Anlamak, sınırlarının içine almak demekmiş. Ve insanın belki de cehennemden kaçmasına gerek yoktur, belki de insanın cenneti aramasına da gerek yoktur.. Belki de bazen insanın anlaması gereken tek şey, anlayışsızlığını yok etmesidir..
Korku çürümüş sevgi, sevgiyse yücelmiş korkuymuş.. Korkmuştum.. Özlüyorum dese de yine kıracak, seviyorum dese de yine yaralayacak, kıyamadığım dese de yine bir ayağı eşikte duracak ve gidecek diye.. Nitekim öyle oldu, korkularımı ve yaralarımı haklı çıkardı.. Oysa ben haklı çıkmak istemedim. Güvenmek ve inanmak istedim sadece.. İnsan ne ister? İnsan ilişkilerden, kariyerden, kısaca hayatın içinde olan her şeyden tam olarak ne ister?
Biri sana suya ihtiyacım var dediğinde ne yaparsın? Ona kahve mi verirsin, yemek mi ısmarlarsın, sofralar mı kurarsın? Bunları yap, içinden geliyorsa yap, yapmak göstermektir içindeki değeri.. Lakin suya ihtiyacı olan birine bunları verip, kişi ”ama benim susuzluğum giderilmedi ki” diyorsa o zaman da köşene çekilip ben her şeyi yaptım o bunu görmedi diye karşındakini suçlayıp kendi vicdanını gölgelerle rahat ettiremezsin.. Hele de karşındaki ihtiyacım var demeyi yeni öğrendiyse, bunu sana gösterme cesareti gösterdiyse sen bunu anlamak yerine kenara çekiliyorsan tebrikler.. Ne susuzluk giderilir, ne de sen veremediğin gerçek değerin varlığını hissedersin..
Son ilişkim bana çok şey öğretmekle kalmadı, bana aşkı hatırlatmakla yetinmedi, bana gerçekten ne istediğim ve kim olduğum sorusunu çok sert bir gerçeklikle göstererek sesli bir şekilde sordu.. Hep temelde; güven, şeffaflık, saygı, hayranlık, yoğun sevgi istediğimi söylesem bile bunların gösterilme şekilleriyle ilgili de bekleyişlerim varmış, onlar da görünür oldu.. Hep ”dünyaya meydan okuyacağım masalsı bir aşk yaşamak istiyorum” demişim. Öyle ki bu aslında tam olarak; sokaklarda dans edebilmek, her an birbirimize hayranlıkla bakabilmek, ne bileyim hayatımızdaki diğer insanlarla ilgili dedikodular yapabilmek, birbirimize en karanlık sırlarımızı ifşa etmek ve bundan korkmamak, uyanınca ve uyumadan hemen önce ilk akla gelen olmak, her konu da ilk öncelik olmak, bir seçim yapılırken içten gelerek iki kişi olarak düşünmek..
Bunlar ve bunların görünür olduğu köklü bir bir olma, biz olma hali.. Bir de karşı tarafın beklenti, istek ve elbette geçmişten getirdiği korkular ve yaraları var.. İşte kritik nokta şu; iki kişinin de dansa gönüllü ve sorumluluk alarak katılmayı seçmesi.. Burada kalpten istemek, sorumluluğunu almaya niyetli olmak kıymetli. Çünkü hayat kimi zaman hiç duymadığımız müziği çalabilir, kimi zaman müziğin sesini kısabilir, kimi zamansa adımların karışmasına neden olacak şarkıları ardın sıra çalabilir.. Müzik değiştiğinde de dansa gönüllü olabilecek misin yoksa bunu bahane edip sahneden mi ineceksin?
İşte anlamak bu yüzden kendi sınırlarını da açmak, aşmak demek aslında.. İhanete uğramış, verdiğin sır seni vurmuş ve güvenini temelden sarmış olabilir. Ya hayat sana bu yaralarını görecek, bunlara değer verecek ve seni buradan vurmak yerine buralardan sevip sarmalayacak kişiyi çıkardıysa karşına? Eski yaraların yarattığı savunma haliyle kaybedersen onu hayat sana ne der peki? ”Madem sen hala yaralarınla seçiyorsun o zaman ben de o yaraları kanatacak olanı vereyim..” Hayat der, demeyi sever, niyeti kırıp dökmek değildir sana seni aynalamaktır. Lakin niyet iyi de olsa insanın kırıldığı gerçeğini değiştirmeye bilir. İşte bazen önemli olan niyetten çok gösterdiğimiz eylemler, bu eylemlerin yarattığı sonuçlar ve nihayetinde o sonuçlara göğüs germe sorumluluğunu almaktır. Niyetim iyi diyerek çekilirsen köşene, görmezden gelirsen yarattığın etkileri, önemsemezsen sonuçları kendi dünyanda korkularla dolu kalende duvarlarınla yaşamaya devam edersin..
Başkalarının yarattığı yaraların faturasını kesersen sana gönülden davranmaya çalışana işte o zaman hayat girer devreye. Sen anlamazsın bile.. Ben sadece konuşulan paylaşılan anlarda değil, susulan zamanlarda da kaygıların korkuların yaraların sesi çıktığı zamanlarda da sadakat gösteriyorsam sadakat beklerim.. Sevgimi sakınmıyorsam en zor zamanlarda, bir fırtına çıktığında sevgiyle sarmalanmak isterim.. Ben haykırmaktan korkmuyorsam dünyaya, sesi gür çıkan birinin dudaklarından duymak isterim bana olan aşkını..
Anlamak, her koşulda kolay olmasa da en azından anlayabilmek kişinin ihtiyacı olanın su olduğunu işte sevgiyi o zaman kökten besler hayat.. Hele de susuzluk kalkarsa ortadan, işte o zaman sunulan ziyafetin, kahveyle uyandırılan sabahların tadı da bir başka olur paylaşanla.. Ve hayat kıssa da müziğin sesini zaman zaman dans hiç durmaz, hiç bitmez o zaman.. Çünkü kalpler yavaş yavaş, emek emek, kök sala sala oluşturmaya başlamıştır kendi ritmini.. Ah o ritimler hayatı keşfetmeye sebep olacak bir yolculuğunda adımlarını oluşturur..
Biliyorum yaralarımız var, biliyorum bu yaraları tetikleyenler var, biliyorum kırılan yerden inanmak kırılmadan önce inanmak kadar kolay değil, biliyorum zamanla ördüğün duvarlar seni hayata karşı korumuş gibi görünüyor olabilir.. Ben o tarafları biliyorum.. Bilmeye, öğrenmeye başladığım bir başka taraf daha var; bazen kırılmak içeride kalan hapsolmuş güzelliklerin yeşermesi için gereklidir ve şans verirsen girer ışık içeriye, bazen güvenini yaralayanların hepsinin toplamından ağır basacak tek bir kişi çıkar karşına ve teşekkür edersin güvenini yıkanlara daha da derinden güvenmeni sağladıkları için.. Ve bazen hayat seni anladığını fısıldarcasına Manifest’ten yada Edis’ten bir şarkı çalar, o an sen de anlarsın doğru zaman doğru yer doğru kişiyle dans ettiğini.. Tabi görmeye, anlamaya, sevmeye kalbini açacak kadar cesursan..
Şimdi kaldır kafanı, aç kulaklarını bir bak bakalım hayata, hayatın sana fısıldadığı müziği duyabiliyor musun? En önemlisi duymayı istiyor ve buna cesaret edebiliyor musun?
Son zamanlarda eline çiçek, yanağına buse kondurulan ve aşkın doyasıya tadına vardıkları yüzlerindeki gülümsemeden belli olan insanlara denk geliyorum yürüyüşlerimde.. Buraya kadar olan kısım normal, ironik olan şu; yürüyüşe saat kaçta çıkarsam çıkayım, ormanın ne kadar derinine kaçarsam kaçayım bu rastlantıya denk gelişim.. Tesadüf diye bir şeyin olmadığına ve hayatın daima fısıldadığına inanan birinin bu durumu nasıl gördüğü hakkında bir bilginiz var mı, bilmiyorum. Yoksa da muhtemelen olacak.. Ya da siz tesadüflere inanarak gelişi güzel yaşamaya devam edebilirsiniz.. Seçimlerimiz ve inançlarımız bizi biz yapar nede olsa..
En derin yaralara aşkla sahip birinin karşısında güçlü aşklar görmesi elbette hayatın mizah anlayışının bir parçası.. Peki ben bu şakayı anlayacak akla sahipken nasıl oluyor da güldürmeyen, hatta yaramı kaşıyan bir konuşma gibi geliyor bana bu şaka? Yani olayın ve sorunun özü şu; aynı mizahla yaptığı şakalara gülüp, hatta çoğu zaman neşeyle eşlik edebiliyorken ne oluyor da konu aşka gelince bir sızı beliriyor ve hayat neden o yarayı kaşıyor? Asıl soru, gerçekten hayat mı kaşıyor o yarayı?
Bu soruya nasıl geldik aslında önce oraya bakmalı, çünkü anladım ki bazı cevaplar sadece yoldayken belirir..
Yürüyüş yapmak benim en eski geleneğim. En gizli rutinim. Hatta öyle ki yürüdüğüm rota, yürürken kapüşonumu takıp takmamam, dinlediğim müzik listelerim, yürüyüş yaptığım saatlere tek tek bakarak benim o yürüyüşümün sonunda kim olacağımı kısmen olsa da anlayabilirsiniz. Gerçi bunun için beni baya derinden tanımanız gerekli ki bu da göründüğü kadar kolay değil.. Çünkü ben kendimi şeffaflıkla ortaya koysam da, kim olduğumu sakınmasam da dünyamdan aklımın dehlizlerini sadece anahtarı hak edenlere açarım.. Son yaşadıklarımdan aldığım bir derste buydu, krallığımın toprağında yeşermekten korkan birine o anahtarı sevgi ve sadakatin bağıyla teslim etmeye niyetlendiğimde onun bir kral değil bozguncu olduğunu göstermesiydi.. Hayatın da kendi hikayesi var diyelim.. Ki en sevdiğim şeylerden biri de bu bulmacayı çözmek için çabalamak, bazen bedelleri ağır olsa bile..
Direksiyonu toparlayalım.. Çünkü bu sene kendime sözümdür, artık savrulmaya izin vermemek.. 2025 yılının son 4 ayı hayli karanlık doluydu; Eylül kırdı, Ekim paramparça etti, Kasım parçalarımı savurdu öyle ki son 15 gününde yaklaşık 9 farklı seyahate çıkmak durumunda kalmıştım, Aralık ise al şimdi kendinle ne yaparsan yap dedi.. Bazı günlerin en büyük başarısı sadece nefes alabilmekti.. O zamanlar yürüyüş için, en kadim rutinim için, kendimi dışarıya çıkarmak için kendimle pazarlık bile yapmak zorunda kalıyordum. Sesler, yüzler, kokular, renkler, gülümseyen aşıklar sanki benim acımı alaya alırcasına bana sadece yaralarımı ve sebep olanı anımsatıyordu.. Peki gerçekten öyle miydi, yani elbette her insan her olay bir hatırlatıcı etkisi görüyordu da neden sadece yaralarıma temas ediyordu? Bir anda Edis çalıyordu, peki o şarkıda espri yapan dans eden ben neden neşeyi değil de kırılganlığı yeniden yaşıyordum? Hayatın adaletine ne olmuştu mesela, terazinin çivisini kim sökmüştü?
Yine kendimi yataktan zar zor kaldırdığım bir sabah, yürüyüşe çıkarken annemin sokakta yavruları için bana verdiği kedi mamalarını dağıtırken bir şey oldu. Böyle büyük bir an değil, bir mucize değil, yol boyu mamayı dağıtırken mama yemek yerine bana eşlik eden bir kedinin durmadan yüzüme bakış anını. Yolun başına kadar beni geçirmesi, ertesi gün sanki o kediyle randevum varmış gibi mamayı alıp yine indim yine aynı eşlik aynı uğurlama.. Derken bir haftanın sonunda fark ettim ki yolda sadece kedilere dikkat ederek yürümeye başlamışım. Kendiliğinden gelişen küçük bir gelenek haline dönüştü bu rutin, annem sayesinde onun o gün hasta olup sokaktaki yavrularına inememesi sayesinde benim hayatıma bir mana kazandırdı o gün.. Tabi insan her şeyi öyle otomatik yaşıyor ki bazen hayatın armağanının değerini kıymetini onu kaybetmeden anlayamıyor. Halbuki ben kaybetmek ne bilirim, o yüzden kaybetmeden kıymet bilmenin çırpınışlarına girerim hep..
Oysa kıymet bilmek için çırpınmam gerekmiyormuş ki.. Yani aslında ben kedileri beslerken onları doyurdum sanıyordum, oysa onlar benim yaramı paylaşıyormuş. O gün bir şeyi bıraktım; kime iyi geliyorum kime gelmiyorum konusundaki kibri, kim bana ceza kim bana armağan sorgulamalarını.. Öyle sanıldığı gibi kolay olmuyor, burada bir cümlede aktarıldığı kadar basitte olmuyor bu kabulleniş ya da bırakma işleri. Hele de benim gibi hayatta sürekli bir mana arayan, bir anlamı var diye sürekli derinlere dalıp boğulan biriyseniz.. Ne mutlu yüzeysel ve kaçıngan yaşayanlara sanırım onlar tanrının torpilli listesinde olanlar.. Gerçi gerçek inciler derinlerde gizlidir, yüzeyde çoğu zaman yosunlar vardır, o yüzden kim torpilli kim değil tartışılır.. Hayatın bu gizini seviyorum işte..
Ve gelelim bu en eski geleneğime kendiliğinden dahil olan, bu mama dağıtma alışkanlığının günler sonra yine kendiliğinden beni gülümseten, bugün bu yazının yazılmasına sebep olan kısmına.. Bugün günlük rutinlerimi yapıp çıktım yürüyüşüme yine, hevesle mamayı aldım yürümeye başladım, tam mamayı dökerken Edis çaldı ve önümden bir çift aşk buseleriyle ve elinde bir buket çiçekle geçerken gülümsediğimi fark ettim.. Hayatın içinde olan bu küçük an, okuduğunuz zaman kiminize sıradan gelen bu an benim bugünkü zaferim aslında..
Çünkü ben aşkı, hakikatin gerçeği olarak gören biriyim. Çünkü ben hayatın fısıldadığına inanan biriyim. Tesadüflere değil anlara, rastlantılara inanan biriyim. Hayatın mizahı yine fısıldadı o an ve ben aylar sonra ilk kez kalbimle hiç tanımadığım o aşık iki insanın sevgisini paylaştım.. İnsan çocukluğundan yetişkinliğine kadar defalarca yara alıyor; ailesinden, çevresinden, dostlarından, hatta hayatın bizzat kendisinden.. Kimi yaralar en derinlere işliyor, kiminin sadece izi kalıyor, kimininse sızısı bile kalmıyor..
Oysa hayata en çokta o yaraların varlığıyla bakıyoruz. Birini sevme şeklimiz, sadakati güveni verme şeklimiz, birilerini anlama şeklimiz, iletişim dilimiz, hatta bizi sevmelerine izin verme şeklimiz işte hepsinin anavatanı oluyor o yaralar.. Kimi zaman savcı oluyor, kimi zaman dedektif, kimi zaman en azılı düşman, kimi zaman en ürkek çocuk, kimi zaman kaşif, kimi zaman korkak biri. Yara nereye biz oraya anlayacağınız. Peki neden, diyecek olsam da artık bununla ilgili birçok araştırma var merak eden okuyabilir.. Burası benim hem yaralarımın, hem şifamın, hem de yolculuğumun mozaiği.. Gerçi hayatınızdaysam zaten bir şekilde sevgimle yaralarınızı sarma gayretindeyimdir, saramasam bile yanınızda olma gayretindeyimdir.. Olmayanlar içinse kelimelerim kalbimin bir yansıması, dilerim yaranıza şifa olur, olamasa bile yalnız değilmişim dedirtir size..
Ben bu yıla girerken gökyüzüne küçük bir mucize fısıldadım, bir sır niyet ettim.. Geçen yıl bir rüya gibi yaşadığım aşkın bu yıl kök salmasına izin vereceğim.. Korkular, kaygılar, yaralar biliyorum ki yine ben buradayım demeye can atacak. Görünür olmak isteyecekler yine.. Bense onları bir misafir gibi ağırlamaya gayret edeceğim.. Çünkü anladım ki sevgi testten geçmeden gerçeğini ortaya koyamazmış, anladım ki sadakat her gün isteyerek seçilmeyi hak edermiş, ve bazı fırtınalar ne kadar sert olursa olsun o kadar derinden temizlermiş kiri pası..
Ve biliyorum o kırılgan küçük kız çocuğu yine ürkerek saklanmak isteyecek hayat üzerine geldiğinde. Ama biz onunla bir yerlerde temas ettik birbirimize, ben artık bırakmam onun elini, izin vermem artık hak ettiği sevginin ondan sakınılmasına.. Çünkü kabul etmek gerekirmiş, hayat ne bize rağmen ne de bizden bağımsız akıyor.. Kedilerin yoldaşlığı mı, yoksa hiç tanımadığım aşıkların heyecanı mı bunları yazdıran bilmiyorum.. Sadece biliyorum ki, belki de biz izin verirsek hayatta bize bir yeşil ışıkla eşlik etmeye niyet edebilir.. Ve şarkılar neşeli anlamlarını yeniden kazanabilir.. Ve sonunda hayat bizi yeniden dansa davet edebilir, belki, kim bilir..
Kendini sabote eden bir zihin örüntüsüne sahipseniz, öncelikle gelin kocaman bir sarılalım. Yalnız değilsiniz.. Peki bu bir ödül mü, ceza mı? İlk olarak ortada bir şey varsa, onun bir sebebi vardır gerçeğini görmek gerekiyor.. Tabi zihin dünyasında geçirdiğiniz vakit gerçek dünyada geçirdiğinizden fazlaysa, derinlere dalarken oksijen tüpünüzü taktığınızdan emin olun..
Peki ben bu yaraya niye dokundum? Bu yara neden görünmek istedi? İki gündür sindirmeye çalıştığım şey ne biliyor musunuz, boşu boşunaymış, boşu boşuna.. Tek başıma kırgınlıklarımı anlatmış, avazım çıktığı kadar kırılıyorum diye bağırmışım.. Ben bağırdıkça karşımdakinin dünyasında sesim giderek kısılmaya başlamış, duyulmamış, zaten duymaya tenezzül edilmemiş.. Ya sonrasında yaşadıklarım; kırgınlıklarım, gözyaşlarım. ya kalp kırgınlığım o da gırtlağıma kadar gelmişti nefes almamı engelliyordu. Meğer boşunaymış. ”elimden geleni yaptım vicdanım rahat” işte bu kelimeler, bu cümle benim yaşadığım tüm kırgınlıkların, dökülen gözyaşlarımın görmüyorsun duymuyorsun anlamıyorsun çırpınışlarımın aslında sebebi. Evet gerçekten anlaşılmamışım daha kırıcı olansa şu anlamaya çalışılmamışım bile..
Sadece bir an, bir an durup düşünülmemiş bile “ya bu kız gerçekten neye kırılmış” olabilir diye.. Hatta benim duygu ve düşüncelerim adına kendi içinde yapılan yoruma inanılmış, bir hüküm olarak elimden geleni yaptım dinleyip konu kapatılmış. Belki doğrusu budur. Yani bakıyorum da; kırgınlıklar, gözyaşları derken kendi dünyamdan, kendi zamanından, kendi enerjimden çalmışım ben.. Sen üzgünsün diye hayat durup yol vermiyor, kabul ediyorum bunu artık. Yine de insan birine değer veriyorsa bir an olsun onun gözünden bakmaz mı dünyaya, en azından denemez mi bunu. işte en çokta bunu sindirmeye gayret ediyorum..
Kalbim kırılmıştı ve anladım ki zaten hiç önemsenmemiş.. Sonrasında gelen sessizlikse çok başka yaşanmış iki dünyada.. ben nefes alamazken bile anlama çırpınışları içinde iyice boğulurken, diğer tarafta vicdanın verdiği rahatlıkla kadere terk edilmişim.. Olacağı varsa olur rahatlığıyla. O da doğru, olacağı varsa olur ama demezler mi ”kader gayrete aşıktır” diye. İnsan bazen kendi doğrusuna rağmen önem vermez mi karşısındakinin hissettiklerine.. Sizi bilmem ama ben çok önem veririm ve görüyorum ki çoğu zaman sadece ben çok önem veriyormuşum..
Şimdi daha iyi anlıyorum bunca yorgunluğumun ve kırgınlığımın sebebini, bunca kendime geç kalışlarımın sebebini.. Ben zaten hiç anlaşılmadığım bir yerde, hiç anlaşılmadığım bir dilde kendimi günlerce anlatmaya çabalamanın verdiği yorgunluğu belki de kendi kendime hak görmüşümdür gitmeyerek.. Kalarak ve çırpınarak en çok da ben kendimden çalmışımdır belki de.. E hayatta sen neye değer verirsen onu değerli kılar, ben onları değerli kıldım hayatta onları..
İşte zihin haritamın bir parçası daha kustu kendini.. Gördüm onu, anladım.. Sevdiğimden beklerken anlaşılmayı, duyulmayı meğer en çokta görmezden geldiğim gerçek buymuş.. Sevince aldığım sorumluluğu, yaptığım, fedakarlıkları, merkezime koyduğum önceliği kendimden sakınışımı.. Dünyaya kırıldım diye haykırırken; korkma ben varım, halledeceğiz, bir ayağım eşikte değil benim güvenini beklerken bu haykırma sonucunda tam tersi olmuş.. Sımsıkı tuttuğum el en gevşek haliyle durmuş orada.. Bir an tökezledim, yere düşmemek için elimi açtığımda elimden kayıp gidişinde anlamam gerekenin acısını yeni fark ediyorum..
O yüzden kırgınlıklarımı değil, kendine gel çığlıklarını atıyorum bugün içimden dünyaya.. Duygularımdan bahsetmenin korkutucu olmadığını, gözyaşlarımın zayıflık olmadığını, kaygılarımın kökünün aslında beni yaralanmaktan koruduğunu daha iyi anlamaya başladım.. Buydu, benim seviyorum naralarım arasından görünün gölgeli ışığın anlaşılmasını beklediğim parçası buydu, buymuş.. Benden hep istedikleri gibi biri yaratmaya çalışmışlar; kimi zaman ailem, kimi zaman arkadaşlarım, kimi zamansa aşık olduğum adam.. Hem de benim olmayacağımı bildikleri halde, onlara olan sevgimi bana kalkan yapıp bunu benden istemişler, denemişler, vermeyince de o sevgiden kırmayı seçmişler.. Her zaman değil, herkes değil, ama denemişler.. Bense yıllar içerisinde fırtınalar arasında dik dursam da, savrulduğum zamanlarda buna boyun eğmişim. İşte kaybolmak orada başlamış, bana uymayan kıyafeti giyerek kendimi güvende hissetmeye çalışmışım..
Anlatmışım ya; güvende nasıl hissedeceğimi, neyin beni kıracağını, kırgınlıklar olur elbet o zaman da nasıl gönlümün hemen yumuşayacağını, neye kime nazlandığımı, bu nazlanışın sevgi dilimin parçası oluşunu.. Beni zor oluşuma, kaygılı oluşuma, sürekli sınırlarda gezen oluşuma öyle ikna etmişler ki sonunda kırılmaktan yorgun düşmüşüm ve ikna olmuşum.. Hayır efendim, hayır! Ben ne istediğimi biliyorum, ben bir eli tuttuğumda sorumluluğunu sadakatle güvenle alıyorum, ben duygusal ve zor konuşmalar yapmaktan kaçmıyor korkmuyorum. Zorlandığım, hata yaptığım, kırdığım, bazen zorladığım zamanlar oluyor insanım ya ben de netice de.. Ama yok bir şey istediğim de illa karşılığı olursa yapılır, beni mutlu edip etmemesi, güvende hissettirip hissettirmemesi önemli olmamış ki..
Ben artık ne istediğimi bilmekle kalmayacağım. Biliyorum, kendime ve niyetime güveniyorum. En önemlisi de bunu dile getirmekten korkmuyorum artık.. Aman aramız bozulmasın, aman ağzımızın tadı kaçmasın, aman kaybetmeyelim, aman çabalar emekler boşa gitmesin diye diye yorulmuşum.. O ağız tadı da bozulacak olsa, emekler de boşa çıkacak olsa, hatta kaybedecekte olsam artık çocuk kalbimin sevgisinden şüphe etmeyeceğim. Artık yaralarımı görmezden gelmeyeceğim. Çünkü ben zamana ve kadere terk edilen değil, kaderinde olması için gayret edilen ve zamanı yatırım olarak verecekleri kadar kıymetliyim..
O yüzden bu bir KENDİNE GEL seslenişidir sevgili kızım.. Toprağı havalandırmak, kök salacak güçlü tohumlarla köksüz medeniyetimi daha sağlam inşa etmek, medeniyetimin layık olduğu güneşin doğmak için kendimden çalmayacağım artık.. Benden çalınmasına da izin vermeyeceğim.. Ben beni anlattım, tanıyorum seni demeler, kelimelerle sevmeler anladığınız göstermedi.. Bizi biz yapan sözlerimizden çok davranışlarımızdır, demiş Platon.. Ve Aurelius ekler; sana ait olmayanın peşinden koştuğunda, gerçekten sana ait olanı yitirirsin ve küçük şeylere hak ettiklerinden fazla zaman ayırmamak daha iyidir, diye..
Beni zamana ve kadere bırakıp bekleyene değil, zamanı ve kaderi benimle yaşamayı seçen herkese ve her şeye varım.. Sessiz kalarak geri çekilip hemen bitişleri kabullenene değil, ben buradayım diyerek elimi tutana ve bunun bilinciyle yaşamayı seçene varım.. Kimi zaman anlaşılmayı bekleyen çocuksu kalbimi görmezden gelenlere değil, gülümseyen gözlerle bunu baş tacı yapana varım.. Sesimi, sözümü, anlaşılmayı bekleyen kırgınlıklarımı yok sayana ve zor konuşmalardan yapmaktan kaçana değil, zorluklara rağmen dimdik durabilene varım diyorum..
Ben artık kalbime, sevgime, emeğime, zamanıma, neşeme bunların yanında kırgınlıklarıma, kaygılarıma, korkularıma değer verip anlayana ve değer katana tüm kalbimle korkmadan, kaçmadan hoş geldin diyen olmayı seçiyorum..
Peki ya sen; sınırlar çizip, duvarlar örüp görmezden gelmeyi mi seçensin yoksa kalbinin sevgiyle çarpmasına cesaretle ve sorumluluk alarak varım demeyi mi seçensin?
Bir mucize, bir düş, bir dilek fısıldayın güne.. Sizi bilmiyorum, ama ben mucizelere hala inanan küçük bir kız çocuğuyum . Ve hayat bana bir mucize getirdi bu yıl başında..
İnsana hep kendini bil, kendini bul, kendini inşa et diyen yalnızlaştırma politikasını ihtiyaç alanı oluşturarak satan müthiş bir soğuk savaş aslında bu. Tanrım okuduğum bölümü gerçekten seviyorum, dünyayı başka bir bakıştan görmemi öğretti bana. Çünkü ormanda sürüsü olmayan kolay av olur, çünkü alfa olmanın yalnız yol yürüyen kurt olmak yanılgısını bize bir kimlik oluşturmak için özenle süslediler.. Oysa sosyal canlılar olduğumuz, en ilkeler atalarımızın bile avcı-toplayıcı dönemlerde bütünlük içinde hareket ederek hayatta kaldığını biliyoruz.. Peki sistem bunu bize sattı da, biz bu durumun güzellemesini niye bu kadar rahat kabul ettik?
Yalnızlığı seçmek, sanıldığı gibi her şeyi bir başına yapmak değil aslında.. Nitekim en muazzam eserler bir grup çalışmasıyla çıkar, her resme ilham olan bir başka hayattır mesela.. Kendinle vakit geçirebilmek bir yeti, bu doğru. Asıl kritik nokta burada devreye giriyor; kendinle baş başa kalarak dinlenmeyi, kendini dinlemeyi başarabildikten sonra arenaya dönmek. O sahneye çıkmak.. Ekibinle.. Peki o ekibin bana yoldaşlık edebileceğine nasıl güvenebilirim? Şans vererek!
İnsan birçok paradigmayla yaşamına devam ediyor. Yaşadıkları, büyürken öğrendikleri, yoldayken karşılaştıkları, seçimlerinin sonucunda kazanıp kaybettiklerini dolduruyor heybesine.. Sevmek, sevilmek, alışkanlıklar, rutinler, başarılar, arzular, dürtüler yolda başımıza gelenlerle bir bir şekillendiriyor bizi.. Bir kimlik oluşturuyoruz, bir kıyafet biçiyoruz kendimize, bir lisan öğreniyor hayatla o lisanla konuşmaya başlıyoruz.. Oysa hayatın birçok alfabesi olduğunu, sevmenin sevilmenin birçok farklı yönü olduğunu, her birimizin hikayesinin dinamiklerinin farklı olduğunu düşünmek bile istemiyoruz.. Ben diyoruz bolca, ben.. Benim bildiğim en doğrusu, benim kurallarım en hakiki olanı, benim hikayem en değerlisi, benim yolum en gerçeği.. Bir gün uyanman dileğiyle o ben’lik uykusundan…
Üç yüzden fazla hikaye yayımladım.. Bir o kadar da yazıp defterlerimde gizlediklerim, dünyaya haykırmadan fısıldadıklarım var.. Her hikaye kendi kahramanını, kendi yolunu, kendi yan kahramanlarını barındırıyor. Oysa çoğunda tema benzer.. Yani bana dayatılan kimliklere karşı, benim inşa etmeye çalıştığım kimlik.. Kimi zaman yenik düşmüşüm onların bana dayattıkları; güçlüsün, sen halledersin, vardır bir bildiğin, hep enerjiksin, çok iyisin, başının çaresine bakmasını biliyorsun, bir yol bulursun gibi kulağa hayranlık uyandırıcı gelen gerçekteyse üzerime yıkılan bu ve buna benzer nice etiketlere. Kanıksamışım da.. Oysa içinde duygusal, kırılgan, her problemi çözemeyen, bocalayan, kaygılarına yenik düşebilen, bazen yolu bulamayan hatta bazen yol açık olsa bile yola çıkmaya hali olmayan, hayat çelme takınca çocuk edasıyla küstüm diye nazlanan bir ben daha varmış içimde.. Kaçtığım, bastırdığım, dünyadan sakındığım..
Peki niye? Çünkü kalbini açarsan kırılırsın, güvenirsen yarı yolda kalırsın, seversen kaybedersin diyenlerin arasında oynuyorsun hayatla oyununu.. Duydukça, duyduklarını yaşayanları gördükçe, kendi hayatında da bu konularda, yaralandıkça içten içe hah diyormuşsun haklılarmış.. Geriye de pek seçenek bırakmaksızın diyorlar ki; ya onlardan biri olursun ya da hep kaybedenlerden olursun.. Gerçekten sadece bu iki seçeneğe mi sahibiz peki, yok mu başka yolu? Hem kırılgan olup hem sevemez miyim, herkes ihanet eder mi, herkes yaralayıp kaçar mı? Çoğu evet. Öyle ki son yıllarda en büyük tecrübelerim insanlara güvendiğim yerlerden yara almakla ilgili.. Ama bir şey var, Gözden kaçırılan, kırıldıkça keskinleştiğimiz için bu gerçek burnumuzun dibinde bile olsa göremeyebildiğimiz bir şey daha var..
Hayat kendi olmak isteyene bedelini öde der, yaşadım, oradan biliyorum. Seviyorum diyene kırgınlıklar zinciri sunar, hatta kimi zaman boğazına dolar ve boğar, yaşadım biliyorum. Güvendiğinde sırtını dayadığın an düşürür, öyle ki kalkman düşmenden daha zor hale gelebilir, yaşadım, biliyorum.. Yani ben kısaca; hayal kırıklıklarını, ihanetleri, yalanları, çocuksu iyiliğin hep zarar gördüğünü, iyi bir insan olmanın kaybetmeye mahkum edilmek olduğunu yaşadım biliyorum.. O tarafı biliyorum! Bir tarafı daha bilmeye başladım, öğrenmeye yeltendim, denemek için cesaret etmeye niyet ettim.. Onlar gibi olmadan, iyiler hep kaybeder demeden, kısaca sunulan iki yolu da seçmeden bir yolu daha olabileceğini, yeni bir yol inşa edilebileceğini, hatta öyle ki bu, bu yol en kadimlerin sırlarına gizledikleri, oysa hep gözümüzün önünde olan, bakmadığımız için göremediğimiz o yol..
Her şey bir ikililik halinde yaratılmış, aynı zamanda hiçbir şey kendisi için yaratılmamış.. Güneş kendisi için doğmaz kendini ısıtmaz, ay kendisi için doğmaz kendisine ışık olmaz.. Bizde de öyle değil mi, her organ çift, kalp hariç.. Sırrın sahibi, yolun evin kendisi.. Oysa onun da bir eşi yaratılmış, sarıldığında birine, birlerine tamamlanan, sevince evini bulan.. Ailemiz, dostlarımız, arkadaşlarımız, sevgilimiz.. Biliyorum, kimi zaman yazılanlar kadar kolay olmuyor yarayı iyileştirmek. Ya da çözüm bulmak problemlere. Yıllarca aileden, sevdiklerimizden öğrendiğimiz sevgi dilini değiştirmek ya da, okuyarak gelişip dönüşmüyor bir anda..
Mesafeli öğrendiyseniz sevilmeyi, ihanet gördüyseniz sevince, kaçıngan olmanız doğal, biliyorum. Kaygı dünyasına sahip biri bunu kolay kabullenemez, benimse hayat karşıma tam da burada aşkı çıkardı.. Al dedi sana kaçamayacağın, kaçmaya kalkarsan da saklanamayacağın bir ayna. Tabi ben dürtüsel bir savaşçı olmanın yetkisiyle, tetiklenmelerin yaşattıkları arasında kaçamadım, saklanamadım ve nitekim aynanın gözlerine de bakmaya cesaret edemedim. Edemezdim, benim dünyamda mesafe savaş menzilidir çünkü.. Oysa elimden tutup korkma ben varım diyenmiş. ”O mesafeyi sen yaratmadın dünyamda biliyorum, yine de izin ver bende seninle mesafesizliğin güven verdiğini öğreneyim diye fısıldıyormuş”..
Sesinizin duyulmadığı anlarda ihtiyacınız olan güven kırıldıysa duvarlarınız olması doğal, biliyorum. Duvarsız krallık inşa etmeye çalışan biri bunu da kolay kabul edemiyor, işte burada da arkadaşlığı çıkardı hayat karşıma.. Al dedi, al sana ister karşına alıp savaşacağın istersen de yanında olmalarına izin vereceğin bir orkestra.. Yukarıda bana etiket olarak yapıştırılan ve kanıksadığım şeyleri okudunuz. Böyle birinin ihtiyacım var demesi gözyaşlarını dökmesi, derdim var demesi onun dünyasında büyük bir zayıflıktır. İşte hayat tam da bunu söyledi, ”zayıflık olarak gördüğün şeyler ya illüzyonsa?”
Sonra bir küçük yol belirdi dün gece.. İlerisi görünmeyen, manzarası belli olmayan, belli belirsiz bir yol. Yaşadıklarımın korkusu çullandı aynı anda üzerime, kaygılar sesini yükseltti hakları olduklarına inanarak, yaralarımda zorlukla iyileşmiş olanlar kabuklarını attı üzerinden kendilerini hissettirmek için. Ve bin parçaya bölünmüş çocuk kalbim, bunların arasından usulca fısıldadı; ”denemeye değer, çünkü hayat sen plan yaparken başına gelenler ve biz başımıza gelecek güzel şeyleri hak ediyoruz..”
Sevmek savunmasız gibi hissettirebiliyor, güvenmek bir riskmiş gibi gelebiliyor, biliyorum göğsünü gere gere haykırmak solunu kesmeleri için yerini belli edip seni görünür kılabiliyor.. Ve biliyorum, bunlar onca yaşadıklarından sonra ürkütebiliyor.. Bir şey daha biliyorum, o da onca yenilgine rağmen denediğinde, onca yalana ihanete rağmen sevmeyi seçtiğinde, zayıf düştüğün halde sadık kalmayı seçtiğinde hayatın seni dansa kaldırmak için güzel bir şarkı çaldığı zamanları da yaşadığını..
O yüzden benim güzel küçük kızım; köksüz medeniyetinde kök salmaya can atan nice güzel tohumu ekmeye, o tohumların yeşermesi için toprağı havalandırmaya, ve kırılan kalbinin çatlaklarından daha çok ışık sızması için daha çok sevmeye, korkuyor olsan bile bu sefer daha emin adımlarla denemeye var mısın?
Kim bilir belki de bu sene Eylül geldiğinde, geçen sene dökülen papatya yapraklarının yerini çok güzel kokan, sarılı-pembeli karanfiller, nergisler alır..
”Her ikisi birden ol, çünkü her ikisi de olabilirsin..”
Yeni yıl, yeni yılın ilk gününe saatler kaldı ve yeniden başlama hevesiyle niyet edilen bir başlangıç aslında.. Savrulan, savruldukça evinden kalbinden kilometrelerce uzağa yuvarlanan bir küçük kızın yeniden eve dönüşü.. Eve dönüş yolunun, yolculuğunun hikayesi diyelim..
Neler yaşadık, yaşadıkça neler akıttık klavyeden, akan kelimeler dönüp dolaşıp büyüyerek nasıl daha da savuran bir rüzgara dönüştü, o rüzgara nefesiyle kimler eşlik ederek savrulmama daha da etki edenler kimdi, hadi kahvenizi ya da saleplerinizi alın önce biraz o gölgelerin, o savrulma hallerinin, o kayboluş yolculuğunun halinden konuşalım..
Aralık 2025 ayına kadar yaşadıklarım aklımı, aklımsa kalbimi bir kılıç darbesiyle defalarca delip geçmişti. Yeni yaraların yanında en çokta eskilerin görünürlüğü, görünür olmak isteyen her yaraya tuzla koşanları ve bunların karşısında tek başınalığı yaşadığım koca bir yıl oldu 2025.. Fakat savrulmalar bu sene başlamamış aslında, kalbimi ağırlığıyla saran hikayelerimi okuma cesareti gösterdiğimde anladım ki son 4 yılımı yazdığım defterlerimde gerçek hikayemin anahtarı gizliymiş.. Aslında 2021 yılında küçük notlar almak, an içinde yaşadığım duygu ve akabindeki düşüncelerimi akıtmak için yazmaya başladığım yeşil defterim ve o defterin son yaprağıyla geçiş yaptığım pembe defterim bana tanık olmuş geçmişte.. Hem de bana benden daha çok tanıklık etmiş.. Yaşadığım hayal kırıklıklarıma, kursağımda kalan nice heveslerime, sorgulamalarıma, çaresizliklerime, çözümsüz kalmış düğümlere, kayıplarıma, kendime hesap soruşlarıma, beni maruz bıraktıkları kırılmalara ve en önemlisi hayatın ben bunları yaşarken bana değil de onlara nasıl da güzel sebepler sunarak bana bu duyguları ve düşünceleri nasıl da tekrar tekrar yaşatmalarına izin verişlerine..
Filmlerdeki gibi kahraman hemen kendini gerçekleştiremiyor gerçek hayatta. Hayatta kitaplardaki kadar kolay bir giriş, gelişme, sonuç düzeninde ilerlemiyor. Bazen insan giriş bölümüne başlayamadan çoktan sonuçlanmışların içerisinde bulabiliyor kendini. Ya da bazen giriş, giriş, giriş ve çöküş oluyor.. Daha gelişime bile geçilemiyor.. Hevesle başlayıp hayal kırıklığıyla baş başa kalabiliyorsun, heyecanla ayağa kalkıp gerçeğin tokatıyla koltuğuna geri oturtulabiliyorsun.. Yani işin özün yapamayabiliyorsun, başlayamayabiliyorsun, hatta sürekli kaybetmeye başlıyorsun. Ve bu öyle bir hale geliyor ki sen küçük zaferler kazandım desen bile aslında çok daha büyük şeyler kaybedebiliyorsun.. İşte o defterleri okudukça, daha doğrusu okumaya çalıştıkça bazı soruların cevapları kendiliğinden belirdi.. Bir çırpınış hali içerisinde hep bir nefes alma çırpınışı hem de..
Defterleri kapatıp derin bir nefes alınca içimde koca bir öfke oluştu aslında.. Ulan dedim ulan, kıran mutlu, yapan mutlu, vicdan ve pişmanlık düşüncesinin emaresi olmadan devam edebilmişler. Herkes mi dengeye gelmiş, herkes yaralarını iyileştirmişte doğruyu bulmuş, sanki herkes düğümü çözmüş oh hayatta al demiş al sana başarılar, mutluluklar.. O kadar üzüldüm ki o kız çocuğuna, o kadar sarıp sarmalamak istedim ki o kız çocuğunu.. Hayal kırıklıklarına rağmen sevgiye inanışı, ihanetlere rağmen sadakatten vazgeçmeyişi, bahanelerle gelenlere rağmen yaşadıklarının sorumluluğunu almaya çalışması, ve çocuk kalbini açtıklarından bile isteye kıranlara rağmen yeniden denemeye çabalayışları.. Hele de en çok hayata öfke kustum, bir kere dememiş ki bu kız çırpınıyor ya, bu kız deniyor, omurgasını yıkmadan duruşunu bozmadan kimseye ihanet etmeden deniyor bir kere de ben çelme takmak yerine zorlamak yerine, onu habire kırıp dökmek yerine bir kere de hakkı olan sevgiyi vereyim o zaten yaraya şifa, boğulana nefes, kendine de yol olur.. Biraz da ona el vereyim, dememiş..
Çok düşündüm, ben mi anlayamadım bir tek bu düzeni, ben mi anlayamadım bir tek olanları diye.. Hep bir kuyruk yiyen yılan hikayesi gibi dönmüş durmuşum. Ya tamam uyanalım, şifalanalım da ulan hayatta dememiş ki kafanı sudan çıkarsın bir kere, çıkarabilsin bir kere o zaten kalbiyle yolunu bulacak dememiş.. Çok kırgın, çok kızgınım.. Yok alma verme dengesi, yok kök inanışlar, yok kuantum, yok evren, yok misal alemi, yok içsel uyanış ve daha neler neler.. İnmişim yahu zaten derine, açıp bakmışım her seferinde yüreğime.. Herkes mi bildi buldu kendini de işinde, aşkında, eğitimini de bu denli yol alabildi ya..
İşte 2025’in son demleri bu ayma halinin isyanının taşmasıyla son buldu.. Aralık ayına kadar katman katman soydu hayat derimi, ortaya çıkan her yarama göz göre göre tuz bastı.. Aşık oldum dedim yok olmaz o seni diğerlerinden daha derin kırmalı dedi, uyandım dedim yok olmaz senin uykun çok derin sen her uyandım dediğinde pişman olacaksın dedi, başarıyorum dedim daha başardım bile diyemeden yok olmaz ben sana bunu hak görmüyorum dedi, yetmedi sevdiğim iki canı da peş peşe alarak al bak dedi her alanda canın yandı ama bir bu eksik kalmıştı bunu da yıl bitmeden bir tat dedi.. Ne uçacak kanat kaldı, ne söyleyecek söz, ne bağıracak nefes kaldı, ne de yürüyecek güç.. Aklım dünyadan kayırdı beni; doğru ne yanlış ne, bunlar karma mı, bedel mi, yolculuğumun parçası mı, döngüler ne, hani iyileşmeye başlamıştım neden hep ayağa kalkıyorum dedikçe daha sert tekme atıyor ki hayat, yetti artık herkes mi çok buldu kendini de bu kadar tutunacak şeylere sahip, bir ben miyim göze batan, madem öyle bende görünmez olurum, al bakalım.. Ve daha nefes aldırmayan sorular, sorular, sorular..
Sonu gelmeyen sorular, cevap bulunamayan sorgulamalar, çözülemeyen düğümler.. Birikti, bulandı ve bedenim en sonunda kaldıramadığı için kustu.. Beden atmak istiyor da işte akıl öyle alışmış ki isyana, hikayelere tutundukça tutunuyor.. Bildiği yer zarar verse de oradan çıkmak istemiyor.. Zihin dünyasının gerçek dünyaya meydan okuma şekli bu sanırım.. Neden diyor neden, neden bir mesaj, bir arama gelmez, neden bir insan değer veriyorum demesine karşın o verdiği değeri göstermekten bu kadar korkar, neden biraz olsun karşısındakinin de sevgi dilini konuşmaya özen göstermez, kontrol olur mu sevgide, geri adım atılır mı dünya bu denli hızlı bir zaman harcama sürecindeyken!. İnsan sevgisini doyasıya yaşamak varken kadere ve zamana bırakıp kaçabilir mi o kişiyi? Demez mi hayat ”sen korkup saklanırken onun hakkı olan sevgiyi ben ona göğsünü gere gere verecek olanı çıkaracağım karşısına, yeter ki o istesin” diye.. İşte bu ve daha nice haykırışlar, aklın hiç susmadığı..
Öyle bir savruluş, öyle bir kaybolma hali ki bu artık yolun kendisine dönüşmüş.. Sürekli okumak, yazmak, anlatmakta anlatmak şeklinde tekrar eden döngülerle de bu kaybolma halini canlı tutmuşum.. Eee ben canlı tutarım da hayat bu halime karşılık vermez mi, seve seve verir, hatta hayat bana hemen karşılık verir pek bir sever bana karşılık vermeyi.. Bunu biraz sitemkar söylesem de aslında bir yandan da hayatın konuştuğuna inanan ve bu haliyle hayatı seven o küçük kızın büyülenmiş gözleriyle de söylüyorum bunu.. Hep bir ikililik hali, hep bir iki uç hali içerisinde ibre sürekli bir o uca bir bu uca gitmiş durmuş.. Ve sonunda 2025’e geldiğinde takvim ibre delilikle velilik arasında hiç durmadan öyle bir hızla git gel yapmış ki, sabahına veli uyandığım akşamına deli çıktığım çok gün dökülmüş yaprak yaprak takvimden..
Yaşadıklarımı yazıp, yazılarımı hikayelerimi evrene bırakarak devam ettiğim anlatma yolculuğunaysa kendiliğinden bir durma hali gelmişti.. Tek kelime düşmedi klavyeye, tek bir cümle akmadı dudaklarımdan.. Öyle ki konuşmayan, öpmeyen dudaklarım kurumaya yüz tutar olmuştu.. Bir yürüyüş esnasında, salep ve tarçın eşliğinde ki bu önemli, çünkü hayatımda anlamını yitirmeyen tek şeydi kahve, o yüzden o tek şeyi kendi elimle yıkarcasına söylediğim saleple geçmişime tanıklık edeceğim okuma yolculuğuna çıktım.. Her bir sayfayı okumaya içim dayanamadı, yaşarken nasıl dayandım bilmiyorum, kaskatı kaldım defterleri kapattığımda.. Bir süre hareketsiz kaldım, nefessizlik ve sessizlik.. Onca kırgınlığa karşı bir özür gelmemiş, onca yıkılmalara karşı ayağa kalkışa bir alkış duymamış kulaklarım, onca çırpınış bir teşekkür almamış.. Yetmemiş hayat şahit tutmuş onların mutlu mutlu devam edişlerine ve beni alkışlatmış karşılarında.. Ne büyük adaletsizlik!
Kainata karışan bir çığlık yükseldi içimden, evin yolu hariç her şeyi hatırlayan zihnimden ve kendi hariç herkese yuva olmuş kalbimden.. Ses tellerimi yoracak kadar yüksek bir çığlık.. Hani küçük aslanın annesine kendini kanıtlamasındaki kükreyişi gibi.. Cılız ama bir o kadar da güçlü bir çığlık.. Sanki üzerimde kat kat giyindiğim kıyafetler beni boğmuşta o çığlıkla hepsi yırtılmış gibiydi, sesimi kaybetmişim de o çığlıkla ses tonumu hatırlamışım gibiydi.. Sonra yürüdüm, sadece yürüdüm.. Rota yok, plan yok, yazmak yok, anlatmak yok, sadece yürümek var.. Nefes, adım, nefes, adım.. Akıl bir film sunsa da izlediğim tek şey yürüdüğüm yolun kendisi oldu.. Bilerek mi yaptım, isteyerek ve kontrol ederek mi yaptım, sonunda onca okuduklarım öğrendiklerim sayesinde mi başardım bunları. HAYIR.. Ben sadece yürüdüm.. Eve gelip kendimi koltuğa bıraktığımda, o koltukta sabah oturan kişiyle aynı mıydım, hayır..
Sonra kahvemi aldım, klavyemin başına geçtim. Ve sadece yazdım.. Dağınıklığı düşünmeden, sorulara cevap aramadan, travmalar yaralar, nasıllar niyeler, bunu neden yaptılar, hiç mi pişman olmadılar, kırılanların hakkını kim ödeyecek diyerek öfkelenmeler olmadan.. Parmağımdan ne dökülüyorsa onları akıttım şimdiye.. Benim savrulma yolculuğum 2020 gibi başlamış, 2025 ise kayboldum demelerimin yılı olmuş.. Şimdi bugünümden, şimdiden, tüm dağınıklığımla, tüm geçmişimle, tüm kayıplarımla hem bir bütün hem de hepsinden azade olmuş bir günden yazıyorum..
Belki de artık eve dönmek zamanıdır.. Belki de artık, eve dönüş yolunu bulmak zamanıdır.. Belki de artık artık o savruluşların, o kayboluşların sonunda kendini gerçekten bulmaya başlamanın zamanıdır.. Ben yıllar sonra ilk kez kendime diyorum ki, bu yeni yolculuğa seninle sevgi, şeffaflık, tutarlılık, güven ve sadakatle varım..
Peki sana soruyorum yeni yılda yeni günde haritayı koyup cebe, benimle birlikte eve dönmeye var mısın?
“Yüzmeyi suyun kimyasını çalışarak değil, suya girerek öğrenirsin..” Belki bu sene yüzmeyi öğrenemedim, ama suyun içinde takla atmaya cesaret edebildim..
Herkese sevgimi ve teşekkürümü cömertçe sunarken, gönülden derleyip cümlelerimle sunarken bir şeyi fark ettim.. Bunu yine kendimden sakınıp, kendimden önce herkese sunduğumu.. Neyse ki yıl bitmeden gördüğüm bu gerçek sayesinde yılın sonunda en çokta kendime teşekkür etme fırsatını yakaladım.. O yüzden 2025 yılında en çokta kendime teşekkür ediyorum..
Kendime teşekkür ediyorum, kolayı seçmedim hiçbir zaman.. Kendime teşekkür ediyorum, yaralarıma rağmen kimseyi suçlamaya kalkmadım ve kaçmadım.. Kendime teşekkür ediyorum, hiçbir ilişkimde bir ayağımı kapının eşiğinde tutarak hayatımdaki kimseyi kaygılandırmadım.. Kendime teşekkür ediyorum, kalbim kırılıp döküldüğünde ve hayat tam da zayıflığın içinde önüme seçenekler çıkardığında ihaneti ve yalanı seçmeyecek bir omurgaya sahip olduğum için.. Kendime teşekkür ediyorum, yorulsam bile sonuna kadar çabaladığım için.. Kendime teşekkür ediyorum, sevgimle emek vermekten ve sevdiğimi öncelik yapmaktan gocunmayacak kadar yürekli olduğum için.. Kendime teşekkür ediyorum, değer verdiğim kimseyi kadere ya da zamana bırakmadığım için.. Kendime teşekkür ediyorum, sadece sözlerle sevgi, sadakat, güven zırvaları saçmak yerine emek emek her bir seçimimle bunları ortaya koyduğum için.. Kendime teşekkür ediyorum, yeri gelmese bile daima sevgimle kendimi ortaya koymaya cesaret ettiğim için.. Kaçmadığım için, kırılmaktan korkmadığım için, ihanet etmediğim için, kimseye bencillikle yaklaşmadığım için.. Kendime teşekkür ediyorum, hem egomu besleyecek seçimler yapıp yaralayıp hem de bunların sorumluluğunu alamayıp yaptıklarıyla yüzleşemeyenlerden olmadığım için.. Hiçbir kalbim kırgın uyumasına izin vermeyecek kadar sevgiye değer verebildiğim için..
Ve biliyor musun, bu yıl çoğu zaman en büyük başarım o yataktan kalkabilmek oldu, o yürüyüşe çıkmak oldu. Ve limonlu suyumla güne başlayacağım diyerek kendime verdiğim bu küçük sözü tutabilmek için, gecesinde kalbim kırık uyuduğum nice uykudan uyandığımda sabah o limonlu suyu içtiğim için.. Bir deniz kenarında aşkla fısıldadığım her düş, bir Eylül tutulmasıyla üzerime yıkıldığında ve o enkazın altında beni tek başıma bırakmayı seçene rağmen, kaygılarıma kırgınlıklarıma rağmen, hatta çoğu sabaha yutkunarak uyanmama rağmen o gün en büyük başarım köpeğimle parka gidebilmek oldu.. Yine de sırtımı dönmedim, yaşadığım güzellikleri yok saymadım, kimseye geçmişinde yaşadığı zehirli yarayı hayatımda olmasa bile açmadım.. En büyük teşekkürümse işte bu sadakatime.. Çünkü diğer yollar, başka kollar en kolayıydı hatta hakkımdı, çünkü ben giden olmamıştım.. Yine de sevgime ihanet etmem ben demekle kalmayıp, yürüyecek gücüm yokken bile sevgime sahip çıkabildiğim için kendime çok teşekkür ediyorum..
Bu yıl emek emek inşa ettiğim 10 yılımı geride bırakarak başlamıştım. Kök salarak inşa edebileceğim bir yıl olur inancıyla, daha gerçek daha anlamlı bir aşkın düşüyle başlamıştım.. Başladığım gibi gitmese de, düşlerim enkaza dönüşse de en çokta kendimi bilmeyi, kendim bulmayı bırakmadığım için teşekkür ederim kendime..
Bu yıl ne kadar acı çektiğimi kimse bilmiyor. Kendimin en savunmasız, en kaygılı, korkmuş halini gördüm ve bu sessiz savaşlarımdan sağ çıkabilmek için tüm gücümü ortaya koymam gerektiğini fark ettim. Acılar zihnimden bedenime dönüşünce neredeyse vazgeçiyordum, kaybolmuştum.. Çoğu zaman sadece günü atlatabilmek için bile kendimi toparlamak için gösterdiğim çabayı kimse gerçekten bilmiyor.. En çokta bu yüzden kendimle gurur duyuyorum.. Kendimin en üzgün, en çaresiz, en kırılgan halini gördüm. Yine de tüm bunlara rağmen kalbimin sevgisinin ne denli güçlü olduğunu öğrendim. Kendimi affetmeyi öğrendim, hak ettiğimden daha azına razı olmama izin verdiğim için.. Bu yıl kendimin en çaresiz halini görmüş olsam da, o acının içindeyken de çok şey öğrendim.. Bu yıl benim en kırıldığım yıl olabilir, yine de düşlemeyi bırakmamam gerektiğini öğrendim..
Biliyor musunuz bazen zor biri olabiliyorum; mesela bir şey benim istediğim gibi olmayınca hiç olmasa daha iyi diyerek kestirip atabiliyorum. Bazen kırıldığımda ne yapacağımı bilmez bir halin içine düşebiliyorum.. Bazen cevap ararken beni belirsizliğin değil de, asıl o belirsizliğe mahkum etmeyi seçenin yorduğunu göremeyebiliyorum. Belki de görmek istemiyorum, bilmiyorum.. Ama biliyor musun bir şarkıyla hemen dansa eşlik edebiliyorum. Bir güzel söze, bir kahveye hemencecik yumuşayabiliyorum. Öyle pahalı şeyler beklemedim hayatımda.. Gerçi bu sene anladım ki asıl bu dönemde benim sunduklarım ve beklediklerim pahalıymış.. Şeffaflık, iletişim, sadakat, güven, sevgi.. Çünkü ben hep inandım, çocuk kalbim hep inandı, sevgi her yarayı iyileştirir.. Bu sene anladım ki, evet sevgi yarayı iyileştirir lakin yarası olanın da bunu istemesi gerekirmiş. Yoksa sen yara alırmışsın, onun yarasına ayna olduğun, ona onu yansıttığın için..
Ve ben hep inanmayı seçerim, sevdiklerime.. Destek olmaya çabalarım, hatta onlara ailelerinden hatta kendilerinden bile çok inanırım. Yapabilirsin, bir yolu bulunur, yol yoksa bir yol açılır der gökyüzüne kaldırırım kafamı. Hele bir de ay varsa, dolunay çıktıysa ne mutlu bana, içimden bak hayatta inanıyor bize derim.. Lakin bu yıl bunu kendimi geride tutarak yapmaya çalışmışım; eğitimi, başarısı, yapabileceğine olan inancı hep yeşersin derken sevdiğim için ne kadar yorulduğumu, kırıldığımı, benim de aslında güvende hissedeceğim bir desteğe ihtiyacım olduğunu görmezden gelmişim. Ben görmezden geldikçe görmezden gelinmişim. Oysa tek beklentim zaten emek harcamadan sahip oldukları güven duygumu, yaralar içinde olsa da sevmekten vazgeçmeyen kalbimi incitmemeleriydi.. İşte bir kocaman teşekkür de bunun için kendime..
Ne heyecanla ay dönümleri kutlayabildim, ne sevdiğim Eylül ayında heveslendiğim aşkı yaşayabildim, ne de Aralık ayı için düşlediğim yeni yıl planlarımı; o yeni yıl temalı filmler izleyip ve devamındaki günde yeni yıla girerken hediye olarak ördüğüm atkıyı verip küçük bir buseyle ama kocaman bir heyecanla girebilme düşüm gerçek olmadı.. Sadece düşler değildi yitip giden, canım büyükbabam ve kara üzümüm Lucy’m onlarda düşlerimle bir 2025’in herhangi bir gününde sessizce elimi bıraktı.. Ama bir şeyi öğrendim sayelerinde, sevgi varsa veda yoktur..
Ve son olarak en büyük teşekkürüm özüme, kalbime.. Gerçekten de en iyisine layık oluşuna.. Belirsizlikte bırakmayacak kadar kendini bilen, elini tutup yaptığı seçimin sorumluluğunu alabilen, aşkı öncelik yapmanın hayatını ertelemek olmadığını anlayabilen, zaman zaman korksa da kaygılansa da kaçmak yerine kalabilen, seninle iletişim kurmayı ve hayatında kalmanı seçebilen, tutarlı ve özverili olan, senin o çocuksu yanınla ”dünyaya kafa tutabileceğim” dediğin aşka karşılık seni dansa kaldırabilen, kırgın uyumana izin vermeyen, meşguliyetin bir sebep değil bahane olduğunu ve önemli olanın istemek olduğunu fark eden, suçluluk duygusunu bastırmak için değil de gerçekten değer verdiği için orada olan, kalmayı seçen, seninle eğlenmeyi ve neşeni çoğaltmanı düşleyen, sen sustuğunda buna karşılık susan değil iletişim kurmayı bilen, senin desteklediğin kadar seni destekleyebilen, yaralarını ve kaygılarını tetiklemeyi değil sevgiyle kucaklamayı seçen, seni kendi dünyasından saklamak yerine göğsünü gere gere aşığım diyebilen, ailesi olarak gören, seninle lunaparkta çocuklar gibi eğlenen, senin mabedim dediğin köprüne elini tutup gitmenin senin dünyandaki yerinin manasını kavrayabilen ve en önemlisi özündeki ışığı gören ve bu ışığa hayran olanı hak ediyorsun..
İşte bu yüzden 2025 en çokta neye layık olduğunu gördüğün ve artık yeni yılda layık olduğunun dışında kalanlara yer vermeyecek oluşuna teşekkür ederim.. Biliyorum kalbin sevgiyle herkesi taşımak istiyor. Lakin herkes senin kalbinde yer etmeye layık olmayacağını gösterdi, evren boşlukları sevmez güzel kızım. Onlar kendilerinin kim olduğunu gösterdiklerinde gerçeği kabullenip oldukları dışında anlam yüklemeyi bırakmayı da öğreniyorsun artık.. Ben buradayım deme cesareti gösteren, kimi zaman sana rağmen kimi zaman kendilerine rağmen bile seni seçen, sevgiyle sadakatle ve şeffaflıkla da olmaya devam edeceğim diyenlerle bir yol yürümeyi hak ediyorsun.. Kırgınlıklarla değil güvenle uyumayı, güne kaygılarla değil sevgi ve heyecanla uyanmayı hak ediyorsun.. Ve artık hayatında buna izin verecek kadar büyüdün..
En büyük teşekkürüm, işte bu yüzden en çokta kendime.. Bu yıl belki diplomalar biriktiremedim, ama sevdiklerimin başarılarında hep ayakta alkışladım. Belki kariyerimde ilerleyemedim, ama arkadaşlığımı dostluğumu hiç sakınmadım. Belki anlaşılamama hissiyle kırgınlıklara sebep oldum, ama sevgimle hep çözmek için orada kaldım ve kaçmadım.. Teşekkürler sevgili kendim, 2025 seni ne kadar savurursa savursun, yolunu yönünü kaybetsen bile yine de kendin olabildiğin için..
Kalbinin, köksüz medeniyetinin kadim krallığında artık kök salabilmesi dileğiyle..
Sabah uyanan kim, gece benimle yatağa giren kim? Ne yapacağını, ne yapmayacağını bilen kim? Anlayan kim, zanneden kim? Dans eden kim, sahneden korkan kim? Affeden kim, affedilmeyi hak etmeyen kim? Nefes alan kim, nefes veren kim? Bir veda yazısı yazdım, ve hayat bana 3 aydır veda edemediğim kalp eşimin veda için hediyesini layık gördü.. Peki gerçekten veda eden kim, merhaba diyen kim? Değerli olan kim, değer veren kim?
BEN.. Hepsi bir, her şey bir.. Ve hepsi ben, hiçbiri benden azade değil.. Bu yıl beni öyle sert savurdu, dağıttı k ki yazıları da aynı savrulma ve dağılmayla yazdım. Ve muhtemelen yılın bu son yazısı da (bir mucize olur da klavyeden akmak isteyen bir hikaye olmazsa) aynı savrulma haliyle yazılmaya hazırlanıyor.. Ben son kez dağınık anlatayım siz kahvelerinizi yudumlarken kendi dünyanızda toparlayın..
Aslında bu dağınıklığın çokça sebepleri var; bu sene içinde yaşadıklarım, okuduklarım, içerisine girdiğim alemler, araştırmalarım, öğrendiklerim, yüzleştiklerim derken birçok etken hem beni savurdu hem bana öğretti. Kısaca hem bu savrulma halini anlamlandırma çırpınışlarım, hem de yaşamaya devam ettiklerim aslında.. Benim merkezim, köksüz medeniyetimin kadim imparatorluğunun hüzünlü çöküşü.. Yani bir Fatih Sultan Mehmet edasıyla, bir koç burcu öncülüğüyle, bir ben olma sadakati ve sevgisiyle emek emek kurduğum krallığım.. Tabi emek verdiğiniz şeylerin kaybı, yıkımı ne denli azap verir anca yaşayan anlar diyerek yıkımın hikayesini buradan önceki yazılarla bir bırakıyorum.. Buradan sonra anlama, anlamlandırma kısmı..
Yeni yıla giriş şeklimin oldukça sadeydi, doğum günüm de aynı sakinlik ve sadelikteydi. Ay ay yaşanılanlar an an dönüştürmüş aslında beni.. Kendime dönmek zorunda kaldığımdaysa karşımdaki aynada göz göze geldiğim bir ben vardı, bir de gözünün içine bakmaya utandığım ben.. Sevgimden kırılışım ilk değildi, hazırlıksız değildim yani. Ama çocukluğumdan vurulmak işte o hem çok eski bir sır, hem de çok eski bir hikaye.. Çünkü ben neşemi, sevgimi, sadakatimi çocukluğumdan sunsam da dünyaya kırılganlığımı hep sakındım dünyadan. Dokundurtmadım kimseye, ta ki çocukluğunu gözlerinden gördüğümle bir olma düşüne kapılana kadar..
Zor biliyorum, anlıyorum ya ben sizi; insanın yaralarıyla yüzleşmesi, travmalarının üstüne gitmesi, ilişkilerinde sorumluluk alması, hatalarını kabul etmesi, yanlışlarından dönmesi zor.. Aileyle olanları, insanların yaşattıklarının karşısında yaralarını kucaklamayı, ve kendin olabilmeyi öğrenmeyi görmek zor.. Bense o zorluğu her yaşımda başka olaylarla deneyimlen bir yaralı savaşçı olarak kendimce hep hayatımda değer verdiklerime sevgimle sadakatimle şifa olurum inancıyla sarıp sarmaladım, en azından denedim.. Kimi zaman daha da derinden yara alsam bile..
Bu yıl çok inandım biliyor musunuz, sevgiyle bir bitecek olacağına çok inandım.. Ne kadar inandıysam o kadar kırıldım. Yine de her sabah inanmak için bir sebep aradım.. Sonra unutulduğunu gördüm, benim de insan olduğumun unutulduğunu gördüm.. Yaralarımın olabileceği, kaygılarımdan dolayı korkabileceğimi. Ben mi güçlü görünmek için unutturdum insan olduğumu yoksa zaten görmek istemediler mi pek emin değilim.. Nitekim önemli olan sonucu..
Mesela ilişkim konusunda geçmişte olanları derinlemesine inceleyen, ne istediğini soran bir ben vardı. O yüzden de zaten yıllarca kimseyi almamıştım kalbime. Çünkü sadece ilişkimde değil, ilişki bittikten sonra da kırıldığım şeyler olmuştu. Malum eskiler bilir hayatın bana neleri canlı canlı alkışlattığını.. Yine de suçlamadım, ah etmedim, döndüm içime baktım kalbime.. Bundan sonra aşk gerçek bir hikaye olacak dedim, kalbiyle sorumluluk alacak bir aşk olacak, yaşandığına değecek dedim. Çünkü bana göre ben kalbimin o gerçek aşka layık olacak kadar kırıldığını biliyordum.. Öyle de olmuştu, dostluğuna kalbine güvendiğim bir aşk. Yol arkadaşım, dünyaya kafa tutabileceğim, yağmurda dans edebileceğim bir aşk.. Savrulmaktan korkmayacağım, kaygılarımın gürültüsünü susturabilecek bir aşk.. Zan dünyası olduğunu görene kadar, ben zannetmişim aslında.. Çünkü yıkımı bile isteye kaygılarımın üstüne gele gele olmuştu.. Ya sonrası? İşte beni en çok kıran o oldu.. Ben ”herkes aynı değil, bitene de sadakat duyulur, öyle hemen başka hevesler, başka heyecanlar araya girmez, herkes aynı değil, hepsi benden gider gitmez başka hevesleri aramıza soktu ama herkes aynı olmak zorunda değil, o aldatılmak ne bilir oradan zehirleyecek kadar kibirli değil” desem de hayat bana bunu bir kere daha yaşatmayı hak gördü.. Bir kere daha gösterdi ki; sen kırgınsın diye hayatın durup sana yol vermediğini, aynı aşk ve sadakatle beklenmediğini, ya da cesaretle ben buradayım denilmeyeceğini..
Yani kısaca sen ayrılığında bile sadakatle yaşamaya devam ediyorsun diye herkes aynı şeyi seçmek zorunda olmuyormuş.. Kızmak, kırıp dökmek istesem de olanları değiştirmeyecek oluşunun gerçeğiyle baş başa kalıyorum.. Neden diyerek bağırmak, neden güzel olabilecek bir şeye sahipken öfkenle eski bir anıya dönüştürdün aşkı demek istese de insan, ah şu anlama işi tıkıyor o çığlığı..
Kafam yatağımdan daha dağınık ve yazının buraya kadar olan kısmı işte o dağınıklık kısmı.. Şimdi kalbiniz kalbimin sızısının zerresini hissedebildiyse, ben olabildiyseniz buraya kadar, hissedip anlamaya gayret ettiyseniz artık aklımın dağınıklığından plank duruşuna geçelim.. Plank ne alaka demeyin birazdan o kısmında sırrını söyleyeceğim..
Yaklaşık 2021’den bu yana yazdığım defterlerimden akan sitemlerin benzer örneğiydi buraya kadar olan kısım.. Defterlerin hepsini yıllar sonra ilk kez bu sene, yaklaşık birkaç hafta önce okumaya gayret ettim. Gayret ettim diyorum çünkü yazdıklarım geçmişe tanıdıklık etmekti ve tanıklık ettiğim hayat hikayelerim kalbime ağır geldi. Okurken hissettiğim ağırlık bana yaşarken kim bilir ne haldeydim dedirtti.. İşte o günün gecesi aynanın karşısında epey bir oturdum. Konuşamadım, yeni kararlar alma zırvalarına girmedim, sadece oturdum. Gözlerimin içine bakmak ne zordu. Oysa her sabah aynaya bakmıyor muyuz, her duştan sonra ayna karşısında hazırlanmıyor muyuz, nasıl olur da gözlerimizin içine bakmadan bu rutini gerçekleştiriyoruz dedim içimden..
Anladım ki yaşamımız tam olarak böyle akıyor.. Sadece kariyer, iş, eğitim gibi alanlarda ilerlemek için rutinler oluşturmuyoruz aslında, kararlarımızda farkına varmadan verdiğimiz birçok tepkilerde de öyle.. Yukarıda benim otomatikleşmiş bir tepkimi okudunuz mesela.. Okurken belki kalbimi kıran adama kızdınız bu kıza bu yapılır mı diye, belki benim için sevgiye sadakate değer vermeyen biri için üzülme dediniz, ya da artık bambaşka yorumlar yaptınız.. İşte tam olarak anahtar bu; zihniniz o cümleler karşısında karşımızdaki insanlara ne giydirdiyse öyle okudunuz yazıyı.. Hepimiz gibi, ben gibi.. Her ilişkimde öyle kırıldım ki, ve her ilişkimden sonra hepsini istisnasız başkalarının kollarında gördüm, o yüzden de beynim hemen son ilişkimde de aynı kılıfı biçiverdi. O da yaptı deyiverdi, zihin der, zihnimiz çığırtkan bir sesle bunu hep der.. Gerçi sosyal medyada paylaşılmasa bile aynısını yaptığını hayat yine gösterdi o ayrı, ama yapmamayı da seçebilirdi, arkasında durabilirdi. Neyse konumuz bunun biraz dışında..
O mesela; o adam ilişkilerinde aldatılmış biri, bense onu hiç aldatmadım, hatta ayrıldıktan sonra bilirsiniz ki kırgınlık insanı zayıf kılar, o kırgınlığa rağmen kimseye kucak açmadım. Kendim savruldum da sevgime en ufacık karanlık değdirmedim. Şimdi bir de buradan bakalım, onun zihni de belki aynı kılıfı giydirdi bana, kendini haklı ve doğru görmek için beni yapmadıklarımla bir tutmayı seçti.. Uzun uzun psikolojik analizleri kahve sohbetlerimizde yaparız.. Buradaki asıl mesele şu; olduğumuz yaşımıza kadar yaptığımız seçimlerimiz, yaşadıklarımız, ailemizden gördüklerimiz, insan ilişkilerimizde maruz kaldıklarımız ve maruz bıraktıklarımız kök sala sala kılıflar oluşturur. Bizse o kılıfı hiç düşünmeden giydiriveriyoruz karşımızdakine.. Ben o da yaptı kılıfıyla devam ettim, O ise kendi inançları doğrultusunda anlayacağınız. İşte kendi kendimizi düşürdüğümüz tuzaklardan biri de bu.. Ve inanın bana bunu fark etmek bile hayli zorken o farkındalığı köklerinden değiştirmek çok daha zor.. Mesela ben, beni sürekli sabote eden bir iç sese sahibim.. neyse ki en önemli silahım şu artık, hatırlamak..
Zihnim öyle labirentlerle ve tuzaklarla dolu ki, yani bunun mimarı olmaktan ne kadar gurur duysam da çünkü oldukça zeki bir yapı oluşturmuş zihnim, bugün geldiğimiz noktanın enkaz olduğunu görünce yapı denetim paydos demek zorunda kaldı.. Ben de herkes kadar başıma gelen tüm talihsizliklerden dünyayı ve dünyanın hayatıma dahil ettiği insanları suçlamak istiyorum doğruya doğru da işte asıl gerçek olan ne kadar kırılırsam kırılayım suçlu dışarıda diyemeyecek kadar onları anlıyor olmam ve bundan kaçmamayı seçmem..
Mesela Affetmek?
Dünyanın bana bir çocukluk, kocaman bir buketten neşe borcu var diye çığıran iç sesime rağmen (ki yaşadıklarıma bakınca bunu kendime hak görmem de gayet doğal) büyümek ve sorumluluğu, olduğun kişinin sorumluluğunu almak demek. Ve ben bunu bile derin yaralar alarak öğrendim. Bilmiyorum belki de yıllardır öğrenme dilim, yaralanmaktan geçiyordur ve kişisel devrimim ilk ayağı öğrenme lisanımı değiştirmektir. Herkesi kalbinin şefkatiyle seven ben, kendime gelince eli cetvelli bir öğretmenim galiba.. Bunu öğrenmiş zihnim hayatta kalmak için.. Yazdığım onca hikaye, giydirilen onca kılıf, çıkarılan onca kıyafet.. Hep gerçek olanı aramak.. Bir parmak şıklatması kadar kolay olsa keşke her şey. Affetmek, veda etmek, devam etmek, yeniye kucak açmak.. Benim için o kadar kolay olmuyor. Yine de öğreniyorum; hangi kıyafet bana uymuyor, hangisi benim gerçeğim, ben ne istiyorum, işte bu ve bunlardan daha fazlasını öğreniyorum.. Kırmadan, ihanet etmeden, kimseye zehirli yaralar açmadan.. Sevgiyle sadakatle, şeffaflıkla ve en önemlisi her gün biraz daha gerçek ben olmaya niyet ederek..
Bu yüzden her sabah uyandığım benle, gece yatağa giren ben arasında her gün bir ağaç mesafesi daha aşıyorum, aşmaya gayret ediyorum kendime doğru.. Her gün daha kolay olmuyor elbette, her an belirsizlikler aydınlanmıyor belki de, yine de denedim diyorum. Denemeye cesaret edebildim diyorum. Çünkü anladım ki zor zamanlar hep olur, sense nasıl çıkarsan içinden o fırtınanın omurgan öyle şekillenir.. Yani ben şuyum buyumlar değil, bilerek ya da bilmeyerek yaptığın seçimler seni sen yapıyor.. İlişkide aldattın mı üzgünüm seni aldatandan bir farkından yok, bittiğinde kucaktan kucağa koşup kendini tatmin mi ettin yine seni aldatandan farkında yok. Arkadaşlığında yalanlarla mı içtin kahveni maalesef ki sana doğruyu layık görmeyenlerden farkın yok.. İnsan kendine hep güzeli layık görür, herkes bir mükemmellik abidesi, bir dürüstlük sadakat timsalidir kendi hikayesinde. Ama gerçekler önüne geldiğinde, hayat seni çıkmaz sokağa sürdüğünde bunları seçen değilsen kendine istediğin kadar anlat o masalı sen o değilsin..
Savaşa girmeyen asker, komutan olamaz. Uçurumda kendini feda etmeseydi arkadaşlıkları ve söz verdikleri yolculuk için, Gandalf ak büyücü olur muydu? Felsefe kitabı okuyarak filozof olamazsın, ajanda tutarak lider olamazsın, yaralanmadan şifacı olmazsın, acıtsa bile değmediğini görmüş olsan bile sevgiyi seçmeden kaynak olamazsın. Ve en önemlisi aynadaki gözlerin içine bakmadan kendine sadakat duyamazsın..
Ben almayı reddeden olduğumu gördüm. Güçlü, o bir yolunu bulur, ayağa kalkar gibi gibi kılıflar giydirilmiş bana da . Giydirenlere kızmıyorum, ben o kılıfı tenime yapıştırmışım. Öyle ki bu yıl ayrılık, ölüm, gözyaşı içerse de bana içten gelen bir hediyeyi bile kabullenmekte zorlandım. İstemedim hatta, sonra sabah uyandım ve baktım aynaya, kim olarak uyandım bu sabah dedi içim. Aşkla sarılıp yeni yıla neşeyle girmek yerine yakıp yıkmana değdi mi ne bu şimdi diyen bir iç ses, yaşananlar yaşandı hediyeyi kabul eden ol çünkü buna değersin diyen daha da kısık bir iç ses arasında.. Çünkü biliyorum ki o, onlar zaten sarılarak eğlenerek girecek yeni yıla. Peki ya ben? Ben kim olarak gireceğim yeni yıla, yeni yaşıma.. İşte anahtarın açacağı kapı da bu..
Mekanik davranışlarıma çelme atarak, düşünsel çelmeleri duygusal tepkilerime atarak gireceğim.. Çünkü bu yıl o parkta, o köprüde çocukluğumun kalbini açtım aşka. Derinden yaralanmamın sebebiydi bu seçimim. Yine de bunu ben seçtim; güvenmeyi, inanmayı, geleceğe dair düşlemeyi, Hıdırellez’de dilekler yazmayı, çok sevmeyi, acıtmayı seçene rağmen sadakatle durabilmeyi, denizin içinde suya düşlerimi fısıldamayı, aşkı.. Ben seçtim ve pişman değilim.. Eylül ayından bu yana gelen her hikaye bugüne kadar olan yolculuğun parçalarıydı evet.. İnanan ve inandığı yerden kırılan kadının hikayesi.. Bense bugün hediyeyi kabul eden, yaralarını şefkatle öpen ve fırtınaya rağmen o kaybolmalara savrulmalara rağmen omurgası dik durmuş olmanın şükranına sahibim..
Anladım ki ben buyum yahu, buyum.. Çok seviyorum, çok koşuyorum, heves ve heyecanla kucak açıyorum herkese.. Ne yapalım yaralandıysak, ne yapalım geçmişin korkularını önüme getirdilerse, ne yapalım yani eski yaralarımı kaşıyanlara ev sahibi olduysak.. Onca okuma, öğrenme, araştırma, deneme, anlama çabası tek bir şey içinmiş.. Gerçek ne, sorusuna cevap bulmak.. Aşkta, arkadaşlıkta, aile ilişkilerimde, kendime karşı hep gerçeği aramışım. Tabi gerçek kendi bedeliyle gelirmiş, bunu anlamam hayli acılı oldu.. Ama bunun da sorumluluğunu alıyorum, ben gerçeği arayanım. Aşkla, sadakatle, şeffaflıkla.. Ve hayat bana bunu verebilmek için bunlara sahip olmayanı elekten geçirmek zorundaymış.. En başta beni, ben de gerçek olmayan ne varsa budamalıymış.. Çünkü inandıklarımla bir yaşayabilmem için inanmadığım, zannettiğim şeyleri ayıklamak gerekirmiş..
Sanırım 2025’in çocukluğuma temas etmek için adım adım ruhuma aşkla sızmasının sebebi de buymuş.. Benim köksüz medeniyetimin kadim krallığı, çocukluğumun anavatanıymış.. Köklerinden zehir akan şeyleri temizlemek zaman, emek, çaba istiyor biliyorum. Yıllarca seni korumak için ekmişim o zehirli sarmaşıkları.. Sana kimse dokunamasın diye, seni kimse yaralayamasın diye.. Koruyamadım, yine yaralandın.. Bunun için özür dilerim.. Ama seni buldum bu sayede, seni duydum.. Bir parkta oyun arkadaşıyla oynamak isteyen küçük bir kız çocuğunu yetişkinlerin karanlığından saklamak istemişim sadece. Meğer asıl karanlığa seni ben koymuşum.. O hayatın ve hayatıma dahil ettiklerimin darbeleriyle oluşan çatlaklar meğer senin ışık arayışınmış.. Bunca yıl kaçmışım senden, bakamamışım gözlerine..
Şimdi burada, bunca yaşanan ve yazılan hikayeye sebep olan her şeye senin sayende içten bir teşekkür ediyorum.. Ben senden kaçsam da sen bana inanmaktan vazgeçmemişsin.. Bir gün elini tutacağıma olan inancını yitirmemişsin.. Biz bir yerlerde temas ettik birbirimize, o çatlakların bir yerlerinden ışık girmeye başladı içeriye.. Bu sene belki de en büyük hediye buydu bana, aşkın içinden sızan ışıkla temas ettiğim küçük kız çocuğu.. Zannettiklerimle içimi yaralayanlardan arınıp, gerçek sevgiyle şifalanmakmış yolculuğumuz..
Ve biliyorum artık. Belki hemen değil, belki yarın değil. Ama bir sabah uyandığımda artık bir gece önceki o karanlık, tamamen ışıkla ve neşeyle yer değiştirecek.. Çünkü kalbin, bir gün evine dönecek.. Çünkü her kalp bir gün evine döner..
Koca bir yıl geçti, neler yaşandı neler diyen Bihter misali bir yılın sonuna geldik. Çok şükür yılın sonunda Bihter’den farklı seçimler yaptık.. Her sene kendime küçük inançlarla yeni yıla girişler yaparım ve bir yıla nasıl girersek öyle gider inancını taşımakla geçirirdim yılı.. Ta ki 2025 hem tüm inançlarımı, hem mana yüklediğim hikayelerimi hem de inşa ettiğim en ufacık şeyi bile ezip geçene kadar.. Yani 2026 yılında bunlara şükreden, ”oha meğer bunların sebebi buymuş” derim belki bir aha etkisi yaşarım ve daha da mutlu hissederim bilmiyorum.. Ama insan işte olayların içindeyken ne kadar aydınlanmış, farkındalığı ne kadar yüksek olursa olsun karanlığa gömülebiliyor..
Her aya, ayın içinde yaşanılan her şeye bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir baktım. Kazandığımı düşündüklerim, kaybettiklerim, gözyaşlarım, kahkahalarım, inandıklarım, inancım doğrultusunda oluşturmaya çalıştığım rutinlerim, yıkıma maruz bırakılan hikayelerim derken her duygunun kendi renginde ortaya çıktığı bir yıl oldu.. Eylül benim için hep manalı bir aydı aşkımı kaybettim. Aralık’ta hep yeni yıl için yayınlanan tatlı filmleri izler umut dolardım hem büyükbabamı hem köpeğimi kaybetmenin yasıyla girdiğim bir ay oldu.. Kısaca, ki yazarken kısa yaşarken gayet uzun süren bir kayıplar yılıydı benim için.. Ama yeteri kadar tutulan yasa, yaşanılan hayal kırıklıklarına, benden sakınıp başkalarına cömertçe dağıtılan şeylere yer veren yazılar yazdım.. Bu sefer, veda ederken biraz da minnettarlığımı sunmayı isterim..
Mesela gerçek dostluklarımın olduğunu bir kere daha anladım, ailemin olduğum kişiyi ne denli sevgiyle sardığını hissettim, cenaze evindeyken bile yaslarına bir minik gülümseme verebildiklerimin şefkatini yaşadım, canım yol ve kamp arkadaşım olan köpeğimin kaybının üzüntüsünü ben kadar hissedip o yasımı benimle paylaşan arkadaşlarımın varlığını hissettim. Düşünüyorum da şöyle bir aslında bu yılın en şanslı olduğum kısmı da buymuş, yalnız değilmişim, değersiz ve yetersiz değilmişim, hatalar yapsam da kendimi sorgulayıp suçlu hissettirecek kadar kendime eziyet ettiğimde sen de insansın diyenlerim varmış.. Ve en önemlisi değer yargılarıma omurgası dik sahip çıkmak..
Hıncımı alamasam da, kalbim çok kırılmış olsa da bitip gidenin bile arkasından sadakatimi korumuşum.. Üzülüp kırıldım diyerek kendimi savurmayı, yaşadıklarımı anlamsız kıracak seçimleri yapmak yerine saygımla kendi halimle yaşamışım.. Ne başka kollarda, ne de beğenilme arzusuyla kendimi kibirle doyurmamışım.. Aşkımda sadık, ayrılığımda saygılı, kaygılarımda cesur, korkularımda bir devrimci edasıyla yaşamışım.. Hiçbir sıkıntı yaşanmazken ahlaklı olmak, sadık olmak çok kolay. Asıl mesele duygu karmaşası, hayal kırıklığı yaşarken dik durabilmekmiş.. Ve anladım ki o ruhun fırtınası dindiğinde o savaştan omurgan dik çıkmanın formülü de buymuş.. Ben iyi biriyim, ben aldatmam, ben yalan söylemem gibi kendimizi mükemmel etiketlerle çevrelesek bile asıl mevzu arenadaki davranışlarınız.. Siz dilinizle ne olduğunuzu bağırın durun, seçimleriniz ve seçimlerinizin sorumluluğunu alabilmeniz sizi siz yapıyor. Ve bu gerçekten isteseniz de kaçamıyorsunuz..
Hala içimdeki hayal kırıklığının kaşıdığı öfkeler var yok diyemem, hala yapılanların izinin isyanı var içimde yok diyemem.. Ama en çokta kim olduğumu hatırladım.. Ah şu hatırlamak işi, halbuki kolumda dövmelerim bile hikayelerle işlenmişti tenime, bana hatırlatsın diye.. Bakmamışım, bakmadıkça unutmuşum.. 2025 en çokta hatırlamam için yıkıp geçmiş beni. Bana beni hatırlatmak için.. Artık hatırlıyorum.. Ben buyum dediğim şeyler karşında hayat madem busun bir de bana göster oluşunu demiş, tabi sevgili kaygılarım ve çocuksu korkularım hayata kendimi göstermeme engeller oluşturmuş.. Canım sağ olsun, artık kendime kızmıyorum..
Ben bu yıl içerisinde bir yerlerde aşkla, dostlukla rastladım kendime. Ben bir yerlerde kendime ben buradayım dedim.. Savrulsam da, kaybolsam da unutmam artık kendimi. Kendimdeki değerleri, kıymetleri, oluşumun hazinelerini.. En çokta hayaletlerimle vedalaştım aslında, geçmişin hayaletlerinden.. Ama aşıktım, ama sadakatliydim, ama bunları hak etmedim hikayelerinin yasını canlı tutan hayaletlerle.. Girdiğim gibi gitmedi bu yıl, elini tutup sesini duyduklarımla geçmedi. Hayalini ve planlarını yaptığım bir yeni yıl, bir Aralık ayı olmadı bu yıl.. Sağlık olsun..
Bu yıl beni çocukluğumdan vurdu aslında.. Yaralarım, korkularım, kaygılarım en çokta kıymet verdiğim dostumdan hayatımın aşkından yara aldı.. Hayat onun vesilesiyle bana bir kere daha sordu o soruyu ”kimsin sen?” diye.. Aldığım her yaşın bir yarası, bir hikayesi olsa da bu yıl kadar çocukluğumdan vurulduğum olmamıştı.. Çünkü çocukluğumu açmamıştım kimseye, emanet etmemiştim o kalbi güvenerek bir ele.. Korudum yıllarca, kayırdım hayattan o çocukluğu.. Onun mabetleri vardı, köprüsü kıymetliydi, hikayeleri değerliydi.. Bir aşk tüm inancı ve yapıyı yerle bir edene kadar.. Bir gün tam anlamıyla şükür diyeceğimi bilsem de, şimdilerde de teşekkür edecek kadar sızısı azalmaya başladı o yaralarımın.. Çünkü asıl hikayem oradaymış, çocukluğumdaymış.. El değmesine izin verilmeyecek kadar kıymetliymiş..
Ama işte her ışık aynı zamanda kendi gölgesini de taşırmış yanında. Ve hayat sana kim olduğunu sorduğunda cevabın yoksa senin yerine, oluş halini göz önüne alarak, olaylar yaratıp cevap veriyormuş meğer.. Aslında iz, işaret ve oluş durumlarıyla hayat hep konuşuyor bizimle. Ben bu durumu çoğu zaman oyuna dönüştürürüm, mesela; trafik ışıkları yeşilse aa derim hayat yol veriyor, ya da tıklım tıklım dolu bir deniz kenarında park yeri bulunca hemen bak derim hayat bana her zaman yer verir, yürüyüşte bir kedi eşlik ettiğinde ya da hafif eğilimli bir ağaç bulduğumda da hayat bana eşlik ediyorlarla gülümserim hayata.. Tabi insan hayal kırıklığı içindeyken bazen de kırıyor hayata, nedenlere boğuluyor.. İşte bu da hayatın ironisi aslında.. Hep yeşil ışık yanacak değil ya arada sarı ve kırmızı da yanmalı ki dinlenebilme insan. Bir durup görebilmeli.. İşte o an içinde de bunu anlamayı zorlaştıran duygular kör edebiliyor. Hele zihni labirent kuracak kadar karmaşıksa..
Ve sevgili 2025 en çokta aklımın dehlizlerine daldırdı beni.. Bir teşekkürüm ve bir vedam da buraya aslında.. Gülümsediğim, denizde taklalar attığım, doğum günümde şarkılarla mum üflediğim, arabada dans ede ede şarkılar söylediğim, yollar aşıp yolculuklar yaptığım bir koca yıldı.. Buruk bir vedayla uğurluyorum bu yılı, bu yılda kalması gerekenleri.. Ve teşekkür ediyorum, hatıralarıma ve hatırladıklarıma.. Yeni bir 365 gün başlayacak, dilerim kahkaha ve neşe dolu anılarla hatırlanarak yaşansın..
Olma halimizi, olduğumuz halimizi, olmayı istediğimiz halimizi, olmaktan kaçındığımız halimizi oturtsak bir masaya o masada kaç kişi olurdu? Masanızın büyüklüğü ve kalabalıklığı ne ölçüde olurdu? Ve en önemlisi bakabilirler miydi birbirlerinin gözlerinin içine, yoksa bir göz kaçırma yarışması mı düzenlenirdi?
Biliyor musunuz şuan hiç bir kelime dökülmüyor parmaklarımdan.. Biliyorum ben bu yazıyı tamamlayıp paylaştığımda siz okuyacak bir hikayeyi tamamlanmış olarak bulacaksınız. Bense bugün en azından şuan tamamlayamayacak kadar karmaşığım.. İzninizle kahvemi alıp bir bankta biraz gökyüzünü izlemeye çıkıyorum.. Çünkü doğru şekilde pes edebilmek biraz da böyledir.. Bazen bir cümle çıkar ve noktadan sonrası gelmez..
Ve üçüncü günün sonunda nihayet birlikteyiz.. Sizin içinse üçüncü paragrafın başındayız. İşte hayatın akışı biraz da böyledir, kimi için üç gün süren bir zaman dilimi kimileri için birkaç dakika sürer.. Kimine hayat günün ilk saatlerinde fırsatlar verirken kimilerini gün boyu boş bir çırpınmayla oyalayabiliyor.. Biliyor musunuz, üçüncü gün klavye başına otursam bile içimden yazacak hiçbir şey gelmiyor. Siz yazıyı eninde sonunda okuyacaksınız ve bu okumayı baştan sona yapabileceksiniz. Bense şuan sanırım yazmaya devam edebilecek bir akıl toplanmasına erişemedim.. Sanırım benimki sadece pes etmek, doğru mu yanlış mı bilmiyorum.. Ama bir şeyi biliyorum, artık hiçbir sabaha bir önce geceki halimden başka uyandığımı.. Hangi ben olarak uyandığımı bilmiyorum, ama benden geriye kalanların parça parça bir önceki günde kaldığını biliyorum..
Neyse ben izninizle biraz kahve molası vereceğim.. Daha sonra devam ederiz..
Günlerdir Tarçın’la yaptığımız yürüyüş hep bir eksikti. O bir tarafa giderken diğer tarafa çekiştiren Lusi’m benim küçük kara üzümümün yokluğu hala boşluğunu dolduramıyor. Tasmanın hafifliği, Tarçın’ın çekiştirmeden yürüyüşü. Sadece bir eksik, ama o bir öyle büyük bir boşluk ki, sanki bu yıl hayatımda ardın sıra hiç boşluk olmamış gibi yenisinin eklenmesi, eklenen yeninin bile üzerinden zaman geçip onu bile eskide bırakmasının ironisi hala buruk hissettiriyor..
Tam olarak kendimi o boşluğa bıraktım. Yıllar evvel tanıştığım bir maestro vardı, bana kendimi bırakabilmenin basit bir sırrını vermişti de o zamanlar için bunu yapamıyor olduğumu hatırladım yakın zamanda.. Basit olan nasıl bu kadar zor olabilir ki? Herkes devam edebilirken, rahat uyuyabilirken, önce ben ben ben diyebilirken ve buna defalarca şahit olmuşken nasıl olur da bunu yapmakta hala bu denli zorluk yaşayabiliyorum? Aklımın masallar, hayatımın gerçekliğinin sesini kısıyor da o yüzden.. Hala inanmak istiyorum çünkü; sevgiye, iyiye, verilen emeğe, harcanan çabaya değer şeyler olduğuna hala inanmak istiyorum.. Yeterli mi peki inanmak, hayır. Yetmez, yetmedi hiçbir zaman.. Çünkü her defasında anladım desem de hayat bana ”hayır bak anlamadın” diye diye tekrar tekrar hatırlatırcasına aynı erden, ama her defasından daha sert vurdu. Biliyor musunuz insan bazen yediği tekmelerden sonra yeter diyor yeter, kalksam da yiyorum yatsam da, en azından yer sağlam..
İşte günlerdir yazmaya bile yeltenmeme sebebim tam da bu yüzden.. Her ne olursa olsun her güne kelimelerini saçan ben, artık pes ediyorum.. Çünkü anladım, saçsam da, sussam da olmayınca olmadığını. Savaşsam da kaçsam da bazı savaşların sonucunun aslında en başından beri belli olduğunu. Kalsam da gitsem de bazen sadece bir gölgeden ibaret olduğumu.. Ve en önemlisi anladım ki bu zamana kadar bazı konularda yaralarımı da sarsam, travmalara meydan da okusam, yorgunum demeden yola da çıksam, cesur da olsam, başıma gelenlere rağmen sabahında yeniden de denesem aslında o kadar da önemli olmadığını anladım.. Çünkü bazen en zor olan en basit olanı seçmektir; gitmek ve pes etmek..
Bu yılın yakıp yıktığını 2026 inşa eder mi, bilmiyorum.. Ama bir şeyi iyi biliyorum.. O bildiğimle sessiz sedasız girilecek bir yıl olduğunu..
Emek emek inşa ettiğim kendi imparatorluğumu, o krallığın toprağına ektiğim onca çiçeği, o ektiğim tohumlar için harcadığım onca zamanı, o zaman içerisinde yitirdiğim onca enerjimi ve çabamı.. Ve sırf zaman, neşe, enerji, zaman harcandı diyerek korumaya çalışırken yaşadığım onca çırpınmayı.. Bırakmak zamanı.. İşte bazen sadece bırakmak gerekiyormuş. Büyülü manalar yüklediğin, derin anlamlar aradığın, köklü sevgiler ekmeye gayret ettiğin ve sadakatini kaybetmemek için kendine bile rest çekerek seçimler yaptığın her şeyi ve herkesi..
Bir şeyi metaforla anlatmak ne kolay; git, bırak, yak, yık.. İşte her neyse. Oysa asıl devrim insanın içinde gerçekleştirebildiğiymiş.. Günlerdir boşluğun içinde dalgın yürüyen bana teşekkürü borç bulurum.. Çünkü bu yüzeysellik devrinin içinde en derinden kök sala sala sevmeye gayret etmeyi seçtiği için.. Defalarca hayal kırıklığına rağmen yine de vazgeçmediği için..
Bugün en çokta kendime teşekkür ederim, omurgam dik bir şekilde dosdoğru pes edebildiğim için..
Ve sonunda yağmurda yürüdüm.. Ha bir de hiç çalışmadan girdiğim sınavın sonucu bugün açıklanmış. Tabi bir de yağmurda ıslanmış olmanın verdiği romantizmin yetkisine dayanarak bu yılın ilk salep/tarçın keyfini yıl bitmeden tam da şuan deneyimliyorum..
Peki bu üç cümlelik giriş bir yazıya dönüşecek kadar neden önemli, gelin bugün biraz dertleşmenin ötesinde, saleplerimizi yudumlarken sohbet edelim..
Hayatımda manası olan her şey işgal edildi bu sene; köprü, sokaklar, köksüz medeniyetim derken tüm rutinlerim ve mana yüklediğim her şeyi bir aşk uğruna işgale açtım. İşte benim hakikatimin gerçeği aşk diyen bir koç kadını zaten tam da böyle yapardı.. Ya da en azından ben aşkı bu denli sadakatle, şeffaflıkla, açıklıkla ve korkusuzca yaşamayı seçen biriyim.. Sonucu hayal kırıklığı olsa bile, yaşamaya değerdi.. Yaşatmayı seçemeyene kırgınlıklar dolu yazılar yazarak kendi dünyamda affetmeyi seçtim.. Lakin ben bugün bir şeyi hatırladım, birini hatırladım, bir anı hatırladım.. En dibe gömülmüş, sesini yıllar geçtikçe kaybetmiş, onu koruduğumu sanarken en ulaşılmaz yere sakladığım o sesi, o ritmi, o beni hatırladım..
Kendi dünyamda sevdiğim her şeyi oyuna dönüştürebilen, küçük rutinlerle hayata anlam katmayı seven, yazarak yaşayan ki çoğu zaman yaşadıklarını cüretkarca yazan, kendine küçük mabetler bulup inziva için kimi zaman bir şarkılık kimi zamansa bir kahvelik o mabetlere çekilen bir kadının kaybolma ve aylar sonra yeniden kendine bir adım bile olsa yaklaşma hikayesine hoş geldiniz.. İlk kez bir yazımı salep eşliğinde yazıyorum, size göre sıradan benim içinse devrim niteliğinde bir hareket bu. Merak eden için sebebini birazdan sohbetimizde anlayacağınıza inanıyorum.. Zaten anlamak istemeyene de bu kelimeler genel manada yersiz ve gereksiz gelecektir..
Yağmurda yüzümü göğe kaldırdım, ellerimi koydum cebime, açtım müziği, ıslana ıslana yürüdüm park boyu.. Aklıma hücum eden düşünceler ve anılar, müziğin kendi ritmini bedenime yavaş yavaş akıtması, yağmurun aylar sonrasında ilk kez içime kadar işlemesi derken uzun zaman sonra ilk derin nefes alışımdı sanırım.. Düşündüm, düşündükçe yürüdüm, yürüdükçe ıslandım, ıslandıkça fark ettim.. Kendimi, kalbimi, ruhumu, dündeki beni, bugünkü beni, çok daha derinlerde kalan verilen bir sözü..
”Ölene kadar dans edeceğim..” Söz vermek, mühürlemektir anlaşmayı. Bense kendime verdiğim sözden kilometrelerce uzağa gitmişim. Kendimle arama binlerce ağaç mesafe girmiş meğer.. O özgürce dans eden, sesi gür çıkan, dans edercesine yaşayan, hayatla oyun oynamayı seven bir benden geriye arta kalanlara bakıyorum bakıyorum da göremiyorum aynada suretimi.. Dünse hissettiğim fısıltı düne kadar olan tüm gürültüye küçük bir es verdirmeyi başardı.. Buradayım, duy beni diyen bir fısıltı yağmurdan daha derine işledi.. Tüm rutinlerim, mabetlerim ve aşk.. Hepsi saçılıverdi ortalığa. Neydim, ne olmak istiyordum, ne oldum?
Tamamen budanmış, geriye sadece kuru bir kök kalmış gibi hissediyorum. Tamamen çıplak, her şeyden soyulmuş, bir kalmış, tek kalmış.. O yürüyüş sonrası tutmayan uyku, aklın dehlizlerinden taşan düşünceler, görüldüğünden dolayı utanan duygular tek tek sesini kıstı sanki.. Ben olma halimin telaşını elime tutturan 2025 yaşanmışlıklarıysa, avucumun içinde kopmaya yüz tutmuş bir ip misali kalıverdi avucumun ortasında.. Kapatmadım avucumu, sıkı sıkıya tutmadım da. Öylece baktım. Donma halinden durma haline bir küçük adım.. Kendime verdiğim sözler, arkasında durmadığım hayaller, vazgeçmemek için çırpındıklarımın kendimden vazgeçişlerimin sebebi oluşları, evet dediklerimin hayır diyerek yakıp geçtikleri, hayır dedikleriminse aslında bir küçük evetle dönüşeceği büyülü masalları.. Ne seçtiklerim ne de vazgeçtiklerim kalmış elimde.. Peki ben hangisiyim; seçtiklerim mi, vazgeçtiklerim mi, gittiklerim mi kaldıklarım mı, sahip olduklarım mı budandıklarım mı?
Ve ses fısıldadı; ne oyum ne buyum, ne eksiğim ne fazla, ne ustayım ne çırak. Sadece yoldayım, yolda olanım.. Ruhumsa özlediği şey kendi ritmi.. Kendi ritmiyle dans edişleri.. O soğuk kış günlerinde, soğuğa aldırmadan odada son ses dans edişleri.. O küçük kızın kendi ritmiyle olan tutkusu..
Bulduğumu sandığım her an daha da kaybetmişim, kavuştuğum sandığım her an aslında daha da uzaklaşmışım, sarılmak istedikçe bir ağaç mesafe girmiş arama.. Aslında ilk gürültü depresyonun majör pençesini gırtlağıma geçirmesiyle çıkmış. Tabi 3 yıl bu görmek, anlamak, akabinde iyileşmesi için çabalamak, devamında iyileşecek değil de beraber yaşanacak bir yardım çığlığı oluşunu anlamak derken hayatta zaman da akıp geçmiş. Bir de üzerin son sene olanlar; Ben iyiyim sonunda anladım demelerimden arta kalanların aşkın gölgesiyle derinimde yatan korkuları, kaygıları bile isteye tetiklemesiyle yapayalnız bir sürece hayatın ve aşkın el birliğiyle çekilmiş oldum aslında.. Birçok duygunun da su yüzüne çıkmasıyla aynada bir ben bir de benden olmayanların hayaleti belirmişti.. Ve voila, 2025 bir hayran olduğum bir de yol arkadaşım olan iki canı da alarak aralık ayına yolcu etti beni, bizi..
Kalan sağlar kimindir bilemem, lakin benim değil artık onu biliyorum.. Aklım, kalbim, bedenim donma haline transit bir geçiş yaptı. Canım kendim bir fısıltıya kulak vererek oturduğun klavyenin başından o fısıltıyı özgür bırakarak kalmanı diliyorum şimdi.. Seni yaralarından, travmalarından, geçmişinden, hayal kırgınlıklarından öpüyorum. Ve en önemlisi o buruk gülümsemesini hayattan sakınmayan o küçük kızı sevgiyle ve şefkatle öpüyorum omzundan..
O yarım kalan dansı tamamlamak için kendi ritmini bulman gerektiğini anlamana hayli bedele sebep oldu, lakin sonunda anladın.. Dilerim anlamakla kalmayarak hayatın müziğine ve kendi ritmine yeniden kavuştuğun bir 2026 olur.. Sen hayatının maestrosu, kendi sahnesinin ışığı, her insanın hikayesinin istasyonusun.. Seni sen yapan ritmi yeniden keşfetmen dileğiyle..
Bir şeyin her şeyini, her şeyin bir şeyini bilin derler.. Bir konuda uzman olmakla her konu hakkında yeterince bilgi edinmek çağımızın ihtiyacı aslında.. Hız ve tüketim çağı, her anlamda.. İlişkilerde, işlerde, kariyerde.. Herkesin, her şeyin bir yenisi bir yedeği varmışçasına tükete tükete gidiyoruz bir yöne doğru.. Peki bizi biz yapan ne? Seçimlerimiz, alışkanlıklarımız, tutkularımız, arzularımız, çabalarımız, emeklerimiz, vazgeçtiklerimiz, kaybettiklerimiz ya da kazandıklarımız, DNA’mız, çevremiz, öğrendiklerimiz.. Listeye etki eden birçok faktör var aslında.. Bilim davranışlarımız, alışkanlıklarımız, beyin kimyamız hakkında özellikle son dönemlerde etkin bir çalışma alanına sahip.. Peki bunca bilgi içerisinde hala nasıl oluyor da mana kayıpları, kaygı bozuklukları, ilişkilerde çatışmalar halinde olabiliyoruz? Yani kısaca bu konulara erişim kolaylığımız varken, hatta benim kadar aşırıya kaçıp bilme zehirlenmesi yaşayanlardansanız, nasıl oluyor da birçok konuyu hala yoluna koymakta zorlanıyor insan?
Bilimi, araştırmaları bir kenara koyalım. İhtiyacımız oldukça alırız.. Anadolu’da derler ki, balın bile fazlası zehirler.. Peki bu gerçeklik benim ne işime yarayacak gelin konuşalım..
Bilim öğrenmenin aşırılığının erteleme davranışının bir göstergesi olduğunu vurguluyor. Beynin en ilkel iki görevinden biri yapabilmek, en önemlisiyse bizi hayatta tutabilmek.. Kara kutusuna her şeyi incelikle kaydetmesinin sebebi de bu.. Sizin iyi ya da kötü olmanızla, bir şeyin size iyi ya da kötü gelmesiyle ilgilenmeksizin sizin alışılagelmiş duygu, düşünce ve davranış kalıpları içerisinde hangileriyle hayatta kaldığınıza bakar ve yaşam örüntüsünü onun üzerine kurmamız konusunda edindiği verilerle bir döngü inşa eder.. Yani kısaca alışkanlıklarımız otomatik pilota dönüşür ve hayatımızda zamanın, enerjinin tasarrufunu sağlar aslında.. Bu gerçek şimdilik burada kalsın, gelin bilme aşkının yapamama haline nasıl dönüştüğüne bakalım..
Merak benim anavatanımın lisanıymış, bunu lise çağlarımda anlamıştım. Bir şeye merakım varsa, hevesim varsa önümde ki yol uzun gelmezdi, aşılacak dağlar keyifli bir macera hissi verirdi bana. Di’li geçmiş zaman konuşmalarımızın daha fragmanı bu örnekler.. Yapabilmek ve yaparken öğrenmek hayatımın ikinci lisansıymış.. Beni durduran, yapabilmekten alıkoyan ilk zaman dilimini depresyonla yüzleştiğim zaman yaşamıştım. Neydi, niyeydi, nasıl geçerdi derken o sürecin aslında benzini bitmiş bir araçla yola devam etmek çırpınışı olduğunu geçen seneye kadar anlamamıştım.. İlla çözmek gerekirdi çünkü, mantığıma oturması gerekirdi kabul edebilmem için. Kontrol sağlayabilmeliydim üzerinde, sindirebilmem ve hayatımda yer verebilmem için.. Depresyonunsa bunlardan azade bir anlamı varmış, hem yaşayan için hem de literatür için.. Yani hem fizyolojik bir gerçek hem de zihinsel bir sarmal..
En zoru alışkanlıkları değiştirmek, en zoru kendini bilmek ve bulmak, en zoru kendin olabilmekmiş.. Hayatın akışı rutinleri etkiliyor, siz isteseniz de istemeseniz de kendiliğinden dönüşebiliyor. Peki bu alışkanlığın iyi hissettiren ve değişimini istemediğiniz kısımlarının hayatın karşısında ve yaşanılanların zorunluluğundan sıyırarak nasıl diri tutabiliriz? Diyelim ki uyanır uyanmaz ve uyumadan önce birbirinizi görme ve birbirinizle konuşma rutininiz var ve bu hiç kaybolmasın istiyorsunuz. Ama hayat devreye girdi ve araya kim bilir mesafe ya da saat farkı girdi diyelim, birinizin gecesi diğerinizin gündüzü, o zaman ne yapacaksınız? Aslında hayatın bir sınama şekli gibi duran bu akışı biraz dışarıdan bakabilmeyi başaranlar için bir oyun haline dönüşebilir.. Biri güne güzel bir günaydınla başlarken, diğeri huzurlu bir iyi geceler edinebilir.. Ya da keyifli kahve sohbetlerinizin olduğu bir mekan var ve arkadaşınızla o mekanı o kahvenin sohbeti için ikinci eviniz yaptınız, ama arkadaşınız ya da siz farklı bir şehre gittiniz o kahve sohbetini edememe haline isyan etmenin bir kazancı olmadığını fark edenler için yeni bir oyun alanı daha oluşabilir.. Gibi gibi uzayıp gidebilecek bir liste..
Hayat kimi zaman bize rağmen, kimi zamansa bizimle bir ahenk içinde akar hissi var mı sizde de, yoksa ikisinden birini yoldaş edinip yaşayanlardan mısınız? Benim için, hayata aşkla bakarken benimle roman havası oynayan bir hayat varken, kalbimi kırdığı zaman bana en sevmediğim müzik listesini açarak beni pistten zorla indiren bir hayat akışı var aslında.. Kimi zaman bana rağmen, kimi zaman benimle birlikte.. Kimi zaman beni dansa kaldıran, kimi zaman da acıtacağını bilerek ayağıma basıp beni sahneden indiren.. Ya da kim bilir ben o sahneden kaçmışımdır, emin değilim..
Eğer alışkanlıklarımıza dikkat etmezsek kaderimizi etkilerler. Oysa en güvenli alanımızı da alışkanlıklarımız inşa eder.. Peki nedir bu alışkanlıklar, nasıl ediniriz, neden ediniriz? Daha doğrusu hayatımızın otomatik pilotu olan bu konu bu denli önemliyken nasıl olur da farkına varmadığımız o küçücük faktörler bu denli büyük bir fırtınaya sebep olabilir? Ve en merak ettiğim şeyse, ben bu kadar derine dalmışken nasıl olur da hayatı kaçırmama sebep olacak bu döngüleri emek emek inşa etmiş olabilirim?
Mesela veda etmek konusunda hala zayıfım, öyle arkamı dönüp gidemem, gidemedim. Gidenleri izlediğim de oldu, gitmelerini fark etmeden devam ettiğimde. Lakin gürültüler çıkaran bir gidişim olmadı hiç. Ya da veda ederek gittiğim de olmadı.. Bu durum kendi alışkanlığını oluşturdu yıllar içinde mesela.. Ya da şu harekete geçmek konusu.. Okudum, yazdım, anladım, anlattım bu durum öyle bir hal aldı ki oturduğum koltuktan dünyaya yön çizebilecek, yol haritası çıkarabilecek bir sürü külliyat oluştu elimde. Peki bu ne işime yarıyor. Hiç..
Yapabilmenin, yola çıkabilmenin de yollarını aradım, araştırdım. Her bireye özel harita çizebilecek bir gemi kaptanıyım da kendime bir faydam olamadı, henüz.. Belki dedim son bir çırpınış aklımın karmaşasını kusarsam parmak uçlarımdan ertesi sabaha bir mucize olur, şıp diye geçerim harekete.. Bir mucize, ne ironik.. Bu sene olan onca şeyden sonra her şeyin bir anda olabilme ihtimalini yaşadım da güzel olan şeylerin ömrü maalesef ki bahardan daha kısa sürdü.. Yine de içimde nokta kadar bir yerin mucize umudunu taşıması hala bitmedi. O nokta o hücrede dursun, biz olanlara daha doğrusu olanların yarattığı olmayışlara bakalım..
Bir uyuşma halinin verdiği belirsizlik silsilesi içerisinde vedalaşıyorum Kasım ayıyla.. Geçen sene neydi, nelerdi, bu sene ne oldu.. Bu sene içiresinde dahi nelere adım atıldı, ne yollar yürünme niyetiyle açıldı, neler yaşandı neler.. Şimdi iş buradan kırgınlıklara yönelmekle devam etsin istiyor içim. Çünkü ben çok kırgınım ya, ben baya baya kırgınım ya.. Ama bu kırgınlıklar ne olanın önüne, ne ölenin önüne set çekmiyor.. Hayat akıyor, zaman geçiyor ve geriye eğer bir anlık nefes alma şansı buluyorsan bir cümle süzülüyor dudağından ”ey zaman bensiz geçme”..
Geçmiş; zaman, hayat, olaylar her biri bir süredir bana teğet geçerek, temas etmeden lakin enkazıma enkazını yıkarak geçmiş. Geçmeye de devam etmiş.. Devam ediyor da.. Kendime yeni bir alışkanlık edindim ben de, uyan ve plank duruşuna geç. Bu kadar.. Nisan ayında hayatıma limonlu su girmişti, tam 7 aydır her sabah güne limonlu suyla başlıyorum artık. Şimdilerdeyse neden yaptığımı, niye yaptığımı düşünmüyorum, sadece duruşa geçiyorum bir 10-15 saniye bile olsa öylece duruyorum. Bu da hayatıma bu ayın son haftası dahil oldu.. Baktım da bilmek beni artık zehirliyor, aklım bildikleriyle yola çıkmamı zorlaştırıyor, ben de yapabilmek konusuna dair bildiklerimi durarak yapabilmeyi öğreniyorum..
Hayatın içerisinde eğitimine, kariyerine, kendine odaklanmış herkesi tebrik ediyorum. Yapabilmeyi başaranları da.. Bir zamanlar hayatını yapabilmek üzerine yaşayan bir benden, sadece duran bir ben yaratmaya katkıda bulunmuş herkese de çok teşekkür ederim.. Ben var ya gelmişin geçmişin içinde olmuş, içinden çıkmış herkese ayrıca teşekkür ederim.. Benden şimdiki ben yaratmakta etkisi olan olaylara, insanlara da çok teşekkür ederim.. Tatlı bir gülümse ve sohbetle girdiğim bu yılın içinde son düzlüğe girdim. Bu Aralık ayı içinse geçen senelerimde yapmayı sevdiğim, yeni yıl filmlerini izleme rutinimi bu sene aşık olduğum adamla izleyerek girerim hayallerinin yerini sadece Aralık ayına girmek aldı mesela.. Yani sevdiğim alışkanlıklara aşk serpiştirmek isteyen bir benden geriye sadece bir ben kaldı. En çokta bunun için teşekkür ederim..
Yapabilirimlerimlerim, bilirimlerle ne zaman yer değiştirir inanın şu aralar ben de pek bilmiyorum.. Ve artık, en azından bir süre bilmeyi de istemiyorum.. Aklın yerini bilinç aldığında işler değişecek, biliyorum.. Bilincimin uykusu, aklımın yorgunluğuyla yer değiştirecek elbet.. Bilim her şeyi ortaya koysa da benim için, hayatın da yoluna koyması gerekenlerin olduğu bir süreç. Bazı şeylerin ağırlığı altından kalkabilmek dileğiyle, şimdilik..
Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir derler.. Geldi.. Planlardan azade her planı yerle bir edercesine geldi..
Sene başından bugüne 11 ay tamamlandı.. Bu tamamlanma hali içerisine; heyecan, hevesler, hayaller, aşk, tatil, hayal kırıklığı, ayrılık, yolculuklar, vedalar, ölümler tek tek işledi.. Nasıl başladı, nasıl devam ediyor, kim bilir son ay içerisinde nelerle nokta koyacak?
Ne yazmalıyım, nasıl yazmalıyım mı bilmediğim bir yazının başında sadece oturuyorum.. Aşkın hayal kırıklığı bir yanda, hayatın gerçekleri diğer yanda. Bense tam ortasında urgandan salıncak yapmış sallanıyorum..
Onca yalpalama içerisinde beni en çok içeriye, kendi ruhumun dehlizine döndüren şu son 2 haftalık yolculuk halinde olmam oldu.. Tüm yıl boyunca yapmadığım yolculuğu bu iki haftada yaptım. Kaç kilometre yol yaptım toplamda inanın bilmiyorum. Kaç kere farklı şehirlere giriş çıkış yaptım sayısını da bilmiyorum. Saatlerce yol gitmek, sürekli farklı şehirlerde farklı duyguların temasına girmek kabaran okyanusumu birbirine karıştırdı..
Ve haftaların sonunda evime dönmek için son bir yolculuk bileti aldığımdaysa gelen haber beni daha da derinden etkiledi. Daha 5 aylıkken yoluma arkadaş olan sevgili köpeğim, hem kamp hem yol arkadaşım o da bu seneyle birlikte gitmeyi seçmiş.. Bir veda edemeden, göremeden.. Tam 10 gün içerisinde hem büyük bir hayranlık beslediğim büyükbabamı hem de biricik yol arkadaşımın birini kaybetmiş olmanın tuhaf hissiyatıysa bana kaldı..
Tüm bir seneye bakıyorum sallandığım salıncaktan.. Tatlı bir telefon görüşmesiyle çekirdek ailemle sarılarak aynı zamanda öyle sıcacık bir halle girmiştim yeni yıla. Yeni yaşıma da aynı çekirdek çevremle ve sıcak tebessümlerle girmiştim.. İlk kez hayaller, planlarla başlamadım. Hayat nereye akarsa onunla akmaya varım ben deme haliyle girmiştim.. Öyle de oldu.. Aşkın sarhoşluğun, dostlukların sevinci derken En sevdiğim ay Eylül ayı bu sefer büyülü bir sonbahar olarak geçecek tarihe demiştim.. Erken konuşmuşum. Hayatı hesaba katmamışım.. Heyecanla bildiğim hayal kamyonunun tekerlerine gerçekliğin çivileri battı.. Aşkın elini tuttuğum köprüyü hayal kırıklığı bombaladı.. Anlam kattığım her parça, olay, rutinler tek tek manasını aldı geriye koca bir boşluk kaldı.. Ve son olarak hayatın tek gerçekliği ölüm, yaşam sadece iki nefes arası bir yolculuk bunu hatırla, dercesine tüm cüretkarlığıyla masaya yumruğunu vurdu..
Gerçekler hayallerle, doğrular yanlışlarla, yıllar emek emek iyileştirdiğim her yaram zamandan bağımsız yaralarla, karanlık aydınlığımla birbirine girdi resmen.. Hepsi bir eleğin içine girdi bir anda, al ele eleyebilirsen dedi sanki.. Kimim ben, kimdim ben, neyi severim, neyi severdim, ne istiyorum, neyi isterdim, heyecanım ne, merakım tutkum ne, hepsi kocaman bir soru işaretinin arkasına saklandı.. Korkularım, kaygılarım, yaralarım, travmalarım, bedenimdeki yılların izleri, ruhumda yer edinmiş yılların dersleri, aklımın dehlizlerinde odaları oluşmuş yılların düşünceleri hep bir anda iç içe geçti..
Ben ki telaşın küçük prensesi, kaygıların ve krizlerin ana kraliçesi.. Şimdilerin hiçim, hiçmişim sıfatıyla bütünleşmiş yegane insanı.. Meğer en büyük hayal kırıklığını kendime yaşatmışım, en büyük derslerimi kendi savaşımda almışım, en büyük acıların tadını kendi dünyamda sofraya koymuşum.. Herkese yetmişim, yetişmişim de kendime hep geç kalmışım. Soframdan herkes tok kalkmışta bir kendimi aç bırakmışım.. Aynada herkesin en güzel halini yansıtmışım da kendi aynamda kaybolmuşum.. Kader kederle bir paralellik yakalamış, ben de o çizgiyi kusursuzca çizmişim düzeni bozmamak için.. Her zaman değil elbette, neşemle karşı koyduğum zamanlarda olmuş. Lakin o kadar hızlı elimden çalınmış ki bu neşeli olma hali, sanki hayat hop dedik bir dakika sen buna çokta alışma dercesine kendini hatırlatmış..
Şimdi o salıncaktan bir sağıma bakıyorum bir de soluma.. Bir geçmişe bakıyorum, bir de geleceğime.. Bir hayallerime bakıyorum, bir de gerçekte yaşadığım hayatın tam gözünün içine.. Peki sevgili evimizin, biricik yazarı ne görüyorsun derseniz hemen cevaplayayım, kocaman bir boşluk.. Sorgulayan, hep bir cevap arayan, probleminde çözümünde kendisi olan bir ben inşa etmiştim. Yıkıldı.. Neşesiyle ışık saçan, baharı da yarayı da ışık hızıyla hayatına çeken, kimi zaman şifanın kimi zaman yaranın kendisi olan bir ben vardı. Yıkıldı.. İtibarını mirasla değil kendi emeğiyle inşa eden, hayatını tek başına kazanmış, her şeyin üstesinden bir şekilde gelmeyi başarmış, ya bir yol bulmuş ya da bir yol açmış bir ben yaratmıştım. Yıkıldı.. Kimsem, kim olduysam, kimi inşa ettiysem oydum.. Yıkıldı..
Büyükbabam hayatını kendi inşa etmiş, çektiği ağrıya rağmen ölüme bile takım elbiseyle gitmiş, ölümünde de sonrasında dimdik durmuş birisi. Çocukken dinlediğim hayat hikayelerinin yanında, bambaşka insanlardan duyduğum hikayelerin aydınlattığı bir hayranlık silsilesi oluştu içimde.. Nasıl dedim ya nasıl bir insan her yaşını dimdik yaşar, ölüme bile dimdik gider.. Ardından aynaya baktığımda gördüğüm suret bende bana karşı bir hayal kırıklığı doğurdu.. Hayran olduğum birinin kanını taşırken kendime biçtiğim kıyafet meğer ne renkleriyle ne de kumaşıyla oturmuyormuş üstüme..
Aynanın karşısında, bir hışımla yaka paça çıkarmaya başladım her kumaşı üzerimden.. Katman katman soydum kendimi.. Çıkardığım her parçada birçok hikaye, bir dolu yaşanmışlık, bir ton duygu, birçok düşünce sirayet etmiş sanki tenime. Tenimden ruhuma, ruhumdan kaderime.. Ağlayarak, öfkeyle çıkardıkça altından daha da eskilerden kalma kıyafetler öylesine yapışmış ki tenime yorulsam da, kanasam da durmadım. Duramazdım..
Eni sonu çıplak kalan bir ben vardı ayna karşısında.. Tüm ruhum karşımdaydı sanki.. Dünün hikayeleri gidince kim kalırdı ki geriye.. Benden bana ne kalmıştı şimdi? Beni yapan neydi? Şimdi beni ben yapacak olan ne?
Müdahale etmeden, içine dalmadan, kendimi boğmadan o halde bıraktım kendimi. İlk kez bırakabildim sanırım.. Ardından canım yol arkadaşımın, biricik köpeğimin son nefesini verişinin, kendini yaşanmışlıklarla ve yaşanamayanlarla birlikte 2025’te bırakmayı seçişinin haberini duymak.. İşte bu cümle hala devamını tamamlayamayacağım bir cümle..
Kalanların devam ettiği, gidenlerin başka yolculukları seçtiği, benimse arafında bir salıncak kurup kaldığım bir an içerisinde nefes almaya çalıştım sadece.. Hayat konuşur demelerim, gayretlerim, anlam arayışlarım, anlam yüklediklerim, anlamını yitirmiş olanlar öylece karıştı hayata..
Hani derler ya ”sen üzgünsün diye hayat durup sana yol vermeyecek” diye.. Yol vermediği gibi de aldırış etmeden devam edişini izledim günlerce.. Şikayet etmeden, dilekler dilemeden, isyana varmadan, anlamaya çalışmadan.. Hayat sana rağmen ya da seninle birlikte, akıyor.. Hayat sadece akıyor.. Ne güneş sen üzgünsün diyor, ne yağmur sen mutsuzsun diyor, ne günler senin yaşına bakıyor, ne de mevsimler senin duygularını önemsiyor.. Sense kendi dünyada ister alacaklı ol, ister verecekli ol, ister yetişememiş geç kalmış ol, ister tam zamanında varmış ol, istersen kucakla, istersen küs ve otur bir köşede.. Kim olduğunu seçtiğin haline uygun bir renkle gördüğün dünya var olsa da, senin gördüğünün dışında da renklerle devam ediyor..
Şimdi size bahar mı kış mı, bilmiyorum. Banaysa bir gün dört mevsim.. Şimdi size hayat sarı mı, bilmiyorum. Banaysa birbirine karışmış bir renk paleti.. Şimdi size gece mi gündüz mü bilmiyorum, banaysa gün batıyor mu doğuyor mu bilmediğim bir ağarma hali.. Öyleyse ayaklarımı sarkıttığım salıncaktan soruyorum, şimdi hayat size bir veda mektubu mu yoksa bir temiz sayfa mı başlangıçlar içim.. Çünkü bana hangisi, bilmiyorum..