Olma halimizi, olduğumuz halimizi, olmayı istediğimiz halimizi, olmaktan kaçındığımız halimizi oturtsak bir masaya o masada kaç kişi olurdu? Masanızın büyüklüğü ve kalabalıklığı ne ölçüde olurdu? Ve en önemlisi bakabilirler miydi birbirlerinin gözlerinin içine, yoksa bir göz kaçırma yarışması mı düzenlenirdi?
Biliyor musunuz şuan hiç bir kelime dökülmüyor parmaklarımdan.. Biliyorum ben bu yazıyı tamamlayıp paylaştığımda siz okuyacak bir hikayeyi tamamlanmış olarak bulacaksınız. Bense bugün en azından şuan tamamlayamayacak kadar karmaşığım.. İzninizle kahvemi alıp bir bankta biraz gökyüzünü izlemeye çıkıyorum.. Çünkü doğru şekilde pes edebilmek biraz da böyledir.. Bazen bir cümle çıkar ve noktadan sonrası gelmez..
Ve üçüncü günün sonunda nihayet birlikteyiz.. Sizin içinse üçüncü paragrafın başındayız. İşte hayatın akışı biraz da böyledir, kimi için üç gün süren bir zaman dilimi kimileri için birkaç dakika sürer.. Kimine hayat günün ilk saatlerinde fırsatlar verirken kimilerini gün boyu boş bir çırpınmayla oyalayabiliyor.. Biliyor musunuz, üçüncü gün klavye başına otursam bile içimden yazacak hiçbir şey gelmiyor. Siz yazıyı eninde sonunda okuyacaksınız ve bu okumayı baştan sona yapabileceksiniz. Bense şuan sanırım yazmaya devam edebilecek bir akıl toplanmasına erişemedim.. Sanırım benimki sadece pes etmek, doğru mu yanlış mı bilmiyorum.. Ama bir şeyi biliyorum, artık hiçbir sabaha bir önce geceki halimden başka uyandığımı.. Hangi ben olarak uyandığımı bilmiyorum, ama benden geriye kalanların parça parça bir önceki günde kaldığını biliyorum..
Neyse ben izninizle biraz kahve molası vereceğim.. Daha sonra devam ederiz..
Günlerdir Tarçın’la yaptığımız yürüyüş hep bir eksikti. O bir tarafa giderken diğer tarafa çekiştiren Lusi’m benim küçük kara üzümümün yokluğu hala boşluğunu dolduramıyor. Tasmanın hafifliği, Tarçın’ın çekiştirmeden yürüyüşü. Sadece bir eksik, ama o bir öyle büyük bir boşluk ki, sanki bu yıl hayatımda ardın sıra hiç boşluk olmamış gibi yenisinin eklenmesi, eklenen yeninin bile üzerinden zaman geçip onu bile eskide bırakmasının ironisi hala buruk hissettiriyor..
Tam olarak kendimi o boşluğa bıraktım. Yıllar evvel tanıştığım bir maestro vardı, bana kendimi bırakabilmenin basit bir sırrını vermişti de o zamanlar için bunu yapamıyor olduğumu hatırladım yakın zamanda.. Basit olan nasıl bu kadar zor olabilir ki? Herkes devam edebilirken, rahat uyuyabilirken, önce ben ben ben diyebilirken ve buna defalarca şahit olmuşken nasıl olur da bunu yapmakta hala bu denli zorluk yaşayabiliyorum? Aklımın masallar, hayatımın gerçekliğinin sesini kısıyor da o yüzden.. Hala inanmak istiyorum çünkü; sevgiye, iyiye, verilen emeğe, harcanan çabaya değer şeyler olduğuna hala inanmak istiyorum.. Yeterli mi peki inanmak, hayır. Yetmez, yetmedi hiçbir zaman.. Çünkü her defasında anladım desem de hayat bana ”hayır bak anlamadın” diye diye tekrar tekrar hatırlatırcasına aynı erden, ama her defasından daha sert vurdu. Biliyor musunuz insan bazen yediği tekmelerden sonra yeter diyor yeter, kalksam da yiyorum yatsam da, en azından yer sağlam..
İşte günlerdir yazmaya bile yeltenmeme sebebim tam da bu yüzden.. Her ne olursa olsun her güne kelimelerini saçan ben, artık pes ediyorum.. Çünkü anladım, saçsam da, sussam da olmayınca olmadığını. Savaşsam da kaçsam da bazı savaşların sonucunun aslında en başından beri belli olduğunu. Kalsam da gitsem de bazen sadece bir gölgeden ibaret olduğumu.. Ve en önemlisi anladım ki bu zamana kadar bazı konularda yaralarımı da sarsam, travmalara meydan da okusam, yorgunum demeden yola da çıksam, cesur da olsam, başıma gelenlere rağmen sabahında yeniden de denesem aslında o kadar da önemli olmadığını anladım.. Çünkü bazen en zor olan en basit olanı seçmektir; gitmek ve pes etmek..
Bu yılın yakıp yıktığını 2026 inşa eder mi, bilmiyorum.. Ama bir şeyi iyi biliyorum.. O bildiğimle sessiz sedasız girilecek bir yıl olduğunu..
Emek emek inşa ettiğim kendi imparatorluğumu, o krallığın toprağına ektiğim onca çiçeği, o ektiğim tohumlar için harcadığım onca zamanı, o zaman içerisinde yitirdiğim onca enerjimi ve çabamı.. Ve sırf zaman, neşe, enerji, zaman harcandı diyerek korumaya çalışırken yaşadığım onca çırpınmayı.. Bırakmak zamanı.. İşte bazen sadece bırakmak gerekiyormuş. Büyülü manalar yüklediğin, derin anlamlar aradığın, köklü sevgiler ekmeye gayret ettiğin ve sadakatini kaybetmemek için kendine bile rest çekerek seçimler yaptığın her şeyi ve herkesi..
Bir şeyi metaforla anlatmak ne kolay; git, bırak, yak, yık.. İşte her neyse. Oysa asıl devrim insanın içinde gerçekleştirebildiğiymiş.. Günlerdir boşluğun içinde dalgın yürüyen bana teşekkürü borç bulurum.. Çünkü bu yüzeysellik devrinin içinde en derinden kök sala sala sevmeye gayret etmeyi seçtiği için.. Defalarca hayal kırıklığına rağmen yine de vazgeçmediği için..
Bugün en çokta kendime teşekkür ederim, omurgam dik bir şekilde dosdoğru pes edebildiğim için..
Ve sonunda yağmurda yürüdüm.. Ha bir de hiç çalışmadan girdiğim sınavın sonucu bugün açıklanmış. Tabi bir de yağmurda ıslanmış olmanın verdiği romantizmin yetkisine dayanarak bu yılın ilk salep/tarçın keyfini yıl bitmeden tam da şuan deneyimliyorum..
Peki bu üç cümlelik giriş bir yazıya dönüşecek kadar neden önemli, gelin bugün biraz dertleşmenin ötesinde, saleplerimizi yudumlarken sohbet edelim..
Hayatımda manası olan her şey işgal edildi bu sene; köprü, sokaklar, köksüz medeniyetim derken tüm rutinlerim ve mana yüklediğim her şeyi bir aşk uğruna işgale açtım. İşte benim hakikatimin gerçeği aşk diyen bir koç kadını zaten tam da böyle yapardı.. Ya da en azından ben aşkı bu denli sadakatle, şeffaflıkla, açıklıkla ve korkusuzca yaşamayı seçen biriyim.. Sonucu hayal kırıklığı olsa bile, yaşamaya değerdi.. Yaşatmayı seçemeyene kırgınlıklar dolu yazılar yazarak kendi dünyamda affetmeyi seçtim.. Lakin ben bugün bir şeyi hatırladım, birini hatırladım, bir anı hatırladım.. En dibe gömülmüş, sesini yıllar geçtikçe kaybetmiş, onu koruduğumu sanarken en ulaşılmaz yere sakladığım o sesi, o ritmi, o beni hatırladım..
Kendi dünyamda sevdiğim her şeyi oyuna dönüştürebilen, küçük rutinlerle hayata anlam katmayı seven, yazarak yaşayan ki çoğu zaman yaşadıklarını cüretkarca yazan, kendine küçük mabetler bulup inziva için kimi zaman bir şarkılık kimi zamansa bir kahvelik o mabetlere çekilen bir kadının kaybolma ve aylar sonra yeniden kendine bir adım bile olsa yaklaşma hikayesine hoş geldiniz.. İlk kez bir yazımı salep eşliğinde yazıyorum, size göre sıradan benim içinse devrim niteliğinde bir hareket bu. Merak eden için sebebini birazdan sohbetimizde anlayacağınıza inanıyorum.. Zaten anlamak istemeyene de bu kelimeler genel manada yersiz ve gereksiz gelecektir..
Yağmurda yüzümü göğe kaldırdım, ellerimi koydum cebime, açtım müziği, ıslana ıslana yürüdüm park boyu.. Aklıma hücum eden düşünceler ve anılar, müziğin kendi ritmini bedenime yavaş yavaş akıtması, yağmurun aylar sonrasında ilk kez içime kadar işlemesi derken uzun zaman sonra ilk derin nefes alışımdı sanırım.. Düşündüm, düşündükçe yürüdüm, yürüdükçe ıslandım, ıslandıkça fark ettim.. Kendimi, kalbimi, ruhumu, dündeki beni, bugünkü beni, çok daha derinlerde kalan verilen bir sözü..
”Ölene kadar dans edeceğim..” Söz vermek, mühürlemektir anlaşmayı. Bense kendime verdiğim sözden kilometrelerce uzağa gitmişim. Kendimle arama binlerce ağaç mesafe girmiş meğer.. O özgürce dans eden, sesi gür çıkan, dans edercesine yaşayan, hayatla oyun oynamayı seven bir benden geriye arta kalanlara bakıyorum bakıyorum da göremiyorum aynada suretimi.. Dünse hissettiğim fısıltı düne kadar olan tüm gürültüye küçük bir es verdirmeyi başardı.. Buradayım, duy beni diyen bir fısıltı yağmurdan daha derine işledi.. Tüm rutinlerim, mabetlerim ve aşk.. Hepsi saçılıverdi ortalığa. Neydim, ne olmak istiyordum, ne oldum?
Tamamen budanmış, geriye sadece kuru bir kök kalmış gibi hissediyorum. Tamamen çıplak, her şeyden soyulmuş, bir kalmış, tek kalmış.. O yürüyüş sonrası tutmayan uyku, aklın dehlizlerinden taşan düşünceler, görüldüğünden dolayı utanan duygular tek tek sesini kıstı sanki.. Ben olma halimin telaşını elime tutturan 2025 yaşanmışlıklarıysa, avucumun içinde kopmaya yüz tutmuş bir ip misali kalıverdi avucumun ortasında.. Kapatmadım avucumu, sıkı sıkıya tutmadım da. Öylece baktım. Donma halinden durma haline bir küçük adım.. Kendime verdiğim sözler, arkasında durmadığım hayaller, vazgeçmemek için çırpındıklarımın kendimden vazgeçişlerimin sebebi oluşları, evet dediklerimin hayır diyerek yakıp geçtikleri, hayır dedikleriminse aslında bir küçük evetle dönüşeceği büyülü masalları.. Ne seçtiklerim ne de vazgeçtiklerim kalmış elimde.. Peki ben hangisiyim; seçtiklerim mi, vazgeçtiklerim mi, gittiklerim mi kaldıklarım mı, sahip olduklarım mı budandıklarım mı?
Ve ses fısıldadı; ne oyum ne buyum, ne eksiğim ne fazla, ne ustayım ne çırak. Sadece yoldayım, yolda olanım.. Ruhumsa özlediği şey kendi ritmi.. Kendi ritmiyle dans edişleri.. O soğuk kış günlerinde, soğuğa aldırmadan odada son ses dans edişleri.. O küçük kızın kendi ritmiyle olan tutkusu..
Bulduğumu sandığım her an daha da kaybetmişim, kavuştuğum sandığım her an aslında daha da uzaklaşmışım, sarılmak istedikçe bir ağaç mesafe girmiş arama.. Aslında ilk gürültü depresyonun majör pençesini gırtlağıma geçirmesiyle çıkmış. Tabi 3 yıl bu görmek, anlamak, akabinde iyileşmesi için çabalamak, devamında iyileşecek değil de beraber yaşanacak bir yardım çığlığı oluşunu anlamak derken hayatta zaman da akıp geçmiş. Bir de üzerin son sene olanlar; Ben iyiyim sonunda anladım demelerimden arta kalanların aşkın gölgesiyle derinimde yatan korkuları, kaygıları bile isteye tetiklemesiyle yapayalnız bir sürece hayatın ve aşkın el birliğiyle çekilmiş oldum aslında.. Birçok duygunun da su yüzüne çıkmasıyla aynada bir ben bir de benden olmayanların hayaleti belirmişti.. Ve voila, 2025 bir hayran olduğum bir de yol arkadaşım olan iki canı da alarak aralık ayına yolcu etti beni, bizi..
Kalan sağlar kimindir bilemem, lakin benim değil artık onu biliyorum.. Aklım, kalbim, bedenim donma haline transit bir geçiş yaptı. Canım kendim bir fısıltıya kulak vererek oturduğun klavyenin başından o fısıltıyı özgür bırakarak kalmanı diliyorum şimdi.. Seni yaralarından, travmalarından, geçmişinden, hayal kırgınlıklarından öpüyorum. Ve en önemlisi o buruk gülümsemesini hayattan sakınmayan o küçük kızı sevgiyle ve şefkatle öpüyorum omzundan..
O yarım kalan dansı tamamlamak için kendi ritmini bulman gerektiğini anlamana hayli bedele sebep oldu, lakin sonunda anladın.. Dilerim anlamakla kalmayarak hayatın müziğine ve kendi ritmine yeniden kavuştuğun bir 2026 olur.. Sen hayatının maestrosu, kendi sahnesinin ışığı, her insanın hikayesinin istasyonusun.. Seni sen yapan ritmi yeniden keşfetmen dileğiyle..
Bir şeyin her şeyini, her şeyin bir şeyini bilin derler.. Bir konuda uzman olmakla her konu hakkında yeterince bilgi edinmek çağımızın ihtiyacı aslında.. Hız ve tüketim çağı, her anlamda.. İlişkilerde, işlerde, kariyerde.. Herkesin, her şeyin bir yenisi bir yedeği varmışçasına tükete tükete gidiyoruz bir yöne doğru.. Peki bizi biz yapan ne? Seçimlerimiz, alışkanlıklarımız, tutkularımız, arzularımız, çabalarımız, emeklerimiz, vazgeçtiklerimiz, kaybettiklerimiz ya da kazandıklarımız, DNA’mız, çevremiz, öğrendiklerimiz.. Listeye etki eden birçok faktör var aslında.. Bilim davranışlarımız, alışkanlıklarımız, beyin kimyamız hakkında özellikle son dönemlerde etkin bir çalışma alanına sahip.. Peki bunca bilgi içerisinde hala nasıl oluyor da mana kayıpları, kaygı bozuklukları, ilişkilerde çatışmalar halinde olabiliyoruz? Yani kısaca bu konulara erişim kolaylığımız varken, hatta benim kadar aşırıya kaçıp bilme zehirlenmesi yaşayanlardansanız, nasıl oluyor da birçok konuyu hala yoluna koymakta zorlanıyor insan?
Bilimi, araştırmaları bir kenara koyalım. İhtiyacımız oldukça alırız.. Anadolu’da derler ki, balın bile fazlası zehirler.. Peki bu gerçeklik benim ne işime yarayacak gelin konuşalım..
Bilim öğrenmenin aşırılığının erteleme davranışının bir göstergesi olduğunu vurguluyor. Beynin en ilkel iki görevinden biri yapabilmek, en önemlisiyse bizi hayatta tutabilmek.. Kara kutusuna her şeyi incelikle kaydetmesinin sebebi de bu.. Sizin iyi ya da kötü olmanızla, bir şeyin size iyi ya da kötü gelmesiyle ilgilenmeksizin sizin alışılagelmiş duygu, düşünce ve davranış kalıpları içerisinde hangileriyle hayatta kaldığınıza bakar ve yaşam örüntüsünü onun üzerine kurmamız konusunda edindiği verilerle bir döngü inşa eder.. Yani kısaca alışkanlıklarımız otomatik pilota dönüşür ve hayatımızda zamanın, enerjinin tasarrufunu sağlar aslında.. Bu gerçek şimdilik burada kalsın, gelin bilme aşkının yapamama haline nasıl dönüştüğüne bakalım..
Merak benim anavatanımın lisanıymış, bunu lise çağlarımda anlamıştım. Bir şeye merakım varsa, hevesim varsa önümde ki yol uzun gelmezdi, aşılacak dağlar keyifli bir macera hissi verirdi bana. Di’li geçmiş zaman konuşmalarımızın daha fragmanı bu örnekler.. Yapabilmek ve yaparken öğrenmek hayatımın ikinci lisansıymış.. Beni durduran, yapabilmekten alıkoyan ilk zaman dilimini depresyonla yüzleştiğim zaman yaşamıştım. Neydi, niyeydi, nasıl geçerdi derken o sürecin aslında benzini bitmiş bir araçla yola devam etmek çırpınışı olduğunu geçen seneye kadar anlamamıştım.. İlla çözmek gerekirdi çünkü, mantığıma oturması gerekirdi kabul edebilmem için. Kontrol sağlayabilmeliydim üzerinde, sindirebilmem ve hayatımda yer verebilmem için.. Depresyonunsa bunlardan azade bir anlamı varmış, hem yaşayan için hem de literatür için.. Yani hem fizyolojik bir gerçek hem de zihinsel bir sarmal..
En zoru alışkanlıkları değiştirmek, en zoru kendini bilmek ve bulmak, en zoru kendin olabilmekmiş.. Hayatın akışı rutinleri etkiliyor, siz isteseniz de istemeseniz de kendiliğinden dönüşebiliyor. Peki bu alışkanlığın iyi hissettiren ve değişimini istemediğiniz kısımlarının hayatın karşısında ve yaşanılanların zorunluluğundan sıyırarak nasıl diri tutabiliriz? Diyelim ki uyanır uyanmaz ve uyumadan önce birbirinizi görme ve birbirinizle konuşma rutininiz var ve bu hiç kaybolmasın istiyorsunuz. Ama hayat devreye girdi ve araya kim bilir mesafe ya da saat farkı girdi diyelim, birinizin gecesi diğerinizin gündüzü, o zaman ne yapacaksınız? Aslında hayatın bir sınama şekli gibi duran bu akışı biraz dışarıdan bakabilmeyi başaranlar için bir oyun haline dönüşebilir.. Biri güne güzel bir günaydınla başlarken, diğeri huzurlu bir iyi geceler edinebilir.. Ya da keyifli kahve sohbetlerinizin olduğu bir mekan var ve arkadaşınızla o mekanı o kahvenin sohbeti için ikinci eviniz yaptınız, ama arkadaşınız ya da siz farklı bir şehre gittiniz o kahve sohbetini edememe haline isyan etmenin bir kazancı olmadığını fark edenler için yeni bir oyun alanı daha oluşabilir.. Gibi gibi uzayıp gidebilecek bir liste..
Hayat kimi zaman bize rağmen, kimi zamansa bizimle bir ahenk içinde akar hissi var mı sizde de, yoksa ikisinden birini yoldaş edinip yaşayanlardan mısınız? Benim için, hayata aşkla bakarken benimle roman havası oynayan bir hayat varken, kalbimi kırdığı zaman bana en sevmediğim müzik listesini açarak beni pistten zorla indiren bir hayat akışı var aslında.. Kimi zaman bana rağmen, kimi zaman benimle birlikte.. Kimi zaman beni dansa kaldıran, kimi zaman da acıtacağını bilerek ayağıma basıp beni sahneden indiren.. Ya da kim bilir ben o sahneden kaçmışımdır, emin değilim..
Eğer alışkanlıklarımıza dikkat etmezsek kaderimizi etkilerler. Oysa en güvenli alanımızı da alışkanlıklarımız inşa eder.. Peki nedir bu alışkanlıklar, nasıl ediniriz, neden ediniriz? Daha doğrusu hayatımızın otomatik pilotu olan bu konu bu denli önemliyken nasıl olur da farkına varmadığımız o küçücük faktörler bu denli büyük bir fırtınaya sebep olabilir? Ve en merak ettiğim şeyse, ben bu kadar derine dalmışken nasıl olur da hayatı kaçırmama sebep olacak bu döngüleri emek emek inşa etmiş olabilirim?
Mesela veda etmek konusunda hala zayıfım, öyle arkamı dönüp gidemem, gidemedim. Gidenleri izlediğim de oldu, gitmelerini fark etmeden devam ettiğimde. Lakin gürültüler çıkaran bir gidişim olmadı hiç. Ya da veda ederek gittiğim de olmadı.. Bu durum kendi alışkanlığını oluşturdu yıllar içinde mesela.. Ya da şu harekete geçmek konusu.. Okudum, yazdım, anladım, anlattım bu durum öyle bir hal aldı ki oturduğum koltuktan dünyaya yön çizebilecek, yol haritası çıkarabilecek bir sürü külliyat oluştu elimde. Peki bu ne işime yarıyor. Hiç..
Yapabilmenin, yola çıkabilmenin de yollarını aradım, araştırdım. Her bireye özel harita çizebilecek bir gemi kaptanıyım da kendime bir faydam olamadı, henüz.. Belki dedim son bir çırpınış aklımın karmaşasını kusarsam parmak uçlarımdan ertesi sabaha bir mucize olur, şıp diye geçerim harekete.. Bir mucize, ne ironik.. Bu sene olan onca şeyden sonra her şeyin bir anda olabilme ihtimalini yaşadım da güzel olan şeylerin ömrü maalesef ki bahardan daha kısa sürdü.. Yine de içimde nokta kadar bir yerin mucize umudunu taşıması hala bitmedi. O nokta o hücrede dursun, biz olanlara daha doğrusu olanların yarattığı olmayışlara bakalım..
Bir uyuşma halinin verdiği belirsizlik silsilesi içerisinde vedalaşıyorum Kasım ayıyla.. Geçen sene neydi, nelerdi, bu sene ne oldu.. Bu sene içiresinde dahi nelere adım atıldı, ne yollar yürünme niyetiyle açıldı, neler yaşandı neler.. Şimdi iş buradan kırgınlıklara yönelmekle devam etsin istiyor içim. Çünkü ben çok kırgınım ya, ben baya baya kırgınım ya.. Ama bu kırgınlıklar ne olanın önüne, ne ölenin önüne set çekmiyor.. Hayat akıyor, zaman geçiyor ve geriye eğer bir anlık nefes alma şansı buluyorsan bir cümle süzülüyor dudağından ”ey zaman bensiz geçme”..
Geçmiş; zaman, hayat, olaylar her biri bir süredir bana teğet geçerek, temas etmeden lakin enkazıma enkazını yıkarak geçmiş. Geçmeye de devam etmiş.. Devam ediyor da.. Kendime yeni bir alışkanlık edindim ben de, uyan ve plank duruşuna geç. Bu kadar.. Nisan ayında hayatıma limonlu su girmişti, tam 7 aydır her sabah güne limonlu suyla başlıyorum artık. Şimdilerdeyse neden yaptığımı, niye yaptığımı düşünmüyorum, sadece duruşa geçiyorum bir 10-15 saniye bile olsa öylece duruyorum. Bu da hayatıma bu ayın son haftası dahil oldu.. Baktım da bilmek beni artık zehirliyor, aklım bildikleriyle yola çıkmamı zorlaştırıyor, ben de yapabilmek konusuna dair bildiklerimi durarak yapabilmeyi öğreniyorum..
Hayatın içerisinde eğitimine, kariyerine, kendine odaklanmış herkesi tebrik ediyorum. Yapabilmeyi başaranları da.. Bir zamanlar hayatını yapabilmek üzerine yaşayan bir benden, sadece duran bir ben yaratmaya katkıda bulunmuş herkese de çok teşekkür ederim.. Ben var ya gelmişin geçmişin içinde olmuş, içinden çıkmış herkese ayrıca teşekkür ederim.. Benden şimdiki ben yaratmakta etkisi olan olaylara, insanlara da çok teşekkür ederim.. Tatlı bir gülümse ve sohbetle girdiğim bu yılın içinde son düzlüğe girdim. Bu Aralık ayı içinse geçen senelerimde yapmayı sevdiğim, yeni yıl filmlerini izleme rutinimi bu sene aşık olduğum adamla izleyerek girerim hayallerinin yerini sadece Aralık ayına girmek aldı mesela.. Yani sevdiğim alışkanlıklara aşk serpiştirmek isteyen bir benden geriye sadece bir ben kaldı. En çokta bunun için teşekkür ederim..
Yapabilirimlerimlerim, bilirimlerle ne zaman yer değiştirir inanın şu aralar ben de pek bilmiyorum.. Ve artık, en azından bir süre bilmeyi de istemiyorum.. Aklın yerini bilinç aldığında işler değişecek, biliyorum.. Bilincimin uykusu, aklımın yorgunluğuyla yer değiştirecek elbet.. Bilim her şeyi ortaya koysa da benim için, hayatın da yoluna koyması gerekenlerin olduğu bir süreç. Bazı şeylerin ağırlığı altından kalkabilmek dileğiyle, şimdilik..
Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir derler.. Geldi.. Planlardan azade her planı yerle bir edercesine geldi..
Sene başından bugüne 11 ay tamamlandı.. Bu tamamlanma hali içerisine; heyecan, hevesler, hayaller, aşk, tatil, hayal kırıklığı, ayrılık, yolculuklar, vedalar, ölümler tek tek işledi.. Nasıl başladı, nasıl devam ediyor, kim bilir son ay içerisinde nelerle nokta koyacak?
Ne yazmalıyım, nasıl yazmalıyım mı bilmediğim bir yazının başında sadece oturuyorum.. Aşkın hayal kırıklığı bir yanda, hayatın gerçekleri diğer yanda. Bense tam ortasında urgandan salıncak yapmış sallanıyorum..
Onca yalpalama içerisinde beni en çok içeriye, kendi ruhumun dehlizine döndüren şu son 2 haftalık yolculuk halinde olmam oldu.. Tüm yıl boyunca yapmadığım yolculuğu bu iki haftada yaptım. Kaç kilometre yol yaptım toplamda inanın bilmiyorum. Kaç kere farklı şehirlere giriş çıkış yaptım sayısını da bilmiyorum. Saatlerce yol gitmek, sürekli farklı şehirlerde farklı duyguların temasına girmek kabaran okyanusumu birbirine karıştırdı..
Ve haftaların sonunda evime dönmek için son bir yolculuk bileti aldığımdaysa gelen haber beni daha da derinden etkiledi. Daha 5 aylıkken yoluma arkadaş olan sevgili köpeğim, hem kamp hem yol arkadaşım o da bu seneyle birlikte gitmeyi seçmiş.. Bir veda edemeden, göremeden.. Tam 10 gün içerisinde hem büyük bir hayranlık beslediğim büyükbabamı hem de biricik yol arkadaşımın birini kaybetmiş olmanın tuhaf hissiyatıysa bana kaldı..
Tüm bir seneye bakıyorum sallandığım salıncaktan.. Tatlı bir telefon görüşmesiyle çekirdek ailemle sarılarak aynı zamanda öyle sıcacık bir halle girmiştim yeni yıla. Yeni yaşıma da aynı çekirdek çevremle ve sıcak tebessümlerle girmiştim.. İlk kez hayaller, planlarla başlamadım. Hayat nereye akarsa onunla akmaya varım ben deme haliyle girmiştim.. Öyle de oldu.. Aşkın sarhoşluğun, dostlukların sevinci derken En sevdiğim ay Eylül ayı bu sefer büyülü bir sonbahar olarak geçecek tarihe demiştim.. Erken konuşmuşum. Hayatı hesaba katmamışım.. Heyecanla bildiğim hayal kamyonunun tekerlerine gerçekliğin çivileri battı.. Aşkın elini tuttuğum köprüyü hayal kırıklığı bombaladı.. Anlam kattığım her parça, olay, rutinler tek tek manasını aldı geriye koca bir boşluk kaldı.. Ve son olarak hayatın tek gerçekliği ölüm, yaşam sadece iki nefes arası bir yolculuk bunu hatırla, dercesine tüm cüretkarlığıyla masaya yumruğunu vurdu..
Gerçekler hayallerle, doğrular yanlışlarla, yıllar emek emek iyileştirdiğim her yaram zamandan bağımsız yaralarla, karanlık aydınlığımla birbirine girdi resmen.. Hepsi bir eleğin içine girdi bir anda, al ele eleyebilirsen dedi sanki.. Kimim ben, kimdim ben, neyi severim, neyi severdim, ne istiyorum, neyi isterdim, heyecanım ne, merakım tutkum ne, hepsi kocaman bir soru işaretinin arkasına saklandı.. Korkularım, kaygılarım, yaralarım, travmalarım, bedenimdeki yılların izleri, ruhumda yer edinmiş yılların dersleri, aklımın dehlizlerinde odaları oluşmuş yılların düşünceleri hep bir anda iç içe geçti..
Ben ki telaşın küçük prensesi, kaygıların ve krizlerin ana kraliçesi.. Şimdilerin hiçim, hiçmişim sıfatıyla bütünleşmiş yegane insanı.. Meğer en büyük hayal kırıklığını kendime yaşatmışım, en büyük derslerimi kendi savaşımda almışım, en büyük acıların tadını kendi dünyamda sofraya koymuşum.. Herkese yetmişim, yetişmişim de kendime hep geç kalmışım. Soframdan herkes tok kalkmışta bir kendimi aç bırakmışım.. Aynada herkesin en güzel halini yansıtmışım da kendi aynamda kaybolmuşum.. Kader kederle bir paralellik yakalamış, ben de o çizgiyi kusursuzca çizmişim düzeni bozmamak için.. Her zaman değil elbette, neşemle karşı koyduğum zamanlarda olmuş. Lakin o kadar hızlı elimden çalınmış ki bu neşeli olma hali, sanki hayat hop dedik bir dakika sen buna çokta alışma dercesine kendini hatırlatmış..
Şimdi o salıncaktan bir sağıma bakıyorum bir de soluma.. Bir geçmişe bakıyorum, bir de geleceğime.. Bir hayallerime bakıyorum, bir de gerçekte yaşadığım hayatın tam gözünün içine.. Peki sevgili evimizin, biricik yazarı ne görüyorsun derseniz hemen cevaplayayım, kocaman bir boşluk.. Sorgulayan, hep bir cevap arayan, probleminde çözümünde kendisi olan bir ben inşa etmiştim. Yıkıldı.. Neşesiyle ışık saçan, baharı da yarayı da ışık hızıyla hayatına çeken, kimi zaman şifanın kimi zaman yaranın kendisi olan bir ben vardı. Yıkıldı.. İtibarını mirasla değil kendi emeğiyle inşa eden, hayatını tek başına kazanmış, her şeyin üstesinden bir şekilde gelmeyi başarmış, ya bir yol bulmuş ya da bir yol açmış bir ben yaratmıştım. Yıkıldı.. Kimsem, kim olduysam, kimi inşa ettiysem oydum.. Yıkıldı..
Büyükbabam hayatını kendi inşa etmiş, çektiği ağrıya rağmen ölüme bile takım elbiseyle gitmiş, ölümünde de sonrasında dimdik durmuş birisi. Çocukken dinlediğim hayat hikayelerinin yanında, bambaşka insanlardan duyduğum hikayelerin aydınlattığı bir hayranlık silsilesi oluştu içimde.. Nasıl dedim ya nasıl bir insan her yaşını dimdik yaşar, ölüme bile dimdik gider.. Ardından aynaya baktığımda gördüğüm suret bende bana karşı bir hayal kırıklığı doğurdu.. Hayran olduğum birinin kanını taşırken kendime biçtiğim kıyafet meğer ne renkleriyle ne de kumaşıyla oturmuyormuş üstüme..
Aynanın karşısında, bir hışımla yaka paça çıkarmaya başladım her kumaşı üzerimden.. Katman katman soydum kendimi.. Çıkardığım her parçada birçok hikaye, bir dolu yaşanmışlık, bir ton duygu, birçok düşünce sirayet etmiş sanki tenime. Tenimden ruhuma, ruhumdan kaderime.. Ağlayarak, öfkeyle çıkardıkça altından daha da eskilerden kalma kıyafetler öylesine yapışmış ki tenime yorulsam da, kanasam da durmadım. Duramazdım..
Eni sonu çıplak kalan bir ben vardı ayna karşısında.. Tüm ruhum karşımdaydı sanki.. Dünün hikayeleri gidince kim kalırdı ki geriye.. Benden bana ne kalmıştı şimdi? Beni yapan neydi? Şimdi beni ben yapacak olan ne?
Müdahale etmeden, içine dalmadan, kendimi boğmadan o halde bıraktım kendimi. İlk kez bırakabildim sanırım.. Ardından canım yol arkadaşımın, biricik köpeğimin son nefesini verişinin, kendini yaşanmışlıklarla ve yaşanamayanlarla birlikte 2025’te bırakmayı seçişinin haberini duymak.. İşte bu cümle hala devamını tamamlayamayacağım bir cümle..
Kalanların devam ettiği, gidenlerin başka yolculukları seçtiği, benimse arafında bir salıncak kurup kaldığım bir an içerisinde nefes almaya çalıştım sadece.. Hayat konuşur demelerim, gayretlerim, anlam arayışlarım, anlam yüklediklerim, anlamını yitirmiş olanlar öylece karıştı hayata..
Hani derler ya ”sen üzgünsün diye hayat durup sana yol vermeyecek” diye.. Yol vermediği gibi de aldırış etmeden devam edişini izledim günlerce.. Şikayet etmeden, dilekler dilemeden, isyana varmadan, anlamaya çalışmadan.. Hayat sana rağmen ya da seninle birlikte, akıyor.. Hayat sadece akıyor.. Ne güneş sen üzgünsün diyor, ne yağmur sen mutsuzsun diyor, ne günler senin yaşına bakıyor, ne de mevsimler senin duygularını önemsiyor.. Sense kendi dünyada ister alacaklı ol, ister verecekli ol, ister yetişememiş geç kalmış ol, ister tam zamanında varmış ol, istersen kucakla, istersen küs ve otur bir köşede.. Kim olduğunu seçtiğin haline uygun bir renkle gördüğün dünya var olsa da, senin gördüğünün dışında da renklerle devam ediyor..
Şimdi size bahar mı kış mı, bilmiyorum. Banaysa bir gün dört mevsim.. Şimdi size hayat sarı mı, bilmiyorum. Banaysa birbirine karışmış bir renk paleti.. Şimdi size gece mi gündüz mü bilmiyorum, banaysa gün batıyor mu doğuyor mu bilmediğim bir ağarma hali.. Öyleyse ayaklarımı sarkıttığım salıncaktan soruyorum, şimdi hayat size bir veda mektubu mu yoksa bir temiz sayfa mı başlangıçlar içim.. Çünkü bana hangisi, bilmiyorum..
Bugün niyetim benim değil de benden öte olanların hikayelerini yazmaktı. Aslında bu yazıda hem ben hem benden olmayanların hikayeleri olacak olsa da biraz buruk bir hisle klavye başında olmak savrulmalara neden olabilir. Şimdiden küçük bir uyarı olsun bu..
Günlerce aklımın odalarını tek tek açan, açılan her odada tek tek incelemeye alınan olaylar hikayeler içerisindeydim.. Ta ki bugün aldığım, aldığımız bir habere kadar.. Ölüm. Bilincinde olduğumuz yine de sanki bize hiç uğramayacakmış gibi savurganca yaşadığımız, kendi içinde tuhaf bir ironi barındıran ve var olan tek gerçek.. Bir tek insanoğlunun farkına vardığı, bizi diğer tüm canlılardan belki de ayıran tek gerçek aynı zamanda..
Aynı zamanda saplanıp kalma hali de bize özgü sanırım.. Mesela av olmak üzere olan bir geyik savaş/kaç/don modunu açar hayatta kalmayı başarırsa bir titreme haliyle o biraz önceki savaşçı halindeki enerjisini atar ve doğa içerisinde salınmaya devam eder.. Durup düşünmez; vay efendim aslan beni niye kovaladı, aman efendim onca geyik arasında niye beni seçti, ya ben kimseye karışmadan otluyordum ne günahım vardı da ben av oldum diye.. Koşması gerekirse koşar, durması gerekirse durur, beslenmesi gerekirse beslenir, uyuması gerekirse uyur. Aslında otomatik pilota aldığımız alışkanlıklarımız sayesinde hayatın büyük bölümü biz de böyle yaşarız..
Araba kullanırken mesela, mesleğimizi icra ederken ya da, alışkanlıklarımız doğrultusunda davranışlar sergileriz. Bu aynı zamanda beynin enerji tasarrufunu sağlar. Yeni deneyimler, yeni başlangıçlar esnasındaysa tasarruftan çıkardığımız enerjiyle yaşama karışırız.. Tabi bir de hayatın olağan akışında gerçekleşen durumlar, o durumların etkisi, o etki halinin bizim iç dünyamıza temas ederek bulduğu yankılar.. Ben o yankıların kimi zaman darmaduman ettiklerinden olmuşum bazı yaşlarımda.. Sonrasında da bir geyiğin tam aksine sormuş durmuşum; neden, nasıl, niye, ne yaptım ki blah blah blah..
Düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı, davranışlarımız kaderimize dönüşür döngüsünü artık her yerde duyuyoruz. Bu döngüyü kırma yolları yöntemleri, dönüştürmek ve değiştirmek üzere de bir sürü bilgi yığınına maruz kaldığımız bir dönemdeyiz.. Bu hem iyi hem yorucu, peki gerçek olanla yanılsama olanı nasıl ayırt edeceğiz? Bir geyik misali olanı olduğu yerde bırakarak huzurla doğaya dönmeyi nasıl başarabiliriz?
Benim için bunun yolunun şeytanlarımdan geçtiğini anlamam biraz zaman, bir hayli savaşma gerektirse de anladım.. Zihnimin kök salmış düşünceleri, o düşüncelerin etkisindeki duygular, o duyguların dürtüsel bir şekilde ortaya çıkışıyla yaptığım seçimler.. Bugünkü ben dünkü bana, dünde kalan her yaşıma onlarca şey söylemek istese de anladım ki söylemek yapmanın yanında etkisi az olan bir durum.. Oysa yapmak dünü iyileştirmenin bile bir yolu olabiliyor kimi zaman..
Bir de biz bunları yaşarken, deneyimlerken bizimle olanlar, olmayı seçenler var. Bir de olmamayı seçenler, gidenler var.. Bugün üst üste aldığım haberlerin duygu durumuma etkisiyle yapabildiğim tek şey derin derin nefes almak oldu.. Sadece duyduklarımın değil, duygularım sonucu ortaya çıkan duygularımın, o duyguları besleyen geçmişin ortaya çıkması kaçınılmaz oldu elbette.. Şairin dediği gibi ”yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkadan gelecek senin..”
Peki ya bizim dışımızdakiler, hayatımızdakiler, onların oluş halleri, onların etki alanları?
Tüm anahtarın elimizde olması gerçeğiyle, her kapıdan geçmeye gerek olmaması ironisi arasında sıkışıp kalabiliyoruz bazen. O bazenler arasındayken insan ne elindeki anahtarları fark edebiliyor, ne karşısındaki kapıyı görebiliyor.. Aklın odaları hayatın sokaklarından daha büyükmüş gibi geliyor insana. Oysa hayat sana rağmen değil, senin için akıyor gerçeğini hatırlamak gerekiyor bazen de.. Aklın odalarına açılan kapının bekçisi olmuş şeytanın karşısında o kapıdan korkmadan geçmek gerekiyormuş.. Bense valsa daveti tercih ediyorum artık.. Hayatın senkronunu yakalamanın yolu içimdeki virtüözün kendini bulmasıyla aydınlanacak çünkü artık biliyorum..
Hayatımıza eşlik etmesini kalpten dileklerimizle, hayatımıza kendiliğinden eşlik edenler arasındaki perdeyi aralamak gerek. Neşeni, hüznünü, günün içerisinde olan kırgınlıkları, heyecanı duymayı bekleyenlerle anlatmayı istediklerimiz arasındaki perdeyi de aralamak gerek.. Yaşanılanlara ve izi kalanlara rağmen sadakatle ve sevgiyle yürümeyi seçen birinin bundan sonraki yolu yoluna eşlik edenlerin, yoluna eşlik etmek isteyenlerin varlığıyla dolup taşmalı. Ölüm varlığını bildiğimiz, kimi zamansa ensemizde nefesini hissettiğimiz bir gerçekken kendimize yaşadım diyebilmenin bir yolunu bulmak gerek..
Ve anladım ki kalbimin sevgisi dünyaya ışık tutacak kadar güçlü olsa bile o sevgiyle ışık bulması gerekenler sadece hayatımda olanlarmış.. Herkese yetemeye çalışmak, herkes için orada olmaya çalışmak, en derinlerde kaybetmekten korkmanın verdiği çırpınmayla sürekli emek vermek aslında bana değer verenlerden, beni değerli görenlerden, sevgimin kıymetini bilenlerden sakınmakmış ışığımı, neşemi, sevgimi, varlığımın huzurunu ve güvenini.. Aklımın şeytanı ruhumun özgürlüğünü zincire vurmuş ve aşk o şeytanı yüzeye çıkarmış. İşte haftalardır çözmeye çabaladığım o bilmecenin anahtarı artık elimde.. Puzzle’ın kayıp bir parçasını daha buldum sayesinde..
Şimdi kemanımın eşssiz sesini yıllardır saklı tuttuğum kutusundan çıkarma zamanı.. Önce kırılan kalbim, ardından aldığım haberin yıkıcı gerçekliği için usulca birkaç nota akmalı tellerinden.. Ardından şeytanımı valsa kaldırıp serbest bırakmak zamanı ruhumdaki virtüözü..
Yeni deneyimlere eski duygularla giremeyiz. Geçmişin düşünceleriyle bugünü inşa edemeyiz.. Bu basit gerçeklik anahtarın ilk anahtarlığı.. Oscar Wilde’ın dediği gibi; gerçek nadiren saftır, ama asla basit değildir.. Bugün yeniden derin bir nefes almak zamanı.. Yani artık eve dönmek zamanı, hem aklen hem kalben..
Dünya dönerken kendi merkezinde, hayat akarken zamanın tik taklarına aldırış etmeden insan kendine bir yer bulup dahil olmaya çalışıyor o dönüşün o akışın içine. Ya da tam aksi yönde sadece duruyor.. Peki kim belirliyor seçimlerimizi, kimliğimizi en nihayetinde kaderimizi? Tanrı mı, evren mi, atalarımız mı, genetiğimiz mi, doğduğumuz ev aile mi, içinde büyüdüğümüz çevre mi? Aslında hep hepsi hem de hiçbiri.. Müthiş bir paradoks, büyülü bir miksoloj aynı zamanda…
Her hücremiz, zihnimizin her kıvrımı, vücudumuzdaki her atomun oluşumuna tesir eden ve bizi olduran bir yapı.. Kimliğimizi, dolayısıyla seçimlerimizle oluşturduğumuz alışkanlıklarımızı, kim olduğumuzu ortaya koyan rutinlerimizi de etkisi altına alan örümcek ağının mabedi, kaynağı..
İşte bizler bu olma halinde kim olduğumuzu çoğu zaman sorgulamadan, ki genelde buna ihtiyaç duyacak farkındalık lanetinden kaçarak yaşamayı seçer.. Aklım aymaya başladıkça en öfke duyduğum konu bu olmuştu, bende etten kemiktenim ben de insanım nasıl olur da bu denli koşullandırmalarla yaşadığını fark etmez kimse demeler. Nasıl olurda kendi seçimlerinin sorumluluğunu almak yerine aman arkadaşlarım yok ailem gibi sürekli onay bekler, takdir ara diye kızmalar. Hayatımda olanları bu konularda habire dürtme çabaları derken bende de azalarak biten bir enerjiye, farkındalığın yarattığı hareketsizliğin lanetini yaşamaya itti.. Tabi depresyon kaçınılmaz olmuştu..
İşin en ironik yanı neydi biliyor musunuz bu konularda karşımda hep kendini bilmezlerin bir o kadar da kendini eğitim ve kariyer olarak büyütmüş olanların hayatıma gelmesiydi. Hani insan zıttıyla sınanır derler ya; ben onların aynası, onlar benim aynam derken karşılıklı bir yansıma halindeydik aslında.. Ve mutlak son karşımdakiler aynayı görmeyi değil bir yerden sonra kırmayı seçti, bense hem aynaların yansımaları hem de o kırılmaların keskin taraflarının yaralamalarıyla bir başıma kaldım durdum.. İşte bu zihnimin yaşanmışlığıyla deneyimleyerek, tecrübe adı altında öğrendiği ve her seferinde kendine anlatmayı sevdiği bir hikaye örüntüsü haline gelmiş.. Bu hikaye örüntülerine geleceğiz..
Elbette öğrendiklerini anlatmak aktarmak fıtratımızın bir parçası, sosyal canlılarız ve yalnızlık bizden çok daha üst bir merci sahibine ait bir konu.. Lakin ben hem yaşanılan sürecimin, hem o süreç içerinde yaşadığım deneyimlerin, hem o sürece dahil yaptığım onca araştırmanın aktarımını yapma fırsatını her bulduğumda karşımdakinin sevme, anlama, ihtiyaç duyma kapasitesini göz önüne almadan atmışım kendimi ortaya.. Bir TEDx konuşmacısı edasıyla.. Elbette oran orantıyı dengelerim bu konuda, sadece kendi iyileşme sürecimi öğrenmedim çünkü iyileşme sürecinin her bir parçasına dair bilgiler, fikirler de edindim.. Yine de zaman zaman sınır aşamaya yöneldim.. Bu da analiz yaparken yaşamayı, dinlemeyi göz ardı etmeme neden olmuş aslında..
Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda bu seferde neşteri kendime dayadım durdum.. Deştim her yanımı. Hangi travmalar hangi yaralar nerelerden geliyor, ailemden aldıklarım alamadıklarım, büyüdüğüm çevrenin etkileri, her yaşımda temas ettiklerim ve o temas hallerinden bana kalanlar derken incelikler halinde er bir dehlize tek tek baktım.. Aileden sevgi görmemiş ya da mesafeli bir sevgiyle büyümüş, kendini çevresine kanıtlamaya çalışan ya da üstünlük hevesiyle sürekli onay arayan ve eylemlerinin sorumluluğunu almak yerine günün sonunda kaçan insanlar beni hem kızdırıyor hem de ironik şekilde partnerlerim bu yönlere sahip olarak hayatıma giriyor.. Bunu bir bulmaca çözer gibi çözmeye çalışmıştım o depresyon dönemimde, aldığım terapiler eşliğinde de hep niye aynı karakter yapısına sahipler diyordum. Doktorum bir gün üşenmeden tek tek hepsini inceledi, ve çıkan sonuç pekte düşündüğüm gibi olmadı.. Kimisi statüsel olarak tepelerde gezen, kimisi başka işlerle meşgul derken aslında ne tip olarak, ne eğitim olarak ne de yaşam standartları olarak benzer değillerdi.. O zamanlar aradığım cevaplar yarım kalsa da son ilişkimden sonra yansıma yapan ayna idrak etmemi sağladı ki, bakış açımı yıllar içinde değiştirecek zekaya sahip olsam da bakış yönümü de değiştirmem gerekliymiş.. Bazı yönlerden benzer olsalar da aslında ilişki örüntümde yıllarca aynı olan tek şey hikayenin sonu ve o sonu yaşayan taraflar arasında olduğu gibi kırılıp kalanın ben olmasıydı..
Meğer kimse o kadar da zorunda değilmiş be aydınlanmanın. Meğer bu kadar derinlere dalmak çokta matah bir şey sayılmazmış. Kızmışım, çünkü ben fark ettikçe içten içe biliyormuşum, bir roket misali her bir parçamı aya giderken geride bırakacağımı, onları da o parçada kaybetmek istemeyişimmiş asıl mesela.. Onlarda benimle gelsin, keşfetsin uzayı çırpınışıymış bu aslında.. Ne büyük haksızlık aslında.. Mesel benim tıp konusunda literatür bilgim yok, psikoloji ve nörobilim alanını dışarıda tutarsak pek merakım da yok. Şimdi bir cerrah gelse bana dese ki ”gel sana her şeyi öğreteceğim”, sadece ilgimi çeken alanları ve benim merakımı cezbeden konuları dinler, anlarım lakin geri kalan kısımları dinlemek ve buna zaman harcamak istemem.. Aslında aynı şeymiş.. Denge yavrucuğum denge. Hep dilimde olsa da hayatımda bir türlü dikiş tutturamadığım konulardan..
Babam mesleği gereği çok güzel bir örnekleme yaptı, bu da bir dedektif gibi yeniden bakmamı sağladı.. ”Adam zehirlenmiş, ortadaki sofrada bir sürü malzeme var ve sen biliyorsun ki sadece bir tanesi o zehre sebep olmuş, işte burada inceleme başlatır yavaş yavaş ipucuyla sonuca varırsın, o sonuca giderken de şüpheden arınmış olanı sofra dışına koyarsın böylelikle o kalabalıkta kaybolmadan direkt hedefe varırsın..” Ve son olarak söylediği o etki alanı benzetmesi, ”sen yaşadıklarının etkisinde kaybolurken fark etmeden çevreni de ne denli etkilediğini unutuyorsun.” Etki alanımın, seçimlerimin, kısaca hikayemin tesirini fark etmeden sadece tecrübelerin ve yaşanmışlığın ışığında öğrenilmiş hikayelerin tekrarını sağlayacak bir yaşam alanı yaratmışım..
Zihnimin dehlizlerine daldıkça anladım ki bu bir mesai. Aklımın içinde zaman geçirirken hayatın içine karışmaktan kendimi alıkoymuşum.. Madenlerimi keşfederken anladım ki ne kadar zaman harcarsam harcayayım zihin kıvrımlarında bu hiç bitmeyecek bir yolculukmuş. Aileden, tanrıdan, çevreden, dahil olduğumuz yerlerden kendimize edindiğimiz kimliklerden sıyrılmak isteyen kadar o kimlikler sayesinde hayat inşa edenler de var aslında.. Kendini bilmek, bulmak sadece isteyenin adım atacağı bir yolculukmuş meğer. Bunca zaman kızdığım şeyse aslına bakarsanız edindiğim kaybetme korkusunun yansımasıymış.. Herkesin elinden tutma arzum kendi elimi bırakmama neden olmuş..
Anladım ki hayatı organize etmek, aklı dizginlemekten daha kolaymış. Bu yüzden de hayatımda oluşan krizleri kaosları ve hayatıma eşlik eden insanları kontrol etmek daha doğrusu onların ve olayların üzerinde hep kontrol etme isteği duyma sebebim o çocuksu kaçışmış.. Çünkü bende orta nokta yok; ya siyah ya beyaz, ya var ya yok. Belirsizlik ruhumu dar ağacına asan bir durum. Ve şuan hayatıma bakıyorum da her konuda müthiş bir belirsizlik hali hakim. Ve bu da boynuma her konuda ilmek ilmek urgan geçirmiş.. İş, eğitim, kariyer, yaşam alanı, ne olmak istediğim derken bir dolu urgan geçirmişim boynuma. Boğazım daralıp nefes alamadıkça aklım panik alarma basmış durmuş.. E savaş/kaç modunda neyi nasıl organize edeceksin, tek derdin hayatta kalmak sonuçta..
İşte bu da 2025 yılının bana yeni yaş hediyesi oldu.. Kariyerimi budadım attım, itibarımı yani evimi yıktım, aşkımı kaybettim, arkadaşlarımla hayli zamandır uzağım. Yani bu yıl başladığından çok daha sert bitti.. Dersimi aldım, ödevimi yaptım lakin öyle sert bir düşüş yaşadım ki artık umutlarla dolu hayallere kapılmak yerini belirsizliklerle dolu bir boşluğa bıraktı.. Bunu depresif bir yerden söylemiyorum, aksine biliyorum ki hayat boşlukları sevmez. Belki de artık bana ”kök salmamı, köksüz medeniyetinin hikayesi bitti yerine köklü bir imparatorluk hikayesi yazma zamanı geldi” diye fısıldıyordur hayat kim bilir..
Hayatı yaşamanın tadını biliyorum, aklımı organize edebilmeyi de aslında sizin sayenizde öğreniyorum.. Ben yazıyorum ve inanıyorum bu hayatta bir kişi bile olsa bu yazılara denk gelecek ve ben yalnız değilim diyecek.. Kurduğumuz ilişkiler, yürüdüğümüz yollar, yaptığımız seçimler bir kaynaktan geliyor. O kaynağın birçok etki faktörü var inanın bana.. Bir gün gerçek sizi keşfedenlerden olur musunuz ya da şuan gerçek sizi yaşayacak cesareti gösterebilenlerden misiniz bilmiyorum.. Bense 31 yaşıma kadar deneyimlemeyi seçmiş, son 4 yılda hayata ara vermiş bir yerden yeniden tomurcuklanmayı seçenlerdenim..
Her yaşın cehaleti vardır derler, yaşadım. Her yaşın bir bilgeliği vardır derler, yaşadım.. Çünkü günün sonunda hep iki şeye önem vermişim kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeden; vicdanıma hesap verebilmişim ve ne olursa olsun kendim olmayı seçebilmişim.. Olmayı seçtiğim bir ben var, bir de şimdilerde olmayı arzulayan bir ben.. Aklım alışık hikayelere yer verse de onca kırgınlığıma, onca yaralarıma, onca yaşanılana karşı hayata nezaketle yaklaşan yanım artık sahnede olmak istiyor.. Dans etmek, şarkı söylemek istiyor.. Zihnimin dehlizleri dünün hikayelerinden beslenerek kendi hayatımdan çaldığımı anlamamı da sağlıyor artık.. Çünkü anlamak yetmez, farkındalık yetmez hayata yeniden şans vermek gerekir. Belki de aradığımı sandığım şey zaten hayatımdadır..
İsterdim ki şuan başarmış, yolu çoktan inşa etmiş biri olarak yazayım bu yazıyı. Benim okurum payına yola yeni çıkan birinin olma halini deneyimlemek düşüyor ne yapalım.. Bunun siz tarafından en güzel yanı başarılarla övünülen bir yazıdan çok yolda yaşanılan her anın sıcaklığına şahit olacak olmanız.. O zaman ilk adımı atmadan öncesine kısa bir göz atalım.. Çünkü yola çıkmak bir adım ya yoldan öncesi?
Biliyor musunuz onca hikaye yazdım, sadece kendimden değil dinlediklerimden de onlarcasını aktardım yine de kendi hikayemde bazı virajların hikayesi bu yol için oldukça önemli.. Sadece heyecanla yaşadığım, hayatın içine karışıp yol nereye ben oraya gittiğim zamanlar değil bugünümü inşa eden. Hatta o günler bugünüme nefes oluyor. Asıl nefesimi kesen, beni hala derinden kıran kısımlar ise daha narin bir tarafta duran bir hikaye..
Yıllar önce nükseden, beni benliğimi tamamen değiştiren asıl dönüm noktası depresyonum.. O hayalet misali yaşadığım aylar.. Aynaya baktığımda gözümü en çok alamadığım resimlerin ait olduğu o dönem. Ve bir de o dönemimi bilmesine rağmen tam da oraları tetiklemeyi seçerek beni yeniden hayata karşı alt edebilecek bir kalp kırıklığı hikayesi.. Yaşamayanın bilmeyeceği bir durum olsa da yaşayanların anlayacağı derin bir mücadele olduğunu söylemekten gurur duyarım sevgili depresyonun.. Ve dilerim hayatınızda böyle bir mücadele verdiyseniz ya da veriyorsanız sizi görebilecek kalpler çıkar karşınıza.. Ben tek başına mücadele verenlerden olmama rağmen o dönemlerimi biliyor olmasına rağmen oraları bile isteye kanatanla yaşamanın ağırlığıyla tanıştım bu sene.. O yüzden dilerim yola çıkarken, yoldayken ya da daha yola ilk adımını atacaklardansanız bile elinizi tutmaktan korkmayanlar olur hayatınızda…
Aylarca verilen sessiz bir mücadele, kendi başınalığın verdiği bir yol bulma arayışı.. Vay be diyorum şimdilerde aslında görünmeyen, duyulmayan ne savaşlardan galip çıkmışım.. İşte ben o sessiz savaşları verirken durmayan dünya, akmaktan vazgeçmeyen zaman şimdilerde yakama yakışmışta bana geç kalan sensin diyor sanki.. Sanırım bu yüzden insanları can kulağıyla dinliyorum, bu yüzden karşımdakinin ruhunu hikayesini anlamaya önem veriyorum ve en önemlisi ne kadar kırılırsam kırılayım günün sonunda öyle derinden anlıyorum ki onları nefret edemiyorum bile.. Çünkü bilirim sessiz çığlığı duymasını, görürüm gözlerinin ardında yatan hüzünlü çocukluğunu ve anlarım verilen savaşlar görülmese bile ne denli kıymetlidir.. Yarasını gördüm mü kıyamam kimseye.. Ne yaparsa yapsın eni sonu belki aylar sonra, belki yıllar sonra bilmem ama affederim..
Günlerce yakama yapışan kaygıların, kalp kırıklıklarının, geçmiş hesapların, geleceğin belirsizliğinin, sen kendine ne yaptınlar arasından başımı çıkarıp nefes aldığımdan beri diğer adımım o karşımda olan boy aynasındaki yansımalara bakabilmekti.. Nitekim birkaç gün önce onu da başardım, başımı zar zor kaldırıp baktım o aynaya.. Sonrası ağır adımlarla göz göze gelmekti.. Geldim de..
Bu girişin plan ve aksiyon kısmıyla ilgisine gelelim.. Her şeyin dibinde olanlardanım. Elimde kalan tek şey kendimim. İşte bunu kendime de net bir şekilde hatırlatmalıydım.. Çünkü kendim olmak için hayatın arenasında verdiğim savaşı kıymetsiz kılmaya kalkacak kadar kendimi görmezden gelmişim. Ben görmezden geldikçe de hayat görünmezlik pelerini giydirmiş üzerime.. İşte bu giriş bu yüzden önemli.. Çünkü yolun ilk adımını başımı okyanusun ortasında çıkarmakla, ikinci adımını o aynanın gözlerine bakabilmekle atmışım aslında.. Şimdiyse somut olan adımı, üçüncü adımı atmak zamanı..
Nedenler ve nasılların yarattığı stresin, kaygının son günüydü dün.. Çünkü hiçlik aslında var edebilmenin de merkeziymiş anladım.. Hani derler ya evren boşlukları sevmez, niyet her şeydir diye. İşte bu iki noktayı çok iyi anlamak gerekiyormuş.. Meğer benim yıkılan imparatorluğum, tarumar olan krallığım köksüz medeniyetim en derinlerde aslında kök salmak arzusunu duyuyormuş.. Var olanın üzerine inşa edenler kadar şanslı olmayanlardanım, o yüzden de önce kırık dökük olan kalbimin yani medeniyetimin merkezinin derinden iyileşmesi gerekiyormuş.. İyileşmekse tüm yaralardan azade olmakla mümkünmüş. Bugüne kadar açılan her yarayı, tetiklenen her travmayı elimden geldiğince şifalandırmak çabasına girsem de artık hayat daha derinlere temas etmek istemiş meğer..
Derinliğim meğer ne kadar da yoğunmuş, her katman diğerinden daha karanlıkmış.. Kimi kata indim, kimi kata düştüm.. Öyle bir yol alış şekli işte.. İndikçe sordum, sordukça kayboldum. Ben hep kendime derim ki sokaklar evim gibidir ne memleketimde ne de yurt dışında ben kaybolmam çünkü her sokağında kendi yolu, yönü vardır bir şekilde bilir ve bulurum. İşte kaybolmak bulmanın ilk anahtarıymış meğer.. Sokaklarda özgürce dans edebilme cesareti gösteren ben kendi dehlizimde dalarken, o dehlize düşerken aynı cesareti göstermekte hayli zorlanmıştım.. Hala yoklayan kaygılar, korkular olsa da ruhum dans etmeyi öyle arzuluyor ki sanırım yavaş yavaş ve plana sadık kaldığım sürece o dans etmeyi seven ruhu özgün ve özgür küçük kız çocuğunu yeniden bulacağım..
Tabi plan deyince aklınıza vay efendim diplomalar, aman efendim kariyerde yükselişler beklediğinizi hissediyorum. Onlar yolun bir parçası olsa da benim meselem çevreme, arkadaşlarıma kendimi kanıtlama çabası ya da aileden onay alma çabasının çok ötesinde.. Ki nitekim olduğum halimin varlığını kıymetli gören dostlarım, ailem olduğu içinde kendini sürekli onay arayan, alkış bekleyen biri olmaktan çok küçük yaşlardan kurtarmış biriyim, çok şükür.. Sanırım onca savaştan omurgam dik, kendim olarak özgün kalmamı sağlayan en önemli dinamikte buymuş hayatımda.. İşte benim gibilerinin de olduğunu bildiğim; hayatın manasını kaybedip bulan, anlam arayışında olan birilerinin de bazen savrulmaktan kurtulmak için plana ihtiyacı vardır diye yazmayı arzuladım bu konuyu..
Şimdi üçüncü adıma yavaş yavaş geçmek zamanı, üçüncü adımı atmak zamanı.. Telaşlı, hemen her şey olsun isteyen, heyecanlandığında dünyayı dolaşacak enerjiye sahip biri olsam da neşem, heyecanım ve enerjim durağanlaştığındaysa elbette sıradan insanlar gibi olmuyor bende maalesef o duygu durumlarını da hayli zor yaşayanlardanım.. Majör depresyonla mücadele edenleriniz varsa hayatınızda beni derinden anlayacaktır.. İşte üçüncü adım bu bilginin ışığında atıyoruz.. En azından ben atıyorum.. Şimdi sıra küçük rutinler belirlemekte; bir yatak toplamakla güne başlamak, ardından limonlu su içmek gibi mesela.. Derler ki, dünyayı yönetmek istiyorsan yatağını toplayarak başla..
Bu oldukça önemli, neden? Çünkü ben acele eden, hemen yapayım diyen, organize etmeyi plan yapmayı seven birisi olsam da bu konuda kendi hayatımda uygulamada oldukça zayıfım. Halbuki sevdiklerimin hayatını düzenlemek, onların işleri konusunda sıralı plan yapmak konusunda oldukça iyiyimdir. Kriz yönetimim de oldukça iyidir, anksiyete sağ olsun, bir kriz anı bir kaos durumu olduğunda müthiş bir başkomutanım. Tabi iş kendimle olan krizlere geldiğinde anlarsınız ya.. Şimdi bu becerileri kendimle olan ilişkim için uygulama zamanı. Stres yönetimini öğrenmekte cabası.. Acele etmeden, hevesim kursağım kalan şeylere rağmen yeniden heves edebilme enerjisini bularak atmak önemli bu adımı.. İşte plana sadık kalmak tam olarak bu; kendine sadık kalarak aksiyon almak, kimseyle kendi CV’mi kıyaslamadan, zamanın herkese has ve herkesten bağımsız ilerlediğini kabullenerek.. Yani anlayacağınız kendime rağmen kendimi inşa etmek adımı..
Kendini yenen yenilmezdir.. Canım bipolarım, sevgili depresyonum, biricik anksiyetem benim hikayemde oynadığınız rol için teşekkür ederim.. Korkular, kaygılar, derinliği hesaplanamaz dünyamın yegane yadigarları.. Yaşadık, yazdık, anlattık hikayemizin her parçasını dilimiz döndüğünce.. Şimdi yenik düştüğümüz yerden yenilmez olmanın yoluna doğru birlikte gidebilmek için en çokta bu plana izin vermek zamanı.. Çünkü ben sizi görüyorum, anlıyorum, duyuyorum ve biliyorum.. Bir adım daha atabilmek zamanı.. Şaşalı bir adım değil biliyorum, büyük bir alkışta almayacak biliyorum. Lakin yaşadım diyebilme hikayeni yazmak için atacağın adımın alkışa ihtiyacı yoktur..
Yolda olmak, yol almak, yoldan sapmak, yolu kaybetmek.. Hepsinin öznesi yol gibi duruyor ama asıl özne bireyin kendisi.. Peki ben kendi hikayemin öznesi olmaya izin vermemek adına neler yapmışım, neler yapmamışım, neler olmuş neler? Gelin beraber yola çıkalım..
Size samimi bir soru sormak istiyorum; hayattaki amacınız ne, planlarınız ne, hayatın manası ne sizin için? Bunu düşündünüz mü hiç ya da zaten bulanlardan mısınız? Bu hafta özellikle arkadaşlarıma bunları sordum.. Gelin ortaya karışık cevaplar ve sorgulamalarla benim dehlizime dalalım birazda..
Bugün bir kız arkadaşımla uzun uzun konuştuk. Ben dünyayı gördüğüm gözlerimle aklımın yansımasından bahsederken bana benim de dünyanın gözünden nasıl göründüğüme dair kendi gözlerinden gördüklerinden bahsetti biraz.. İçime işleyen bazı cümleler var; seninle vakit geçirmek için sürekli seni aramak, seni hayatlarımızın parçası olarak görmek gibi.. Öyle kıymetli ki bu benim dünyamda, satın alınamayacak bir değer çünkü bu.. Soyadınızla, ailenizin varlığıyla, statünüzle alınamayacak bir değer.. Bugünse önceliğimiz amaçlar ve mana..
Son dönemlerde özellikle istifamı verdiğim zamanlardan bu yana kısmen savrulmalar içerisinde olsam da aslında bir tam olma halindeydim.. Meğer öyle olduğumu sanıyormuşum. Bir eylül rüzgarı beni savurup yere çalana kadar anlayamadığım bir sanma hali.. Öyle sert bir düşüş yaşadım ki sadece düşmenin etkisiyle yara almakla kalmadım, zamanında yendiğimi sandığım her zafer ya da iyileştirdiğimi sandığım her yara da ortaya saçılıverdi.. Ben buradayım heyyy diyen bir sesle ortama giriş yaptılar birden.. Kimim ben, neyim, ne istiyorum, ne severim ya da sevmem, hayattan beklentim ne, hayatın bana baktığında gördüğü ne derken bunların cevabını bulduğumu sandığım her yaşım, yaşlarım bir hayalet misali çıkıverdiler saklandıkları yatağın altından..
Ay şu benim derinlerim, derinliğim.. Kaybolmak benim için yolda olmak haline gelmiş sanki.. Kaybolsam bile bulurum yolumu, elbet bir gün.. Şimdiyse bu kaybolma halinin bendeki tesirine bakalım..
Aslında her yaşta bir parça savrulmuşum. Lise döneminde öğretmenliği çok sevmeme rağmen üniversite seçimimde tamamen bağımsız bir bölüm seçtim.. Üniversiteye geçtiğimde aslında çokta keyif almaya başlamıştım okuduğum bölümden. Ardından dahil olduğum topluluklar, dernekler derken koşmak öyle özgür hissettiriyordu ki ruhumu kendimi dünyaya kafa tutan, yenilmez biri olarak görüyordum aynaya her baktığımda.. Aşkta kayıplarım olsa da dimdik devam eden, arkadaşlıkta bitişler olsa da yoluna devam eden bir ben..
Sonra bir şeyler değişti, altı üstüne geldi hayatımın. Şems’in dediği gibi ”nereden biliyorsun altının üstünden iyi olmadığı” benzetmesini ise deneyimleyerek öğrendim ki pekte iyi değilmiş.. Hatta hayli karanlık doluymuş.. Yüzleşmeler, hesaplaşmalar, içe dönmeler derken döne döne bir semazen edasıyla durduramadım içe dönüş yolculuğumu.. Ne içmiş be kardeşim, ruhumda Rönesans çağı yaşanıyor sanki..
Geçen eylül basıp gelmeler, inziva halleri falan derken dünyaya kendimi tamamen kapatmışım. Ben dinlenmek desem de bu bir kaçışmış aslında. Ben kendimi bulmak desem de bu, artık kendimle arama mesafe koymakmış aslında.. Son 5 yılımı kendimi kobay faresi gibi irdeledikçe irdeledim, derine daldıkça daldım, deştikçe deştim.. Ne bitmez derdim varmış meğer kendimle.. Aslında kendimden çok kendimin dışındakilerle. İşte en derin vurgunu buradan yedim.. Kalbim kırıldıkça sorular artmış, yara aldıkça yaralarımın kanaması artmış.. Sevgimi verdikçe kırılmışım, sadakat gösterdikçe değersiz kılınmışım, emek verdikçe kaybetmişim.. Ben bunları çarçur edince güzel olur, değer görür sanmışım.. Sanmak işte, sonrasında da beklemişim. Hayat bana yaşatılanın hesabını sorar da belki kalbime iyi gelecek bir özür duyarım diye.. Ne iftira atanın, ne de bile isteye kaygılarımdan yaralarımdan vuranın bir özrünü duymadım. Yani ben tamamen bitti dedikten sonra anlaşılan kıymetim oldu elbette de işte bitti dedikten sonrasının da ben de bir kıymeti olmaz..
Oysa kendimi göremediğim bir boy aynasıyla yüzleşmekti son vurgun yiyen halim.. Öyle bir boy aynasıydı ki bu; dipte temelde ne varsa gösterdi, kendime anlattığım her hikayenin detayını ortaya koydu. Kaçamadım, korkmuşum kaygılanmışım öyle umurunda olmadan dimdik durdu ki karşımda, herkes gibi yüzleşmek yerine aynayı kırmayı seçmek istesem de yapamadım.. İlk zamanlar bakamadım o aynaya, aynaysa kalkmadı karşımdan.. O durdu, ben kapadım gözlerimi. O anlattı, ben kapattım kulaklarımı.. Nereye kadarsa oraya kadar dedim..
Aşklarım, işlerim, projelerim, yazılarım, anlattığım hikayelerim, konuştuklarım, sustuklarım, hayatımdakiler, hayatımdan gidenler.. Tek tek karşımdaydı işte.. Yenilgilerim, zaferlerim, korkularım, kaygılarım, sevinçlerim, heyecanlarım.. Çocukluğum, ergenliğim, tüm benliklerim.. Tüm benliklerimin temas ettikleri.. Oradaydı işte.. İlk kez gözlerimi açtım, kulaklarımdan ellerimi çektim, günler sonra ilk defa.. Bir bankın üstünde oturmuşum yolun sağ tarafında 10 yılımı yaşadığım sokak, sol tarafında aşık olduğum aşkla yemekler kahveler hazırladığım çok geçmeden de hayal kırıklığı yaşadığım sokak.. Bense tam ortasında nefes nefese bir halde oturdum..
Günlerce yaşadıklarım, yıllar içinde yaşadıklarım, gözlerimin önünden usulca aktı geçti. Her geçenin bir teması oldu; dokunduğu bir yer, acıttığı bir yara, sızlattığı bir travma.. Kimdim, kim oldum, kim olmak istiyordum, kim olmadım soruları sorgulamaları.. Değer yargıları, anlam arayışları, mana kayıpları, duygusal yokluklar, düşünsel kayıplar, hepsiyle temas eden bir başına bir ben.. Kafamı kaldırıp o aynaya bakmak, o aynada yansıyanın gözlerine bakmak meğer ne zormuş. Kafamı milim milim kaldırırken gördüklerim, duyduklarım derken asıl görmem gerekenin gözlerimin içiyken benim o milimlik hareketlerimin daha da ağır hareket etmeme neden oldu..
Lakin günün sonunda başardım, kanattı kanırttı hatta, lakin yine de başardım.. Gözlerim aynadakinin gözlerindeydi. İçim, kalbim hiç bu kadar kaygılanmamıştı sanki. Nefesim kursağımdan ciğerlerime ulaşamadı. Donup kalan bir bedenin ağırlığı çöreklendi göğüs kafesime.. Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum, gözlerim gördüğüm gözler karşısında kendini bıraktıkça bedenimde usul usul katılığından arındı.. Nefesim yarım yamalakta olsa ulaştı ciğerlerime.. Neler geldi, neler geçti o aynadan. Neler konuşuldu, neler susuldu o aynada.. Ah bu ben, ah bu ben olma hallerim.. Meğer ne kadar uzun süredir saklanmış dünyadan, ne kadar çok koşmuş herkese de kendine bir adım atacak mecali kalmamış.. Meğer ailesi sevmemiş olana ne çok sevgi vermişte kendine gelince tükenmiş.. Meğer dünya üstüne gitmiş onun dediğim ne çok insana kucak açmışta kendine gelince bir yudum şefkat göstermeye takati kalmamış canım kendim.. Herkese bonkör, kendine cimri güzel kızım benim..
Sonrası malum sorular, sorgulamalar, nedenler, cevap aramalar.. Dünya dönmüş, herkes yoluna gitmişte bir ben kalmışım olduğum yerde sanki.. Dedikçe de durmuşum, ben durmuşum dünya inatla daha bir hızlı dönmüş sanki.. Çözecek bir şey yokmuş, alınacak pek bir cevapta yokmuş aslında..
Oysa o aynadaki karanlığın tam karşısındaki aydınlıkta ne denli kıymetler varmış.. Sevildiğim, değer gördüğüm, önemsendiğim, kaybedilmemem için uğruna çabalandığım, kıymetimin bilindiği ne çok an varmış, ne çok anı birikmiş, ne çok insanın hayatına temas etmişim.. Her seferinde daha bir kendim olarak hem de, her seferinde daha sert yüzleşerek kendimle, her seferinde kaçmayı bir adım daha kesin bir adımla bırakarak, her seferinde düştüğüm yerden daha da bir güçlü ayağa kalkarak.. Kendim olmaktan hiç vazgeçmediğim gibi aldığım onca yaraya rağmen, geçmişin travmalarına rağmen nasıl da güzel ve güçlü bir duruş sergilemişim hayata karşı.. Kırılmışım derinden yine de kırmamak için çabalamışım. İhanetlere rağmen kandırmamışım. Yaralayanlara rağmen kimseye bile isteye yara açmamışım..
Çok çelme yemişim yine de kimseye çelme takmamışım kısaca.. Sevilmişim, güven vermişim, değer katmışım, anlamışım be anlamışım.. Yaşadıklarım, bana yaşatılanlara karşı zalimlik yapmamışım.. Aynada gördüğüm onca hayatın içinde kendime ben yer vermemişim de öyle güzel sevmişim ki o aynaya yansıyanları iyi kötü demeden, hayat bana rağmen benim adıma yer vermiş bana o aynada..
Son aylarda kendime bazılarının gözünden bakarken kendimi öyle görünmez hale getirmişim ki bir gerçeği unutmuşum.. Herkes kendi kalbinde olanla görür beni, benim gerçekliğimi… Ben hep kendi yolunda, ben hep kendini bulma bilme haliyle yaşamayı seçmişim. Her yaşımda, her yaşadığımda.. En çok kendine sadık kalmayı başarmış o küçük kız çocuğu.. Şimdi o aynadaki gözlerin içine, ta içine bakıyorum.. Zor oldu, yıllarımı aldı, zamanımı neşemi enerjimi derken her şeyi feda ettiğim ve bunu gocunmadan yapmayı seçtiğim birçok yansıma var o aynada. Birçok yüz birçok hikaye var.. Bense en önde duranı görüyorum artık..
Meğer ben zaten hep oradaymışım.. Hep hakikati aşkla arayanmışım.. Şimdiyse kendi hakikatimin gözlerinin içine bakıyorum cesaretle.. Yol nereye gider, nereye çıkar bilmiyorum. Neyim, neredeyim, kim olmak istiyorum, amaçlarım, hayallerim, bir mana arayışı içinde bunlarında şuan için cevabını bilmiyorum. Ama artık bir şeyi çok iyi biliyorum, ben kendime sahibim.. Herkesin hikayesine değer veren, sevgiyle emek emek büyütmeyi seçen, aldatmadan kandırmadan yaralamadan vicdanına hesap verebilmeyi başaran canım kendim.. Bugün hiçbir şey yok lakin bir şey var, kendin.. Ben bana sahip olmanın şansını o gözlere bakana kadar pekte anlamamışım aslında.. Hep hayatına temas ettiğim insanların hayatında olmanın şansına sarılıp verebildiğim sevgiyi vermişim de kendimi bilmem bulmam konusunda biraz kör kalmışım..
Şimdi o gözlere bakmanın huzurunu hissediyorum. O gözlerde gördüğüm gerçeğin sevgisini anlıyorum. O ruhun özündeki güzelliğin ne denli kıymetli olduğunu fark ediyorum.. Şimdilik diplomama, kariyerime, mesleğime dair sıfır noktasındayım biliyorum. Buna değer verenlerin dünyasından kendime bakarak kendime yaptığım haksızlık içinse karşınızda kendimden özür diyorum.. Hayattan beklediğim özrü kendimden diliyorum.. Çünkü kalbimin ekmeğiyle hayatımdakileri aç bırakmazken kendime bir lokmasını vermemeyi seçmiş olmamın küskünlüğünü taşımışım yıllarca.. Yorucu bir yolculuktu.. Lakin kendimle gurur duyduğum bir noktadan yorulan ruhuma sevgiyle bir öpücük konduruyorum izninizle..
En zayıf düştüğüm zamanlarda bile kendimi başkalarıyla, dışarıdan gelecek onayla ilgiyle tatmin etme çabasına girmediğim için.. En yalnız kaldığım anlarda bile öfkemle dağları delip can yakarak öfkemi dindirmeye çalışmadığım için.. En kızgın olduğum zamanlarda bile kibrime yenik düşüp kimseyi yaralamayı seçerek kendimden kaçmadığım için.. Herkese ve her şeye rağmen bir sanat eseri gibi dimdik durabildiğim, yaralarıma ve travmalarıma rağmen ışık olmayı seçebildiğim için kendime teşekkür ederim.. Şimdi gözlerine bakmaya cesaret ettiğimin ruhundaki canı canlandırmak zamanı..
Kendini sabote etmekle boykot etmek arasında gidip gelen hikayemin o bölümleri bitti. Şimdi kendini aşkla inşa eden yeni bir hikayenin zamanı..
“Bugünümü seçerek yarınımı inşa ederken, geçmişi de iyileştirmek mümkün mü peki ?”
Neden kıymet verilmez sadakati seçen, kalbiyle seven, ruhuyla sarıp sarmalayan insan? Neden hep günün sonunda alkış alan şeyler kağıt parçalarından, statüden ibarettir?
Bu ve bunun gibi nice soruların yağmur gibi yüreğime yağdığı, günün sonunda da iyi ama onlar akıp giden hayatı yaşarken ben kendime bir koltukta duvarı izlemeyi mi hak görmüşüm demelerin aklımı yorduğu uzun bir yolculuktan ibaretti 2025 yılı.. Derin sorgulamalarının yanı sıra derin yüzleşmelerin de olduğu bir olma hali, oldurma hali içerisine giriş..
Ve sonunda kiminin aydınlanma, kiminin idrak dediği benimse zihin kıvrımlarımın dehlizine yolculuk dediğim o içsel hesaplaşma anında bir gerçeğimi daha fark ettim. Bir gerçekliğimi daha kuyruğundan yakaladım, onu derinden çıkarabilmek içinse bir direnme haliyle savaştım.. Meğer ne suç varmış, ne suçlu varmış.. İyi ama insan bu dönemde sevginin, sadakatinin eminliğini sunan birini nasıl bile isteye kaybeder, insan onu anlayanı anlamaya çabalayanı onun için emek vereni nasıl kolayca gözden çıkarır gibi debelenişlerimin tek ve gerçek cevabıyla baş başa kaldım.. Sen verdiklerinin kıymetini bilmezsen, sen kıymetli olanı çırpınarak ortaya saçarsan ne çırpınışların bir kıymet görür ne de ortaya saçtıklarının değeri anlaşılır.. Kabulü en zor karanlık buydu benim için..
Depresyon sürecim ve sonrasında deneyimlediğim her halim, yaşamıma etki eder her insan ve olay sonucunda içime dönmeyi huy edinmişim. Sanki ben bana sorgulamalarla döndükçe, ben o sorgulamaları yaptıkça dünya tevazuyla karşılayacakmış beni, bu kız kalbinin sevgisini sunuyor daha da kıymet vermeliyim diyecekmiş sanmışım.. Ben bu sanma haliyle bir koltukta duvarları izlerken kendime terapi uygulamakla meşgulken, dibimdeki pencereden hayat akıp gitmiş.. Ne doğan güneş ne de dönen dünya benim iyileşmemi beklememiş.. Ben nedenler, nasıllar arası bir yolda cevaplar ararken hayat fısıltılar eşliğinde akmış.. Sevgililer evlenmiş, dostlar kariyer inşa etmiş, yabancılar eğitimler almış kısaca o pencerenin dışında olanlar bir yere varmış ya da varmak için hep yol almış.. Bense hayatımın tiktaklarını durdurmuşum aklımın zamanına esir olmuşum..
Bugün yıllar sonra ilk kez okuduğum okuluma gittim, havasını soludum dersinde hayranlıkla dinlediğim birkaç hocamla sohbet ettim.. Sonrasında en sevdiğim termosumdan kahvemi yudumlamak için okulun bahçesine oturdum.. Müzik yok, ses yok, etrafta kimse yok. Öyle bir kendimle kalma halindeyken üzerime koşan bir mağlubiyet ordusu edasıyla düşünceler birinin üzerine basarak hücum etti.. Bedenim ve zihnim kendi kara kutularında kaydettikleri, yıllarca gizli tuttukları her şeyi bir anda gözlerimden ve ciğerlerimden dışarı fışkırttı sanki.. Kimdim ben, kim olmak isteyendim, kim oldum, bu nasıl oldu, ne yapıyorum, neden yapmıyorum, neleri seçmek için nelerden vazgeçmişim, hayat fırsat sunduğunda ben niye seçmek yerine yanından geçmeyi seçmişim, ne istiyorum, ne istemiyorum, neden istiyorum, nasıl yapacağım ve daha bir sürü şey..
İşte o geçmişin kayıtlarıyla geleceğin kaygıları arasında kaybolurken ben, omzumda bir el uyan diyen bir ses.. Uyanmak.. Dalıp gittiğim zihin kıvrımlarımda, öfkeyle valsa kalkmış bir ben olduğunu anlamamı sağlayan bir an. Şimdi bana bu yazıyı yazdıran, bu yazıyı yazdırmadan hemen önce nefesimi kesen atak halimi sakinleştiren bir gerçeklik anı.. Zihin geçmişin kayıtlarıyla dolu, bizi hayatta tutmak için o kayıtlarla sürekli konuşan bir geveze papağan aslında. Bildiği her şey dünün eseri, yarından bihaber, ki yarın değil onun için önemli olan bugün hayatta kalman sadece.. Bilinçse bir olma hali dünün korkularından ya da yarının kaygılarından azade bir var olma hali.. İşte ben bugün zihnimin bilincimle, gerçekliğimin inşa ettiğim kimliğimle arafında bir yerde yeniden nefes almayı öğreniyorum..
Bir inci gibi emek emek bulduğum ve ilmek ilmek şifalandırdığım yaralarımı, sadakatle ve güvenle temelini oluşturduğum sevgimi, kıymet verdiğim herkes için canla başla çabalayan özümü ve beni ben yapan kırılganlığımı bugün ilk kez nedensiz ve nasılsız görebildim.. Kaybetmeyi kolayca göze alıp, çabalarımı bir çırpıda yok sayanlara olan kırgınlığımın nedenini de bir o kadar net görebildim.. Beni ben yapan, emek emek büyüttüğüm ve ortaya cesurca sunduğum kalbimin bu denli kolay kırılması meğer onu değersiz kılacak olanlara ellerimle sunmam ve sunduklarımla kendimi tanımlaya çalışmamış bütün mesele.. Kendimi değil onları değerli kılmam ve o değere sahip çıkarlar inancıyla kendimi kandırmam, onlar telaşla terk ederken bu kırılgan sevgi imparatorluğunu benimse onlardan kalan boşluğa hüzünlü bir çocuk gibi bakakalmammış asıl mesele..
Sevgi benim hakikatim.. Sadakat ve güven o hakikatimin temelini oluşturan toprak.. Ben köksüz medeniyetimi bunlarla inşa ederken tahtına kendimi koymayarak geçirmişim dünümü. Dünümde ektiğim her tohum için sabırla baharı beklerken Eylül ayazı vurmuş bütün tohumu da bahara çiçekli bahçe bekleyen ben kuru toprakla bir çöl içinde yaşamış durmuşum.. İşte bu kendime yaptığım en büyük zalimlikmiş aslında.. Sonrası malum kırgınlıkları onarmak, yeniden tohumlar ekmeye çalışmak, açılan yaraları iyileştirmek vs. vs. .. İşte o koltuğa gömülü kalınacak günlerin seçimini böyle böyle yapmışım.. Arada kafamı kaldırmış, hayata karışmış, dünyaya iyi şeyler katmış, hayvanların başını okşamış, çocuklar için gönüllü çalışmalar yapmış, hayatının ekmeğini kazanmak için saatlerce ayakta çalışmış olsam da o her durumda hayata karışabilen kadından geriye bir enkaz kalana kadar kendimi bilmeyi, bulmayı öğrenmekte zorlanmışım..
Belli ki bir süre daha yarının telaşı kaygıları, dünün korkuları ve ezberleri kahve içmelerime eşlik edecekler. Yazılarımda mahzenim olacaklar.. Ama bugün bir şeyi daha görmemi sağladıkları için en çokta dünkü kendime teşekkür ediyorum.. Eğer dünümde bu savaşları vermeseydim, eğer dünümde bu kadar kaybolmasaydım bugümde sevginin, sadakatin, derin bağların, emek verilen her işin ve ilişkinin ne denli kıymetli olduğunu öğrenmezdim. Onlar gibi olur, kırıp dökerek kendimi düşünür, sadece kendi karnımı doyurur, kendi ismimi parlatırdım ve günün sonunda içimi huzur eden gerçeklere sırt dönecek kadar kendimden bihaber sıradan başarıları alkışlayanlardan onay bekleyenlerden biri olur çıkardım.. Bugün o kağıt parçaları, ismimin önünde beliren bir sıfat yok belki lakin en önemli şeye sahibim artık, kendime.. Gerçekliğime.. Yarın kim olacağımı bilmiyorum, ama kesinlikle artık kim olmayacağımı biliyorum..
Canlılığı öldüren, sevgiyi değersiz kılan, emek vereni yok sayan, bir çocuk masumiyetiyle parlayan gözleri görmezden gelen, dünyanın karanlığına rağmen ışık olmayı seçenleri göz ardı eden biri olmayacağım.. Kırıldım evet ama sırf beni kırdılar diyerek keskinleştirek kanatanlardan olmayacağım.. İhaneti gördüm evet ama sırf yalanı seçtiler diyerek öfkeyle ayağa kalkıp kandıranlardan da olmayacağım.. Karanlıkta kaldım evet ama sırf ışığımı ve neşemi çaldıkları için başkalarının emek emek belki de zorluklara rağmen biri olma yollarında engelleri olmayacağım.. Kısaca kendi etrafında dönen dünyanın, sırf benim yörüngem kaydığı için merkezine yolculuk yapmaktan korkan biri olmayacağım..
Herkesin bir hikayesi var ve ben dünyanın alkış tuttuğu yüzeyselliklerin gözümü kamaştırmasına izin verip o hikayeleri duymazdan gelen, kalbini değil kibrini besleyenlerden olmayacağım..
Çünkü bugünüme kadar olan yolcuğumda gördüm ki hayat büyük resmi küçük detaylarla oluşturan muhteşem bir ressam.. Ve ben o resmin içindeki her güzelliği, o güzelliğe değer katan her hikayeyi dinlemek isteyenim.. Bugüne kadar birçok insana yuva olmuş kalbim bir harabe değil bir saraymış meğer.. Anladım ki o saray, köksüz medeniyetinin kadim imparatorluğunda yeni hikayelere yuva olmakla daha da ışıldayacak..
Hikayesinde yer edindiğim, hikayemde yer edinen ve yeni hikayelerde kavuşacağım herkese..
”Ve hayat yeşil ışık yakar, sen hazır olduğunda, sen olduğunda..”
Uyandım.. Yatağımda biraz uzandım.. Günlerdir rüyalarım belirgin bir halde, aklım uykudan alamadığı verimi gün içerisinde dalıp giderek alma çabasında.. Artık savaşmak yok, o bir düşünceyle bana geldiğinde derin bir nefes alıyorum ve soruyorum ona ne oldu da bu düşünceyle birbirimizi meşgul etmeye ihtiyaç duyuyoruz diye.. Başlarda bocalayan aklım şimdilerde yavaş yavaş alışmaya başladı bu duruma..
Bugün daha bir uyandım.. Limonlu suyumu içtim, yatağımı topladım, attım kendimi yere plank duruşunda bekledim biraz.. Aklım rüyamı analiz etmeye, hemen yitip gidenlerle ilgili düşünceleri sermeye başlasa da önüme sakinleştirmeyi başardım.. Bugün yeni bir deneyim halindeyim aslında.. Kendimi son 4 yıl içerisinde ama yaşadıklarımdan dolayı, ama kalbimin kırgınlıklarından dolayı içime içime öyle sindirmişim ki hatırlamayı unutmuşum. Unuttuklarımı ise hatırlamaya başladım..
Kimdim ben, neleri yapmayı sever, neleri sevmez, nelere net sınırlar koyardım, hangi hikayelerde kahraman, hangi hikayelerde kötü bir cadıydım mesela? Ne zaman yola çıkardım, nerelere giderdim, nasıl oyunlar oynardım mesela?
Işığımı gören hayranlıkla geldi, neşemi gören merakla geldi. Peki ya o ışığı keşfetmek için geçtiğim karanlığımı gördüklerinde, neşemle inşa ettiğim cennet için içinden çıplak ayakla geçtiğim cehennemi gördüklerinde ne oluyor? Onlarda korku, anlayamama hali olurken bendeyse kendimi açmanın ve kalbimi korkusuzca ortaya koymanın hissettirdiği çıplaklık ve savunmasızlık hali.. İşte bu devamında beni oldukça sarsan bir hale geliyordu.. Bir kişi, bu hayatta bir kişi de beni kaybetmekten korkmaz mı sorusunun temellendirdiği kaygı yüklü birçok sorgulamalar.. Oysa ne çok insan varmış hayatımda beni kaybetmekten korkan; köpeklerim, ailem, dostlarım, bir kere sohbet etme halinde bile enerjimin verdiği ışığın parlaklığını görenler bile..
İşte dünya seni kucaklasa da insan birinin kucaklamasını istediğinde dünyanın kucaklamasını değil onun kucaklamasını istiyor ya, bu ne büyük nankörlükmüş halbuki.. Ben diyordum ben, sevginin kaynağı benim.. Benden geriye, sevgimden geriye bir şey bırakmayanlara kucak aça aça eksilerek bittiğim ana kadar. Bitmek demeyelim aslında, kaynak yine benim, tükenmek diyelim.. Tükenme haliyle kendimi savurduğum bir yaşam.. Bu savurganlık bana nelere mal oldu peki; kendimi delik deşik ettim yaralarımı şifalandırmak için, kendi zamanımdan çaldım kendimi kabuğumda tutmak için, yeni yaşıma girdiğimde mucizeler diye adlandıracağım şeyler yaşasam da durağanlık kaygılarımın mabedine darbe indirdi ve mucizeler bir anda lanetlere dönüşmeye başladı.. Kabuslar çoğaldı, kaygılar şoför koltuğuna oturdu, terk edilmeler yolu çizgi ve kader kendini tekrarlayan hikayemi yeniden kustu üzerime..
Kusar.. Hayat, eğer sen aynı olma halini tekrarlayacak seçimlerle bakmaya devam edersen üzerine aynı karanlığı kusar. Benim gibi kendini iyileştirmek için ister yıllarını harca istersen kendini bir koltuğa hapset fark etmez. Sen pencereden izlerken hayat akar, hayata karışmak için ayağa kalktığında kendi olma halin dışında yine kaygılarla eski alıştığın korkularla ve yaşadığın deneyimlerin ördürdüğü duvarlarla hayata karışmaya çalışırsan hayat senin üzerine kusar seni..
Duygularımı çokça içimde yaşayan biriydim yıllarca, baktım depresyon kontrolü ele aldı, burada dedim bir şey var. Açtım kendimi bu sefer de tam aksi yönde hızla ilerledim, duygularda duygular, açtıkça açtım. Bu sefer de anksiyete aldı kontrolü ele aldı, hop bu seferde toslama hali zıt yönden vurdu yüzüme.. Her ikisinde de keder, kayıp, sorgulama, kendini kabuğuna çekmek, onlar mutlu olan bana oldu serzenişleri, zaten hep onlar kırar asla pişman olmaz kırılan dökülen ben olurum değersizliği, baksana onlar her şeye sahip benimse elimde sevgim sadakatim kıymet bilmedi aldatanları affedenler bir beni kaybetmekten korkmadı yetersizliği ve kıyaslaması, elimde ne işim ne kariyerim ne eğitimim var bak sıfırdayım işte diye kendini suçlamalar ve kapanış..
Ben bu döngüyü yıkarım arkadaş. Ben bu kendim olma alışkanlığını, hayat bana hep kırmızı ışık yakıyor demelerimi ezer geçerim.. Kendimi ifşaladım, duygularımı en derinden dipten sere serpe yaşadım. Yaşamakla kalmadım, yazdıkça yazdım.. Yazdıkça diner, biter, dönüşürüm, çıkarım bu döngüden dedim. Elbette hayatın sihirli bir değneği olmadığı gibi, kaleminde sihirli bir yazgısı yok.. Anlayacağınız, yazdıklarımın altında yatan şifalanmaya arzusu çokta hesapladığım gibi ilerlemedi.. Bu biraz şey gibi oldu; her sabah bugün bir mucize olacak diye uyanan ben o günün sonunda illaki bir gözyaşı dökene dönüşmüştüm son aylarda. Biraz tersten gidiyor, bu da inancımı çok sarsıyordu.. Lakin anladım, özümsedim ve fark ettim.. Sadece söylemek ve yazmak değil olay.. Olma halini deneyimlemek..
Bugün en sevdiğim masamdan yazıyorum bu yazıyı, en sevdiğim kahveyi yudumlarken, aşık olduğumla mutlu olduğumuz benim çocukluğumun geçtiği sokakta çekildiğimiz fotoğrafı masama koyup kahvemi ona karşı yudumlarken yazıyorum.. Çünkü bugün minnettarlığı hissediyorum içimde.. Meğer ne çok sevgiye sahipmişim hayatımda.. Aşkta, arkadaşlıkta, ailemde, köpeklerimle kurduğum bağda.. Hayata bir hikaye gözüyle bakarken, hayatın bir hikayesi olma derken, ne çok hikayeyle temas etmişim aslında.. Öylece geçip gitmemişim, görmezden gelmemişim..
Bugüne kadar hayatıma giren herkesin arka bahçesindeki karanlığı görmeye cesaret etmişim. Ve onlar korksa da, kaçsa da benim görme cesaretimle açmışlar arka bahçelerini. Kimisi aşkta aldatılmış terk edilmiş, kimisi aileden sevgiyle yaralanmış, kimisinin bedeninde izleri. Ama herkesin gözlerinin en içinde gerçek hikayeleri.. Ve ben gözlerinin en içine bakmaya cesaret etmişim.. İşte bu bana bir şeyi daha anlattı kendimle ilgili; benimde arka bahçemdeki karanlıktan korkmamalarını beklediğimi. Halbuki ne büyük yanılgıymış bu, ne büyük bir sanma ve sanrı haliymiş.. Ben dansa cesaret ettiğim için hayat müziği açmışta dansa davette elini tutmak istediğim ben buradayım demeye cesaretiyle sahneye çıkmadığı için kızmışım ona.. Ona kızmışım da hıncımı kendimden, kendi ışığımdan, kendi neşemden, kendi sevme ve anlama kabiliyetimi yok saymaktan çıkarmışım.. Kendimi kabuğuma hapsetmişim dansıma eşlik edilmediği için..
Suç yok, haksızlık yok, çünkü benim haklı olmak gibi bir derdim yok. Mutlu olmak gibi bir derdim yok ben huzur istiyorum derdim. Şimdi diyorum ki hem mutlu olmak, hem huzurlu olmak, hem haklı olmak mümkün.. Çünkü anladım ki ben kalbimin kapısını kırıp attığım için, sonuna kadar açtığım için köksüz medeniyetimi, sevgimi koşulsuz bir sadakatle sunduğum için herkes buna aynı cesaretle bakmak ve eşlik etmek zorunda değilmiş.. Benim de korkularım, kaygılarım var; mesela hala yüzmek konusunda becerilerim zayıf ve korkularım baskın.. Korkma ben varım denildiğinde suda takla atma cesaretini gösterdiğim gün geldi aklıma da, ben cesaret ettiğim için takla atabilmek anısını yaşamıştım o gün.. İstemişim ki ben varım dediğimde de aynı cesaretle tutulsun elim ve kendimizden emin dans edelim.. İşte bu isteme ve bekleme halini ekim ayına emanet ediyorum. Ve kasım ayına yeni bir olma haliyle giriyorum..
Ben sahneye adımımı atıyorum arkadaş, benim cesaretime karşılık hayat müziğin sesini açıyor. Ve ben o cesaretle elimi uzatıyorum yeniden ”benimle dans etmeye var mısın?”.. Korkulara, kaygılara, yaralara, geçmişin karanlık hikayelerine rağmen var mısın? Ben kendi hikayeme rağmen dansa davet edenim, peki sen kendi hikayene rağmen bu dansa eşlik etmeye var mısın?..
”Kaynak benim, peki ya kaynağımın ham maddesi ne ?..
Var olmak.. Hep var mısın? Wake up Neo, wake up..
Geçmişi de iyileştirmek mümkün müdür?
Adım adım gerçekleşen bir süreç; kısa yol masalları, her yarayı kökünden temizlemek, her bir inancı anında değiştirmek hikayeleri ne çok boğmuş meğer ruhumu.. Ben demişim, ben kalbimi ilmek ilmek kendi zamanımdan bugünümden çalarak iyileştirdim de her seferinden nasıl bu denli derinlere işleye işleye kırabildiler. Ben emek emek sevgi, sadakat, şeffaflık demişim de nasıl olur en çok buralardan yıktılar.. Nedeni nasılı bitmez bir sorgulama hali.. Hem de en kıymet verdiğim en derinimi açtığım yer, kalbim..
Mahzenime indim. İnmek istemesem de en dibine kadar atıldım aslında.. Sorumluluk almak demek sadece eğitimde başarılı diplomalar, kariyerde alkış alan yükselişler, dimdik ayakta durmalar, her anın içinden güçlü bir şekilde geçebilmelermiş.. Bu benim 27 yaşıma kadar etimle kemiğimle, kendime rağmen ayakta tutmaya çalıştığım bir hikayeydi.. Çalışmayı hiç bırakmadım, üniversite hayatım boyunca hem çalıştım hem de bulduğum her projede gönüllü oldum.. İyi geldiğim her bir cana, canlıya daha da sevgiyle yaklaştım. Ben onlara sevgiyle gittim, beklemeden uzattım elimi, onlardansa bir güzel söz, bir çocuk neşesi görmek yetiyordu bana.. Hatta bir gün bir okul projesinde sadece çocukların değil bir öğretmeninde hayalini gerçekleştirmişiz, proje bittiğinde öğretmenden bunu duymak öyle iyi gelmişti ki kalbime kendi içimde bir küçük mutluluk kaynağı akıyordu o zamanlarda.. İşte diyordum benim küçük dünyamın ham maddesi bu, sevgi..
Kalbimden akan sevgiyi hiç esirgemedim bu hayatta, kimseden.. Hayatımda olsun olmasın her canlıya, ne kadar yaralanırsam yaralanayım kimsenin yaşattığını bir başkasına duvar diye örmemeye gayret ede ede akıttım sevgimi.. Kalbimi akıtırken benden eksilenleriyse görmezlikten gelmişim.. Şimdilerde tüm kızgınlığımsa kendime. Kızmamam gerek, etrafa saçtığım şefkati kendime de sunmam gerek desem de içimdeki kızgınlık öyle güçlü ki en zorlandığım konu bu aslında.. Sevgilim kendini güçsüz mü görüyor ona onda gördüğümü anlatıp hemen güç verme çabalarım, arkadaşım kendini yetersiz mi görüyor ona onca başardığı şeyleri kendisinin başardığını hatırlatma çabalarım, ailemde bir kriz mi baş gösteriyor onlara hemen bir çözüm bulma çabalarım.. Ya ben, peki ya ben, konu ben olunca ne kadar da sert dilim, ne kadar da katı kalbim kendime karşı..
Kendimden eksiltmişim.. Eğitimde başarılar eklemek yerine depresyonumla mücadele etmişim, kariyerimde yükselişler yaşamak yerine yaralarımı iyileştireceğim diye kabuğuma çekilmişim, hayat inşa etmek yerine hayatımın yavaş yavaş yıkılışını izlemişim oturduğum koltuktan.. Şimdi gerçekliğimle baş başayım.. Nereden başlayacağımı bilmiyorum, malum aileden de miras yiyen biri değilim keza miras olarak bırakacakları şeyin parayla alakası da yok el elde baş başta kaldım derler ya tam da o hal işte..
Ben başarılıydım, ben maceraperesttim, ben hep emek emek inşa edendim. İşte bunların hepsi yıkıldı.. Tam da 31 yaşımda ne param, ne işim, ne diplomama katkısı olan bir eğitimim, ne çeşit çeşit dil bilgilerim, ne de ortaya serebileceğim bir şeyim var.. En büyük başarılarım düne ait olanlar, en macera dolu anılarım dünde kalanlar, en heyecanlı aksiyonlarım dünde kalanlar.. Kalbim yorgun, aklım bitkin, duygularım sönmüş, hedeflerimden bin ağaç uzaklıktayım sanki..
Ben şimdi ne yapacağım? Tastamam 45 gün oldu, eylül 16 tarihi bir nefes alışla bir nefes veriş arasında ne denli uzun mesafe olabilirse en uzununu soluduğum gün.. Ha gayret kızım, bak bir ayna daha var karşında, bak bir derin yara daha kabuğunu kaldırdı.. Sen kalbini açtın, tam da oradan vurdu.. Aynı hikayeler, aynı döngüler, aynı ilişki kalıpları.. Ayrılığın yasını tut, çünkü sen en çok kendine sadakat duyansın, bırak o ister diğerleri gibi kucaktan kucağa koşsun, isterse senden gördüğü kendine saygı duyma halini hatırlayarak sevgiyi lekelemeden devam etsin bu onun seçimi.. Sen bu döngüyü yıkansın, kıransın.. Dalama geçmişin dehlizine sakın, geçmiştekiler yaptı sen sorguladın sonrası hayat sana onların mutluluğunu alkışlattı, sen çocuk kalbimi kırıp üstüne nasıl mutluluk inşa ederler diyerek çekildin kabuğuna blah blah blah. Bu hikayeler orada kaldı, sen o hikayeler üzerine tam 4 sene kendini, ruhunu, gerçekliğini inşa etmek için kalbine dönensin..
Desem de insanın kendini iyileştirmesi öyle ağdalı bir süreç ki yaşamayan sadece dinler, izler ama asla anlayamaz.. Yarayla alay eder yaralanmamış olan derler ya o hesap.. Kızmıyorum artık, kızacak kimse kalmadı.. Bu sefer de aynı hikaye döngüsünde başka hayaletler hortladı; çocuk kalbime nasıl kıydı, ona en derin sırrımı anlattım oysa bu sırrın yarasını görmek yerine eski sevgilisinden bahsetti, benim kaygıyla acıyla kalakalacağımı bilirken en bildiği yerden kırdı bu kötülük değil mi blah blah blah.. Sorgulamalar farklı olsa da hikayenin derininde yatan şeyler aynıymış meğer; kendini yetersiz hissetmek, kıyaslamak, hor görmek, sevgiye layık bulmamak..
Beklemek, istemek, terk edilmekten korkmak, korkular ve kaygıların yönlendirmesiyle test etmek, sanki karşımdaki benim kadar kendini bulmuş bilmiş biriymiş gibi beni derinden anlarmış gibi bir teslim olma hali.. En nihayetinde kendini gerçekleştiren kehanet, en nihayetinde derinlerde yatan hortlamak isteyen yaraların hayaletlerin baş göstermesi.. Ben şifa bulduğum dediğim yerden hayatın bana bak bakalım bulmuş musun, bak bakalım doğru olanı mı seçmişsin diye yüzüme ayna tutuşu.. Ah öyle çok isterdim ki son ilişkilerimdeki insanlar gibi kendimi sorgulamak yerine suçu karşımdakine atarak onla bunla yüzeysel tatminler yaşayan, kırılmış dökülmüş umursamadan kendi bencilliğimi seçen olmayı.. Bu bile, bu istek bile kendim olma yolculuğumdan uzaklaşmak için bir kaçış aslında.. Kaçmıyorum evet, lakin yolu bulmak öyle zor ki..
Kendi gerçekliğimi bulmak ve bilmek bir anlık değilmiş meğer, her gün her gün pratik etmeliymiş insan.. Madeninden hortlayan düşünceler girdabında geçmişe savrulmak öyle kolay ki. Bana niye bunu yaptı, beni niye kırdı diye başlayan ardından ben şimdi ne yapacağım, nereden başlayacağım, nasıl öğreneceğim diye kendime yüklenmeler.. Bunların arafında ara sıra başımı sudan çıkarıp nefes alıyorum, tam diyorum ben hep inşa ettim yıkıldı yine de yaptım yeniden yapabilirim, sonrasında hayat önüme bir fotoğraf çıkarıyor hiç tanımadığım bir hesaptan bak diyorum nasıl mutlu, nasıl da umurunda değil, hop aynı girdap..
Bu bir yol, yolculuk hali. Olmak, olabilmek, inşa edebilmek aslında sadece süreçte kalabilmekle ilgili.. Sürekli yolda olmak, nasılı sorgulamamak için neyi istiyorsa onu sunmak hayatına da.. Ben yapabilirim kandırmacalarıyla hayallere dalmak değil, ben şuan ne yapabilirime bakmak.. Dans etmeyi seviyorum, kemanımı seviyorum, yazmayı seviyorum şimdide şuanda bunları yapabilir miyim evet o zaman kalkmak ve yapmak, yazmak.. Evet doktora yapmadım lakin kendimi eğitmekten de hiç geri durmadım demek. Evet ülke ülke gezmedim lakin hayata da imkanlarım dahilinde karışmaktan kaçmadım diyebilmek. Evet birçok dil öğrenmedim ama kendi dilimde de kimseye derin yaralar açmayacak kadar insana, insanların hikayesine önem verdim demek..
Öyle bocalamıştım ki o can havliyle bir yandan nefesimi tutup kendime boğulduğumu fark edemezken hemen nasıl gideceğim, nasıl başaracağım demelerin kaygısıyla daha da boğdu kendimi.. Öyle yetersiz hissettim, öyle bomboş hissettim ki kendimi eğer dedim eğer depresyonla, beni görmeyenlerle emek emek uğraşmak yerine devam etseydim şimdi şu 4 yılda nelere sahip olurdum ah. Yüzmeyi öğrenebilirdim belki, kemanımı kutusuna hapsetmek yerine parmaklarıma Paganini ruhunu üfleyebilirdim belki..
Ya şimdi, geç mi kaldım, yetersiz miyim gerçekten? İşte bu bile alışkın olduğum hikayenin canlı kalma çabası. Öfkemle dans eden ruhumun beni hayattan alıkoymasının temel taşı.. Acıttı, kanattı, ağlattı, kaygılarla beni boğdu günlerce. Yine de başardım, sonunda başarabildim, başımı sudan çıkarabildim nefes almayı başarabildim.. Bir sınavı kazanmak kadar alkış almasa da ben başarabildim bugün o suyun içinde nefes alabilmeyi.. Nefes ne kıymetliymiş meğer, kendimi ne denli boğmuşum meğer..
DNA yazılımlarını keşfettim, bir yapay zeka mühendisi kadar takdir görmedim. Bu yazılımı hack’ledim bir sistem uzmanı kadar alkış almadım.. Çünkü dünya masaya yatırdığın, sahnede sergilediğin, duvara astıkların karşısında alkış tutar ezberi benim tüm öğretilerimi bozmuştu.. Kendimi bildim, sabrı öğrendim ve idrak ettim. Tevazu göstermen gereken yerle ben bu konuda iyiyim demen gereken yerin farkını.. Dünyaya karşı kendimi yetiştirdim derken öyle büyük bir tevazuyla başımı eğmişim ki dünyada karşılığında zaten sen kimsin ki mahcubiyeti duyacağım, yetersiz hissedeceğim aynayı sunuvermiş önüme..
Oysa bir cerrah alanında iyiyse aman canım ben kimim ki demez, aksine evet ben bu konuda iyiyim der işe koyulur. Bense kendimi yetiştirmiş olmanın, emek emek verdiğim kalbimi dünyaya açabilme cesaretimin üzerini öyle örtmüşüm ki kendi değerimi DNA’mdan silmek için yazmışım yeni kodlarımı.. Şimdi ilk adım, ilk nefesle birlikte suya teslim olabilmekte.. Yüzmeyi hemen öğrenemeyebilirim , bana yüzme öğretecek sabrı sevgiyi gösterecek olanla yolum kesişmemişte olabilir. İşte ikinci adım da bu, neden ben öğrenemedim onlar öğrendi kıyaslamalarını bırakmak. Ve üçüncü adım, beklemeyi azat etmek..
Senelerce suyun içinde yaşamış, yersiz yönsüz yaşamış biri nasıl da öğrenemez yüzmeyi demeler bitti. Bitmese de o düşüncelere sürekli saplanıp kalarak yüzeye çıkamayan başımı su üstünde tutma hali için elimden geleni yapacağım.. Suyun içinde oradan oraya yüzenleri görüp kendimi yetersiz hissetme halleri bitti, bitemese de onların yolculuklarıyla kendi yolcuğumu kıyaslama düşüncemi dönüştüreceğim. Ve son olarak ben o suyun içinde onca ağırlığa rağmen yaşamaya çalışırken yanıma gelip sanki bir kulaç atacakmış gibi davranıp daha da fazla ağırlık yükleyerek uzaklaşanları sorgulama hali bitti.. Çünkü bu hayatta duymak istemeyene suyun altında kalan bedenime bağlanmış ve beni aşağı çeken onca ağırlığı anlatmak sadece ağızdan baloncuk çıkarmakmış anladım..
En önemli yolda olma hali, bu yolculuk hali bir süreçmiş. Hemen olması, hemencecik iyileşmesi, hemen bir çözüm bulunması bunlar birer masalmış.. Kendi kendime boğulmamak için, nefes alamadığımı idrak edemeyişimi fark etmemek için tekrar ve tekrar anlattığım bir masal.. Ben masal anlatırken hayatta benden duyduğunu bana yansıtmış, o yansımalarda öyle derinden sevdiklerim varmış ki onların görüntüsü kaybolmasın diye daha da bir tutmuşum nefesimi. Onların yansıması kaybolmasın diye çırpınırken ben en çokta kendimi kaybetmişim..
Masal bitti.. Bu sefer uyandım.. Yüzeye çıkmayı başarabildim. Nefes almaya başladı ciğerlerim.. Şimdiyse o yansımalardaki hayatı seyrederek uyuşturduğum aklımı canlandırma zamanı. Şimdiyse onca ağırlığı geçmişte bana aşk adı altında, genetik adı altında, yaşanmışlık adı altında yüklemiş olanları o ağırlıklarla birlikte geçmişte bırakma zamanı.. Ve acele etmeden, suç aramadan, başkalarının attığı kulaçların dalgalarında kaybolmadan suya teslim olma zamanı.. Hakikatin amacıdır aşk, diyen dilimin hakikate teslim oluş zamanı.. Su hakikattir demek, suya fısıldamak kendi gerçekliğimi, ve kalbimi aşka teslim edebilmek zamanı.. Suyun beni de kucaklamasına izin vermek zamanı..
Dünün kaderi yaşandı, yarını kaderi yaşanacak misallerle dolu. Oysa bugün yaşamın gerçekliğinin tek anavatanı.. Şimdi köksüz medeniyetimin kadim krallığında bugünümü inşa etme zamanı.. Yol nereye demeden, yolda savrulmadan, nasıllara gömülü kalmadan..
Bir ben var benden içeri, benden öte, benden azade diyerek.. Kendimi bildim, bugünümle kendimi inşa ediyorum diyerek.. Sevginin kaynağı olan kalbimi, yaralara ve dünün hikayelerine teslim etmeden güzelliğinin ve sahip olduğunun kıymetini köksüz medeniyetimin evi oluşunu hatırlatarak ona, evimi yeşertmek zamanı şimdi..
Onca yıldır kendimle kavgam hiç bitmedi.. Ara verdiğim olurdu kendimle savaşımda, kendimi anladığım da olurdu, hatta herkese bol keseden sunduğum sevgi ve şefkati kendime sunmayı öğrendiğim zamanlarım da olurdu.. Hele şu son 4 yılım tamamen iç dünyamı, DNA’mı, yaralarımı ve travmalarımı ifşalamaya, ifşaladıktan sonrada elimden geldiğince şifalandırmaya çalışmışım zamanımı, enerjimi neredeyse tamamen buna harcamış biri olarak yaşamışım.. Hayatta bu konuda yanımda olacak olanı, kalbime iyi gelecek olanı değil de birbirinin aynı iki insanı çıkardı yoluma, aynalama yapmak içinmiş meğer. Ben avukatın sevgimi ve ona verdiğim değerimin, sunduğum özgüvenin kıymetini anlar sanıyorken yanıldığımı geçte olsa öğrenmiştim. Son gelen mühendis ise; kendime ne istediğimi sorduğum, hayatı ilk kez bu denli akışa bırakmaya başladığım yerden bulunca, kalbime denk sanışımın bedelini ise çocuk kalbimin en derin yerinden kırılarak ödedim..
Anlattıkça şifa olur dediğim gönül yaram için seri halinde yazı bile yazdım. Yine de ne geçti ne dindi.. Eylül ayında ara ara kendimle savaşımı kesin bir netlikle bitirdiğimi belirten kendime manifestolar yazsam dahi o kılıç, o zırh öyle işlemiş ki tenime her seferinde daha çok yapıştı sanki üzerime.. Kahraman bir devrimci olurum diye yaşadığım hayatımı korkak bir burjuvaya dönüşürken buldum aslında.. Hayata meydan okuyan, her yenilgiden bir zafer çıkaran bir ben vardı. Yıllar içinde nasıl bir yıpranmışlık, nasıl bir yenilgi silsilesi yaşadıysam yavaş yavaş sinmişim içime.. İçe dönmek derler ya, bir dönmüşüm içime bir daha da hayata dönememişim sanki yüzümü..
İrdeledikçe irdeledim içimi, deştikçe deştim her yaramı, ben deştikçe hayat daha da derine kesik attı sanki.. Hayattan alacaklıyım derken borçlu çıkmış gibiydim.. Şimdimde, bugünümde nefes alırken boğuluyorum sanki.. İşte, aşka, hayatta hezimete uğramışım da altından kalkacak ne isteğim var ne takatim..
İşte bunlar hep yaşadıklarımı hem yazarak hem de konuşarak önce kendime sonra hayata karşı sürekli sürekli anlattığım hikayeler haline böyle dönüştü.. Öyle tanıdıktı ki terk edilmek, yalanlara maruz bırakılmak, yalnız hissettirilmek, tek başıma hiç gelmeyeceğini bildiğim birini saatlerce bir bankta, bazense bir koltukta hareketsizce beklemek. Benim tanıdığım bu hikayeye hayatta tanıklık etti benimle.. Her hücreme zamanla, yaşanmışlıkla işledi bu hikaye.. Her seferinde kendini yeniden başlatabilmek içinse bana en bildiğim yerden tekme vurarak, tokat atarak bitiriyordu hikayeyi..
Biri geliyor, ben tüm sevgimle kucaklıyorum, tüm şefkatimi boca ediyorum onun üstüne, sadakat konusunda net sınırlar çiziyorum, bak diyorum her ne olursa olsun bana gerçeği söyle, sonra sorunlar baş gösteriyor ama ailevi ama çevresel hemen kalkanlarımı kaldırıyorum, alıyorum savaş gardımı, dolaşmaya başlıyorum aşık olduğum adamın sınırlarında, çünkü test etmeli diyorum. İçimde hiç bilmediğim bir kaynaktan yükseliyor o fısıltı, bakalım o da seni terk edecek mi yoksa aşkın için kalacak mı, en nihayetinde ben kazanıyorum.. Ne zafer ama; terk edilmekle, yara almakla ve sonunda yalnız kalmakla dolu bir zafer, sanki daha önceki hikayeler bu sonlarla dolu değilmiş gibi.. Çünkü terk edileceğime, aşkımın karşılığını alamayacağıma, karşımdakinin sadakat konusunda benim kadar yüce ve net sınırları olamayacağına inanıyorum tanıdık bir hikayeden.. Nitekim de karşımdaki kişi pes ediyor, ne beni anlayabiliyor, ne de ortada emek vermeye değer bir sevgi görüyor.. Her bir ilişki sonrası ben yıkılıyorum, onlar mutlu devam ediyor, hayatta bana onların mutluluğunun ya fotoğrafını ya da bizzat sokağımda el ele oluşunu gösteriyor, ve kendime yıllarca anlattığım nihai hikaye orada bitiyor. Ben o hikayeden kederi, acıyı, yalnızlığı, terk edilmiş olmayı, verdiğim sevginin karşılığı olmayışını, hiç sevilmediğimi ve benim neşemi enerjimi çalarak bana bir kırıntı halinde bile verilmeyen şeylerin başkalarına nasıl da bol keseden verildiğini izlemeye başlıyorum.. Yıllar içinde küçük değişim dönüşümler yaşasam da en temelde yatan yarayı, en derinlere kazınmış inancımı hiç dokunmadan büyütmüşüm içimde.. Ta ki aşık olana kadar..
Yıllar içinde elbette belirli sorgulamalar, dönüşümler, bakış açısında değişimler yaşasam da içten içe dünyaya karşı savunmasız kalan küçük kız çocuğunun asıl derinlerinde gizli kalmış korkularla yüzleştiren bir aşktı bu.. Neden diyordum neden, neden anlayamadı beni? Nasıl göremedi sevgimin değerini? Ben kendimi yıllar içinde yüzeysel ilişkilerden uzak tutmuş, kalbimi herkesten sakınarak iyileştirmiştim oysa, çok sorgulamıştım kendimi, hatta kendi içimde yaşadığım zaman yüzünden hayat akıp gitmiş ben 30 yaşıma gelmişim pencereden izler olmuşum hayatı. Benim bu savaşımı bilen bir adam nasıl olur da göremezdi kalbimin yorgunluğunu, yaralarını ve zar zor iyileşmiş olmasını..
Kavgalar, yanlış anlamalar, bıkkınlıklar, sonrası meydan okumalar, en güçlü benim diyen ego-kibir savaşları.. Sevmeyi güçlükle öğrenmiş iki çocuk hayata karşı kahkahalarla oyunlar oynamak, yeni oyunlar keşfetmek yerine birbirinin canını çıkarırcasına kavgaya tutuşmuştu resmen.. Ve sonrası malum o başka parka gitmeyi, o parktaki yeni çocuklarla oynamayı, mutlu olmayı seçti. Ben ise kaldım parkta bir başıma, salıncağa oturup gözümde dinmeyen yaşlarla ne oyun oynayabildim, ne parka gelenleri gördü gözüm ne de o parktan kalkıp gidebildim..
Çünkü kendime anlattığım bir başka hikayede buydu; ne zaman mutluyum diyecek olsam heveslerim kursağım da kalır zaten, benim için çabalayan kimse olmadı zaten, hep beni kırdılar gidip benden sakındıklarını başkalarına sundular, istediğim kadar gülerek başlayayım hayat beni hep kanatır zaten.. Ben kadar kendini köşeye sıkıştırıp cehennemin ateşine kendi iradesiyle yürüyen biri daha var mıdır acaba? Ben kadar kendini delik deşik ederek bilmeden hayattan kendini alıkoyan var mıdır acaba? Ben kadar hayatın sahneye davet ettiği, bir yanlış adım ya da bir çelme yüzünden anında sahneden kaçan var mıdır acaba?
Kendime ne mitler sundum, ne efsaneler anlattım, ne savaşlar verdim zaferler kazandım da hiçbiri kendimi yerle bir eden hikayem kadar güçlü olmadı.. Kendimi defalarca kaldırdım yerden de hiçbir zaferim yere düşmem kadar güç vermedi bana.. Nice insanların kalbine sevgi tohumu ekmeyi başardım da kendi kalbimi sevgimden mahrum edişimi yenemedim bir türlü.. Nice güzel aşk yaşadım da hiçbir yaşatılan aşk bende beni terk edenin yarattığı keder kadar iz bırakmayı başaramadı.. Çünkü kederle bitmeli, heyecanla yenisi başlamalı, başlayan hayaller kurdurmalı, sonra o hayalleri kursağımda bırakacak kadar sevgisiz olmalı, olmalı ki beni yapayalnız bırakıp içimdeki kırılgan kız çocuğu tanıdığı hikayelere geri dönmeli, keder ve ıstırap dolu cehenneminde evine saklanmalı, sonrası malum yana yana kül olana kadar yanmalı, ateş bile yakmaktan utanmaya başladığı an da bir küçük adımla hayata merhaba fısıltısıyla yaklaşmalı..
Sonra malum, ben bu cenneti inşa etmek için kendi cehennemimden geçtim temalı hikayeler yazmalı.. Çünkü hep derin anlamlar aranmalı, koca koca manaları olan hikayeler yaşanmalı, hep yanmalı neredeyse hiç sönmemeli, hep savaşmalı, hep koşmalı.. İş yaşamaya gelince korkmalı, sevgi konusunda benden farklı bir dil görünce kaygılanmalı, hemen onu hizaya getirmeli ki beni daha bir gerçek sevsin.. Yahu sevsin, sevsin de sanki biraz buna izin mi vermelisin ha benim güzel kızım..
Travmalarla, yaralarla öyle içli dışlı oldum ki bu işin okulunu okuyanlar ben kadar mesai yapmamıştır. Hep bir anlama çırpınışları içindeydim, her şeyi analiz etme çırpınışı.. Çünkü bilmeliydim, çünkü belirsizlik korkunçtu, zarar veriyordu, yaralıyordu.. Sevsin, sevmesin, yapsın, yapmasın ama bana yeter ki dürüst ve şeffaf olsun. Ben yeter ki gerçeği bileyim.. Çünkü içimdeki çocuk karanlıklara maruz kaldığı şeylerden, mutluyum diye adım attığı yerin kuytu köşelerinden öyle zarar görmüştü ki, attığı adım nereye çıkıyor orada kim var, o niye var bilmek istiyordu.. İşte masal dinleyerek uyumayı seven o küçük kız çocuğu yıllar içinde bu korku dolu hikayelere maruz kalmış.. Ne uykusunu tam uyuyabilmiş, ne yediklerinden tat alabilmiş.. Anlardaki heyecanlar, kısa kısa mutluluklar, birkaç tatlı sözle dünyayı kucaklama heveslerine tutunmuş durmuş..
Oysa hayat iki nefes arasında bir yerde hem herkesi sarıp sarmalayan, hem de kimsenin dünyasına dahil olmayan bir uzantıda yıllar içinde kendi bildiği düzende, kendi kurduğu dengede akmaya devam ediyor.. Ne yağan yağmurun, ne batan güneşin, ne de dönen dünyanın senin hikayene ihtiyacı var.. Oysa ben bu kanatan hikayeleri, kanatarak şifa bulduğum her yaramı dünyaya anlatmış durmuşum. Ben anlattıkça dünya öğürmüş, ben öğürmüşüm de yine de durmadan devam etmişim ben anlatmaya, dünya da dönmeye..
Şimdi daha da net görüyorum öğürdüm, midemi bulandıran hikayenin benim gerçekliğimi nasıl da gölgede bıraktığını.. Oysa çokta güzel sevilmişim, çokta değer görmüşüm, hiç gitmediğim yerlerde bile hikayeler edinecek bağlar inşa etmişim.. Bense kendi sokağımda bir kökü çürümüş bir cılız fidanı yaşlarımla yeniden yeşertme umuduna tutunmuşum. O cılız fidanı toprağa ekerken verdiğim savaşın değer kazanması için daha da savaşmışım, savaşmakla yetinmemiş hep anlatmışım.. Fidanımda fidanım diye.. Oysa kainat rengarenk fidanlar, yemyeşil ormanlar, bana yüzmeyi öğretecek okyanuslarla dolu..
Kalbimin en kıymetli aşkı, biricik dostlarım, sevgili ailem, beni her seferinde aynı heyecan ve kuyruk sallamasıyla karşılayan canım köpeklerim.. Sevginize minnettarım.. Bugüne kadar olmayı seçtiğim, kadınla gerçekliğimde olan kadın arasında bir köprüde sarkaç üzerindeydim. Bir tarafta, olduğum gerçekliğin ortaya çıkardığı aşk ve ışık saçan neşesi, diğer yanda dünyaya karşı diş bileyen kaygılı küçük bir kız çocuğu.. İkisine de hikayenizde yer açtığınız için teşekkür ederim..
Ben annem, babam değilim. Ben geçmişim değilim. Ben kaygılarım değilim. Ben zihnimin kıvrımlarımda beni yaralayan geçmişte yaşatılanların korkusunu uyandıran düşüncelerim değilim.. Bana ayna olan herkese teşekkür ederim. Benim hikayem de sevmeyi ya da kırmayı seçerek, benim hikayemde kalmayı ya da gitmeyi seçerek her iki durumda da bilmeden belki istemeden bana tuttuğunuz aynada yıllar sonra ilk kez kendimi görme cesareti gösterdim.. O yüzden en çokta kendime, benimle birlikte sevmekten hiç vazgeçmeyen içimdeki küçük kız çocuğuna teşekkür ederim..