Kategori: Genel

  • ..HAYAL KIRIKLIĞI..

    Sen çocuk, evet evet sen. Sen böylesin işte hiçbir zaman mutluluğu ve özgürlüğü tam anlamıyla tadamayacak, huzurun hep teğet geçeceği kişisin. Çünkü sen anca tıkınmayı bilirsin. Başkalarının mutluluğunu, güvenini, neşesini, sevgisini tıkınmayı bilirsin. Sen hep önüne sunulanı kabullenip yemişsin çünkü.. Bugüne kadar çocuk, sana kimse kim olduğunu söylemeye cesaret edememiş o yüzden gerçeğin kıyısına seni getireni suçlu buluyorsun. Sana kanatlar sunanı sen ”beni itiyor uçurumdan” diye anca suçlamayı bilirsin.. Sen seni küçümseyenlerin evinde huzur buldum diyerek koşa koşa oraya gidiyorsun. Oysa geçtiğin sokakta sana seni gösterenleri taşlamayı öğretmişler sana..

    Anlaman için sana daha önce birçok kitap, şiir, şarkı sunanlara sağır olmuşsun sen. Hor göreneyse tasmanı ellerinle veriyorsun.. Sen uysal olanı doğru sanıp evcilleştirilemeyeni düşman görmek üzere eğitilmişsin. Evet yahu sen, ne oldu bunlarda mı uygun gelmedi ölçülü, görgülü yaşam anlayışına.. Hadi ama dönüp baksana karşındaki aynaya sen anca sana sunulanı kaşıklamış, onunla doyduğunu sanmışsın hep.. Aç kaldığın yerleri, en çokta zincirlerini sana gösterenlerden korkup kaçarsın sen.. Zora gelemezsin çünkü. Çabalayamaz, sorumluluk alamazsın, sen ancak sana söylenenleri yaparsın. Sayısı fazla olanların söyledikleri senin için tek doğrudur. Sen asla tek olanın gücünü özgürlüğünü tadamazsın çünkü anlayamazsın. Hatta anlamak için en ufacık çaba göstermezsin. Çünkü önyargı askerlerin, savunma için örülmüş duvarların var senin. Sen altın kafesin şarkı söylemeyi seven kuşusun.. Bu yüzden sadece kendi mutluluğundan değil, sana sevgisini sunanlarında mutluluğundan çalan birisin sen çocuk..

    Sen bizi okuyup anladığımız, anladıklarımızı ve gördüklerimizi susmayıp yüksek sesle söylediğimiz için suçlu görürsün çocuk. Çünkü sana sadece bu öğretilmiş. Oysa ki sen sadece korkuyorsun çocuk, bu yüzden en kolayı kaçıp gitmek senin için. İstediği olmayınca kendi çocuğunu yok sayan bir aileden farksız, işine yaramadığını düşündüğü kişiyi işinden emeklerinden men edenden farksız senin ruhun çocuk. Bir orkestran olamaz senin çocuk, sen sadece ben demeyi öğrenmişsin. Çünkü sen sadece tüketirsin, üretmeye gelince korkup kaçarsın.. PEKİ YA SONRA?

    Kum üstüne inşa ettiklerin yıkıldığında ne olacak çocuk hiç düşündün mü bunları. Büyük yığınların altında kalıp açlık çektiğinde, onca büyük yazarın, şairin, şarkıların anlattıklarını eğip büktüğün gerçeğiyle yüzleştiğinde ne olacak çocuk. Hep küçük hataların korkusuyla kaçmaktan yorulduğunda ve hakikatle baş başa kaldığında ne olacak.. Freud, Dostoyevski, belki Ikarus, belki de duyduğun şehir efsaneleri sana anlatmadı mı hakikati.. Sense hep kaçıp konforlu alanım dediğin o eve saklanırken bir saniye durup düşünmedin mi hiç, ya hakikat bambaşkaysa diye, ha çocuk..

    Martın Eden mesela anlatmış, sadece bir sayfasını okusan öylece açıp sana hakikatle aldanışının arasındaki sınırı kimlerin çizdiğini göstermeye yeterdi, bugüne kadar hiç mi dönüp bakmadın çocuk.. Tabi sen statünün ışığında kör olan, sadece önüne konulanla tıka basa doyan sen, senin hakikatle ne işin olur değil mi çocuk.. Bedel dediğini ödemek için sorumluluk alabilmek gerekir, o bedelse senin bahçenin çiçekleri için ödediğin zamanın bir karşılığıdır be çocuk.. Oysa sen hep başkalarının bahçesindeki çiçeklere bakmakla meşguldün. Hatta öyle meşguldün ki, ne senin bahçene çiçek ekeni gördü gözün, ne onların hakikatini duydu kulağın.. Afyonlanmış bir ruhla zamanını sadece kendi dünyasıyla sınırlı kılan, dar görüşlü birinin kıdemli tragedyasında figüran olmayı seçen sensin çocuk..

    Asil bir hiddetle, uzun uzun konuştuk seninle bilmem hatırlar mısın o günleri. Gerçi sen dibinde güzelliği sunanı unutur, geçmişte yalanlarla aldatanı merak edip bakarsın. Halbuki kırk yılın küpünü alacak kahveler tükettik beraber. Senin aklın hep yalanlara esir, gözlerin hep başkasının bahçesini merak eden bakışlar içindeyken biz seninle uzun uzun çok konuştuk be çocuk, sen duymamak için kafanı yastık altına gömüp uyumuş olsan bile..

    Ha bende pek masum değilim. Elbet benimde neşesiz, zıvanadan çıkmış, acıdan kıvrandığım, öfkeden budalalık ettiğim çok zaman oldu.. Kendimi kaybetmiştim. Çünkü senin bahçenin zehirli sarmaşıklarını seni acıtmasınlar diye temizlerken, oraya çiçekler ekmeyi görev edinmiştim.. Meğerse zehirlenmişim içten içe.. Yalanlar içerisindeki hiyerarşide boğuluyordum. Daha çok çırpınıyordum iyileştirmek için derken e haliyle hasta düştüm çocuk.. Sapmıştım belki de düşüncelerimin kıyısından.. Önce çırpınmayı bıraktım, dinlemeye izlemeye başladım. Yavaş yavaş iştahımı köreltmeye başladım. Her şeyden herkesten bir dal çiçek bekleyen o iştahı.. İşte şimdi öyle tokum ki, düşündüklerimden daha çok, hayatımdakilerden daha azım.. Yarışı bitirmeye ramak kala yarı yolda düşmüş bir amok koşucusuyum belki de..

    Şimdi gelelim aramızdaki gordion düğümüne.. Sen hem o düğümü attın hem de çekip gittiğin çocuk. Bense testisine sinek konmuş biri gibi şiddetle işleri çözemeyeceğimi anlayalı hayli zaman oluyor.. Kelimelerle süslenmiş yollar yapmıştım sana çocuk, sense zincirleri sevmekten vazgeçemedin.. Şimdi yine bir yerlerden kaşıkladığın umutlarla devam ediyorsun, et elbette.. Bir gün aç kaldığında o yolun taşlarının sökülmüş olduğunu göreceksin. O kelimelerin iletişim kazalarına kurban gittiğini anlayacaksın çocuk.. Bunu ben değil sadece, o düğümü inatla elleriyle çözmeye çalışan çok insan söyledi sana. Sense hep sana öğretilenlere sığındın..

    Ben senin bahçende ne ektiysem sen meyvesi olarak hayal kırıklığı sundun tabakta çocuk. Aç bırakmadım ya diyebilmek için sunduğun o tabak hayal kırıklığının ağaçlarından toplanmış meyvelerle doluydu.. Halbuki ben yaşam ağacın olduğuma inanmıştım bir zamanlar.. O bahçedeki hayatımı gömüyorum şimdi. Çünkü düşlerle bile ayağa kalkamayacak bir haldeyim, ruhum nasıl çabalayacağından bir haber, senin bahçen için. O bahçede ben kenara itilmiş bir varlık sürdürdüm aylarca. Şimdiyse kendi penceremden donup kalmış olanları temizleyip bir süre içimdeki zehri akıtacağım. Hayatla benim aramda tutsak kalmış olan ruhumu özgür bırakıyorum çocuk. Dünyanın gürültüsünde seni tükettiklerinle baş başa bırakıyorum ve sıkıntı yüklü sessizliğimle burada seninle vedalaşıyorum.. Senin içinde yolu özgürlükten geçen şarkılar bırakıyorum hayatına çocuk.. Dilerim tüketmene sebep o kaşığı da, o kaşığı eline verenleri görür ve kurtulursun tutsaklığından.. Umarım gerçekle hakikat arasındaki ince çizgiyi görürsün bir gün kendi kanatlarınla uçabilirsin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..SİNEK VALESİ..

    İlk olarak parmağımı kıpırdattığımı anımsıyorum. Vızıltıyı anımsatan sesler geldi ardından, sonrada beyazdan daha parlak bir ışık.. Ardından ”gel, gel” diyen aksakallı dede çıkmadı sonunda merak etmeyin.. Ne kadardır bu halledeyim diye sormak için dudaklarımı kıpırdattım lakin ağzımdan ilk çıkan kelime ekmek oldu.. Zamanın aktarım gücü işte. Ataların kutsallığını dilime miras bırakışları komadan uyandığım an buldu beni.. Sanki dil icat edilmemişte herkesle ortak olarak sesli iletişimim sadece bu kelimeyle olacakmış gibi bi an.. Kimseden ses çıkmıyor, herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ah o budala gözler.. Acı, sevinç, merak, kızgınlık ama en çokta heyecanı barındıran o bakışlar..

    Kafamın içi sorularla dolu olsa bile dilim aktaramayacak kadar kuruydu. Biyolojik saatimi ne kadar erteledim bilmiyorum. Uyanmak sancılı olur mu demeyin öyle bir sancı hissetmeye başladım ki tam göğüs kafesimin üstünde, kalbimi sanki hiç tanımıyormuşum gibi, kendini hatırlatmak için öyle bir çarpıyordu ki sanırsınız tam ortasında mağlubiyete yeminli bir ordu cenk ediyor.. Acı beni yıllardır verilen ilaçlardan daha hızlı uyandırıyor, hissettiğim o vurgun arttıkça dilim çözülmeye başlıyordu.. Peki bana ne mi oldu.. Sabredin canım malumunuz yeni uyanıyorum.. Sindire sindire konuşalım bunları.. Sahip olduklarımı paylaşmayı görev edinmiş ahmak bir kahraman olmuşum, olmuşum da bunların beni tükettiği gerçeğini hep görmezden gelmişim.. Aslında her şey yavaş yavaş ilerledi, önce tatlı ve uyuşturan bir his, sonrası zehir zemberek.. Ah şu hedonik varlık oluşumuzun dayanılmaz varoşluğu..

    Yaşadıklarını yazdıkça yalnızlığı yaşayacaksın, umudu yaz belki bu sefer yazdıklarını yaşamaya başlarsın.. Kahve ve mezesi olmaya layık bir sohbet, kahkaha tufanı, hoş bir film ve tatlı bir veda.. Zamanın bilgeliğine inanıyorum evet. Hem de iliğimle kemiğimle.. Son hatıram buydu sanırım, ya öncesini çok yazdığımdan ya da artık yenilerini yazmak istediğimden midir bilinmez, uyanmadan önceki son hatıram işte bu kadar..

    İŞTE ŞİMDİ BAŞLAYABİLİRİZ..

    Uyandım ama ne uyanış.. Hayatı yeniden keşfetmek, yeni şarkılar söylemek, dans etmeden bitirilmeyen günler ve en önemlisi bozuk insanlarla dolu kumbaramı bozdurup yerine koleksiyonluk olacak insanlarla deli dolu bir ton hikaye yazacağımız bir uyanış.. Öfke, kızgınlık, kırgınlık, kavga derken dil yaralarıyla dolu hikayeleri yazdık bugüne kadar. Kimsede çıkıp ”kardeşim bunlar ikincil duygu birincil duygun ne, sana ne oldu” diyerek yerli bilimsel yersiz sokak ağzıyla sormadı ki, biz ne yapalım.. Pardon doktorumun hakkını çiğ ettim onun dışında kimse diyelim.. Bir yerlerde içim biliyordu neye küskün olduğunu ve neden 1.77’lik boya sahip birinin boyu kadar öfke yüklü olduğunu, diğer yerlerde bu durumu bilim açıklıyor zaten.. İnsana insan gerek deyip ne çok çabaladım desem de aslında bir o kadar çaba bekledim.. Yorgunluk, kırgınlık hepsi gelip geçiyor da işte keskin sirke küpü komalık ediyor be.. ”Hiçbir beklentim kalmadı, bana 1 adım gelene bir, 10 adım gelene on adım giderim artık, emiği geçen herkesin anasına ve babasına sonsuz kalpli teşekkürler, tebrikler” diyerek ahkam kesme evresinde olmayı elbette isterdim. Dedim ya kendimi pışpışlama durumunu uçak moduna aldım. Kendim ve kafamın kahyası iyi biliyoruz ki bu mümkün değil çünkü özümü inkar etmek beni zaten yeterince tüketti.. Şimdi asıl yeni olan bu özü kimlerle paylaşacağım konusu.. En başta söyledim ya, uyandığım o an, o ahmak ama bir o kadar içten gözler var ya hah işte artık onlar dışında kalan herkes anca avluda oyalanır artık. Sarayın kapısını kapatmak işe yaramıyordu, gelene yüreğim el vermeyip hop içeri alıyordum, baktım kendimle baş edemiyorum bende söktüm kapıyı, aldım malayı ele, ördüm duvarı..

    Bir orkestra şefiyle tanıştım evvel zaman içinde.. Bana kemanı öğretsin de virtüöz olayım diye çok bekledim ama nasıl beklemek biliyor musun. İsmail abi gelmeyecek gemiyi bu kadar beklememiştir.. O zamanlar bir satranç ustasıyla düello içindeydik. Her hamle kahyamca ince hesaplanmış olsa bile bence bir hata olduğu aşikardı.. Sonuç elbette mat be, adam usta sonuçta. Hayat satranç gibi deseler de bir konu da yanılıyorlar, mattan sonra sen hayata devam ediyorsun ama yarım ama tamamlanmış.. Aslında bir teşekkür de bu ustaya parmaklarımdaki sinirleri uyaran ilk o oldu çünkü.. Bana keman çalmayı öğretmedi, bana keman da vermedi. Hissetmeyi öğretti.. En unuttuğumu sandığım yerden, karanlığa gömülmüş, yok sayılmış yerden dokunur ya bazı insanlar hah işte tam o hücreleri buldu.. Yaraya tütün, tuz basarak kapatmayı değil, onu zamana bırakmayı değil her şekli ve varlığıyla benimsemeyi öğretti.. Şimdi neyi istediğimi bilmiyorum, neyi istemediğimdense emin gibiyim. Hep bir hata payı vardır.. Şimdi ister kusur olsun ister kabahat elimde bozuk bir pusula, gökyüzümde hiç kaybolmayan bir kutup yıldızıyla yeni bir yol hikayesi yazmaya hazırım.. Çivi gibi arzularla..

    Gülmek için bedel ödeyenlerdenseniz, bir hatayı bir ömre bedel kılıp ruhunuzu komaya mahkum etmeyin.. Ödemeyenlerdenseniz de etmeyin. Bir arkadaşım söyledi diyaframı geliştirmek için kahkaha iyi bir yöntemmiş. Şimdi alın bu bilgiyi avazınız çıktığı kadar bağırın ve devam edin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AYLAK RUHUM..

    Yazıp yazıp kenara attığım bir ton cümle gibi çürümeye başladı içim.. Yalnızlıktan şikayet mi ediyorum, yoksa onunla bir bütün müyüm bilmiyorum.. Haftalardır duvarındaki her çentiği, her kabartmayı ezberlediğim bir odada sessizce akrep ve yelkovanın kavgasını izledim.. Kah sessiz kaldım, kah sessizliğe sığındım.. Sevdiğim kim varsa onların için mola verebileceği bir durak olduğumu gördüm. Aman ne şaşırtıcı bir öğreti.. Tabi bir o kadar o durağı evi yapmış sevenlerimi de.. İşte buna kıymetli bir ders diyebilirim sevgili dostum.. Evrenin denge anlayışını değiştiren bir süreç insanlara neler hissettirip neler yaşattıysa beni de es geçmedi anlayacağın..

    Eski yazılarımı okuyan biri sayılmam pek, lakin temalarının yalnızlıktan öte gitmediğini bilecek kadar aynı kaldım diyebilirim. Ahmet Kaya misali ”beni anlamayan yoldaşlara ince bir sitemdir bu” deyip kapı çarpıp çıkmadan, sadece sevildiğimi bildiklerimle inceden vedalaşıp sessizce gidecek olmanın sesli çığlığıdır bu..

    Beni anladığını zannedip hiç duymamış olanlarla, sevdiğini söyleyip değersiz hissedenlerle, hep yanındayım deyip çıkarı bitince selamı kesenlerle, kabaca bakarsan insanca sevdiğim halde salak yerine koyduklarını sananlarla kavgasız gürültüsüz bir vedadır bu.. Ne çok kavgaya meyilli cümle birikti içimde.. Yüzlerine haykırsam anlamayacaklar ve beni yoracak, sussam e yine beni yoracak dediğim nice kelime.. İçimdeki çocuk duygusal yaşasa bile dışımdaki kadın mantığını hiç terk etmiyor.. E beşinci katta bir başına olmanın getirisi bu sanırım.. Arada dövüşürler öyle ”zaman kısa göğe bakalım yeter” dercesine, bu sırada o çocuk hep kandırırdı dışımdaki aylak kadını.. E çocuk bu kırmak olmaz der, kendini ona teslim ederdi bizim aylak kadın.. Baktı ki o çocuk yara bere içinde, baktı ki o yaralar bile uslandırmıyor onu, düşse bile Don Kişot olmaktan vazgeçmiyor çocuk, mecbur kaldı yel değirmenlerini yakmaya.. İçim sevmez vedaları, dışımsa bu duruma afili bir neden buldu şimdilerde. Her günün bayatlamaya yüz tutmuş gecelerinden, içinde kıpırtılarla uyanacağı sabahlara geçiş yapmak istiyor artık.. Eskiden herkesin hikayesinde olmaya çabaladığım o kahraman değil de kendi hikayemin figüranı olmayı yeğlerim anlayacağın..

    Acı duymak anlamamın en sağlam yolu oldu hayatım boyunca.. Ta ki son dönemde duyduklarımı, gördüklerimi, görmezden gelmeye çalıştıklarımı kafam kaldırmaz oldu.. Biz sanırım bir çark döndürüp kuralı kendi koyan, sonrasında sıkılıp koyulan kurallara uyan, yetmeyip ondan da sıkılıp bir süre sonra oyunu bırakanlar olarak kadere mimlenenlerdeniz.. Şimdi bazılarımız yeni yollara çıkacak, bazılarımız ezbere bildiği yolları tekrar yürüyecek, bazılarımızsa penceresinden akıp giden hayatı izleyecek.. Benim yolumda şimdilik çin malı bir hikaye var, tabi yerli malı bir dolunay her şeyi yeniden yazdıracak desek yalan olmaz.. Hayatta kalmak konusundaki başarısızlığımı bahçemi güzelleştirmek konusundaki yeteneğimle tamamlamak için yeni bir yol gerekiyordu.. Bunun içinse kumsalda yuvarlanan boş şarap şişesi olmaktan çıkıp, evrende göze batan fazlalık olmalıyım. Aylaklık beni bugüne kadar sorumluluk illetinden korumuş bir kalkan olsa bile şimdi yola çıplak devam etme zamanı sevgili dostum.. 26 yılı çok şeye kafa tutarak geçirmiş olsam bile şimdilerde saliseler beni yeniyor, aklım ve kalbim büyük bir yenilgiye uğruyor.. Anlayacağın daima acele edip hep geç kalıyordum. Şimdi bu yeni yolda ruhumu yavaşlatıp hayatımı hızlandırmalıyım.. Hayatımın erozyonunu yaratmak üzereyim..

    Ne demiş sevgili Ruhi Bey ”kadınlar karar verene kadar, erkeklerse anlayana kadar ömür bitiyor.” Halbuki evrenin saatini görmezden gelip kendimize birbirini kovalayan iki şeritle sınır çizmesek her şey tam zamanında olacak.. İşte tam da bu nokta da cetvel kullanmadan kaderimi yeniden çizmeliyim sevgili dostum.. Bu evde son gecem, pencereye dalıyorum gözüm bakıyorum da sokak mezarlık kadar sessiz.. Hani şu dinlemek ya da söylemek için açtığımız his ve anı yüklü şarkılar var ya dostum. Hani okuduğumuzda allı ballı anlatmaya cüret ettiğimiz kitaplar.. Şimdi diyorum birileri anlamalı. O anıları, hisleri.. Düşünmeli yazanlarla, yaşayanlarla, yaşatanlarla aynı gezegende yaşadığımızı.. Sanırım en çokta bunun için gitmeliyiz sevgili dostum.. Dostoyevski, Shakespeare, Neşet Ertaş, Cem Karaca, Barış Manço ile aynı gezegende yaşadığımızı hatırlayanların sokağına gitmeli.. Maskelerimizin altında yapayalnız kalmayacağımız, sert kahkahalar atacağımız yerlere yapmalıyız artık evimizi.. Biliyorum buralarda sevdiğimiz çok ayak izi var.. Öylece gidemez ya insan haklısın. Bizde bir anda değil sakince gidelim işte.. Belki bir maestroya sahneyi yak demek bizimkisi.. Lakin belki de asıl orkestra sokaktadır ne dersin sevgili dostum.. Yeni yollarda, yeni hikayelerle, belki medenice bir mahvoluş, belki geleneksel bir yeniden doğuş olacak yeni hikayelerimizi öğrenmek için bildiklerimizi unutmanın şerefine..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..BEKLENMEYEN MİSAFİR..

    Ve anlayacaklar tabi geriye kurtaracak hiçbir şey kalmadığı gün..

    Kafamın içi talan edilmiş savaş meydanı.. Kalemim kafamdan beslendikçe cümlelerim aynı karmaşayı tadacak belli ki.. Bir yanda virtüözler müthiş bir sahne sergilerken, bir yanda kaldırımda karton üzerinde uyuyan bir çocuk var ve bu uçurum sonucu yazdığım her hikaye fetretle sonlanır oldu.. Aklımın acısı, kalbimin acısıyla vals halinde ve bu dans bittiğinde ilk işim o sahneyi yakmak olacak çocuk.. Çünkü sıkıldım.. Hep aynısı olmasından..

    Donuk pencerelerden sokağın akışını izleyende aynı, sokakta başı önünde göğü görmeden yürüyende.. Bunları görmek, sonunun hep aynı oluşunu bilmek heyecanımın celladı haline geldi.. Hadi gel bırakalım bu politik ağızları da biraz gerçeklere dönelim..

    Beni bilirsin çocuk keyfe gelmek için acıyla kumar oynar, neşemi ve enerjimi gözümü kırpmadan yatırırım masaya.. Ayağa daha güçlü kalktım zırvaları için dizlerimi paramparça edişlerime defalarca şahit oldun.. Önce ekini toplar, sonra bahçeyi nadasa bırakmak ve toprağı havalandırmak yerine ortalığı talan eder, ateş sönsün diye yağmuru bekler, havaya uçuşan küllere karşı sigaramı yakar, sonrasında başlarım gerisin geriye ekin ekmeye.. Hep aynı döngü işte çocuk..

    Yine öyle olacaktı.. Çünkü her şeyi en ince detayına kadar düşünmüştüm.. Taşınacağım sokağın kaldırım ölçülerini, o ölçülerin beni ne kadarlık bir alana esir edeceğini.. Kahvemi içtiğim saatleri, o an karşı masamda oturanların kim olacağını. Dinlediğim şarkılarda, okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde anlatılanların benim hikayemde yer edinişlerini. Kelebek etkisi yaratacak beklemeler için çayımı içeceğim balkonun yönünü.. Düşünce, duygu ve davranış üçgeninde olayların sıralamasındaki başlangıç ve sonu.. Her zincir plana uygun şekilde ilmek ilmek ilerliyordu ve bu beni en çokta benden koruyordu çocuk.. Zincir elimdeydi, matematik şaşırtmayacak ve bu hikayenin sonu yine bir taşınmayla başlangıç yapacaktı..

    Heyecansız, öngörülü ve tek düze ilerleyen bir hikaye.. Bir yanım farklılaşacağına inanmak isterken bir yanım aynılığın tadını çıkartıyordu.. Hızlı yaşa, durma, olabileceklere hazırlıklı ol. Beklemeli miydim gelecek olan yeniyi yoksa eski düzen içindeki yenilerle mi oyalanmalıydım diyordum kendime. Bir yanım eşyalarla oradan oraya savrulmaktan yorulmuştu, diğer yanım ”bu benim özüm” diye avutuyordu kendini. İkisinin kesişimde bir kıpırtı oluyordu ara sıra hemencecik yitip gitse bile kendini hissettiriyordu.. Tabi ben olanlara öyle sadıktım ki olabileceklere şans vermek için görmem gereken ne varsa hepsini es geçiyordum..

    Derken.. Eylemsizliğimin denklemini yerinden oynatacak olanların tam ortasında buldum kendimi çocuk.. Ve ben matematiğin bilinmeyenlerinden şiirin ”masa da masaymış ha bana mısın demedi bu kadar yüke” dizelerine meze olmaya merhaba dedim..

    ”Voila”.. Ve bir an da müzik değişti, güneş balkona beklediğim açıdan yansısa bile ben o saatte uyuyamayacak kadar heyecanla kaplandım.. Bu bana üç seçenek sundu çocuk.. Ya hikayeyi bildiğim gibi tamamlayacak, yenisi için kalemi elime alacaktım. Ya kalemimi paylaşacaktım. Ya da kalemi bırakıp dansa kalkacaktım.. Ve sahneyi yakmaya beni iten o öfke işte bu üçüncü seçenekle başladı.. Başlarda ki büyü kendimi teslimin eşiğine getirdi bu olağanüstüydü çünkü ilk defa bir şeyler plansızca ilerliyordu.. Zamanla elimdeki zincirler paslanmaya başlamıştı. Bu beni tedirgin etse bile hem o duyguyu hem de zincirleri bırakmamak için direndim.. Direniyordum ta ki müzik huzursuz edene, sesler saygısızca yükselene ve benim hikayeme çirkin kelimeleriyle dahil olanları görene kadar.. Günlerdir kapı eşiğinde yazıyor, yazdıklarımın ne olduğunu umursamadan buna devam ediyordum.. Bugün hatıralarımda kalmış bir şarkıyı duyana kadar.. Yazdıklarımın başlangıcını görsen beni baya azarlardın çocuk. Öyle öfkeyle sarılmışım ki kaleme sayfanın yarısı kapkara, ruhsuz.. Birkaç gün sonrası sakin bir özlem barındırmış, ardından belirsizlik almış cümlenin devamını.. Bugünse karmaşa dolu fakat bir bahar kokusu sinmeye başlamış..

    Sanırım ilk kez bahçeme çiçek ekerek hikayeye başlayacağım. Korkma çocuk artık talan etmek yok, artık o toprağı beraber havalandıracağız..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • Kendini Tüketmek Mi?

    İki buçuk saattir gökten yağmurla bir düşmüş yaralı balık misali ters yüzüyorum yatağın içinde. Kafamda bitmek bilmeyen hesaplaşmalar, kavgalar, öfke patlamaları, suçlanmaya karşı saldırışlar, yanlışlarla dolu iletişim kazaları, yarım kalan kavgalar, dozu aşan üslupta cümle savaşı sahneleri derken resmen Pulp Fiction yeniden çekiliyor gibiydi. Paramparça içeriklerle dolu hikaye yaşandı anlayacağın. Aklın acısıyla kalbin hüzne göç edişi arasında bir yerlerde kendi miladımı yazmaya çalışıyorum. Sürekli aynı ıstırap ve öfke çemberinde kendime tur bindiriyorum. Tekrara düşmüş hatalar, çelişki yaratan savunma mekanizmaları, habire yenme sonucu kan tutmuş tırnak etleri, affedilmeyen yerlerin huzursuzluk verişi, maruz kalınmış hayal kırıklıkları.. Kendimi bulmaya çalışırken kaybolmak, anlaşılmayı beklerken anlamadığımı görmek, gerçeklerle giderken yalanlarla gelinen sahte sevgiler, kolayca terk edişler, onlarca kez kusmaya rağmen tükenmeyen öfke..

    Yorgunum, bu konuda en büyük teşekkür kendime ve elbette emeği geçen herkesin çabasına sağlık. Parmak uçlarımda yaşanmışlıkların izi, gerçi bakma böyle sitem dolu haykırışıma yaşanmışlık olmasa yazamam ya. Ulan o değil de bak aklıma sinirden fay hatlarımı oynatan bir detay daha geldi yemek yemeyi, uyumayı hatta gel abartalım uyanmayı, yaptığın planları, kendini unutmak olur da insan nefes almayı unutur mu be. Çatık kaşlarıma kadar dayandı o ince sandığım ama yaşarken kalın gelen sızılar. Bakışlarımda kırağılaşma hali barındıran şu buhran dönemi bitmedi gitti. Üstüne düştüğüm ne varsa altında ezilir oldum. Hadi dedim şu küfür kadar huzursuz olan dilim yazmasın, aa olur mu hiç illa akacak o damardan kelimeler..

    Kafamın içindeki bir kavga esnasında ”huzursuzluk iyidir, ruhun seninle konuşuyordur aslında, sana olman gereken yerden uzaklaşmaya başladığını hatırlatır, kalkıp hareket etmeni seni rahatsız ederek anlatmaya çalışır ” diyordu. Kendime kulak asacak kadar akıllı değilim bu aralar. Ahmaklaşmanın verdiği tembellikle yaşayıp gidiyorum öyle. Herkesle olan kavgamı inatla bitirmiyor, kendimle olan savaşımda hep başkalarına siper oluyorum ne büyülü bir aptallık ama.. Kendinden kaçmak konusunda ustalaşmış olmanın verdiği haklı utancı yaşıyorum içimde. Bir yüzleşsek, şöyle konuşsak hem dans eder hem dövüşür gibi, ah sonra sarılıversek, iki ağlaşıp çok gülsek biliyorum ki bir şeyler rayına girecek ya da yeni raylar inşa edilecek. Bunu bildiğimi bilmek güzel, bense buna nasıl başlayacağımı bulmakla ilgileniyorum aslında. Çünkü yetmiyor bilmek, bi yerden başlamadıkça her yerden geç kalıyorum. Kendi zamanıma ihanet ediyor, sokakta akışımı yaşamak varken, balkondan hayatın akıp gidişini izlemekle yetiniyorum.

    ”Önceden sahip olduğum şeyleri kendimden nasıl uzaklaştığını görüyorum ve kaybolmuş şeylerin ise yanı başımda birer gerçek olduğunu” cümlenin dağıttığı yargıya bakar mısın . Benden evvelce zamanlarda yaşayanların beni tanıdığına yemin edebilirim. Bu sıralar sokağımda en çokta kitapta karşılaştıklarımı arıyorum. Nereden başlasam, nasıl başlasam, neden böyle, niye olmuyor, hala aynı şeylerin döngüsü sürüyor diye diye tükeniyorum kendimi doğru. Belki de çoğalabilmem için öncesinde azalarak bitmem gerek. İstediğim kişiye dönüşene kadar istemediğim kişiyi bitirmenin dileğiyle..

    Bir yazıyı daha başlangıçta iyi, finalde zayıf bırakıyorum..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..X’İN DENEYİ..

    Sanıyorum son atağımın ardından bir arpa boyu kadar zaman geçti.. Mürekkebin en kıymetli kısmını köpeğime teşekkür için ayırmalıyım.. Hayatımda alfabetik sıraya geçmiş insan kalabalığını baz alırsak bir tek o yanımdaydı sevgili dostum..Gözünü ve sevgisini üzerimden hiç eksik etmedi bu süreçte..

    Her şeyin başladığı sabaha geri dönelim demeyi çok isterdim lakin hangi sabah olduğuna dair pek bir fikrim yok. Elimde geçmişi,travmaları,yaşanmışlıkları,yaşanamamışlıkları tıktığım bir bavulla balkonda ayaklarımı sarkıtır olmuşum daha doğrusu beni bulduklarında bu haldeydim.. Önümde akıp giden hayatı izlemeye öyle dalıp gitmişim ki nefes aldığımı bile güçlükle hatırlar durumdayım.. Bana bir şeyler oldu ama aniden ve hissiyatlı değil de öyle parça parça, öyle yavaş yavaş ki bu zehrin damarlarımdan ruhuma aktığını anlayamamış olmak, kontrol edilemez bir öfke tufanıyla bedenime ve kelimelerime vurmasıyla son durağa erişti aslında.. Keyifsizlik, hırçınlık, yetemiyor hissi, anlaşılamamak ve bir o kadar anlayamamak.. Aslına bakacak olursan sevgili dostum son dönemde kim bunlardan hayıflanmıyor ki.. Lakin sorun dediğimiz kısmı şu ki ben artık bunlardan şikayet eden tarafta değilim ben bunların ta kendisi haline gelmişim.. Kahramanı olduğum hikayelerden sürgün etmişim kendimi de bir yatağın altında kahramanını bekleyene bürünmüşüm.. Aman ne hoş.. Tanrının sürgünü Lilith’i okuduysan bilirsin beni şu mahallenin ”götünde kurt var ayol bu çocuğun” denileni, devrimci abilerinin en gözde kardeşi, arkadaşlarının serotonin hormonu, ailenin asi olan çocuğu diye uzayıp giden bir kendini unutmuşluk listesi.. Hah işte sevgili dostum konumuzun şah damarı bu sanırım ”kendini unutmak” ya da ”vazgeçmek kendinden”..

    Kendimi bulmalı mıyım yoksa daha da fazla dağıtıp iyice kaybetmeli miyim?.. Sürekli düşünce denizinde boğuluyorum ne çıkabiliyorum içinden ne yüzmeyi öğrenmek için çabalıyorum. Belki de bu durumu alışkanlık edindim kim bilir. En azından ben bilmiyorum. Lafın gelişine güzelce vurduk lakin gidişi yine ”son sigara, son gözyaşı, son atak, son kötü gün, son, bitti, halledeceğim”lere gelecek gibi duruyor. Bu sefer durduğu gibi olmayacak, gerçi az kalsın oluyordu çünkü masamda duran son sigarayı bitirdim fakat bu durum sabah ekmek alma bahanesiyle bakkala inip sigara alacağım gerçeğini değiştiremez. Belki de değiştirir işte bunu da bilmiyorum. Ya yine ayaklarımı balkondan sarkıtmış hayatın akıp gidişini izleyecek ve öfkemi yücelteceğim bir sabah olacak ya da kendime ilk kez ”bu sefer kesin halledeceksin” kandırmalarından sıyrılıp yavaş yavaş nefesimi hissettiğim bir sabaha başlayacağım sevgili dostum..

    Şimdi sen diyeceksin ki ne oldu ya da kim üzdü seni böyle. İşte o liste de evin mutfak malzeme listesi kadar uzun ve bitmeyen bir karmaşaya sahip ama konumuz bundan azıcık ötede.

    Şimdilik damarımdan kelimelerime sirayet eden şeyin beni kontrol ettiğinin bilincine uyandığımı söylemek dışında hiçbir şey bilmiyorum sevgili dostum.. Deneyin kaçıncı sabahı olduğunu, tarihlerin akışını, savruluyor muyum yoksa çakılı mı kaldım bilmiyorum.. İyileşmek mi bu daha da hasta olmak mı bilmiyorum.. Kabuklaşacak mıyım yoksa karışacak mıyım nefesimle mürekkebe bilmiyorum.. Durmak mı yoksa dinlenmek mi bunu da bilmiyorum.. Kahraman yaratacak mıyız yoksa kandırıldık en çok kendi kendimizin yarattığı düşmana diyerek bir balkonda ömür mü çürüteceğiz bunu da bilmiyorum sevgili dostum..

    Uykusuzluk, açlık, heyecansız bakışlar, kahkahayı unutmuş bir dalak, haykırıştan kısılan ses telleri, anlaşılmak istenen sırlar ve anlamayı öğrenmek için öylece bekleyen ben..

    Biliyorum sevgili dostum keşif birlikleri yok ve sanırım kimse büyülü bir şekilde gelip beni kurtarmayacak bunun sonunda.. Olsun en azından artık bunu biliyorum..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..PEJORATİF..

    Son bir sigara daha.. Üşengeçliğime, kırıcı dilime, yeniden doğmaya kalkışıp huzursuzca uykuya dalışlara, kimliğim olan öfkeme, alışkanlık edindiğim hastalıklı  davranışların durmadan kendini tekrar eden döngüsüne bir son vermek için son bir sigara daha..

    Aylardır sersemleştiren depresyonun ve düşünce bataklığının içinde yüzmeyi öğrenmeye çabalayıp her seferinde boğuluyorum. Son dokuz aydır her sabah yeni alışkanlıklar edinmeye açık vaziyette uyanıp öğleninde siktir et deyip uyuyorum. Son iki aydır da güneşin batışı güne doğuşumu simgeler oldu. Peki bunlar kimin umurunda? Görüyorum ki en azından artık benim değil.. Sancılı geçen doğum gibi benden geriye kalan kırıntılarla yeni bir beni doğurmak, aman ne akıllıca bir seçim.. Sigaram bitmek üzere, müziğin sesi varla yok arası, kafamdaki seslerle kavgam hala devam ediyor. Tamam ama bunlar artık kimin umurunda? Günlerdir sadece gelinen noktanın sonuçlarını yaşıyor olmak ne kadar umurumda değilse işte bunlarda o kadar umurumda değil..

    Yapılan seçimlerin sonucu sevgili dostum ikimizin öngördüğünden çokta farklı değil. Sadece hesapladığım miktarın az fazlası öfkeliyim diyelim.. Son konuşmamızda dün yaptıklarımızın bugün nelere dönüşeceğini hesaplamıştık. Bilmeni isterim ki sana sessiz kalarak konuştuğum defterin tam ortasında komutansızım. Hesaplarımızın virgül kayması önüme çıkan birkaç virajdan ibaret şimdilik lakin bilesin ki bu virajlar bana direksiyonun her hücresini daha iyi kavramamı sağladı. Gerçek ve yanılgının yaratacağı kaosta kimin topacı durursa gerçeğin içine uyanacaktık diye tartışmıştık daha doğrusu sen bunu sana özel sanıyordun ve kedininkinden pek bir emindin, kahvemizde son yuduma yaklaştığımız gün. O da sükutun sarayında benim gerçekliğimin bir sırrıydı diyelim. Bu arada senden uzun süre haber alamıyor oluşun getirdiği hüzünlü ve küflenmeye yüz tutan günler var..

    Bu süreçte anksiyetemle hangi rengin daha iyi gittiğini öğrenmiş bulunmaktayım..Kelimelere temasımı yitirmeye ramak kalmıştı aslında. Son birkaç gün ise hapishane saydığımız yol kenarlarını çizgilerinin dışında yürüyorum.. Melekler ve şeytanlar koyun koyuna buralarda, bu beni yorsa da kaçak bir burjuva olarak göğe baktığım son dakikalar belki de. Kızgın bir devrimci gibi tekrar kalkabilmek için ayağa her salise beyin hücrelerime Tesla’nın orduları hücum ediyor.. Anlam kaymasının bol olduğu bir mektubun son düzlüğündeyiz sevgili dostum umarım oralar iyi gelmiştir sana.. Buralarınsa fetret devri bitmek üzeri bil istedim..

    SEVGİLİLERİMLE..

  • ..HAYATIN İLK DÖRTLÜĞÜ..

    Hiçbir şeyde ilk olmayı bekleyen biri değildim aslında, bu konuda büyük bir beklentim de olmadı. Yıllar geçtikçe gördüğüm ise kendi gezegenimde yalnız kalmayı becerebilen ilk kişi olmuş olmam. Yaşanmışlık azaldıkça yazamıyor olmak kendi içimde verdiğim en güçlü savaşlardan biri. Kazanırsam kaybedeceğim bir savaş. Yapacağım dediğim şeylerin üzeri küflenirken, hareket etmeden öldürdüğüm gün sayısı artar olmuş. Sahi takvimden bile bihaberim. Kafamın içi birbirini ezip geçen, yüz yüze bakmayan, itişip kakışmayı huy edinmiş düşüncelere gebe..

    Aslına bakarsan tüm anılarımı, beni oluşturan her anıyı, yaşanmışlıkları, duyguları şişelere tıkıp karşımdaki vitrine kilitlerdim. Herkesin bir koleksiyonu olmalı derdim. Kendi dünyamdaki en özel koleksiyonu yaratmak için oluşturduğum o vitrin. Her yaşın cehaletine ve keşfine özel şişeler, şişelere özel etiketler özenle yerleştirdiğim o vitrin 26 yıllık hikayenin tamamını oluşturuyor. Ne büyülü bir koleksiyon ama. Tabi şişeye koymaktan kaçınıp hatırlamaya kendimi mahkum ettiğim birkaç an hariç. Anlam yükleyeceğim duyguyu, o duyguların peşin sıra gösterdiğim davranışı, bir kalemde öğreten o anları terk etmekten mi korkuyorum yoksa teşekkür etmeden veda etmek mi istemedim tam olarak bilmiyorum. Bu durum benim için bir süre daha gizemini koruyacak gibi. Masadaydık, göz göze hararetli kahkahalar vardı konuşmalarımızın arasında. Sonra bir anda çalan telefon bütün neşeyi kara delik misali içine çekmişti. Hiç susuzluğu üzüntüyle ya da kakaolu sütü mutlulukla karıştırdığın oldu mu? Bana oluyor arada. Küçükken ben üzüldüğümde babam su getirirdi bu yüzden üzüntüyle susuzluğu karıştırırım kimi zaman. O telefon kapandığındaysa masada aradığım ilk şey su olmuştu. Akıllarda ki ilk soru nedense olaylara yönelik oluyor değil mi? Kim aradı, ne söyledi, ne olmuş olabilir gibi durmadan türeyen sorular. Oysa benim için önem arz eden şey o an duyduğum sızıyı hiç eskitememiş olmak. Mezar taşındaki doğum ve ölüm tarihleri arasına kondurduğumuz o incecik ve kısa çizgi ne denli önemsiz görünüyor dimi. Oysa kendi içinde çok fazla anlam barındırıyor, aman ne ironik. Herkesimi ve her şeyimi ne zaman kaybettiğimi vitrine göz atarak bulabilirsin. Burada bir bir anlatarak günlüğü romana dönüştürmeye niyetli değilim. Hatırlamayı kendime borç edindiğim o andan bahsediyor olmak şimdilik yeterli sanırım. Saplanıp kaldığım tedirginlik, öfke, özlem, güvensizlik, acıma duyguları çürütüyor içimi. Saat ve takvimdeki rakamların değişiyor olması beni gerçekten ileriye taşıyor mu, hiç sanmıyorum. Hareket etmemek için bir ton sebebim var nasılsa. Hala o masa oturuyorum, susuzum, saplantı halindeki hisler sinir hücrelerime temas halinde, aynı zamanda içimi çürüten her şey dışımda yaşadığımı hissettirmeye devam ediyor..

    Ne kadardır bilinmez kendime acımak dışında kendimle pek yüz göz olmuyorum. Bugün farklı olan neydi dersen de vitrinin titreyişini görmüş olmak. Bir şeyleri hatırlamak için hiç dönüp bakmamıştım ona. Bunun beni pek üzdüğünü söyleyemem ama yıkılıp yok olacağını düşünmek bir an ürküttü diyebilirim ya da yeni bir ana ihtiyaç duyacak kadar susadım. Bu rezervasyonu bana sınırsız edilmiş masada çakılı haldeyken yaktığım son sigarayla sana hem teşekkür hem de bir veda aslında. Işıklarla süslediğim o güzelim şişede parlayarak vitrinin en güzel köşesinde yerin hazır artık. Son sigara, son şarkı ve son bir sarılmayla beni ben yapan en kıymetli parçayı hediye ettiğin için teşekkür ederim. Yarım kalan işler, izlemeyi ertelediğim filmler, sonunu getiremediğim kitaplar, yürümekten vazgeçtiğim yollar, yarım hevesler ve gerçekleşmemiş olanların çöplüğüne bir veda..

    Ars longa, vita brevis..

    SEVGİLERİMLE..

  • ..ZİHİN EROZYONU..

     (Okumaya başlamadan önce lütfen adı geçen şarkıyı açınız, hikayeyi kendi sesinizle okumanız dileğiyle..)

    YAZAR: Yalnızlık, delilik ve anlaşılamayanlar liginin sokak dövüşüne hoş geldiniz sayın okur.. Evet evet sevgili okuyan sana diyorum çünkü sevgili Ruhi bey tam da önemli bir konuyu tartışırken düşünsel sarayımın orta yerinde beni yapayalnız bırakıp gitmeyi seçtiği için bugün seninle bir başımızayız..Seninle tanışıklığımıza ister tesadüf, ister talih, ister bahtsızlık de sonuç olarak kaderin şubelerinden birinde bir zamanlar merhabalaştık. Bugün bir merhabadan ötesini konuşacağız sayın okur.  İzninizle bugün fona Joe Satriani-The Forgotten koyuyorum, çalarken bana eşlik edin lütfen. Hayatım film olsa finalde kesinlikle bu şarkıyı koyardım. Ve fon müziğine uygun bir yere doğru yol alalım beraber.. Size aktaracağım aylaklık hikayemi okurken müziğin size eşlik etmesine izin verin lütfen sayın okur.Bu bizi daha yakın tutacaktır. Her şey tamamsa gelin sizinle şu meşhur köprüye doğru biraz yürüyelim. Köprüyü seçtim bugünkü turumuzda. Neden diyecek olursanız bazı yerleri mabedim sayarım.İnsanların içinde görünmez olabilecek yerleri. Bugün onlardan bir tanesinde oturalım istiyorum. Göğe bakma durağı gibi değil mi sizce de? Ama bugün karşıya bakacağız. Köprüden baktığınızda ileride bir köprü daha göreceksiniz sayın okur uzakta biraz evet o gördüğünüz yer, işte orayı ruhumun enkaz galerisine dönüştürmeyi düşünüyorum. Beni tanıdığınızı düşündüğüm yönlerim var düşünmediğim yönlerimi ise izninizle ben açıklayayım. Bendeniz kafası attığında ortalığı savaş alanına çeviren, zaman zaman domino etkisi yaratan seçimlerle kaosu tetikleyen, terk ettiği hatalarla anılan ki çoğunlukla dersi geç öğrendiği için o hataları epey geç terk eden, içindeki embelisin sürekli sorun çıkarmasına izin veren, kelimeleri bol keseden harcayıp bazen es vermeyi utan, evrende göze batan bir fazlalık hissi duyan (aslında öyle hissettirilen), anksiyetesiyle düşüncelerinin renk uyumuna kafa yoran öylece bir insanım.

    SİZDesenize bazıları kaderce mimlenmiş oluyor..

    YAZAR: Bilmem belki de öyledir. Belki de tanrının gerçekleştirmeyi beklediği bir felaketin oraklı kuklasıyız ya da yarım bırakılarak kenara atılmış kusurlu bir hikayenin içindeyizdir ve devamını getirmek için bir misyonlar edinmişizdir kendimize..

    SİZ: Bir ayı geçkindir karantina altındayız belki de bu yüzden darmadağınık, kırılgan ya da yalnız hissediyorsun. Bu oldukça normal, belirsizlik herkesi yorar, bu sana özel bir menü değil bence. Söylesene umutsuz musun gerçekten? 

    YAZAR: Ruhi bey olsa bana konuşma payı bırakmadan ”striptiz kulübünde heyecan arayan jinekolog kadar umutsuz” diye yapıştırırdı cevabı. Bense o kadar kötümser değilim aslında sayın okur.. Hikayemin acılı antolojisine dalıp gidiyorum bazen. Dostluğun ve aşkın can acımı çevreleyen ve gizleyen bir gücü vardı, şimdilerde kendileri ıstırap şekline bürünmeye başlamış gibi geliyor. Gerçi doktorum bunların toplamına manik dönemdesin diyor ama palavra. Kendi kıyametimin alametine afili bir öpücük atmışım gibi geliyor..

    SİZ: Yoğurt aklımı ayran ettin desem cuk oturacak. Soru mu sormalıyım, yorum mu yapmalıyım bilemedim.

    YAZAR: Lütfen kendinizi sorumluluk altında hissetmeyin. Bazen benim yazmak ve anlatma istediklerimle karşımda anlaşılanın arasındaki o uçurumda dans ediyormuşum gibi geliyor. Bazense o uçurumdan ayaklarımı sarkıtıp dansın bitmesini bekliyorum. Bu kaotik anlara eşlik ediyor olmanız yeterince değerli.. 

    SİZ: Bir cümle öncesinde tescillenmiş yılgınlığı olan bir insan bir cümle sonrasında yılgınlığının üstüne kurduğu pistte dans etmekten söz ediyor. Yazmak hem hasta ediyor hem iyileştiriyor sanırım sizi yanılıyor muyum ?

    YAZAR: Birikmiş ve taşmakta olan duygu yırtıklarından artakalan bir ben var sanırım. Mimarime hayran kalsamda restore etmem gereken şeyler var aslında. Bugün son kullanma tarihi geçmekte olanlara veda günü de diyebiliriz. Buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederim.Bildiğiniz üzere uzatarak anlatmayı severim fakat saat epey ilerledi sayın okur sizinle sohbet etmek bir zevk. Kelebek misali her şeyi bugüne sıkıştırıp hazır köprüdeyken intihar teşebbüsüne girişmeden kalkalım mı ?

    SİZ: Ruhi beyin özlemini duymadınız umarım?

    YAZAR: O ihtiyar bazen fazla sinir bozucu olabiliyor böyle bir gün için doğru kişiyle olduğumu biliyorum. Bence bir kahveyi hak edecek kadar iyi bir yol arkadaşı oldunuz bana. Yavaştan kalkalım bugünlük bu kadar yeter ve sizden son bir ricada bulunsam. Yürürken şiir okuyun lütfen bana..

    SİZ: Elbette seve seve. O elinizdeki nedir?

    YAZAR: Köprüden inelim son bir işim kaldı izninizle..Siz şiire başlayın bu arada bu beni bir hayli mutlu eder..

    SİZ: Hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir şiir geldi aklıma..

    İşim gücüm budur benim,
    Gökyüzünü boyarım her sabah,                                                                                                           Hepiniz uykudayken                                                                                                                   Uyanır bakarsınız ki mavi….

    Dalga geçerim kimi zaman da,                                                                                                             O da benim vazifem….

    (Bir anda patlama sesi duyulur.Kumandayla patlattığım köprüden gökyüzüne havai fişekler fırlar ve bir yazı belirir.. ”VOİLA! BASİT BİR VODVİL GÖNÜLLÜSÜNDEN SEVGİLERİMLE..” )

  • ..YANILGILAR..

    Neden üzerinde takım elbise vardı? O papyon da neyin nesiydi öyle? İçinde bulunduğu bu şamata ve kulak kabarttığı o tanıdık müzik.. Kendi içinde zincirleme oluşturan sorular ve öte yandan güvende hissettiren o müziğin de etkisiyle olduğu yerde birkaç saniye sendeledi o anda garsonlardan birinin durup ”oho merhaba sayın 13 hoş geldiniz uzun zaman oldu değil mi (gülümsemesi göz kırpar ve) her zamankinden mi” demesiyle başını savuşturdu ve (yutkunarak) ”13 mü 13 de neyin nesi böyle” diye tam konuşmaya başlamıştı ki sadece garsonun arkasından bakmakla yetindi çünkü garson bu tanıdık yüze bir merhaba deyip çoktan içkileri almak için uzaklaşmıştı.. Derin bir nefes alıp düşünmeye başladı buraya ne zaman geldim peki, ne bu şimdi bir tür rüya mı?

    (sizi baştan uyarayım arkadaşlar yazarın sevilen yönetmen Nolan ile bir akrabalığı yoktur bu satırlardan sonrası inception ile doğru orantılı ilerlemeyecektir.)

    Düşünce okyanusunda boğulacakken, etrafa sorgulayan gözlerle bakınırken bir an göz göze geldiği orkestra şefini tanıdığını fark etti ”bu bu o parkta ki adam! vay be ne kadar da genç görünüyor ama ama o, o günden sonra onu bir daha hiç görmemiştim” diye kendisiyle konuşarak orkestranın yanına doğru ilerlemeye başladı ”13 mü hassikomedya gerçek olabilir mi” dedi, yandan çarıklı bir gülüş attı ve durdu. ”Siz, sizi tanıyorum fakat adınızı hatırlayamıyorum”. ”Merhaba ben 42” diyerek gülümsedi orkestra şefi.. ”Anlayamıyorum buraya nasıl geldiğimi bulamamışken şimdi de karşımda bu aptal rakamlar var 13, 42 bunlarda neyin nesi bir şifre mi? ”. Gülümsemesine kelimeler ekleyerek devam etti orkestra şefi ”buraya nasıl geldiğini biliyorsun 13 burada neyi aradığını da ve aptal dediğin o rakamları söyleyen kişinin kim olduğunu da sadece düşün ve doğru soruyu bul” dedi ve müziğe devam etmek üzere ayrıldı yanından..

    (Bu arada yazar 13 korkusu yaşamıyor ayrıca 42 sayısını da Konyalı olduğu için seçmedi teşekkürler)

    Müziği duyabilecek kadar uzağa oradakileri detaylı görecek kadar yakına yani balkona doğru ilerledi..Yavaş yavaş düşüncelerini kontrol etmeye başladı, bir maestro edasıyla elini havaya kaldırdı orkestrayı durdurdu ve bir anda farkına vardığı şey hoşuna gitmiş olacak ki o kıkırdayan piç gülüşünü savurdu dudaklarından ”tamam” dedi  ”anlaşılan yine fazla kafein almışım kendimi kontrolsüzlükten kurmayı başarmam gerek bunu not edelim ve şu zihin sarayı olayına kafeinsiz dalmayı ve bir daha ki sefere papyon takmamayı da notlara ekleyelim ve devam edelim, hadi ama neydi o soru? ” dedi kendi kendine bir süre düşündü alnından akan teri hissedip açtı gözlerini, yutkundu, derin bir nefes aldı ve tekrar daldı sarayın avlusuna. Bu sefer ne şenlik vardı ortada ne kuru kalabalık, yıldızların parlaklığına ve sessizliğine eşlik eden iki gölge ve ortamın sessizliğini bozacak olan ilk kelimeler..

    13: Demek sadece ikimiz varız şu an (gülümser ve) bir de şu müzik ha. Eee 42 tam yedi buçuk yıl oldu söz verdiğim gibi bekledim şimdi söyle bana şu sorunun cevabını, hayat, evren ve her şey hakkında tüm verileri bilmek istiyorum.

    42:Bize neden rakam verdiğini hatırlıyor musun, ya da neden 13 ve 42 dediğini ?

    13: 13 lasa bir sayı, hem altın oranın parçası, ayrıca mutlu sayılardan kendisi tam benim karakterimin özeti yani. 42 ise biliyorsun işte modern mit her neyse bunları konuşmak için yedi buçuk yıl beklemedim hayat ve evren diyorduk sana sorduğum şu sorunun cevabı hani..

    42: Hadi ama 13 aptal biri değilsin sadece yıllardır aradığın cevabın 13 ve 42 olması seni hayal kırıklığına uğrattı. Sen her şeyin en dibini görensin sonuçta, daha derin daha düşündürücü cevaplar bekliyordun biliyorum rakamlar bile senin için rastgele seçilmiş olmazdı çünkü öyle özenle dizilmeli ki derin anlamları olmalı dimi..

    13: (sinirlenir ve) ne yani bu rakamlar anlamsız mı diyorsun şimdi bana onca yıl boşa mı bekledin diyorsun..

    42: seni hayal kırıklığına uğratan şey cevaplar değil 13 sorular. Soru sormayı öğrenemeden cevap bulmaya çalışıyor olmak. Tam olarak ne sorduğunu bilmiyor olmak..

    Bir satranç ustasının attığı bu tokatın yüzünde bırakacağı izi göremeyebilir fakat hissedeceği kesindi..Yavaşça gözlerini açıp odasının penceresinden bahçesine doğru baktı onca zaman onca düşünce içerisinde kendisiyle yapayalnız kalmasının nedeni gerçekten bu olabilir miydi? Bir soru bir insanı ne kadar yanıltabilir? ..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • ..IKARUS’UN ALDANIŞI..

    Yarı uyur yarı uyanık tabiri caizse ambale olmuş bir vaziyette kalktı bir sigara yaktı, yaşadığı şeye anlam veremiyordu.. Sadece 5 dakika, hemen hazırlanmaya başladı o sırada her şeyi planladı kendince ”2 sene çöp ha! ” dedi, zamanın kaybına hüzünlü bir selam çaktı ve kendisiyle yemek randevusuna çıktı, oturup her şeyi konuştu kendisiyle ya da o öyle sanıyordu o gün için, bundan sonrası belliydi artık kaybetmek ya da kazanmak değil sadece hareket etmek ve kendini müziğin ritmine kaptırmak vardı onun için bilinçsizce ama tam da birçok şeyin farkındaymış gibi büyük bir güvenle, yeni sayfalarını karaladığı defteri kapattı, kalktı masasından ve yürümeye başladı. Zamanın gidişatına aldırış etmeden sadece yürüdü. Arkadaşları, okul, iş derken zaman öylece akıp gidiyordu.

    Birkaç ay sonra bir kahveyle kahkaha dolu bir sohbetin ardından denklemin tüm parçaları yavaş yavaş tamamlanıyordu ya da tamamlanıyor muydu acaba?.. Sohbet bitti eve girdiği an aynaya baktı ve yandan çarklı bir gülüş attı ”bak” dedi kendi kendine ”matematik asla yanılmaz” (tabi formülü doğru yazıp denklemi doğru kurduysan). Dans tam da istediği gibi gidiyordu bedeni adeta şarkıyla sevişir gibiydi her şey kusursuzdu, sahnesinin dizaynı, müzik, dans tam anlamıyla kendi hayatının mimarıydı..

    sahi orkestra neredeydi? Neyse biz kaldığımız yerden devam edelim..

    Bir merhaba tüm denklemi alt üst edecekti ya da x’i ve y’yi yanlış yerlere koyduğunu anlamasını sağlayacaktı ama fevri davranışları, olayları büyütmekteki yeteneği aslında temelde kaosa olan alışkanlığı onun için sadece karmaşa temalı bir süreç başlatacaktı. Gerçi en iyi düzen en büyük kaostan doğmaz mıydı zaten, o kaosu yönetebilirsen tabi.. Evrenselliğin bağını göz ardı etmenin, kaçmanın, saklanmaya çalışmanın bir bedeli olmalıydı çünkü.. Karmaşa ve iletişim kazalarıyla dolu yorgunluklar baş gösterdi derken ona dair seçim şansı kalmış çoktan herkes onun adına kararlar vermiş, kuralları koymuş sadece onun uymasını beklercesine gözlerini onun üstüne dikmişlerdi. Hepsi kendi hikayesinin çekimine kapılmışken ona pek bir pay bırakılmamıştı ya da bırakılmış mıydı?..

    Yorgunum ve ağrılar başlıklı yazılar yazıyor, kendini geceye bırakıyor sadece nefes almak ve günü bitirmekle yetiniyordu. Sanki hiçbir şey onun eksik kalmasını, yalnız hissetmesini engelleyemezmiş gibiydi artık, savruluyordu, hep düşünceli ve dalgındı, keyif alamıyor, duygularını yansıtacak hissi sinir uçlarında hissedemiyordu, saklandığın yere başını uzatıp onu çıkaracak bir kahraman bekliyordu sanki..

    Bir akşam yine tekerrüre düşmüş bir kavganın ardından masasında öylece oturmuş listeden sırayla çalan şarkıların eşlik ettiği sigarasıyla sadece günün bitmesini bekliyordu. Aniden irkildi, çalan şarkıya kulak kesildi, şarkının hikayesini dinlediği günü, dinlerken hissettiği heyecanı anımsadı ”flight of ikarus”..Sahi belki de sorun buydu belki şaşırmak, heyecanlanmak, kahkaha atmak için içinde yeşermesi gereken tohum başkaydı ama o hep çürüyüp giden fidana takılı kalmıştı.. Kafasında beliren bir sürü soru onlara bir dolu olasılık kazandıran cevaplar, başı olduğundan daha çok ağrımaya başlamıştı ama durduramıyordu kendini yeni sorular yeni cevaplar. Bu sefer ağrıyan yer doğruydu aynı zaman gibi o şarkı gibi.. ”Duyuyor musun ?” dedi ve devam etti ”mükemmellik bir eylem değil bir alışkanlık”..Denklemin yanlışlığı zamanın doğruluğuna paralel ilerliyordu, o ana kadar, artık emindi müzik değişince dansta değişecekti..

    Sabah uyandığında evrenin varoluş sürecinden bu yana fiyakasını bozmadan ilerleyen zamana, doğru orkestrayı ve o onu yönetecek orkestra şefini bekleyerek değil kendi kemanıyla, kendi bestesiyle eşlik edecekti..

    Zaman doğrusallığını hiç kaybetmedi ve değiştirmedi.. Doğru soru, doğru kitap, doğru film, doğru aşk, doğru dokunuş, doğru şarkı.. Tohumunu attığı fikirler, onu dönüştürecek, besleyecek olanı doğru soruyu sormakla bulacaktı.. bu sefer kahvesini bay ve bayan çekim yasasıyla içmek için hazırlanıyordu,aynaya baktı gülümseyip omzuna bir öpücük kondurdu ve..

    ”Yeni bir merhabaya”..

    SEVGİLERİMLE..

     

  • ..ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN DANSI..

    Dans edemediğinden şikayetçiydi oysa aslı olan yanlış şarkıyı dinliyor olmasaydı..Hep böyle hissederdi hiç dansa kalkamayacak, hiç şarkı söyleyemeyecek, hiç sevemeyecek hatta hiç yazamayacakmış gibi..Kendine çizdiği ya da onun için önceden belirlenmiş olan döngüden çıkamayacak oluşunun hüznüyle öylece şarkıyı dinler, dans edenlere karşı sigarasını yakar ve iç geçirirdi..Fark edemezdi müzik değişince dansında değişeceğini, belki de fark etmiş olsa dahi müziği değiştirecek cesareti ve dermanı bulamazdı içinde..

    Böyle uyandığın kaçıncı sabah diye sorsanız alelade bir zaman dilimi söyleyip geçiştirirdi karşısındakini, avuturdu kendini ta ki o geceye kadar..Mabedi derdi bazı yerlere öyle her an gitmezdi çünkü bilirdi oralarda yeni paragrafın ilk kelimelerini yazdığını..Gittiğinde muhakkak keskin kararlarla kalkardı oradan yeni kararlar vereceği ana kadar da pek kullanmazdı oraları..Balkonda ardı arkası kesilmeyen düşünceler basıyordu küllüğe yaşlı bir kadının kaldırımda dans ettiğini görene kadar..Kadını son selamını verene kadar hayranlıkla izledi..Dansın ve müziğin ritmi öylesine işliyordu ki içine, kalbinin beton ormana dönüşmeye başladığı yerde bir filizlenme hissetti..Bir hışımla kalktı yerinden son düşünce kırıntısını bastı küllüğe ve taktı kulaklığını başladı yürümeye..En sonunda senfonisini oluşturacağı köprüye ulaşmıştı sarkıttı ayaklarını, kulağında Haggard, atmosferin zaman algısına aldırış etmeden izledi, düşündü, konuştu kulağına gelen seslerle..

    Hepsi benim gerçeğim mi teorim mi ?

    Tanrının oraklı kuklası mıyım yoksa kendi simülasyonumun tanrısı mıyım ?

    Cevabına aldırış etmeden bir dolu soru soruyor her soruyla yeni kararlar zinciri oluşturuyordu..Bu yoğun kavgasını kendisiyle yaparken soluk soluk kalmıştı..Her anını hissediyor sanki uzun zaman sonra ilk kez nefes alıyormuş gibi havayı derin derin soluyordu..Nokta, gülümsedi ”yanlış şarkıyla kalabalığa gösteri yapmaktansa doğru şarkıyla kendine sarılmak” dedi ayaklarını uzattığı boşluktan çekti kendinden emin bir şekilde köprünün altından aceleyle bir yerlere giden, sağa sola aldırış etmeden yürüyen, içinde bulunduğu ama hiç görülmediği o kalabalığa selamını verdi ve dansına başladı..Kuğu gibi süzülüyor şarkının en asabi yerinde içindeki öfkeyi kusarcasına durmaksızın dansa devam ediyordu..Şarkı bitti son bir hamleyle gökyüzüne gülümseyen bir selam gönderdi..

    Köprüden ağır ağır inerken bir burukluk vardı içinde ve tarifi 29 harfle devrim yaratacak bir haz..Kendini bağlı hissettiği zincirler sanki köprünün merdivenlerinde tek tek kırılıyor her adımında kendi özgürlüğünü yaratmaya daha da yaklaşıyordu..

    Ve son basamak..

    ”Hayat sevdiklerimle savaştırıp sevmediklerimle seviştirmiş beni” dedi ve ekledi ”bu benim çemberimin yanılgısı” ..Önce müziğini değiştirdi sonra dansını buysa ”yeni çemberimin gerçeği” dedi..