
Bir diziyi ya da filmi kaç defa izlersiniz en fazla? Onu tekrara sarmanıza sebep olan şey ne? Peki bir hatayı kaç kere tekrarlar insan? Bunu tekrar etme sebebi dersi öğrenememek mi yoksa acı da verse kendimizi bu döngünün içinde güvende mi hissetmek? Sözle verdiğimiz kararları hayata geçirmekte zorlanmamızın en temel sebebi ne? Diyelim ki eşsiz bir virtüöz olarak yaratılmışsınız ama hiç violin görmediniz hayatınızda kendinizi keşfetmek için ne yapabilirsiniz?
Sorgulamalar da bitmez, sorulara verilecek cevaplarda. Asıl önemli arayışın kendisi değil midir. Yola çıkmak, çıkabilmek.. Youtube, kitaplar, konuştuğumuz insanlar, izlediğimiz dizi/filmler son dönemde neredeyse her yerde uyanış mesajları verilmeye başladı. Kendini sev, kendini ara, kendini bul. Yolun başı da sensin varacağın yerde sensin. Ne hoş bir motivasyon aracı. Ama izlediğiniz şeyin süresi bittiğinde, konuşmalar sessizliğe büründüğünde, kahramanlar pelerinini çıkardığında geriye sadece ruhun yorgunluğu ve aklın karmaşasıyla baş başa kalıyor insan. Ben kimim sorusuna cevap bulanlar ne şanslı, hem cevabı bulup hem de kendini gerçekleştirenlerse tanrılığını ilan edebilir..
Yıllarca ki konuşmayı hayli geç öğrendiğimi hesaba katarsak ve yaşımı da formüle dahil edersek bu baya bir insan yılı yapıyor, yıllarca insanların içinde bir oraya bir buraya cevap bulmak için konuşa konuşa koşturdum durdum.. Son durak içinde yaşadığım şehrin ayak izlerimle aşındığı sokağı. Tam on yıldır sadece savrulduğum, durup dinginleşmeye çabaladıkça daha da dibe vurduğum bir son durak.. Bu şehre ayak bastığımda tanıdığım o orijinal halimi görenler, şimdi anlıyorum ki ailemden sonra en büyük kazancım. Ne zaman kapıları pencereleri kapatsam kırgınlıkla hayata, o an biri elini uzatıp ”senin kim olduğunu biliyoruz neler yapabildiğini ve yapabileceğini de şimdi bunları senin de hatırlaman gerek sadece” diyor ve sesiyle varlığıyla yeni bir pencere açıyor karanlığıma. Kendimi kaybetmem uzun zamanımı aldı, bulmam kaybetmek kadar uzun sürmezse ne şanslıyım..
Zaman zaman çocukluğuma dönmeyi, zaman zaman oradaki hayallerime erişmeyi arzulayıp kapatsam da gözümü erişim iznine ulaşmak o adar kolay olmuyor.. Müziği, dansı ve konuşmayı sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmediğimi anımsıyorum evet. Merak etmeyi, soru sormayı, öğrenmenin heyecanını sevdiğimi de.. Tamam bir şekilde büyüyoruz, yara alıyoruz, değişiyoruz, dönüşüyoruz derken kalıplara sabit yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında hayallerimi satılığa çıkarıyor, mutluluğumuzu takas yöntemleriyle kazanmaya çalışıyoruz. Şu evi alırsam tamam, bu ödülü kazanırsam okey, aşkı yaşarsam tamamlanırım, taşındığım da yeni bir düzen kurarım derken bir bakıyoruz bugünü koşturarak bitirmişiz yarına sadece yapacağım diye ertelediklerimiz kalmış..
Yaklaşık 5 senedir ajanda tutuyorum. Öyle sıkı sıkıya plan yaptığım için değil, Bir hevesle 2019 yılında almıştım sonra gelenek haline dönüştü her yıl alıp büyük büyük planlar yapmaya başladım. Bugün gördüğüm manzara şu ”planlar yap, zamanlara böl, hayatın karmaşasına karış, planları unut, yılı bitir, kapanış”. Bu yılın başındaysa planları küçük, adımları büyük tutma kararı almıştım sırf bu yüzden. Yalpalaya yalpalaya şubat ayını bitirmeye kadar geldik. Öylesine geçirilen günlere döndü zaman. Yaşamın enerjisini içime çekeyim dedikçe ciğerlerim alışık olmadığı oksijeni kabullenemiyor..
Bunca karmaşa içerisinde bir de potansiyelini bul yeniden hayatı inşa et, döngüsüne girmek zor. Yara bere içinde, aptalların yönettiği caddelerde dehanla bir başına tedirginlik içinde yaşamak alışkanlığın getirdiği güvenli olanda kalmak daha kolay..
Ne aptal bir düzen.. İyiler sürekli sınanıyor, kötüler hep galip geliyor, yetenekli olanlar kendini kanıtlamak için götünü yırtıyor, ayrıcalıklı doğanlar şımarıklığıyla har vurup harmanları yakıyor. Ne gündüz geceden daha bereketli, ne de gece gündüzden daha neşeli. Ne iyiler beyazın saflığına sahip, ne de kötüler siyahın içinde boğulup gidiyor..
Her şeye ve herkese inat savaşanın tadı kalmadı, asidi kaçtı artık. Kendini arama yolculuğun zevki kaçtı herkesin alim olduğu yerde aptal olmak mutluluk getirir insana. Herkesin yeteneğiyle sahnelerde ortamı coşturduğu yerde Oblomov olmak tanrı olmaktır..
İşinizde, ilişkinizde, arkadaşlıklarınızda, kendinizle olduğunuz zamanlarda ya da şöyle bir bakın etrafınıza olmak istediğiniz yerde misiniz yoksa olmayı arzuladığınız yer tam olarak neresi..
Altı günlük mobing, yokluk, belirsizlik, karmaşa ve insan safsatası sonunda bir günlük dinlenme ve tazelenme şansını bile aklın karmaşasında güneşli güne sırtını dönüp evde durarak geçiren biri potansiyelini bulmak yerine sadece yaşamayı ve öğrenmeyi reddetmiş sayılır..
İki gündür ruh halimin altını üstüne getiren bir düşüncenin döngüsünde sıkışıp kaldım.. Hani 27 sonrası toparlanacaktım. Külliyen yalan. Her yaşın cehaleti ve aydınlanması arasında bir yerlerde sıkışıp kalıyoruz işte..
Havada ıstırap çektiren bir mutluluk söz konusu, güneş neşesini inadına inadına insanın burnuna sokmakla meşgul. Bense izlediğim bir dizinin tuhaf etkisindeyim.. Young Sheldon.. Sherlock’tan sonra bir karakterin beni bu kadar alt üst edeceği hiç aklıma gelmezdi. Sorgulatmanın ötesinde bir buhrana sürükledi..
”Sadece keşfetmeyi seviyorum..” Evrenin sırrını çözdükten sonra verilebilecek en güzel cevaptı sanırım.. Günlerdir tek düşündüğüm bu; keşfetmeyi ne zaman bıraktım, niye bıraktım, neden heyecandan eser yok hücrelerimde, büyümek bu mu sahiden? Sadece sorguluyorum, yapmaya geldiğinde uyumak, çalışmak ya da depresyonda takılmakla meşgul oluyorum. On yıldır kendimce kurduğum sistemsizlik içindeki bir düzenden gitmeyi istememin tek sebebi bu sanırım.. eni yollar, yeni hikayeler, yeni hatalar için gitmem gerekiyor. Burayı aptallarla dolu olmasına rağmen seviyordum. Hatta epey alıştım bunca aptallığın kabul görmesine.. Evim, sokağım, arkadaşlarım, geçmişim, her şeyimi bavula koyup üst geçitten fırlatıp atmak ve öyle gitmek istiyorum. Yanımda kendimde dahil kimseyi götürmeden. Tarçın hariç..
Bu taşınmayı ilk aklıma geldiğinde yapmış olsaydım şimdi kim olurdum diye düşünüyorum ara sıra. Geçmişi değiştiremeyecek olmanın dayanılmaz sancısıyla geleceğe söverken buluyorum kendimi. Yine de bu yeni geliştirdiğim teknik bugünümü daha yaşanır bir hale getiriyor.. Her şeyi öyle anlamlı yaşamaya çabaladım ki en sonunda kendi anlamımı kaybettim..
Yeni başlangıçların korkusu kalmadı içimde, endişeler için hep bir cevap buldum, alışkanlıklarımı revize edebilecek kadar kendime aşinayım artık.. Korkmuyorum evimden ayrılmaktan. Vay be 30 yaşına gelmiş biri için amma da cüretkar cümleler..
Bir zamanlar için anlamlı vedalar, hikayelerle dolu kucaklaşmalar, anısını yad edeceğim fotoğraflar için götümü yırtardım. Şimdi tek bildiğim gitmeyi istediğim.. Burada 10 yılı çiğneyip de yutmaya hazırlanırken kursağımda kalışını hissetmekten sıkıldım. Her gün takvimde yeni çağ başlarken günümü limon ve portakalla haşır neşir olarak geçirmekten sıkıldım. Bakmayın manav değilim aslında, hatta eğlenceli ve havalı bir mesleğe sahibim. Ama öyle saygısız ve görmezden gelinen bir topluluk var ki sevdiğim ne varsa yapmaktan istifa etmeme sebep oldu. İnsanların saygı duymayışını, emeğin değer görmeyişi, küçücük şeyler için çırpınırken büyük enkazlara maruz kalışı insanı büsbütün yorul yenilgiye uğratıyormuş. Geç anladım.. Kimse salak salak triplere girip insanların önemi yok kendini sev, kendine değer ver gibi ucuz gelişimci ağızıyla konuşmaya kalkmasın ağzının üstüne şapalağı yer.. Elbette kendimi önemsiyor ve seviyor hatta bunu kibirli olmayan bir yerden yapmak için emek veriyorum. İnsan sosyal varlık ve yaratılış laneti yüzünden başka insanlarla duygusal bağ kurmaya ihtiyacı var. Keşke gerçek anlamda anlayabilen ve okuyan bir kitle olsaydı da bu cümlelerle vakit kaybetmeseydim. Her neyse..
Diziye kaldığı yerden, hayatıma kaydığı yerden ve kahveme soğuma başlamadan devam etmek ve izin günümü kendimle geçirmek için burada ayrılıyorum..
Endişelenmeyin, hayat devam ediyor, aptallara ve aptallıklara rağmen..
Duygularım düşüncelerimle aynı melodide mi dans ediyor? Beynimin orkestra şefi senfoniyi neye göre düzenliyor?
Kendinizle kaç kez, hangi konularda savaşa girdiniz hiç düşünüz mü? Ben düşündüm. Ben zaten hep düşünürüm. Hayallerimin peşinden gidebilseydim nerede olurdum kim bilir demekten alıkoyamıyorum aklımı. Ha yanlış olmasın beni durduran olmadı, beni durdurulamaz yapan da bu aslında. Ben başkalarının hikayelerinde yer almak için çabalarken geç kaldım kendime.. Aman yaralarını sarayım, aman iyi geleyim, çözüm bulayım, derman olayım, anlayayım ya da en azından anlamaya çalışayım derken kendime hep geç kaldım. Zaman ruhumun üzerinde vals yapa yapa aktı geçti. Bense hep hayranlıkla sokakta dans edenleri izledim. Aklımın orkestrası dağıldı, ruhumun müziğe yabancılaştı, bedenimse kıvrımlarını yitirmeye başladı. Elimde kelimelerim ve köpeğimle bir mezarlığın ortasında gömülü bedenlerin hikayelerini dinliyorum..
Kendimde en çokta bunu değiştirmeyi isterdim, beklemeyi Hastalandığımda bir tas çorba beklemeyi, çaresiz hissettiğimde saçımın okşanmasını beklemeyi, sorunlar karşısında çözüm beklemeyi, derdime derman beklemeyi. Aslında en çokta hayatın beni gösterişli bir sahnede dansa kaldırmasını beklemeyi.. Ha böyle deyince aileme, dostlarıma haksızlık yapmış olmayayım dinlerler beni, ellerinden bir şey geldiğinde düşünmezler bile yaparlar, çabalarla kimi zaman benim için. Lakin bazen onlar da hayat gibi bana geç kalırlar. Zaten acımla bir ağlamışımdır onlar kahveye çağırdığında, yaralarım çoktan kabuklaşmıştır ne olduğunu sorduklarında ya da kendimle günlerce konuşmuşumdur beni anlamaya kalkıştıklarında. Onların suçu değil, benim çığlık atmayı öğrenememem aslında.. Çocukken bir kere beni görün demem gereken yerde sadece sustum, o gün bugündür görülmeyi beklesem de görülmeyi umduğum yerlerde hep sessiz kaldım. Burada ustaca naralar atıp ben bu oyunu bozarım demek istesem de sayın okur ikimiz de biliyoruz bunu ikiyüzlülük olacağını. Yazmak kolay, yaşamak peki!
Zaman zaman geçmişteki yazılarımı düşünüp ne büyük konuşmuşum diyorum. Başlıyorum demişim, demekle kalmışım. Öğreniyorum demişim demekle kalmışım. Yapacağım lan ben kafama koydum mu demişim, ki gerçekten bir şeyi kafama koyarsam onun için her şeyi göze alırım, lakin demekle kalmışım. Eee benim kendime geç kalmam planın olası bir sonucu tabi.. Bu yılın ve otuz yaşımın ilk yazısı bu. İlk serzenişi. İlk defa büyük konuşmalar, heyecanlı hedefler ve söz verişler yok. Olmayacak..
Öyle sakin, sessiz ve kendime kızmamaya çalıştığım yerden yazıyorum bunu.. Duy kendini, anla ruhunu, dinle kalbini. En azından dene. Ne kadar denersen o kadar yükselecek sesin. Kendine verdiğin sözlerden caymak kolay, sen sadece insanlara verdiğin sözleri tutmayı seversin. O yüzden kendine değil, o çocuğa söz ver bu sefer. Dünyaya kafa tutmak için bir kahramana ihtiyacın yok kendin bunu yapabilirsin. Hayatla yeniden dans edebilmek için hayatın seni dansa kaldırmasına ihtiyacın yok, kendini sahneye davet edebilirsin.. O görkemli müzikal için maestroya ihtiyacın yok, kendi orkestranı yönetebilirsin..
Zaman ruhun kırbacı, aklınsa cambazı. Aldanma ona ve bil aynı zamanda tek gerçek olduğunu. Önemli olan kazanmak değil, denemek bir onur.. Kendini bulmaya başladığında, dinamitler döşediğimiz köprünün orada kadehimi sana kaldırmak için bekliyor olacağım.. Bu sefer sakın geç kalma..
Herkese limiti 365 gün olan bir dönüşüm değişim yılı armağan edilmişti geçen sene bugün. Yeni umutlar, yeni aşklar, yeni işler, yeniden başlamakla ilgili dilekler dilendi. Gülümseyerek girsek bile hikayenin finalinde pek azımızın yüzünde tebessümün sadece izi kalabildi. Onlarda da burukluğun olduğuna eminim.. Yangınlar, depremler, ölümlerle sonuçlanan yarım kalmış hikayeler, sonucunda hüsrana uğrağımız seçimler, canilerin cezasızlığına şahitlikler, ekonominin sarsıcılığı derken kimsenin ruhu seneye başladığıyla aynı olmadı, olamadı.. Zaten yeni seneler hep umut dolu düşlerle başlar, sonrasında tek tek dökülen düş kırıklıkları ya da hikayesini parlatmayı başaran birkaç kişinin alkışlanmasıyla kapanırdı. Ama bu sene öyle olmadı. Aynı gökyüzü altında yaşayan herkes ruhundan parçalara veda etti. Hatta kimimiz sadece ruhuyla değil aklıyla da vedalaştı.. Yani sevgili 2023 sorun bu sefer bizde değil bro sende, o yüzden bir an önce bir siktir git, yanında bizden çaldığın ne varsa onları da al ve hepimizin tarihinde kara bir yıl olarak anılacağın tozlu raflara gömül..
Zaman zaman maddi zaman zaman manevi konuların sınavlarına girer çıkardım. Çoğundan geçememiş olsam bile en azından bir şey öğrenirdim. Hayatıma uygular ya da uygulamaz yoluma devam ederdim. En azından 29 yaşıma gelene dek bu böyle devam etti. Kızgınlığım, kırgınlığım, hastalığım dönem dönem nükseder beni deli dana gibi koşturturdu hayatın peşinden. Ne nereye koştuğumu bilirdim, ne de niye koşuyorum diye düşünürdüm. Aslına bakarsanız hep düşünürüm, her şeyi düşünürüm. Ama güdülerimin devreleri ele aldığı anlarda düşünmek sadece bir eylem olarak kalırdı. Oysa bu sene sadece durdum. Hatta öylece durdum. Hayat üzerime ne kadar yıkıldıysa ben o kadar durdum. Her seferinde ağırlığı arttırdı, ben yine de durdum. Sadece bir an tek bir an her şeye son verme kararı aldım. Büyük ve önemli bir karardı, vazgeçmeseydim bu satırlar benimle bir tarihe karışacaktı. Size ilahi ve yüce bir sebepten vazgeçtim demek isterdim. Ama yalan söyleyebilme gücüne sahip olmam yalan söyleyebileceğim anlamına gelmiyor. İşte tam kilit nokta buydu. Bir şeylere son verebilme gücüne sahip olmak, beni aklımın kölesi olmaktan kurtardı. İşte bu güce sahip olmak bana efendi olabilme gücünü de verdi..
Zor zamanlar pelerinsiz kahramanlar doğurur. Kendi hayatımın kahramanı oldum. Ve her kahramanın o yorulduğunda elinden tutacak bir yoldaşı olur, yoldaşlarımı hatırladım. Zamanımı kaybettiğim insanlar, aklımı kaybettiğim aşklar, paramı kaybettiğim oyunlar, sağlığımı kaybettiğim işler derken dün uyandığım ve aynaya baktığım an gördüm ki benden geriye sadece bir hiç kalmış. Peki bir insan bu hiçlikle ne yapar? Zaten sıfır noktasındaysanız zafer size ne kadar uzaklıkta olabilir ki?
Yani sevgili dostlarım, bu sene birçok şeyle olduğu gibi birçoğunuzla da vedalaşarak kapatıyorum 2023 dosyasını.. Farkındalık yaşayamamış olanlar, acıyı duyamayanlar, cesurca sevemeyenler, işinde adil olmayanlar, haksızlığa sessiz kalanlar, gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar korkak olanlar hepiniz etimden sütümden yeterince faydalandınız, faydalanmanıza rağmen doymadınız. Elbette bazılarınızı yine şenlik sofralarında görmeyi isterim lakin artık benim masamda değil..
Benim orijinal halimi bilenler kolay kolay ciddi biri olmayıp her şeyle dalga geçtiğimi iyi bilir, bir o kadar da bir konuda ne kadar ciddiysem o konunun sonunu nasıl getireceğimi de. İşte sevgili dostlar, bu ciddi bir konu. Ve bu ziyafet bu yılın son ziyafeti.. Hiç kimse olmayanları iyi tanıyın, onlar her kimliği kendininmiş gibi yaşatır.. Yıllarca ufalana ufalana hiçliğe ulaşmama yardımcı olan her şeye ve herkese teşekkürler. Her zorlukta bu ağırdı dama geçti diyebilmek önemliydi. Ama her zafer meğer senden büyük bir parçayı kaybettiriyormuş insana..
Aynı gökyüzüne bakabiliriz zaman zaman, yine de yolculuğa çıkmaya cesaret edenlerle yola devam etmenin hazzını yaşamak umuduyla.. Bu sene kendim için sadece iyi bir bolca şans diliyorum, çünkü geri kalan kısımları halledebilecek kadar bilgeyim artık..
”Genç balık yaşlı balığın yanına büyük bir heyecanla yüzerek gitmiş ve ben okyanusta yüzmek istiyorum demiş, yaşlı balık e burası okyanus demiş, genç balık ama burası okyanus değil su demiş, yaşlı balık gülümseyerek yüzmeye devam etmiş..” Şu bilge olanların susarak anlamamızı beklemeleri ve tavırları oldukça sinir bozucu. Neyse dönelim küçük kara balığa..
İçinizde büyüttüğünüz en karanlık sırrınızı, en büyük hayalinizi, en büyük korkunuzu bir ringe çıkarsayınız hangisi kazanırdı? Ya da bunları bir orkestra haline dönüştürmek mümkün mü?
Diyelim ki en büyük korkunuz kalabalık içerisinde yapayalnız kalmak, en büyük hayaliniz dans etmek, en büyük sırrınız bipolar olmanız. Bunları harmanlayarak bir sahne kurmak sizi dahi mi yapar, hayalperest mi?
Bir süredir işe gitmek ve insanları dinlemek dışında pek bir şey yapmıyorum ve bu beni monotonluğun içine hapsediyor. Sıradanlığın intihara teşebbüs ettirmek gibi bir etkisi var.
Dünyaya aktarılacak hikayeler biriktiriyorum ama bu sefer tek bir farkla yaşayarak değil, dinleyerek. Kimi çok sevmiş karşılığını alamamış, kimisi yanlış arkadaşlıklar kurmuş onun kurbanı olmuş, kimisi hayalini kurduğu şeye yaklaşmış fakat zaman yanlışmış, kimisi sevgi yırtıklarına sığınıp hayal kırıklığı yaşamış, kimisi kendini göremeyecek kadar dalgın, kimisiyse sadece kendini görecek etrafta olup bitenleri fark edemeyecek kadar kör. Hal böyle olunca insan durup bir düşünüyor, ilk kaydırmayı ne zaman yaptık ki diğer ilmekler yanlış ilmeklendi diye..
Sakinlik ve huzur son 7 yılımın tek temennisiydi. Şimdi huzura sahibim. Ama küçük kara balık misali aradığımın bu olduğuna öyle inanmışım ki bunu buluna ne yapacağımı bilemedim. Hani abayı kovalayan köpek misali, hani hayalin kendisini istemek gibi. Hayal kuruyorsun ama hayalin kendisine sahip olduğunda ne yapacağını bilmiyorsun çünkü hayalini kurduğun tek şey aslında onu istemek, ona sahip olduğunda artık onu istememeye mahkumsun..
Aşkın kendisini istersin, şehvetini arzularsın, heyecanını özlersin, merakını perçinler var olmasını istemek. Sona ona sahip olursun ve yanında getirdikleri senden götürdüklerine eş olmaza eğer büyük bir hayal kırıklığının içinde tek başına kalırsın..
Sanırım bütün bu toplama çıkarma işleminin sonucu tek bir şeye varıyor, mana kaybı.. Aşkta da, işte de, arkadaşlıkta da mananın varlığı duyguların su gibi akmasına sebep olurken anlamını yitiren her şey tek tek ölmeye başlıyor. İşte tam burada iki seçeneğin var; ya ölüp giden her şeyle birlikte yavaş yavaş boğulacaksın, ya da toprağı havalandırıp yeniden yeşerecek tohumlar ekeceksin..
Sürecin hangi kısmındasın bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var herkesin hayatı berbattır yeter ki doğru yerden bakmasını bil ve unutma hepimiz bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor..
Neden yalan söyler insan, neden yalan söyleriz? Kandırmaya birilerini, neden ihtiyaç duyarız? Egomuz mu tatmin olur, üstün mü hissederiz diğerlerinden, güçlü mü oluruz kandırabildiğimiz zaman insanları?
İşte zamanın birinde bir bilge kendi halinde yaşar giderken, ayak uydururken yaşadığı sokağa, yapabilirim derken o sokaktaki insanların arasında bir gün bir kadın gözlerini hiç kaçırmadan, hem de bilgenin en emin olduğu konuda yalanlar söylemiş.. Bilge sessizliğe gömülüp dinlemiş kadının hikayesini. Kadın anlatmış durmadan bilgenin doğrusunu bildiği olayları. Öyle bir bakmış ki gözlerine şüphe tohumları oracıkta ekilivermiş bilgenin zihnine.. Kadının anlatmış, rahatlamış, bilgenin sessizliğinde huzuru bulmuş çıkmış oradan. Sokakta insanların içine karışırken her adımını santim santim izlemiş bilge. Ve zehrin akacağı çatlağı oluşturacak o soruyu sormuş kendine; peki ya kadın haklıysa, ya bildiğini sandığı şey aslında bir yanılsamaysa? Günlerin akışına hiç aldırış etmemiş bilge, istese de edemezmiş zaten. Zihin kıvrımlarında vals yapan bir şüphe iyice büyüyüp serpilmiş. Yediğinde, içtiğinde baktığında hep p şüpheyle duymuş, görmüş, tatmış her şeyi.. Ne gelenleri anlar olmuş, ne yaşadığı günleri.. Akrep ve yelkovanı teslim etmiş şüpheye.. Kaçıncı günün şafağı bilinmez, yürürken sokakta avare avare rastlamış yine o kadına, cücelerin altın madenini bulmuş ejderha gibi parlamış gözleri. Alıkoyamamış kendini kadına doğru çekilmekten.. Kadının her bir adımına karşılık beş adım atmış bizim bilge, sonunda yakalamış kadını.. Tanıdık bir yüz görmeye refleks olarak gülümseyen kadın saniyelerce sessizlik içinde kendisine bakan bilgeye karşı kaşlarını sorgular bir biçimde çatmış.. Bilgeden hala ses yok. Kafasını iki yana sallayıp ne var dercesine bakmış bilgenin yüzüne, bilgeden ses yok.. Meraklı bir tonla iyi misiniz diyerek gözlerine bakmış bilgenin daha sonra. Bilge günlerdir aklını kemiren şüphenin cevabına ulaşma arzusuyla kendine gelerek sormuş, haklı olabilir misin? Kadın anlamadığını belirtmiş, bilge yinelemiş haklı olabilir misin diye. Kadın konuyu sormuş, bilge tekrarlamış ya haklıysan diye.. Kadın tam arkasını dönüp gidecekken bilge kendine gelmiş ve kadına, bana geldiğiniz gün tam da her zerresinden emin olduğum bir konuyla ilgili bambaşka bir şey anlattınız o günden beri aklımla savaşıyor ve işin içinden çıkamıyorum lütfen bana tekrar anlatın her detayı, demiş.. Kadın birkaç saniye durup düşünse de bilgeye anlattığı konuyu tam hatırlayamadığını, o gün çok kızgın oluşunu, bir konu hakkında bir şey danışılacaksa en iyi bilge bilir dedikleri için ona gittiğini, anlattıktan sonra bilgedeki sessizliğin anlaşıldığını düşünmesine yol açtığından dolayı içindeki kızgınlığın dindiğini söylemiş. Bilge kadına olayı tekrar sorsa dahi kadın geçen zaman içerisinde olaydaki durumları tam hatırlamadığını tekrarlamış ve uzaklaşmış bilgenin yanından.. Zamanın kaç dakikasını, kaç gününü kaybettiğini bilmeden yaşayan, yediği içtiğinden tat alamamasına sebep olan, zihnini teslim ettiği şüphenin belki de hiç olmama ihtimaliyle yüzleşen bilge aklın sınırlarında asılı kalmış bir süre.. Ayakları onu Lilith’e götürse de ne diyeceğini bilemediği için elleri kapısını bir türlü çalamamış bilgenin.. Misafiri olduğunu anlayan Lilith içeriye davet etmiş bilgeyi.. Hoş kokusu ruhu mest eden bir kahve koymuş masaya, anlat demiş anlat sevgili bilge nedir ruhuna bu sancıyı verip seni bana getiren.. Bilge baştan sonra her şeyi anlattığında Lilith ona sunacağı teklifi düşünmüş, anlamış bizim zavallının aklıyla ruhunun savaşında kaybedilenin sadece zaman olduğunu.. Bak, demiş, dinle.. Bir şeyden tam anlamıyla emin olduğunu sanman ilk hatan, bu senin zaafın ve tam oraya atmış Legolas okunu. Yalan olduğuna öyle odaklandın ki devamında ne olur diye sorguladın bu ikinci hatan, bu senin merakın ve orada kontrolü ele almış karşındaki.. Senin kendinle bir savaş sokup cephede yalnız bırakmış, bu üçüncü hatan, bu da senin zayıflığın.. Olayların doğrusu ve yanlışıyla o kadar ilgilenmişsin ki gerçeklikten uzaklaştığını anlamamışsın.. Bilgeliğin bedelini aklın zamanınla ödemişsin. Şimdi bana geldiysen önünde iki yol var; ya bilge olarak çıkarsın bu kapıdan ve zamanla bir aklını yitirmeyi göze alırsın. Ya da bilgeliğini satarsın ben de sana ruhunu yeniden teslim ederim.. Şimdi sor kendine şüphe teslim olacağın tek gerçekliğin mi olacak yoksa şüpheyi olduğu gibi mi göreceksin?
Ne hikayeyi biliyoruz aslında tam olarak, ne de bilge sayılırız çoğu konularda.. Çocukken iki şey biliriz; düşme korkusu ve yüksek ses korkusu. Büyümeye başladıkça genetiğimize aktarılan, ailemizden yansıyan, çevremizden duyulup görülen ne varsa atarız hafıza hazinemize ve yaşamımızı bunlarla şekillendiririz.. Yalan söylenmesi bizi aptal yerine koyulmuş hissine itse de yalan söyleriz, güvenimiz sarsıldığında dünyaya küseriz ama korkmayız güven kırmaktan. Zulme uğramak istemeyiz ama güç elimize geçtiğinde çimenleri ezmekten alıkoyamayız kendimizi.. Yaparız yapmasına da bize yapılsın istemeyiz işin aslı.. Bunları yapmayan, yapmaktan kaçınan insanlar yok mu, var elbette. Şuan bazılarınız o insanlardan birinin kelimelerle oluşturduğu dünyasını okuyor hatta..
Biliyor musun; sana hiç yalan söylemeyecekler demek istesem de bu seni kandırmaktan öteye gitmeyecek söyleyecekler. Güvendiğin dağlara metropol kuracaklar bazen. Hayallerini porselen takımı gibi kırıp üzerinde vals edenler olacak. Yoluna taş, gözüne yaş, gönlüne yorgunluk olanlar da olacak. Zihin kıvrımlarında şüpheyle kendine yer edinenlerde olacak, ruhuna karanlık getirenlerde.. Nefes aldığın sürece kaçamayacaksın bu insanlardan. Kaçma.. Bir gün gönlünün yorgunluğuyla dönerken bir köşenin başını, kim bilir belki ruhundaki sancıyı anlayan, aklının oyunlarına eşlik edebilecek, kalbinin kırgınlıklarını görebilecek birileri çıkar karşına.. İnanmaktan ve umut etmekten vazgeçme.. Hayal kırıklığı yaşatacak olanlar çok, hayalini paylaşanlarsa az.. Biliyorum.. Yine de bak o bilgenin gözlerinin ta içine ve sor aynada kendine; bunca şeyden şüphe edip ruhunu satmaya değer mi yaşamak?
29.09.2021: aklın hızı kalbi yavaşlatmış, sevgi çemberini reddetmişsin..
08.10.2021: ”tek isteğim İzmir’e dönüp anneme sarılıp, batırdım diyerek ağlamak..”
20.10.2021: köprüye ziyaret, kediye çarpan araba ve anıların acısı birleşmiş, vedalaşmak istemişsin..
06.11.2021: başkalarının akvaryumunu izlemekten sıkılmışsın, sonunda, kendi okyanusunu keşfetmek istemişsin..
04.06.2022: İzmir’in kokusunu özlemişsin, sorunun hem kendisi hem çözümüsün..
29.06.2022: hava kasvetli, hastanedesin, nadir rutinlerinden..
10.12.2022: yaz her şeyi parmaklarım çünkü birisi gerçeği anlatmalı demiş, kendin dışındaki her şeyi yazmışsın..
02.01.2023: zirveye vardım sanıp yeni dağ bulmuşsun..
28.03.2023: ilk defa doğum gününde yazmak yerine 3 gün sonra yazmışsın, temennilerle yetinmişsin..
17.05.2023: hayatını mahveden bir oyun yaratmanın içinde yeniden kaybolmaya başlamışsın..
19.07.2023: maddi ve manevi kaybetmeye devam etmenin vahşet dolu hazzı..
07.10.2023: susmuşsun..
Dün, bugün ve yarın arasında bir döngü yaratır sonra sıkılır ve o döngüyü kırıp yeniden döngü yaratmaya çalışırız. Sonra ondan da sıkılır yeniden döngüyü kırmaya çalışır, yine bir savaş verir, yeminler eder, kararlar alırız.. Sonra yine.. Döngü yaratmak ve döngüyü kırmak kendi içinde paradoks yaratan bir döngü oluşturur ve biz bunun içinde çırpınıp dururuz işte..
Kimimiz bir rakı masasında hesaplaşır kendisiyle, kimimiz rastlantısal bir karşılaşma sonunda sohbetten pay çıkarır kendisine, kimimiz bir gecede vazgeçer birisi olmaktan, kimisiyse kibrine gömülür kalır olduğu halde.. İşte son üç yılımın karmik ve ironik döngüsü bu; acıyı ve kaybetmeyi yaşa ya da yaşat kendine, yeminler iç, bir liste yap, uyu, uyan, geç kal, hiçbir şey yapma, zaman geçsin, kendine sözler ver, tutmak yerine başka meşguliyetler yarat, devam et böyle..
Kadere mi inanırsınız, tesadüflere mi?
Bugün bir döngünün içinden zamana yolculuk yaparak geçiyorum. Hem her şey olduğu halinde şeffaflıkla önümde hem de sonunu göremeyeceğim kadar belirsiz ve bulanık. Geçmişi yaşadım, bugünümü yaşıyorum, geleceğimi ise dünümle çoktan inşa ettim..
Şimdiyse geleceğimi yıkıyorum, dünümü yeniden inşa ediyorum, bugünümü yeniden yaratabilmek için.. Bir hikaye duydum ve başladım içimdekini beslemeye..
İki tane kurt var; biri iyi biri kötü, biri aydınlık biri karanlık, birbiriyle savaşmaya başlamışlar, bu savaşı kim kazanır?
Gerçeği görmek için gözlerini kapatıp, şeytanın fısıltısına rest çekebilenlerin adına..
Hayallerinize koşmayı denediniz mi hiç? Peki birde üzerine hayallerinize topukluyla koşmayı denediniz mi?
Zamanın geçiş hızına ayak uyduramadığım bir buhranın tam göbeğindeyim. Böyle dediğime bakmayın uzun yıllar sonra ilk defa bir yazıyı kahveyle değil, sütlü çikolatalı, hindistan cevizli, kremalı bir içecekle yazıyorum.. Bu yazının yaratıcısı olan anıyı filtre kahveyle anlatmak için rengini siyaha boyardı diye düşündüm..
İnsan neyle yaşar diye sormuş Tolstoy, yazmış üzerine. Bir ömür nasıl yaşanır diye sormuş İlber Ortaylı yazmış üzerine. Bir ömre aç ihanet, kaç fedakarlık, kaç intikam sığar diye sormuş Alexandre Dumas o da yazmış üzerine.. Bir ömür nasıl harcanır diye sordum kendime, işte şimdi yazıyorum ben de..
Hikayelerim ya girişte kaldı, ya gelişimleri sıktı, ya da finallerinde hep zayıf kaldı. Ben de gördüğümü, duyduğumu, hissettiğimi yazdım yıllarca. Ne yaşadıysam yazdım, bir kere de yazdığımı yaşayayım dedim baktım birle olmayacak, baktım yaşanmayacakta ben de bıraktım. Ben zaten genel olarak bırakırım. Yanlış anlaşılmasın terk etmem hiç, edemem. Sevmem vedaları. Ama bırakma sanatının ustası olacak kadar bıraktığım kendi hikayemi yaşamayı..
Aslında hayatımı hep oyunlarla yaşadım. Oyun oynamayı pek severim. Hele birde dans varsa içinde değmeyin keyfime. Keyif dediğime de bakmayın ha, ne dramlar ne trajediler sığdırdım ömrüme. Bunca yaşanmışlığı size bir gecede bir yazıyla anlatamam. Uzun konuşmayı seven biri olarak, konuyu kısa tutamam zaten..
Amaçlarınız için, hayalleriniz için ömrünüzün ne kadarını feda ederdiniz? Kendinize verdiğiniz sözü tutmak için kendinizle ne kadar savaşabilirdiniz?
Ben 29 yılı bir fiil sadece harcamak için kullanmışım. Gözümü kırpmadan, çoğu zaman hiç düşünmeden. Yaşımla doğru orantılı bir harcama hem de.. Ruh, beden, akıl üçlüsünü koymuşum hayatın kumar masasına kah kaybetmişim, kah bitmişim. Ama öyle güzel bitmişim ki bir bitiş ancak bu kadar güzel olabilir.. İşte tam o noktada bir arkadaşımdan bir telefon aldım. Hiçlik noktasının üzerinde sigaramı yakmış, cümlenin anlamsızca bitişini düşünürken bir telefon. Bir telefon sizi ne kadar düşünmeye itebilirse işte beni o kadar itti.
”Happy hour bitmeden yetişelim, bende 13 cm topuk var koşuyorum, vakit geçmeden siparişi veririm, çık ve koş.” Koşmak sizi bir yerlere yetiştirir mi, bilmiyorum. Ama yoracağı kesin. Oysa ben masaya vardığımda, happy hour bitmesine 5 dakika kala, arkadaşımın yetişip siparişini vermesi ve gelen sipariş sonunda gözlerinde yanan zafer ateşi, işte o gün beni sarhoş edenin içtiklerimiz değil o gözlerdeki zafer ateşi oluşu çok düşündürdü.. Elbette güzellemeler yaparak yazılan bu anı yaşanılanların komedisi. Zaten en iyi komediler içlerinde bir parça dram taşır demiş yazar. Hangi yazar bilmiyorum, ama bizler götümüzden uydurduğumuz anekdotları yazarlara kitleyince daha havalı durduğuna inanan zavallılarız ne de olsa..
Uludağın tepesine 7 cm topukluyla tırmandığımda aynı zaferi hissetmiş olduğumu hatırladım o gün Onca projede uykusuzluk hissini yok sayıp çocukların yüzündeki tebessüme sebep olduğum anların hazzını anımsadım. Dostluğun zıvanadan çıkaran anlarla dolup taştığı yaşanmışlıklarımı anımsadım. Aşkı sindire sindire acıyla harmanlayıp nasıl yaralandığımı anımsadım. Yalnızlığın nasılda beni çevreleyip hayattan kopardığını anımsadım. İlk öpüşün kalbi durduracak kadar hızlı nabız attıran heyecanını anımsadım. Korkularıma nasıl kafa tuttuğumu, ama korktuğum anlarda nasılda yorgana sokulduğumu anımsadım. Neşemle nasıl cilveler yaptığımı, ama en çokta insanlara nasıl kahkahalar attırdığımı anımsadım..
Ama en çok neyi anımsadım biliyor musun; kederin, yalnızlığın, yorgunluğun, kaygıların üzerime çöktüğü ve gözümün içinde hayat dolu bakışlar yaratan o küçücük çocuğun zamanla böyle yavaş yavaş nasılda yaşamayı bıraktığını, bırakmak zorunda kaldığını anımsadım..
Hayalleriniz hayatlarınızla uyuşmuyorsa eğer, sadece kendinizi kandırırsınız. Yaşadığınız yer, aklınızdaki yerle uyuşmuyorsa eğer, sadece günü geçirirsiniz. Ama akılınız, kalbiniz ve ruhunuz uyuşmuyorsa eğer, sadece nefes alır bedeni ayakta tutan olursunuz..
KENDİN İÇİN YAŞAMAK, KENDİNE RAĞMEN EN ZOR OLANI..
O gün kimisi süslenip giyinip gelmiş iki kadın gördü masada, kimisi sohbetleri tatlı iki kadın gördü, kimisi geceyi geçirmeyi düşündü aklında, kimisi dönüp bakmadı bile oldukları yere. Bense gözünde zafer ışığı yanan kadının ruhundaki yorgunluğu, karşındaki kadınınsa kendini yeniden doğurmak zorunda kalışını gördüm.. Görmek, bakılarak yapılmaz. Görmek, bakabilmeyi bilmektir..
Sahi siz gerçekten görüyor musunuz; kim olduğunuzu ve karşınızda yaşanmış olan hikayeleri?
Hepimizin cesaretinin kırıldığı konular vardır. Kimimiz hayatın kendisinden kaçar yatak altına saklanır, kimimiz işte yükselmenin sorumluluğundan kaçar, kimimiz aşkın hazzını yaşamaktan korkar. Çoğumuzun sebepleri vardır, bazılarımızınsa sadece bahaneleri vardır..
İlişkilerimiz sadece merak, sevgi, saygı, heyecan dolu değildir. Hayal kırıklıkları, yalanlar, ihanetler ve bir sürü şeyleri de içinde barındırır. Yine kimilerimiz kırık dökük sevmeye saymaya devam eder, kimilerimizse burjuva misali hep kaçak yaşar..
Aslına bakarsanız ilişki kurmak konusunda ben de pek iyi sayılmam. Samimi ve içten bir sevgiyle sarıp sarmalarım herkesi her şeyi. Yine de bir ilişki yürütme konusunda pekte başarılı hikayelerim yok. Hatta hikayelerimin girişi ve gelişmesi güzel olsa da finali pek bir zayıftır.. Son ilişkim biteli iki yılı geçiyor, bu süreçte flörtler ve takılmalarla dolu bir dağılma şeklini benimsemiş olsam da bunların ki flört etmek konusunu bu konudan ayırabiliriz lakin takılmak konusunu pek samimi bulmadığım için bu mevzudan kendimi sıyırdım zamanla.. İçinde duygu ve sadakatli bir paylaşım olmayan hiçbir iletişim ve ilişki bana göre değil, değilmiş..
Güdülerinin peşinden, araba kovalayan bir köpek gibi sorgusuzca koşturan biri olarak yazıyorum bunları. Kendimin en karanlık yönlerine ulaştığım günlerden bu yana kontrol çoğunlukla bende..
Yine de son dönemde ilişki istemiyorum ya, sen çok ciddiye alıyor gibisin, benden bir beklentin olmasıncılar fazlasıyla türedi. Bunların yanında hiç ummadığımız isimlerin evlenip ilişki yapıyor oluşu da arttı. Peki bu denklemde bize neden hep yalın ve derin halimizi anlamayanlar denk geliyor diye düşünmeden edemiyorum. Kimseye hadi hemen yüzük takalım modunda değiliz, lakin on kişiyle de flörtleşecek enerjide de değiliz.. Biz istiyoruz ki paylaşımlarda bulunalım, tanışalım, anlamaya çabalayalım. Peki şimdilerde neden kimsenin buna bir hevesi yok?
Kendimden yola çıkıyorum; bir ilişkiye hazır mıyım, pek sayılmaz. Birini tanıyacak cesaretim var mı, daima.. Her ilişkim hüsranla mı sonlandı, evet. Yine de sevgiye olan inancım bitti mi, asla.. Yanlışlar ve hatalar yapıldı mı, kesinlikle. Yine de yeni hatalara şans verildi mi, kimi zaman.. Tamam, haklısın, benim de kaçtığım sorumluluklar var, lakin bu sorumluluk ve sınırlarımla ilgili konularda.. Hislerin çoğu kontrol dışı olsa bile sadakat seçime bağlıdır, bense sadakati seçmekten kaçmıyorum..
Sevgili kızlarım asıl lafım sizlere.. Her birimiz çiçekli bahçelerde büyümeyenleriz.. Kimimiz bataklıktan yıldızlara bakıyor, kimimiz sokakların sertliğinden kavgacı yetişiyoruz, kimimiz şiir edasında kırılganlığımızla baş başa yaşıyoruz. Kimimiz hayallerin içinde yaşıyoruz, kimimiz gerçeklerle yüz yüze bakıyoruz. Kimimiz işiyle evli, kimimiz aşkıyla.. Yine de her birimiz birer yıldız gibi gecenin zifirisini aydınlatmaktan vazgeçmiyoruz..
Hayal kırıklıkları ve hatalarla dolu seçimler yapacak, kimi zaman pes edecek kimi zamansa inadına savaşacağız. Sevgi yırtıklarına yamalar yerleştirecek, günübirlik seçimlerin sonunda yapayalnız kalacağız belki.. Herkesin dinlenmey7e değer bir hikayesi var, anlatmaya can atsa da bazen sessizliğe gömüldüğü eşsiz anlarla dolu hikayeler.. Kalbi kırılanın güvenmesinin zorluğunu anlıyorum, yine de bazen olaylara tek kırılanın biz olmama ihtimalini unutmadan bakabilmek dileğiyle..