Meşguliyetlerimizin temelinde yatan önceliklerimizi gözden geçirip, ister kendimize ister başka bir yöne döneceğimiz bir yeni yılın başlangıcındayız..
Bihter gibi hayal kırıklığı yaşadığımız da oldu, Ezel gibi hikayemizi dönüştürdüğümüz de..
Uzun uzun anlatılacak anılarla dolu bir yılın son gününden sesleniyorum..
Başlangıcında 365 günlük yeni bir kitap olacak 2023 yılında en çokta kendi hikayemizin başrolünde bulunabilmek, bahanelerle değil hayaller ve umutlarla bir olabilmek dileğiyle..
”İşim gücüm bu benim, Gökyüzünü boyarım her sabah. Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben Dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim görevim; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürümde ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” (Orhan Veli)
Hedefler koy, hayaller kur ve her gün bunlar için bir adım at..
Herkesten bu ve benzeri cümleler duyar, tavsiye verenlerin ümüğüne sarılmamayı dileyerek sohbetler ederiz.. İnsanlar ya başardıkları yolun izlerini aktarır ya da kursağında kalan artıkları aktarır.. Günlük sohbet rutinleri içerisinde olan başlıklar aslında bunlar..
Peki bazılarımız ne yapar bu konularda? Verilen her tavsiye, çizilen her yol bize uyar mı?
İnsanların beklentileri üzerine daha önce konuşmuştuk. Kendimizden beklediklerimiz üzerine de.. Alışkanlıklarımız, beklentilerimiz ve düşünceyle duygu dünyamızın bir bütünü olan hayatın içinde sadece oksijen mi tüketiyoruz yoksa üretimine de katkı sağlıyor muyuz?
Mesela benim rutinime bakalım. Gerçi her hafta hatta bazen iki gün içinde değişen ve disipline edilememiş bir rutin ama ana hatları aynı.. Gözümü açarım, kahvemi söyler bir sandviç yapıştırırım yanına, zaman zaman yazarım zaman zamansa yazmam, youtube açar videolar izlerim, öylece çakılı kalırım koltuğuma, evimle vakit geçirmeyi bırakalı bir hayli oldu, sokağa çıkmaksa her daim cazip gelmiyor, ara sıra arkadaşlarımla vakit geçiririm, köpeğimle günlük konuşma dozumu tamamlarım ve uyurum.. Gözümü açma saatlerimse değişkenlik gösterir kimi zaman akşamüzeri 5 gibi, şimdilerdeyse sabah 6 ve 8 arasında değişiyor.. Birkaç ay öncesine kadar yatağımı bile toplamak zor geldiği için şimdilerde bunu yapabiliyor olmak bile takdir toplama hissi uyandırıyor.. Son bir haftadır erken uyandığım içinse bunları yapabiliyor olmak yeterli gelmiyor..
Aslında denklem basit, iş yaşamaya geldiğinde komplike bir hal alıyor..
Başarmış insanların, düzeltiyorum, istediğimiz alanlarda başarılı olmuş insanları dinlediğimizde bize hep öğüt verdiklerini görürüz.. Erken kalkın, disiplinli olun, çok çalışın, sessizce ilerleyin, zamanınızı doğru harcayın ve benzeri.. Çoğu konuşma yapmamız ve yapmamamız gerekenlerle doludur. Atlandığını düşündüğüm konuysa yapamıyor olduklarımız.. Mesela; maddi olarak elinizde günlük gıdanızı karşılayacak miktarda para var, yataktan çıkamayacak kadar yorgun ya da üzgünsünüz, hayatın altın tepsisi sizin mutfağınızda değil, her şey aleyhinizde işliyor. Tam olarak bu durumdayken başarmış insanlar ne der: Aydınlığa en yakın olduğun noktadasın vazgeçme, hareket et bir şeyler yap çünkü kazanacaksın.. Peki ben ne diyorum: Siktir et yatmaya devam et bir gün kabuğun seni sıktığında, ben ne yapıyorum dediğinde, boğulma hissini gırtlağında hissettiğinde bir şeyleri zaten yapacaksın, önce duygu ve düşüncelerine tamamen yenil. Yenil ki kazanmak anlam kazansın.. Dermanı nerede ararsan ara varman gereken tek liman kendin olacaksın. Bunu idrak edene kadar attığın her adım sadece günü kurtarmak için atılmış olacak.. Y a da sadece boğulanlardan olmalısın, o senin cephen oraya varamam maalesef..
Her an 9-5 çalışanlardan olabilirsin, depresyona rağmen hayata karışanlardan da olabilirsin,, her şeyi kenara atmış pes etmiş biri de olabilirsin. Eğer hayat sana altın tepside sunmuyorsa imkanlarını bilmelisin ki sadece kopartıp aldıkların kadarını hak edersin bu düzende.. Bunun için ya savaşmalı ya kaçmalısın, bir ihtimal donma tepkisinde de olabilirsin. Seçimin neyden yana olursa olsun unutma bir çatlak bulacak ışık ve sızacak hayatına.. Başarısızlığın yolunu ezbere bilenler için başarı sadece bir parmak şıklatma hareketinden ibarettir.. Tabi ezbere bildiğin yolda inatla daireler çizmekten vazgeçtiğinde..
Aynaya yeterince baktın ve kendince yeterince kusur aradın, gözlerinin en içine bakmaya başladığında ışığın cılız bir şekilde oralarda olduğunu göreceksin.. Hazır hissetmeyi bekleme, üşenmek ve ertelemek seni sorumluluk alma lanetinden koruyor olabilir belki de tek ihtiyacın budur şimdilik.. İşte altın biletin mihenk taşı bu, ihtiyaçların..
Duygularının, düşüncelerinin ve bedeninin temel ihtiyacı her neyse orada bulacaksın biletin rotasını.. İnsanları duy, dinle ve anla. Hele de isteklerine ve hayallerine adını yazdırmış insanları iyice idrak et.. Ama yola çıkacağında çizeceğin rotaya kendin karar ver. Ne erken kalkma seni başarıya götürecek, ne de isteksizliğin konusundaki disiplinin.. Seni sana armağan etmeden attığın her adım bataklığın dibine yakınlaşmanı sağlayacak biraz daha hepsi bu..
Yaşa ümitsizliği sonuna kadar.. Boyunu aştığında bu umutsuz olma hali, ciğerindeki son oksijeni bırak gitsin çamur gibi görünen o dehlizin dibine.. Belki de oksijeni yeterince tüketmişsindir ve yeniden çiçek açabilmek için o son oksijenin karışması gerekir çamura.. Üretmek oksijeni, yeniden üretebilmek, tüketimin sonuna geldiğinde başlar belki de..
Yaşa umudu sonuna kadar.. İçine dolduğunda bu ümit etme hali, çek ciğerine ilk oksijeni ve bırak o dehliz seni yeniden çıkarsın yerin yüzeyine.. Belki de oksijen yeniden tüketebilmen için yenilemiştir kendini.. Tüketmek oksijeni, yeniden tüketebilmek, üretimin için ciğerine çektiğin ilk havayla başlar belki de..
Bazen yapabildiğin tek spor çayın şekerini karıştırmak olurken, bazense dünyayı kurtarmak için koşmak olacaktır.. Hayatın kahpeliğini bir kenara bırak, bırakabil ki senin dansını mahvetme yerine izlemekle meşgul olsun..
Bugün karşıma Nilgün Marmara’nın veda mektubu ve bu mektubun ruhun çatlaklarından içeriye nasıl sızışına denk geldim bir okuma esnasında..
”::Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu! Her anın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum..” Ve son..
Yalnızlık ve ona doğru yol aldırtan anlaşılamama hissi.. Her birimizin içinde yatan anlaşılamama haline dönelim bugün.. Kimimiz işinde, kimimiz aşkında, kimilerimiz arkadaşlığında, kimimiz her gün özenle sofrasını hazırladığımız ailemizin yanında hep bu tanıdık hissi duyuyoruz.. Belki en coşkulu anlarımızda, belki de gerçekten tek başımıza kalışlarımızda.. Anlatıyoruz kendimizi aslında şarkılarla, şiirlerle, bazense filmlerle.. Kimimiz derdine ortak olunsun diye rakı sofrasını bekliyor, kimimiz şarabıyla film izlemek istiyoruz.. Ne zorlu geliyor aslında iki kelimeyle anlatabilmek kendini.. ”Derdim var” diyebilmek kendine..
Herkesin benden bir şeyler beklediği o malum anların tam ortasından, kendimden beklentilerimin sıfıra indiği hiçlik noktasından yazıyorum aslından.. Ailem kendi ayaklarımın üzerinde rahatça durmamı, dostlarım potansiyelimi gerçekleştirmemi, doktorum intihar etmememi ve tedaviye yanıt vermemi, bankalar borçlarımı kapatmamı, köpeğim onunla oyun oynamamı, midem sürekli doymayı, düşman olanlar düşmemi (ki şuan en çok onlar sevinebilirler), kulunçlarım habire masajla rahatlamayı, kemanın artık kendisine dokunmamı ya da onu azat etmemi, tanrı iyi bir insan olarak kalmamı, sigaram dudaklarıma kavuşmayı bekliyor..
Ruhum, sesi en cılız çıkan o.. O ise sadece beyaz hissetmeyi ve öylece huzurlu kalabilmeyi istiyor.. Hepimiz bir mücadelenin peşinde sürüklenip gidiyoruz. Hepimiz dediysem tam olarak hepimiz işte.. Devlet çalışanları ülkeyi yönetmeyi, rahipler tanrının buyruğuna uymayı, keşişler ruhun ve hiçliğin nirvanasına ulaşmayı, tiyatrocular oynamayı, şarkıcılar söylemeyi, esnaflar malları ellerinden çıkarmayı, işsizler geçim derdinden kurtulmayı, çocuklar keşfetmeyi, hayvanlar doğası gereği neyse özgürce onu yaşayabilmeyi, şoförler yolu bitirmeyi, dahiler dehalarını ortaya koymayı, yazarlar hikaye anlatmayı.. Liste böyle uzayıp gidiyor işte.. Özümüz ney, önemsizleşiyor.. Arzu ve isteklerimiz beklentilerimizin kölesi haline getiriyor. Elde edemediklerimiz değersizlik hissi yaratıyor.. Göz koyup alamadıklarına başkasına ulaştığında kırılıyor, ulaşabildiklerinde ise nankörleşiyorsun..
Anlaşılmak.. Anlamak insan olmanın ne zor olduğunu.. Savaşanın da sevişenin de.. Ya durup sadece izleyenler.. İşte asıl onların hikayesi çatlaklarla dolu oluyor.. Savaşan da sevişen de hep bir sonuç alıyor, sonrasında devam ediyor yeni seçimler yeni sonuçlar için. Ama izleyenler öyle mi, onlar için hep bir belirsizlik hep bir yorgunluk hali.. Eğer durup izleyenlerden değilseniz anlamanız maalesef pek mümkün değil.. İnsan sadece kendinde olan kadar görebilir çünkü etrafını.. Bahçen varsa ormanı görürsün, gülümseyebiliyorsan kederi görürsün, yazabiliyorsan yarayı görürsün..
Her gün, her sabah, her saat, her saniye yaşamın kendisi için bir şeyler yapıyoruz.. Yemek yiyoruz, çalışmak kisvesi altında kölelik yapıyoruz, kimimiz vakit geçsin kimimiz dertleşmek kimimizse eğlenmek için arkadaşlarımızla planlar yapıyoruz.. İşte ben artık bunu bıraktım, anlarlar mı sanmam.. Plansız bir kaos planlı bir yıkımdan daha eğlenceliymiş.. Bunu hatırlamak çok zamanımı aldı, ama eski bir aşkın hiç çalışmadığım yerden karşıma çıkıp yıkıcı darbeyi vurması bunu unutmamak üzere hatırlatmış oldu.. Plansız eğlencelerde dans etmek, planlanmamış yürüyüşlerde sohbet etmek hazcılık ilkesini baştan yazdırıyor artık.. Tabi anlaşılma konusuna gelirsek o konuda 28 yıl çaba harcadım.. Mesela 1 hafta 12 saatlik bir geç doğum yaşamış annem, belki de hiç gelesim yokmuş anlamak istememiş.. Konuşmayı geç öğrenmişim, belki de insanların zaten anlamayacağını o zamanlardan hissetmişim ama inatla konuşturmuşlar.. Hele ki yazmak onu geç öğrenme serüvenimi hatırlayacak kadar geç öğrendim, belki de kelimelerin devranı döndürdüğü ama divaneyi yakıp yıktığı bu dünyada hikayeler anlatmak o hikayelerin yaralarını anlamak bana ağır gelecekti.. Bunların nedeni bile insanların beklentisini karşılamak, ne acınası..
Şu zamana kadar birkaç dostum ve ailem dışında pek sorulmamış, ama şuan kendimin yanıt vereceği tek bir soru var.. BEN NE İSTİYORUM?
Kapımı çalıp kahvesiyle gelinmesi, şarap ve film yapabileceğimi, sabah notlarla ve müzikle uyandırılmayı, güldürülebilmeyi (keza bunu sürekli kendim yapmaktan yoruluyorum bazen), disiplinli olabilmeyi, gece geç olmuş denilmeden uyku ihtiyacının kurbanı olmaksızın yürüyüş yapabilmeyi, müziği baştan yazarcasına dans etmeyi, şeffaf konuşabilmeyi sevgiyi de öfkeyi de, şarkı söyleyebilmeyi oktavları ve tonları siklemeden, sansürsüz yazabilmeyi, anlatmadan anlaşılmayı, anlatırken dinlenmeyi, yazıyorsam okunmasını, özlediğimde kavuşabilmeyi, duyguların üzerindeki kasvetin kalkmasını, heyecanlanabilmeyi, gidebilmeyi, sevebilmeyi yeniden, etiketlerden sıyrılmasını insanların..
Kaldırımın mahkumiyetinden sıyrılıp sokağın özgürlüğünde dans edebilmeyi düşleyen, yine de gözünü hayatın gerçeklerine açtığında kaldırımda hayatının gidiş gelişlerine adım atan herkese..
..SEVGİLERİMLE..
”Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu? Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer…’ NİLGÜN MARMARA..
”Tüm budalalar kendinden hoşnut olmamanın yükünü taşıdığı için acı çeker..” Seneca..
1)Doğanın planına güven..
2)Ancak kendi eylemlerini belirleyerek özgür olabilirsin..
3)Kendiniz için değil, bütünün iyiliği için..
Küp müsün, silindir mi? Hani bir argüman var; silindiri dağın tepesinden itersin ve ve aşağı doğru yuvarlanır. Bu düşmeye tepki vermek yerine silindirin özünün olaya tepkisidir aslında.. Doğası gereği yapması gerekeni yapar ve potansiyelini gerçekleştirmiş olur.. Küp içinse aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Keza bu durum onun için fazlaca acılı olabilir..
Elbette her seferinde yaptığımız gibi yine konuya kendimizi ele alarak devam edeceğiz.. Hayat planladıklarımızla başımıza gelenler arasında bir yerde sürekliliğini sağlıyor. Peki biz bu çizginin hangi tarafındayız?
İnsanlardan son dönemde hakkımda söylenenler konusunda pek çok şey duydum. Fakat oraya girersek herkese fazlaca hakaret etmem gerekecek. O yüzden insanlara layık oldukları cümlelere dalmandan önce viraj alalım ve konuya dönelim.. Benim birçok ruh halimi, başarılarımı, hatalarımı görmüş insanlardan duyduğum en kıymetli cümle ”potansiyelini boşa heba ediyorsun” oluyor.. Başımı yorgunluk ve bıkkınlık penceresinden, varoluşsal sorgulara doğru yönelttiğimde en çok bunu sorguluyorum. Ne ki bu potansiyel, nereden bulup kazıyarak çıkarmam gerek. Ya da nasıl keşfetmem gerek..
Pek çok din, öğreti, kişisel gelişim ya da inanıp okuduğunuz felsefe alanı hareketlilikle ve süreklilikle ilgi vaazlar veriyor. Gel birde bunu depresyon sayesinde yorganından kafasını kaldıramayan insanlara anlat..
Yaklaşık 4 senemi depresyonla randevuda geçirmiş biri olarak seve seve ben anlatırım.. İnsanlar hayaller, hedefler, potansiyel gerçekleştirme, başarma konusunda sürekli anlatma halinde. Kimi iş insanları nereden geldiklerini anlatıyor, psikolog ya da kişisel gelişimciler metotlar veriyor, eş dost akraba kendi tecrübelerini aktarıyor derken herkes her şeyi başarmışta bir tek biz birkaç kişi dünyanın nasıl döndüğünü anlayamayan aptallar gibi kalmışız bir köşede.. Ara sıra havalandırılan yorgan bile sırf bu yüzden daha sert kapanıyor yüzümüze.. Neyse ki bu işin hakkını veren depresyon hastalarından bazıları deneyimlerini paylaşıyor da bizlerde kendimizi yalnız hissetmemek için nedenler buluyoruz..
Bir araştırmacı travmalarla ilgili ”aslında bu durum başımıza gelen olaylar değil, o olaylar sonucu karşılanmayan ihtiyaçlarımızdan dolayı yaralanmamız” demişti.. İşte ben buna nokta atışı diyorum.. Beklentilerimiz ve karşılanmamış olması sonucu içimizin burkulduğu o an, anlar.. Bunlardan ne kadar fazlaysa dünyaya karşı o kadar hassas olursunuz, oluyorsunuz. İşte tam olarak bugün bunu konuşup düşünelim..
Akreple kurbağa hikayesinde kurbağa boğulmadan önce beni soktun der ve akrepten tarihe geçen o söz gelir, çünkü ben akrebim sonuç olarak benim huyum bu.. Nice shot bro!
İşte gerçek potansiyel; akrep ve silindirin ortaya koymuş olduğu istikrarlı tavırda aslında.. Bazen potansiyelini bulmak ve madenin en dibinde aramak için ne kadar kazarsan kaz yeterli olmayabilir, sadece yaptıklarına ve yapmaktan vazgeçtiklerine, hayal ettiklerine ve hayalini kurmaktan ürktüğün şeylere bakman yeterli olacaktır bazen..
Kendimize, çevremize tonlarca sözler veririz çoğu zaman. Yapacağımız şeyler hakkında. Hepsini yapmak akla zahmetli gelir ve belki birkaçını yaparız, belki de hiç yapmayız. Yorgunluk, sıkkınlık, yaşanılanların ağırlığı, geçmişin habire kendini anımsatması, geleceğin bir türlü endişesinin bir türlü bitmemiş olması derken yataktan çıkmak fazlaca masraflı gelebilir.. Dilediğiniz kadar yatağın altında saklanıp hayatın akıp gitmesine seyirci kalabilirsiniz, bu konuda kimsenin baskısını kabul etmeyin. Kendiniz dışında.. Ama bir gün öylesine pencereden bakmaya yeltendiğinizde mevsimin değişmiş olmasının sizi ürkütebileceğini ve geç kalmış olabileceğinizi unutmayın..
Hayat başımıza gelenler olabilir, kontrol edebileceğinse onlara göstereceğin tepkiler.. Nedenler ve nasıllarla boğuşmaya devam ettiğin sürece sonucu görmen pek mümkün olmayacak inan bana.. Hangi silindir sürekli bir tepeden aşağı itilmeyi seçer, hangi akrep sonunda yalnız kalacağını bildiği halde sürekli birilerini sokarak zehirler..
Meşrebinde olanı bulman ve ona teslim olabilmen için türlü işkencelere maruz kalabilir, türlü sınavlardan geçebilirsin. Belki de çok büyük amaçlara hizmet etmeyeceksindir, ne güzel. Yine de bil herkesin adım atması gereken iyilikler ve şeytanın fısıltısından kurtarması gereken melekler var. İster başrol olarak ister yan rol olarak..
Başına gelen onca şeye rağmen, aynaya bak ve gözlerinin içindeki ama yorgun ama kızgın çınara ”bunca zaman bataklıktan yıldızları izledik, şimdi sıra onlara doğru yol alma zamanı” de..
Kimin neyi nasıl başardığını dinle, anla ama sakın kendini onların yolundan gitmeye ikna etme. O zaman kaybolursun, bulamazsın kendini yolunu.. Dinle, anla, öğren ve yola daima kendine yaslanarak çık..
Bırak hayat, yolculuğunda sana eşlik eden bir maceracı olsun sadece..
”Bilge talihin yanar dönerli hediyelerine yüz vermeyendir, çünkü onun en büyük eğlencesidir gözyaşıyla kahkahayı birbirine karıştırmak..” SENECA..
Kelimelerimde gaddar davranışlarımda merhametli.. Kendi dünyasında avare başkalarının dünyasında aklı başında.. Doğayı sev, yeşili koru ve beni sal temasıyla yaşayan aylak bir delinin travmatize olmuş düşüncelerine hoş geldiniz..
Pumalar avının peşindeyken yakacağı kaloriyle avından alacağı enerji arasında doğru orantı olmadığı sürece kovalamazmış.. Yani bir tavşanla bir geyiğe aynı eforu sarf etmezmiş.. İnsanlar içinse bu lineer doğruyu yakalayamayanlar aptal puma sendromu olarak adlandırılıyormuş.. İşte benim hayatımın geçmişine koyulabilecek güzel bir isim..
Liseden üniversite bitene kadar, ki bu da yaklaşık 13 sene demek, arkadaşlık ve aşk ilişkilerinde karşının hayatıma yükleyeceği enerjiyi hiç hesaba katmadan efor harcadığımı söylemem beni aptal yapar mı bilmiyorum. Ama bunu gerçekten yapmış olmam beni romantik bir aptal yapar.. Şükür ki aralarından bazıları hala hayatımda ve ona sahip olmak beni güçlü kılıyor..
Yüzyıllar boyu; aşkı, acıyı, ihaneti, ayrılığı, dost kazığını, güvenilmez insan profillerini, sadakatin ve sevginin ne olduğunu, yalanı, kederi, neşeyi, bunları yaşarken ne olduğunu yaşadıktan sonra ne olacağını, kitaplarla filmlerle ve müziklerle anlatan birçok sanatçı var.. Hatta hiç kitap okumayan, film izlemeyen biriyseniz bile çevrenizde bunlar tecrübe etmiş insanlar var.. Onlara bakarken gördüğünü, bu durumları tecrübe ederken anlayabiliyorsun aslında.. Yoksa ne kolay olurdu hayat..
Rastgele attığınız bir zarı tahmin eme olasılığınız yüzde kaç.. Ya da balkondan öylece fırlattığınız izmaritin birinin gözüne gelip onu kör etme ihtimali yüzde kaç.. Hatta gelin hayatın ironik mizahından bir örnek verelim; bir gece önce rüyanızda eski sevgilinizin evlilik teklifini görüp bir gün sonra öylesine gittiğiniz konserde sahnede sevgilisine evlilik teklif etmesi demin saydıklarımın yanında daha mı imkansız kalır..
Olasılıklar dengesi Sherlock..
İnsanların suratlarına bakın, onlarla sohbet edin, hayatınızda onlara bir rol belirleyin, sayılı ve sınırlı etiket koyun. İyi-kötü, güvenilir-yalancı, sadık-çıkarcı, entelektüel-cahil, enerjik-sosyofobik ve daha bir sürü şey.. Sonra bırakın kendi hallerine ve sizi haklı ya da haksız çıkarışlarını izleyin. Eğer bu süreçte onların kendilerini kanıtlanmaları için kendi hallerine bırakır ve hayatınızdaki başka şeylere de zaman ayırırsanız, tebrikler depresyona girme olasılığınız 9’da 1.. Benim gibi hem bakıp görüp, hem de üzerine olduklarının dışındaymış gibi hepsini hayatınızın merkezine alır kalbinizi açarsanız yine tebrikler, uslanmaz bir aptalsınız ve geçmiş olsun sadece efor harcamayacak onların sahip olmadığı hatta belki hiç sahip olamayacağı enerji ve neşeyi de yavaş yavaş kaybedeceksiniz..
Bazılarımız çok bir şey istemez aslında; güvenilir dostluklar, travmatik bile olsa arkanızda duran bir aile, heyecanlı bir aşk.. Peki insanlar bize ne verir; dünya sadece ona acılar yaşatmışçasına sorunlu bir bencillik, kendini yetiştirememiş olmanın verdiği yetkiyle iz bırakacak bir hayal kırklığı silsilesi, sahip olamayacağı şeylerin sorumlusu sizmişçesine savuşturduğu öfke dolu cümleler.. Peki biz ne yaparız, yani doğrusu böylelerinden uzaklaşmak elbette, lakin merhametine yenik düşenler olarak biz ne yaparız.. Elbette sevgiyle ve açıklamamalar işleri yoluna koyabileceğimiz ihtimaline inatla sarılırız..
Meleklerin yanında savaşabilir, hatta onlardan biri bile olabilirsiniz ama unutmayın cehennemin kuralını şeytan yazar..
Yazan insanların hayatla bir derdi var demiş birisi.. Umarım ölmeden önce kıymeti bilinmiş birisidir.. Ve evet kelime kelime duygu ve düşüncelerini kusan, kusabilme cesareti gösteren herkesin bu cehennemle bir derdi var.. Peki çözüm tam olarak nerede? Sorunun tam kalbinde!
Bakış açını değiştir bir dostum, daha ne kadar ve artık hangi yönde dedim, aynaya bak dedi, gözümü hiç ayırmadım aynadakinden dedim, o zaman tam olarak gözünün içine bak dedi dostum, sustum.. Her abukluğa karşı bir sabukluğum vardı. Ama kendi gözümün içinde yatan öfkeyle kalıp okyanusları yakacak gücü içimde hissetmeye cesaretim yok diyemedim..
Konuşarak kime yolunda ışık olduysam hep onların parlayışını izledim hatta durumu abartıp ayakta bile alkışladım.. Çoğunun kıskançlığının aksine insanların yapabileceklerini görmüş olmak, onları teşvik etmiş ve bu sayede kendilerini gerçekleştirmiş oldukları ana şahit olmuş olmak beni gururlandırmıştı çünkü.. Gözümün içindeyse seyirci kalmanın, başkasına ışık olurken karanlıkta kalmanın, hatta insanların bırak bir mum yakarak teşvik etmesini aydınlattığım yıldızlar tek tek söndürmüş olmasının öfkesini görmek.. İşte dedim, doğuyor güneşim..
Gecenin acısı, gözümün öfkesi ve hayatın gerçekliği arasında bir liste yaptım.. Konuşmak kolaydı, yapmaksa beni zaman zaman zorlardı.. Şimdiyse susmak zor olacak, yapmaksa en kolayı..
Bazen toparlamak için tamamen dağıtmak gerekir.. Ve sevgili dostlarım düşüşümün sonucu her şeyin en dibinden sesleniyorum, beni öldürmeyen düşüş birçok şeyin yere çakılmasına neden olacak..
Herkesin kral ya da soytarı olduğu, girdiği ortama göre kendini şekillendirdiği belirli ortamlar vardır. Ne kadar güçlü olursanız olun bazı ortamlarda efendileri kızdırmamak için geride kalırsınız Bazense ne kadar efendi olursanız olun soytarı gibi davranmak zorunda kalırsınız. Tabi kimi kimlik sahipleri için bu pek mümkün olamayabilir. Onların önemli işleri vardır ve sadece tek bir kimlikle yaşamaya mahkumdurlar..
Kendinize şöyle bir bakın neredeyken kral sizsiniz neredeyken soytarı olmak zorundasınız?
Kendinden yola çıkmak, eleştirebilmek kendini, kusurlu bulmak kendini, kendine batırabilmek iğneyi hep en zor olandır. Size cesaret vermesi için ben başlayayım..
Birçok açıdan kendime yetebilmek için çok çalıştım; okudum, gezdim, araştırdım, düşündüm, empati kurdum, gecemi gündüzle karmaşık bir ilişkiye soktum. Sonra yoruldum ve kendimi inşa ettiğim dehlize kapattım. Hayatta kalabilme iç güdüsüyle kendimi hayattan soyutlayacak alışkanlıklar edindim bu süreçte.. Yüzeysel iletişimler kur, kahve ve sandviçle güne başla, dizi/filme gömül.. Bu süreç iyileşmek için durmam gereken yerin bir parçasıydı.. Mecburdum pes etmeye.. Bir şeylere geç kalmak sorun muydu, evet. Sonra ”ee yani” diyerek bu sorunu ortadan kaldırmaya başladım..
Tabi eskisi gibi yoğun olmasa da insanları izlemeye, dinlemeye ve maalesef anlamaya çalışmaya devam ettim. Kendi dünyamda herkese aynı hak ve özgürlüğü verdim. Bir noktada çoğu insanın layık bile olmadığı eşitliği verdim aslında. Başlarda gözlemlediğimin sonlarda kendini ortaya koyması kaçınılmazdı elbette. Yine de bir kere daha denemek istedim; sevgiyle herkesi iyileştirebiliriz projesini..
Siz ne kadar sevgi, anlayış, nezaket gösterirseniz sizi o kadar yanlış anlarlar ve öğrendikleri etiketleri yapıştırmak için fırsat kollarlar. Aslında üniversiteye geldiğimden beri hep aynı döngüde kalmamın sebebi saf sevginin herkese masumiyetini geri kazandıracak inancıydı.. Neye inandığınıza bu noktada dikkat etseniz iyi olur. Aslında bu durumda almanız gereken ilk ders bu..
Çünkü siz direndikçe iyinin kazanacağı konusunda, insanlar sizi yanıltma için orada bekliyor olacak. Dün bir kere daha hep birlikte bunu görmüş olduk aslında. Ya da kiminiz bugün. Belki de çoğunuz çok daha önceden gördü. Kim bilir beki daha göremeyeniniz bile vardır bunu..
1)Sevgiyle herkesi iyileştiremezsiniz..
2)Hasta olduğunuz yerde iyileşemezsiniz..
3)Herkesi siktir edin, eninde sonunda elinizde yalnızca siz kalacaksınız, ona iyi bakın..
Söylediğim gibi insanlara tam güven, kusursuz sevgi, şüphesiz anlayışla gittim. Onlarsa kendini hayattaki yerlerinde göstermeye devam etti.. Ben kin tutamayacak kadar üşengeç sayılırım. İnsanlarsa inatla birbirlerine düşman oluyorlar. Sadece kusurlu ve kötü yanlarını görmemek için direniyorum, insanlarsa hep açığınızı kolluyor. Kendimle olan derdimin hesabını kimseye sormadım, onlarsa başkalarının yaşattığının hesabını size ödetme derdindeler.. Mümkün oldukça yanlış anlamak ve önyargılı olmak konusunda mesafeli oluyorum, onlarsa doğruyu anlatsanız bile inatla yanlış anlayabiliyorlar..
İnsanların kan kokusu almış köpek kadar saldırgan olmalarına tonlarca sebep sunabilirim. Gerek yok. Gerekli olan tek gerçek denesem bile onlar gibi olamadığım, olamayacağım.. Bunu hep bir kusur olarak görmeme neden olan insanlar oldu, olaylar yaşandı.. Şimdi tırnaklarımla kazıyarak geldiğim bugünden tam olarak onlara ve oraya bakıyorum da teşekkür ediyorum..
”Soytarıyı saraya koyduğunuzda kendisi kral olmaz, bulunduğu yeri sirke çevirir..” Aslında tam olarak bu oldu. İnsanları alışık olmadıkları sevgi ve güvenle hayatıma aldım, onlarsa iyileşip güzelliği görmek yerine hayatımı alt üst etmek için debelenip durdular. Çoğu zaman izin veren olduğum için kendime kızsam bile bugün bu satırları minnettarlıkla yazıyorum.. Onlar soytarılığını ortaya koymakta ısrarcı olmasalardı ben kendimi sirkin ortasında kral çıplak olarak yaşamaya devam ederdim..
Hayatımın enkazından çıktığımda bile feleğin çemberinde virajı alamadığım anlar oldu. Olmaya devam edecek.. Meleklerin yanında olmayı seçtim, ne yaşarsam yaşayayım, hatta bazen kan kokusuna bile aldansam da şeytanın fısıltısı yerine meleklerin çığlığını duymaya devam edeceğim..
Meleklerin tarafında olabilirim, ama bu beni onlardan biri yapmaz. Unutulmaması dileğiyle..
Gözümü anahtarını sevdiğim insanlara verdiğim, perdeleri aralandığında denizin içinde hissettiren, iki katlı, bahçesinde çiçeklerini kendimin ektiği, annemin kedilerinin sağa sola koşuşturduğu, köpeklerimin top peşinde koştuğu, hemen bahçenin yanında voleybol oynayabileceğimiz bir sahanın olduğu, ve sevdiklerimin birkaç saat sonra yavaş yavaş geleceği bir evde açıyorum..
Bir yanda eski sevgilimle sevgilisi, diğer yanda ben ve beni engellediğinden emin olduğum kişi. İki masa yan yana kahvaltı yapıyoruz. Ara sıra laf atışları oluyor ama ben pek oralı değilim, masa da kaymak var çünkü. Bir masada kaymak varsa kahvaltı yapmaya değer bir masa oluyor çünkü..
Duvarları olmayan bir ev; bir yanda kitaplarımın dizili olduğu raflar, diğer yanda film izleyebildiğim bir projeksiyon, hemen köşelerinde de yatağım var, küçük bir masada notlarımı tuttuğum defterim ve birkaç kalemim var..
Gözümü açtığımda gün daha tam aydınlanmış sayılmazdı, hemen bir müzik açtım, yatağımı topladım, duşa girmeden önce bir şeyler atıştırdım, birkaç arkadaşımdan kahve teklifi geldi, onayladım ama önce kendimi toparlamam gerekiyordu..
Buraya kadar her şey hayal ürünü.. Ya da rüya.. Belki de kabus.. Bildiğim tek gerçek beni yataktan kaldırabilecek bir neden yok, birçok sebep var. bense yattığım yerden kurtulmasını bekliyorum. hararetli ve hareketli halimden geriye şüphe dolu sakin ve sadece bekleyen birisi kaldı.. Kendimi kandırmıyorum. Bu aralar istesem de bunu yapamayacak kadar gerçeklere bulanmış haldeyim.. Yazmak bile gelmiyor içimden. Masamda onca obje hikayesinin anlatılmasını sabırsızlıkla bekliyor, hayatımdaki insanların hayatı kitaplara akıtılmak için bekliyor. Aslına bakarsan hayat beni içeride bir yerlerde bekliyor, bu seferde benim hayata karışmaya pek isteğim kalmadı..
Beni ayakta tutan merak ve heyecan bedenimden uzaklaşmış halde, ruhumun kas hafızasında gizlenmiş olsa dahi onu anımsamayı istiyor muyum bilmiyorum.. Neler yapabilirim diyorum kendime, neyi istersem diyor geçmişim. Geçmiş! Geleceğin teminatını oluşturan bir cv örneği aslında. Bugünse aralarında pinpon topu gibi sekip duruyor..
Aklımın kıvrımlarında sıkışıp kalmışlığım öyle çok ki bunu yaşadığım da anlıyor ve kurtulmanın zaman zaman da olsa yolunu buluyorum. Şimdilerdeyse işler beklediğimden karışık. Gerçeklerle kendi isteksizliğimin arasında sıkışıp kalmış durumdayım ve bu beni nereye iterse itsin gitmemek için sadece direniyorum..
Bir gün en başta kelimelere dökülmüş o evde dışarıya bakıp yeni hikayeler yazacağımdan eminim. Ya da eminmiş gibi düşünmek istiyorum. Her iki durumda da bildiğim tek gerçek var; manzaram ne olursa olsun, o manzaraya hangi yollardan ulaşırsam ulaşayım anlaşılmak için anlatmaktan vazgeçmeyecek oluşum..
Korkularınızı, heyecanlandığınız her şeyi bir kefeye koyun. Hayallerinizi hedeflerinizi başka bir kefeye koyun. Kabuslarınızı ve rüyalarınızı bir başka kefeye koyun. Bu üç kefeyi masanızdaki teraziye yerleştirin ve izleyin hangisi daha ağır basacak.. Ve sorun kendinize; nasıl, ne zaman ve ne sebepten dolayı..
Bazen bir şeyin nasıl olduğu konusunda öyle dalıp gidiyoruz ki ne zaman olduğunu ve ne zamana kadar olup gideceğini kaçırıyoruz.. Sahip olduğunuz zamanın ne efendisi ne kölesi değil, yoldaşı olacağınız ve bu sayede macera yaşayacağınız nice anlara..
Yolculuk ve maceranın arasındaki en temel fark; birinde yapayalnız yürürsün ve hep ararsın, macera ise paylaşılarak yaşanılan deneyimlerin birbirine aktarılmasıyla oluşur..
Zaman zaman yalnız zaman zaman kalabalık oluşumuzun belli sebepleri var.. Bu isminize, cisminize, hikayenize, kazandıklarınıza, kaybettiklerinize karşı değişecek bir olgu..
Bundan dört yıl kadar önce karmakarışık bir ruh halinde tasmasını aşındırmış bir benlikle yol alıyordum. Herkesin akıl vermek için sıraya geçtiği insanlardanım. Şimdilerde nedenini daha iyi alıyorum; onların alamadığı riski alabiliyordum, cesaret ve aptallık arasında seçim yapma gereği duymaz gereken neyse onu yapardım, korkmazdım elimi dağların altına sokmaktan.. İnsanlar hayallerime bok yolundasın dese de vazgeçmezdim.. Di’li geçmişte kalan bu deli kadına yön vermek için her fırsatı kollarlardı.. İnsanlar onlardan biri olmanız için can atar, ne kadar aykırıysanız o kadar ötekileştirilirsiniz.. Gerçi son iki yılda bunu kabul edip onlarda olmaya çabaladım. Başarmışlardı.. Ve onlardan biri olarak kalabilmem için tonla ilaç içmek zorunda kaldım.. Aramızda kalsın son iki aydır her konuda daha da delirmeye başladım ve ilaçlarımı almıyorum.. Her neyse bugün kendimize bu aklı başında maestronun gözünden bakacağız..
Herkesin alkol ve müziğe kendini teslim ettiği bir gecede, bir andan masaya dikilip, elini uzatarak kendini tanıtan ve bir sigara molası isteyen birinin gözünde ne kıymetliyim diye şaşkınlıkla değerli hissediyor insan.. Sadece bununla kalmıyor, kahveler içiliyor, yanlış anlaşılmanın temelini atacak sohbetler yapılıyor, ve dans için gerekli uyum yakalanıyor. Görünüşte her şey kusursuz.. Peki ya zihinde? Bir gün her hücremle dürüst olabilirim dediğim noktaya erişene kadar benim hakkımda çoktan hüküm verilmişti.. Sakladıklarımı düşündükleri aslında beynime yapılan baskının sonucu sustuklarımdı. Cehenneme giden yolların taşları iyi niyetle döşenmiştir derler.. Aklımın kölesi olmaya başladığım zamanların ilk tik takları çınlamaya başlamış o anda.. Ben kendi dünyamda sıkışıp kalırken, oradan bakılınca özgürce adımlar attığım, kaosun elçisi olduğum, alfa görünümlü betayı oynadığımı düşünmeleri çokta saçma değil aslında.. Nedenleri sadece beni ilgilendiren seçimlerin sonucunda cesur değil bir aptaldım..
Neyi kaybetmemek için sarıp sarmaladıysam onun kaybıyla terbiye edilmeye başlamıştım.. ”Yolum doğrularla yanmak, bedeli yanlışlarla sıvanıp sönmek” demiş Şanışer.. Ne de güzel anlatmış olmuş olanı.. E ben deniz pekte tek bir hatayla duracak bir sakinliğe sahip biri sayılmam. Aklım hastalandıkça bedenim seçimlerini yanlışlardan yapmaya devam etti.. Pişman mıyım, pek sayılmaz. Vicdanıma hesap verdim mi, oldukça fazla..
O süreçte zihnim susmak bilmedi, o susmadıkça ben kırbaçladım. Ben kırbaçladıkça o azıttı. Şiddete meyilli bir zihni döverek cezalandıramayacağınızı anlamak biraz zaman alıyor. İlginçtir ki kendisi aynı zamanda bu sayede doğrusunu buldu..
Kendimi emin ellere bırakma kararı aldığım zamanlar bedenim tahribat altında, zihnim yorgundu. Maestro o zamanlarım için kendimi salıverdiğim, insanların egosunu beslediğim bir zaman dilimi olarak değerlendirmiş. Yaptığım seçimler onun gözünde sevgiden ve kaybetme korkusundan değil, hazcılıktan kaynaklı olsa gerek.. Her cephede bir iz bırakmış olmanın tatminini yaşamayı isterdim, bırakılan izlerin yanlış anlaşılmalarla bezeli olduğunu görmemiş olsaydım..
Biliyor musun, insanlar benimle ilgili türlü hikayeler anlatırlar; fevri, öfkeli, sevecen, güvenilir, sadık, dengesiz, gözü kara, disiplinsiz gibi kelimeler seçerek. Benim en sevdiğim sıfat daima zehirli sarmaşık olmuştur, itiraf edeyim. Uzaktan bakıldığından muhteşem bir manzara sunsa da köklerine indiğinde seni yavaş yavaş öldürür.. Yine de eksik anlatıyorlar, ne dedilerse hep daha fazlasını yaptım. İyi ya da kötü, o senin tasma takılı zihnine bağlı.. Çünkü benim özümü görebilmek için zihnindeki prangalardan kurtulmuş olman gerek..
Sevgili maestronun benimle ilgili iyi bir insan olarak kalmam konusunda kıymetli bir bakış açısı vardı. Yaşatılanlara rağmen.. Her şeyi kaybettiğimde bile içimdeki iyi niyetli gerizekalıyı koruyup kolladım. Diyorum ya bu benim cephem.. Oysa bu süreçte diğer cephede işlerine gelmeyene sağır olanlar, gerçeği konuşmaktan kaçanlar, insanları tanıdıklarını sananlar, ha birde buna koşulsuz inanalar var. Üzgünüm, birilerinin gerçeği anlaması gerek..
Hepimizin seçimleri kelebek etkisi yaratacak kadar değerli.. Mesela bir bardak kahveyi alırken Etiyopya’yı ve orada çalışanları düşünmüyoruz.. Neden düşünelim ki herkes kendi çemberindeki olaylarla meşgul. Kendi karanlığımız ve aydınlığımız değerli. Benim evime güneş doğarken başka ülkenin karanlıkta kalışı beni niye ilgilendirsin ki.. Benim canım yanarken, başkasının hassasiyeti neden gözüme dokunsun ki.. İşte tam olarak burası herkesleşmenin merkezi. Eğer bu iki yıllık deneyim ve onlardan olma yolculuğum bana bir şey öğrettiyse o da bir an için benim ne yaşadığım önemliyse başkasının da ne yaşayamadığı o kadar önemli. Ve ben istesem de sizden olamam. İstedim de, denedim de, tam iki yıl.. Kendim olarak yanlışlara yürürken daha az hastalanıyordum..
”Gerçek nadiren saftır, ama asla basit değildir” demiş Oscar Wild.. İşte o saflığın ve zorluğun tam merkezinde iyi insan olarak kalmayı seçiyorum.. Sevgili maestronun gözünde güdüleri yüzünden kovalayan, elde eme hırsı yüzünden can acıtan birinin aksine. Sevgili toplumun gözünden yorulmuş ve yenilmiş biri oluşuma inat, ruhuma hiçbir devrimin barışı getirmeyişine inat..
Ve sevgili zihnim.. Herkesin sırayla etiket koyduğu, yol göstermeye çabaladığı, seni senden iyi tanıdığına ikna etmek için uğraştığı, tabiri caizse tam bir örümcek ağı gibi tüm tersanelerini işgal ettiği hayata inat.. Zincirlerle ehlileştirildiğin bu sokaktan, dünyevi zevklerin sofrasından, aklının yüzüne tüküren düşüncelerin ışığında kendine yeniden gelmenin şerefine..
Çalışma masasında kendini göstermek için duran türlü objeler var.. Mumlar, kitaplar, kahve altlığı, küllük, ara sıra pencereden dışarıyı izleyen köpeğim, kalemlik, klavyem, bilgisayarım, hoparlörüm, saçımı toplamaktan vazgeçtiğimde alelade masa kenarına koyduğum tokalarım, şarj cihazım, çakmağım, not defterlerim..
İnternetle bağ kurabildiği için masanın en gözdesi bilgisayarım.. Çağa ayak uydurabilmesi, iletişimin temeline köprü olması onu masamızın en gözdesi haline getiriyor.. Mumlar geceleyin anımsanan az ve öz ışığını yansıtsın diye yakıldığı, kitapların ruhun gıdaya ihtiyacı olduğunda ele alındığı, küllük ciğerimden arta kalanların etrafa saçılmaması için kullanıldığı, saçlarımın toplanmaya ihtiyacı olmadan tokaların yüzüne bakılmadığı birçok objelerle dolu bir masada çerçöp düşüncelerle vakit geçiriyorum..
Odalar değişiyor, masanın boyutları değişiyor, masada bulunan objeler kimi zaman yer değiştiriyor, kitapların adı değişiyor, mumların kokusu değişiyor, onları kullanmak için efor harcayan kas yapılarımda zaman zaman artma zaman zaman azalma oluyor yine de oturduğumuz yer hep aynı kalıyor..
İşin özünde hayatımızın içindekilerle masamın üzerindekilerin görevi, durumu ve değişimi neredeyse aynı.. Aslan yattığı yerden belli olur tabirini hayatımızla özdeştirdiğimizde yattığımız konumdan tutunda, sahip olduğumuz komşulara kadar her şey ruh halimize, düşüncelerimize ve bittabi duygularımıza sirayet ediyor.. Güne ne zaman başlayacağız, çay mı kahve mi yoksa alkol mü içeceğiz, kimlerle vakit geçireceğiz, vaktimizi neye harcayacağız derken seçimlerimizin tam merkezinde bulunuyor bu durum..
Sadece bir süs gözüyle baktığın masandaki çiçek, salınım yaptığı hoş kokusuyla aklını sakinleştiriyor. Ya da sulamayı unuttuğun için kurumaya yüz tutarak sana başarısızlık ve yetersizlik hissi olarak dönüyor.. Yetti mi, asla! Sadece klasik eser diyerek masana koyduğun ara sıra söz attığın kitaptaki bir cümle bakış açında keskin virajlara neden oluyor, ya da hiç kapanığını açmadığın için hayatı başkasının gözünden görebilme heyecanını tadamıyorsun.. Ya da ciğerinin artığı olarak kullandığın küllüğü temizlemek delileri ortadan kaldırıp kendine az zarar verdiğin hissiyle güne iyi başlamanı sağlayabilir ya da taşma aşamasına geldiğini görüp kendine hiç bakmadığını ve zülüm ettiğini anımsatabilir..
Gelgelelim hayatımızdaki insanlara.. Aslında masamızdaki objelerden pekte bir farkı yok.. Bize iyi hissettirebilirler ya da kötü hissettirebilir. Bir gün bir dolmuşluk hissiyle kendimizi değersizlik hissine itebilir ya da ferahlık içinde huzurlu hissettirebilirler. Çiçek açtıkları yanlarıyla sevgiyi, kurumaya yüz tuttukları yanlarıyla karamsarlığı gösterebilirler.. Geceyi aydınlatacak kadar ışık saçabilir ya da bitmeye yakın fitilleri nedeniyle daha da karanlığa gömebilirler..
Peki masamızdakileri değiştirme temizleyebilme gücüne sahipsek, bunu hayatımızda da yapamaz mıyız? Elbette, yapabiliriz. Ama asıl soru bu değil! Madem değişim bizim irademizle ortak iş yapıyor, siz masanızdaki hangi objeyi değiştirme cesareti göstermek isterdiniz?
”Eski kitapları okuyordum, efsaneleri ve mitleri; Aşil ve altınları, Herkül ve yeteneklerini, Spiderman ve gücü, Batman ve yumrukları. Ve açıkçası kendimi bu listede göremiyorum.” diyor Coldplay..
Süper kahraman olmak için maskeye ve pelerine ihtiyacın yok.. Doğa üstü güçlere ihtiyacın yok.. Kendini bulmak için kas gücüne ihtiyacın yok..
Fethe başlaman gereken topraklar zihin kıvrımlarında, dönüşmeyi umduğun kişiyse aynaya bakıp ruhunu gördüğünde sana bakan kişi aslında..
İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar bize aksini dayatıyor gibi gelse de aslında dönüşmeyi umduğumuz tek bir kişi var, kozamızı terk edebilme cesareti gösterdiğimizde kanatlarımıza kavuşacağımız kelebek versiyonumuz..
Zaten süper kahramanların proporsiyonu bana pek uygun sayılmaz.. Her gün aynı saatte uyanamam mesela. Her saniye ezberlenmiş duygular ve düşünceler arasında mekik dokuyamam. Her an dünyayı kurtaracak kadar müsait olamam. Sürekli tetikte kalamayacak kadar sıkılgan bir yapım var. Bir kadın olarak standart güzellik algısına da uyamam. Makyaj yapmam. Oje sürmem. Günde iki saat spor ya da squat yapamam. Düzenli değil dağınığım. Bu dağınıklık sadece masamda değil aklımda ve hayatımın her yerinde var olan bir gerçeklik..
Yazarken, konuşurken sürekli umut dağıtamam. Hatta çoğu zaman depresifliğim gerçekliğimin önüne geçer. Bazen konuşurken cümlenin başında ne dediğimi unutacak kadar konuyu uzatırım. Bazense Budist rahipler misali sessizlik yemini etmişim gibi ağzımı bıçakla bile açamazsınız.. Çok kızdığımda hayata diş geçirecek kadar bilenirim, ama sonucunda evimde kendimi film izlerken bulurum. Bazense dans ederek devrim yaparım..
Yıllarca dansımın ve müziğimin yanlışlığını fark etmeden oradan oraya savrulduğum oldu. Yakın zamanlardaysa müziği tamamen kapatıp kendimi dünyadan sakındığım günler yaşadım. Bugünse kendi sesimle maestrosu olduğum orkestramı kuracak enerji ve motivasyona sahip hissediyorum. Doktorlar bipolar diyor, beni tanıdıklarını sananlar dengesiz. Ailem ve gerçek dostlarımsa sahip olduğum ve muhtemelen hala benim göremediğim potansiyelimi keşfettiğim bir yolda olduğumu düşünüyorum.. Peki ben?
Sahi ben bir kahraman mıyım, yoksa sadece iyi bir insan mı? Bir düşman mıyım, yoksa canı yanmış sıradan bir insan mı?
Tonlarca cümlenin akıp gittiği, sayısını bilmediğim birçok yazı yazdım. Hepsi benim parmak izlerim. Geri dönüp hepsini okuduğumda göreceğimi bildiğim duygu ve düşüncelerin çoğunun karanlık, kızgınlık, öfkeyle yoğurulmuş, zaman zaman intikam isteyen, zaman zamansa sadece anlaşılmayı bekleyen bir kadın olduğunu ama en temelde savrulan ve kanatlarını arayan küçük bir kız çocuğunu yattığını biliyorum.. Bugün o kız çocuğuna yıllar sonra bizzat kendi sesimle sesleniyorum..!
Önce öteki olduğunu hissettirecekler ama bunla yetinmeyecekler. Vicdanını, merhametini lime lime edecekler ki ağzından sevgi dolu kelimeler değil kan kokusu çıksın. Aklınla oyunlar oynayacak kadar yetişkin değiller korkma, ama bunu bildiklerini için aklından şüphe etmen için ellerinden geleni yapacaklar. Bu yıllara mal olacak ve üzgünüm ki kaybettiğin bir savaş olacak. Çünkü senin için şüphe tek gerçektir ve lanetinde burada başlayacak. Maalesef gerçekliğin abdest bozduracak.. İlmek ilmek işlenecek onlardan biri olduğunu kanıtlayana kadar.. Hatta bu savaş öyle bir raddeye gelecek ki gırtlağın aklına hükmedecek ve onlardan olabilmek için yalvaracaksın. Üzgünüm ama onlardan biri olmak için belli bir aptallık seviyesi var ve sen o seviyeyi çoktan aştın..
Yılların sadece savrulmayla değil yalpalanmaya geçmeye başlayacak, tökezleyeceksin, hatta bazen bacakların sana hizmet etmeyi istemeyecek kadar yorulacak. Sende aklına denk olanı bulamadığın için pes etmenin doğru olduğuna inanacaksın. Korkma! O zamanlar için pes etmek sandığın Anka’nın yanışı olacak aslında. Yeniden doğa bilmen için önce yanman gerekli.. Ayrıca örümcek ağıyla sarmalanmış olan her yeri yavaş yavaş temizlemen gerek. Ve sen maalesef fazla aceleci ve fevrisin. Bu konuda hayat senin yanında olacak kırbaçlayarak da olsa sana sakinliği öğretecek..
Kendini okuduklarınla, izlediklerinle kıyaslayacak aynaya baktığında sadece bir hiç göreceksin. Üzülme! Varış noktanın başlangıcı aslında tam olarak burası. Çünkü prenses masallarında, pelerin takmış kahramanlarda bir yanlış olduğunu biliyor olacaksın. Senin hamurunda bundan çokta başkası var. Her kahramanın yoğrulduğu malzeme başka. Un, süt, yumurta ve kabartma tozu hepinizin ortak noktası. Kimisinde şeker kimisinde tuz olacak. Kimisi kremayla süslenecek kimisi çörek otuyla.. İşte o hiçlikte kendi çokluğunu ancak böyle göreceksin..
Ben kimim, ne ki potansiyelim sorularıyla öyle meşgul oldun ki bunları aramak için yola çıkacak enerjiyi ve inancı kendinde bulamadın. Bunların yanına da seni oyalayacak küçük hesaplı olaylar ve ve sebebi olan insanlarla çevrenince en ne duruyorsun öldürülen amacının helvasını yapsana.. Neyse ki sana inanmayı bırakmayan birkaç güzel insana sahipsin onlar sesini bulman için seni rahatsız edecek gerçekleri sesli söylemekten pek usanmayacaklar. Onların kıymetini iyi bil. Yaşadıkça bunun önemini göreceksin. Hiçbir kahraman yardım almadan bir savaşı kazanamaz. Bunu öğrenmen azıcık geç olacak ama yardım istemeyi öğrenmeye başlayacaksın..
En zoru kendi sesini bulup, kendi dansını inşa etmen.. Kozandan hayata uçarak gitmek için sabırsız olacaksın. Bunu yapma! Önce kanatlarını bul.. Evet hayatın depresif yanını görmekte bi dünya markasıyız, bu gerçeği değiştirmek pek mümkün değil. Ama unutma sen hep bir kontrol manyağıydın, bu gücünü kendi üstünde dene. Sonuçlarına inanamayacaksın.. Zamanın tik takları hayatın taktikleriyle pek ilgilenmiyor. Kendisinin tek derdi su gibi akıp yatağını bulmak. O yüzden zamanı bölerek yaşama, geçmiş ders alacağın, gelecekse tecrübelerinle inşa edeceğin bir yer, bugünse sahip olduğun tek an ona sahip çık..
Yazmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi, parmaklarına işkence edercesine keman çalmayı, bir düşünceyi sonuna kadar savunmayı, yanlış olana gür bir tonla ses çıkarmayı seviyorsun. Hayatın anlamını sürekli başka yerlerde aramaktan vazgeç. Hiçbir şey dans ederken ki kadar tatmin etmeyecek. İki insanın arasından geçerken bile vals yapan birisin kendini kandırmaktan vazgeç.. Ha bir de kaçmak pek sana uygun bir seçim değil. İnan bana, son iki yıldır bunu birçok konu için denedin sadece alışkanlık olarak hayatına aldığın bir savaş taktiği ama pek başarılı olamadın. Kaçmak değil, savaşmak hep birinci önceliğin oldu. İkisini de yapma. Yeri ve zamanı kendiliğinden gelecek olan bu iki durum için kontrolcü olmaktan vazgeç..
Çabuk sıkılan, kendine pek inanmayan, olduğu kadardan olmadığı kadere bağlayan, sürekli bir pencereden hayata methiyeler düzen, dağınık, disiplinsiz, kuralsız kontrolcü ve yaşamın iplerini sıkı sıkıya elinde tutan biri olmaktan uzaklaş. Hayatı istediğin zaman evinin balkonundan istediğin zaman sokağın tam ortasından yakalayabilirsin..
Kendi sesinin fısıltısına kulak ver, bırak ruhundaki orkestra onun müziğini çalsın ve izin ver ayakların kendi müziğinde özgürce dans etsin..
Biliyor musun artık kimseye ihtiyacım yok.. Ne dertleşmek için, ne hayallerimi paylaşmak için, ne yardım istemek için.. Bunu öyle penceremden oturup dışarıda akıp giden hayatı izleyerek yazmıyorum. Bizzat alıp giden hayatın tam ortasındaki yalnızlığımla yazıyorum. Bunu bir başıma sıcacık evimde film izlerken rahat batmış götümü kaldırdığım ve karıştığım insanların tam ortasından yazıyorum.. Çevremde birkaç masa insanların sohbetine eşlik ederken, 4 tane boş sandalyenin eşlik ettiği masadan yazıyorum. Kahvemi yudumlarken, sigaramı içerken arkadaşlarımın çevre masaya eşlik ettiği yerden yazıyorum.. Hani derler ya sosyal varlıklarız hepimizin insana ihtiyacı var diye hah işte bu sikko yalanın tam merkezinden yazıyorum.. Tam 28 yıl herkesin iyi olduğuna, hepsine yardım etmem gerektiğine inanarak yaşayan bu yaşantının koca bir hiç olduğu noktadan yazıyorum.. Benim insanlara ihtiyacım hiç olmadı ki, olamadı ki.. Ama hepsinin bana tek tek ihtiyacı vardı.. Dertleşmek için, neşelenmek için, iyileşmek için, öğrenmek için, yollarına devam etmeye inanmak için, kimi zamansa çevrem için tek tek hepsinin bana ihtiyacı vardı.. Peki ya ben bu hikayede kime ihtiyaç duyduğum an yanımda gördüm! Kimsenin.. Biliyor musun, her bir aptalın kendine inancı geri gelsin diye aptal da oldum, her bir yalnızın yanı kalabalık olsun diye yanında herkeste oldum, her bir hasta iyileşebilsin diye yanında doktor da oldum.. Son birkaç yıl “herkese değil de bazılarına iyi gel bak sende yorgunsun” diyerek kendimi kalabalıktan yavaş yavaş soyutlamaya başlasam da merhamet dolu aklım yine de insanlara iyi gelme çabasını bir türlü bırakamadı.. Peki ne değişti! Biyolojik yaşım, ders aldığım birkaç konu, kendini az buçuk toparlayan sağlığım.. Bunları iyileştirmek için çabalarken kim vardı peki? Şaşırmış gibi yapma lütfen, elbette kimse yoktu.. Hiçbir zaman olmadılar ki.. Hiçbir zaman olmazlar ki.. Ben ziyafetini yalnız başına veren biri olmaktan ne kadar kaçarsam kaçayım fark etmeyecekti zaten.. Hayat insanlar aracılığıyla bana unutmak istediğim şeyi inatla hep hatırlayacaktı.. Peki bugün ne oldu!? İnsanları alttan aldıkça ne kadar nankör olduklarını bir kere daha anımsadım, üzerlerine gerçeklerle gittiğin an nasıl çil yavrusu gibi dağıldıklarını bir kere daha gördüm, ellerine geçebilecek en küçük fırsatta beni ezip geçmek konusunda tereddütsüz davrandıklarını gördüm, nazik oldukça bunu nasıl kullandıklarını gördüm, kartları açık olan masamda bana rest çekişlerini gördüm, kalbini açtığın an lime lime etmek için sıraya geçtiklerini gördüm, dertlerine ortak olduğumu unuttuklarını, yapılan her iyiliğin karşılığında daima bir kötülük hediye edebileceklerini gördüm.. Aslına bakarsak bunları tanıştığım her yeni yüzde, mumlarını umutla üfleyerek girdiğim her yeni yaşta, yardım için elimi uzattığımda yara bere içinde bırakılan her anımda zaten gördüm.. Biliyor musun, hiç sanmıyorum.. Herkesin en çıplak halini görüp insanca onlara yaklaştığın her an için seni defalarca pişman etmelerini bileceğini hiç sanmam.. Çünkü senin gibiler insanlardan en ufacık bir kötülük gördüğünde hemen gardını alır ve insanlara duvar örerek kendini korumaya alır.. Benim gibilerinse hayatta bunu yapmaya pek hakkı yoktur. Şarkı söyleyerek, tiyatro oynayarak, yazarak, resim yaparak bunları anlatmaktır çünkü görevi.. Fedakarlık olmadan zafer olmaz çünkü.. İnsanları olduğu gibi kabul ederek sağlığımdan oldum, onları anlatarak birilerine yalnız olmadığını anlataraksa akıl sağlığımdan oldum.. İşte bunu asla bilemezsin.. Tam şuan oturduğum yerden kahvemin son yudumlarına yaklaşmışken kafamı ne tarafa çevirirsem çevireyim o umutsuz ruhların çıplaklığını görmeye devam edeceğim. Bu hayatımın laneti.. Ama bu gördüğüm çıplaklığın arasında kendini yalnız ve değersizmiş gibi hissettirilen birine bile asla yalnız olmadığını ve daima ona inanacak birinin olduğunu anlatabildiysem işte bu da benim hediyem..
Ruhi Mücerret’in de dediği gibi “Yalan insanı aptallaştırır, hakikat ise delirtir.” Aptalların dünyasında, aklını korumaya çalışan bir deliden.. .. SEVGİLERİMLE..
Güne nasıl başladığımızı bir inceleyelim; gözümüzü yarı yorgun yarı isteksiz açtık, havanın derecesindeki soğumaya inat sıcacık yataktan yavaş yavaş doğrul, yorganı düzelt, yüzünü yıka, pencereden akıp gitmeye devam eden hayata bir bakış at ve günün gerekliliği neyse onu yerine getirmek için kendine gelmiş gibi yap..
Hayal ettiğimiz bir gün başlama rutinini inceleyelim; güneş doğmaya yakınken hevesle açılan bir göz, anından yorgandan ve yastıktan kopup suyla kavuşan bir vücut, anında spor ve yoga, akabinde günü planladığımız bir 15 dakika ve hop kendimizi hayata atıp dünya için savaşacağımız şeyler yaparız..
Her ne olursa olun dün, bugün ve yarın için yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımızın değişim hızı aklımızda olanlardan biraz farklı oluyor.. Bir gün dünyayı fethedecek güce sahipken diğer gün duşa bile giremeyecek kadar yorgun oluruz. Bir gün neşe saçarken diğer gün kaz yaklarına yüzümüzün en kıymetli yerlerini rezerve edebiliriz.. Bugün aşktan sarhoş olup şarkılar söylerken yarına kimseyi istemeyen insanı yük gören biri olabiliriz. Bugün esprilerle Cem Yılmaz tişörtü giyerken yarına sessizlik yemini eden Budist rahibi olarak günü bitirebiliriz..
Bugünle yarın arasındaki duygu ve düşünce değişim hızına bakınca bipolar olma ihtimaliniz bir hayli yüksek gibi görünebilir, yine de bunu yalnızca doktorunuzla görüşün bırakın o bu konuyla ilgilenirken biz dünyayı değiştirmeye devam edelim..
Güne kaçta başladığınızın önemi yok, 24 saat içinde 17 saat ayaktasınız tam olarak ne yapmak isterseniz anında önünüze sunulacak. Şimdi bu 17 saatte tam olarak ne yapardınız? İster uyuyun, ister durmadan hareket edin. Nefes almaya devam ettiğimiz her an bu 24 saate sahibiz.. İster yatakta ister sokakta ister mutfakta bozdura bozdura harcayın..
Bunca alakasız cümlenin dakikalarımızı almasından sonra gelelim asıl mevzuya. Yukarıdaki cümleleri hayatımızda alakasız olan, bize yararı olmayan, dakikalarımızı gerek mecburi gerek ayıp olmasın diye ayırdığımız insanlar, duygular ve düşünceler olarak görün. Kendimizi bu kadar olumsuzluğun içinde hayatta tutmaya çalışıyoruz. Hem de neredeyse her gün her saat..
Yakın bir arkadaşım dün motivasyon kaynağı olarak kendimizin en iyi versiyonunu bulmak olarak görebilmemizin yararlı olacağını söylemişti. Hep hareket halinde olmamız için büyük amaçlar, yüklü değişimli bekliyoruz. Daha küçük adımlar, daha küçük amaçlar bulmak onlar için adım atmak yeterli gelmiyor. Hele de sosyal medyada her gün hayata büyük katkısı varmış gibi kendini gösteren insanlar arasında.. Detoksa girip kendinizle azıcık zaman geçirin; neyin size iyi gelmediğini, nelerden keyif almadığınızı, neyi sevdiğinizi, kimin sizde önemli kimin önemsiz olduğunu bir nebze görmemizi sağlar..
Gözünüzü açtığınızda kendinize sıcak bir bitki çayı ya da kahve yapın. Zorlayın kendinizi. Güne başlamadan 5 dakika verin kendinize. Bugün ne yapmalıyım, ne yapacağım diye düşünün demek gelmiyor içimden, düşünmek sadece olduğunuz yerde kalakalmanıza sebep oluyor zaman zaman.. Bitki çayınız veya kahveniz bitmeye yakınsa hemen çıkın dışarıya. Gerisi kendiliğinden olacak..
Kendinizle baş başa kalın ve bırakın sanat kötü televizyon dizilerini değil hayatın gerçekliğini ayaklarınıza sersin..