Kategori: Genel

  • ..TAVUKLU PİLAVIN FELSEFESİ..

    “Bana dürüst ol, balkonumun manzarası ve tavuklu pilavın hep hazır olur..”

    Bugün buruk bir hisle uyanmanın halsizliğiyle başladı gün aslında. Ben ne istiyorum, neler yapabilirim, yönsüz yolsuz bir başıma hissetmekten nasıl kurtulabilirim?

    Hayatın gerçek amacı sahip olduğun diplomalar, geliştirdiğin kariyer, habire biri olma çabası mı gerçekten? Bize bunun böyle olduğunu kim söyledi? Takdir edilmek için sürekli bir şeyler başarma hırsı bizi gerçek biri yapar mı? Peki ya bu yolda vazgeçtiklerimiz? Öyle ya hayat seçimler sunar, bizler tercihler yaparız ve tercih bir başka şeyden vazgeçmektir aslında. Peki ya doğruyu seçtiğimizi, bu seçimleri kendi irademizle yaptığımızı nasıl anlarız? Aslında güne gözümü yorgun açma sebebimin beynimin telaşı olduğunu anladığım an yataktan doğruldum ve dedim ki tamam sakin ol konuşarak halledebiliriz bunu, yalnız değilsin şuan..

    Yaklaşık 4-5 saat önce başlamıştım bu yazıya, araya biraz dram ve iç dökmelerle dolu bir sohbet girdi o yüzden şimdiye kaldı. Aslına bakarsanız iyi ki de kaldı. Bazen böyle oluyor, sabah yazmaya başlıyorum araya hayat giriyor ve yazma niyetiyle başına oturduğum cümleleri evriltecek hisler yaşıyorum ve konunun girişi başka sonucu başka oluyor. Bugün de onlardan biri. Aşkla ve sıcak duygularla yazmak için bankta başına geçtiğim bu yazıyı, bambaşka duygularla yazıyorum.. Her neyse gelin biraz dertleşelim..

    Benim hayatı anlamlandırdığım dil yazıklarımın toplamından fazla aslında. Her birimizin yaşarken yaptığı da bu değil mi, anlam arayışı? Kimimiz bunu manevi yönlü arıyor kimimiz maddi yönlü. İki yönlü arayan da var, yönünü hala bulamayan da.. Tek bir doğrusu yok bu işin, tek bir yöntemi de yok. O yüzden şaşmak ve hata yapmak beşere has bir özellik bence..

    Bu yolu bize kim çiziyor, seçimlerimizin kararını kim veriyor. Sizi bilmem ama ben bu konuya uzun bir zaman dilimi ayırdım, kendimi bir denek gibi irledim durdum. Bugünkü beni bundan önceki ben’ler oluşturdu aslında.. Biri kalbimi kırdığında üzülmekle kalmaz sorgulardım da, önce onu tabi, niye bunu yaşattı ki diye diye zamanında devreye girmesiyle üzüntüm azalır ve yoluma devam etmenin verdiği neşeyle bir sonraki kalp kırıklığına kadar hayatıma devam ederdim. Tabi insan ilişkilere verdiğim öncelik ve harcadığım enerji beni kolay kırılabilir bir hale getirmiş. Hatta öyle ki bazen kaç cephe de savaştığımı ben bile fark edemezdim. Tabi 27 yaş döngüsü diye bir gerçek var, en azından bana vurgunu ağır olmuştu.. Buradan bakınca anlatması, hatta çoğu yaşanılanı gülerek ve güldürmek için anlatması oldukça kolay. Zaten yaşıyorsanız üzerinden zaman geçmiş dramların çoğu ileride komediye dönüşecektir, en hüzünlü anlar bile..

    Bugünümde bir şeyleri daha net anlamamı, sınırlarım konusunda daha net olmam gerektiğini, olduğum kadını ortaya koyduğum an bazılarının hoşuna gitmeyeceğini anlamamı sağlayan şeyler geçmişin eseri aslında. O yüzden üzerinden zaman geçen birçok hayal kırıklığına teşekkür de etmem gerek. Elbette farklı seçimler yapabilirmişim dediğin anlar da çok. İnsanım çünkü ve kendim olabilmek için verdiğim savaşta öğrendiğim en net gerçek şu oldu ki bir insanın kendi kimliğini oluşturmasının yolu kendiyle derdi olmasından geçiyor. Elbette benim gibi dünyaya sert durup içinde hassas olan biriyseniz lütfen bu savaşa yalnız girmemeye dikkat edin.. Çünkü insanın kendini olduğu gibi görmesi öyle kolay değil hatta bence en kör noktalarımızdan birisi bu.. Ben çok güçlüyüm dersin kendince halbuki güç sandığın şey en büyük zayıflığındır. Ben çok iyi bir dinleyiciyim dersin halbuki konuşacak şeylerin kalmamıştır ya da yoktur.. Ben çok diye başlarsın ve çoğu zaman sandığından da azdır.. İşte bunu görmenin ilk yolu kendini hesaba çekmek aslında. Belki de çokta kusursuz değilsindir, çokta karmaşık ya da anlaşılamaz da değilsindir. Kimi zaman bize yapıştırılan etiketleri kanıksarız bir zaman sonrada başkalarının yapıştırdığı o etiketlere öyle bir sahip çıkarız ki kimliğimiz olur. Mesela ben; ani tepkilerimden dolayı bana hep çok fecrisin denirdi 20’li yaşlarımın başında beni tanıyan arkadaşlarım iyi bilir o zamanları, başta buna kızardım hemencecik karşı çıkardım (harbiden azıcık öyleymişim), sonraları koç kadınıyım ben diye savuştururdum, ne saçma, sonra fark etmeden bunu dilime dolayım kimliğim yapmıştım. Ben de biraz fevriyim ama, diyerek anlattığım anılarım var. Oysa kendimi parçalayınca gördüm ki, benimkisi tez canlılıkmış, hemencecik olsun isteği, bu doğru ya da yanlış demiyorum, aksine kendimle ilgili en gurur duyduğum şey de bu aslında. Dün savunduğum şeyin bugün karşısında dimdik durabilirim ya da dün sevmediğim şeyi bugün sevmeye de başlayabilirim (31 yaşıma kadar kabak yememiş ve sevmediğinden eminken, aslında o kadar emin olmamam gerektiğini görmem gibi). Yani demem o ki insanım elbette değişecek ve dönüşeceğim. İşte bu bir zafer benim için. Kuralları kimin koyduğunu, doğruyu ve yanlışı kimin belirlendiğini hiç bilmediğimiz bir hayatta kendinden emin bir keskinlikle yürümenin bir faydası yok. Birilerine var, lakin insanca yaşayana yok..

    Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan zordur demiş ünlü düşünür. Vallahi çok doğru. Fizik bilgim neredeyse sıfıra yakın lakin zamanla atomu parçalamayı öğrenebilirim, oysa insana ve yaşama dair onca tecrübem ya da araştırmalarım var yine de yargılar ve etiketler konusunda birine durumun çokta onun gördüğü ve anladığı gibi olmadığını anlatmanın 40 yolunu da bulsam boş. Çünkü atomun yapısı bellidir ve ben istemiyorum parçalanmayacağım demez. Oysa insan öyle midir, ancak isterse mümkün kılar anlamayı, kendi varsayımlarının dışına çıkmayı ve gerçeği görebilmeyi..

    Yolum tavuk pilavla yıllar önce kesiştiğinde işte ben bu yolculuğa çıkmaya karar vermiştim. Elbette her evde pişen bir yemeği ilk kez o gün yemedim. Ama o yemeği ilk kez bu anlamla bütün kılmaya karar verdim ve o günden sonra tavuk pilavcıma götüreceğim kişiyi özenle seçmenin anlamlı olacağını düşündüm.. Kabak yemeği mesela onu hiç yememiştim bana bir kaybı da yoktu, yememeye ve sevmemeye devam edebilirdim. Ama dedim ki dene, sevmemeye devam edeceksen bile denedim ve sevmedim de. Aslına bakarsanız sevmemek içinde gerçekçi sebeplerim değil sadece varsayımlarım varmış, ellerine sağlık yapanın bana varsayımla yaşamamam gerektiği kuralımı aslında farkına varmadan hatırlatmış oldu. Bir daha kabak yer miyim tartışılır, ama sevmiyorum demeyeceğim kesin, hele de kendimce varsayımlarda bulunarak sevmemeyi seçmeyeceğim daha da kesin bir kanı..

    Eğer gerçek manada kaostan ve dramalardan beslenen, mağdura yatıp sizi manipüle eden biri olmuş olsaydım inanın bunu yapmak için gerçekçi sebeplerim olduğu kadar hayat tecrübelerimin de arkasına saklanır size cidden nefes aldırmazdım. Oysa ben acımı ve hayal kırıklıklarımı boşa harcamayı seçmedim. Onlara tutunup mağduru oynamayı da seçmedim. Onları yaşarken yas sürecime saygı duydum çünkü bana ama benimle ilgili ama hayatla ya da insanlarla ilgili bir anlatacağı vardı. Zaman yas sürecini geçirmeye başladıkça onları da doğru değerlendirmeye, almam gerekeni almaya ve yoluma devam etmeye gayret etim. Alim değilim, hatalarım var. Lakin zalim hiç değilim, onca kötülüğe rağmen sevmekten vazgeçmeyen bir kalbim var.. İnsanım hepsi bu.. Varsaydığınız kişi değilim, çünkü kendimi sandığınızdan daha iyi tanıyorum. Önyargılarınızın oluşturduğu kişi değilim, çünkü kendim olabilmek için bir bedel ödemeyi göze aldım, ödedim de. Yanlış ya da doğru da değilim, çünkü kendi tabağımın dışındakine hiç göz dikmedim.. Nasıl gördüyseniz oyum, çünkü insan insanın aynasıdır. Nasıl sevdiyseniz öyleyim, çünkü kimse kalbinden olandan fazlasıyla sevemez kimseyi. Nasıl anlatıyorsanız beni hikayenizde o karakterim, çünkü kişi neye inanırsa onu görür..

    Ve ben; hatalarımla, bazen anladığımı sanıp yanılmalarımla, bazense en emin olduğum yerden yediğim tokatlarla, bazen yanlış anlamalarımın yarattığı (bence tatlı ama karşımdaki için yorucu, biliyorum) karmaşayla, kimi zaman bocalamalarımla, kimi zaman dimdik meydan okumalarımla.. Ben benim aslında.. Bir hikayem var, birde kahramanı olduğum hikayeler. Bir zamanım var, birde yitip gidenler. Biz sözüm var, bir de zamanı geldiğinde söz edeceklerim. Bir hayalim var, bir de hayaline ortak olduklarım. Bir geçmişim var, bir de geçmişin yıkıntılarından arındırıp inşa ettiğim geleceğim. Bir aşkım var, bir de bir dolu hayal kırıklıklarım. Bir anlama şeklim var, bir de anlaşılmayı bekleyişlerim. Benim bir özüm var, bir de o özüm kimseden emanet almadan yeniden yapışlarım..

    Bazen ben olmak beni bile yoruyor aslında, hayatımdaki insanlara teşekkürüm bu.. Benim bir yolum var, bir de o yolumun hikayesi..

    Peki ya senin hikayen? Peki ya senin hikayenin kalemi kimin elinde? Gerçekten sen mi yazıyorsun, yoksa yazdığını mı sanıyorsun?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..CONTROL AND LUCID DREAM..

    “Cehennemin güvenli bir yer olduğuna inanan birine cennetin güzelliklerini anlatamazsın..’

    Bir söz duymuştum, “sen istediğin kadar melek ol, sevmeyen kanat çırpışından bile rahatsız olur” diyordu..

    Sevdiğim insanlara kendimi ve duygularımı anlatmak konusundaki ısrarımın nedeni hep “bak ben hala elinden tutmaya çabalıyorum bunu gör, gör ki dağılıp kaybetmeyelim bu bağı” demek olduğunu bilsem de gösteremediğim çok oldu. Nitekim kaybolup giden bağlar da çok oldu.. Halbuki benim de onların bana gösterdiğini görmem gerekirdi, “bağın güçlenmesi için, güçlü kalabilmesi için karşılıklı bir çaba gereklidir.” Sevginin kolayca çarçur edilişini aklım bir türlü idrak edemiyor, inanın 31 yaşındayım hala zorlanıyorum.. Aslında bir yanım referans konusunda davranışlara bakması gerektiğini defalarca tecrübe etse bile bir yanım çocuksu bir telaşla bu gerçekten hep kaçtı.. Mız mız ve trip atan bir yapım hiç olmadı, aksine hevesli ısrarımın tek nedeni ruhumun belirsizlikten korkmasıydı. Tabi insanları da anlıyorum istiyorlar ki hep anlaşılan taraf olsunlar, anladım da. Ama bir yanım sessizce hep, peki ya ben demiş durmuş, peki ya beni kim anlasın.. Demekle de kalmamış aslında anlaşıldığı, güvende hissettiği, korkmadan sırtını dayadığı bir liman da aramış.. Ararken de hep okyanusun derinliklerinde, yoluna çıkan fırtınalarda savrulup durmuş.. Bilgi hazır olmayana tehdit gibi gelir, bu yüzden siz ne kadar çok çırpınırsanız çırpının günün sonunda göreceğiniz şey gerçekler olacaktır..

    Aklımın telaşını maruz görün ya da görmeyin artık canımı acıtsa da görülmesini beklemekten yorulduğum bazı şeyler var. Aslında biraz da mesele bu sanırım, bırakabilmek.. Hayatın akışına ve anın getirdiklerine karşı teslimiyet gösterebilmek.. Halbuki beni anlamak isteyen çokta güzel anlıyor, telaşımı fark edebilen etmek isteyen ediyor. Bu benim içinde geçerli; kendi yorgunluğuma rağmen kalkıp elinden tutmak birinin, kaygılarıma rağmen desteklemek ya da, ben yönümü bulamamışken başarılarıyla gururlanmak sevdiklerimin işte tüm bunları istediğim için yapıyorum.. Yapıyorum yapmasına da bazen kırgınlıklar içindeyken yine de anlatmak çabası içine girince görülen şey çabam değil de kırıklarım oluyor, yorgunluğuma rağmen destekliyor oluşum değil de yoruşum oluyor, cevap aramalarım değil de soru sormalarım batabiliyor.. Aslında bu duruma şöyle bakınca ortada ne mağdur var ne de mağdur eden, sadece iki insanın beni gör fısıltıları çarpışıyor.. Biri kendi hayatının telaşında stres yaşarken sadece huzurlu hissettir istiyor, diğeri belirsizlikler içinde çırpınırken bir çıkış yolu arıyor.. Bunların dışında sadece ben diyenler de var, onlardan olmayın ve dilerim onlardan olanlarla yolunuz kesişmez. Konumuz sevgiye değer veren ve o değeri güçlendirmek için çabalayan insanlar bugün, o yüzden sevenlerden devam edelim..

    Kendi yolunda giderken gelirsen gel gelmezsen kal diyenler de olacak, ben bir yol yürüyorum ve bunu seninle yürümek istiyorum diyenler de. Peki ya sizi hikayesine dahil edeni nasıl tanıyacaksınız, elbette davranış ve çabasından.. Hayat kendi bildiğini okuyacak kimseye de beni anla demeyecek. Önümüze fırtınalar çıkacak, kaybolacağız da bazen koşulları öne sürüp hayat beni buraya itti diyenler hayatta sadece ben diyenlerdir. Oysa onca koşullara rağmen denedim demek, çabaladım diyebilmek biz demektir, işte ben bize aşığım bana değil..

    Zaten hayatta ben demeyi pek beceremedim. Bu hep canımı yakandı diye düşündüm durdum. Ne ben demeyi öğrendim ne de zaman bu konuda bana ders vermekten vazgeçti. Savaşıp durdum bu gerçekle, kaçtım sonunda bu gerçekten. Şimdi yeniden tosladım bu gerçeğe, demiştim ya alıştığın dil neyse iyi kötü demez onla konuşursun diye, şimdi benim alıştığım dil savaşmak ya da kaçmak bunları mı deneyeyim yeniden.. HAYIR.. Aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemek sadece aptalların işidir derler.. Kılıcımı yere bırakıyorum, savaşmayacağım. Köprüyü yakıyorum, kaçmayacağım.. Bu gerçeğin neyi fısıldadığını duyacağım önce, yıllarca biz diyerek yaşadın artık özneyi değiştir dediğini duyacağım.. Sonra bunun yaşattığı duyguyu kabul edeceğim, drama yaratarak mağdur olmak değil acının içinden yalın ayak yürüyerek büyümek.. Ve nihayetinde kanatlarımı yeniden bulacağım, sesinden rahatsız olan karada kalsın ben gökyüzünde süzülüp “yıldızlar altında” sahip olduğum sevgiyle, sevgime layık olanla dans edeceğim..

    Senin için ben dilinden biz diline geçmek, benim içinse biz dilinden ben diline geçmek.. Zor.. Zaten kolay olsaydı, ruhumuz değil sadece dilimiz konuşurdu.. Kendin yorulurken başkasına el uzatmak zor. Zaten kolay olsaydı hayatımız yüzeysel ilişkilerle dolu olur, gerçek aşkı bulamazdık.. Kaygılı bağlanan biriyle yaşamak zor, zaten kolay olanı seçseydin ihanetler ve kalıcı olmayanlarla gününü geçirirdin.. Kaçıngan bağlanan biriyle olmak daha zor, zaten kolay olsaydı sürekli ben çabalıyorum biraz da o adım atsın diye bekler, onun sessizliğe bürünmesine kızıp beklemekten sıkılıp vazgeçerdin..

    Yani demem o ki gerçekçi, sağlam ve kalıcı ilişkiler kurmak zor. Sıfırdan bir şeyler inşa etmekte zor. Ama hayatta kolay şeylerde var; yüzeysel ilişkiler kurmak gibi, günübirlik yaşamak gibi, ben iyi olayım gerisi önemsiz demek gibi.. İşte burada seçim senin; geçmişin, travmaların, ailenden gördüklerin, hayattan öğrendiklerin seçimine etki etse de üzgünüm ki seçim senin.. Kolayı da seçsen, zoru da seçsen kimseyi suçlayamazsın ya sorumluluk alır seçimin sonucuna katlanırsın ya da kalıcı ve sağlam bir hayat kurmaktan sürekli kaçar koşulları ve insanları suçlar durursun..

    Karar ver, adım at, hata yaparsan sorumluluğu al kaçma, doğruyu bulursan gülümse, ve devam et..

    Sen bu değilsin, seni bu yapmışlar.. Yavuz Çetin’in dediği gibi “benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız?” Bu gerçekle yüzleşmek zor. Söylemiştim, kolay olsaydı herkes gibi olurdun. Acıtmamış olsaydı gerçek olduğunu anlamazdın. Eyleme geçmeyen bilgi yüktür, unutma. Beyin yapabilmekle ilgilenir, sadece bilmekle değil.. Hem bilip hem yapmazsan sıkışırsın..

    Son dört yılı araştırarak, yöntemler geliştirerek ve gözlemleyerek geçirdin.. Maestronun dediği gibi “kontrol”..

    Parmak şıkladı, aradığın cevabı buldun, uyan..

    .. SEVGİLERİMLE..

  • ..PEKİ AMA BEN NE ÖĞRENDİM ?..

    “Ey aşk; güne başlarken elinde kahveyle kapıya gelenleri ve elinde çiçekle kapıda bekleyenleri kutsa..”

    Ben pişmanlığın, insanın bugününe yatırım yaptıran bir duygu olduğunu düşünenlerdenim.. Çoğu duygu; kaygı, korku, karamsarlık gibi insanı kalıplara sokan duygular diyelim, ya geçmiş yaşanmışlıklardan bugüne insanın duvarı olur ya da gelecekteki olasılıklarla yıpratır. Halbuki dünün korkusu ve stresi, yarının kaygısı ve belirsizliği insanın hep bugünden çalar.. Bugün arkadaşınızla yapacağınız sohbetten, sevgilinizle içeceğiniz kahveden, ailenizle yapacağınız piknikten, iş yerinizde katkı sağlayacağınız projelerden ve daha fazlasından.. Ama asıl önemli olan kendinizden, kendinizle bugünkü ilişkinizden çalar..

    Yazmak benim için anlaşılmanın bir yolu, ruhumun sızısının fısıltısı, gördüklerimin şahit olduğum karanlıkların bir portresiydi aslında.. Sanıyorum ilerideki çocuklarıma iki mirasım olacak; defterlerimdeki ve blog sayfamdaki hikayelerim, altını çizerek aşındırdığım kitaplarım, ha bir de deli dolu yüreğimin sahip olduğu o masum aşk, miras sayısı 3 etti..

    Ben çoğunlukla kendini didikleyen, her şeyi analiz eden, olayları birbiriyle bağlayan ya da bağladığını sanan, yaşadığı olayların karmaşasında kim olduğunu nelerle baş ettiğini unutmaya meyilli bir yapıya sahiptim..  Tabi bazı fırtınalar fıtratımı alt üst edene kadar. Alt üst olmaktan korkma, cümlesini daha fazla duymak istemiyorum, tamam bilemem hangi taraf daha iyi, bu doğru, doğru olmasına doğru da o işin sonucu gerçeği gösteriyor bense süreçte yıpranıyorum..

    Hem öğrenerek büyüme şeklin, hem miras aldığın ebeveyn sesleri ve davranışları, hem de yıllar içinde yaşadıklarından geriye kalan etiketlerle kendine bir yol bulur, bir kimlik sahiplenir hayatın içinde yuvarlanır gidersin. Bazen bu bileşenler seni arzu ettiğin bir hayata götürür, bazense inşa ettiğin şeyleri bir yanılgıya dönüştürür, bazense elinde sadece bazenler kalır..

    Kendini tanımlamaya başlarsın, kimi zaman sana yapıştırılan her etiketi söker atar kimi zamansa sanki öyleymişsin gibi kanıksar yoluna devam edersin.. Öyle birisindir belki, öyle olmak istersin ya da. Ben iyi biriyim, ben saygılı biriyim, ben sadık biriyim, çok çalışkanım, güçlüyüm, sakinim, tembelim, pesimist biriyim, neşeliyim ve daha bir sürü etiket..

    Peki bana kim olduğunu anlatır mısın diye sorsam sana, aklına ilk neler gelirdi? Mesleğin, eğitimin, statün, belki soyadın, hobilerin geliyor dimi aklına, peki bunları devredışı bırak ve bana kendini anlat desem neler söylerdin? Olduğumuz kişi, olmak istediğimiz kişi, bir de olmaktan kaçtığımız kişi aralarında gide gele inşa ederiz kimliğimizi. Sadece aile, kalıtım ve büyüdüğün yerle değil yaptığın her seçimle, sergilediğin her davranışla, vazgeçtiğin her adımla, hayatına aldıklarınla, hayatından çıkardıklarınla, okuduklarınla, hatta yiyip içtiklerinle bile kimliğine yeni bir sen eklersin..

    Bugün olduğum kadına; temas etmiş her insana, içinde bulunduğum her olaya, yaşadığım her duyguya ve ortaya koyduğum her davranışa etken olan ne varsa öncelikle teşekkür ediyorum.. Her gün kendime dair yeni şeyler keşfetmek, kendimle öğrenmek, aslında her gün kendimi yeniden öğrenmek burada yazıldığı kadar kolay olmuyor elbette.. Yaşadığım stresi yönetemediğim an yaşadığım ataklar ve aslında kendimden emin olmama rağmen sanki ortada bir yanlış varmış gibi kendimi kapana kısılmış ve hata yapıyormuşum gibi kaygılanmalarım, onca iş yapmış olmama rağmen düzenli bir yükseliş yaşayamadığım ve cam tavan sendromu yaşattığım kariyer hayatım, iletişim kurmayı bilmediği için anlaşılamadığımı ve şeffaf olmadığı için güven kırgınlıkları yaşadığım kendimi yalnız hissettiğim ilişkiler, ihanet etmeye hazır arkadaşlıklar derken işler biraz karışmıştı.. Hiç yara almayan, çırpınmaktan nasırı olmayan, hayal kırıklığına rağmen inanmak için ha gayret canım benimlerle kendini ayakta tutmayan bunları ne bilsin tabi. Aslında bilebilir, bilmeyi istemesi lazım, sizin dünyanızda kolay kolay kimseye veda olmadığını bilen biri aslında bunu anlayacak kadar tanımayı istemeli, işte o zaman bilir, en azından bilmek için çabalar.. Aslında bu işler biraz ben demekten çıkma işleri; ben buyum böyleyim diyenin hayatındaki yeriniz kısa mesafe yolcuğu kadardır. Biz olabilmekse çaba ister; karşındakini merak ediyor musun, kaygılarını anlıyor musun, onu varsayım ve belirsizlikle bırakmak yerine iletişim kurmayı deniyor musun, seviyorum değer veriyorum demekle yetinmeyip davranışlarla gösteriyor musun diye diye gider bu liste. Dostlukta ve aşkta hep yaşadıklarımı yazdım. Yıllar evvel tanıştığım bir maestro bana “yaşadıklarını yazmaya ara verip birazda yaşamak istediklerini yaz, belki yazdıklarını yaşarsın” demişti, dinledim.. Tam anlamıyla olmasa bile en azından denedim, hala deniyorum.. Çünkü bazen istemek yetmez, denedim olmasa bile denemeye cesaret ettim demek gerek..

    Alınan yaralar, yaşatılan travmalar hakkında epey bi yazdım. Açık açık değil elbette çünkü beni herkesin anlamasını istemek olmadı niyetim; bakmasını değil görmesini bilen, duymasını değil anlamasını bilen, sevilmek yetmez sevmek gerek çok sevmek hem de diyebilen, yalnız olmadığını hissedip bu dünyada bana da bir inanan var diyenler için yazdım..

    Benim sevgim dilim biraz derinden, biraz siyah beyaz aşk filmleri tadında, dualite barındıran bir yapıya sahip aslında.. Mesela; birisine değer veriyorsam seviyorsam kırgınlığım olsa bile en ufacık güzelliği gördüğüm an hemen neşem yerine gelir, ya da ne kadar kızıp öfkelensem de sevgim öne geçer karşımdanda küçük ve naif bir yaklaşım görmeye kalayım hemen yumuşarım, öyle ağdalı edebiyat raconuma bakmayın kelimelerin efendisi olsam da aşkta savunmasızımdır, haaa kuyruğu dik tutarım savaşta o ayrı lakin bir minik inancım olsun hemen sulh ilan ederim savaş meydanında, dramalardan pek hoşlanmam ruhumu sıkar bakış açısı daracık olanlar, bir tatlı söz kalpten yapılan bir küçük jest beni dünyanın en mutlu insanı yapıverir, öyle trip falan uğraşamam da bir şey canımı sıktığı an efeler gibi yaparım kavgamı, kendimi naza niyaza çekmeyi de pek bilmem bir sorun varsa kendim hallederim halledemiyorsam o sorunun kökünü kuruturum, sevdiğim her insan için elimden kalbimden geleni yaparım, yolculukları pek bi severim kısa ya da uzun fark etmez hele bir de sevdiklerim varsa işin içinde müziklerle kahkahalarla bir potpori dizelerim yollara, bazı yerler bazı takı ve kıyafetler bazı objeler derin manalar taşır benim için kimsecikler bilmez hikayesini anlatarak büyüsünü bozmak istemem aslında korkarım büyüsünü bozacaklarından ve değerini bilemeyeceklerinden, kahveyi pek bir severim hatta aramızda kalsın onun da anlamını kaybetmesinden aşırı korkarım..

    Böyle neşeli, eğlenceli, ışık saçan, sizi dinleyen, her koşulda yanınızda duran birini sevmek kolay. Şimdi gelin madalyonun diğer yüzüne..

    Güven benim temel taşlarımdan; onu yıkmayı bırakın en ufacık sarsıntıya bile maruz bıraksanız zihnim anında sorgulamaya başlar olanları, hele bir de siz özensiz davranışlarla o sarsıntıya yüklenmeye devam ederseniz olaylar yavaş yavaş karışmaya başlar ve günün sonunda “iyi de bak sana güvendim bununla huzurlu olmak varken neden bunu yıkmayı seçtin ki” demeler başlarım. Sadakat diğer bir mihenk taşım; kurduğumuz iletişim ve paylaştıklarımız konusunda dürüst olmak elbette önemli oysa sadakati şeffaflık besler, bilmek benim için size dünyamda teslim olmak aslında, şeffaflık yerini iletişimsizliğe bıraktığı an dünyamda bir çalkantı başlar, hele de bunu fark edemeyen biriyseniz beni yavaş yavaş yaralarsınız. Anlamak ve anlaşılmak konusu bir diğer yapı taşı; uykum, yemeğim ve kahvem yani zamanım ve enerjim konusunda size bol keseden veriyorsam ruhunuzla iletişim kurduğum içindir, anlarım elbette hatta benim gibi insanları bu hayatta en çokta iki şey yorar anlama ve merhamet yorgunluğu,  lakin anlaşıldığımı gördüğüm an içimi bir çocuk heyecanı kaplar gözlerim ışıldar hemen, lakin anlaşılamamak beni hüzünlendirir hele de kırgınlığıma öfkeme rağmen size kendimi anlatma çabasındayken anlaşılamadığımı hissetmek ne de derin yaralar beni.. Kaygılarım, kırgınlıklarım, ben de insanım elbette geçmişten bugünüme taşıdığım korkularım var. Yine de kolay kolay kimsenin yanlışının faturasını bir başkasına kesmem. İşte en çokta karışımdakine yapmadığım şeylere maruz kalmış almak yaralar beni, uzaklaştırır her şeyden, sessizliğe büründürür. Yalanlar, sessizlikler, çabasızlıklar ruhumu çok yorar benim. O yorgunlukla bir başıma kaldığımdaysa bilemem ne yapacağımı..

    İşte canımı acıtan her insan en temelde bana bunları görmem için bir yol açtı aslında. Hep yara almaya hazır olduğumu, karşımdakine kendimden verdikçe aslında benden azaldığını, dünyanın pekte adil bir yanı ve kimseye bir borcu olmadığını, insanları olduğu gibi kabullenmeyi, kişi bilgiye hazır değilse ona öğretmeye göstermeye çalışmanın hata olduğunu, kendimi öncelik yapmadığım her konuda zırhsız ve savunmasız kalacağımı, çabaladığım konu her ne olursa olsun tek başına emek veriyorsam bunun sadece beni yoran bir çırpınış olduğunu, kaygılanmalarımı endişelerimi ve korkularımı anlayana kalbimi açmam gerektiğini yeni yeni anlıyorum..

    Kendimi bulmak bir serüven; düştüğüm, koştuğum, kimi zaman geç kalıp kimi zaman erken vardığım, kimi zaman yalnız kalıp kimi zaman kalabalıklaştığım.. Yine de hep bulmak için yolda olduğum bir serüven..

    Anlatmayı, öğretmeyi, yol göstermeyi pek bir severim. Lakin öğrenmek işte asıl zor olan, zorlandığım nokta. Asıl harita, öğrendikçe belirginleşiyor..

    Yaralayana hakkımı helal etmişliğim de var, bazı şeylerde affedilmez o kadar da değil diye allaha havale etmişliğim de.. Lakin bir de teşekkürüm var.. Telaşlandığımda nefes olana, yolumu yönümü kaybettiğimde bana beni hatırlatmaktan ve bana inanmaktan vazgeçmeyene, stres yaşadığımda masada beni bana bırakan değil de dur bir soluklan diyerek elimden tutana, kaygılandığımda sessizlikle kaygılarımı arttıran değil de bir bankta yavaşça yanıma oturup seni anlıyorum diyene, sorgulamalar belirsizlikler yaşarken güvenle sarıp sarmalayana, tek başıma hallederim dediğimde “biliyorum halledebilirsin ama izin verirsen ben senin için yapmak istiyorum” diyerek aslında yorgunluğumu anlayıp güvenli bir omuz olana, yalanların alkışlanıp ihanetin her türlüsünün kol gezdiği bu günlerde koşullara ve fırsatlara rağmen sadakatle yuva olana bir teşekkür..

    Karanlığa bakan sadece karanlığı görür. Ben hala öğrenme yolundayım elbette..

    Bana güven verin size yol açayım, bana sadakat verin size huzur sunayım, bana samimi bir gülüş verin size neşe vereyim, bana bir aşk verin size bir yuva vereyim..

    Benim bahçeme ektiğiniz tohumu neyle beslerseniz benim toprağımda onunla büyürsünüz aslında.. Biliyorum ben de zorluyorum bazen, biliyorum ben de yoruyorum bazen, arada bir hatırlayın bu kadında içinde yaralı bir kız çocuğunu büyütüyor aslında.. Ve arada bir hatırlayın, yaralı bir çocukla yaşıyorsunuz aslında..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR KOÇ KADINI VE ANKA KUŞU..

    “Yanlış yapanları affedenler, doğru yaşayanları sorgular ve hep suçlu bulurlar..”

    Hayatın akışı lineer ilerlemez, zaten öyleyse maalesef ex durumuna geçmiş bulunmaktasınız demektir.. Bu bir yolculuk, bir hikaye, bir süreçtir aslında.. Kimimizin fark ettiği, durup düşünüp anlamaya çalıştığı, kendinde olanları yıkıp inşa edip güzel bir dünya inşa etmek için çabaladığı kimimizinse öyle koşullara, eğitime, işe, insanlara teslim olup hiçbir değişim dönüşüm ya da farkındalık yaşamadan bir şekilde içinden geçip gittiği bir yerdir hayat..

    Siz hangisi olmayı seçtiniz?

    Yazar olarak hikayemi ve elbette gözlemlediğim hikayeleri anlatarak kim olduğunuzu fark etme ya da kim olduğunuzdan bir haber olma yolculuğunuza eşlik etmekse benim seçimim..

    Her şeyden önce bir şeyi iyice öğrenin; kim olduğunuzu söylemeniz o kişi olduğunuz anlamına gelmeyebilir seçimleriniz, üslubunuz ve davranışlarınız gerçek kimliğinizdir. Her gün yaptığınız seçimler gerçek önceliklerinizdir.. Eğer bu konuda bir bocalama yaşıyor ve bu bilgiyi okurken beyniniz savunmaya geçiyorsa hali hazırda kendiyle yüzleşmeye cesaret edemeyecek kadar kendinizden uzaksınız demektir. Eğer öyleyse okumayı burada bırakın, çünkü geriye kalan cümleler gerçeklik içerek ve muhtemelen sizi rahatsız edecektir..

    Bu yazıyı okurken tüm korkularınızı ve güvensizliklerinizi bir kenara bırakmanızı istiyorum. Derin bir nefes alın ve başlayalım..

    Üniversite yıllarımın ilk zamanlarını anımsadım bugün; neşesi ışık saçan, oradan oraya koşuşturup uykusuzluğa kafa tutan, uslanmayan, başına gelenlere rağmen dimdik gülümseyen o tatlı kızı.. Merak etmeyin şuan çok daha tatlı bir kadına dönüştü; kırgın, kimi zaman kızgın, en çokta uykuya ve akıl sağlığına önem veren bir kadın..

    Elbette o kızla şuan ki kadın arasında 10 yıl ve bir sürü harabe dolu savaş günlükleri var. Önce dünyayı sorumlu tutan, sonra ailesini suçlayan (elbette bunu bilerek yapmayan) en sonunda da aslında sorumluluk alması gerekenin kendisi olduğu aydınlanmasını yaşayan.. Aslında 29 yaş öncesi ve sonrası desek daha net bir sınır çizgimiz olur..

    Geçen seneye kadar ki bu 30’uma az kala demek, partner seçimlerim de, aile bağlarım da, arkadaşlık ve dostluk kavramlarım da ve hayattan istediklerim konularında müthiş bir yıkım yarattım kendi dünyamda.. Ben sevgiyi, güveni, neşeyi, saygıyı hep koşulsuz verip “al bak bu dünyada sana inanan birisi var, gerisini inşa etmekte yıkamak sana kalmış” diyenlerdendim.. Bunun bir lütuf olduğunu anladığımda bir şey daha gün yüzüne çıktı aslında, kibir.. Herkese bol keseden vermek sevap, kendini aç bırakacak kadar gözü kör vermekse günah.. Tabi işin bir de kıymet bilmeyenlere karşı yaşanılan hayal kırıklığı boyutu var.. Düşünüyorum da ah benim küçük ve tatlı kızım o işler hiç öyle düz mantıkla ilerler mi, sen çiçek ektim toprağı havalandırdım diye o çiçeğin açacağına dair büyük hevesler beslersen ansızın vuran ayazın seni sarsması kaçınılmaz olabilir..

    Öncelikle zamanımı ve enerjimi herkese har vurup harman savurmamaya karar verdim ve elbette buna karar vermekle kalmadım seçimlerimi buna göre yaptım, ardından mesleki olarak baktım emeğim karşılık bulmuyor sevmek yetmiyor kızım dedim bastım istifayı, tabi hayat sen dikenleri temizliyorsun bu temizlik sırasında ne yaralar ne bereler alıyorsun diye bakmıyor kendi mizahıyla akmaya devam ediyor, ben buraya emek emek bir hayat inşa ettim her sokağında bir hikaye biriktirdim demeleri bir köprüde ateşe verdim ve köpeğimi de alıp çıktım yola belki dedim hayat hayallerimi İzmir İzbanıyla getirir ayağıma ve kendimi bıraktım nadasa..

    Hep ben demek yetmez bu süreçte çünkü beni bana hatırlatan, sevgisini hissettiren, değer veren, zamanını bana özel ayıran, hadi kızım yaparsan sen yaparsın diye gözümün içine inançla bakan aileme, dostlarıma ve köpeklerime sahip olduğum için kendimi en azından şimdi şanslı görüyorum.. Çünkü benim hayat lisanım, sevgi dilim biraz köklü bir dil. Sadakat, şeffaflık, şakalar yani ortak mizah, konular fark etmeksizin konuşabilmek, saymak, sevmek, görebilmek temelli.. Kendimi arenadan çektiğimde amacım kim bana değer veriyor kim vermiyor görmek değildi aslında, benim bi gitmem gerek diyerek yola çıkmıştım insanlar hayatında nerede olduğumu kendiliğinden gösterdi ve bu durumun kendiliğinden oluşması benim için artıydı hepsi bu..

    Gel zaman git zaman arasında yeni bir yıla yaklaşmanın eskisi gibi heyecanı olmadığını fark ettim kendimde.. Sıkılmışım çünkü beni belirsizlikte bırakan durumlardan, şüphe hissi duyduğum ilişkilerden, konuşurken kendimi sansürlemek zorunda kalmaktan, ha bir de habire güçlü olmaktan ve her şeyi kendi başıma halletmek zorunda hissetmekten.. Dedim ya önce yıkılması gerekiyordu her şeyin; bildiklerimin, emeklerimin, öğrendiklerimin de yıkılması gerekirdi. Öyle sadece halının üstünü süpürüp bahar temizliği rahatlığına erişmeyi beklemek olmazdı sonuçta, şöyle dip temel girişip her şeyi iyice bir temizlemek gerekirdi, yaptım..

    Gözlem yapmak sabır ister e bende de en noksan konu sabır, ortalık karıştı kendi dünyamda tabi. İşte hayatın bana verdiği en değerli şeyin aslında kıymetlim olan insanlar olduğunu en çok o zaman anladım.. Lakin bir yanımın boşluk olduğunu da o zamanda fark ettim.. Tamam dedim, buraya kadar olan kısım en zoruydu bundan sonrası sabır, zaman ve anlayış zamanı çünkü kaos yıktı, yeni düzen için şimdi doğru bir şekilde bazı şeyleri yerine koymak bazı şeyleri atmalı..

    Ailemi öğrendiğim toplumsal etiketlerin dışında gördüm, değerlendirdim ve doğru yere koydum. Arkadaşlık konusunda zaten hayatında yerim olanlar buradayım diyenlerdi geri kalanlar kendisini elemişti benim yapmam gereken tek şey dost olanı dünyama dahil edip, arkadaş olanı çemberin köşesine koymak oldu.. Ve aşk; ilişkilerimden ders alarak, ben ne istiyorum ben ne verebilirim diye sorulara cevaplar bularak, sadece sevilmek için sıradan ve yüzeysel ilişkilerden uzak durarak, ihtiyaçtan değil gerçekten istediğim ve aşık olduğum için seçeceğim destansı bir hikaye yaşayacağım dediğim bir aşk yaşamak istediğime karar verdim (karar versem de tabi aşka inanmamı sağlayacak birinin var olduğuna pek bir inancım yoktu, çünkü sevgi şeffaflıkla, merakla, ilgiyle, sadakatle her gün yapılan bir seçimdir aslında ama kimseden böyle bir beklentim kalmamıştı).Ve elbette kariyer; ben ne yaparsam mutlu olurum, geleceğimi nasıl oluşturmalıyım derken neler seviyorum, neler bekliyorum diye diye düzen kurabileceğim ve üretebileceğim bir iş bulmalıyım düşüncesinde karar kıldım..

    Ve hayat sen plan yaparken başına gelenlerdir, sözü yarına bakışımı ve seçimlerimi 180 derece döndürmeme sebep oldu. Kendin için seçimler yapmak, bir anda gitmek, vazgeçmek, planlar yapmak, kısacası yaşamak oldukça kolay. Kimseyi kırmadan, sorumluluk almadan, yıkmışsın yapmışsın düşünmeden hareket etmek, kısaca toton yemediğinde kaçabilme halinde olmak kolay. Oysa İki kişi yaşamak, iki kişi düşünmek, her gün aşkla ve sadakatle seçimler yapmak, sürekli bir şeyi el ele yürütmek derken kendimi tanımak için ayırdığım onca zaman için ön gördüğüm bir seçenek olmamıştı bu durum.. Tabi kaygılı bağlanan, travmalarıyla baş başa bırakılan, her şeyi tek başına halletmek zorunda kalan bir koç kadını için istediğinde yapamayacağı hiçbir şey yok, yokta, o kadının da artık her şeyi tek başına sırtlama arzusu yok, yoktu.. Zaten hayatın anlamı aşk diyen bir kadını defalarca kırsalar dahi aşkın kendine inanmayı, en azından bir parçasıyla dahi olsa, belki de bu yüzden bırakmadı.. Voila, hayat sanki benimle yeniden fısıldaşmaya başladı; kaygılarını anlıyorum, sana yaşatılanları değiştiremem ama daima elinden tutarım, sen güçlü bir ekip arkadaşısın sana tam da ruhuna göre birisi geliyor dedi hayat..

    Bir sorun olduğunda sakin ol güzelim hallederiz diyen, yaralarını korkuyla açarken korkma diyen, kendi hayatında ya da ailesiyle ilgili sorunlar olmasına rağmen seni önceliği yapıp ihmal etmeyen, güven konusunda en ufacık şüphe bırakmadığı gibi üzerine şeffaflıkla her anını sizinle paylaşan (aslında sizi her anına dahil etmek bu), sizin açık iletişiminize karşılık olarak fırsat yaratıp anında yanınıza gelen ya da kahve sürprizi yapan, onunla ilgili bir durum ya da bir davranışı sizi kırdığı an ona anlattığınızda sizi dinleyen, destek olduğunuz konuları gören, sadakatinizi ve güveninizi baş tacı gibi taşıyıp karşılık verecek kadar güven veren, stres yaşadığınızda nasıl yaklaştığını bilmiyor olsa dahi anlamak için çabalayan biriyle olmak varken.. Bir problem olduğunda anında ortadan kaybolan, sana değer veriyorum diyip gözünüzün içine baka baka size saygısızlık yapıp başkalarının onunla flört etmesine izin veren, ya benim aile problemlerim var diyerek zaman konusunda hep ona ayak uydurmanızı bekleyen, sizin olmadığınız masada sizin saygınlığınıza zarar veren, konu ne olursa olsun iletişim kurmak ve sizi merak etmek yerine sizi yaşadığınız kırgınlıkla ve stresle yalnız bırakıp tatiline eğlencesine bakan, başkalarının ona ulaşmasına izin vererek sizi yok sayan, en ufacık yalanın sizde ki güveni sarsabileceğini biliyor olmasına rağmen sırf sizinle tartışmaktan kaçtığı için yalana sığınan ya da sessizliğe sığınan, siz iletişim kurmaya çalıştıkça başka şeylerle ilgilenen biriyle olmak.. İki yapı arasındaki farkı sağlayan birkaç önemli şey var; kişinin kendisiyle yüzleşmeye cesaret etmesi, ilişki de sorumluluk alabilmesi, eğer bir hata yaptıysa telafi etmek için sizin neye ihtiyacınız olduğunu anlaması.. Aslında işin özü şu; gerçekten aşık olanın, değer verenin neler yapabildiğini görünce ikinci kısmın net bir cevap olduğunu anlıyorsunuz.. İsteyen yapar, yapmayan istemiyordur.. İş karşı tarafla da bitmez elbette kendinize de dersler çıkarmanız gerek..

    Mesela bn her zaman doğru seçimi yapamam illa ki hatalarım olur lakin hiçbir zaman görmezlikten gelmem sorunları, her zaman sağlıklı düşünemeyebilirim hele de kırgınken yine de kimseye göz göre göre saygısızlık yapmam, her an anlayış gösteremeyebilirim insanım ya bende yine de çabalamaktan vazgeçmem, sadece fırsatım yokken değil önüme çıkan fırsatlara rağmen aldatmam kandırmam, ha bir de şu şeffaflık ve sadakat konusu var ya aslında en kıymet verdiğim şey bu çünkü ne yaşanırsa yaşansın hayatımdaki kimseyi buradan vurmam. Kızarım, küserim, gerekirse tartışırım da lakin kimseye zehirli bir yara açacak kadar kötü olmam, burada karışımdakinden çok en başta kendime ve sevgime saygım vardır çünkü..

    İşte hayat bana hiç beklemediğim yerden seçimler yaptırırken en çokta bu yönlerimle yüzleşmeme neden oldu.. Tamam sen nadasa bıraktın kendini, yeniden arenaya çıkacaksın da kendini inşa edeceksin de bunlar tamam da benim de senin için belirlediğim koşullar var. Bakalım ne kadar dürüstsün kendine, nelerle ne kadar yüzleştin, kendine verdiğin sözlere ne kadar sağdıksın, kaygılarına teslim mi olacaksın yoksa gerçekleri görebilecek misin, sana seni tamamlayanı vereceğim elbette lakin alabilecek misin sorumluluk, geçmişte sana travma yaratan ilişki kalıplarından ne kadar sıyrıldın bakalım, her şeye derin anlamlar yüklüyorsun da oraya elini uzatanı alacak cesaretin var mı, başkaları için kurban olmaktan kurtulup kendi hikayenin kahramanı olabilecek misin bu sefer?

    Dağınıklığın kusura bakmayın. Aşkta; yeniden inanmayı, dürüstlük kadar şeffaflığın da ne denli önemli olduğunu, iletişim kurmanın ve öncelikli hareket edilmesinin değerini, incelikli davranışların ruhumu beslemesini, neşemi kaybetmeden de sevilebileceğimi gördüm. Dostlukta; nasıl destek olunduğunu, sizi herkese karşı savunabilenin önemli oluşunu, sizin değer yargılarınıza önem verilmesinin, sınırlarınıza saygı duyulmasının ve orijinal haliniz kadar eski zamanlarınızdan tanıyanların sizin değerli biri oluşunuza ne denli özen gösterdiğini hatırladım. Kariyer de ise durumlar parçalı bulutlu hala yönümü bulamadım, lakin bulacağım..

    Ben cümlelerimle ayna oldum aslında; çirkinlik gören taşla parçaladı, kendisiyle yüzleşemeyen aynadan kaçtı, kendini bulan ışığıma ışık kattı, güzellikler bulan gülümsememe sebep oldu.. Her zaman, her seçimde doğruyu yaptım diyemem ya da her kelimemle iyi geldim de diyemem.. Ama kimseye yanlış yapmadım, yaralarına hançer saplamadım diyebilirim. Kimseyi belirsizlikle sınamadım, güvenine ve sevgisine ihanet etmedim, çabasına burun kıvırmadım diyebilirim. Ben aşkla sarılıp sarmalandıkça; kaygılar yerini huzura, endişeler yerini güvene teslim etmeye başladı. Elbette bu hikayenin daha başındayım, düşe kalka öğreniyorum, ve inanır mısınız güvenle, sadakatle, ilgiyle, şefkatle her temas edişimde hayat deniz kenarında park yeri bulmamı, yeşil ışıkla yola devam etmemi, kalbimden geçen yerde masa kurup denize karşı yemek yememi sağlıyor..

    Hata yapmaktan değil yanlış yapmaktan korkan, kaçınganlıkla büyümüş bu yüzden yüzeysel bağlar kurmayı öğrenmiş olsa dahi güvenli ve derin bağlar kurmaya cesaret eden, kaybedince değil yanındayken kıymetini anlayan, sizi zamana ve kadere bırakan değil bizzat kaderi sizinle yazarak zamana meydan okuyan, hem kırgın olup hem de anla beni demek zorunda kalmadığınız, gün berbat olsa bile kahve içebildiğiniz, ihtiyacım var demeyi öğrenememiş size bunu söylemenize bile gerek kalmadan kollarıyla sarıp sarmalayan, yüzmeyi bilmiyor hatta sudan korkuyor olsanız dahi güvenle suda taklalar atmanızı sağlayan, ve hiçbir şey senin mutsuz olmana değmez diyen demekle kalmayıp davranışlarıyla da bunu gösteren herkese..

    Bu satırlarsa teşekkür için.. “Kalbinin ekmeğini yesin herkes” sözünü pek bir severim. Hele de kalbimi bir çocuk masumiyetiyle sakınırken dünyadan, bunca kötülük ve çirkinlik içinde her gün iyiyi, güzeli seçmek zor olsa dahi her gün aşkla seçim yapmak gerektiğinin bilincindeyken. Çünkü bir kere doğru yapmak yetmez; hayat her gün bir zorluk çıkarır, bir koşulla sınar ya da bir fırsat sunar bakalım bugün de aşkla mı seçim yapacaksın yoksa ihanetle mi diye sizse her seçiminizle bir önceki gün yapmaya başladığınızı ya inşa etmeye devam edersiniz ya da yıkıverirsiniz.. Dilerim hayat yeniden güzellikleriyle fısıldadığında yol yeniden yeşil ışığa döner, denize sıfır park eder ve huzurla kahvenizi yudumlarsınız..

    .. SEVGİLERİMLE..

  • ..ÖNCE SANDIM, ŞİMDİ EMİNİM..

    “Yaralı yönlerini onurlandırmadan gerçek şifaya varamazsın.”

    Yeterince savaştın; geçmişle, yüzleşmelerle, olanların açtığı yaralarla, olmayanların kırgınlıklarıyla ve en çokta kendinle. Şimdi kılıcını yere bırakıp, kalbini açmak zamanı, direnme..

    Aslında alelade gelmedin buralara.. Bir telaşla yürümeyi bırakıp, kaygılarına nah çekip kapattın evini, aldın kemanını köpeğini öylece çıktın yola.. Olacak olan beni bulsun sakinliğinde.. Yıktın, yaptın, baktın, izledin, bekledin derken gündüzler gecelere kavuşmayı hiç bırakmadı..

    Bir köprü yıktın giderken, bir parkın salıncağında veda ettin savaş alanına. Yine de bırakmadın, bırakamadın savaşmayı. Merak etme kızmıyorum sana, üstten bakarak söylenmiyorum da, hatta sana tuhaf gelecek biliyorum ama anlıyorum seni..

    Kaygılarını, korkularını, ulan o kadar çırpındım yine de yüzmeyi öğrenemedim diye kendine kızışlarını.. Halbuki bir sevdiğin sana ne demişti hatırla “suyla savaşma, direnme suya, kendini teslim edersen edebilirsen su sana dostluğunu sunar.” Nefesini tutup bir hamleyle suya nasıl daldığını hatırla; düşünmeden, kaygılara geçit vermeden, plan yapmadan dalıverişini hatırla..

    Hayat artık fısıldamakla kalmıyor konuşuyor benimle dediğin an bulduğun park yerlerini, trafiğin yeşil ışıkla akışını, rüyanda gördüğün koridordan gerçekte nasıl yürüdüğünü hatırla..

    Sana hiç yara almayacaksın diyemem, yeniden hayal kırıklığı yaşamayacaksın diyemem, heveslerin kursağında kalmayacak diyemem, hep anlaşılacaksın ya da hiç yarı yolda kalmayacaksın da diyemem.. Hatırla, hayat neyi fısıldıyor, lütfen yeniden hatırla..

    Kendine verdiğin sözleri, vazgeçtiğin emeklerini, neye niye veda edişlerini hatırla. Eğer yine yaşanacaksa aynı çıkmazlar, yine boşa gidecekse onca emek, yine çarçur olacaksa zaman onca savaşı vermenin, katdetmenin, kazanmanın bir önemi var mı?

    Sen ışık olansın, şifa verensin, anlayan duyansın rotanı bulmak için yola çıkansın, kimi zaman gezgin, kimi zaman turist olansın. Tüm bunları sen görmezden gelirsen, sen karanlığa teslim olursan, sen değersizleştirirsen ruhunun güzelliğini kim seni nasıl görebilsin..

    Tamam işte denedin, anlattın, kırıldım desen de çabaladın ama bir şeyi inatla anlamamaya devam ediyorsun; aşkta ve savaşta her şey mübah diyenlerden olmadığını.. Bazen önemli olanın durabilmek olduğunu gör, her kırgınlığın konuşularak şifa bulamayacağını anla, her anlattığının karşıda değer göreceğini sanma, kendini öyle ulaşılmaz yerlere koyarak meydan okuma hayata.. Kılıcı kınına sok demiyorum bak sana, savaşmaktan vazgeç kılıcı yere bırak diyorum..

    Hatırla, insanı insanoğlunu hatırla.. Ben diyerek ördüğün duvarları, dikenli tellerle korumaya aldığın hayatını, kaybettiğin inancını, yaşadığın mana kaybını ve o yollara nasıl girdiğini, nelerin seni o yollara ittiğini hatırla.. Ve biz deme cesaretini gösterdiğin o ilk öpücüğü, seni saklandığın o küçük dünyandan sobeleyen aşkı, emek emek ördüğün duvarları ilmek ilmek yıkanın çabasını hatırla..

    İçindeki küçük kız çocuğuna dokunulmasın diye verdiğin her savaşla gurur duyuyorum, sevdiklerin için hayatın sunduğu koşullarda kendini anında feda edişlerinle gurur duyuyorum, ihaneti değil sadakati seçecek kadar cesur oluşunla gurur duyuyorum ve seninle bu yolda yürümüş olmaktan onur duyuyorum..

    Sen o savunmasız küçük kız çocuğunun yaşadığı acıyı gördün, ihtiyacı olan korumayı vermek için çabaladın, onu usul usul büyüttün.. Bundan onca telaşın, korkun, kaygın aslında. Yeniden kırılmasın, hevesleri tıkanıp kalmasın kursağında, yeniden boğulurum korkusuyla sudan kaçmasın, ya yol tıkanırsa endişesi duymasın diye tüm bu çırpınışların..

    Ama şimdi onun eana bir diyeceği var kulak ver ve bu sefer onu duyup anla; direnme artık yaşadıklarına sen kalbinle seçtiğine güven verensin, savaşma artık ne hayatla ne de kendinle sen sevgiyle inşa etmek için fedakarlıklarla çabalayansın, çırpınma artık ruhunun anlaşılması için sen o ruhu ışıkla besleyebilmek için her gün yeniden doğru seçimler yapmanın önemi bilensin.. Sevmek, anlamak, görmek, saygı duymak, sadakatle ve şeffaflıkla davranmak bir gün yapılan bir iş değil, her gün imtina ederek inceliklerle yapılan seçimlerdir.. Ve sen her gün güne başlarken, her gün günü bitirirken yüreğinle seçimler yaptığını ve hayata karşı sapasağlam durduğunu bilensin..

    Artık savaşı bırak, sevişin tadını çıkar.. Sen neşeyle yol açansın, bırak evren senin neşene bir müzikle eşlik etsin.. Ve seni göreni, senin kalbinden anlayanı ve elbette seni dansa kaldıracak cesareti göstereni evren hayatına kendiliğinden getirsin..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..RUTİNLER, İNANÇ VE YENİDEN..

    Önce şu soruya cevap ver kızım; vicdanın rahat mı? Herkese karşı evet, kendime karşı hayır.. Ailem için, arkadaşlarım için, sevgilim için yaptıklarımın yarısını kendime yapmamanın verdiği huzursuzlukla baş başayım bugün..

    Peki neden?

    Hayatımdaki kimseyi salak yerine koymadım bugüne kadar, kendimi koydum. Kimseyi aldatmadım ne aklımla ne kalbimle, kendimi aldattım. Kimsenin mutsuzluğuyla mutlu olmadım hatta mutlu olsunlar diye çok çabaladım, kendimi mutlu etmek içinse bir çaba harcamadım. Kimsenin güvenini ezip geçmedim hatta fazla fazla dikkat ettim kendime stres yaşatmak uğruna, kendimi güvende hissettiğim çok nadir oldu. Kimsenin sevgisini alaya almadım ciddi iştir dedim sevgi oradan yaralanan hep bir sızıyla yaşar kızım o yüzden aman dikkat et, oysa hep sevgimle sınandım yaralandım. Kimsenin hayatında gözüm olmadı sevdiklerimin zorluğuna göğüs gerdiğim kadar başarılarına da içtenlikle alkış tuttum, kendimi ise hep seyirci koltuğunda oturttum tek kişilik koltukta.. E kızım ilah mısın sen maşallah hiç mi hatan kusurun yok, var olmaz mı, hatta çoğu hatamda kendimi yerin dibine ilk sokan ben oldum bunu sen nasıl yaparsın diye. Ama bunların hiçbiri birine kötülüğü dokunacak hatalar olmadı, hep kendimi yaralayacak sonunda da kendime hesap sorduğum hatalar oldu..

    Tabi zamanın tik takları hiç durmadı, derler ya hayat sen üzgünsün diye durup yol vermez sana diye, tam olarak böyle.. Zaman kimi zaman çağlayan nehir gibi, kimi zaman kayayı aşındırmak için yavaşlarcasına aktı gitti.. Tecrübe oldu, ders oldu dediğim şeyler de var, ulan bu yarayı almama ne gerek vardı diye hayata karşı kırıldığım şeylerde.. Günün sonunda iş bugüne kadar geldi.. Bu uzun girizgahın sebebiyse şu son zamanlar oldu..

    Çünkü düne kadar olanlar ben de hep anlatılması gereken hikayeler olduğunu düşündüren bir kalem tutucu olduğum inancına neden olmuştu.. Oysa bugün anlaşılmasına inandığım bir hikayem var.. Elbette birkaç sebebi var; iki gündür güne limon suyumu içmeden başlıyorum, iki gecedir uyuyamıyorum, bugün yazımı Haggard dinleyerek yazıyorum ve en önemlisi bugün öğlen bir gibi uyandım.. Kimyamı bozan bir durumu kendi içimde ince ince anladıktan sonra fark ettim ki anlamak beni eskisi kadar tatmin etmiyor.. Peki neden? Biraz dağınık başlayacağım onu da siz toparlayın çünkü ben artık toparlayama çalışmaktan yoruldum.. Bana ne ya diyorsanız da bırakın dağınık kalsın.. Son 4 yıl benim kişisel tarihimin yıkılışının ve kendimi bulmanın yolculuğuyla geçti. Yavaş yavaş ruhum, bedenim, aklım inandığı tutunduğu her şeyin gazabına uğradı. O yolculuğun anlaşılması uzun sürer o yüzden kestirme yolla bugünlere gelelim. Kendime rutinler oluşturmaya çalıştım, bozdum yeniden yaptım, kendime söz verdim baktım tutamıyorum alışkanlık tabi önce kendime çok kızdım (söz vermek ben de bozulmayacak yemin demekti) sonra aslında herkese cömertçe gösterdiğim şefkati kendimden sakındığımı anladım. Kendimi sever sayarım lakin herkese gösterdiğimden daha azını kendime sunduğumu gördüm. Derken zaman oturduğum koltuktan kendimle yaşadığım içsel muhasebelerin zorluğuna aldırış etmeden aktı gitti. Kendime söz vermeye ara vermiş olduğum o süreçten yavaş yavaş kendime inanmaya başladığım sürece kadar.. Önce kendi değerime uzak olanları eledim; dedim ki eyvallah insandır hukukumuz var elbette lakin iyi niyetli olması bana saygısızlık yapabileceği anlamına gelmez, dur bak izle niyeti iyi olduğu için hukukumuz var lakin sana karşı davranışları seni nasıl gördüğüyle ilgili, senin aranızdaki bağa gösterdiğin değeri sana göstermiyor mu sağlık olsun, gösteriyor mu o zaman soframda yeri olsun.. Sonra kendi sevgi anlaşıma uzak olanları hayatımın çemberinden uzak tuttum; öyle haz uğruna anlık takılmalar, duygusuz ve sıradan iletişim kurmalar sırf yalnızlığını geçiştirmeye değmez dedim, tek başınalık bir seçimdir kızım değersizleştirilmiş anlardansa kıymetli bir zaman geçirme ve anı biriktirmeyi seç.. Geldik ilişkilerin temelinde olması gereken güvene; insanlar dürüst olmayı güvenilirlik olarak düşünür nitekim kısmen doğrudur da lakin eksiktir, ara sıra görüştüğün arkadaşlarınla dürüst ve açık iletişim güven verir doğru lakin aşkta güven şeffaflıkla olur, hayatım boyunca kavramları böyle ardın sıra düşünmek ve ayırmak yerine herkese kendim oldum, kendimde olanı sundum. Sonra anladım ki bu da pek doğru değil bunun birkaç sebebi var; arkadaşlık başka dostluk başka, aile olmak başka ailenden olmak başka, aşk başka biriyle partner olmak başka.. Kısaca kavramları böldüm, parçaladım ve yeniden yapılandırdım hayatımda. Dedim ki sen herkese dürüst ol bu senin özün lakin herkese şeffaf olma çünkü birincisi herkes hayatına vakıf olmamalı, ikincisi hayatında şeffaf olmaya layık olanları diğerleriyle aynı yere koyarak onlara haksızlık etme. Güven konusunda; sen aldatma, kandırma, salak yerine koyma bu senin özün lakin güven öylece verildiği gibi sıkıca temel oluşması için inşa edilir, senin için kıymetli olanlara özenle davran incelikler sun sun ki senin hayatındaki, yerlerinden emin olsunlar, Çünkü şu dönemde en zoru birinin hayatında kim olduğunu idrak etmek aslında, insanlar yüzeysel ilişkileri kalıcı ilişkilere tercih eder durumda. Ve aşk, asıl mesele burası güzel kızım. Senin iki imparatorluğun var; kalbinin ve aklının imparatorluğu onları özenle koru. Çünkü herkese bol keseden vererek, anlamaya çalışarak, onlar için fedakarlıklar yaparak her iki imparatorluğu da yeterince tahrip etmelerine izin verdin, bak herkes yoluna devam etti sense göğsünde koca bir mağlubiyet ordusuyla kaldın bir başına.. Önce imparatorlukları dış işlerinde birbirlerine bağlı iç işlerinde bağımsız olarak ikiye ayırdım, duyguları kalbe düşünceleri akla emanet ettim, yasalarını belirledim, alanlarını derinlemesine temizledim, layık olanları yerlerine yerleştirdim, derken zaman tabi daha kendi aleminde akışta geldi mi doğum günümün zamanı yeni yaşım, canım benim.. İlk kez doğum günümde hep dilediğim dileğimi (ki her yeni yaşımda ve her yılbaşında rutinimdir aynı şeyi dilemek yılbaşına girerken de yapmamıştım bunu bilen bilir, hatta sadece o bilir, lakin bu durumun ne denli kıymetli olduğunu bilir mi işte onu bilmiyorum) dilemeden mum üfledim.. Evimi kapatıp gittiği, köprüsünde veda ettiğim yerde olmak hem de yeni yaşımda biraz misafir gibi hissettirse de sorun yapmadım.. İyi ki yapmamışım çünkü 2 nisan bana ”dünyaya kafa tutacağım bir aşk istiyorum” diyen yanımı hatırlatacak bir mucize sundu.. Yeni yıl, yeni yaş dileksiz geçse de hayat benim için dilek tutmuş, mum üflemiş gibi hissettirdi.. Plansız, akışta ve en önemlisi emek emek edindiği prensiplerle kendi yolunda olan ben usulca yeni rota oluşturmaya başladım.. Yani bir aynıma ”vay be yaşadıklarım yaşayacaklarımın ön ödemesi, kaparosuymuş meğer” dese bile bir yanım yaralanmaktan, yeniden hayal kırıklıkları yaşamaktan korktu..

    Birinin ”korkma ben varım” demesi ve demekle kalmayıp davranışlarıyla bunu göstermesi insana kendini, hele vazgeçmişken inanmaktan, yeniden güvenebileceğini hissettiriyor.. Buraya kadar büyülü bir masal gibi gelse de bugün hissettiklerim, masalın gelişme kısmını oluşturuyor, sonucunuysa yakın zamanda birlikte öğreneceğiz..

    Bugün kendimi; görülmemiş (ki inan fiziksel olarak burnun dibindeyken görülmemenin açtığı bir yara bu), hissettiklerime rağmen kalmış olmanın geri dönüşü olarak değersiz hissetmiş, kendi yaşadığı ihanetlerin acısını bana sunarak hiçbir şey yapmamış olmama karşın güven sorunları yaşatmışım gibi dışta tutulmuş, anlatsam da duyulmayan, anlasam da anlaşılmadığım, kırıldığım yerlerin öpülerek değil de oyularak dokunulduğu, geçiştirilen, dikkatin bana değil dışarıya verildiği bir yerde bir başıma oturmuş kahve içiyorum.. Beni anlayan, beni gören, bana güvenen, beni seven bir yerden bir hiçliğin ortasına bırakılmış gibi hissediyorum.. Aşkta, işte, arkadaşlıkta ve aynaya baktığımda gördüğüm bu hiçlik bana bir şey fısıldıyor.. Duyamazsam kalbimin imparatorluğu yeniden yıkılacak, anlaşılamazsam aklım hükmü ele geçirecek, değersiz ve görülmemiş hissedersem köksüz medeniyetim kök salamayacak..

    Şimdi soruyorum; gerçekten anlayan, gören, değer veren, fedakarlık yapabilen, kendinden önce seven, önceliği yapabilen, cesaretle göğüs geren var mıdır bu dünyada benden başka?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..AKLIN ÇIĞLIĞI MI, KALBİN FISILTISI MI?..

    Tam alınamamış bir uyku, günlerdir geçmeyen iştahsızlık, gün içinde stresin yarattığı mide ağrısı ve anlaşılmadığım yerde anlatma çabasının yorgunluğu..

    Yazdığım her yazıyı kelime kelime hatırlamıyorum evet, lakin bazı cümlelerini unutmuyorum da.. Mesela ne istediklerimle ilgili olanlar, neyi istemediğimle ilgili olanlar, kendimi sorguladıklarımla ilgili olanlar, kendimi sorgulamaya ittikleriyle ilgili olanlar, ha bir de kendi yaptıklarım..

    Evet bugün diğer günlerin dışında, çünkü bugün insanları anlayarak yazmanın, empati kurarak sürekli ama sürekli çabalamanın dışına çıkıyorum.. Bugünün tek bir teması var, o da sevgili kendim.. Aslında hep olması gerekeni ben yeni idrak ediyorum diyelim.. Hayatıma her gelenin bana öğrettiği şeyler var, bir de benim inatla öğrenemediğim şeyler var.. Mesela hikayenin sonunda kendimi seçmek gibi.. Bunu bir türlü başaramamış olmanın verdiği halsizlik ve huzursuzluk hali iştahımı kapatıp, uykularımı bölüyor.. Kendimi feda etmeye öyle alışmışım ki, bunu her yapmayacağım dediğim de hayat sanki ”sen öyle san prenses bak bakalım o işler senin düşündüğün gibi mi oluyor” dercesine koşullar oluşturuyor..

    Yani bir yazar olarak yanlı anlatıyormuşum gibi gelebilir, inanın ki öyle değil. Al işte yine bir açıklama arzusu. Varsın yanlı olsun be kardeşim, varsın drama yaratan, mağdurun oynayan ol insanların şılaks diye etiket yapıştırıp geçmesi yeni bir şey mi sanki.. Sen ki aklının ve kalbinin imparatorluğunu her şeye ve herkese rağmen kurdun, göğüs kafesinde yenilgilerden yorulmuş mağlubiyet ordularını var gücünle yeniden ayağa kaldırdın, bedenine ve ruhuna tahribat veren her yarayı emek emek açtın temizledin yeniden sardın.. Ben biliyorum güzel kızım, senin bir sanat eseri gibi yıllara meydan okuyan ve o meydan okuma halinde neler yaşadığını ben biliyorum.. Bırak ya, bırak artık, bırakabil yani.. Anlaşılmak için paragraflarca konuşmayı, görülebilmek için dimdik durmayı, duyulabilmek için ses tellerini yormayı..

    Kişi kendinden bilmez mi bazen de işi, kendinden bilsene yahu. Baksana hayatına bir dur, bir düşün mesela; bir konu hakkında anlaşılabilmek için kim kelimelerden bir dünya yarattı sana karşı, tam dönüp giderken mesela kim kolundan tutup yolda önüne geçip öylece gidilmez deyip durdurdu, kim suskunluğunun perde arkasını sen aralamadan keşfedebildi, kim senin hikayeni sesinden duymadan anlayabildi.. Kendini yeterince anlamışsın gibi inatla karşındakini derinlemesine anlama çaban niye, kendini yeterince iyileştirebilmişsin gibi karşındakine şifa olma çaban niye, sanki yarasız beresiz büyümüşsün gibi başka yaralara derman olma çaban niye! Neyse son birkaç cümle biraz kendime de haksızlık oldu, bu kadar kırgınlık kusmak yeterli..

    Aslında sen öylece durduğunda ışığınla, enerjinle kendine yaralı olanı, anlaşılmak isteyeni, yalnız kalanı usul usul çekiyorsun. Bu senin yolculuğunun parçası bunları kendimizi deşe deşe öğrendiğimiz günleri unutma lütfen. Senin için yapılanları da.. Bir muhasebe defteri tutmadan yaşadın hayatını, şimdi bu artı eksi durumunu bir kenara koy lütfen.. Bugün açık açık karşılıklı dertleşeceğiz dedik, kim mağdur kim kahraman bunun hesabını yapalım demedik. Konudan sapmalar, laf kesip konunun akışını değiştirmeler olursa sonucu dağılıp kalmaktan öteye gitmez bunu yapma. Benim güzel kızım bak ben inan anlıyorum senin huyunu suyunu, görüyorum telaşını, duyuyorum yüreğinin fısıltısını. Senin de beni anlaman gerek biraz; geçmişte seni çaresiz bıraktıkları anların stresini bugünündekiler tetikliyor olabilir ve bu da seni anında kaygıya boğuyor olabilir (ki çoğu zaman insanlar senin yaralarının üstünde vals yapar ve bunu fark edemezler), lakin bunu karşındaki tam olarak anlayamayabilir ve sen kaygılarla boğuşurken şans bu ya karşındakinin hayatında da geçmişin getirdiği savunma halleri ortaya çıkabilir o an. Al bakalım girdik mi çıkmaz sokağa, kaygılılar ve kaçınganların sınanma anıdır bu savaşan ve üstünlük kurmaya çalışan kaybeder kaybettirir, bu durumu fark eden kazanır kazandırır.. Beni anlaman gereken bir önemli konu daha var prenses; her şeyin çözümü derinlemesine konuşarak çözmene gerek olmadığı aslında, çünkü her problem o kadar da derine inmez ve derinden vurmaz, sen okyanusun derinlerinde yaşamaya alışık olduğun için her inciyi saklı yerlerde arıyorken belki de karşındaki o inciyi elleriyle sana sunuyordur, bunu görmeye izin vermezsen kendine hem derinlere dalarak boğulursun hem de sana sunulan inciden olursun, görüp yüzeye çıkabilirsen nefes alır ve inciye sahip olursun.. Ve beni anlayacağından hiç şüphem olmadığını, senin anlama yorgunluğu yaşıyor oluşunu bildiğimi, hayatta kalmak için her an savaşmak zorunda kalmış olmanı gördüğümü, zihnin dehlizlerine dalacak cesareti aslında senden öğrendiğimi bilmelisin güzel kızım.. Senin ışığın kendinden, ruhunun savaşçılığı da öyle.. Ne istediğini ve ne istemediğini zaten öğrendin, öğrenmeye devam da etmekten vazgeçmiyorsun. Lakin hayat sana bir aşk verdiyse onu korkulara, kaygılara, sana yaşatılanlara bırakma. Cesurca yaşa ve bırak sana ev olsun, buna izin vermenin zamanıdır belki de.. Elbette korkular ve kaygılar olacak; kaybetmekten kork, zaten korku eşlik ediyorsa değerlidir, tıpkı hayat gibi, korku seni hayatta tutmak için var olması gereken bir duygu, ama aşırı doz öldürür güzellikleri, ben korkma demiyorum o kaybetme korkusuna tutunma diyorum. Huzur veren bir enerjin ve doğal mutluluk sağlayan bir ışığın var, sen bunu göremediğin sürece tükenmeye körelmeye başlayacak kadar köklü ve güçlü..

    Kendiliğinden, plansızca gerçekleşen küçük şeylerin seni ne denli mutlu ettiğini biliyorum. Öyle pahalı ve gösterişli şeylere ihtiyaç duymadan kapına getirilen bir kahveyle, köklerine yoldaş olacak küçük bir çiçekle, kalpten söylenenlerle, alelade yerlere iliştirilen notların yarattığı tebessümle, sevdiğin bir şarkıya eşlik etmekle keyif alan, hemencecik gönlü olan birisin. Biliyorum.. Bir kırgınlığa sevgisini feda etmeyen, sorunlar ya da problemler olduğunda kaçmayan, ne kadar bocalarsa bocalasın bir çözüm yolu var ve ben onu bulacağım diyesin.. Lakin ben bunları görsem de senin bu durumlar karşısında görmeni istediğim bir şeyler var; bazen kırgınlığın kendini kapatmana sebep olabiliyor, çözüm odaklı olmak istesen de anlamakta zorlandığın durumlar olabiliyor, kriz yönetiminde iyisin eyvallah lakin iş stres yönetimine geldiğinde küçücük şeyler büyük sorunlarmış gibi hissettirebiliyor ve sen kendince hatasız ilerleyeyim derken parmak ucunda yürümeye çalışıyorsun, dengeni kaybedip düşüncede yaralanıyorsun. Kendi kendine yara açmak değil mi bu?

    Zaman zaman emin olmak istiyorsun sevgiden, güvenin boşa çıkmasın istiyorsun, tabiri caizse kapatıp gözünü kendine boşluğa bırakmak ve düşmemek istiyorsun.. Sebebini bence ikimiz de biliyoruz, düşmekten korkuyorsun.. Yükseklik korkusu sandığın şey düşmek korkusu.. Yüksekten korkan tırmanamaz, sen çabalamaktan ve tırmanmaktan vazgeçmedin. Sen bunca zaman, bunca emek, bunca kayıp boşa gitmesin diye kendini bırakmaktan korkuyorsun..

    Zamanı geldi güzel kızım, bırak kendini korkmadan. Gözlerini kapat, derin bir nefes al, düne kadar yaşanan her şey yaşanmalıydı ve o zamanların kaderini yaşadım de, yavaşça kendini bırak. Bırak ki öğrenebilesin; aşkla, sadakatle, güvenle tutulacak mısın, kanatlarınla uçacak mısın?

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..KORKMADAN, KORKULARA RAĞMEN..

    Astrolojik haritama göre Satürn, şuan olduğum şehrin üzerinde olduğu için bu şehrin bana sınavlar, kısıtlamalar, büyüyememe hali, sıkışmışlığın getireceğini söylüyor.. Daha doğrusu ben bu aydınlanmayı (aydınlanma deyince havalı duruyor, aslında rastgele bir okuma esnasında karşılaştım) birkaç gün önce yaşadım.. On yılımı geçirdiğim şehrin hayatıma etkisini geçmişte yazılan yazılara bakarak anlamanız daha kolay olacaktır.. Elbette tek başına bir şehir ne yapabilir, hayat seçenekler sunarak ben de bu konuda şehre yardımcı olacak seçimler yaparak işini kolaylaştırdık..

    Şimdi durup şöyle bir bakınca eğer bugüne kadar yapılan seçimler sınanmayı kolaylaştıran seçimlerse ve hayatıma giren insanlar hayatımın altını üstüne getirdiyse yine yeniden bugün hayatımda bu şehirden kalma insanların ve yaptığım yeni seçimlerin de acaba yeni sınanmalar olma ihtimali nedir? Aşkta, arkadaşlıkta, işte beni köşeye sıkıştıracak seçimlerle mi yola devam ediyorum yoksa beni destekleyecek seçimler miydi kalanlar ve atılan yeni adımlar?

    Tamam tamam derin nefes aldım, bir dakika verdim kendime sakinim. Derinlere boğulmak üzere dalmadan sorgulamaları bir kenara bırakabilirim. Sorgulamalarımdan, derine dalmalarımdan benim o bataklıkta çırpınışlarımı görenler tedirgin oluyor farkındayım. Girdiğim zaman çıkamadığım, nefessiz kaldığım, yüzeyi bulamadığım çok zaman oldu.. Ne yapalım bu kafanın da dizaynı bu şekilde. Bu dizaynın arkasına sığınarak, saklanarak kendimi karanlığa hapsetmeyecek kadar delirdim, içiniz rahat olsun..

    Hayat pamuk ipliğine bağlı benzetmesini rahatlıkla yaparız. Yaşamla ölüm arasında yapılan her konuşma az, öz, anlaşılabilen, nettir. Peki arada kalan zaman, o zaman içerisinde geçen yolculuğun hikayesi, o hikayeni anlatmak ve anlamak arasında yitirilip gidenleri neden net bir şekilde ifade edemiyoruz? Sadece anlatmakta değil, anlamak konusunda da zayıf olduğumuz yer burası. Halbuki asırlardır akıp giden bir hayat var, o hikayeyi yaşayanlar ve yaşadıklarını çeşitli yollarla anlatanlar var.. Bu anlayamama halini biraz; matematik sınavında araç gereçlere sahipken, formüllerini ezberlemişken, elinde kitapla girdiğin sınavda kalem oynatamamaya benzetiyorum.. Kimi zaman hangi sorudan başlayacağını bilememek zaman kaybettiriyor, kimi zaman doğru formülü yanlış soruya uydurmaya çalışarak (ki soru da doğru formülde, sadece birbirine uygun eşleşme değil) enerjini kaybediyorsun, kimi zamansa her şeyi biliyor olmanın verdiği eminlik yüzünden hatalar yapıyorsun ve ilk ilmek yanlış atılınca geri kalanların doğruluktan uzaklaşma hızı hevesini kaçırıyor..

    Giriş, gelişme ve karmaşa sonrası gelelim sonuca.. Ne kadar okursak okuyalım hayat çalışmadığımız yerden karşımıza çıkabilir, avcının bildiği hilelerle ayının bildiği yollar her zaman işe yaramayabilir, ihtiyacımız olan her şey (formüller, kitaplar, tecrübeler, bilgiler) elimizin altında olmasına rağmen saplanıp kalabilir ve işin içinden çıkamayabiliriz.. Hayat sadece öğrenmekten, anlamaktan, kazanımlardan ibaret değil. Olmamalı da.. Deneyimler iyidir sizi denemekten alıkoymuyorsa, okumak kesinlikle iyidir sizi aklınızdaki dünyaya hapsetmiyorsa, gözlemlemek iyidir sizi etiketler koyarak önyargılı biri yapmıyorsa.. Yani kısaca bilmek iyidir elbette üretmenizi, anlamanızı, keşfetmenizi, harekete geçebilmenizi, canlılığı korumanızı sağlıyorsa..

    ”Mazbut bir hayat, sağlam bir ahlak ve bol bol sevgi” diyen Yılmaz gibi.. Öğrendiklerimiz, farkına varmadan bizlere öğretilenler, deneyimlerimiz, denemeden edindiklerimiz ve denkleme gideren diğer tüm konularla birlikte yaşamak ve yaşatmak.. Duygulardan, düşüncelerde azade.. Köşeye sıkıştırılmalardan, kaybederim diye korkmalardan, azıcık güldüm ya umarım ağlamam demelerden, tam heveslendim yine olmadı diye hissetmelerden, aman zaten olacağı yok diye sürekli vazgeçmek zorunda kalmalardan azade..

    Kahkaha atarken oh iyi güldüm ve artık daha çok güleceğimlere, hevesim heyecanımla birleşti ne de güzel anlar biriktiriyorumlara, bir hayal kurdum daha da güzelini yaşıyorumlara, bir aşkla rast geldim meğer yaşatılanların en değerli armağanıymış hissinin çoğalmalarına.. Korkulara rağmen sımsıkı sevebilmelere, telaşlara rağmen elini sımsıkı tutabilmelere, kaygılara rağmen içtenlikle konuşabilmelere, yaşanmışlıklara rağmen tedirginliği bırakıp inatla şeffaf olabilmelere.. Ve üzerine yapıştırılan onca etikete rağmen, her gün samimiyetle kendin kalabilmelere..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..BİR ÖNCELİKLER SİLSİLESİ..

    Bir sabah uyandınız, ya da sabaha kadar uyuyamadan günü başlattınız ilk ne için adım atardınız? Sevdiğiniz birini aramak ya da mesaj atmak, telefonda alelade gezinerek zaman öldürmek, tavanla bakışmak, tuvalete gitmek, yüzünü yıkamak, duşa girmek vesaire?

    Aklınıza hücum eden ilk düşünce ne olur; sevdiğiniz biri, geçmişten birileri, ülkenin durumu, rüyanızın ne olduğunu anımsama çabası, dünden kalanların kendini bugününüze taşıma çabası vesaire?

    Milyonerlerin güne başlama rutinlerine dair birçok videoya, başarılı insanların başardıktan sonraki rutinlerine dair birçok anlatıya veya yazılı kaynağa ulaşmak bir hayli kolay.. Nereden başladılar, süreçte neler yaşadılar, ne tür yenilgiler ve başarısızlıklarla karşılaştılar, karşılaşılan durumlarla nasıl baş ettiler gibi spesifik konuların derinlemesine veya sözlü anlatımınaysa rast gelmek hayli zor.. Bu sadece kariyer, eğitim veya iş hayatı gibi konularda değil aslında insanlarla olan ilişkilerimizde, duygusal anlamda kendimizle olan ilişkimizde, sosyal hayatlarımızdaki konularda da böyle.. Alkışlanan her şeyin hikayeleri sayfa sayfa anlatılırken tek başına bırakılan, stresle geçirilen günlerin hikayeleri cılız bir tonlamaya sahip..

    Oysa o küçük ve basit detaylar resmin kendisini oluşturan en önemli renk tonlamaları ve yapbozun bütünleştiren parçaları.. Hep söylediğim şeylerden biri de şu; bir psikolojik çöküntünün tam ortasındayken savunmasız kalanı bu konuyla ilgili en iyi okullarda en önemli kişilerden eğitim alanlardan çok o savunmasızlığı yaşayanlar anlar.. Başarı da bundan farksız bir yol izler.. Zaten zirveye çıkmış olan ya da hali hazırda oraya doğanla, o yolu yürüyenin yaşamı da, maruz kaldığı koşullar da, sahip olduğu fırsatlar da birbirinden hayli farklı olacaktır.. Ormanın kralından hikayeyi dinlemek elbette önemli, lakin güne onun rutinleriyle başlayan bir geyiğin gün sonunda etçil olamayışından dolayı yaşayacağı tek şey açlık ve yetersizlik hissi olacaktır.. Önce kim olduğunuzu bulun, sonra acele etmeden elinizde olanlara gerçekçilikle bakın ve farkına varın, sonra fıtratınızı benimseyin. Kanatları olan bir kartalla, pençeleri sağlam bir aslanın dağın yamacına varış şekli de yolu da tamamen bağımsızdır. Sonuç yamaca varmak, zirveye tırmanmak mı evet, peki ya süreç?

    Şuan sahip olduklarınız kim olduğunuzu belirlemeyebilir, eyleme geçmeye karar verdiğiniz ve her gün sorumluluk alarak yaptığınız seçimlerse kimliğinizi oluşturur.. Sabaha limonlu su içerek başlamak görünürde pekte sıradan olabilir, lakin onu bir misyonla ve hikayeyle yapmaya karar vermek ve her gün motivasyon durumunun beklentisine girmeden o hikayeyi canlı tutmak için disiplinli olmak görünecek olan bir farklılık yaratabilir..

    Güne sevdiğiniz biriyle başlamakla telefonda gezinerek ya da duvarları izleyerek başlamak arasında fark yokmuş gibi görünse de aslında hem duygusal hem düşünsel olarak bir hayli fark vardır ve bu fark gösterdiğiniz devamlılıkla kendini görünür kılacaktır.. Alışkanlıklarımız seçimlerimize, seçimlerimizse kaderimize yön vererek bizim kimliğimizi oluşturur..

    Peki ya alışkanlıklarımızı öylece rastgele mi seçiyoruz, siz öyle sanadurun ben olanı söyleyeyim belki aydınlanmak için doğru zamana ulaşmış olanlar vardır.. Genetik aktarım, büyüdüğümüz ev, eğitim aldığımız insanlar, sosyal çevremiz, örnek aldığımız ya da içten içe özendiğimiz kişiler derken birçok faktörün formülleşmiş hayliyle seçimler yaparız. Bu yazıldığı kadar kolayca fark edilebilecek bir durum da değildir.. Mesela güne kahvaltı değil de sade bir kahveyle başlıyorsunuz, çünkü siz seçiyorsunuz (günün sonunda sebebi ne olursa olsun seçimlerimizden elbette sorumluyuz kabul edin ya da kaçın fark etmez) belki de seçtiğinizi sanıyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Genel olarak bir alışkanlık zararsızsa sorgulanmaya değer mi tartışılır, kendini anlamak içinse başlanabilecek en iyi yol basit ve kolay olanla başlamaktır.. Kahveyi sorgulamak ve cevaplar bulmak kolay bir başlangıç, işi zorlaştırıp sorgulamalarımıza ve kaçtıklarımıza bakalım biraz da..

    Diyelim ki eskilere dair bir karşılaşma ya da anımsatıcı bir durumla burun buruna geldik; gerçekten ne olduğunuz anlamak için kendimizce neleri sorguladığımıza bakmak bize o durumla ilgili kendi gerçekliğimizi sunacaktır.. Yakın zamanda kendince sorular sormanın veya olan duruma karşı verdiği tepkilerin normal olduğunu söyleyen bir arkadaşımın aslında içten içe sıkışmışlığı görmüş olmak beni özellikle bu konuda düşünmeye itti.. Fark ettim ki bu konudaki gerçekler cümlelerinde değil, sorduğu sorularda saklı.. Dilerim bir gün o da bunu anlar. Ve kalbini yaşadığı aşka güvenle teslim edebilmenin yolunun ona geçmişte yaşatılan aldatılmanın verdiği haksızlığa uğramış bir kurban olma hissinden ve sıkışmışlığından değil de, güvenle elini tutanın varlığına kendini bırakabilmek olduğunu fark edebilir..

    Önceliğimiz geçmiş ve geçmiştekilerse bugünümüze düne kurban edebiliriz. Önceliğimiz bize yaşatılan haksızlıklar, söylenen yalanlarla ördüğümüz duvarlarsa güven vereni yaralayanlara kurban edebiliriz. Önceliğimiz aldığımız yaralara rağmen bize iyi gelen şeyleri seçmekse güzel hikayeler yazabiliriz. Önceliğimiz ihanetlere rağmen doyasıya bir aşk yaşamaksa destansı bir aşk kahramanı olabiliriz.. Yani önceliğimiz her neyse, seçimlerimizi belirler ve günümüzü, dolayısıyla aylarımızı ve nihayetinde yıllarımızı yaşayacak hikayemizin temelini atarız..

    Dilerim heyecanla anlatacağımız, başarısız olunsa bile denemeye değerdi diyebileceğimiz, zirveye ulaştığımızda ruhumuzu besleyen ve başkalarına ışık olan hikayelerimiz olur..

    Aşkla, şeffaflıkla ve huzurla dolu bir gün temennisiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..GÖLGEDE KALAN DUYGULAR..

    ”Seni affediyorum, beni görmesen de seni affediyorum, ben bir arabayla yanından sessizce geçerken bende yarattığın sindirilememiş ne varsa hepsiyle birlikte seni sana bırakıp en çokta kendimle yeni bir bahar yaşayabilmek için ve benden seni azat edebilmek için seni affediyorum. Kalbimi senden, geçmişten, ben bunları hak etmedim sıkışmışlığından, bende bıraktığın acabalardan, yaraları unutarak tedavi edebileceğimi sanmaktan, kendimi ispatlama çabamdan özgürleştirmeyi layık görüyorum kendime ve en çokta kendim için affediyorum aldatılmanın cehenneminden geçmiş beni..”

    Belki bir yerlerde bu cümleleri okuyan birinin affetmeye ihtiyacı vardır, en çokta kendi yoluna taş koymadan devam edebilmesi için.. Kızım sen geçmişi affettin de mi kolayca bunları tavsiye edebiliyorsun diyen olursa, gönül rahatlığıyla diyebilirim ki benim nezdimde; bir herkes ve her şey affedilmeye layık değil bunun ayrımını yapmak epey güç bir dersle oldu, iki yürüdüğüm ya da arabayla geçtiğim yollarda geçmişten kime rastlarsam rastlayayım gülümseyip geçebilecek kadar net bir veda ettim içimde insanlara.. Yani demem o ki evet, geçmiş benim için mezun olduğum okuldan ibaret; aldığım dersler, kaldığım dersler, tekrar ettiğim dersler oldu, ders verdiğim zamanlar da oldu, şimdiyse eğitimini aldığım konularda referans almak için açıp göz gezdirdiğim bir kitaptan ibaret benim için.. Yani bırakın da racon kesebileyim, cehenneminden yalın ayak geçtiğim yollar konusunda..

    Kimimiz güne midesinde kramplarla başladı, kimimizin doğum günü, kimimiz bir hastane yolunda eski sevgilisinin yanından geçerken acaba beni gördü mü ya da şuan medeni durumu ne durumda diye düşünerek, kimimiz işe gitmek için hazırlanırken başladı, kimilerimiz de daha başlamadı bile.. Yıllarca erken uyanabilen biri olmayı isteyen ben bugün uykusunun tadını çıkaranlara özendim desem yalan olmazdı.. Yine de şikayetçi değilim, olması gerekenler olacak olanlara yol açıyor..

    Son zamanlarda en çok bahsettiğimiz şey duygular aslında.. Anlaşılmayan duygular vücuda baskı uygular, tamamlanmamış görülmemiş duygular eninde sonunda ben buradayım demenin bir yolunu bulur, unutulduğunu sanıp kaçtığınız duygular bir otobüs durağından size el sallar.. Elimden geldiğince hep yaralara şifalar, duygulara akabilmesi için yollar, travmalara iyileşebilmesi için yönler aradım durdum.. Yazmak yaşamaktan daha kolaymış, son yazdığım cümleyle dakikalarca bakıştım. Defalarca yaşanılan tetiklenmeler, yapayalnız ağlayarak geçirilen geceler, günlerce geçmeyen iç sıkıntıları vesaire vesaire.. Yani zirveden manzara güzel görünüyor da tırmanılan yol pekte keyifliydi diyemem..

    Frodo’nun Gandalf’a mağarada doğru yolu bulmak için beklerken söylediği bir şey vardı; keşke bu yüzük bana hiç gelmeseydi, keşke bunlar hiç yaşanmasaydı demişti.. Gandalf’ta ”böyle şeyler yaşayan herkes bunu söyler ama karar onlara bırakılmamıştır, bize düşen şey bize verilen zamanda ne yapacağımıza karar vermek..” Yaşanılanların, yaşatılanların özümüzdekileri ortaya çıkarmak ve içteki ışığı yayabilmek için çatlaklar oluşturduğunu görebilmek hayli zorlu bir yolculuk.. Kimi zaman yaralayanlar olacak neye inandıysak yakıp yıkacak, kimi zamansa yara vermekten korkup sizi gözünden sakınan biri olacak siz geçmişin ateşiyle onun inancını yakıp yıkacaksınız.. Umarım geçmişte sizi yaralayanların sindirilememişliğini bugününüzdeki insanla olan bağınıza yansıtmadan önce yanınızdaki insanın şifa, dışarıda kalanlarınsa vedalaşılması gerekenler olduğunu görebilirsiniz.. Çünkü size yapılan yanlışlarla, söylenen yalanlarla kendinizce oluşturduğunuz inançlar ve iletişim şekli bir gün ve ansızın doğru insana yanlış yapmanıza sebep olabilir, sizse hem ona hem kendinize iyileşmenin zorluğuna göğüs germek yerine kanatılan ve kanatılacak yaralara tutunmak istediğinizi göstermiş ve günün sonunda sizi ama yalanla ama ihanetle kandırmış olanları bilinçsizce seçmiş olarak bir başınıza kalabilirsiniz..

    Çünkü akıl iyiyi kötüyü değil alıştığı şeyi kendine layık görür ve onu seçer, bildiği ve kolayına geldiği için.. Yaralanmaya alışıksa yaralayanı, yalanı affetmişse yalancıyı, çocukken yalnız bırakılıp ebeveynleri tarafından görülmemişse terk edip gidecek olanı seçer.. Oysa kalbin fısıltısı gerçeği bilir; yaralayanı, yalancıyı, gerçekten sevgiyle sarıp sarmalayanı, yara vermekten imtina edeni, gözünden sakınarak aşık olanı.. Eğer miden sindiremiyorsa duygularınla yüzleş, kalbin kabul edebiliyorsa birlikte yürüyebilecek bir yol bul, aşkı midenle değil kalbinle yaşa..

    Seçim senin, benim, bizim.. Ya gölgede kalan duyguların hezimetine uğramaya izin verip göğsümüzdeki mağlubiyet ordusuyla yaşayalım hayatımızı, ya da aşkın ışığını kapatacak duvarları yıkıp gönlün sahibini ağırlayalım evinde.. Geçmişi değiştirmek mi istiyorsun al sana basit ve bir o kadar imkansız olan formül; bugün yarının geçmişi olacak, bugününü değerli ve anlamlı kıl, yarınının geçmişini değiştirmek için zamanı tersten bükmenin bir fısıltısı, duyabilene sesli bir fısıltı olması dileğiyle..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..PRENSES KENDİNİ KURTARIRSA..

    Kendi kendinin kurbanı olmak diye bir gerçeklik var.. Koşullar olumsuz olabilir, geçmiş yaralarla da dolu olabilir, fırsatlarla doğmamış da olabilirsiniz, ya da bunların tam zıttı da olabilir elbette..

    Düne kadar olanı derinlemesine düşünmek yerine, dünün kaderiydi yaşandı ve bitti diyeceğimiz bir gün bugün.. Beyin ambalesi olduğumuz anların çoğaldığı günler olacak, aklımızın berraklaştığı günler de.. Kalbimize ağır gelen şeyler olacak, damardan inşirah almışızcasına ferahladığımız günler de olacak.. Fizyolojik olarak yatağa gömüldüğümüz günler olacak, arpası fazla gelmiş at gibi durmadan koşacağımız günler de olacak..

    Günlerin, gün doğumlarının ya da batımlarının, elimizde olmayan sebeplerin hayatımıza etkisini en aza indirebilecek bir formül var mı bilmiyorum. Kendimizi bulmadan doğru formülü oluşturamayacağımızı biliyorum..

    Şu kendini tanıma işiyse fazlaca mesai, gerekli akıl kaybı, zaman ve enerji tüketimi gibi bir takım bedeller istiyor. Başlarda anlaması zor; neyden ne kadar harcamalısın, neyden ne kadar kısmalısın, ne kadar derine dalmalısın, boğulmamak için ne kadar yüzeyde kalmalısın bunlar tam bir muamma. Biri de çıkıp demiyor ki ”kardeşim al şu harita, al burada da yolda ihtiyacın olacakların tam listesi ve miktarı” diye.. Deneye yanıla, hata yapa yapa, kimi zaman hiç olmadık şeyleri kaybede kaybede kendi hayatının formülünü oluşturuyorsun. Başkaları için işe yarar mı bilmeden paylaşmaya başlıyorsun bunları; konuşarak, yazarak, çizerek ya da. Herkes ortaya atılandan üzerine yakışanı alıyor ya da görmezden gelip devam ediyor..

    Gelelim kendinin kurbanı ya da kahramanı olma işine.. Önceliğimiz duygular; her şeyin başı hislerin hücumuna karşın gösterdiğimiz tutumumla başlıyor. Eğer yenik düşersek aynı hisler doğru noktaya ulaşman için farklı yollarla, insanlarla, olaylarla seni yoklamaya devam ediyor. Kırılganlık mesela; içinden cesaret dolu bir hikaye yaratmadığın sürece ruhunun boğazına yapışıyor ve bırakmıyor. Pişmanlık ha keza; keşkelere dönüşüp durdukça geçmişini altın tepsiyle önüne sunup duruyor, ta ki sen geleceğine dair bir bakış açısına dönüştürmen gereken bir duygu olduğunu görene kadar. Hele bir de öfke giriyorsa işin içine ya dışındakilere kör ediyor seni ya da kendi içinde birikerek tüm vücudunu hasta ederek ele geçiriyor, ta ki sen o duygunun ikincil duygu olduğunu görüp temeline ışık tutana kadar. Ve başımızın tatlı belası, bir araya gelince gücü eline alan korku ve kaygı; tesirine kapılırsan kendini çıkmazında bulacağın bir Meksika Açmazı, ta ki aslında seni hayatta tutmaya çalışan bir mekanizma olduğunu anlayana kadar..

    Kontrolü ele almanın tam mümkün olmadığı yer duygular. Bunların ortaya çıktığı sahneyse davranışlarımız.. Asıl kontrol merkezimiz de burası aslında.. Akıl süzgecinden geçirip, karar verme yetkisini ele alabilirsek duygular kendi içinde bir dünya oluşturmuş olsa bilse o dünyanın yönetimindeki söz sahibi olabilmek bizim elimizde oluyor, ki sanıyorum elimizde olan tek hakta bu..

    Duyguları anlamak, davranışlarımıza karar vermekte ilk adım olabilir. Kırgınlık kendimizi kapatmak yerine iletişim kurarak anlaşılmamızı sağlarken, korku kendimizi dünyadan soyutlamak yerine dünyada nasıl hayatta kalacağımıza ışık tutar hale gelebilir, kaygılar gücümüzü sınırlayan stresin altında ezilmemize neden olmak yerine başka çözüm yolları bulmamızı sağlayabilir.. Ve o malum döngü devreye görünür olarak girer; duygular davranışlara, davranışlar sözlerimize, ve bunların hepsi kaderimize yön verir..

    Kendinizin kurbanı mısınız yoksa kahramanı mı, bunu bulmak süreci takip etmekten gelirken aynaya baktığınızda kestirme yolla cevap verebilirsiniz.. Bugünün cevabı dünkü seçimlerinize, yarının cevabıysa bugünkü seçimlerinize bağlı.. Dün kendi kurbanı olan, bugün kendinin kahramanı olabilir.. Tavrın değişirse kaderin de değişir..

    ..SEVGİLERİMLE..

  • ..VENÜS RETROSUNDA AŞK..

    Öncelikle bir konuya açıklık getirelim dün sabaha karşı sanırım 4 gibi uyumaya çalıştım, sabah 7de de kedi miyavlamasıyla rüyamdan ya da kabustan, oraya geleceğiz, uyandım.. Ayrıca ilk defa güne limon suyumu içerek başlayamadım çünkü misafir olduğum evde limon bulamadım, ha bir de dünkü kıyafetlerimle ve duş alamadan güne başlamış oldum.. Üzerimdekiler dünü temsil edebilir, aklımla kalbim bugünde merak etmeyin.. Koşulları baştan konuşalım, bilin, bilin ki okurken ANLAYAN olabilin. Çünkü bugün yazarın en çok ihtiyacı olan şey anlaşılmak.. Anlama yorgunluğumu benim hikayeme yakından şahit olanlar bilir, hatta sadece yakından tanıyanlar bilir desem nokta atışı yapmış olurum.. Kaygılı bağlanma yapısına, anksiyeteye ve elbette diğer tanılara dayanarak bağıra bağıra söyleyebilirim ki anlamak beni strese sokmak dışında bir işe yaramıyor şuan.. İnsan uykusunda evreka diyerek uyandığında istiyor ki Tesla gibi bir mucitlikle güne devam edeyim, bizdeki evreka Jung’ın gölge yönler ve personalar konusundaki çalışmalarının..

    Buraya kadar olan cümleler, kelimeler şöylece dursun.. Aslında başka bitecek olan bir yazıyı beklenmedik bir rastlantının verdiği anlaşılmış olma hissi tamamıyla değiştirdi.. Yazıyı yazarken tek ihtiyacım anlaşılmış olmayı istemek, derinden anlaşılmış olmak için anlatma çabasıydı.. Hayat mizacıyla bir cevap verdi.. Bir; kendine verdiğin sözleri hatırla güzel kızım. İki; anlaşılmak için çabalamana gerek olan yerde değerin azalır ve anlaşılmadığınla kalırsın. Üç; yıkmak kolay yapmak ve yapılanı sağlam tutabilmek zordur. Dört; sen de insansın kırabilirsin, hatalar yapabilirsin bunlardan özgürleş çünkü kaybetmekten ve hata yapmaktan korkan hata yapar ve kaybeder. Beş; kaygıların tetiklenmeye hazır askerler gibi hep orada duracaklar işte önemli nokta şu; kaygılarını anlayanlar, anlamasa dahi ifade etmelerin önemli, çünkü bunlar yok sayılarak iyileşmez aksine yokuş aşağı gitmene neden olabilir. Altı; sen de insansın bocalayacaksın ilişkilerde, lütfen bir nefes al ve bekle unutma seni kaybetmek istemeyen bunu bilerek davranır (sevgilim kızım insanlara bunu söylemek kolay lakin bu senin için de geçerli, değer verdiklerine özen göster çünkü buna layık olmasalar onlara zamanını vermez, kalbini açmaz ve acıyla kazandığın neşeni hevesini sunmazsın, seni tanıyorum). Yedi; gün iyi başlar kötü biter kötü başlar iyi biter, özlemekle başlar kavuşmakla biter, ayrılıkla başlar sarılmayla biter, lakin günlerin tek ortak özelliğidir bitmeleri bunu unutma..

    Kırgınlıklarımız olur bazen hiç ummadığımız yerlerden hem de, sandıklarımız olur gerçekte olandan farklıdır ve biz gerçeklik yerine sanmalarımıza güvenerek hareket eder ve bazen onarılması güç yaralar açarız.. Birine olan kırgınlığımız arşa değer ve kırgınlığımızın üzerinde bir sınırda yaralarız bu yüzden sevdiğimiz insanları.. Kendimizle sınamak, kırıldığımız yeri iyileştirmek yerine daha da büyük kırgınlıklar yaratmak, bile isteye karşımızdakinin yaralarını değişmek gibi hatalar yaparken dikkatli olmakta fayda var..

    Bahar yeniden gelir, aşk ansızın kapıyı yeniden çalabilir, heyecanla neşeyle sarılacak doğru insanlar bulabiliriz.. Peki ya kendi savaşlarından yara bere çıkmış ve bunları bize kendi sevgi diliyle sunmuş birinin varlığı hayatımızda yok sayılacak kadar önemsiz midir?

    Sizi bilmiyorum, kendimleyse bildiğim şeylerin ortasında kahvemi yudumluyorum..

    Kısaca yazar burada ne anlatmak istiyor sorusuna ilk kez yazar olarak cevap vererek bitireyim isterim.. Sevgi dilimiz, bağlanma şekillerimiz, yaralarımız, heyecanlarımız, hayallerimiz, bakış açılarımız ne kadar farklı olursa olsun. Size kendini anlatmak için yorulsam da deniyorum diyen, öfkeme rağmen sevgimi önüme koyabiliyorum diyen, öyle ani çıkışlar yapsa dahi (ki o da insan belki dolmuştur) güveninize, sadakatinize ve aşkınıza her gün sahip çıkan, dürüstlük elbette önemli lakin kıymetli olan şeffaf olmak deyip sizi tetikleyecek güvensizlik yaratacak şeylerden uzak duran, koşullara rağmen buradayım diyebilen, seni seviyorum deme cesaretini gösterdiğinde bunun arkasında duran ve daha bir sürü şey aslında, bunları yapan kadınları kelime ve davranışlarınızla yaralarken dikkatli olun olur mu.. Aklınızda sandıklarınız yerine, yaşanılan şeylerde o nerede durmuş oraya bakın, yani dilerim bakabilecek kadar aşıksınızdır..

    Çünkü bazen gerçekler apaçık ortadadır, bizse gözümüzü kapattığımızın farkına geç varabiliriz..

    Ve sevgili aşk; kırgınlıklarla, emek emek iyileştirdiğim yaraları tetikledin ne yalan söyleyeyim lakin yinede iyi ki geldin bana, ve yine de sana teşekkür ederim sana.. Arkamı dönüp, kalbimi kapattığım ne varsa çabanla, sevginle beni varlığına yeniden inandırdın..

    Dilerim retro yıkmak yerine daha sağlam inşa etmek için bir fırsat sunar ve dilerim kalpte hissedilen aşk çabalamaya değecek kadar gerçekçidir..

    ..SEVGİLERİMLE..