Kategori: Genel

  • .SENDROMSUZ PAZARTESİ..

    İşe gitme telaşım yok, kitap okumak alışkanlığım sıfıra indiği için okuma telaşım yok, bir yere yetişme telaşım yok, kahvaltı için acelem yok, yazmak için zaman kısıtlamam yok, hayata erken başlamak için kaygım yok..

    Sahi olmalı mı bu kaygı, telaş, koşuşturma?

    Çalışırken, hayatımı zaman yönetiyordu. Şuan sadece aylaklık var hayatımda. Biyolojik yaşım 25 Martta 28 yaşına giriyor. Bense her geçen gün daha da gailesiz bir hal aldım.  Şuan, güne 9 gibi başlayanlar öğle yemeğini yerken ben daha yeni kahvaltı yapıyorum mesela. Akıp giden hayatın aksine kahvemi yudumlayıp yazımı yaşıyorum..

    Yahu ben bu hayattan artık ne istiyorum?

    Fiyakalı ama aptal, enerjik ama hoyrat, samimi ama dengesiz bir ruh hali içinde çırpınıyorum. Olduğum yerde hayatın akışı değişsin diye bekliyorum. Bravo gerizekalı..

    Aylaklığa alışmadan, hayata tutunmayı öğrenmem gerekiyor. Ama nasıl? Cevaplar göz önünde beyaz uçak misali geçip gidiyor değil mi! Kalk yürüyüş yap, spora başla, bir işe gir, yazmaya devam et, hobi edin. Yani kısaca kaldır götünü, bir adım at. Bu kadar basit..

    Aylaklık beni bugüne değin telaştan, kaygıdan, sorumluluk almaktan korumuştu. Şimdiyse beni yoğun bir karmaşaya sokuyor. Keman kutusundan uzakta melül melül yüzüme bakıyor, kitaplar beni beklemekten toz bağladı, ailem şehir dışında özlemenin anlamını yeniden yazdı,  hayat akıp gitmemi bekliyor, ödenmeyi bekleyenlerse cabası, uzaktaki dostlarım neredeyse yüzümü unutacak. Bense işte penceremin önünde, yıllar evvel ”donup kalmış pencerelerle hayata bakan birine, hayatın rengini anlatmak ne zor” dediğim o pencerenin önünde oturmuş baharın gelişini bekliyorum..

    Hayat benden ne bekliyor?

    Küçükken iyi insan olmanın bir meslek olduğunu sanıp ve hep iyi insan olmak istediğimi söylerdim. Kahkaha ve kıvılcımın neşesiyim benim vizyonum derdim. Geldiğim dünyaya iz bırakacağım noktanın bu olduğunu düşünürdüm. Şimdiyse o nokta cümlelerimi kurmadan bitirmeye sebep oluyor. Neşe ve kahkaha yerini depresyon ve anksiyeteye bıraktı. Ruhsuz, plansız, yattığı yerden kalkmak istemeyen bir insana dönüştüm. Gerçi şuan durum biraz daha iç açıcı. Şuan kahvemi yudumlarken etrafa göz kırpıyorum, kahkaha atmasam da gülümsetebiliyorum. Ruhumun cenazesi kalktı yine de mezarındaki çiçekler aptallara baharın gelişini müjdeliyor..

    Saat 13.48 işi gücü olanlar stres yüklü koşuşturma içinde. Bense yazıyı bitirip, duş keyfi yapıp, kahvemle balkonda güneşin vücuduma vitamin aktarmasını bekleyeceğim. Hava aşıklar için tam cilveleşmelik. Yalnızlar içinse kulaklığı takıp yürüyüş yapmaya müsait. Benim içinse hava; sorumluluklarımdan kahvaltı yaparak uzaklaştığım, kahvemi yudumlarken duyduğum sendromsuz bir pazartesinin ayak seslerinden ibaret..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÜNAYDIN MONŞER..

    Tabiatımla ters düşmüştüm. Çok uzun zaman önce..

    Kendinizi en yorgun hissettiğiniz ana götürün. Pes etmenin vazgeçmenin doruklara çıktığı o ana.. Tam olarak ne yapmıştınız? Yorganı tepeye kadar çekmek, kendini dışarıya vurmak, belki umursamamak, belki kedere gömülmek. Tam olarak ne yaptınız? Geriye mi takılı kaldınız ya da önünüze mi baktınız?

    Ben kendimi bu noktada 3’e ayırarak düşünüyorum; 17’li yaşlarımda kanımın deli aktığı, her şeye karşı duracak cesareti bulduğum ve pes emenin lügatimde olmadığı anlar. 23’lü yaşlarımda karar mekanizmamın sıfırda olduğu, sorumluluklarımın olmadığı (hayata dair sorumluluklarım olsa bile almadığım diyelim), heveslerin kurbanı hayallerin katili olunduğu ve vazgeçmeye ramak kalınan o anlar. Ve son olarak 27 yaş laneti.. Hayatın sorumlulukları altında omzun çöktüğü, hesapsız harcamaların yaşandığı, amaçsızlığın gırtlağa yapıştığı, anksiyetenin tavan yaptığı, rotanın belirlenemediği, geçmişin su üstüne çıkardıklarıyla mücadele edildiği, verilen çabanın karşılığında sadece elde yorgunluğun kaldığı şu sevgili yaş.. Hayatın virajını ya alacaksın, ya toslayacaksın. Her iki durumda da öğrenmen gereken şeyler olacak. En önemlisi geç kalmışlığın sızısını hep hissedeceksin. Aşka, arkadaşlığa, hayata. Elbette zaman sadece rakamsal, toplum düzeni dışında pek bir önemi yok. Yine yaşadığın hayata uyum için uyman gereken kurallardan biri de zamana ayak uydurmak..

    Son 3 yıl içinde ilerlemeye kaydettiğim çok şey var. Yine de artık bunlar yetmemeye başladı. Başlarda hayatta olmanın önemi yokken, şimdi hayatı yönlendirememenin sıkıntısını yaşıyorum.. Aslında not aldığım ”yapmak istediklerim” listesine bakıyorum: Mezun oldum, ehliyetimi aldım, iyileşme kaydettim, istediğim kitaplarımı aldım..

    Peki şimdi?

    Elimde yapacak şeyler birikse bile nereden başlayacağım düşüncesi beni sadece oturmaya itiyor. ”Kalk kızım o zaman bir tek adım at” dediğinizi duyar gibiyim. Ya da sanrılar yeniden başladı. Her iki durumda da söylenmesi gereken bu nasılsa. Adım atsam bile, öyle küçük adım ki bunlar beni pek doyurmuyor. Hatta hiç doyurmuyor..

    Mesela saat şuan 13.00 yazının bitiminden itibaren, yapacak başka şeyler bulabilecekken beni uyumayı düşünüyorum..

    İşte tam bu noktada, bu isteksizlik halinde sen olsan ne yapardın?

    Aylaklığa devam mı ederdin, yoksa mideni bulandıracak bile olsa kendini inadına zorlar mıydın?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GEÇEMİYORUM ANKSİYETE KÖPRÜSÜNDEN..

    Daha doğduğu anda reddedilenler, hayat boyu kovulanlar buna bir süre sonra alışırlar. Sadece bir an gelir ve feleğin çemberindeki virajı alamazlar.. Kendilerini umutsuzluğun pençelerine yem ederler.. Lakin bunca kovuluşa rağmen inananlar için hep bir Nuh’un Gemisi vardır, gelecek olan. İsmail abi umudu.. 

    Bir kitapta okumuştum, depresyona girme ihtimaliniz 9’da 1 diyordu.. Oysa sokağımda bu anket yapılmış olsaydı eminim ihtimaller terazisi baya bir şaşardı..

    Travmaların kökenine dair bazı araştırmalar yaptım. Çocukluk çağı, aile, sosyo-kültürel yaşam, coğrafya, hatta size alfabeyi öğreten öğretmeninizin bile bunda bir parmağı var. Hayatımızın çarkına en başka atılan çentiklerle ilerleyen süreçlerde karşılaşıyor, buna duygusal olarak ”dünyanın derdi ben miyim” umutsuzluğuyla karşılık versek dahi aslında içten içe kendimizi bu hüzünlü palyaço rolünde güvende hissediyoruz.. Mesela duygular, düşünceler öyle köklü bir hale geliyor ki yetişkinlik çağında içtiğin kahveyi beğenip beğenmemeni bile onlar belirliyor. Sonra sende kendi kendine ”ulan ben 6 ay asker yolu beklemişim, bunları hak edecek ne yaptım sana”larla ilişkilerini sorgulayıp kendine zulüm ediyorsun. Biride çıkıp demiyor ki, kardeşim senin annen 15 ay asker yolu beklemiş o bunları hak mı etti sanki diye..

    İçtiğin kahveden, yaşadığın ilişkiler sorununa kadar her şeyin altına imzasını atan çocukluğuna burada inemem sevgili dostum. Keza kardeşim psikolog çok istersen ondan randevunu al, git ve hayatın seni mimlediği konuları ondan dinle..

    Bugün Freud’un asabi yönüyle güne başladım. Beni Pavlov’un köpeğine dönüştüren hayata karşı, ya da travmalarımıza karşı, sövgü dolu bir gün geçirmeye adeta yeminliyim.. Doğruluğuyla ilgilenmediğim, gerçekliğini yaşadığım bazı olayları benim dışımda yaşayanlarla bezendirip aktaracağım bugün. Bakalım gerçekten özgür irademizle mi küfür ediyoruz, yoksa bu sadece bize öğretilen bir konuşma şekli mi?

    Ben 4 yaşlarındayken babam askere gitmiş. Kahrolası sistemin buyruğu. O yaştaki çocuğa bunu yaşatırsan ilerde neden anarşist olduğunu, babasına bile başkaldırışının sebebini sorgulamak kimin haddine düşer ki. Ha bir de bağlanma türlerinden kendine kaygılı bağlanmayı seçer ve tüm ilişkilerini bunun üstüne kurar. ”Nasılsa insanlar bir gün gidecek, sen yine de çok sev, ama gitmeleri için elinden geleni ya” inancını yerleştirir hayatına. Ailesi de onun turşusunu kursun sonraki yaşamda..

    Başarılı bir dansçıyken yakalandığım astım hastalığı. Yahu o zamanlar dünya pekte kirli değil, çık dışarı çek içine mis gibi havayı, neyine tıkanıp kalıyorsun ki. Sonra sırf hastalığın hayatı iptal etmesinden korktuğu için ancak Azrail kapıya gelince acile gider tabi bu kız..

    ”Sen güçlüsün, sevecensin, halledersin, sempatiksin” gibi itemleri yükle. Sonra yaşanılan her olayda kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanan, yardım istemeyi bilmeyen, bunu zayıflık sanan, biri çiçek aldığında sert bakışlar atıp ‘ben kendime alabilirdim’ diye çıkışan bir yetişkin oluversin..

    Ayyyy, şiştim şimdiden.. Sen kendine değer ve kırmızı çizgi diye alanlar belirlediğini sanadur, bunlar toplumun ya seni ötekileştirmek ya da kendinden biri yapmak için sana dayattığı sahte nitelikler olmaktan öteye gitmeyecek küçük adam..

    Tam bir fiyasko ürünüyüz. Karşıyı suçla, yaptıklarının sorumluluklarını asla alma, ben böyleyimlerle insanlara kendini kötü hissettir, olduğun ve olmayı istediğin karakter arasında yalpalayarak yürürken elli aleme çelme tak ve devam et..

    Sırf kendinizle yüzleşirken derin bir nefes alıp kendinizi yalnız hissetmeyin diye kısmen kısımlarımı itin götüne soktuğuma göre, şimdi onu geri çıkarıp size dönelim. Farkındalığınız ne durumda, kendinizle aranız nasıl, yaptıklarınızın nedenini hiç düşündünüz mü mesela?

    Son birkaç günde çaresizlik, yetersizlik, değersizlik hislerinin uğrağı olarak uyandım. Doktorlarla konuştum, ilaçlarımı değiştirdiler sağ olsunlar, bendeki melankolinin ve bipolarlığın kökenini düşündüm biraz. Hasta olmanın keyifli yanı size daima çorba yapmaya hazır birilerinin olmasıyken, bu lanetli hastalıkların kötü tarafı çorba yapacak kimsem yok dedirtmesi.. Etraf ıssız gelir, her şey şuan okuduğunuz yazıdaki gibi karmaşa içerir. Kederin ve kaosun ortasında kendinizi aramaya çabalarsınız, ama fırtına sizi hep başlangıç noktasına fırlatır..

    Anlamlandıramazsınız, bu başlangıcın kör noktasıdır. Boğulursunuz, kabınıza sığamazsınız, ayağınızı sallamaktan alıkoyamazsınız kendinizi. VEEEEEEE. Hoş geldin anksiyete ve depresyon, görünen o ki yetersizlik ve değersizlik hissi yine birini bünyesine kazandırdı..

    Karmaşa dolu bu yazı ve hayattan bir adım öteye geçelim şimdi.. Eğer o adımı atmazsan, yazıyı okumaya devam etmezsen sadece anlamsızlık ve boğulma hissiyle kalakalırsın. Bir de bunun üstüne beynin tamamlama işlevini gerçekleştiremediği için seni zorlar, işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. Oyunu yanlış oynayabilirsin, labirentte kaybolabilir hatta orayı yerle bir etmeyi düşlersin, bazen çıkışı bulamayabilirsin mesela. Koşuşturmak, kararsızlığın ve belirsizliğin nefes kesen güzelliğine aldanmak sana tırnaklarını yedirebilir. Buna hayati bir iflas gözüyle bakabilirsin..

    Köprünün tam ortasına gel, gelmelisin. Önce sağına sonra soluna bak. Köprünün ne tarafı çıkış, ne tarafı giriş. Görmek için kendine zorlama. Köprünün altından akıp giden suya bak sonra. Elini cebine at. Orada yazılı olan travmalarını, yanlışlarını, suçluluğunu, yetersizliğini ver ateşe. Yandan çarıklı bir gülüş at. İşte bundan sonra ister uzan gökyüzüne bak, ister otur öylece. İster düşün çıkışın ve girişin köprünün ne tarafında olduğunu, istersen sadece adım at.. Shakespeare’le, Nazım Hikmet’le, Da Vinci’yle; Aynı zamanda batıranlarla, adını hiç duymadıklarınla, seni sen yapan ama tanımadıklarınla, bağımlılarla aynı yeryüzünü ve gökyüzünü paylaştığını unutma..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..ÇÖPE GİDİYOR..

    Batırdığınız anları düşünelim. Belki bir iş, belki arkadaşlık ya da aşk hikayesi. Gerçi hepsinde batırış hikayesi  olanların daha şanslı olduğunu düşünüyorum..

    Benim batırma hikayem başlayamamamdan kaynaklı oldu genelde. Çoğu zaman da bitirmeyi beceremememden..

    Mesela şarkı söylemek, keyif aldığım ilk 5 şey arasında. Ama hangi tondan daha rahat söylerim düşüncesine dalar ve o keyfi ortadan kaldırırım. Yazmak mesela, sadece keyif almakla kalmıyorum sevmenin tadını da alıyorum. Gelgelelim bazen ilaçlar yüzünden, bazen duygu durum bozukluğumdan, bazense sadece sebepsizlikten kaynaklı ne yazacağımı bilmem klavye başında mal gibi otururum sonra. Konuşmak; ah benim zevzek yanım hiç durmaz başlayınca. kimi zaman saçmalarım, çoğu zaman anlatmanın hazzına düşerim unuturum es vermem gerektiğini. Bazense lal olduğumu sanacak kadar sessizliğe gömülürüm, ne desem ne yapsam diye düşünmekten. Ve sevgili anksiyete, depresyon, bipolardan oluşan drama üçgenim. Kendileriyle kavga dövüş derken bir yol izleme konusunda anlaşma yaptık yakın zamanlarda. Bazense koalisyon kurup sinsice kontrolü ele alıyorlar, işte o an da yüzümü güzel şeylere dönmüş olmam anlamını yitiriverir, tanıyacağınız en keyifsiz ruh emicilerden birine dönüşüveririm..

    Uzun zamandır kitap okumuyorum, bunun gerçekliğiyle yaşamak yeterince kızdırıyor. Yemek düzenim altüst. Sporu bırakım, yani artık köprü kuramıyorum. Yürüyüşe çıkmayı bıraktım, bu da beslendiğim malzemeden uzak kaldığım anlamına geliyor, yani insanlardan, yani, yazmakta zorlanıyorum. Doktorlarımı kızdırdım biraz, bu yüzden olsa gerek artık beynimi uyuşturmak onların tek çözümü. Kızgın değilim onlara, hak veriyorum da. Aylarını harca, iyileşmeye direnen bir hasta gelsin karşına ”ne ilaç ne siz beni başa dönmekten alıkoyamıyorsunuz” desin. Gerçi intihar etmemden korktukları için de uyutmayı seçmiş olabilirler, emin değilim..

    Benim batırmalarım meşhurdur. Genelde hikayelerimin temelini oluşturan konuda budur zaten. Yani kötü hayatların iyi hikayeleri oluyor diyelim. Terazinin dengesi böyle sağlanıyor. Yaşadıklarımı yazabilmem, yazdıklarımı yaşayabilmem için bir yerden vermeliyim. Alabilmenin yarısı bu değil midir zaten..

    Fikirlerim dağınık, yapmak istediklerim uykusuz gecelerden ibaretken yaptıklarım arasında sadece uyumak var. Hem her şey olsun istiyorum, hem de aylaklık ediyorum. Beynimi sokağınız gibi düşünün; esnafın dükkanları sürekli açık, apartmanların ışıkları hep açık, trafik hiç durmuyor, sesler birbirine girmiş durumda, sizse balkondan sadece seyirci olarak kalakalıyorsunuz. Belki inseniz sokağa başka olacak derken bir anda kaygı sarıyor etrafı battaniyenize daha sıkı sarılıyorsunuz. Kepenk indirsin istiyorsunuz olmuyor, ışıklar kırmızıya dönsün istiyorsunuz size inat hep yeşil yanıyor, bari diyorsunuz insanlar uykuya dalsa ama yok inatla ayakta duruyorlar. İşte yıkım burada başlıyor. Düşünmek lanetine bir kere kaptırdığın an kendini, ki inan istediğin son şey bu oluyor, yine de boğulacağınızı bilmene rağmen kaptırdığın an kendini tamamdır, geçmiş olsun..

    Benim batırışımda her şeyin ilmek ilmek hakkı var. Hayatın, insanların, travmaların, kursakta kalan hevesin, kendinden verilenin, asla alınamayanın. En çokta düşünmenin. Düşünmek ve yaşanmışlık olmasa yazabilir miyim, sanmıyorum. Bazense ödediğim bu bedeli düşünürken acaba diyorum ‘aptal puma sendromu mu’ yaşıyorum. Hiçbir maddi kazanım amacı gütmeden, milyonlara seslenmeyi düşünmeden yapıyorken bunu attığım taş ürküttüğüme değiyor mu, bilmiyorum. Ödediğim bedelin ağırlığını geceye bırakıyorum. Sabaha farklı bir umutla uyanabilmeyi diliyorum..

    Ben de görünen o ki çöpe gitmesi gereken şey düşünmek.. Peki ya sende?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..MASAMDAKİ KEMAN..

    Yatağın tam orta tarafından kalktı bugün. Havanın kapalı oluşu içindeki karamsarlığa bir sebep olacak tüm gün.. 

    Kahvesi için mutfağa yöneldi, suyu koydu, saçlarının karmaşıklığına parmaklarını daldırdı. Yüzünü yıkamaya geçerken boy aynasının önünde duraksadı. Dünü aklından geçirdi, yarını düşledi, bugün içinse yarım bir gülüş attı ve tuvalete girdi. Tanrı bilir o uyuşuk aklından neler geçirdi, bu kısacık sürede..

    Kahvesinden bir yudum aldı, penceresinden bakındı etrafa. Her sabah böyle uyanırdı. Gece olana değin evinde oturur, birkaç kelime karalar, yemeğini yer, annesiyle konuşur, geçmişi gömerler, kırgınlıklarından bahsederler, bazı düşüncelerin çemberinde asılı kalır, gece olunca da arkadaşlarıyla kumara otururdu. Bu sabah uyandığında da aynısı olacağından şüphesizdi. İçindeki çatlaktan ışık saçılmaya çalıştıkça o inatla yama yapıyor ve güne böyle devam ediyordu..

    Bu sabah içtiği kahvenin tadında bir farklılık vardı. Ya kahveyi çok koymuştu ya da suyu diye düşündü, pek bir aldırış etmedi. Annesi de aramamıştı. Kumar için yazan da yoktu. Kaşlarını kaldırdı, anlamlandıramasa da masasına oturdu. Farklı bir şeyler vardı. Kalemleri dağınıktı, defterinin orta sayfası bomboş ve açık bir haldeydi, su şişesi ağzına kadar doluydu ve kemanı kutusundan firar etmişti. Reçinelenmiş yayı hemen kemanın yanındaydı. Tanrının alay takviminde sıra bana gelmiş sanırım diye düşündü..

    Yazmak için oturduğu klavyenin başında öylece kalakaldı. Geçmişe olan kızgınlıkları geldi aklına aniden, yarına duyduğu telaşsa hemen arkasından geldi. Kelimeleri yazıp yazıp siliyor ve asla noktalanacak cümleyi tamamlayamıyordu. Hikaye mi anlatmalı, yaşanılanları mı yazmalı öfke mi kusmalı, tam olarak ne yapmalıydı ne yazmalıydı karar veremedi..

    Düşündü, düşündü, sadece düşündü. Salandı sandalyesinde geçmişi yazmak istedi, elinde hep aynı acı aynı pişmanlıklar aynı kızgınlıklar ve aynı bekleyiş vardı. Geleceği yazmaya kalktığında hep aynı hayaller, hep aynı hareketsizlikler, aynı bekleyişler vardı. Ya bugün dedi, kendi kendine. ”Elimde bir tek bugün var” diye mırıldandı. Bugünle ilgili ne yapacağını o kadar bilmiyordu ki, ne yazsa anlatamayacaktı geniş zaman kipiyle hissettiklerini.. İşte bu onun için bugüne ait olan ve yeni olmayan tek şeydi. Aynı boş vermişlik.. 

    İlk defa düşüncelere boğulmadan bir şarkı açtı. Masasındaki dağınık olan kalemleri toparladı. Deftere birkaç saniye baktı ve omuz silkerek kapattı. Klavyeyi kaldırdı. Ellerini birleştirerek bir süre pencereden dışarıya baktı. Hava güneşi saklamak konusunda ısrarcıydı. İçiyse havadan daha ısrarcıydı. Bir tek kemanını kutusuna koymamıştı. Pek farkında değildi bunun. O ara müziği dinlemese bile duyduğu sesle dalıp gitmişti. Aklından geçenler, 28 yıldır yaşadıklarından daha fazlasıyla üzerine çöken ağırlık gittikçe artıyor, artan ağırlıkla beraber vücudu sallanmasını yavaşça durduruyordu..

    Aşk dedi, bu şehirde çok sevgilim oldu yine de te bir aşk beni yerle bir edebilecek kadar güçlüymüş dedi. Sonra arkadaşlık dedi, kimisi çoktan o şehirden göçmüş kendine yeni hayat kurmuştu, kimisi o şehirde hayata devam ediyordu, kimisiyle yolları ayrılmıştı. Kendimden her ikisine de fazlaca verdim dünde, yarına güzel bir bahçe inşa edebilmek için oysa bugün elimde kalan iki şey var; koca bir yorgunluk ve yalnızlık. Sonrası ailem dedi, başka şehirde benim iyileşmemi bekleyen beni yanlarında isteyen ve benden hiç vazgeçmeyen sevgili ailem..

    Dünyanın suçu muydu bu keder, onun yoluna çıkan insanlar evrenin ona acı bir hediyesi miydi? Tanrı onunla böyle mi alay edecekti hayatı boyunca? Daha ne kadar batırması gerekiyordu, yoluna yeniden devam edebilmesi ve yaşamaya yeniden başlayabilmesi için? 

    Gözleri doldu, o an şarkıda ”tek isteğim eve dönmek, anneme sarılmak şuan” cümlesini işitti. Gözlerini sildi, kendini banyoya attı. Aynadaki yorgunluğa baktı, açtı saçlarını, boyamaya başladı. İlk kez saçlarını dibinden boyuyordu, umurunda değildi. Eskiden depresyonu ona anlaşılmadığı yalanını söylerdi. O buna inanır, kimse anlamaz beni derdi. Zamanla çok yolu aştığını biliyordu. Tek bir konu hariç. Aşk ve acısı konusunda farklı ağızlardan hep aynı cümleleri duyuyordu. Yerinde saydığını düşünüyordu. Saçlarını yıkadı. Üstünü giyindi. Ceketini aldı, masada açık kalan keman kutusunu kapattı, bir tek onu yanına aldı. Bulduğu taksiye bindi, otogara giderken gözleri tekrardan doldu. İzmir’e bulduğu ilk bileti aldı ve otobüsü beklemeye başladı. Aklından geçenler, gözlerinden aktı öylece, Sessizce iç çekti, burnu kendisi kadar sessiz kalamadı. Tam 8 yıl. Aidiyet duygusu olmayan, fevri yaşayan, bir şekilde çözeriz diyen, bazen önemli olan çözmek değil problem yaratmak diyen kişi için ne tuhaf bir durumdu bu öyle..

    Veda etmeyi sevmez, aniden çeker giderdi evvel zaman. Şimdiyse evini bırakıp, yuvasına dönmek üzere yola çıkıyordu. Kemanı ve küçük not defteri dışında her şeyi bıraktı. Otobüse bindi. Muavin kahvesini getirdi. Kulaklığını taktı ve otobüs penceresinden son kez şehre baktı. ”Benden arta kalanlarla, sizlere mutluluklar”..

    ..SEVGİLERİYLE..

  • ..YOUR STORY..

    Issız bir adaya düşsen yanına almayacağın 3 şey ne olurdu? Aldıkların kadar almadıklarının da önemli olacağı bir yolculuk olsa bu, yolculuğuna tam olarak kimleri ve neleri dahil ederdin ya da etmezdin?

    Böyle bir yolculuğa çıkalım şimdi. Süresi can isteğine bağlı. Tek şart var; öyle hemen pes edemezsin her yolu denemiş olman sonucunda geri dönebilirsin. Bu 1 günde de olabilir 1 asırda da. Ömür korkun olmasın. Tanrın bu adadan elini çekmiş..

    Önce seni bu yolculuğa çıkmaya hazırlayalım. Odaklan. Bedenini saran bir ağırlık var ne olduğuna dair en ufak fikrin yok. Dinciler nazar diyor, psikologlar majör depresyon diyor, ailen yaşadıklarına bağlıyor, çevren kendine gel bırakma kendini diye zırvalıyor. İçinde çelişki halindesin. Geçmişteki enerjik hallerine bakıyorsun, verdiğin mücadelelere , fırtınaya karşı dik durduğun günlere. Kafanı kaldırıp aynaya baktığında ise gördüğün kim, ne istiyor senden anlayamıyorsun. İçinde cızırtılı bir radyo var, bir şeyler anlatıyor. Haberler, olaylar, duygular, bir yerlerde tanımlanamayan bir müzik çalıyor. Karmaşıklığın tam ortasındasın. Dışta birçok ses, içte desen susmayan birçok ses..

    Hayatındakileri gözden geçir. O süreçte neler yaptıklarını düşün. Bir an neşelisin, bir kaygılısın. Davranışların düşüncelerinden ötürü kaotik bir hal almış vaziyette. Kardeşin acilen tedaviye başlaman gerektiğinin farkında. Partnerin sadece hastalıklıymış gibi bakmakla meşgul. Arkadaşların anlamak yerine, yaftalamakla, geçmişi önüne ısıtıp koymaktan başka bir şey yapmıyor. İçten içe çürümeye başlıyor hücrelerin. Sen sadece vücudundaki ağırlığı hissediyorsun. Yavaş yavaş bu çürüme, evrimleşmeye başlıyor..

    Önce seni, dünyanın seni anlamayacağına inandırıyor. Yavaş yavaş evine çekilmeye başlıyorsun. Ailen kaygılı bir halde seni yanlarına çağırıyor. Karşı çıkıyorsun. Çünkü sadece yorgun bir dönemdesin, herkes bunu yaşayabilir diyerek devam ediyorsun. Bir sabah uyandığında yorganla olan ilişkinin, sokakla olan ilişkinden daha çok cezbettiğini düşüneceksin. İşte bu ilk evre. Dünyadan kendini soyutlamaya başladın, tebrikler. Uykunun altı üstüne girdiğinde bu yeme alışkanlığının da katili olacak. Hayatını; kahve, kullanıyorsan sigara, ve birkaç lokmalık atıştırmalıklarla idare etmeye başlayacaksın, merhaba sevgili iskelet sistemim dediğin evreye geçiyorsun şimdi. İkinci evre inkar. İnan bana en çok bu evrede eğleneceksin. Çünkü en doğru sensin. Hatalarınla yüzleşmek zorunda kalmayacaksın, insanlar hep yanlış olacak, seni anlamayacak, söylemeye çalıştıkları işine gelmediği anda siktir edeceksin. Süper item. Her şeyin en iyisini sen bileceksin bu süreçte. Kilo ve akıl kaybı, isteksizlik, zevke düşkünlük.. Gelelim üçüncü evreye; öfke. Karmaşa sonrası, suçlama evresi. Bana yapılan haksızlıklar diyeceksin, doktora mı gitsen diyenlere asıl hasta sizsiniz diye çıkışacaksın (doktora gittiğinde bundan kesinlikle emin olacaksın, ama o sonuncu evre, biraz bekle). Aynayla ilişkin bitecek, ilişkinin bittiği tek şey ayna olmayacak tabi. Aşka veda bu evrede olacak, kimse nazını annen kadar çekemez, bunu terk edilmeler sayesinde öğreneceksin. Umarım öğrendiğinde geç kalmamış olursun. Arkadaşlarına cümle kurma fırsatı bile tanımayacaksın, sesi çıkan her şeye karşı savunmada olacaksın. Hele de koç burcuysan geçmiş olsun. Özündeki ateşi etrafı yakmak için kullanacaksın. İşin sonunda o ateşle yaktığın tek şey sigaran olacak..

    Nazardan, hastalıktan, kendini bırakmış olmaktan.. Sıfatı ne olursa olsun, seni yatağa çakılı kılacak olan şey gücü elin alacak. Senden geriye; duş almayı bile unutan, yemek yemese dahi acıkmayan, sevgisizlikle nefes alan, amaçsızlıkla güne başlayan, balkondan akıp giden hayata tüküren, yaşamına devam eden eski sevgiliyi ve arkadaşlıkları suçlayan, dünyanın son gününü her gün baştan yaşayan etten çok kemiği kalmış, aklı bedenini terk etmiş, kalbi kendi halinde harabe olmuş, ruhu mağlubiyet ordusuna komutanlık eden biri kalacak..

    Göğe bakacaksın, tanrının seni terk ettiğini anlayacaksın. Şöyle bir bakacaksın, kimse olması gerektiğinde yanında olmamış olacak ya da sen izin vermemiş olacaksın. Pazarlık evresine hoş geldin.. Doktora istemeye istemeye gideceksin. İstemesen de gitmelisin. Çevrende haklı olduğunu ve hasta olmadığını söylemesi gereken birileri olmalı. Tabi reçeteyle evine döndüğünde, senin için büyük vurgun olacak. Hayatla arana girenlerden elinde kalan tek şey o reçete olacak, ha bir de sağlık geçmişinde oluşacak olan raporun.. 

    Hasta olduğun yerde, iyileşemezsin.. İşte sana o yolculuğa çıkman için yeterli gelmesi gereken en önemli sebep bu.. Kabullenme ve son aşama, tebrikler simülasyonu bir şekilde intihar etmeden tamamladın. Bundan sonra, başta olduğu gibi yine senden ibaret olacak. Hastalanabilir, aşina olduğun evreleri tekrar yaşayabilirsin. Bunu güvenli alanın yaparsın. Gelsin suçlamalar, gitsin akıl sağlığı. Düşe kalka emeklemekten yürümeye geçen bebek misali, ayağındaki morlukların hakkını verip adım atmaya çalışabilirsin, işte yolculuğun ilk aşaması, gelsin maceralar gitsin yorgunluklar. Olduğun yerde üstüne bir battaniye alıp zamanında tükürmeyi sevdiğin balkona elinde kahveyle çıkar ve güneşe okkalı bir selam çakarsın, gelsin dinlenmeler ve gitsin huzursuzluk..

    Biliyor musun, bu sana sanırım onca yazı arasındaki ilk gerçekçi itirafım. Her aşamayı hakkını vererek, biraz da suyunu çıkararak yaşadım. En büyük nazım her zamanki gibi ailemeydi, şımarık olarak büyüdüm, hadi tutukla beni. Kimi arkadaşımla ağır tartışmalar yaşadım, sildim attım. Ağır konuşmuş olmalıyım ki onlar için beni silip atmak kolay olmadı. Aşkta desen, iyi bir batırıştı. Titanik görse dağa çarpışından utanır. Sevgili doktorlarım, içten içe umutsuz bir vaka olduğumu söyleyemeseler de Hipokrat’a şükürler olsun, doktorlarımın baş belası olmamın tatlı mimarı. Ve gelelim tanrıya. Kendisiyle aram pek iyi sayılmaz, sadece sorgulamak değil yaptıklarından ya da yapmadıklarından dolayı kendisini haksız çıkarak pek çok konuyla çıktım karşısına. Kendimle olan savaşın hem galibi hem mağlubu oldum. İnanmadığım hiçbir fikri yazmadım, yazdıklarımınsa inandıklarımla pek bir ilgisi yoktu çoğu zaman.  İyi bir hikaye anlatıcısına ve tiyatroculara dikkat edin, kandırmak onlar için işin en basit yoludur. Özellikle işin ehli olduğuna inananları bu konuda sınarlar. Kibirle sınırlarını korurlar. Aşabilmene aşk olsun. Yolculuğa çıkmak konusunda adım attığımı söyleyemem. Evrelereyse geri dönmek gibi bir niyetim yok. Yani demem o ki ne yapacağıma dair fikrim yok hala. Burada meydan okumak kolay. Yol bu, sıkıyorsa çık demek.. Hem mutlu olmak istiyorum, hem de yazmayı hiç bırakmamak. İkisinin aynı masada oturamayacağını yaşayarak öğrendim. Bir seçim yapmam gerek biliyorum. Hatta bildiğim 3 şeyden birisi bu. Belki lanetim, belki ödülüm bilmiyorum. Şimdi gelelim sana ve yolculuğa..

    Evrelerin hangi aşamasındasın bilmiyorum, ben özetledim sene bütünüyle yaşa. Unutma, her nasıra dayanmak için bir umudun olmalı. Ya da kendine iyi bir hikaye yazmalısın.. 

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KALBİN YANSIMASI..

    Derler ki kalpte olan, hayata baktığımızda yansıma olur..

    Kalbinizden haberiniz mi var mı, yoksa kilitli orası?

    Bunu sadece aşktan ibaret olarak düşünme sevgili Shakespeare. Hayallerin, hikayelerin, hedeflerin, hayatının amacı, arzuların, yanlışların, doğruların. Hepsinin bütününe bak ve öyle söyle. Sokağa ve gökyüzüne baktığında tam olarak ne görüyorsun. Şimdi kapat gözünü sadece 10 saniye kadar.. Tam olarak o karanlıkta ne var?

    İnsanın kendine bakması, görmesi kendinde olanla biteni zor. Bu yüzden malumunuz kendimi denek olarak sunuyorum ortaya. ”Ben değil bir arkadaşım öyle demiş, yapmış” demek daha kolayınıza gelecektir.. Gözümü kapattığımda; bir sahnenin tam ortasındayım, sahnede bana sevdiğim birkaç müzisyen arkadaşım ve keman hocam eşlik ediyor,. Tam karşımda, off! Yoğun bir kalabalık, heyecanlı ve birazda batırmamı bekler gözlerle bana bakıyor. Ailem ve sevgili dostlarım en önde, köpeklerim sandalyede. Bir tarafta küçük bir topluluk var, bu zamanında gönüllü olarak içerinde bulunduğum sevgili dernek arkadaşlarım. Diğer tarafta 5-6 kişi var; zamanında gerçekleri yüzlerine söylediğim için düşman olanlar, kendileriyle çelişki yaratanlar ve asla sahip olmayacaklar sevgi için hayata küskün olup benim başarısızlığımdan doğacak olanın heyecanını duyanlar. Tam orta sırada eski sevgililer ve aşklarım var; aralarında yapabilirsin diyenlerde var, yok canım daha neler diyenlerde, vay be öfke nöbetlerini aşmış parlıyor diyenlerde. Evet her sevgililik olayı güzelliklerle dolu olamıyor maalesef. Biraz gerilerde; yaşam şeklimden tutun da fikirlerime kadar beni aşağı çekmeye çalışanları görüyorum. Onlar tam olarak ne gibi bir beklentisi var bilmiyorum. Sanırım taşlamaya gelmişler. Ya da doğru olanı görmüşler, ki bu şuan için Rusya’nın yanlış yapıyorum diyerek erdemli davranması kadar imkansız. Ailemin hemen arka sırasını 28 yaşıma gelene değin hayatımda az öz şekilde bulunmuş insanlar doldurmuş, onları Müge Anlı’nın alkışlayan tayfasında da görmek mümkün. Geri kalanlarsa ağzımı açıp dünyaya bir şeyler söylememi bekliyor. İlk 3 dakikada onları aldım aldım. Sonrası çetin bir savaş olacak..

    Gözümü açtığımdaysa gördüğüm; temizlenmeyi bekleyen bir pencere, buzu erimeye başlamış yarım bir kahve, cevap bekleyen mesajlar, kırgın bir kalp, aylardır yürüyüşe çıkmadığım ve spor yapmadığım için çay bardağına tabak görevi olmaya çalışan göbeğim, okunmayı bekleyen kitaplar, kelimelerden ibaret şarkılar, çizilmemiş bir rota, neye kime olduğu her gün değişiklik gösteren özlem hissi, yataktan çıkmadığı için güçsüzleşmeye başlan kaslarım ve dahası..

    Hava serin, güneş yine de doğmaktan vazgeçmemiş halde. İnsanlar dünde yaptıklarını umursamaz bir tavırla sokakların tadını çıkarıyor. Beni, kalbimi bu inzivaya iten ne peki! Anladık, kötü şeyler yaşandı, yalanlara doyuldu, ilişkilerde acemi birliği olduğumuzu öğrendik, eğitip eğitip dışarı saldıklarımızın başkalarına gösterdiği sevgiyi de gördük. Peki beni hayattan alıkoyan ne?

    Kalbime dönüyorum. Kırılmış, zedelenmiş, kah kilit vurulmuş, kah saçmış kendini etrafa öylece. Çelişkiler dolu kavramlar. Özüm bu dediğim ne varsa aksine varan seçimler yapmış. Aklım desen tam bir oynak. Hem farkındalığın zirvesine vardı, hem de o zirveden astı kendini. Anlaşıldığı üzere; kahraman olurum, yardım ederim, hak savunurum, diş geçiririm, değer ve sevgiyi arşa çıkaracak kadar hissettiririm. Ama bunu sadece başkalarına yaparken güçlüyüm. Mesela eski bir dostumun travma dolu geçmişinde yaralarına merhem olarak kalmadım onun hayallerine koşması içinde elimden geleni yaptım. Bugünlerde kötülüğümü isteyen birkaç kişiyle zamanında aynı masayı paylaşırken onların hastalık dolu ruhları bir an iyileşir ümidiyle hem açtım kendimi onlara, hem onların yürümesi için destek oldum. Ayağa kalktıklarında ilk bana tekme atmaya kalktıkları gerçeğini başka hikayede konuşuruz. Dürüstlük abidesi olduğuna inandığım kişiye karşı hatalı olduğuma inanıp ona doğru biri olduğuna inandırmaya çalışmıştım mesela, sonra duydum ki adıma yapıştırılan yalanlara inananların ilklerinden olmuş. Mesela eski sevgilim; ailesinin tasmasından kurtulsun istemiştim, arkadaşının mide bulandıran davranışlarını görsün istedim, hak ettiğini alması için her gün cesaretlendirici konuşmalar yapmamsa cabası. O da diğerlerinden farklı olmadı. Şimdi yeni sevgilisine sevdiğini söylerken, öğrendiği cesaretle hayatında parlıyor. Benden çaldıkları ne varsa, başkalarına sunduklarını gördüğüm için kalbimde aklımda hayli kızgın..

    Yine de canı sağ olsun diyerek yoluma bakmaya çalışıyorum işte. İşte kalbimin de aklımın da yansıması tam olarak bunlar şu sıralar. Bana yapılanları unutamıyor, kendi savaşını sürekli kenara atıyor. Başkalarına bolca dağıttığım ne varsa kendime gelince zulanın boş olduğunu görüyorum. Uykusuz kaldım, başkası için. Direndim, başkasının hakkı için. Geceleri yalnız ağladım, gündüzleri başkalarına sevgiyi öğretmek için. Yanlışların farkına vardım, başkalarının doğrularına sahip çıkabilmek için. Şimdiyse bunlardan arta kalanım işte..

    Gözümü kapattığımda spotun sadece beni gösterdiği o sahnedeyim. Gözümü açıyorum, kalbim ayrı ağrıyor aklım ayrı. Demiştik ye kilitte vursak kalbe, apaçık da yaşasak; yanlış hikaye, yanlış insanlar, yanlış aşklar, yanlış arkadaşlıklara takılı kaldıysan geçmiş olsun. Faydası yok biliyorum, özümle her gün tartışmanın. Kalbimin acısını yansıttığı bir dolu gün geçirdim. Önceleri farkında olmayarak şimdiyse farkındalıklar içinde kalarak..

    Benim kalbimin yansıması; gözüm kapalıyken başka açıkken başka. Hala kırgın, haksızlığa uğradığını bilen, kızgın bir yandan da. Biliyorum. kendim halletmeli ve kendim devam etmeliyim. Başkalarına verdiğimi en çok kendime vermeliyim. Lakin bilmediğin şeyse bunun o kadar kolay olmadığı gerçeği. Başkasını cesaretlendirmek, sevmek, kızmak ona, kırılmak ve sonrasında affetmem kolay. Peki ya kendini?

    Kalbinin karanlıkta da, aydınlıkta da yansıttığı seni her an görebilmen dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE.. 

  • ..BİR FİNCAN ÇAY..

    ”Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırdan çektiği kadar; hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi; kundurası vurmadığı zamanlarda anmazdı ama allahın adını, günahkâr da sayılmazdı.. Yazık oldu Süleyman Efendi’ye. ”

    Demiş Orhan Veli..

    Herkes kendi sokağında yaşar, kimse başkasının alanına girmezdi. Bizim meraklı çaykoliğimize kadar.. Her gün aynı sabaha uyanmış olmak kimseyi rahatsız etmezdi. Uyanırlar, meditasyonunu yapar, kahvaltılarını bitirirler, gündelik işlere dalıp giderlerdi. Çaykoliğimiz bundan bağımsız yapabileceklerini düşünür, uykuya bu hayaller içinde dalardı. Bir sabah sokaklarında çayın bittiği gerçeğiyle uyandığında bütün rutininin değişmesinden öyle korktu ki evden dışarı adım atamadı. Herkes sokağa gelecek olan ürünler için birkaç gün süreceğini konuşuyordu. Genel kurulları bir toplantı bile aldı bunun için. Sokakta herkes fikirlerini sundu, kimisi dinlenmedi bile. Bizim çaykolik diğer sokaklara danışabilecekleri fikrini attı ortaya. Ortamda cenaze evi sessizliği oluştu. Kimse daha önce bunu yapmamıştı. Ne onlar ne de diğer sokaktakiler aradaki buzlucamı hiç kaldırmamıştı yıllarca.. Hatta o sınırın hangi zamanda ve kim tarafından koyulduğu bile unutulmuştu zamanla..

    Ortamı hararetli bir tartışma sardı. Sonunda herkesin kabul edeceği bir fikir olmuş olsa bile, sınır ötesi öyle bilinmezlik içeriyordu ki kimin gideceği üzerine tartışmalar başladı bu sefer. Bizim meraklı çaykolik fikrin sahibi olarak bunu yapabileceğini söylediğinde, herkesin üzerinde oluşan tonlarca yük kalkmış gibi bir rahat nefes alındı ve hiç düşünülmeden kabul edildi..

    Bizimki bir fincan aldı eline, çaldı buzlucamı. Bir tık, iki tık dedi ve adım attı ilk sokağa. Öyle heyecanlandı ki, ne için geldiği aklından çıktı bir anda. O an aradaki buzlucamın parçalanışıyla kendine geldi. Olana anlam veremeden şaşkın şakın bakakaldı. Camın diğer tarafında olanlar ”anlaşma gereği biri diğer tarafa geçmeye kalkana kadar sınırların korunacağı, adım attığındaysa sınırların ortadan kalkacağı” gerçeğini açıkladı, ve neden yıllarca aşılmamış olan sınırı aştığını sordular. Çaykoliğimiz yavaşça fincanı gösterdi sokaklarında çayın kalmadığını ve bunun rutinlerini bozmasından korktuğu için bunu yaptığını anlattı. Diğerleri gülümsemeyle karşıladı durumu. Onu davet ettiler, sokağı gezdirler. Çay yerine kahve tükettiklerini söylediler. Bir süre misafir edildi orada. İçinde ”burada yaşayabilirim” cümlesini öyle istekli geçirdi ki sanki haykırmış gibi karşılık aldı hemen. Orada yaşayanların ıssızlığı sevdiğini, hayatlarına birilerini anlamayı tercih etmediklerini, özünde bundan korktuklarını, bu korkuya çözüm olarak bireysel yaşamı seçtiklerini öğrendi. Kimse ayrılığı, acıyı, sevgiyi, paylaşmayı, birlik olabilmeyi bilmiyordu o sokakta. Herkes kendi evinde öğrendiği kurallarla yaşıyor, statüsünü rota olarak belirliyor, evlilikler sadece tür devamı için yapılıyor, ve asla sınırların dışına çıkılmıyordu. Gümüşten tasmaları bu yaşamı ve o sokağa olan aidiyeti temsil ediyordu. Herkes adeta evlilik yüzüğü ya da inandıkları din sembolüymüş gibi o tasmaları takıyor ve sokaklarından öteye geçmeyi akıllarının ucundan bile geçirmiyordu. Bizim çaykolik aradaki sınırın kalkması sonucu, birlikte yaşanma ihtimalini sunduğunda herkes soru işaretine dönüşen bakışlarla birbirlerine baktı. Daha önce bunu hiç düşünmemişlerdi. Çizilen sınırlarla yaşamaya o kadar alışmışlardı ki birinin o sınırları silip atabileceğini fark edememişlerdi. Bizim gümüş tasmalılar, telaşlı ve korku dolu bakışlarla düşünedursun, çaykoliğimiz müsaade isteyip diğer sokağın buzlucamına doğru yola koyuldu..

    Birkaç tıklatma sonrası buradaki sınırda yıkılmıştı. Diğer tarafta bekleyenler geleni ve elindeki fincanı çatık kaşlarla karşıladı. Olanı anlattı. Yolculuğundan bahsetti, bizim çaykoliğimiz. Ağır ağır yürürken bu sokağın havasında farklı hisler sezdi. Yine de oturup misafirliğin adabıyla sessizce bekledi. Karşısına o köyün entelektüelini getirttiler. Durumu baştan sonra ona anlattı, ve varsa bir fincan çay rica etti. Bu sokakta çay ve kahve tüketimi aynı orandaydı. Bundan mıdır bilinmez, bizimkinin alış olmadığı hikaye hisleri vardı burada. Yalan, öfke, düşmanlık, tetikte olma durumu, güne başlayanla bitiren arasında uyumsuzluk,  kimi sanat yapıyor, kimi evden çıkmıyordu, kimisi çok konuşkandı kimisi ağzını bile açmıyordu, çoğunun kaşında hiddet dolu çatıklık vardı. Ya bunlarda bizim ve diğer sokağın içine karışırsa diye düşündü bizim çaykolik. Kendi sokağında sakinlik hakimdi, diğer sokakta kendi halinde insanlar vardı, bu sokaksa tam bir kaos içindeydi. Sokağın maestrosuna sordu bu durumu. Şimdi ne olacak? Çaya olan özlemini unutmuştu, merakı onu yiyip bitirmeye başlamıştı..

    Maestro dürüstlükten bahsederken yalan söylüyordu, kahkaha atarken kaşlarını çatıyor, sevgiyi anlatırken nefret dolu olanlarla bağ kuruyordu, oksimoron bir halin içinde buluverdi çaykolik kendini.. Fincanı sıkmaya başlarken elinin acısıyla kendisine geldi. Aklına anneannesinden öğrendiği doğrucu çaydanlık hikayesi geliverdi. Maestroya bir teklifte bulundu. Kendisini, kız arkadaşını, yalanlarına inanmayı seçtiği iki kişiyi, kan bağı dolayısıyla koşulsuz güvendiğini bir çember etrafında toplamayı ve onlara çay demleyip sohbet etmek istediğini söyledi. Maestro anlam veremese de misafir olduğu için onun bu istediğini yerine getirmeyi kabul etti. Evine gittiler, çember oluşturdular, herkes hararetli bir karmaşayla sohbete dalmıştı. Çay ağır ağır demleniyordu. Bu sırada fısıltıyla doğruluğun öncesi olan o kelimeyi söyler çaydanlığa yavaş yavaş; ”Mellon” ..

    Sadece bilgeler çatın gerçek tadını alır efsaneye göre. Gerim kalanlarsa keyfine düştüğü hayatın tadını bulur çayda. Bizim çaykolik aslında aralarındaki bilgeyi merak ettiği için bunu yapsa da olaylar pekte hesapladığı gibi gitmedi. Çaylar yudumlandıkça herkese bir sersemlik geldi. Yalanın sözcüsü olan ikili bir anda dökülmeye başladı. Kendilerini mağdur göstermek için insanlar hakkında anlattıkları hikayeleri, parazit gibi yaşadıkları hayatlarını. Derken kan bağı olan daldı söze, zorbalığını saklamak için başvurduğu yalanları, sere serpe anlattığı yaralarını ortaya savuruşunun nedeninin kindarlığını örtbas etmek için olduğunu. O susmadan aşkın arkasına sığınan kızcağızın tek derdinin onayla ve sevilme ihtiyacı oluşunu bu yüzden maestronun duygularıyla nasıl rahatça oynadığını anlattı. Dumur olan maestro herkesin tükürüğü kurumadan girdi söze; kibrinin onu nasıl ele geçirdiğini, kimseye güvenmediğini, sırf korkuları yüzünden gerçeklerle yüzleşmek yerine yalana nasıl inandığını dökülüverdi. Olan biteni sadece dinleyen çaykolik elindeki fincanı rafa koydu, onların kaosuna sadece bir bakış attı, kapıyı üstlerine kapatarak oradan uzaklaştı. Girdiği iki sokakta olan bitenin muhakemesini yaparak kendi sokağına doğru yol aldı..

    Elinde ne çay ne de yol arkadaşı fincanı vardı. İlk sokak kahvenin kırk yıllık hatırı olduğunu unutarak yaşıyordu, ikinci sokaksa kendilerine yazdıkları yanlışları oynayarak.. İlk sokakta ne aşk vardı, ne kaos. İkinci sokaktaysa ne paylaşım vardı ne de huzur. Kendi sokağına geldi, herkes meraklı çaykoliğin gözünün içine bakıyor ve ondan bir ses duymayı bekliyordu. Durdu, ruhundaki hasta hücrelerin titreştiğini hissetti, evine kapandı. Bir süre kimseyle konuşmadı, yatağından dahi çıkmadı. Sokak olan biteni iyice merak etmeye başlamıştı yine de kimse kapısına gidip soramıyordu..

    Günlerin takibini kaybetmişti, sadece penceresinden gökyüzüne bakıyordu. Düş pazarın kurulu olduğu, çiçeklerin kokusunun duyulduğu, havanın hafif kasvetli ve yağmurlu olduğu bir günde indi sokağına, etraftaki tatlı koşuşturmaya baktı, açtı müziğini, kafasını göğe doğru kaldırdı, yağmuru gözkapaklarında hissederken dans etmeye başladı. Dağlara ibnen sis sokaklara doğru yola çıkmıştı o gün. Yavaş yavaş diğer iki sokağı esir aldı. Bizim sokaktaysa meraklı bakışla hakimdi. Çaykoliğimiz kollarını iki yana açtı, herkesin karşısına aldı ve sevmekten korkmayan, acıyı kucaklamayı bilen, dürüstlüğü zırh haline getirmemiş, yalanlarla kimseyi incitmeye kalkmamış olan sokağını gülümsemeyle selamladı..

    Merakı boyunu aştığı, bağımlılığının onu sürüklediği yolculuğunu anlattı herkese. O günden sonra diğer sokaklarla aralarına çiçekten sınırlar koyuldu. Rutinler bağımlılık değil sadece bağlılık olacak şekilde değiştirildi.. Ve sokaklarında bahar temizliği yaptılar..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AMOR FATİ..

    ”Yaşamı için nedeni olan insan, hemen her nasıla dayanır” demiş, Nietzsche..

    Benim her yaşımda bir nedenim vardı. Hala var elbette. Lakin başarının kankasıyla aramız pek iyi sayılmaz.. Sevgili istikrar.. Başlangıç kısmında da pek başarılı sayılmam. Finallerimse genelde zayıf sayılır. Velhasıl saymakla bitmeyen ne varsa zulaladığım aşikar..

    Karmaşa dolu düşünceler, seçimlerin arasında boğulurken hiçbir şeyin seçilememesi, uzun cümlelerle derdin devasından uzaklaşmalar..

    Hiç hayatınızın yönünün değiştiği anları fark ettiğiniz oldu mu? Ya da hiç bunun üstüne düşündüğünüz oldu mu? Bir şeyleri başarmış olmak yeterli mi mesela? Başarı ölçümüzü kim ve ne belirliyor ya da? Kahvenin ve rakının bağımsız gibi görünse de ortak noktalarda kaynaştığını fark ettiniz mi?

    Ups! Yine konular arası maratona başladık.. Son bir soru, serçenin balığa olan aşkı size ne hissettiriyor? Yeterince dağıldıysak başlayalım toparlanmaya..

    Başlığın karşılığı, kader sevicilik. Kaderin kimi kadim dinlerde zaten yazılı olduğu varsayılırken, kimilerine göre karmayla ciddi ilişki içinde olduğu söylenir.. Ben her ikisine de inanan taraftayım. Hem kuklası olduğum bir yan var, hem efendisi olduğum.. Zaten olayım da bu olduğuna eminim diyebilirim. Hep bir ikilemdeyim. Yıldız haritamdan tutun, zihin kıvrımlarımdan çıkın. Hep kararsızlıklarla verilen mücadelenin merkezinde bağdaş kurmuş halde bekliyorum. Söylenmemiş olanla söylenen arasındaki uçurum, yaşanmış olanla yaşanmayı hayal edilen arasındaki engebeli yollar, düşünülenle davranışlar arasındaki dağ farkı hepsinin toplamı eşittir ben ediyor..

    Aradaki farkı kapatmak için formüle sokulması gereken farklı denklemler var. Bir fincan istikrar, bir kaşık istek, biraz hayal ürünü, bir dolu yaşanmışlık, bir cimcik sağlık, biraz koç burcu inadı ve belirlenmiş bir rota derken alın size mis gibi başarı tarifi. Şimdi gerçeklerin acıtan yönünden kendimize bakalım: Saatlere meydan okuyan uyku sevicilik, amaçsızca vakit katli yapılan sohbetler, sağlığı ağlatacak hareketsizlik, anksiyete arttıracak kadar karamsar düşünceler silsilesi, vasat insanlarla yaşanılan it dalaşları ve kendine engel olunamayacak derecede tüketicilik..

    Kendimi eve kapatsam da oturduğu yerden bana düşman olarak uyananlar var, dün yaptığım iyi ve kötü ne varsa bugüne sıcak öğün olarak getirenler, adımı ağzından düşürmemek için güne yeminli başlayanlar, kuyruk acı denilen illete yakalanmış olanlar.. Görüyorum ki düşsem de kalksam da derdi ben olmayı bırakmayan insanlarla çevrili bir hayatım var. Kabul etmek istesem de bu gerçek benimle beraber gün ve geceye dahil oluyor. Bir zaman öncesine kadar; neden insanlar benim kötülüğümü ister, neden kıskanır, neden yalanlar söyler, neden neden neden, diye düşünmekten kendimi unuttuğum zamanlar olmuştu.. Kavgalar olur, yalanlar söylenir, her ne sikimse yaşanır ve yola bakılır der insanların bu gereksiz düşmanlığını idrak etmek istemezdim.. Yalan söyleyenler yüksek sesle konuşmaya, zarar vermek isteyenler sokaklarda dolaşamaya devam ederken ben (ki eminim benim gibiler) ”tamam, belki bir süre göze görülmezsem bu düşmanlık biter dedim ve kapattım kendimi. İnsanlara, sokağa karışmaya, hatta bir süre sonra hayata..

    Yalanlar artmaya, zarar verenler sokağımızda dolaşmaya, mide bulandıran insanların içine karışmaya devam etti. Bu hiç değişmezken ben her seferinde cezayı kendime kestim. Sonra ne oldu peki! İçime kapanan, doğruları söylemekten vazgeçen, sırf kavga çıkmasın diye, saygısızlığı kabul eden, kendini yetersiz hisseden kısaca hamurumda ve burcumda olmayan ne varsa hepsine sahip olmaya başladım. Komik olan kısma şimdi geliyoruz.. Söylediği yalanlara artık kendi de inanmaya başlayan, dürüstlük adı altında başkalarının hayatında söz sahibi olduğuna inanan, başkalarının tasmalarıyla bir yerlere gelenlerse tırnaklarla kazıyarak yaşayanlara karşı daha da bilenme hakkını gördü kendinde..

    Bak! Bunu yüksek tondan girerek söylüyorum. İster ego de, istersen kendini bilmek ya da değersiz sayılacak hangi sıfatı koyarsan koy adımın başına. Toplumu hasta edenler sokakların sahibi gibi yaşamaya başlarken, sokağın hakkını veren bizler binalara saklanıp doktorlarda çare aramaya başladık.. Evde perdeleri kapatarak şarkı söyledik, sanki herkes anasınınkinden virtüöz olarak çıkmış gibi. Işıkta karanlıkta her birimizin hayatında mevcut. Bizler meleğin çığlığına kulak kabartırken onlar şeytanın fısıltında kayboldu. Ve bizi hasta olduğumuza inandırdılar. Ah benim sevgiye inan budala yanım. .

    Kader çemberimin başına kanayan ayaklarla geri döndüm ve tam oradan bağırıyorum. Dünya bizim sayemizde kendi eksenini kaybetmeden dönebiliyor. İster kapat kendi baharı betonda bekle, ister çık sokağa devrim ayak seslerini yarat. Çünkü vasatın kol gezdiği gerçeği değişmeyecek. Gördüğün üzere sen kendinde hata bulsan da haklı olsan da fark etmeyecek. Daha doğrusu edecek. Ama sadece doğru insanlar için. Bunu kazı derine. Acıtmasına izin ver. İzin ver ki ”bunlar hangi yüzle toplumda hala kabul görebiliyor, nasıl bir midesizlik bu, statü açlığıyla gözü dönmüş maymunlar” cümlesinden sonra ismi gelecek olanlara fiyakalı bir gülüş atarak yoluna devam edebil. Çünkü sadece sen başarabileceksin. Çünkü sadece sen dünyanın Atlas’ı olacak kudrettesin. Diğerleri parazit olmaktan öteye gidemeyecekler. Başta konuştuğumuz gibi hepimizin bir amacı var; ister kaçalım, ister yerine getirelim. Biliyorum yara alacaksın, yorganla dost olmayı seçeceksin bazen, yaptığın şakalara gülmeyecekler, kurduğun cümlelere çok uzun diye seni bezdirmeye çalışacaklar, vaktini çalıp sana sen depresyondayken tekme atmaya kalkacaklar, kendini anlattığın hikayeni paylaştığın ne varsa senin zayıflığın haline getirip her alçağın yapacağı gibi tam oradan vurmaya kalkacaklar.. Maddi manevi güçlerini kullanmaya bile kalkacaklar kimi zaman (senin sahip olduğun güçten habersiz), diş bileyip sahip olduklarını onlar için kullanmaya kalkma bazen bazı kurşunlar tek atımlıktır.. Yeterince boşa sıkılmış kurşunun var elinde, onları unutma..

    En kötü karar bile kararsızlıktan iyi olacak, vicdanının ceza sahasına girdiğinde etrafa iyi bak, kaleci olduğunu gör ve topu eline alarak oyunu yeniden başlat.. Hem kim bilir belki de deplasmanda olan sen değilsindir..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..HİSSELİ HİKAYELER KUMPANYASI..

    Sanırım ilk defa hem yanlış yerdeydim, hem de yanlış yerde hata yapmıştım..

    Fonda klas bir müzik, masada kahvemiz hazırsa başlayalım.. Neredeyse çocuğu arkadaşım aşkını buldu,  işine başladı, kısaca düzenini kurdu. Bunlar yaşıtlarım ve yol arkadaşlarım. Yeni edindiklerim pek yaşıtım değildi ya da zaten düzeni olanlardı. Bense lay lay lom savrulmakla meşguldüm. Gerçi hala öyle sayılırım. Kurulu bir düzenim yok, aşk desen o konuyu bilhassa konuşacağız. Hayatımı pek bir düzene koyamıyor olmak durumu beni artık sıkmaya başladı. Yazmaksa bunun en kıymetli parçası zaten..

    Anlayacağın sevgili dostum, feleğin çemberinden hala çıkamadım. Bunu çözmek için hikayenin başına dönelim. Korkma, çocukluğa inmeyeceğiz. Çemberin labirentine kuş bakışı bakacağız sadece..

    İlk durak; 17 yaşların pervasızlığı.. Üniversite sınavı telaşı, kendini tanıdığını sandığın karmaşa dolu bir yolculuk. Sonuç öfke nöbetleri ve kırgınlıklar.. Telaş peşimi yıllarca bırakmayacaktı. Siktir, bu yoldan geçenleri dinlesem 17’lerim nasıl biterdi acaba? Neyse biliyoruz ki bu yazıyı kaç yaşında okursan oku, duraklarda ne kadar kendini görürsen gör sen de kendi haritanı çizmek isteyeceksin. Gerçi arada bazı aklı selim kişiler çıkar; dinler, okur, anlar ya da dinler gibi yapar, kurallara uyar ve başkalarının tecrübelerini sollayarak hataları yenilemek yerine kısa süreliğine başkalarının yollarından gider. Ve zafer.. Bense rotayı burnumun dikine ayarladım ve bastım gaza. Üniversiteyi 20 yaşımda kazandım, müzik ve dansı bırakmıştım ve arkama bakmamıştım, birikim yapacak kadar fakir hissetmemiştim. Beni sevdiğini düşündüğüm bir adamı almıştım hayatıma ve ilk öpücüğün heyecanını hissetmeye dalmıştım. Sonrası fazla aynı, farklı şehirlerde yürümeyen ilişki furyasına yakalandık. Kavgalar, kıskançlıklar, sensizlik olmuyorlar ve ayrılık. Üniversitede yeni insanlar, yeni hikayeler koşuşturması başladı. Başladığı gibi bitti diyemem buna. İvmesi yukarıda başlayan bir yaşamın çizgisi derinlerde kayboldu. O konuya da geleceğiz..

    İkinci durak:  23 yaş bunalımı.. Garsonluk, dernek ve topluluğun gönüllü projeleri, okul,  vasat ilişkiler serüveni, bir küs bir barışık arkadaşlık ilişkileri, bolluğun şımarıklığından gelen borçlar, alkol sefasından güneşi unutmak, kan ter gözyaşı.. Çoğu dünyaya 18’lerinde kafa tutar ben 4-5 yaşlarında o işlere gönül vermiştim. 24’ümde bu durum beni depresyonun ağına düşürdü. Şimdilerde baktığımda çokta şikayetçi değilmişim diyebilirim. O zamanlarda ise anlamsızlık dolu birçok şeyin tam merkezindeydim. Yine de gönyede durmakta zorlanıyordum. Çabalamak deva olmamakla kalmıyor, dertlerin atası haline geliyordu. Aştığıma inandığım her dağ abisini çağırıyordu mevzuya. Eee ne kadar vurgun yersek yiyelim bizim kan deli akar deyip devam ediyorduk. 20’li yaş budalalığı işte. Yaşlılar bu oyunu bilse de gençler bu konuda yeni yerler keşfedeceğine inanmaktan pek vazgeçemiyor. Sevgili anne ve babamı dinlemek yerine ”benim güzel hatalarım var” diyen Athena’yı dinlemeyi tercih etmiştim. Bir sonraki rotamız, ah işte benim şimdilik en sevdiğim bölüm bu olacak. Çünkü ben neyi isterse alan, kibri boyundan uzun, ki boyum 177 cm, avare bir gezgin olduğuna inan, cepleri bol ceketini alıp ansızın ortadan kaybolan, toplumun kurallarıyla iflah olmaksızın kendi kurallarını koymaya çalışan yuvasız bir ahmaktım.. Kaderin virajlarını sollamaya kalkarsan, kederin durağına toslarsın sevgili dostum..

    Üçüncü durak: Yaş 25. Bu tamı tamına çeyrek ömür demek.. Depresyon, anksiyete, öfke krizleri, hayatın ta*şak geçtiği kişinin sen olduğuna inanmak, büyüdüm sanmak, hatalarından ders alıp diplomanı alacağını sanmak, gerçek dünyaya karışmak, istediğin tek şey huzur olduğu zırvasını kendine söyleyip durmak, varoluş sorunları, hedefler ve hayallerin arasında emeklerken koşabildiğine inanmak, hiyerarşi piramidinde 5inci kata geldiğini sanıp inerken boşluğa düşmek, hayatından insan eksiltmek, gururu sırtına almak, hayatının içine sıçtığını görmek, büyüklerin bir bildiği varmış sızlanışları, enerji tüketimini arttırmak, balmumundan kanatlarla güneşe karşı durmalar, yalanların çiftleşme mevsimi gelmişçesine artışa geçmesi, aklını ve bedenini iki ayrı krallığa bölmek, kavram karmaşaları yaşamak ve aşk.. Kendine yuva ararsın, sokağında yavaş yavaş evlerin ışığı yanar ve kimsesizleşir o kaldırımlar. İnsanlar ellerini ısıtacak olanları bulmaya başlarken sen dansa kalkacak birini bulduğunu sanırsın. Derken kaderin cilvesi tam da burada devreye girer. Önüne aklını ve kalbini geleneksel yollarla birbirlerini mahvedecekleri medeni seçenekler çıkarır.. Sonuçların canı cehenneme demeden önce susmayı öğrenmeliydim dediğin hatalar yaparsın. İşte bu hatalar, kalbini darmadağın eder ve aklın bu dağınıklığa eşlik edercesine karmaşaya girer.. O zamanlar için, ”bu dünyaya aşık olmak için gelmişim” diye zırvalarken, virajda kontrolü kaybetmenin verdiği kaza sonucu gerçeklikle arama buzlucam çekilmiş gibiydi. Görüş alanın bulanıklaşır, majör depresyonla kanka olursun ve o rauntta nakavt edilirsin.. İşte bu hızlı gelen zaferin ardından patlak veren bir felaket olur..

    Şimdilik son durak: 27 yaş.. Yokuşlar nefesini kesecek, ilaçlar öğünlerini oluşturacak, aşk kişisel felaketini yaratacak, doktorlara arkadaşlarından daha çok vaktini ayıracaksın, kaldırımlar hapishane gibi gelecek ve bırakacaksın sokağa çıkmayı. Geçmiş kamburun, gelecek körlüğün olacak, yaptıkların anlamını yitirecek, kavramları yeniden oluşturmaya başlayacaksın, yalanları isyanla karşılayacak yananların hikayesinde hüzünleneceksin,  rota oluşturmanın gereksizliğini anlayacaksın, burnunun diki ve keyfine kahya olanları emekli edeceksin, ne içersen iç eşlik edenlerin azaldığını göreceksin, doğum gününü kendin planlayacak hatta kendi kendine kutlayacaksın, insanlardan beklentilerin azalır ya da aynı kalır orası meçhul ama bileceksin herkes hayal kırklığı yaratacak bir konuda ustadır. Şanışer’in şarkısında dedikleri gelecek aklına; ”aile önemlidir ihmal etme onları, anneni anarsın ve tek istediğin gidip annene sarılmak” olur.. Alışacaksın kaybetmeyi, asıl dersin öğrenmekle değil yaşamakla geçileceğini, şanslıysan kendinle yüzleşeceksin, şansına tükürmeye kalkarsan rüzgarın balgamı suratına yapıştırmasıyla apışıp kalacaksın.. Feleğin çemberinde semazen gibi dönüp durduğunu anladığında  28 yaşına 22 gün kalmış olacak. Belki daha az belki biraz fazla. Bakacaksın aynaya korku, çaresizlik ve başaramamışlık göreceksin. Gözaltların bunların izini gururla taşıyacak, sense o izlerin üstünü fondötenle kapatabileceğini sanacaksın.. 

    Anlamın yeri ve anlaşmazlığın zemini üzerinde dansa kalkacağın, işi şakaya vurabileceğin, komedinin aslen öfkeyle değil bunu nasıl dönüştürdüğünle alakalı olduğunu öğrendiğin, aşkın aklını çarçur etmesine ve kalbe hançer çekmesine izin verdiğin, midendeki kelebeklerin aşkın habercisi değil kaçman gereken tehlikenin habercisi olduğunu anladığın ve daha nice cümleler tüketebilecek olaylar üreteceğin kahkaha dolu 28 yaşlarına..

    Başka bir durakta karşılaşmak dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BENİMLE EĞLENİR MİSİN?..

    Dünden bu yana sadece oturup bekliyorum. Yazmayı, kelimelerin akıp gelmesini, anlatmayı, hissedebilmeyi. Hala bekliyorum. Yazabilmenin hikmeti masama eşlik eder belki diye..

    Hava iki gündür kasvetli, yağmur mola vere vere kendini gösteriyor. Aklımdan geçenlerle, yaşadıklarımın arasındaki uçurum gün geçtikçe açılıyor. Kendimi uyumaya, uyanınca kahve içip bir şeyler izlemeye bıraktım..

    İlham perisiyle pek bir ilişkimiz olmadı bugüne kadar. Yazmayı, hikayelerine şahit olduklarımla birlikte öğrendim. Ağlayanla, gülenle, acıyı derinlere itenle, susanla, anlatmayı seçenle, üşüyenle, hiç ısınmamış olanla, aşık olanla, sevmekten korkanla..

    Acıkmadığınız sürece, tabağın dolu ya da boş olmasını umursamazsınız. Miden ben buradayım demeye başladıkça, gözün masaya çevrilmeye başlar. Yavaş yavaş dikkatini olduğu yerden kaydırırsın. İşte şu sıralar tam olarak böyleyim. Kalbim guruldamaya başlayana kadar yaşadıklarımla onun doyduğunu düşünürdüm. Düşünmek.. Kalbinize yapabileceğiniz bir tür ihanet. Şimdi yaşadıklarını sindirdiğini ve acıktığını hissettiriyor yavaş yavaş..

    Lunapark sevinci yaşamaya layığım diyor içim.. Kederin durağından ayrılamam diyor daha içim. Düşüncelerin, davranışlara, onunsa kadere olan etkisi üzerine birçok şey yazılıp çizildi. Genel tanım, benim için, hayatın zincirleme bir mimlenme tamlaması olması. Bana sıradan gelen davranışlarım, insanların hassasiyeti yüzünden onlara aşırı geliyormuş. Umurumda değil demeyi istesem de, bizi tanımlayan davranış biçimim umursadığımın yansıması, MAALESEF.. 

    Nodüllerime inat şarkı söylemeyi seviyorum, yağmurla beraber dans etmeyi, çalışırken ciddi kalamamayı da.. 

    Yahu iyi kötü yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz da bize biz olduğumuzu ne zaman unutturdular. Ya da biz niye izin verdik ki buna. Ödev yaparken twerk atalım, sakince balkonumuzda pilavımızı yiyelim, deliler gibi dansımızı edelim, gözlerimiz yaşarana kadar gülelim, boğazımız kuruyana kadar yapalım sohbetlerimizi, umudu içinde barındıran fallar açalım, salıncağın tadına varalım, anksiyeteye inat karışalım kalabalık konserlerin içine, şiirler doğarken şairler ölmesin, müzik sanatçısını kaybetmeden kıymetli hale gelsin, gökyüzü toprağa tavır takınmasın..

    Bazen yanlış kitaplar okuyacağız, yanlış arkadaşlıklar edineceğiz, şeytanın fısıltısına kulak vereceğiz, belki meleğe sırt döneceğiz. İçimizdeki karanlığı da keşfedeceğiz aydınlığı da. Biz biz yapan atomlara öğreteceklerimiz olacak, bir de kendilerince öğrendikleri. Travmalar edineceğiz, yaşama karşı küskün tavır sergileyeceğiz bazen. Hücrelerimiz alevlenecek bazen, bize karşı teyakkuza geçecek hatta. Sesimiz kısılacak bazen, boğazımızdaki kıpırtı eksilecek, parmak oynatmak bile ağır gelecek ve doktor sana depresyon tanısı diyecek. Kendini salıvereceksin bazen gerçekliğin dibine. Drama üçgenince zorba olacaksın önce, sonra kahramanlık damarın tutacak, mağdur rolüyse üstüne yakıştı sanacaksın. Bu çemberde habire yanlaya yanlaya yeni yollar bulmaya çalışacaksın. Sonra ya kendini bu tadı saman olmuş yavanlığa emanet edecek hep mağdur kalacaksın, ya da çemberden çıkmanın bir yolunu aramaya başlayacaksın..

    Birilerinin tasması taktığı, kendi yolunu inşa eden, 9-5 mesaiyle yaşayan, aşırılığı normalleştiren, topluma boyun eğen küçük adam, başkaldıran Mücerret, aşkı okyanusun dibinde yaşayan Martin Eden, yenilse de yeniden denemekten vazgeçmeyen Don Kişot, kelepçelerle yaşayan sanatçı, yalanları yuva yapmış dile sahip olan, lunaparkı evi olmuş, kendi halinde, başkalarının yolun..

    Yukarıdan bir sıfat veya karakter seç. Tabi başka bir seçenek daha var, ki bence en eğlenceli kısmı bu olur, kendine hücrelerinde yatan izlerle ve DNA’da olan kalıntılardan bir karakter yarat, duşunu al, kahveni yudumla, müziğini aç.. Eğer benim hikayemin kahramanları arasındaysan eğlenmeye hazırlan. Bazen övgü bazense sövgüyle. Değilsen kendi hikayende eğlence yaratabilmen dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KAMBURUNUN MERKEZİNE YOLCULUK..

    Körler ülkesinde, tek gözlü olan kralın hikayesinden sevgilerimle..

    Fonda arabeskin kral ve kraliçeleri, balkonda yağmurlu havasının sisli manzarası ve aklımda canlanan anıları tek cümleye sığdıran bir hikaye..

    Yalanın, körlüğün, köleliğin, ihanet etmenin, ömür çalmanın, akıl tutulması yaşanmanın olduğu bir zamana gidelim. Halkı kendi içinde bu zehirli ve atık sayılacak hayata tam olarak adapte olmuş ve düzenini ona göre kurmuş. Herkesin evinde kırk kilit varmış. Sesler alçakça çıkar, dudaklardan sadece yanlışlar dökülürmüş bu köyde. Nüfusu kendini idare edecek kadarmış. Tek krallıkla yönetilir, sorgulamaz ve sadece itaat ederlermiş. Yüzyıllar boyu böyle devam etmiş..

    Buraya yakın sayılacak uzaklıkta, kimsenin uğramadığı kervan yolunun geçmediği başka köydeyse sayıları oldukça az, kendilerine yeten, şarkıların kuşlara eşlik ettiği, kahkahaların desibelinin düşmediği bir başka köy varmış. Bu köyün kralı, kendini yıllar önce uzaklaştığı ailesinden ve kültüründen öyle bir soyutlamış ki sanki hep o topraklarda yaşamış gibi bir hayat kurmuş..

    İki kardeşin hikayesi başka topraklarda hüküm sürmeye devam ederken, köye keyif getirecek bir haberle uyanılmış, bir sabah. Kraliçe hamileymiş. Hikaye bu ya, diğer krallıkta aynı haberle uyanmış güne.. Lakin üç gün sessizlik yaşanmış o taraflarda. Köylerin birbirlerinden haberi olsa da, yolları hiç kesişmeyecek keskinlikte bir küslük varmış aralarında. Öyle ki, gece ve gündüz bile bu küslüğe uyum sağlamış. Güneş birine yüzünü dönerken diğerine sırtına döner, gece bir yeri terk ederken diğer yerde hüküm sürermiş.. Bir köyde şarkılar cıvıltılar varken diğerinde tamamen sessizlik hakimmiş. Birinde sofralar kalabalığa eşlik edermiş, diğerinde ise sadece mide sesini susturmak için yemek yenirmiş..

    Gel zaman git zaman iki köyünde kaderini değiştirecek doğum gerçekleşmiş.. Her masalın ilk kader döngüsünü yaratan kraliçe ölümleri bizimkinde de gerçekleşmiş. Sadece bununla kalmamış. Bizim sessizliğin taht kurduğu krallığa gelen bebek tek gözlüyken, diğer köyümüzdeki bebeğimiz tamamen körmüş. 

    Ölümün getirdiği yas iki köyü etkisi alına alsa da, çocukların ilk adımıyla neşeli köyümüzde kuşlar yeniden ötmeye başlamış. Kral yasını içine gömdükçe dışı sadece yaşama ayak uydurmakla kalmış. Derken unutmuş zamanla kim olduğunu. Ne kendisi ne de varisi halktan öte yaşam sürmüş. Zaman sadece bizim cıvıltılı köye değil, sessizliğin anavatanına da uğramış elbette. Oradaki kral, eşinin yasını tüm kasvetiyle köye yöneltmiş. Gittikçe içine kapanmış, kimseyle konuşmaz olmuş, oğlunu bu olanların sorumlusu bellemiş. Daha doğumunda damgalanan bizim prens, yıllar geçtikçe bu yükü kamburlaştırıp yüklemiş bedenine..

    Buraya kadar her şey masalların birer yansıması. Şimdi acıtan gerçeklere geçelim.. Körlük, akıllarındaki karanlığı daha da arttırmış bu umutsuz köyde. Diğer köyde ise ölüm perisi kralı ziyarete gelmiş. Ve bu ziyaret oranın kaderinin ikinci virajı olmuş. Kuşlar, ton dışında cıvıldamaya, insanlar gözlerinin görmeyişiyle akıllarına yön verememeye başlamış.. Ne halk ne prens buna bir çözüm bulamamış. Gündüz ve gecenin kafası karışmaya başlamış. Sofralar yavaş yavaş dağılmış. Diğer köydeyse kral kendini karısının mezarına kapattırmış ve ölüm gelene adar çıkmamaya karar vermiş. Kamburun varlığı artan prens, köyün sessizliğinde bir başına olup biteni anlamaya çalışıyormuş.. 

    Kasvet sinsice iki köye de musallat olmaya başlamış. Yolları birleştiren sis yavaş yavaş başlamış ortaya çıkmaya. Ne ekin vermiş topraklar, ne güneş yüzünü gösterme zahmetine girmiş. Kralın vazgeçişi, prensin kusurları gittikçe kurallık getirmiş köye.. Issızlığın başkenti olmaya aday köyün sokaklarında yürüyüşe çıkmış kambur prens.. Yol üstünde, sisin bulanıklığında birinin oturduğunu görmüş. Yaklaşmış usulca. O yaklaştıkça sis bulanıklığını azaltmış. Kim olduğu sormuş, ne yaptığını merak etmiş derken gökyüzünden daha koyu bir sohbet başlamış aralarında.. Bir yerden sonra pres olanlara anlam veremediğini anlatadursun bizim diğer köyde hastalıklar ortaya çıkmaya başlamış.. Kişiler gözlerinden sonra, dillerini de kaybetmiş sanki. Kuşlar kasvette kaybolmuş. Nefes almayı bırakmışlar neredeyse..

    Zamanın hükmünü kaybettiğini söyleyen kusurlu prens, ağaç altında oturan bu kadından yaşının ve yaşayışının hikayesini öğrenmeyi istemiş.. Kadın başlamış anlatmaya; sanki altında oturduğu ağaç ondan daha gençmiş diye düşünmüş bizim prens. Zamanında iki kardeşin bu körler ülkesinde hem geceye hem gündüze nasıl hükmettiğini anlatmış. Yanlış ve doğrunun, iyi ve kötünün, ay ve güneşin, yaşamın ve ölümün dengesinden bahsetmiş. Prens daha önce varlığından haber olmadığı her şeyin yabancılığıyla tanışmaya çabalasa da kadın anlattıkça yabancı olduğu şeyin sadece kavramlar olmadığını görmüş. Malum bir yolculu gerçekleşmeli ve hikayemizin ana fikrini bu sayede bulmalıyız. Prenste yıllarca çizilen o yolu seçmiş ve Köyden ayrılıp, neşe dolu o topraklara gitmek için kadından yardım istemiş.. Gitmişler gitmesine..

    Koyulan üç noktayla hikayeyi sizin tamamlamanız gerek. Evet yanlış okumadınız. Bulunduğunuz topraklar, travmalarınız, yaşınız, yaşadıklarınız, öğrendikleriniz her neyse. Alın bu hikayeyi, kaymış olan körün gönyesini yerine oturtmak için hikayeyi kendiniz tamamlayın..

    Hepimiz yaşamımızın bir yerinde görmeyen, duymayan ve atalı oynayanlarla karşılaşıyoruz. Bu kimi zaman ailemiz oluyor. Kimi zaman dostlarımız, kimi zamansa bizzat kendimiz.. Eğer vaktiniz varsa ve doğrular gün yüzüne çıkarmayı bir kez olsun becerebilirsiniz. Alın size, körler ülkesinde gören kişinin hikayesi. Kim kör kim değil, kim bilge kim değil, kim cesur kim değil, kim derviş kim değil.. Kurallara uymanın şahsiyeti uygunsuz hale getirdiğini, şayet moron değilseniz, bir yerlerde anlamış olmalısınız.. Yaşamakta ölmekte pek umurumda değil. Hakikati görmezden gelip, pembe umutlara dalmayı seçecekseniz hikayeyi yırtıp atın. Sizi ayakta tutan şey duymaya hazır olduğunuz diğer yalanlarsa bu sayfadan derhal çıkın. Dertlerin kusur sanıldığı, kendin olmanın hastalık sayıldığı bu yerde, ya kendi tımarhanenizi inşa edin ya da kör bir budala gibi itaat etmeye devam edin..

    ..Sövgülerimle..