Kategori: Genel

  • ..UNUTAMAMANIN 50 TONU..

    Hatırlanmak güzel, hatırlamaksa can acıtıcı olabilir.. Doğum günlerini düşünün, sevdiklerinizin hatırlanma vesilesiyle yaşayacağı mutluluğu. Peki ya eski aşklar, hayal kırıklıkları, ihanet. İşte bunlarsa tam olarak bir cana kast mekanizması olabiliyor..

    Her anı en ince detayıyla hatırlıyordum. Aldığım nefesin, vücuduma dağılışındaki ahenk dahil olmak üzere, her şeyi. Bu bana ne mi kazandırdı, peh, elbette bir hiçlik yolu. Gerçi hakkını yemeyelim, bu düzen nasırların artışını kolaylaştırdı, böylelikle can acım daha da azaldı.. Peki hatırlanmak! Beni böylesine unutmalarını sağlayan ne olmuştu? Sorgulayıp, unutmuşum gibi yaptığıma bakmayın her an kare kare aklımda. Lakin konuşmak beni de haksız çıkarır. Yine de o lanete dadanacağım ve konuşacağım. Çünkü birileri, acıtsa da gerçekleri konuşmalı değil mi!

    Mucize ve imkansızlık arasındaki insanı göt eden farkı yaşamayan var mı bilmiyorum. Ben epey bir göt oldum, işte bundan eminim. Neye olmaz dediysem, tanrı kahkaha atarak yaşattı. Büyük konuşma talihsizliğini de yaşadım. Asla yapmam dediğim ne varsa hemen hepsinde başroldeyim.. Kendine aşağılık biri gibi davranmak benim en ünlü yanım. Prens gibi davranmaksa sizi aldatmanın en kolay yanı..

    Biliyorum her anı hatırlamanın verdiği haz ve karmaşa oradan keyifli ve tecrübe katan dersler niteliği taşısa da buradan durumlar pekte öyle değil. Mesela şu hayatımı iki ayda alt üst eden kadın. Ve gidişi..

    Egolu, kibir dolu, yalnızlığın krallığını kurduğum hayatımı anlatmaya can attığım şu kadın.. Mutluluğun nirvanasındayken, yere çakıldığım o an. Desenize hikaye zamanı..

    Hayatım; okul, iş, başkalarıyla kırıştırdığı için ayrıldığım sevgilimin yası, tiyatro ve arkadaşlarımın arasında akıp giderken karşıma bir yazı çıktı. ”Donup kalmış pencerelerle dolu bir yapıya, zamanın her şeyi düzeltebileceğini nasıl anlatabilirim ki?” İlgimi cezbeden bir cümleye merhaba dedim. Hayatıma neler katacağını bilmeden..

    Bir partide elini sıktım, sigaraya davet ettim. Beş dakika. Sadece beş dakika da ‘işte bu’ dememi sağlamıştı.. Sonrası, alafranga bir yerde kahve ve sokak başında bir tavuk pilavcıyla devam etti. Neredeyse her an beraberdik. Dans ediyor, şarkılar söylüyor, Filmleri arşa çıkarıp yerin dibine sokuyorduk. Hem öngörülebilir hem de değildi. Belki de bu yüzden yeni projem o olmalıydı, bilmiyorum. Ben sürekli dans edelim derken, onun tökezlemesi her şeyi başka bir yöne itti. Meğer başkasına da kokusunu bahşediyormuş. Dürüstlüğün köprüsüne onu götürdüğüm ana lanet ettim. Kendisi seçim yaptı sansın diye, onu o köprüden ittim. Böylelikle gitti, bitti mi, sanmam..

    Birbirimize ulaştık zaman zaman, hayatlarımıza başkaları girmiş olsa bile yara alan diğerine giderdi. Ve sonra veda ettim. Yüzüne ve hayatına karşı. Oysa yalnızlığın doruk noktasındaydı ve yavaş yavaş kendi kabuğunun dışına çıkmaya başlamıştı. Bunu yapabileceğinde hiç şüphem olmadı. (bazen olsa bile onu gördükçe eminliğim hep tazelendi)..

    Bana ulaşmak için çabası olsa da, hataları hayatlarımızı tamamen ayırmıştı. En azından benim hayat çizgimde.. Yoluma baktım, eski sevgilimle kavuştum, daha çok yazdım, fazlasıyla oynadım, işimde yükselmekle meşguldüm.. Bir sabah bu şehirden gittiğini öğrenene kadar..

    Şimdi kendi hikayesinde başrol olacak biliyorum. Ya da öyle olduğuna inanmak istiyorum. Bana anlatmak için kendini yorulduğu her şeyin farkında olduğumu bilsin isterdim. Oysa yalan söylemediğini, yaşadıklarının onu buna ittiğini, hastalandığını anlatmak ve yanında beni görmek için çabaladı, biliyorum. Kendini her şeyin mağduru olarak görmese de mağdur oldukları konular aramıza uçurum açmıştı..

    Ben onu unutmadım, oysa hatırlanmanın keyfiyle hayatına devam ediyordur umarım..

    Belki bir gün başka bir hikayede hatırlanmaya değer yeni bir hayatın ortasında kavuşuruz..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..YA HEP YA HİÇ..

    Hayatı gökkuşağı tadında yaşayanlardan mısınız! O zaman burada vakit kaybetmeyin. Çünkü bugün ya siyah ya beyaz diyenlerden bahsedeceğiz..

    Her şeyim dediklerini kaybeden birilerinin hikayesini dilediniz mi hiç? Ya da tepeden tırnağa izlediniz mi onları? Ya da belki siz onlardansınız? Gelin öyle bir adamın hikayesine bakalım..

    Hava kararsız. Bir güneş açıyor, bir kararıyor. Aklı melekesi yerinde olan, toplumun delisi, evin akıllısı bir dahinin hikayesine hoş geldiniz.. 

    Havanın kararsızlığı içine işlemiş dahimizin güne başlamak için belli rutinleri var: Uyanır, yatağını toplar, önce kahve suyunu koyar, sonra dişini fırçalar, tuvalete girer, kahvesini aldığı gibi önce kokusuyla meditasyon yapar birkaç dakika. Oturur kalem kağıdın başına başlar yazmaya. Kimi zaman günlük planını yapar, kimi zaman yazacağı metinlere odaklanır, kimi zamansa sadece kelimeleri özgür bırakmak için yazar. Yazmayı bitirir, yogasını yapar, balkonda bir sigara keyfinin ardından kendini evinin yakınlarındaki göle doğru atar. Uzunca izler gölü, bazen birkaç bir şey karalar buralarda, bazense öylece çayını yudumlayarak gömülür aklının çığlıklarına..

    Göldeki huzur seansı bittiğinde randevusu varsa doktoruna gider, yoksa sokağına döner geri. Bir buruk aşk hikayesine konu olan Leyla’sı da aynı sokaktadır. Dostları da. Aşkın buruk yanını görmek ümidiyle yürür, arkadaşlarının masasına doğru. Onlarla sohbetini yapar. Sonrası kendiliğinden gelişen, hayatın akıtıp getirdiği bir gün sonu olur. Aşkıyla dalar uykuya. Kimisinin hayalleriyle, kimisinin kaygılarıyla, kimisin kafayı koyduğu an dalıp gittiği rüya aleminde sadece Leyla vardır onun için..

    Her sabah aynı düzende uyanan, umutla Leyla’ya yar olmak için yürüyüp aşındırdığı yolda ne Leyla vardır onun için ne hayalleri. Günlerin böyle akıp gittiği bir sabah, ağzında ekşimsi bir tatla uyanır. Gastrit merhaba derken rutininin ilk ayağını değiştirmenin vereceği öfkeyle kaşlarını çatar. Kahve için koyduğu sıcak su bu sefer bitki çayına yar olacaktır. Buna aldırış etmez. Bir seferden ne olacaktır ki zaten. Derken o hafta sadece bitki çayı içmeye başlar. Bununla beraber gelen çatık kaşlarsa haftaya kendini sabitler. Hava kaşlarına eşlik eder, rutinleri de..

    Pes eder kaşları. Bir sabah uyandığında hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını anlar. Uyanır, duşa girer, bazen duştan önce toplar yatağını bazen sonra, kahve yerine başka şeyler gelmiştir mesela. Göle uzun süre uğramadığı gibi Leyla’yı görmek için aşındırdığı yolları da değiştirmiştir. Bu süreçte ağzındaki tat geri yerine gelir, hatta daha tatlıdır bile denilebilir..

    Bunu kontrol etmek isteğiyle uyanır. Başka bir sabaha. Oturur plan yapar kendince. O gün kendine izin verir. Ertesi gün içinse hazırlık yapar. Neşeli bir haftanın ardından tekrar bir boşluk hissiyle uyanır. Bu sefer anlamsızca etrafa bakar, yorganı kaldırmak istemez üstünden. Kahveyi sipariş eder, sandviçle kahvaltı yapar..

    Hepimiz bu hikayenin sonunu anksiyetenin yazacağını biliyoruz.. Bu isteksizliği zaman kavramını alaşağı eder. Hafta mı geçmiş, saat mi ilerlemiş, gün nerede kalmış. Hiçbirinin önemi olmadan bir süre herkesten uzak, yatağına yakın bir hayat yolu izler. Her şeyin aniden oluşuna takar kafayı. Ani öfke, ani neşe, an, kahramanlık, ani düşmanlık. Hayatının aniden alt-üst dengesinde kayboluşuna anlam vermek istese de bunu bir türlü çözemez..

    Renkler gittikçe solar, akrep ve yelkovan birbirini kovalamayı unutur, eş dost eskiyi anar, hayat geleceğin kaygısını yaşatır. Derken bizim dahi dehasının körelmesinden şikayetçi olmaya başlar. Öyle bir şikayet ki bu, oturduğu yerden yapılan ve bundan gram utanç duyulmayan.. Havanın bulutlarla haşır neşir olduğu bir gün pencereden akıp giden trafiğe dalar öylece..

    Zamanında masasında oturup sohbet ettikleri umarsızca hayatına devam ediyordur, bir diğerleri hayalleri için heyecanla koşuşturuyordur, başkası kendini atmış kaldırma hayatın akışında kaybolmayı seçiyordu, esnaf hayli çalışkan, gökyüzü bir o kadar kızgındı. Kedine bakakaldı. Belki tek eksiği buydu. Her şeyin mükemmel olmasını isterken, düzen isterken, hayatını kontrol altında tutmaya .alışırken asıl olan hayatı kaçırmaktı. Ve o bunu yeni görüyordu..

    Öyle bir hal almıştı ki, bir şeyi yapmayınca hiçbir şey yapmıyordu. Her şeyi kalabalık bir plana oturtuyor, kendince yapamadıklarından öfke duyuyordu. Amacını yitirmiş, aşkını bile unutmuştu. Sahiden Leyla’ya n’olmuştu?

    Kendisini mi yoksa dünyayı mı unutmuştu, bu iki uçlu seçimsizliği yüzünden?..

    Her şeye cevabı olsa bile kendine karşı ‘bilmiyorumların’ pençesinde takılı kalmıştı. Hikayenin sonunu yazamayacak kadar cevapsızdı artık. Siyah ve beyaz, hep ve hiç, var ya da yok demekten öteye adım atma cesareti gösterebilen herkese..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ANAHTARIN YUVASI..

    Cebinize bir el atın. Hangi kapının anahtarları var? Ya da nelerin anahtarı mı var demeliydim! Bugün karmaşadan sıyrılmanın huzurunu bulmak için kaos yaratacağız! Hazır olun, kendinizi ”ben demin ne yaşadım”ın içinde bulacaksınız. En azından şimdilik hedefimiz o.. Buraya geleli iki gün oluyor. (İzmir’e). Anında hasta oldum. Vücudum sağlıklı yaşama alışkanlığını yitirdiğinden beri, gayet iyiydim. Şimdi yediğim yemekten, aldığım oksijene kadar her şey öyle nizami ve sağlıklı ki bünyem kaldıramadı.. Hayatın sağlıklı alanına karşı bünyem aşırı hassas. Alışık olmamasının yanı sıra alışmamak içinde elinden geleni yapıyor. Sağlıklı ilişkiler, sağlıklı işler, sağlıklı arkadaşlar, sağlıklı bir yaşam sadece bende hassas bir bünye yaratmıyor, aynı zamanda yoğun bir alerji ortaya çıkarıyor.. 

    İki günde, 5 gün önce kurduğum alışkanlık dizesini komple yıktı. Habire yatmak isteği, hareketsiz kalma ihtiyacı duyuyorum sürekli. Ne sigaramı almak için markete gitmek istiyorum, ne köpeğimle yürüyüş yapmak. Aklıma yapılmayı bekleyen şeyler yük oluyor, yapılmadıkça artan bir yük..

    Dün bana garip hisle güne başlatacak bir rüya gördüm. Hala sebebini düşünsem de önemsiz olduğu gerçeğiyle üstünü kapatıyorum. Hayatta istediklerimiz olmayacaksa bir şey istemenin ne gibi bir önemi olabilir ki? Bunu sadece rüyada görmek bana bir avuntu mu olmalı? Yoksa bir başka şeyin habercisi, hem de iyi bir şeylerin, diyerek kendimi mi avutmalıyım?

    Eğer uyulmayacaksa, kuralların ve planların ne önemi var mesela? Hayat akışı kendine göre çizecekse sürekli, birazcık olsa bizi hesaba katmayacaksa bizim ona dahil olmamız neden keyifli olsun ki?

    Yine sorgulamalar başladığına göre, ilaçlar kana daha karışmamış demektir. Ne hoş değil mi! Beni ottan farksız kılan ilaçların arkadaşım olacağı aklıma gelmezdi. Hatta yıllarca da buna karşı direndim. Şimdiyse teslim olmakla kalmadım, bunu kanıksadım da..

    içimden ne yazmak geliyor, ne kahvemi yudumlamak ne de son sigaramı içmek.. Bir masal -dan bahsedelim..

    Evvel zaman önce bir kral varmış. Masal bu ya kral halkın tam içinde yaşar, asla sarayda oturmazmış. Mal mülk desen hep topraklara dağıtılır, Yaşayan halk ise ne ekerse onu biçermiş. Kanun da böyle işlermiş. Cezalar kadar ödüller de varmış. Bu yüzden bir süre sonra köyde ne yalan kalmış, ne haksızlık..

    Ama her şey böyle mutlu giderse ne masal, masal olur. Ne ders çıkarılacak bir nokta kalır. İlla bir karmaşa olmalı, ona bir çözüm bulunmalı ki ders alınsın, masal yerini bulsun..

    Köye sürgünle gönderilen iki prens gelmiş, yıllar sonra. Biri çok zeki, diğeri çok akıllıymış. Biri kelime cambazı, öbürü sabırlı suskunluğun temsiliymiş.. Eee bizim prensesle çok geçmeden tanışmışlar. İkisi de gözü dikmiş, koymuş kafaya almayı prensesi. Prenses ise gönlü avare, ağzında şarkılar eksik olmayan neşenin timsaliymiş. Prenslerle çok keyifli vakit geçirir, aylak aylak gezinirmiş. Bir gün ormanda yabani bir bitkiye merakla yaklaşmış, parmağına batan diken sonucu oracıkta bayılıvermiş. Hiçbir hekim çözüm bulamamış. Prensler çareyi annelerine gitmekte bulmuş. Anneleri bitki bilimiyle yakından ilgilenirmiş. Gördüğü nadide çiçeğin dikeninden aldığı örnekle günlerce deneyler yapmış Prensesi uyandıracak panzehiri bulsa da yan etkileri olacağını söylemiş. Her şeyi göze alan kral kızının uyanması dışında bir şey düşünmediği için kabul etmiş. Kısa süre sonra uyanan prenses, etrafa çatık kaşlı bakışlar atarak kendine gelmiş.. Gün geçtikçe içindeki huzursuzluğu dışarı yansıtmış. Kimse anlamamış nedenini. Prenslerin annesi prensesle konuşmaya çalışmış. Bakmış olacağı yok, krala gidip prenses için özel bir yer inşa etmesini söylemiş. Vakit kaybetmeden yapılmış. Çiçeklerle dolu, içeride kuşların cıvıltısı olan bu yerde prenses günlerce bir başına kalmış. Suskunluk orucuna başlayan prenses, köye bir keşişin gelmesini, onun dışındaysa kimseyle görüşmek istemediğini söylemiş. Dediği yapılmış..

    Kral, prensler ve hak bir süre sonra öyle umudunu kesmiş ki prensesten unutuvermişler onun varlığını. Bir sabah güneş olduğundan daha parlak yükselmiş, herkes şaşkınlıkla sokağa dökülmüş. Herkesin kendinden vazgeçtiği prenses beyazların içinde, etrafa uçuşan kıyafetinde güneş kadar parlak şekilde çıkıvermiş ortaya..

    Masal bitti..

    Alın size kıssadan hisse. Hayatın kendi özeti. İnsanların hayranlık duyduğu biri olabilirsiniz, her şeye çözüm üreten bir akla sahip olabilirsiniz, kendi halinde yaşayan biri de olabilirsiniz, hatta yalancının teki de olabilirsiniz. Kim olursanız olun. Sizden, koydukları etiketleri doğrultusunda, istenilen çok şey olacak. Ve çoğu istediğini alamadığında vazgeçecek sizden. Ya da istediklerini verdiğiniz, kendinizden vazgeçtiğiniz halde yine gidecekler sizden. Hayat neşenizi kıracak, hayallerinize çamur atacak, inşa ettiğiniz şeylere darbe yapacak belki de. Yapacağınız devrim barışı getirmeyecek belki. İşte tam o noktada. Hem herkes vazgeçmişken, hem de elinizde sadece hiçlik kaldığında. Ya yeniden doğmak için suskunluk orucu tutacaksınız, ya da yitip gideceksiniz..

    Kendi  yuvanızın anahtarına sahip olabilmeniz dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAPTANIN GÖZYAŞI..

    Senelerce yollardasınız. Binlerce çeşit insan görüyorsunuz. Fırsat buldukça evinize neşe götürmeye çalışıyorsunuz.. Hayat sizin için tam bir sınav. Her an ölüme sürüyor, yaşamı evinize götürmeye çalışıyorsunuz.. Ve hayat sizden alacaklıymış gibi davranmaya devam ediyor.. Bunlar yetmezmiş gibi bir de kendi hayatınızın içindeki insanlarla mücadele ediyorsunuz. Mükemmel, bir yolculuk.. Vedalardan hiç hoşlanamadım. Kimseye veda etmeden, bir küçük çanta ve ceketimle, kumar masasından otobüse geçtim. Benim veda şeklim..

    Uyku ve düşünceler arasında gidip gelen bir an içinde, önümde duran camdan dışarıyı izlerken gözüm aynaya değindi. Şoförün yola dikkat kesilen gözlerinden birkaç damla yaş süzülmüştü. Taksiyle güle oynaya, şarkı söyleye söyleye gittiğim otogarda kendi gözyaşlarıma sebep ararken, yaşların hiç ummadığım gözlerde oluşu beni uykudan düşünce dünyasına sevk etti..

    Ne olmuş olabilirdi ki? Kim üzmüştü böyle seni?  Ailen mi, yoksa işten dolayı mı, belki de yıllarca bekleyen bir akıntının iki damlalık fragmanıydı.. İlk defa merakımı dizginledim, sormak yerine sadece izledim. Uykunun beni teslim aldığı bu sırada yerine başkasına geçmiş ve gözyaşlarını dizginleyen çınar dinlenmeye geçmişti. Yüzündeki mahcupluk, aklındaki yorgunluk yola devam etmesine izin verememişti..

    Hayatın kendisi değil de ne ki bu! Birçok şey yaşıyor, yaşanılanla yaş alıyor, adına tecrübe diyerek devam ediyoruz. Bizden sonrakilere anlatılıp ders alınması için, belki roman, belki bir beste olması için yaşıyoruz. Onun dışında neye yarar ki yaşanılanlar?

    Kaptanın gözyaşında neler saklıydı kim bilir, peki benim akıtamadıklarım veya zamanında durmadan akıttıklarımda saklı kalanlar?

    Ailemin yüküyle, arkadaşlığın ihanetiyle, aşkın hayal kırıklığıyla, hayatın yılgın hoşgörüsüyle ortaya akıtılan gözyaşlarım. Bu hikayelerin bendeki anlamı yazmak. Kızgınlık, kırgınlığım, öfkem, sevincim, neşem her neyeyse hepsini anlatacak yerimi buldum. Şanslı mıyım, gözyaşlarıma yuva bulduğum için? Yoksa gözyaşları insanın can acısının dışa vurumu mu? 

    Sizin gözyaşlarınızdaki hikaye ne? Mesela en son ne sizi hıçkırıklara boğarcasına ağlatmıştı? Yoksa sizde mi topluma güçlü görünmeye çabalayan babam gibi ağlamayı reddedenlerden misiniz? Ağlamayı güçsüzlük gören kadar, sevgisini de güçsüzlük olarak görüp sesli söyleyemeyen, yaşayamayan ve yaşatmayan insanlardan mısınız?

    Ne yazık! Duygularını kabul edemeyen, onlardan kaçanlara. Ve yaşasın! Kaptan gibi özünü azıcık bile olsun gösterme cesareti gösterenlere. Hayatınızın hangi yönünü yaşıyorsunuz bilmem. Ben hem karanlık hem aydınlık yönünü aynı gün yaşadım. Hep!

    Ağlamayı güçsüzlük olarak gördüğümde oldu (babamın kızıyım, that’s my girl). Kaldırım boyu trafiği yok sayarak ağladığımda oldu. Çatık kaşlarla korku salmaya çabaladığımda oldu, sevgimi dolu dizgin yansıttığımda. Kendi dengemi kurana kadar yorgun düştüğümde oldu, dengesizliğin yarattığı enerjiyle dimdik durduğumda. Arabesk dinlerken bir sonraki şarkım Demet Akalın da oldu, Hiç şarkı dinlemek istemediğim anlarda..

    Hangisi daha çok kazandırdı, hangisi kaybettirdi bilmiyorum. Terazinin ipi kopalı öyle uzun zaman oldu ki. Şimdi gördüğüm tek gerçek, dünde sevilmek için kendinden veren kadından geriye sadece hayal kırıklıkları kaldığı. Bugünümü yeniden inşa ederek kendim olmayı yeniden öğreniyorum. Meğer ben beni sevmeyi unutmuşum da, hep sevgi yırtıklarına yamanmak istemişim. Bak şimdi, mesela bir zaman evvel herkesin ne duymayı istediğini o kadar iyi bilir ve ona göre konulurdum ki, herkes kendini dünyanın sahibi sanırdı. Bugünse sadece ayna oluyorum. Duymaktan korktukları gerçekleri söylemek benim için paha biçilmez bir oyunmuş..

    Anksiyete ile baş etmeye çabalayan insanlara iyi bakın, onlar size bu yazının kökünü tercüme ederler. Çünkü birilerle, güvenli alanda olmanın kahraman ya da star olmaktan çok daha önemli olduğunu. Bizler için; pahalı, şık,  mis koku, güneşli gün kavramları yoktur. Güvenli, korku yaratmayan, huzursuzluk hissi uyandırmayan bir hayat vardır. İster mis koksun ister pis. Kokuyu alamazsın ki. Önemlide değildir kokuyu almak, nefes alalım yeter..

    Bir de şimdi gel gör beni! Artık kendi kokum var, kendi şarkılarım, kendi sözlerim, kendi kırgınlığım, kendi neşem.. Kaptanın gözyaşlarında neler saklı bilmiyorum, benim gözyaşlarımda kendimi büyüttüğüm tohumun toprağına akan bir nehir var..

    Kendi toprağınızda büyümeniz dileğinizle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SARHOŞUN MEKTUBU..

    Kendini bilmez insanların, bildiklerini sandıkları hayata dair bazı hikayelere değinelim bugün..

    Çok eğlenceli bir anınıza gidin, her şey olması gerektiğinden daha mükemmel. Herkes rengarenk. Hava teninize hoş bir dokunuşta bulunuyor. Öyle ki ışık bile sizin için enfes bir tatta. Herkes neşe saçıyor, müzikler sarhoşluğunuzu arttırıyor. Tam eğlencenin G noktasındasınız..

    Biri çıkageliyor. Simsiyah giyimli, gözleri şişmiş, ortamda kulaktan kulağa oynuyor, bir kısmı muhabbetin içine hortum misali çekmeye çabalarken bir kısmı ekarte etmeye için elinden geleni yapıyor. Bununda farkında ya da değil önemli olan sonuçlar değil midir? 

    Hayatınızda böyle birçok parazit vardır: Neşenizi çalan, enerjinizi sömüren, eğlencenizi bölen, kendi çukurundaki yalnızlıktan sıkılmış, kendi karanlığıyla güneşe gölge olmaya çalışan.. Eğer yoksa tebrikler, hayatınızın asalağısınız..

    Onların varlığının tek bir amacı olmalı, eğer hayatınızdaysa; sizin negatifliğinizi yöneltmeli tüm kızgınlığı, öfkeyi, kini, içinizdeki pisliği tam olarak kusabileceğiniz bir kusmuk torbası. İşte hayatlarındaki tek vazife bu. Onlara bu vazifeyi gerçekleştirmek için izin verin. Onların kirliliğini aktaracak elbet birileri vardır merak etmeyin. Dikkat çekmek, ortamı alaşağı ekmek, spot ışıklarını üstlerine çekmeye çalışırlar her zaman. Ve birileri buna düşer.. Eğer düşenlerdenseniz, geçmiş olsun..

    Önce çevremde bunlardan olan var mı diye düşüm, Sonra tek tek liste yaptım. İsimlerinin yanın post-it koydum. Tek tek içlerindeki pisliği yüzeye çıkarmalarını sağladım. Bununla yetinmedim. Öyle olmayanları da buldum. Onlarında içindeki ışığın çıkması için yol açtım. Ne çok yormuşum kendini meğer..  Bununla yetinmedim. Asalaklara hak ettikleri hakareti verdim, ışığı sönük olanlaraysa kendimden verdim. Parazitlik onlarda mağdur psikolojisi yaratmış olacak ki, hemen savunmaya geçerek öyle olmadıklarını kanıtlamak için çabaladılar, çabaları gösterdi ki tam olarak öyleler..

    Ne tuhaf, dürüstlüğe önem veren yalancı. Saygı görmek isteyen, acıdan eğilene ilk tekmeyi atan. Işığın kendisine dönmesi için çabalayanlar, asalak.. Hayatın içinde bunlardan kurtulma şansı olmadığını biliyoruz. Peki ya ne yapmalı?

    1) Kendinize sorun, yalnızlıktan korkuyor musunuz? Korkuyorsanız seçenekler sizin için tükendi demektir ve buradan itibaren ya asalaklara tahammül edin, ya da asalak olarak devam edin..

    2)Korksanız bile eminseniz kendinizden önce bir liste yapın. (dost, aile, aşk, asalak, yalancı, doyumsuz, tasmalı olarak)

    3)Yarın sahnenin neresinde olmak istediğinize bakın.

    4)Kendi sahnenizse işiniz zor. Çünkü yavaş sür, hızlı düşün modunda hayatınızda olanlardan ayrışmanız gerekecek. İzlemek isteyenlerdenseniz, yanınızda kimlerin olmasını istediğinize karar verin ve devam edin.

    5)Sahneyi yazmak sırası. Şimdi herkese rolünü dağıt. En karmaşık olanı kendine ver. Çünkü gerçeklerin acıtan yüzüne döneceksin. Önce seni acıtmalı, yoksa gerçekçi olmaz, sadece saldırgan olmuş olursun.

    6)Herkesin oynamasına izin ver. İzle, dile, gözlemle, anlamaya gayret et, rolü üstüne oturmayanları ele. 

    7)Aynaya bak provayı bitir. Kendi rolünden eminsen işte şimdi başlayacaksın..

    Ahmak bir asalak olmaktansa, yorgun bir yalnız olmayı yeğlediğin için öncelikle tebrikler. Şimdi bu zorlu sınavın ödülüne gelelim. Herkesi hak ettiği yerde bıraktın. Geriye tek bir şey kaldı. Herkesle geçirdiğin anların, yaşadıklarının, yaşatılanların, yaraların, travmaların var olduğu cebindeki o mektup. Çıkar onu. Çak çakmağını, kendi pisliğinde boğulması için sarhoşu bıraktığın geriye sakın bakma! Ve sakın okuma!

    Unutma sarhoşun mektubu okunmaz..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..DRAMA ÜÇGENİ..

    Tanıdığınız herkes, başta siz olmak üzere, bu oyunu oynuyor. Bana bakmayın ben bu üçgenin kurucusu sayılacak kadar oynadım..

    ”Kurtarıcının rolü kabul edilmesi en kolay yol olabilir. Ancak bu gerçek bir hayırseverlik değildir. Başkalarının hayatını kontrol etmek ve başkasının sorunlarını çözmeye çalışmak, dolayısıyla kendi hayatını ihmal etmekle ilgilidir.

    Mağdur olmaya alışkınsanız, kendinizi sık sık suçlanacak birisini veya kendi dışınızda bir şey ararken bulursunuz. (Aslında, tüm rollerin ayırt edici özelliği, dikkatinizin genellikle dışa doğru yönlendirilmesidir.)

    Son olarak, hiç kimse bir Zalim olduğunu kabul etmeyi sevmese de, işler yanlış gittiğinde öfkeli haliniz ortalığı yıkıp geçiyorsa, muhtemelen bu rolde çalışıyorsunuzdur. Gerçekte, öfke sadece altta yatan korku, utanç ve güçsüzlük için bir maskedir. Ne yazık ki, yetişkin zalimler genellikle çocuk olarak mağdurdur. ”Gerekli bilimsel bilgi kısmını verdiğimize göre gelelim hayatımızdaki drama üçgenine..

    Olay kendi hayatını alaşağı ederek başkalarının hayatlarında yer edinmek aslında. Etrafınızı iyice gözden geçirin. İnsanlar neden yalan söylüyor, bu yalan size ne hissettiriyor? Onlara sebep buluyor musunuz, yoksa kendinizi aptal gibi mi hissediyorsunuz? Peki ya ihanet edenler, terk edenler, haksızlık edenler, hayata ya da kendine olan öfkesini size yansıtanlar, yaptığı yanlışın altında ezilirken sizi yanına çekenler, yaptığınız her şeye bir bahane bulup eleştirenler, dünyada göze batan bir fazlalıkmışsınız gibi hissettirenler? Geçmiş olsun hayatınızın zorbasıyla karşı karşıyasınız. Bunları yapanlardan mısınız, süper 🙂 O zaman zorba sizsiniz!

    Hayat size hep haksızlık yapıyor değil mi, kimse sizi anlayamıyor, eşsiz bir yapıya sahipsiniz yine de insanlar sizi görmezden geliyor. Yalan söylüyorsunuz ama hep pembe yalanlar bunlar ve insanlar bunları yüzünüze vuracak kadar küstah, sizin pembeliğinize anlam veremiyorlar. Yazıklar olsun onlara. Sadece siz maddi ve manevi bunalımdasınız, insanlar tü kaka değil mi. Hadi hayırlı olsun sevgili mağduriyet ordusu..

    Her şeyin farkında mısınız, dünyanın kötülüğü karşısında çok mu güçlüsünüz, insanlara dürüst ve el uzatan yanınız taktire şayan mı, bravo size hadi gelin önce çocukluğunuza bir inelim. Eminim orada kurtarılmayı bekleyen küçük, tatlı, çekingen bir velet var..

    Aslında hepimizin içinde bulunduğu bu labirentin tek bir çıkış noktası var, başkasına değil kendine dönebilmek. Kendi hayatınızın üçgenini oluşturmayı öğrenmek, bunu fark edebilmek meşakkatli bir yol, farkındayım. O zaman size ezilen, yorulan ve taktir bekleyen hayatınızda başarılar dilerim. Yazıyı burada bırakabilirsiniz çünkü bundan sonrası çıkış yolumuz üzerine olacak..

     Ben üçüne de sahip olmuş, dönüp durmuş, üçünde de kendime yer edinmişim.. Yalnız kahraman ve mağdur rolünde baya iyiyim. Zorbalık pek tarzım değil, o yüzden diğer iki yanımı iyi beslemişim.. Bu oyun yıllarca sürdü benim için. Hiç farkında olmadan, herkese el uzatıp onay beklerken gelmeyen onay ve gösterilmediğini düşündüğüm sevgi yüzünden çat mağdur rolüne transfer oluveriyordum..

    Her şey hem sizinle ilgili hem de değil. Kendi içindeki paradoks ise sadece size çelme takıyor. Aşkta, arkadaşlık ve ailede nazınız geçiyorsa mağdur, geçmiyorsa zorba, nazlananlar varsa kahraman oluveriyorsunuz. Hayat boyunuzu aştığında da boğuluyorsunuz. Ben defalarca boğuldum. Yüzmeyi inatla öğrenmeme sebebim bu olsa gerek. Sudan korkmak beni mağdur yaparken, suya girmek cesur ve taktir edilesi yanımı okşuyor. Dalgalarla mücadelem, onlara atmaya çalıştığım kulaç ise Ege Denizine zorbalığımın tam karılığı olsa gerek. Halbuki yüzmeyi öğrenmem için ne çok çabaladılar, sevdiklerim..

    Hep bir kahramana ihtiyacım oldu (şşşş! bu benim reddettiğim en önemli şeydi, sesli söylemek benim için büyük adım, hadi taktirleri görelim). Her şeyi kendi yapabilen bir kadının kime ihtiyacı olabilir ki! Elbette birine değil, birilerinin, özellikler koç burcuysa istediği birilerinin, sevgisine ihtiyacı olur. Onu almak içinse elinden geleni (zorbalık rolünden öğrendiğini) arkasına bakmadan yapar..

    Kapımı kendim tamir ediyorum, hop omzuma bir öpücük. Yemeğimi kendim söylüyorum, dışarıdan, hop midemden bir teşekkür. Arkadaşlarıma koşulsuz sevgimi sunuyorum, hop kendime bir sarılmak. Hastalandığımda kendi kendimi hastaneye taşıyorum, sonunda hop küvette bir iyileşme keyfi..

    Dertlerimin dermanını yolda arayarak bulamadım. Döndüm kendime baktım problemin kendisi de çözümün ipuçları da bendeymiş..

    Yazıldığı kadar kolay olmayan bu yolda, başarmak için çabalayan herkese..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..PENCEREMDEKİ KARANFİL..

    Hem hiçbir şey olmasın, hem de her şey olsun arafının tam merkez noktasından yazıyorum..

    Havanın güneşli olması içimdeki kasveti arttırıyor. Dışarıya çıkmayı istediğim, yine de evimin güveli alanını bırakamadığım şu günden bana geriye ne kalacak diye düşünüyorum..

    Aynı anda bambaşka yerlerde olma hissi, orada olsam bu olur şurada olsam bu olur olasılığının kafa siken yanı, beni bir hayli yorgun kılıyor. Aynı anda hem geçmişte hem gelecekte olma hissini, şu anın içinde hissetmek bana ne kazandıracak ki!

    Bugün pazar. Çalışanların keyfini sürdüğü tatil günü. Pazartesi sendromuna adım atmadan önce eşofmanla dolaşılacak son gün..

    İçimden kelime akışının dahi geçmedi bir pazar. Düşünsel olarak hiçbir şeyin olmadığı, aklımın kendini kapatıp, ruhumsa aylaklık yaptığı dakikalar içindeyim.. Aldığım parfüm kokusu beni geçmişe götürüyor. İlkokul zamanlarına, duyduğum sesler lise zamanlarını anımsatıyor. Kahvenin tadıysa bugünde kalabilmemi sağlıyor. Yirmili yaşlardan sonrası o kadar berrak ki, sanki hayata tam da o anda başlamışım gibi.. Daha öncesi yokmuş gibi. Sadece bir yanılsama ya da birinin hayatından kesitler izlemişim gibi..

    Her  gün yazmak zorunluluğum yok. Bunu yapmazsam kendimi daha da boşlukta hissedeceğim. Yazma eylemi bitikten sonra ne yapacağımı bilmiyorum. Noktayı koyduktan sonra ya uyuyorum ya da bir şeyler izleyerek günün ölmesini bekliyorum. Biliyorum, yapılabilecek çok şey var. Lakin konumuz yapılacak şeyler değil, benim hareket halimin sıfır noktasında olması.. Zaten bir şeyler yapmıyorken bir de yazma eylemi çıksa hayatımdan neyle kafayı yerim düşünmek bile istemiyorum.. Yazmak beni; düşünme illetinden, sorumluluk alma lanetinden mücadele etme zorunluluğundan koruyor zannımca..

    Dün doğum haritamı inceledim biraz, nümerolojiye baktım. Sanat benim; öfkemi kusabildiğim, kibrimi ve egomu dizginleyebildiğim, acılarıma dost, kahveme yoldaş olan bir yapıya sahipmiş hayatımda. Yazmaksa sanat konusunda başarılı olabildiğim belki de tek alan. Şarkı söylemeyi sevsem de nodülüm bundan pek memnun değil. Enstrümana gelecek olursak, kemanım kutsal bir rahibe misali el değişmemiş şekilde kutusunda beni bekliyor. Tiyatro içinse disiplinimin olması gerekliliği beni ondan ayırıyor..

    Aslında hayatın içinde olan ne varsa, sanatın içinde kaçtığım her şey gibi, hayattan da kaçıyorum. Oysa yaşamak ne nefis bir şey. Penceremdeki karanfillere dokunan güneşin varlığı bile gönlümü aşka susatıyor. Bense yönümü ekrana dikmeye gayret ediyorum.. Her zaman böyle değildim elbette. Ah benim sevgili geçmişim, ne çok hareketlilik kaynaklı olay barındırıyor içinde bir bilseniz.. Belki de onun yorgunluğudur bu, kim bilir..

    Kimse bilmez! Yorgunluğunuzu, yaşadıklarınızı, hatta bilenlerde genel de bir süre sonra unutur zaten. Hayatın satranç ya da ölümden sonra gailesizce devam etmesi gibi. Bazıları o n dursun isterken, hayat inatla başkalarına bunu yaşatabilmek için devam eder. Hepimizin kör olasıca yaşama alışkanlığı işte. Bazen birilerine inat, bazense öylece anlamı olmaksızın yaşar gideriz. Kim umurumuzda kim değil, kim ne hisseder, kim ne düşünür. Hiçbiri önemli olmaz içten içe. Biz sadece yaşadığımıza bakarız. Öyle ya, hayat sadece bize ciddi yüzünü gösterir çünkü..

    Mesela şu karanfil, görüyor mudur beni, umursuyor mudur? Ona su vermem ve güneşe çıkarmam olmasa kırmızı rengiyle bakar mı benim yüzüme yine? Hiç sanmam!

    Kendine yetebildiği an basar gider başka bahçenin topraklarına. Sen istediğin kadar emek ver, büyüt, sula, çabala, ilgilen, paylaş her duygunu. Fark etmez. Kendini güneşe çıkarabildiği, toprağını ıslatabildiği an, gelir veda zamanı. Sen zamanını, çabanı verdiğinle bir başına kalırsın. Oysa rengini de kokusunu da alır gider senin yuvandan. Evin renksiz kalmış, peh! Çokta umurunda..

    Kendine yeten herkes böyle değildir ya elbet, öyle olsa benim ne işim olur da başkalarının bahçelerine çiçek ekmekle, bunun için çabalamakla, her çiçeğe kendini özel hissettirme isteğimle. Gerçi bu oradan bakılınca benim sorunum ya, bu da başka yazının konusu olsun..

    Olacak; çaba harcadığın, ekip biçtiği, havalandırdığın, özenle bakıp büyüttüğün her çiçek değil elbette. Bazı çiçekler senin toprağındaki suya doyduğunda başka bahçelerde yeşermeye gidecek. Üzüleceksin, boyun bükecek hak etmedim diyeceksin. Zamanının ve çabanın karşılığını isteyeceksin. Hatta egona hakim olamayacak ”pişman olmalı benim toprağımda öğrendikleriyle, büyüdükleriyle başka topraklara yar olduğu için” diyeceksin.. Belki kendini buna hapsedecek, diğer çiçeklerin soluşunu göremeyeceksin..

    Bilirim, zor olacak. Pencerendeki boşluktan binalara değil de gökyüzüne bakmak. Alışmış olacaksın çünkü gözünü açtığında aldığın kokuya, gördüğün kırmızılığa. Sana düşmanca gelecek, ihanet etti diyeceksin. Belleyeceksin terk edilmenin ana dilini. İşte tam orada dur. Bastığın toprak yeni çiçeklerin anavatanı olsun bırak. Yine besle yine büyüt. Hatta bu sefer öyle besle ki gittiği toprakta yar olan, arada yad etsin eski toprağını. Belki bu acının karanfilsel kahkahalara dönüşü olur..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASAMDAKİ SORU İŞARETİ..

    Hayat elinizdekileri alırken aynı zamanda size başka şeyler sunar ya hani.. Ama sevdiğiniz oyuncak gidecek olduğu için yaşanan hüzünden dolayı, gelen eni oyuncağı göremezsin..

    Masamdaki kitabımın gidişiyle işte bende böyle oldum.. Halbuki yerine gelen bana öyle çok şey vadediyordu ki; müzik, paylaşılacak olan yalnızlık, huzur, sabır ve daha nicesi..

    Hayatınıza şöyle bir bakın; gidenle gelenin ne olduğuna, gidenin götürdüklerine, gelenin getirdiklerine. Mesela bu yazıyı okurken bir seçim yapmış oluyorsunuz. Peki bunu okumak için neyi yapmamayı seçtiniz?

    Mesela ben; şuan güneşli bir hava varken, sokağa kendimi atmak yerine bu yazıyı yazmayı seçtim. Bu benden neyi götürdü, D vitaminini. Yazmak bana neyi getirdi, sizi.. Terazinin ağırlığı huzurdan yana şuan için. Biraz sonra ne tarafa kayar bilemem..

    Her salise seçimler yapıyoruz, büyük olanları fazlaca düşünürken önemsiz gibi görünenleri otomatikleştiriyoruz. Peki ya hayatımızın resminde anlamlı darbeleri o küçük seçimler sayesinde oluşturuyorsak? Büyük darbeler sadece bir yanılsamadan ibaretse?

    Aklını, ruhunu ve bedenini kontrol edebilen bir adam tanımıştım. Ona bu soruları sormaya zamanım olamadansa yabancılaşmıştık tekrar. Şimdi olsa sorsam ne derdi, ya da size bunu sorduğumda ne canlandı aklınızda?

    Mesela şuan, kahve yerine çay içiyorum. Bu batıda başlattığım kelebek etkisi Karadeniz çay tarlalarında neye sebep oldu? Ya da belki de Kolombiya’da kahve üretimindeki azalışın ilk adımı mı oldu?

    Müzik dinlemek yerine sokağın seslerini duyumsuyorum, sanat camiasına darbe mi vurmuş oldum? Yoksa sokağa katkıda mı bulunmuş oldum?

    Öyle çok soru işareti var ki aklım da, ruhum bununla cebelleşirken, bedenim sadece uyku modunu aktifleştiriyor, her soru işaretinde.. Bu nokta da diyorum ki, önemli olman soru sormak mı yoksa cevabı aramanın verdiği haz mı? Belki de sadece uyumak için bahane yaratıyorum kim bilir! Ben bilmiyorum orası kesin..

    Şu sıralar sigara, kahve ve çay üçlemesini hayatımın merkezine koydum. Nefes alırken hayli zorlanıyorum. Yetmezmiş gibi spora başlamadım, göbeğim beni ele veriyor. Elbette bir de uyku var. Tüm gün yataktan çıkmadan yaşayabilirim. Peki bu bana ne kazandırıyor? Kendimden neyin acısını çıkarıyorum? Ya da kendime ne için ödül veriyorum?

    Bahar geliyor. Alerji lanetini saymazsak, ki oldum olası baharı ve yazı sevemedim, bu sene içimde garip bir kıpırtı var. Aşkın köküne toprak ve su döküyormuşum ferahlı var içimde.. Peki beni her seneden farklı hissettiren, alerjimi bile göz ardı edebilmemi sağlayan bu duygunun bana getireceği hediye tam olarak ne?

    Zaman zaman geçmişi özlüyorum. Gerçi yakın tarihlere kadar geçmişte yaşıyor sayılırdım ya neyse. Geçmişteki kahkahayı, hayatımdan gidenleri, neşeyi, hatta o zamanların hüznünü bile. Şimdilereyse sadece yaşıyorum. Akışa kendini bırakmayı yanlış anlamının verdiği yetkiyle bunu yaptığımı söyleyebilirim. Peki beni tümüyle bugünde tutamayan şey ne?

    Harekete geçmek. Hareket halinde olmak. Hareket halinde kalabilmek. Öyle kıymetli ki. Bazen ne yaptığınızı önemsemeseniz bile sadece yapmış olmak bile önemli. Peki beni hareketsiz kılan şeyler ne?

    Buradan itibaren cevaplara geçmeyi çok istesem de, yeni keşfettiğim bir sırrı paylaşmam gerek. Bazen sadece sormalı insan. Hiçbir zamansa cevabı önemsememeli. Bazense hiç sormamalı insan. Hiçbir zamansa yine cevabı önemsememeli.. Kendimi bildim bileli hep cevap aradım durdum. Neden terk edildim, neden yalan söylendi, neden kavga ediyoruz, babam neden mirasında hak talep etmiyorum, annem niye bu kadar sakin, kardeşim nasıl böyle başarılı, arkadaşlarım niye hep değişkenlik gösteriyor, ben neden amacımı bulamıyorum, niye bilinmezlik içinde böyle kayboldum. Diye diye yıllar harcadım. Sonuç! Sıfır noktası, hiçliğin kendisi cevabı aramakla, soru sormakla ilgili değilmiş meğer. Harita yolun kendisi değilmiş. Önemli olan başarmak değil, çabalamakmış. Yol manzaranın keyfine varmakla güzellik kazanıyormuş. Gideceğin yeri bilmeden yürümek sadece yürümekmiş..

    Şimdi bir dakika saygı duruşu gösterin kendinize. Evet evet, dalga geçmiyorum. Kalkın ayağa, derin bir nefes alın, bakın gökyüzüne, geçin saygı duruşuna ve sorun kendinize..

    Kendini bilmek, hayatınızın resmini yapabilmek için neye ihtiyacınız var?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MY BİRTHDAY..

    Sevdiğiniz herkesle bol kahkahalı günleriniz olsun, dileğiyle..

    Tam olarak 28 yaşından sesleniyorum; Şu sikik günleri doya doya yaşayın. Yalancılar yalanlarına devam edecek, size hayal kırıklığı yaşatanlar hayatına devam edecek, aileniz size asla büyümüşsünüz gözüyle bakamayacak, arkadaşlarınızdan elenenler olacak bir o kadar da yeni gelenler, yeniden aşık olacaksınız, yeniden sevebileceksiniz. Tabi bunlar devamında yeni hayal kırıklıkları, yeni yaralar, yeni umutsuzluklar, yeniden nükseden bir depresyon olarak size geri dönebilir. Aman dikkat, yıldızlar uyarıyor..

    Yazdıklarım, yaşadıklarımdı. Yaşadıklarımsa yazdıklarımın bir bedeli. Hayatının amacını bulamamış insanın  kaybolmaya mahkum olduğunu, yolumu hiç bulamayarak tattım. Şimdilerde zırva gelen ”akışa kendini bırakmak” olayını aslında yıllarca yaşamışım. İlkokulda içinde olduğum halk oyunları, lisedeyken staj yaptığım anaokulu ve dershane, üniversitenin 4 yılındaysa iş, okul, dernekler ve topluluklar hayatımın akışına yön vermiş bense kendimi tam olarak onlara göre planlamışım. Üniversiteyi yedi yıl okuduğumu göz önüne alırsak, ki son senesi pandemiye denk geldi, bu seferde direksiyona depresyonum geçmiş. Ben kayboldum sanmışım. Oysa bana yön veren bir hayat yaşamışım. Kendi yolumu inşa etiğim bir hayat mı yaşadım, evet. Bu inşa edilen yapı yamuk mu, evet. Bundan memnun muyum, kısmen. Böyle devam etmek istiyor muyum, hayır..

    Tatlı bir göbüşüm var şuan onun için ve pek tabi sağlığım için spora başlıyorum. Müziğe, aslında sanata olan hayranlığım dans etmek ve dinlemekten öteye geçmeli artık, kemanımı yeniden alıyorum elime. Şimdilik 3 tane köpek annesiyim, onların mamaları ve bakımları için, sokaktaki kankaları için işe geri dönüyorum. Bana hayal kırıklıkları, yalanlar, öfke nöbetleri, midede kıpırtılı uyarı yaratan aşktan ve şüphe uyandıranlardan, kısaca hatalığı tetikleyenlerden arınıyorum ve bana sevgisini koşulsuz sunan aileme, haklılığım kadar haksızlığımı da dürüstçe söyleyebilen dostlarıma ve elbette kalbimdeki cıvıltıya yol açan aşka yüzümü geri dönüyorum..

    Buraya kadar olan kısım hayatın pembesi. Şimdi yüzümüzü dönme cesareti gösterebileceğimiz karanlığa gelelim: kırgınlıklar yaşasam da, haksızlığa uğrasam da, ağlasam da günlerce, yalnız ve çaresiz hissedeceğim, kabuğumu kırmak için hayattan alacağım o sert darbelere de, hayatın yaşattığı yetmezmiş gibi bir de duymak zorunda bıraktığı gerçeklere de yüzümü dönüyorum elbet..

    Vereceğiniz savaşlar bitmeyecek, hastalıklar, ölümler, ayrılıklar, terk edilişler. Bunun yanında dünyadan gelecek olan olumsuz haberler; iklim sorunları, ekonominin kötüye gidişi, salgınlar, ülkeler arasında olan sanki eski sevgilisini ayrılır ayrılmaz yeni biriyle görmüş olma gerginlikleri, insanların zulmü. Kalpte travma yaşatacak her şey yanında panzehiriyle gelecektir. Yeter ki onu  isteyip istemediğinden emin ol..

    Hayat yaşlıların sonunu bildiği, gençlerinse heyecanla beklediği bir dize sürprizlerle dolu. Tadını çıkarman dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..28 YAŞ MUCİZESİ..

    İlk 4 yılı Sakarya. Dört-altı yaş arası baba özlemi. Altı yaşından 17 yaşına kadar geçen Nazilli serüveni. On yedi-Yirmi dört arası Seydişehir Harikalar Diyarı. Yirmi dört-yirmi sekiz Ege’ye geri dönüş, sevgili İzmir. Tabi Yirmi ve yirmi sekiz yaş arası asıl hikayeyi yazmaya başladığım Denizli sürgünlüğü.. 

    İçindekiler kısmını tamamladık. Şimdi gelelim prensesimizin 28 yılına.. ”Bir ben var, benden içeri, benden öte, benden ziyade” demiş Yunus Emre..

     Bir ben dediğim kısım ilk 17 yılı kapsıyor. Kendini düşünen, sevgisini belli etmeyi bilmeyen, hayata kinli, insanlara kibirli, ailesine kafa tutan, sosyal bağlarının kuvvetini dayanağı edinmiş, okulla barışamayan, sınavda kağıtları çizmek için kullanan, travmatik huylar edinmiş, kendine dokundurtmayan, enerjisi dünyayı ısıtacak, etrafa neşe saçan, sporda başarılı, okulda ittirmeyle geçen, yazmayı ve okumayı geç öğrenen, önceleri hikayeleri babasına yazdıran, annesinin kanatlarına sığınan, kendini bilmez bir huysuz..

    Benden içeriyi keşfetmeye başladığında yirmili yaşlara gelmişti. Aşık olduğunu sandığı, Üniversite hayatının anlamını yeniden yazacak adımlar atan, birbirinden bağımsız dağınık bir arkadaş grubu kuran, bilgisayar oyunları yüzünden 8 dersi gözü kapalı bırakan, asi, kendim hallederimlerin başkomutanı, agresif, stresli, kendine ait olmayan her olayın merkez noktası, telefonunu ters çevirip sessizce alacak kadar olayların aranan yüzü, söylenenlerin hep daha fazlasını yapmış olan, terk edilmelerle yeniden karşılaşan, tehditkar, uslanmaz, hatalarını daha büyük hatalarla düzelten. Birikim yaptığı şeyler; sinir, stres, hayal kırıklığı olan. Ölümün kelime anlamı dışındaki yüzüyle tanışan, kendine hayat çizmeye yeminler edip ertesi güne hiçbir şey olmamış gibi uyanan, yine de genel hatlarıyla batıran.

    Benden öte kısmı; en sevdiği kısım bu olabilir. Yirmi dört yaşların başı. Sokağının aranılan yüzü, arkadaşlarının dert ortağı, neşe ve kahkahanın kıvılcımı, sözde edindiği tecrübelerle hayatına ve yaşanılan olaylara yön verdiğini sanan, sevgililikte yaşadığı hayal kırıklığının toplamı nedeniyle yanlış olana olan aşkı (muhtemelen bunun çocukluğuyla da ilgisi var), hastalıklar nedeniyle ölümden dönüp hayatını yeniden revize edeceğini söyleyip sürekli aynı döngüde kalma, doğru olanı yanında tutmaya çalışırken hataları ve bastırılmışlıklar yüzünden yanlış anlaşılan, depresyonla tanışan, annesini anlamaya başlayan, anksiyete ataklarını astım krizi sanan, çatık kaşlı hale evrilme, yokuş tırmanacak tırmandıkça haplarla yakın temasa geçmesi, insanlara defalarca şans veren, kendine acımasızlık eden, suçluluk duygusuyla çırpınan, kardeşine ablalık yapmak yerine başkalarına annelik yapan, ailesinden uzaklaştıkça cehenneme yaklaşan, suçlu arayan, kavga eden, doğruyu göstermeye çabalarken sadece anlaşılmadığıyla ve yanlışlarıyla yapayalnız kalan..

    Benden ziyade; ahhh sevgili 27 yaş. Yalancıları senelerce beslediğini görmek, haksızlığa boyun eğdiğini fark eden, ilaçlarla doktorların yolunu aşındıran, ailesini daha iyi anlayan, geç kalınmışlık hissiyle kavrulan, depresyona önce teslim olup sonra onunla yakından tanışan, her anne kendi evladının cennetiymiş olayını daha iyi kavrayan, baba sırtını dayayacağın tek çınar, kardeşse hayatının yegane anlamıymış durumunu fark eden, aşkı ve dostluğu kısaca kavramları nasıl yanlış nitelendirdiğini yeni yeni anlayan, öfkesinin ve kızgınlığının altında yatan hayal kırklığı ve sevilmeye ihtiyacı olan o minnoş kızla yeni tanışan, elini dokundurduğu her şeyi bahar bahçe yapan bunu yeni yeni anlayan, aşkta ve dostlukta herkese verilemeyecek kadar değerli bir saygınlık ve sadakate sahip olduğunu gören, herkesin sevgiyle iyileşemeyeceğini fark eden, sevginin saygının ve neşenin hak edenlere verilmesi gerektiğini keşfeden, hatasını kabul etsen bile herkese bunu söylememesi gerektiğini, en sevdiklerinin salakça yalanlarını ve ihanetlerini yakalayan kısaca büyümeyi beklerken çocuklaşan, huyu suyu ve gönlü güzel sevgili prenses..

    Önceleri genelev kapısında elinde çiçekle bekleyen sarı çizmeli Mehmet Ağa heyecanıyla hayata safça bakarken, özgürlüğün pezevengin elinde olduğunu öğrendiğinde orayı basıp gidip özgürlüğü alan. Yolu taşlı, hem derdi hem dermanı insancıklarda olan, aşka aşık, dostluklara hayran, yaşamın kıymetini hiçlikte bulan, önemli olanın cevap bulmak değil doğru soruyu sormak olduğunu anlayan, kavram karmaşasından kurtulan, doğruyu avazı çıktıkça savunan, biriktiği en kıymetli şeyin sevilmek olduğunu hisseden, onaylanma ve taktir edilmenin keyfini çıkaran, sesiyle büyüleyen, duruşuyla keyiflendiren, yeni yaşına yeniliklerle giren. Kaybettiğini sandığı maceracı ruhunu o küçük kızda bulan, hayattan saklanmayı bırakı çektiği otostopla yeni hikayelere yol alma cesareti gösteren sevgili kendim. Yeni yaşın kutlu olsun İyi ki doğdun..

    ..SANA, SEVGİLERİMLE..

  • ..KNOW THYSELF..

    Kaçıncı uykusuzluk dolu gece bilmiyordu. Gözlerinin altından okuyabileceğiz kadar uzun diyebilir. Akıl, beden, ruh üçlemesi onun için Bermuda şeytan üçgeni olmuştu. Üçünün arasındaki çukurda çürümeye başlayan bir hayatın gönüllü vodvil oyuncusuydu, kendi tabiriyle..
    Şu küçük dünyada herkes öyle incitilmiş, öyle yanlış yerlerde bulunmuş ki, zavallı hüzünlü ruhlar müzesine dönmüş bir sokağın ev sahibiydi.. İsmini bilmediği kim varsa onların bile acısının tadını alabiliyordu artık.. Aklı uzay boşluğunda sürükleniyor, ruhu kendini zincire vurmuş, bedeniyse bu iki efendisine itaat etmeyi bırakmıştı..
    Ceketini aldı, aklına ve bedenine anlık hükmetti ve kendini sokağa attı. Kaldırıma ayak bastığı an kendini esir gibi hissetti. Sanki o küçük taş topluluğu toplumun hapishanesiydi. Ama onca aptal bunu anlamak yerine, hapishanelerinin yörüngesinde telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.. Duraksadı ve bir süre etrafı izledi. Onca aptalın normal görünmesi onu bir hayli şaşırtmıştı.. Ceketinin cebinden sigarasına uzandı. Ezilmiş birkaç dal arasından birine şans tanıdı ve dudaklarıyla randevuya çıkardı. Ağır denilebilecek adımlarla yürümeye başladı. Aklı sürüklendiği boşluktan yavaş yavaş yeryüzüne doğru yaklaşmaya başladı bu süreçte.. Ruhu zincirlerden sıkılsa daha hala olduğu yerde sessizce bekliyordu. Bedeni itaatsiz bir aylak olarak yoluna devam ediyordu..
    İlkelliğin atası sayılacak olan koku duyusu onu bir anda tetikledi. Donakaldı olduğu yerde, kafasını çevirdiğinde küçük bir kahve dükkanı gördü. İçeri girdi. Eski alışkanlığı geldi aklına. Uzun zaman sonra,  ağ bağlamış yüz kaslarında bir oynama oldu, hafif bir gülümsemeyle aldı kahvesini ve devam etti yoluna. Kulağına isabet eden ses dalgasıyla kafasını kahve bardağından kaldırdı. Gördüğü kişiyi daha önceden tanıyor muydu? Kendini zorlasa da hatırladığı şey kişinin yüzü değil, onda uyandırdığı açlık duygusu oldu. Hemen oracıkta bir pilavcıya girdi. Gülümsemesi milimetrik artış göstermişti. Ruhunda garip bir kıpırtı olduğunu hissetti. Aklı onunla konuşmaya başladı. Bedeni hücrelerine haz hissiyatı için köprü kurmaya başlamıştı..
    Açlığı geçtiği gibi olduğu yerden kalktı. Yürümeye devam etti. Işıklarda beklerken aklına neden sokağa çıktığı sorusu geldi. Düşündü. Tam 3 yeşil ışık süresi geçti. Bir türlü cevap bulamadı. Nefes aralıkları azalmaya başladı düşündükçe. Kalbi bando takımı kurmuş gibiydi. Birinin koluna dokunmasıyla ayaklarının bastığı yeri hissetti. İyi olduğunu söyleyerek, karşı kaldırıma doğru yürümeye devam etti..
    Evine dönme hissi, uykuya geçme düşüncesiyle bedenini yuvasına doğrulttu. Ruhunun aynı sokaklarda gezindiğini anladığında evine varmıştı. Acele bir tavırla kapısını açı, ceketini fırlattı, kapıya sırtını dayayarak olduğu yöne çömeldi. Haykırırcasına ağlamaya başladı. Bunca zamandır, ilk kez yüzü yıkanıyordu..
    ”BEN KENDİ HİKAYEME NELER YAZMIŞIM BÖYLE” diye bağıra bağıra ağlamaya devam etti. Uykusuzluktan kurumaya yüz tutmuş gözleri, yaşlarla yeniden filiz vermeye başlayan bir ormana dönüşmeye başladı. Gidebildiği kadar geriye gitti, aklında. Ruhunda zincire yer açan anlara, aklını yitirmeye başladığı günlere, bedenini sandalyeye mahkum ettiği zamanlara.. Bu şeytan üçgeni onu ne zamandan beri içine almıştı! Hepsine tek tek cevap verdi. Ayaklarının uyuşukluğunu hissetti. Aklının cevaba ihtiyacı olmadığını anladı. Ruhunun cılız sessine kulak veremeyişini duydu..
    Zihni aynılığını, bedeni tembelliğini, ruhu bezginliğini keşfetti. Fikirlerinin, duyularının ve duygularının yerini keder alıkoymuştu.. Sıradan hayatın dehşet verici yönünü rotası yapmıştı. Sıradan bir gün, sıradan yemek yeme alışkanlığı, sıradanlaşan ve tadını yitiren kahvesi ve sigarası. İnsan karaltısının bu sıradanlığı, hayatlarında olanın kalıcılığını istediği içi yaptığını anladı. Sadece bunu değil, bu sıradanlığa evet dediğini de anladı. Hani şarkıda diyor ya ”beni bana yar etmezler, tutuşurum ama alevimi fark etmezler” diye. Tam olarak hayatının geldiği nokta buydu..
    Gözlerini avuçlarıyla sildi, hırkasının kolunu tuttu sonra avuç içleriyle ve burnunu koluyla temizledi. Yalpalayarak doğruldu. Aksak adımlarla mutfağa gidip su koydu. Suyun kaynayışındaki anlama daldı. Buharın yüzüne temasıyla silkelendi, bardağına her zamankinden farklı bir şekilde 1,5 kaşık değil bu sefer 3 kaşık kahve attı.. Ayaklarındaki karıncalar verdiği hisleri geri almıştı ki odaya doğru emin adımlarla ilerledi. Yeri hissetti. Kahvenin anımsatan kokusunu da. Sandalyeyi çekti, sigarasına uzandı. Oturacakken sandalyeyi yere fırlattı. Balkona doğru yöneldi. Güneşten ayrılalı hayli zaman olmuştu, yabancıydı artık güneşli havaya. Yine de bedenini güneşe teslim ederek oturdu balkonuna. Etrafta kaldırımın üstünde koşuşturan, sokakta birbirlerine kornayla tacizde bulunan ismini bilmedi insancıkların telaşıyla daldı gitti günün içinde..
    Gülümsemesi dişlerine ışıltı kazandıracak kadar genişledi. Aklı, ruhu ve bedeni rüzgarın maestro olduğu bir doğa orkestrasının akışına kapıldı.. Şuracıkta ölümün hazzına varabilirdi artık..
    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BOBBY FISCHER SATRANCI..

    Hayatınızın amacı tam olarak ne? Onu gerçekleştirdiniz mi? Gerçekleştirme yolunda mısınız?

    Bobby Fischer, kendisi satranç ustası. Google’yın, çünkü konumuz onun biyografisinden örneklerle fakat farklı bir yönde ilerleyecek. Kişisel gelişimcilere kalırsa başarmak, hedefler koymak, hayaller kurmak derken bu durumları bambaşka yönlerde ele alıyorlar. Kısaca osur osur osur ipe diz. Kime inandığınızsa sizin yörüngenizi belirliyor..

    Kimisi yaş geçmeden adım atın diyor, kimisi yaş geçse de ilerleme kaydedebilirsiniz diyor. Tek ortak noktaları ilerleme konusunda hem fikir olmaları.. Siz peki, siz ne düşünüyorsunuz?

    Bobby, hayatını satranca bağlamış ve büyük başarılara imza atmış. Lakin bir süre sonra bu durum paranoyalarını tetiklemiş ve hayat amacını gerçekleştiren birinin elinde sadece asperger sendromu ve paranoyaları kalmış..

    Yaşın önemi var mı, inzivaya çekilmek önemli mi mesela?

    Hayat amacımı hala bulamadım, kalbimim sesi cılız, inzivanınsa bokunu çıkardım. Yazmak dışında rutine bağladığım 7 şey var; uyanmak, kahvaltı yapmak, kahvemi almak, yazımı yazmak, herhangi bir şeyi izlemeye dalıp gitmek, gün bitiminde oyun oynamak, uyumak.. Halbuki yapmayı istediğim 7 şey bunlardan çooook daha farklı. Neden mi yapmıyorum, çünkü inzivadayım..

    Öylece beklemek daha kolay. Hayat akıp gitsin bense suya sadece ayaklarımı sokayım istiyorum. Bugün izlediğim başka video da ne olursa olsun hareket et, inziva kandırmaca diyor. Yahu bir karar verin be kardeşim.. Herkesin bir öğretisi var. 

    Bobby’e dönelim. O yıllar sonra oyunu öyle hale getiriyor ki kurallarını değiştirip yeniden oynamak istiyor. İşte hayat amacının körelten tarafı. Eğer tek bir amacınız varsa ve onu gerçekleştirirseniz sonunuzun pek farklı olacağını sanmıyorum. Her öğretiyi denedim diyemem. Fakat Bobby’nin son hamlesi dikkat çekici. Mesela bizde öyle yapsak. Kuralları yıksak, yeniden yazsak..

    İnziva olayının saçmalık olduğuna aylardır inzivada olan biri olarak hak veriyorum. En azından aşırı konfor alışkanlığı yaratıyor. Benim gibi bağımlılık eşiği düşük olanlar için gayet tehlikeli bir hal aslında.. Düşündüm, düşündüm, düşündüm.. Baktım, araştırdım, dinledim, anlamaya gayret ettim. Şimdi gelelim amacın nasıl bulunacağına ve ve bağımlılık eşiği düşük olanların bunu hayatında nasıl sürekli hale getireceğine. Ki eşiği düşük olanlar durumu tersine çevirince çok daha kolay adapte olacaktır..

    Bir Japon öğretisine göre; severek yapabileceğin+ dünyaya faydası olan+ iyi(yetenekli) olduğun+ para kazandıran= İKİGAİ(hayat amacı) diyerek parçalara ayırdıkları bütünü oluşturan öğretiyi iyice düşündüm. Yazmayı çok seviyorum, hiç para kaygım olmadan hem de. İlk 3 seçeneği kapsasa da para olayından dolayı bunu eledik. Garsonluğunsa dünyaya değil, sadece müşterilere faydası var. Geriye arta kalan şeyler her neyse işte ben tam olarak oyum..

    Tam olarak dördünü bir araya getirecek şey ne benim için bilmiyorum. Bulamıyorum. İşte burada motivasyon ve kişisel gelişimcilere değineceğiz. Sürekli hareket halinde olmak, yolu bulmanın ilki. Sonrası kendiliğinden gelecek. Gelmeli. Peki beni adım atmaktan alıkoyan şey tam olarak ne? Korku mu, kaygı mı. Belki depresyonun başları olsa buna evet diyebilirdim. Şimdilerdeyse amaçsızlık diye 12’den vuracağım tahtayı..

    İnziva çukurundan, stres sokağına sollama yapmak istiyorum.. Bunca cümlenin ezici üstünlüğünün ortaya koyduğu hareket etme eylemi için şimdi sırada kendimi sokağa atmak var..

    Bir an için düşünün isterim; amacınızı, amacınıza giderken attığınız adımları. Kabuğunuzu kıracak kadar cesur musunuz?

    ..SEVGİLERİMLE..