Etrafımız uyaranlardan yürünmeyecek yoğunlukta.. Çeşit çeşit oyunlar, bambaşka eğlence şekilleri, susmak bilmez insanlar, sızlayan travmalar, göz alıcı ışıklar, öğrendiğimiz sınırlar, içinde kaybolduğumuz döngüler derken arayıp bulduklarımızın bazen aradıklarımızla pek bir ilgisinin olmadığını görüyoruz..
Şu sıralar beni şaşırtan nadir şeylerden birisi de meditasyon yapan insanların odaklanma şekilleri. Zihinlerini nasıl susturabiliyorlar, nasıl odaklanabiliyorlar hayretle izliyorum. Ne zaman meditasyona ve yogaya başlasam bir hafta demeden bırakıyorum. Odaklanmak sorunu şöyle dursun, kendimi disipline etmekte de çok zorlanıyorum..
Disiplin! Hayatımın en büyük sınavı. Sürekli sınansam, kendimi sınasam bile sonuç hiç değişmiyor. İstikrar sağladığım konular genel olarak fayda sağlamayan konular. Ödüm kopuyor kendime yararım olacak diye.. Bu aralar çevresel uyaranlar hayatıma yön vermeye başladı. Buna izin verecek kadar zayıf mıyım, yoksa sadece hazcı oluşumun kurbanı mıyım bilmiyorum. Bilsem de sonuç değişmedikçe nedeni bulmaya çabalamak sadece zaman kaybı gibi geliyor..
İstesek bile kendimizi soyutlama şansımız pek yok; sosyal canlılarız ve birlerine ihtiyaç duyabiliyoruz, çalışmak zorunda kalıyoruz, bazense zorunluluk hali olmasa bile kendimizi akışa bırakma adı altında kaybetmeyi seçiyoruz.. Her an manifesto yapacak kadar diş bileyen bir öfkeye sahip olsam da eyleme geçme konusunda bu aralar pek bir isteksizim..
Kendimi arındırsam; kafamdaki gürültüden, çevremdeki kalabalıktan, sızlayan yaralardan, beni kuklaya çeviren duygulardan, gerçekten kim olduğumu bulabilir miydim yine de?
Tolstoy’un 80 yaşında bisiklet binmeyi öğrenmesi ibretlik bir ”her şeyi başarabilirim, geç kalmadım” dersi gibi dursa da aslında tam olarak öyle değil. Tabi hedefiniz sadece bisiklet binmeyi öğrenmekse başka, geç kalmış sayılmazsınız ama iyi bir yarışmacı olmak için biraz geç sayılır.. Zaman algımızı rakamların ötesine geçirerek düşünüp konuşalım..
En klişe örnektir; hayattayken çiçek almadığınız biri öldükten sonra mezarına çiçek götürmek sadece içinizi rahatlatmak için bencilliğinizden ötürü gerçekleştirdiğiniz bir zihinsel mastürbasyon örneğidir.. Her anı mükemmel kılma şansımız elbette yok. Elbette bazı şeylerin kıymeti kaybedildikten sonra anlaşılır. Geceyle gündüz, iyiyle kötü, güzelle çirkin gibi her şeyin kendi dualitesini yaratabilmesi için birinin doğup diğerinin ölmesi gerekir.. Sevgi gibi, dostluk gibi, aile gibi, sağlık gibi bizi hayata bağlayan ve ayakta tutan şeylerin kıymetini nefes aldığımız süre içerisinde sürekli el üstünde tutamayabiliyoruz.. Bu da bizi aciz kılan en insani yanımız.. Çoğu zaman telefi edebilme şansımız oluyor.. Kimi zamansa elden pek bir şey gelmiyor.. Burada olay sadece çiçeğin solması, yaşamın bitmesi değil.. Mesela birinin gönlünü almak ne kadar kolay; bir çiçek al, lunaparka götür, bir kahve iç ona vakit yarat, bir güzel not yaz bırak seni hemen affetsin. Gönlünü kırılan sizden vazgeçtiyse geçmiş olsun. Zamanında değeri bilinmeyenin solup gitmesi ne acı..
Geç kaldığımı düşündüğüm birkaç şey var aslında; virtüözlüğüm ve sağlığım.. Tam şuan sağlıklı beslenmek, spora geri başlamak işleri ne kadar düzeltir bilmiyorum. Tam şuan kemana kendimi teslim etmek bizi ne kadar yakınlaştırır onu da bilmiyorum.. Elbette başlamak sonuca beni götürecek yolu oluşturacak, potansiyelim her neyse başlamadan keşfedemeyecek oluşumu biliyorum, hem sağlığım için hem aşık olduğum müzik için..
Peki şu son dönemde hiç kendine sordun mu, ben kime neye geç kalmış hissediyorum ya da geç kalmış hissediyor muyum diye?
Şahsen ben özür dilemekten gocunmayan, affetmekten çekinmeyen, beklemekten vazgeçmeyen biri olduğum için kendim dışımda geç kaldığım hiçbir şey olmadığından eminim artık.. Herkese yetişirken kendime epey bir gecikmişim. Nefes alıyorum, belki hala yetişmeye hakkım ve şansım vardır desem de bu aralar ciğerlerim benden pek memnun değil ve koşturamayacak kadar yorgun.. İşte ilk geç kalmışlığım, yine de telafi edebileceğime inandığım yer burası.. Aklımın strese girdiği ne varsa, kalbimle eleyip savuşturmayı öğreniyorum artık. Ruhumu daraltan ne varsa aklımla üstesinden gelmeyi öğreniyorum.. Ruhumu, bedenimi ve aklımı aynı frekansta buluşturmayı öğrenmek için geç değil.. İşte asıl hayatta tutan bu, beni..
Yeniden sevebilir miyim, yeniden affedebilir miyim, yeniden vazgeçebilir miyim bilmiyorum. Ama başlayabilirim yeniden, işte bunu biliyorum.. Bana geç kalınanla, benim geç kaldıklarım arasında bir köprü kurdum ve şimdi o köprüyü dinamitlerle doldurup patlatma zamanı. Böylelikle yeni yollar için yön belirleyip, çiçeklerden bahçeler yaratabileceğim.. Denemek neyi kaybettirir bilmiyorum, ama kendimi kazandıracağını biliyorum. Alın size mükemmel bir motivasyon..
Bir şeyleri yapmak yazmak kadar kolay olsa keşke, Şıklatsak parmağımızı dursa zaman, harekete geçebilsek, sağlımızı geri kazanabilsek mesela, sarılabilsek kaybettiklerimize.. Bir şeyler için çabalamadan mucizelere şahit olsak mesela. Evimizden çıkmadan serilse gül bahçesi ayaklarımızın altına.. Sürekli mücadele ederek hayatını kazananların bir noktada hep istediğinin bu olduğunu bilsem de bunun mümkün olmadığını bilecek kadar yaşadım..
O göt o koltuktan kalkacak, o özür dilenecek, o gurur ve kibir kırılacak, o ego yıkılacak.. Eğer aciz yalnızlığının karanlık dehlizlerinde çürüyüp gitsin istemiyorsak ruhumuzun, o adım atılacak o kahve içilecek o şarkılar söylenerek o serenatlar yapılacak.. Korktuğun her neyse bir saniyeliğine yaşanacak olan güzellikleri düşün ve korkuyla bile olsa o adımı at.. Kim bilir belki de seni bekleyen orkestra ve sohbet masası görmekten korktuğun yönde seni bekliyordur.. Kim bilir belki de korktuğun tek şey, kendini alıştırdığın kör ve kokuşmuş düzenden çıkmaktır sadece.. Kokusuna alıştığın için belki de bataklıkta yaşamaya yabancı hissetmiyorsundur.. Bak bir etrafına, kaldır kafanı ve düşün; kim çiçek ekiyor bahçene, kim ket vuruyor şarkına?
Hepimizin bir eğlence bir de kendini huzura teslim etme şekilleri birbirinden farklı olabiliyor. Kimimiz yüksek ses ve alkolle, kimimiz doğanın içinde kahvesiyle kitabıyla, kimimiz arkada ortamında sohbetle, kimimiz yalnız kalmakla eğleniyoruz.. Bazen her biri keyifli gelirken bazen hiçbiri tam doyuma ulaştırmıyor.. Hazcı oluşumuz kendisini tekrar eden alışkanlıkların kökünü suluyor aslında..
Son dönemde sadece yazma dilim değişmedi. Hayatın tadına varış şeklim, sevgi anlayışım, eğlenme biçimim, sohbetten keyif alma şeklim baştan sona yenilendi.. Yine de tam olarak aradığım hazzın doruk noktasına varamıyorum. Belli ki doruk noktasının çıtası da değişmiş..
Kendimle vakit geçirmeyi seviyorum, hep sevdim. Arkadaşlarımla sohbet etmeyi seviyorum, hep sevdim. Dans etmeyi seviyorum, hep sevdim.. Kahve içmekten keyif alıyorum, alıyordum. Şimdilerde bir bardak içerken bile midem bulanıyor. Dans etmeye çıkışımda ne kadar eğlenmek istersem isteyeyim eve dönüp gitme fikri daha huzurlu geliyor..
Dönüşüm kaçınılmaz, değişim şart.. Peki bizi buna iten tam olarak ne? Hazcı oluşumuz mu? Haz almıyor oluşumuz mu?
Sadece bireyin değil, toplumunda dili her geçen gün değişiyor, ayak uydurarak revize ediyoruz biraz da, alışkanlıklarımızı. Belki de bu yüzden tam doyum noktasına ulaşmak mümkün değil.. Sadece kendi isteklerimizin yarattığı eğlence anlayışında yalnız kalacak oluşumuzun korkusu, isteklerimizin dışında alışkanlıklar edinmemizi sağlıyor. Bu da bizi bize yakınlaştıran etmenler kadar uzakta kılıyor..
Yazmayı seviyorum, ama her yazım acıdan geçerse kim kalır umutlanarak okuyan. Dans etmeyi seviyorum, her dansım hızlı ve yüksek olursa bedenimde enerji yenilenmesi, kalır mı. Okumayı seviyorum, hep aynı yazarı okursam dünyaya kendi penceremi nasıl açabilirim. Yürümeyi seviyorum, hep aynı yoldan yürürsem nasıl keşfederim sokağımın ayrıntılarını.. Mantıya bayılırım, ama sürekli mantı yersem nasıl neye alerjim olup olmadığını nasıl öğrenebilirim..
Çoğu zaman sevmek ve istemek yetmez, anlayış ve yaşayış şeklimizi oluşturmak için. Görmek, anlamak, empati kurabilmek, dinlemek, öğrenmek, adapte olabilmekte gerekir.. her şey bir bütünü oluşturmak için eline geçer. Bir şey, her şeyin bir yapı taşı olur..
Peki kendimizle eğlenmeyi öğrenmek yeter mi, sanmıyorum. Ortak payda da buluşabilmek, kavramsal yollar çizebilmek, müzik aynı olmasa da eşlik edebilmek dansa, bazen sadece sevdiklerimiz için katlanmak ve tadına varmaya çabalamak anın, birbirimizle eğlenmeyi de öğrenmek gerek.. Sadece ben diyen dilden sakınmak gerek mesela, bizli diller oluşturmayı öğrenmek gerek..
Bipolar bir haftayı geride bıraktık, şimdi sırada daha şizofrenik bir hafta var.. Her duyguyu coşkuyla ve yüksekte yaşadık hepimiz, ne tarafta olduğumuzun önemi olmadan. Siyasetle midemi yeterince bulandırdım, bugün hayatımıza kasteden ya da tam tersi çiçek eken insanlara değinelim biraz..
İzmir’den ayağımın tozunu sürüyerek geldim, iner inmez ilk işim doktora gitmek oldu. Malum başlara dönme korkumu hepimiz biliyoruz. Lakin birçok insandan daha normal olmam sonucu ilaçlarıma hatırı sayılır bir ekleme yapıldı ve evime geldim. Biliyor musun, hayatıma bulanıklık yaratan da çiçekler saçan da bana bugünü armağan etmiş aslında.. Kendimi bulabilmem için beni benden çalmışlar, iyi ki de yapmışlar..
Güdüleriyle hareket eden hayvandan tek farkım düşüncelerimle güdülerimi destekleyerek hareket etmem.. Vallahi on numara item.. Kendinin farkında olmak yetmez çocuk, kendinin en pislik yanını da görüp anlaman lazım. Ben gördüm. O derinlik ve karanlık dehlizde ne kirli çamaşırlar var aman allahım. Hayatıma bir saniyelik merhaba diyen de, hala hayatımda olanlar da hep tetikleyici olmuş o karanlığın ortaya çıkmasında.. Korkularımı tanımlamayı öğrendim hala öğreniyorum. Yüzleşmekten kaçtıklarımın ne olduğunu gördüm, hala görmeye çalışıyorum. İyi insan olmak kavramı altında zincire vurduğum şeytanlarımı serbest bıraktım, bırakmaktan korktuklarım hala var.. Hazcılık ilkemin temellerine baktım, pek bir sağlam maşallah.. Elimde olmayanları ortaya koymamın sebeplerine baktım, mükemmel bir genetik mirasçıyım. Bana katılanları alma konusunda hiç tereddüt etmiyorum, bana hizmet etmeyenleri de hayatımdan çıkarmak konusunda eper direnç gösteriyorum. Ay bu zihnimin kıvrımları temizle temizle arınmıyor.. Ama kaosla dans etmeyi özlemişim çocuk..
Dans demişken, kendimi göstermekten hep sakındım. Görsünler istedim, istiyorum o ayrı. Yine de ortaya koymak kendimi çekindiğim bir konu haline bürünmüş.. Bugün İzmir’den aklımın karmaşasıyla döndüm; potansiyel, amaç, birikim, kayıplar, kazançlar, ahlak yasaları, etiksel davranış biçimleri, duygusal düşünceler hepsi iç içe geçmiş durumdaydı. Yazmaya başlayana kadar.. Yazdıkça görüyorum; kaotik dansın içinde nasıl da heyecanlı oluşumu, kaybetmekten korkmadığımı aksine kaybetmeye meyilim olduğunu, yakıp yıkmanın ezici üstünlüğüne sahip oluşumu ve hamurumu şeytanın yoğurmuş oluşunu..
Sevgili yaralı aşklarım, bıçaklayan dostlarım, mağdur olan ailem ve elbette kahraman olmaya çabalarken zorba olan sevgili kendim; düştün, kalktın, koştun, durdun, kahkaha attın, ağladın, borçlandın, kazandın, savaştın, kaçtın, sessizliğe gömüldün, coşkuyla anlattın, bağın bahçende oldu, elinde kuru bir kalemle bir başına kalışında, sahnede şarkı da söyledin, bir tiyatro oyununda atakta geçirdin, yanlış gelen ilişkiler de kurdun, doğru insanı da kaybettin, asla dediklerini yapmışlığında var, yaparım diye gaza gelip vazgeçmişliğinde, sevgiyle sarıp sarmalayışında var, öfkeyle yakıp yıkışlarında.. Her şeyinle ve elbette hiçliğinle, ying yang misali kendi dualiteni yarattın.. Karanlığını da gördün, aydınlığına da göz attın..
Bugün bu eve sıfırla girdin. Şimdi yeniden seçim yapacaksın. Ya daha dibe girip tanıdığın karanlıkta yalpalayacaksın, ya da aydınlığının sınırlarını genişleteceksin. Tam şuan sıfır noktasındasın.. Her anlamda; dostluklar, ilişkiler, kariyer, birikimler, davranış biçimlerin ve düşünme şeklin konusunda.. Şimdi onca yıkımın üzerinde duruyorsun elinde iki seçeneğin var sevgili çocuk; yeniden mi inşa edeceğiz, enkaza mı gömüleceğiz?
Bir yoğurt yiyorum ve günüm güzelleşiyor.. Dört gündür yatıyorum sadece kendime fayda sağladığım tek konu eğlence anlayışım. İzinli olmak iyi gelse de bazı anlarda beni olabildiğince sıktı.. Yarın gece İzmir’e gidiyorum. Çok durmayacak olsam da memleket havası iyi gelecek biliyorum..
Bugün hayatın sağ tarafından kalktım.. Keyfimi kaçıracak her şeyi enerji alanımın dışına itiyorum bugün. Bugünün kazananı benim. İşte de sosyal yaşamımda da kazanmış olmanın tadına varıyorum..
Canlın rüyalar görmem, işin stresi, bugün kesinlikle keyfimi kaçıramayacak.. Oyunun kazananı olarak uyanmış olmanın verdiği keyfi yaşamak için somut bir şeylere ihtiyaç duymaktan vazgeçtim bugün..
Bazen yapana kadar taklit etmek gerekiyormuş hayatta.. ‘Mış gibi yapmak, yapabilmekte önemliymiş. Bir yoğurt buna sebep olabilir mi neden olmasın..
Bazen kendini sadece bırakabilmek gerekiyormuş. Nehre karşı yüzmek anlamsız demiyorum, bazen kıyıya çıkabilmek ve dinlenmek gerekiyormuş.. Bir yoğurt işte buna yol açabilir. Bazen açamayadabilir. İşte ben yoğurttan bu beklentiyi çıkardım sadece, en azından bugün için..
Bazen herkeste görüp istediğin sana tezahür etmez, sana gelense başkalarında hoş görünmez.. İşte bugün bize teğet geçen şeyleri yok sayarak, bize dokunan şansı görerek devam edeceğiz..
Lafın kısası; hayat kısa, gece uzun, eğlenelim bugünü ve bugünümüze eşlik edenleri kazanalım..
Yapamam diyerek kendini hiçe saymak.. Kestirip atmak.. Dünün hesabını bugün ödemeye kalkışmak.. Konfor alanının alışkanlık zehrine bulanması.. İnsanlara oranla eğlence anlayışına ket vurmak ve yön vermeye çalışmak.. Hesaba katılmayan şeylerin yaşanması sonucu sadece o sonuçlara odaklanmak.. Kısaca kendini müziğe kaptırmak yerine, ay aman ben bu müziği sevmem deyip geçmek..
Hepimizin bir telaşı var; iş, okul, sosyal çevre, hayaller, hedefler, ülke şartları derken başkalarının fısıltısı müziğin çığlına baskın gelebiliyor.. Biz de izin vermeye pek bir meyilliyiz canım.. Alışkanlıklarımızın bizi ele geçirmesine izin veriyoruz, insanların duygu ve düşüncelerimize hükmetmesine izin veriyoruz.. Kendimiz dışında ne varsa onların müdahalesine olabildiğince izin veriyoruz.. Elde koca bir saçmalık dışında pek bir şey kalmıyor. Anılar yorgunluklardan ve keşkelerden ibaret oluyor sadece..
Geçmişi özlemek kıymetli olsun ya da olmasın, bugünümüzü inşa ettiğini gerçeğini değiştirmiyor. Takılı kalmak şu ana darbe vuruyor, yok saymaksa görmemiz gerekenleri engelliyor. Olabildiğince her şeyi oranlamakta fayda var..
Yapmayı istedikleriniz üzerinde kendinize ket vurmaya kalkışmadan önce harekete geçin, zorlayarak. Baktınız keyif almıyorsunuz yapmayı bırakın, herkes hata yapar.. Sınırlarınız olsun elbette, lakin unutmayın bıçak ne kadar bilenikse sahibini kesmeye o kadar yatkın ve yakındır.. Dünün hesaplaşma günü kendiliğinden gelir ya da gelmeyebilir hatta bazen hesap size kalmaz bile o yüzden odak noktanızı buradan kurtarmaya çabalayın.. Konfor alanınız zehirlemiyorsa korkacak pek bir şey yok, uyuşturmaya başladıysa oradan hemen uzaklaşın.. Hepimizin dans etme hızı, yeri, ritim duygusu birbirinden başka olabilir bunu unutmayın insanlara göre şekil almayın, onların size göre şekil almasını beklemeyin kendi müziğinizi açın bırakın eşlik etmek isteyenler kendisi gelsin.. Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir, matematiğinize katılan faktörler değişebilir neden-sonuç ilişkinizi korumaya özen gösterin böylelikle telaşa kapılmak huyunu biraz terbiye edebilirsiniz.. Düşebilir, ritmi kaybedebilir, başkalarının şarkısına maruz kalabilirsiniz. Kendi orkestranızı kurana kadar en azından dans etmeyi deneyin, belki asıl cevher hiç duymadığınız bir melodide gizlidir..
Sevdiklerimiz, sövdüklerimiz, migrenimizi tetikleyenler, travmamıza yol açanlar, küstüklerimiz, güldüklerimiz, öğrendiklerimiz, yok saydıklarımız, kavramlarımız, anlamlarımız, davranış ve düşünce biçimimiz sürekli tazelenir. Biz istesek de istemesek de.. Seve seve ya da söke söke değişir. Her yaşın kendine has bir cehaleti var, öğrendikçe yeni level’e geçersin. Her biri daha mı zor tartışılır.. Her an anlayabilir miyiz, tartışılır..
Müzik zevkim sürekli evrim geçirmekle meşhur. Artık başımı ağrıtan tek bir tarz kalmadı. Hepsini dinleyebilirim, lakin özel olarak açtıklarım elbette ayrı.. Kimyam değişti; çabuk sever, zor bırakırdım, alışkanlıklarım hayatıma sürekli bir yön verme halindeydi, kaybetmemek için dişimi tırnağıma takar çabalardım daha çok kaybederdim. Matematiğim değişti; denklemin içinde sadece sevgi ve güven vardı, inanırdım hemen, sorgulamaz açıverirdim yüreğimi, oysa şimdi öyle mi, neden-sonuç ilişkisi arasında duygu ve düşüncelerimi yönlendirmeye çabalıyorum, denklemin girdisi çıktısı rakamsal olarak aynı da olsa kavramları değişti. Beslenme çantam değişti; alkolü bıraktım mesela eğlenmek için su içmem ve vücudumu serinletmem yeter, kahvaltımı muhakkak yaparım gün boyu yemesem bile olur, her koşul ve yerde kahve içerim, bir yerde kahveci varsa orada yaşayabilirim. Coğrafyam değişti; çantamı alıp gitmek istediğim şehre çiçekler ekmeye başladım, geçmişte ektileriminse ürünlerini toplamaya başladım. Hayat bilgim değişti; doğayla daha çok vakit geçirmeye başladım, köpeğimin zamanına daha çok ekleme yaptım, insanların davranışlarının sorumluluğunu almamaya başladım, düşüncelerine yön veremeyeceğim yerde susmayı öğrendim, vazgeçmekle savaşmak arasındaki değer yargımı yeniledim.. Beden eğitimim değişti; can isteğime bağlı olmaksızın yoga yapıyorum, şpagat açamamak mühim değil asıl önemli olan bedenime hak ettiği rahatlığı ve sağlığı sağlamak. Psikolojim ve sosyolojim değişti; depresyon tedavisi görmek beni çokta üzmemişti, çoğumuzun mustarip olduğu bir ruh hali olsa da bipolar olduğumu ehliyeti alacağım an öğrenmek soğuk suyla soğan kamyonunda duş aldırttı desem yeridir, depresyon ve anksiyetemin asıl sahip olduğum bipolarlığın ana hatlarını oluşturduğunu öğrenmek tokat etkisi yaratmıştı. Bocaladım, korktum, kaçtım, inanmak istemedim, her şeyden hastalığımı sorumlu tuttum, herkesten tiksindim beni tetikledikleri için, beni anlamayanlara duvar oldum hemen, ailemi suçladım genlerimle oynadıkları ve normal bir insan olamama sebep oldukları için..
Normal insan olmak.. Halbuki çok yeni anlıyorum, ailemin genetik mirasının bana bir hazine bıraktığını; kendimi ve iyi insan oluşumu.. Bana hediyeleri bipolar olmak değilmiş; merhametmiş annemin mirası, dik durmak ve savaşabilmeyi bilmekmiş babamın mirası.. İnsanların yargılarına boyun eğmeden dans edebilmekmiş bana öğrettikleri. Ötekileştirdiklerine sevgiyle yaklaşabilmekmiş. Her canlıya aynı sevgi ve saygıyla yaklaşmamı sağlamakmış mirasları.. Potansiyelim dünyayı kurtarmak olabilir ya da olmayabilir deneyeceğiz, bugünse tek bir şeyden eminim normal olmak sikimde değil, sevgiyle köpeğimi iyileştirdim, beni seven dostlarım ve ailem sayesinde kendimi iyileştirdim, mahallemi çiçek bahçesi yaptım, güvenin ucuzluğuna başkaldırdım güven aşıladım, ben var ya bu kızı o mirasla büyüttüm..
Bataklık ve çürümüş kalplerle dolu bu şehirde, sevgiyle bakabilmeyi başardım. Çocukluğunda kalbinden vurulmuş olanın yaralarına dokunmadan onlarla bir yürümek için elimden geleni yaptım, yoruldum, kırıldım, pes ettim, inanmaktan vazgeçtim, yorganı çektim kafama, ağlayarak çok geceler uykusuz kaldım, çektim bacaklarımı karnıma akıttım salyamı sümüğümü başaramıyorum diye, hastayım ulan ben dedim inandım kalbi kirli olanların dünyasına, duş almadım, yemek yemedim, gülmedim, ışığını kapattım kalbimdeki pavyonun. Bırakmadı ailem, dostlarım. Vazgeçmediler benden, bana inanmaktan. Başımı okşamaktan. Zamanında ektiğim her tohum hastalığımda yeşermiş meğer.. Onca çirkin yapının içinde başı dik bir sanat eseri gibi durdum, kendime uzak kaldım her yolu yeniden keşfettim..
Şimdi aklımdaki müzik hiç durmuyor, maestro beni bırakmıyor, ayaklarım ritmini yeniden yakalıyor, Gözlerim ışığını kazanıyor yeniden.. Aylarımı, mevsimlerimi aldı belki. Yine de hem technoyla hem arabeskle dans etmeye yeniden başladım..
Bizi biz yapan, bizden olmayandır. Duyduğum en iyi anlamlardan biri olabilir. Peki bizi yapan tam olarak ne? Örf ve adetler, coğrafya, genetik aktarım, kurallar, kimya, aile, çevre, matematik, müzik, öğrendiklerimiz, öğrenemediklerimiz, deneyimlerimiz, okuduklarımız, beslenme çantamız.. Her şey bir bütünün parçası aslında. Hayatımıza aldığımız insanları seçerken amigdalamızın kararını tüm faktörler bir araya gelerek etkiliyor. Yeme alışkanlığımız, aşka bakışımız, dostluk kavramımız, ahlak yasalarımız. Hepsini tek bir şeyden sıyrılıp her şeyin etkiliyor olması, kontrolün bizde olmadığını aynı zamanda da kontrolü ele alma şansımızın olduğunu gösteriyor..
Ders almak, kabullenmek ve alışmak üçgeni arasında hayatın acı mizacını öğreniyoruz ve direksiyonu hayatın ellerine bırakıyoruz.. İnsanın kendini gerçekleştirmesi oldukça distopik bir durum haline geliyor. Potansiyelimiz belki sandığımızdan daha fazla yine de bir noktada durmak ve başka şeylere yetişmek zorunda kalabiliyoruz. Anı yaşamak sandalı okyanusa bırakmak sanılsa da tam aksine, akıntıya kapılmadan okyanusta ilerlerken sadece manzaranın tadını çıkarmaktan ibaret oluyor çoğu zaman.. Ya da seçim sizin salın gitsin sandalın ipini de dümenini de..
Yorgun bir yolculuğun sonunda dinlenme gerektiğini anladığım depresyon çoktan direksiyonu ele almıştı. Karakterim, seçimlerim, yaşatılanlar, yaşatmak yeşertmek istediklerim, kavramlarım, kurallarım, anladıklarım, anladığımı sandıklarım, kaybettiklerim, küçük zaferlerim.. En son kaosla dansımda ayaklarım ritmini kaybetmişti sonrası tam bir enkaz.. Ne sahneye çıkabildim, ne de dans edebildim..
Artık kaybedilen zamanın önemi olmadığı için, şu kadar ay şu kadar gün demeye gerek görmüyorum.. O süreçte hissedilenler, anlanmaya çalışılanlar, yaşanılanlar, şahit olunanlar bir ömür için fazla gibi.. Bugün ruhumu sıkan bazı yanlışlar yapıyorum, hemen vazgeçebilirdim. Vazgeçmedim.. Ruhumu daha da sıktı. Dün vazgeçtim, sadece geçmiş bir hata olarak kalması umuduyla..
Kalbim benim gerçeğimi ve potansiyelimi aklımdan daha iyi biliyor. Yine de aklım kalbimin her daim yol gösterici olmak istiyor. Aklım kardeşim gibi; gayet mantıklı, kuralcı, disiplinli, istediğini almak için tutkusuna sahip çıkan. Kalbimse aynı ben; küçük dünyasında mutlu olmaya çalışan, doğruyu yanlışı ayırt etmeye çabalayan, sınırlarını kendine çizen tatlı, huysuz bir aylak..
Depresyon yüzünden, diye başlayan çok cümlem olmuştu. Her şeyi onun yüzünden kaybettim gibi gelmişti. Şimdi diyorum ki depresyon sayesinde, kendimi kazanmaya başladım.. Sadece nasıl baktığın önemli değil, gördüklerini anlamak için. Aynı zamanda dilini nasıl kullandığında önemli, anladıklarını anlatabilmek için..
Konu ne olursa olsun bir parçam hep o konu ve konularda tam bir potansiyele sahip olacak. Çünkü bambaşka alanlarda çok şey yaptım. Ama artık ilgimi çekmesi ve tutkumu heyecanlandırması gerek ki başarmak için istikrarlı olayım..
Kalbim beni hep biliyordu, ben yeni tanışıyorum. Bir gün kalbinizin sesinin, aklınızla anlaşabilmesi dileğiyle..
Her konuda bilge olamam pek mümkün değil, en azından şuan için. Onca sınavın ve zorluğun üstesinden gelişime baktığımda bir çok yapıyı değiştirdim elbette. Yine de mustarip olduğum tek bir konu var, çenemi tutamamak.. Aslında iki sınav beni çok yoruyor; susmayı bilmek, sabredebilmek..
Kendimi derinlemesine parçalıyorum, her parçada dönüştürülecek binlerce duygu ve düşünce kırıntısı buluyorum. Buldukça dönüşüyorum. Dönüştükçe bulmaya devam ediyorum.. Dünü unutmadım, unutamam tek bir farkla dünü yaşatıyorum hayatımda ders almak ve yön bulmak için.. Bunu niye yaptımlar bitmeye başladı, keşke yapmasaydım demeler azalmaya başladı, yine mi aynı hatalar neredeyse bitti. Şimdi sırada, bugün ne yapacağım, ne yapıyorum, nasıl yapıyorum, nasıl yapacağımlar var..
Bugün sakin bir adımla dünkü yapmadıklarımı yapıp güne işe giderek ve sorgulamalarla devam edeceğim gibi duruyor. Bazı rahatsız edici davranışlar dönüştürülmeyi bekleyecek bugün. Düşünceler serbest kalmayı bekleyecek. Artık beklemekle kalmayacak ortaya dökülecek ve düzeltilecek.. İnsan kendine ihanet ederse kimseye dürüst olmazmış. Verdiğim sözlerin arkasında dimdik durmam yetmez, harekete geçip ihanete meyil vermemem de lazım..
Her paragraf kendi içinde bir başlangıç ve bitiş oluşturuyor bugün. Kafam kadar dalgın ve dağınık aslında. Her birini toparlamak için gram salise beklemiyorum. Yazarken beni durduran tek şey kahveden yudum almak. Onun dışında hiçbir şey akan giden düşüncelerime pranga vuramıyorum bugün.. Düşünceler gelip geçmesiyle ünlü olsa da akıp gitmesine izin verilmeyen her düşünce kendini gerçekleştirmek için orada sinsice bekliyor aslında. Bugün rest çekmek yok, bugün manifesto yok, bugün sadece akıp gitmesine izin vermeler var..
Sonuçlarına kendimizin katlandığımız hiçbir şeyin hesabını hayata vermek için çabalamayın, sadece yorulursunuz. Kendinize hesap verebilecek şeyleriniz varsa ne şanslısınız hem düzelir ya da rutine bağlanır. Kendinize hesap veremezseniz de ne şanslı en azından yüzleşmeyi öğrenebiliyorsunuz.. Kendine yaslanan en fazla yalpalar, yıkılmaz hiç..
İliklerime kadar rahatsız oluyorum kendimden. Sebebi şimdilik bende gizli kalsın, her karanlığımı da açmayıvereyim.. İnsan kendini ne uğruna parçalar; şan, şöhret, para, onur, gurur, insanlar, olaylar, gelecek, geçmiş hatalar.. Etiketimizde rakamlar yazılı mı gerçekten, hepimizin bir fiyatı var mıdır?
Neyi istediğimi bilmediğim koca bir iki yıl geçirdim, ondan öncesinde de biliyor muydum hayır sadece yaşıyordum. Şimdi ne istediğimi bulmak için küçük küçük adımlarla deniyorum. Hatta bir rutin bile oluşturdum diyebiliriz. Çok sıkılıyorum bu aralar, her şeyden. Yoga, nefes egzersizi, çalışmak, insanlarla vakit geçirmek kesmiyor artık. Kendimle baş başa kalmayı öyle seviyorum ki herkesin varlığı kalabalık bir gürültüden ibaret geliyor.. Zamanında doktorum, sosyal varlıklar olduğumuz için yalnız olamayacağımızı bunun benim gibi biri için alışkanlık oluşturursa insanları yok sayma ihtimalimden dolayı yok tehlikeli bir alışkanlık olabileceğini söylemişti.. Değişim dönüşüm, arafta yaşamaya alışmış beynimi oldukça zorluyor..
Bugün kendimize söz verelim, siz vermeseniz bile ben veriyorum.. Sadece hayır diyebilmeyi öğrenmek yetmez, bazen keskin sınırlarımızda olmalı diye inanıyorum artık.. Hamurumda olmayanı sırf deneyerek teyit etmeme gerek yok. Yokmuş.. Kendimize neyi layık görüyorsak, görmüyorsak ya da onu yaşıyor ve yaşatıyoruz çoğu zaman.. Nezaketi ve tevazuyu abartmış olmak tam tersini yaşatıyor şuan..
Yaşadığım hayatı, seçimleri ve sonuçlarını yüzleşme ve kabullenme olarak hayatıma entegre etmeye başladım. Beni rahatsız eden şeylerden artık yavaş yavaş eminim. Şimdi bu rahatsızlık yaratanları yoldan süpürme günü. Bundan sonra diye cümleye başladığım ne varsa cümlesel olarak kaldı. Şimdi demeden, söylemeden yapmak zamanı.. Önce rahatsızlık verenler listesi çıkaracağız, tik ata ata gideceğiz. Yolun uzunluğu nefes kesiyor. Aceleci, fevri, beklemekten keyif almayan biri için en zor aşama şimdilik sabır..
Kendine layık gördüklerini söylemekten, talep etmekten çekinme istemediklerini sırf yalnız kalmamak ya da başka bir sebepten dolayı yaşamaktan vazgeç kızım. Bugün bu yılın ikinci manifestosu olsun bu.. Değer mi değmez mi, layık mısın yoksa kendini mi kandırıyorsun görmek için bu son kurşunun olsun..
Bugün dilekler özgür, istekler prangasız.. Barış, huzur, dünya barışı, mutluluk gibi klişe ve yüzeysel istekler hepimizin toplumda kabul görmek için ortaya attığı istekler. Bunlar benim umurumda değil. Ben karanlığınızdaki dilekleri ve arzuları bilmek istiyorum.. Her zamanki gibi önce benimkilerden bahsedeceğiz, sizse okurken kendinizdekilerle yüzleşeceksiniz..
Elbette huzur, bolluk, bereket, şan, şöhret herkes kadar benimde kendime layık gördüğüm şeyler.. Ben istiyorum ki yaşayan herkese empati sınavı ve deneyleri yapılsın, sınavı geçemeyenler belli bölgelerdi kendi ırklarıyla yaşamaya mahkum edilsin istiyorum. Kağıt parçasının statüyü belirlediği bir sistemin kesinlikle kalkmasını isterdim mesela. Entelektüel seviye belirleme sınavı olmalı ve statüyü o belirlemeliydi. Yalancılar yakılsın demeyeceğim elbette, lakin bize yalana itebilecek her şeyin yönü yolu arınsın arınmalara rağmen yalan söyleyenler hayatı boyunca gerçeklerden mahrum kalsın isterdim.. Hepimizin bir eğlence anlayışı var; kimimiz alkolü, kimimiz kahve ve çayı seviyor, kimimiz yüksek ses teknoyu kimimiz plakta çalan bir Ahmet Kaya türküsünü seviyor. Eğlenmeyi seven ve bilen herkes kabulüm olduğu için isterdim ki herkesin tam ruhuna uygun mekanlar yasal olarak zorunlu haline gelsin. Hatta terapi merkezi sayılsın.. ikiyüzlülük, riyakarlık, güç zehirlenmesi, yalakalık ve kindar davranışlar direkt toplumdan men edilmeli ve toplumdan dışlanmalı..
Hepimiz pembenin gücü adına sevgi pıtırcığı olalım, demiyorum. İnsan olalım, anlamını yitirmesin iyi insan olma kavramı diyorum.. Hayvanları sevebiliyorken, doğayı her mevsimiyle kabul edebiliyorken, her insana empatiyle yaklaşmaya çabalıyorken bizim gibilerde elbette öfkesine yenik düşebiliyor, yanlış yapabiliyor, kötü düşünceler barındırabiliyor zihin kıvrımlarında, hatta ileriye gidiyor zihinsel ve fiziksel zarar vermek isteyebiliyor, bu bizi kötü biri yapar mı sorusu zaten tam bir paradoks.. Bizi biz yapan sözlerimiz değil davranışlarımızdır, demiş Platon. Zihnin karanlık, karamsar ve çirkin düşüncelerine rağmen davranışlarına çekidüzen veren her kim varsa benden ona bir dal papatya.. Kendi zihnine hükmedip eğip bükmeye çalışan kim var, ona iki dal papatya. Gecenin deminde kaybolsa bile yolunu bulmak için cesurca savaşan kim varsa benden ona bir papatya tarlası..
Korkularımız kadar cesurca davrandığımız yerler var, aydınlığa boyun eğdiğimiz kadar karanlığa kafa tuttuğumuz zamanlar var, batırdığımız işler kadar eğlenmeye yön vermişliğimiz var, kalp kırıklarımız kadar aşka yeniden inananlarımız var, hayal kırıklığına rağmen inatla hayal kurduğumuz konular var, hayatımızın gidişatını mecburiyetlere mahkum edenler kadar yeniden umut aşılayanlar var, kadının kurdu kadar yurdu olanlar var, erkeğin dik durmasına neden olanlar kadar gözyaşlarını silmek için orada duranlar var.. Var arkadaşlar var; yeniden sevmek için umut, yeniden başlamak için güven, yeniden yol bulmak yol yapabilmek için aydınlık var.. İstediklerimiz, hayallerimiz sadece kendimiz tatmin edecek kadar sınırlıysa kusura bakmayın kendi bencilliğinizde boğulmaya mahkumsunuz, ya da bir zahmet bakın kusura kusurunuza.. Davranışlarınızı, düşüncelerinizi, duygularınızı sadece kendinizi mutlu edecek benmerkezcilikte belirliyorsanız, bakın kusurunuza. Hayatla sizin aranızdaki boşluk empatiyle dolacak kadar büyük mü yoksa empatinin köprü kurabileceği kadar kısa mı? İşte ben isterim, o köprüyü elbirliğiyle kurabilme cesareti ve özveriyi gösterebilelim..
Eğer toplum sizi dışlamayacak olsa, saçmalama demeyecek olsa, hastasın sen diye gömlek giydirmeyecek olsa siz neyi ne şekilde değiştirmek isterdiniz?
Kahvem 1 saattir gelmedi, öylece bekliyorum.. Her sabah bu rutini gerçekleştirmeden güne başlayamıyorum.. Uyanamamak değil mevzu, bir rutinimin olması.. Kahve benim için her şeyin başlangıcı aslında.. Aşkın, yalnızlığın, keyifli sohbetlerini dertleşmenin, tanışmanın, tartışmanın, güne başlamanın, günü keyifli geçirmenin..
Günlük rutinlerim 2 haftadır tam olarak şöyle; uyan, kahve iç, yazını yaz, yoganı yap, yürüyüşe çık, kemana dokun, işe git, işten çık uyu.. İşteyken kahve iç, işe giderken iç, işteyken görüşmeyi özlediklerime kahve teklifi yap derken ben aslında ben değilim, kocaman bir kafeinim..
Kimisinin birası viskisi, kimisinin sinema tiyatrosu, kimisinin liseli arkadaşlarıyla vakit geçirmesi, benim de kahvem..
Ve kahvem geldi.. Bugün, iki haftanın sonunda ilk kez bu kadar geç uyanıyorum. Aslında uyandım ama yataktan pek bir çıkmayı istemedim.. Bugün hiç gitmediğim bir yere gitmek ve orayı keşfetmek istiyorum. Bugün kendimle tanışmak, kahve içmek ve elbette beni bir de benden dinlemek istiyorum.. Suya ve dağa hasretim, elbette bir de aileme ve yakın dostlarıma..
Sigarayı biraz abarttım. Kahveyi istesem de abartmış görmüyorum. Kalçalarım sevdiğim halini terk etti, göğüslerim dargın ve sıkışmış hissediyor.. Flörtler gece gelip konuşma taraftarı gündüzünü ayıran yok. O zaman gecemizi ayırmaya gerekte kalmadı. Çevremde elektriğini hissettiğim zararlı enerjiler var kimden neyden yayıldığını öğrenmek üzereyim, umarım geç kalmam.. İki gündür özellikle sağ bacağımı yaralamadığım yeri kalmadı; kalçamdan köpek ısırdı, bileğim çiviye takıldı, dizimi sandalyeye vurdum. Sol tarafım ketum; yogada esnememek için kendini tutuyor, bir yere çarpılmamak için temkinli davranıyor, çivilerden kaçıyor.. Sağ bacağım annem gibi; sempatik, heyecanlı, ortamlarda neşeli, hemen nazara geliyor. Sol bacağım babam gibi; hemen güvenmeyen, ortamı izleyen, temkinli, kendini sakınan.. Vücuduma sinyaller gönderen sinir uçlarım kardeşim gibi; soğuk duran, hemen kaynaşmayan, tuttuğuna tutunan ve bağlanan hemen, akılcı, derinleri gizlide yaşayan ve güneşe çıkarmayan fikirlerini.. Bedenimin kontrolü uyumsuz, davranışlarımsa aynı beni temsil ediyor; heyheyli, hemen parlayan, ışık saçan ama bir o kadar da sönmeye müsait, tutarsız, isteklerini gölgeleyen, kararlarına sahip çıkmak yerine hemencecik karar değiştiren..
Ahh sevgili kafein, gelmenle bekletmen arasında işte böyle bir fark var.. Kanımla temasa girdiğinde kelimler kendini saçmaya hazır mermi gibi. Yokluğunda korkak bir burjuva gibi.. Peki siz, sizin merminiz ve burjuvazi yanınız tam olarak neyle etkileşime giriyor?